Çoğu zaman farkında bile olmuyoruz ama, dört bir yanımızı Avrupa-merkezci kültür kaplamış. Kuzey Amerika’yı da katarak, terimi “Batı-merkezci” diye algılamak daha doğru. Tabii, büyük harfle başlattığımız “Batı” sözcüğü burada coğrafi bir içerik taşımıyor, siyasal, ekonomik ve kültürel bir kavram olarak kullanılıyor. Örneğin, Avustralya Kıtası Avrupa’nın çok doğusunda kalır, ama Batı teriminin çağrıştırdığı tüm ögelerle Batı kavramı içinde yer alır. Buna karşılık, Avustralya’dan daha önce Batılılar tarafından istila ve kolonize edilerek, HristiyanlaştırıIıp, Batı’lılaştırılmış olsa da, Orta ve Güney Amerika bugünkü dünya bütününde −20. yüzyıl ikinci yarısının adlandırmasıyla− Üçüncü Dünya’ya girdiğinden, ekonomik ve siyasal olarak Batı sayılmaz, fakat kültürel olarak Batılıdır.

Her yanımızı kuşatan Avrupa-Kuzey Amerika merkezli kültür sadece televizyondan, sinemadan ya da fast food atıştırmasından ibaret değil; tarihi de, coğrafyayı da, siyasal literatürü de o kaplamış. Sadece o kadar mı, hemen hemen tüm bilim dallarındaki terminolojiyi de.

Bir takım sıkıcı yorumlara girişmeksizin, bu kısa değinmede, küreselleşmenin asil bir ögesi olarak gördüğüm söz konusu kültürel hegemonyaya basit örnekler vermek istiyorum.

ESKİ KÜLTÜRLERE BİR GEZİNTİ

Eski uygarlıkların bir kısmı Akdeniz Çanağı’nda doğdu: Sayıları pek çok, ama onların kaçını sayabiliriz? Üstelik, biz de o kültürlerin mirasçısı olduğumuz halde, kaç tanesi aklımızda kalmıştır? Dünya genelinde ise, eski kültürler olarak, varsa yoksa, Elen ve Roma anılır. Belki arada bir de, eski Mısır! O da; daha çok Firavunlar’ıyla, mumyalarıyla, Piramit’lerin karanlık dehlizleriyle, yani esrarengiz ve ürkütücü olarak. (Şu anki ölçütlerle konuşursak, Orta Doğu'ya biçilen imaja uygun düşecek biçimde, şu Arapların ataları da hep korkunçtular, şimdinin Saddam Hüseyin’i, Muammer Kaddafi’si ve yeni umacı Usame bin Ladin’i gibi. Zaten Kleopatra, bizim Avrupalı Sezar’ın, Marcus Antonius’un koynuna girmeseydi, Batı dünyasının belleğinde Mısır’dan geriye ne kalırdı? Magazin kültürü öyle tanıtsa da, Nil deltasında günümüzden altı bin yıl öncesinde inşa edilmeye başlanmış koca bir uygarlığa o zamandan kalma yazıtlar tanıklık ediyor.

İnsanlığın üçüncü işbölümü olan ticaretin başlaması, yazının varlığı, tarih öncesinin geçildiğini, uygarlığın başladığını gösteriyor. Mimari olarak, bentleri ve kanalları bir yana koyalım, ilk piramidin tarihi M.Ö. 2780 yılına gidiyor. O zamanlar ne Helenistik uygarlık vardı, ne Roma. Mısırlılar ise Afrika içlerine düzenledikleri ticaret seferlerinden, abanoz, fildişi, altın, leopar postu getirip işleyecek, zevkli objeler yapacak kadar gelişkindiler.

Mezopotamya uygarlıklarını, Sümer’leri, Urartu’ları, Akkad’ları, Elam’lıları, Med’leri, Asurîleri biz Türkiyeli olduğumuz için biraz biliriz. Babil ise, asma bahçeleriyle ve kulesiyle günümüz dünyasında anılırken, o kule, Batı kültürünün bir parçası haline dönüşmüş Yahudi-Hristiyan söyleminin bir parçası olarak pejoratif bir anlam taşır.

