Türkiye’de siyasetin dilinin yeniden “Millet” ağırlıklı kurulacağı bir döneme girdik. Dünyanın koşulları, Türkiye’nin yeri ve emperyalist Batı’nın Türkiye üzerine stratejik hesapları millet vurgusunu öne çıkaran bir yol izliyor. Eğer siyaseti “Halk” üzerinden tanımlayan, o tanıma sahip çıkan, onu sürekli gündemde tutan bir anlayış öne çıkıp güçlenmezse sosyalist solun esas varlık nedeni unutulacak, güme gidecek. Millet bütün bilinçleri istila etmeden, siyasi bilinci temellendiren bu noktayı şimdiden deşmek şart.

Milletçiler “halk” sözünden de, halkın kendisinden de hiç hazzetmezler. Onlar için esas olan, “millet”tir. Türkiye gibi geç ve genç milli topluluklarda dil hiç sürçmez: en kritik, hayati konularda millet der hep, halk demez. Dese de, kastettiği yine millettir.

İkisi arasında ne fark var diyeceksiniz. Çok fark var, Çetin Altan bir vakitler −bir işe yaradığı dönemde− “Halk sokaklara döküldü, vatandaş deniz havası alamaz oldu!” demişti. İşte o kadar fark var.

Milletçilerin gözünde −ki çok da yanlış değildir− “halkımız” kaba saba, şuursuz bir yığındır. Birbiriyle çelişen bir sürü maddi çıkara bağlanmıştır. “Halkın çıkarı” diye bir şey filen yoktur, çünkü halk, kendi halinde zaptedilemez, yönetilemez, tepeden ve devletçe tanımlanmış tek bir hedefe yöneltilemez bir şeydir. Ele avuca sığmaz bir vahşiliktir. Medeniyetin olmazsa olmaz bir şartı olan “tek ve bölünmez” çıkardan anlamaz. Cumhuriyet millet olarak kurulurken de böyle olmuştur. İsmet İnönü, anılarında, tümen olarak girdikleri ormandan ancak bir manga olarak çıkabildiklerini hatırlatarak, halkın “milli hedef”ten firar eden karakterine boşuna dikkat çekmemiştir.

Milletin çıkarıysa, evet, tektir ve bölünmez. Halk’ta herkes ve her birey kendini bulurken, millet’te “bütün” vardır. “Sen ben yokuz, biz varız,” diyen milli şair, milletin ne olduğunu ve ne olmadığını çok iyi ifade etmiştir. “Sen” ve “ben” yok bilinip yoğa sayılmadan “biz” nasıl olunur? Olunur da... o zaman millet olmaz! Nitekim üzerinde yaşanan toprak da, halk millet olmadıkça, yani bölünmez tek bir çıkar şuuruyla donanmadıkça, vatan değildir. Halk, toprağı işgal eder, üzerine oturur, “vatan” diye sahiplenmez. Çünkü halkın bulunduğu yerden vatan, arsa gibi, tarla gibi, ekmek gibi gözükür; toprağı vatan gibi görmek −üzerine hemen bir gecekondu, ardından yedi katlı apartman dikilecek bir yerden ibaret görmemek− için yukardan, soyuttan bakmak lazımdır. Vatanı bölüp bölüp kaç kişiye dağıtacaksın? Hiç kimseye yetmez, vatan diye bir şey kalmaz. Dolayısıyla vatan milletin bölünmez mülküdür. O soyutluktan bakmak da zaten millet olmanın şaşmaz şartlarındandır. Yoksa, millet öyle halk gibi tek tek bireylerden oluşmadığına göre, milletin tek ve bölünmez çıkarının aslında mülk ve servet sahibi olanların, öncelikle de onların en kodamanlarının çıkarı olduğu herkesin malumudur. Bölünmez çıkarı beş, on −bilemedin, yüz, üç yüz− aileye emanet edip verimini almak varken milyonlarca insana dağıtıp çar çur etmek olacak şey midir? O beş-on ya da iki yüz-üç yüz ailenin bütün üzerinde hak iddiası öyle milyonlara dağılmış parça bölük tapuya filan pabuç mu bırakır? El elden üstündür! Bu yüzden halk her daim ayazda kaldığını bilir ve fırsatını bulunca, vatan matan dinlemez; bırakırsan milleti çileden çıkarırcasına yabancı diyarlara göçer; göçemiyorsa, göçme umuduyla yaşar.

Halkın çıkarı, yine, tek bir bütün değil, bölük pörçük olduğu için, halk kendine kalsa bölücü de olur. Hep olmuştur. Hayatın kendisinin bölünmek olduğunu bilir demeyelim ama, sezer. Halkın dili yoktur, mesela; yetmiş iki buçuk dili/ağzı vardır. Çok dil millette sıkıntı yaratır. Dil milletindir ve tektir.

Halk birlikten ve ortak bilinçten yoksun olduğu için hep kendi acil çıkarını arar. Elindekine, avucundakine, boğazından geçene bakıp karar verir. Çıkarını nerede görürse oraya dalar, kimde görürse onun peşine takılır. Hemen şimdicidir, yarını düşünmez, çünkü geleceği yoktur: bugün nasıl yaşıyor, daha ne kadar, nasıl yaşayacak, ona bakar. Yarını, gelecek kuşakları halkın cemaziyülevvelini de bilen, kendine oy torbasından don, bayraktan fistan dikmiş olduğunu unutmayan millet düşünür hep. Menderes’i halk sevdi, millet cezalandırmadı mı? Popülizm halka dalkavukluk, millete ihanettir.

Madem Menderes’i andık, sonuna kadar gidelim. Mahkeme “millet adına” kurulur, kanunlar halk içindir. “Adalet mülkün temelidir.” “Mülk” ne? Memleket. Mahkeme millet adına ceza keser. Siz, fantazi olsun diye ters çevirin: mahkemeyi halk kursun, halk ceza kessin… Rüyanızda görseniz korkarsınız. Vaktiyle padişahlık vardı, krallıklar vardı. Onların yerini sonra millet aldı, mülkün sahibi millet oldu, memlekete vatan denildi. Halk, halk olarak kaldı ve milletin yaptıklarına hiç bir zaman akıl sır erdiremedi.

Milletin çıkarı herkesin ortak çıkarıdır. O nedenle millet hep vereğendir, vatan için her fedakarlığa katlanır. “Türkiye için seve seve” pabuç satın almaya da gider, dağda çölde savaşarak ölmeye de. Halk bencil, açgözlü, yağmacı, bedavacıdır. Millet ödediği her fiyatı, yüklendiği her maliyeti vatana helal eder. Halka “ulufeci” diye sabah akşam söven televoleci iktisat bilimcilerine avuç dolusu para öder. Halk nankördür. Ne versen, ona yetmez. Refaha, özgürlüğe doymaz. Asgari ücrette asgariyi görür de ücreti görmez. Avantaya bayılır. Habire yoksulluktan, yoksunluktan yakınır, herdaim kirli çıkıdır. Halkın çocukları askerden kaçar, milletinkiler asla kaçmaz.

Halka özgürlük de tanımayacaksın; tanırsan hemen cılkını çıkarır. Menderes’in ilk yıllarında biraz ucunu gördü, “Şimdi demokrasi var!” diye yemediği halt kalmadı. Sonunda millet duruma vaziyet etti de işler biraz düzelir gibi oldu. Hala daha düzeliyor, “vaziyet” de sürüyor. Hep halkın yüzünden!