Gene, Ön Asya denilen bölgede, yani Akdeniz Çanağı’nın doğu sahilinde, Sami kökenli Kenani’lerin oluşturduğu Fenikeliler tarihte birçok yeniyi başlatacak, İberya ve Kuzeybatı Afrika sahillerine ulaşarak Akdeniz’de ticari üstünlük kuracak kadar gelişkindiler.

Kökenleri 4000 yıl önceye dayanan −ve bir Ural-Altay dili değil, Hint-Avrupa dili konuşan, yani Güneş Dil teorisyenlerinin ısmarlama savlarının aksine, Türk olmayan− Hitit’leri de keza Anadolulu olduğumuz için biliriz. (Anatoli sözcüğü Yunanca’da “doğu” anlamına geliyor. Benim yanıtını merak ettiğim bir sorudur: o topraklar Yunan yarımadasının doğusuna düştüğü için mi adı Anadolu kalmıştır, yoksa Anatoli yarımadası mı Yunanca’ya “doğu” anlamında girrniştir?)

Bugün Çin, Hindistan ve Hindiçini’de yaşayan insanlar dünya nüfusunun yarıya yakınını oluşturuyorlar. Acaba insanlığın diğer yarısı onların geçmişteki uygarlıkları hakkında ne biliyor? Örneğin, çoğumuz eski Çin uygarlığını Venedik’li Marco Polo’dan öğrenmiş, Çin’in özgün kaynaklarına hiç ilgi duymamışızdır. Dahası da, Avrupalılar Marco Polo’nun −kendilerinden çok üstün ve örgütlü− Çin toplumu için yazdıklarına inanmayıp, abartma kabul etmişlerdi. O dönemler, dünya tarihini kendilerine göre (Avrupa-merkezli) yazan Avrupalılarca Orta Çağ diye adlandırıldı, Çin uygarlığı Avrupa’nın Orta Çağ’ından fersah fersah ilerdeydi.

Dikkat edileceği gibi, kullandığımız tarihsel evreler de Avrupa tarihinin referanslarına endeksli. Bize okulda öğretilen çağların hepsi Avrupa merkezli kavramlardı: İlk Çağ ya da Antik Çağ Batı Roma İmparatorluğu’nun sona ermesiyle bitiriliyordu (476). Orta Çağ’ın nihayet bulması ve Yeni Çağ’ın başlaması, kimine göre Doğu Roma’nın yıkılmasıyla (1453), kimilerine göre, ilk Avrupalıların −sonradan Amerika adını verecekleri− yeni kıtaya gitmeleriyle (1492) belirleniyordu. Ve nihayet Çağ’lar tasnifinde, Yeni Çağ denilen evreyi izleyen Yakın Çağ da Avrupalı bir olayla, Fransız Devrimi’yle başlatılır.

Biz, eski uygarlıkları anımsamaya devam edelim.

Akdeniz uygarlıkları ile Asya uygarlıkları arasında Pers’leri kaç kişi aklına getirir? Ünlü hükümdar I. Dara’yı çok az insan duymuştur, ama Makedonyalı Aleksander’ı −üstelik de “Büyük” lakabıyla− dünya âlem bilir. İran deyince anımsadım: ABD’den iki öğretim üyesinin yeni stratejiler konusunda hazırladıkları önemli bir rapordan bazı bölümler yayınlandı. ABD’yi yönetenlere danışmanlık eden bu iki kişi Doğu ve Batı arasında karşılaştırma yaparken, Doğu’luların düşünüşünü bir Doğu oyununun mantığına benzetiyorlar, “Bizim düşünüşümüz ise bir Batı oyunu olan satrancın mantığındaki gibidir,” diyerek, kendilerine (Batı’ya) üstünlük payı çıkartıyorlardı. Yani o kişiler, ilk haliyle bir savaş oyunu olarak Hindistan’da doğan, İran’da gelişen, cebir (Al Cebr) ustası Arap’larca mükemmelleştirilen satrancın Batı’lı düşünce tarzının ürünü olduğu gibi bir keramette bulunuyorlardı.