Halk böyledir. Ona elini uzatmayacaksın, kolunu kapar. Yüz vermeye hiç gelmez, eline yetki geçse bütün memleketi “Bursa kestaneliği” gibi vakıf yapar. Dinden, imandan ve eliyle tutmadığından anlamadığı için camilere halı dayanmaz. Sevgisine, saygısına da hiç güven olmaz. Sadakati geçicidir: bugün göklere çıkardığını yarın yerin dibine batırır. Bu halleriyle kefeni yırtıp tarihin sahnesine fırladığı zaman ne korkunç ve korkulur felaketlere yol açtığı hep bilinir. 1789 Büyük Fransız Devrimi Fransa ve bütün Avrupa’da büyük felaketlere neden olmuştur, sögelimi. Çünkü halk erken davranıp devrim alanını işgal etmiştir. Özgürsün artık denildiğinde bunu, mahzenlerindeki mülkiyet tapularıyla birlikte yüzlerce aristokrat şatosunu bir gecede ateşe vererek kutlamıştır. Burjuva devrimi Avrupa’ya, Fransa’da halk alt edilip Fransız milleti rüşte ererken, kendini önce diktatör, sonra imparator ilan eden Cumhuriyet generali Napolyon Bonapart eliyle yayılmıştır. Napolyon −Napoleone− Fransız değildi. Farketmez. Bozuk Fransızcasına bakmadan millet onu kendine imparator yaptı. Napoleone’nin sonu gelmez savaşları halkın çocuklarını kırdı geçirdi ama hem milleti zengin etti, hem de millet olmanın nimetlerini bütün Avrupa’ya öğretti. Millet üzerinden planlanabilir olan toplumsal evrim kazara halk üzerinden gerçekleşmeye başlasaydı, sonunu beklemeye gerek yoktu: iş kaosa varırdı.

Halk, kendi bilir bilmez deyişiyle, “anarşik”tir. Korkaktır aynı zamanda, güce tapar, ama sinsi sinsi de hep asidir. Fırsat buldu mu üzerinde hak iddia etmeyeceği hiç bir şey yoktur. Kayıt kural bilmez, ihkakı hakkı kendine hak beller. Kamu arazisine hiç tınmadan el koyar, elinden alınmak istendiğinde babasının malıymış gibi kıyameti koparır. Trafikte, sürücüsü olsun, yayası olsun, kırmızı ışıkta geçmeye bayılır; öyle yapmakla birilerine, bir yerlere gol attığını düşünür. Kendinin de, başkalarının da hayatını tehlikeye attığını düşünmeye vakti yoktur. Ne gam! Allahın verdiği bir cansa, aldığı da o...

Halktan insan salt bir kişidir; henüz yurtdaş olmamıştır. Yurtdaşlıkta her hakkın karşılığı bir görev vardır. Halk bundan anlamaz, anlatmaya kalksan dinlemez. Şehir şebekesinden elektrik çalmak, su çalmak en büyük saadetlerindendir. Banka hortumcularına öfke ve nefret püskürür; senin yaptığın ne peki denildiğinde bin dereden su getirir. Böylelerine hiç acımayacaksın… popülist olursun, millet tepene biner. Adamın parası yoksa niye ışığı olacakmış ki?

Millet kendi içinden çıkan “genel irade”ye hep bağlı kalmasını bilir. İtaat, millet olmanın olmazsa olmaz şartıdır. Genel irade, halkın değil, milletin iradesidir; temsilcileri halk seçer, yetki milletten alınır, yine millete teslim edilir. Temsili demokraside temsilciler kendilerini seçenlerin değil, milletin temsilcileridir. Millet kendi “genel” iradesinin demokratik ya da despotik otoritesine her zaman uyar; çünkü uymadan hiç bir şey yapamaz. Otorite zaafa düşmeyegörsün, millet pusulasını şaşırır: anında halka dönüşür. Bunun bir adı da fetrettir. Osmanlı, bütün tarihi boyunca, dinsizlikten de çok, fetretten nefret etmiştir.