BATILI YENİ DÜNYA

Bugünkü Orta Amerika’da, Maya ve Aztek, Güney kıtada (Kolombiya’dan Şili’ye kadar uzanan geniş bir bölgede) İnka medeniyetleri vardı.

İspanya, “keşif”ten çok kısa bir süre sonra yeni topraklara asker gönderdi: General de Cordoba oraların sahiplerini yenemedi, ama çok geçmeden General Cortes’in orduları, “putatapar”lara karşı Tanrı ve Katoliklik adına (!) soykırıma girişti. Tabii bu arada, Maya ve Aztek medeniyetlerinin tüm kültürel birikimi de yazılı metinlere varıncaya dek yok edildi. (ABD 1970’lerde icad ettiği Nötron Bombası’na “temiz bomba” adını takmıştı. Niçin mi “temiz”? Bu bomba insanların tamamını öldürüyor, ama insan eliyle yapılmış hiç bir şeye zarar vermiyordu! Cortes’in orduları acımasızdı, günümüzün emperyalistleri gibi medeni ve kadirbilir değildi, onlar hem insanları, hem de eserlerini yok ediyorlardı; şimdikiler ise insanları günün birinde kitle halinde imha etseler de onların eserlerini korumak ve kullanmak gibi soylu niyetler taşıyorlar!)

İnka’ların Milattan Önce 4000 yıllarında tarıma başladıklarını (yani yerleşik toplum olmaya yöneldiklerini) gösteren bulgular var. Ya da M.Ö. 1500’lerde And Dağları’nda Chavin adlı hayli ileri bir uygarlık bulunuyordu.

Avrupalılar Asya ve Afrika’yı sömürgeleştirdiler, ama oralara yeni kıtada olduğu kadar damgalarını vuramadılar, halklarını ve kültürlerini yok edemediler. Yeni kıtanınsa tamamına önce hâkim, sonra sahip oldular. Kuzeyine Anglo-Sakson kültürü hâkim kılındı, orta ve güneyine ise Latin. General Cortes ile emrindeki Katolik İspanyollar zalimdiler de, Kuzey’e giden Protestan Kuzey Avrupalılar çok mu merhametliydiler? ABD denilen devlet, tarihin en büyük soykırımının, sistematik olarak öldürülüp yok edilen tam 17,5 milyon kuzeyli yerlinin cesetleri üzerinde yükseldi.

O kıtanın ismi de bir Avrupalıdan geliyor (Amerigo Vespucci). Adlandırmalar o denli Avrupalı ki, Kolombiya, Christophorus Columbus’tan; Arjantin, Latince gümüşten (argentum) mülhem; Rio de Janeiro, İspanyolca Ocak Nehri demek, ilh. (Daniel Defoe da romanında öyle yapmamış mıydı? Robinson ıssız adada karşılaştığı yerlinin adını sormadan, o günün adını koyarak onu Cuma yapıyor ve kendine hizmetkâr ediniyordu.) İsimlerin verilmesinde komik olaylar da vardır: örneğin serüvenci bir seyyah (daha doğrusu, Eldorado izinde bir defineci) olan de Orellana, büyük bir bölümünü kıyısından katettiği bir nehir civarında uzun saçlı, silahlı yerlileri görünce, “Demek burada savaşçılar kadın,” diyerek o nehre Amazon adını taktı. O gün bu gündür hepimiz dünyanın en büyük nehrine −ve dünyanın en geniş akarsu havzasına, yaklaşık 7 milyon km2’lik bir bölgeye− Amazon demekteyiz.

KÖLE DEPOSU AFRİKA

Gelelim Afrika’ya. Bu kıtanın adı bir Avrupalıdan gelmiyor, tersine, o kendi adını bir Avrupalıya vermiş. Kuzeyin doğu kesiminde kalan Mısır uygarlığı kadar eski olmasa da, kökeni M.Ö. 9. yüzyıla kadar giden ve Fenike kolonilerindeki insanların yerli nüfusla karışarak oluşturdukları Kartaca devleti, Mısır’ın hemen batısından İberya’nın doğusuna kadar Akdeniz’in sahil şeridini kontrol ediyordu. Bugün Türkçede Akdeniz dediğimiz denize Romalılar önce İç Deniz (Mare Interium) adını vermişlerdi; sonraları Mare Nostrum, yani Bizim Deniz demeye başladılar. O denizin Romalı’ların denizi olmasının önündeki en büyük engel Kartaca idi. Hatta, Kartacalı Hanibal önde süvarilerden, ortada piyadelerden, arkada fillerden oluşmuş 40 bin kişilik birlikleriyle önce Pireneler’i, sonra Alpler’i aşıp Roma ordularını kendi topraklarında yenmişti. Gelgelelim, Roma senatörü Cato’nun diline pelesenk ettiği −Senato’nun her toplantısında mutlaka bağıra çağıra tekrarladığı− “Kartaca yıkılmalıdır!” (Delanda Est Carthago) sözü Batı kültüründe Kartaca sözcüğünden daha ünlüdür. Nitekim Roma sonunda Kartaca’yı yenerek yerle bir etti ve Afrika’nın fatihi diye gördüğü kumandanı Scipio’ya kıtanın adını vererek, onu Scipio Africanus yaptı. (Kıtanın adı varsa, onu istila eden komutana o adı yakıştırıyorsunuz; yoksa, bir kıta “keşfettiği”ni söylediğiniz kaptanın adını oraya veriyorsunuz; yani kültürel hegemonya açısından, yazı da gelse sizin, tura da gelse sizin!)

Tam da yeriyken, şu “keşifler” sözcüğüne de bir değindim,

Batılılar, “Amerika’nın keşfi, Afrika’nın keşfi, Avustralya’nın keşfi” derler. Onların egemen kıldığı literatürde “keşifler” diye geçer. Avrupalı olmayan dünyaya da bunu böyle kabul ettirmişlerdir. Oysa, üzerinde on binlerce yıldır insanların yaşadığı topraklara gitmek keşif değildir, olsa olsa Avrupalı adamın oraya ilk kez adım atmasıdır. Keşifin genel anlamı, hiç insan ayağı basmamış yerlere ilk kez gidilmesidir. Örneğin, Güney Kutbu’nun keşfi gerçekten keşiftir, ama Batıl’ların Amerika dedikleri kıtayı ne Columbus keşfetmiştir, ne Amerigo Vespucci, ne de onlardan beş asır önce Grönland’dan giden gemiciler. Yaygın kanıya göre, oralara on bin yıl önce insanlar henüz avcılık evresindeyken, Asya steplerini ve tundralarını aşarak, büyük buzlarla kaplı Bering boğazını geçerek yerleşmişlerdir.

Binlerce yıl sonra Avrupalı insan oralara gidip kendisi için yeni olan engin toprakların, olağanüstü zengin kaynakların varlığını keşfetmiştir. Üzerinde yaşayanlara boyun eğdiremediği için onları −özellikle Kuzey Amerika’nın yerlilerini− imha etmiştir. Latin adını taktığı Orta ve Güney Amerika yerlilerini de büyük ölçüde yok etmiş, geri kalanları ikinci sınıf, üçüncü sınıf insan konumuna itmiştir.

Sonra, Afrika’dan gemiler ve gemiler dolusu köle getirmiştir, Kuzey Amerika’ya, Brezilya’ya, Karayipler’e.

1550-1850 arasında Afrika’dan çalınıp götürülmeye direndiği için öldürülen ya da yolda telef olan veya satıldığı efendisine itaat etmediği için ya da diğerlerine ibret olsun diye katledilen Afrikalıların sayısının −köle tacirlerinin tuttukları defterler esas alınarak yapılan hesaplamalara göre− tam 70 milyonu aştığını daha önce yazmıştım. Beyaz uygar efendilerinin kölelere reva gördükleri eziyetler arasında en hafifi kırbaçlamaktı. Vücudu yara bere içinde bırakıp karıncalara yedirmek, bir kütüğe bağlayıp yırtıcı hayvanlara terk etmek, iğneli fıçı içine koyup bir tepeden aşağı yuvarlamak, bir bataklığa götürüp çırpına çırpına çamura gömülmesini başka kölelere seyrettirmek de vardı. Bunların hepsi Tahiti’deki Fransız efendilerin kölelerine yaptıklarına dair geçenlerde izlediğim bir belgeselde dile getiriliyordu.

Avrupa-merkezciliğin tarihe de, coğrafyaya da damgasını vurmasının örnekleri saymakla bitmez. Sadece bir ek yapmakla yetineceğim: Kullandığımız takvim, İsa’nın −varsayılan− doğum yılını sıfır noktası alan bir Avrupa takvimidir. Oysa, yeryüzünde Hristiyan olanların ya da o kültürle yetişmiş bulunanların sayısı dünya nüfusunun ancak beşte biri. Üstelik İsa ile Havarileri Filistinli bilge Yahudilerdi. Avrupalı nasıl ki siyah saçlı, kısa boylu, kara kuru Filistinli peygamberin dinini ithal edip onu sarışın, uzun boylu, beyaz tenli yaparak Avrupa-merkezcileştirdiyse, onun doğumunu başlangıç (Milat) alan Papalık takvimini de bütün dünyaya ihraç ve empoze etti. (Adam olacak çocuk kendini belli edermiş… demek ki, küreselleşme daha o zamandan başlıyor.)

PAX AMERICANA YA DA BRAVE NEW WORLD

Bütün bunları 2003 yılında hatırlatmanın önemi ne? Küreselleşme çağındayız, küreselleşme demek dünyanın tek pazar olması demek. Tek kutup ABD’nin dünya hâkimiyeti demek, Avrupa kökenli, giderek Kuzey Amerika ağırlıklı Batı-merkezci kültürün, yeryüzündeki tüm kültürel çoğulluğu, bütün farklılıkları ve çeşitlilikleri (yani gerçek zenginliğin asal öğelerini) silindir gibi ezerek, hamburgeriyle, yapay aromalı meşrubatıyla, MTV’siyle, sinema, müzik ve spor idolleriyle dünyayı git gide bir tek-kültür toplumu haline getirmesi demek. Küreselleşmeye karşı koymak, işte bu nedenle, sadece ekonomik ve siyasal bakımdan değil, kültürel açıdan da Batı-merkezciliğe karşı koymak anlamına geliyor. Bu nedenle, hem insanlık toplumunun behemehâl çok kültürlülüğünü korumak, hem de gerek Avrupa’nın, gerekse ABD’nin tek-kültürsel (monokültürel) niteliklerini ve yönelimlerini kırmak, oraları da çok kültürlü kılmak gerekir. Bu ise, öncelikle Avrupa’lı olmayan kültürlerin işidir, Aynı zamanda, Batı’nın ilerici hareketlerinin, bilim ve kültür çevrelerinin, insanlığın geleceğinden topyekûn sorumluluk duyan herkesin de.

Dünya tarihi önce Pax Romana’yı, sonra Pax Britanica’yı gördü; şimdi egemen olan Yeni Dünya’nın Pax Americana’sının dünyayı götüreceği nokta Aldous Huxley’in Brave New World’ünden −insanı teslim alıp insanlığından eden teknoloji-manyak bir dünyadan− farklı değildir. Gelecekte öyle bir dünya istemiyorsak, karşı koyacağız.

Ve karşı koyuyoruz.