Milletin halka dönüşme tehlikesi bugün bizde ziyadesiyle var. Fetret başını kaldırmış, herkesi tehdit ediyor. Siyasetin merkezi dikiş tutmuyor. Merkez yok ki, her yer halk! Milletin zaafıdır bu. Böyle gidemez. Millet iradesi her zaman sandıktan çıkmaz, bazen de sorunlu çıkar; balans ayarı gerekir. Dolayısıyla, yeni 28 Şubat’lar hep gündemdedir. Halkın değil, milletin medyası bunu size her gün hatırlatmıyor mu? (Nevyorklu K. Derviş de geçende, seçime yirmi gün kala, bir kez daha hatırlatmadan edemedi.) Halkı zaptedip siyasetin merkezini güçlendirmeden milleti güçlü, kendine yeter, dünyada başı dik kılamazsınız. Halk kendi haline kalırsa oyları bin parçaya böler, ekonomiyi çökertir, milleti zayıflatır. Hep bana, rabbena dediği için, merkezden alamadığını aşırı uçlarda bulmaya kalkar. Kendine de, millete de etmediği kötülük, vermediği ziyan kalmaz. Ülke yönetilemez olur. Bu gidişle millet, siyasetin merkezi yeniden inşa edilerek halkın elinden kurtarılacaktır. Bütün dikkat ve eylem şimdi bu merkezdedir.

Bizde halk/millet ayrımı/karşıtlığını en iyi anlamış ve değerlendirmiş siyasetçi Süleyman Demirel’dir. Ne diyor hep? “Benim halkım,” dedikten sonra başlıyor sıralamaya: “Benim köylüm, benim çiftçim, benim işçim, benim esnafım, benim öğretmenim, benim sanayicim, benim memurum, benim dulum, benim yetimim…” Hiç, “Benim milletim,” dediğini duydunuz mu? Demez! Kırk yılda kaç defa, “Yüce Türk milletinin arzusu ve iradesi doğrultusunda...” diye başlayan bildirilerle yerinden tepetaklak edilmiştir. Yine de, S. Demirel’in söylemi böyle, eylemi başkadır. Hep “halkı”ndan destek almaya bakmış, ama içinden çıkıp geldiği o halkın ne mal olduğunu çok iyi bildiği için, millete çalışmıştır. Milletin kendine ettiklerinden de hiç gocunmamıştır. Ne de olsa millet ona zor anlar ve durumlar yaşatmışsa da Karun kadar zengin olmasını çok görmemiştir.

Demirel’de millet/halk ilişkisi köklü bir cumhuriyet −ve tarih− bilincine oturur. Kuruluşta denklemin nasıl yazıldığını herkesten iyi okumuştur. Halk katında bas bas bağırdıktan sonra milletin sınırından içeri girerken demokratlığını kapıda bırakma ya da millet alanından halk alanına kovulurken şapkasını unutma alışkanlığı bundandır. İlk Meclis’e millet ve halk birlikte doluşmuştu. O sıra, sahneye millet tam hakim değilken, ortalıkta halk da dolaşıyordu. Milletin zaferini ve halkın akıbetini oradan başlayarak gördük. Topal Osmanları, Çerkes Ethem’leri, Sivas Kongresi’ne mukaddem Yerel Kongreleri, vb, ile halk... İstiklal Mahkemeleri’yle millet. (Yine de, dedik ya halkın neydiğü, neyleyeceği pek bilinmez: Ethem de, erken halinde millete çalışan Teşkilatı Mahsusa fedailerinden değil miydi?)

Halk/millet karşıtlığı/uyuşmazlığına, buraya kadar yazılanlardan sonra dahi nüfuz etmiş değilseniz bir de şöyle deneyin: Türkiye’de bugün ve bugünkü hakim tartışmadaki yeri itibariyle “halk” nerededir, “millet” nerede? Durduğunuz noktadan bakın: Halk, Doğu’da kalır; millet, Batı’da. Doğu’ya giderseniz, halkı bulursunuz; Batı’ya giderseniz, milleti. Millet olarak devinim Batı’yadır; halk olarak Doğu’ya, ya da yerinde saymaya, yani uygarlığın dışına. Batı’ya giderseniz, millet olduğunuzu kanıtlarsınız; Doğu’da kalırsanız, halktan ibaret olmayı sürdürürsünüz: 3. Dünya’nın yitik insanları arasına karışır gidersiniz. O insanlardan dünyaya da, insanlığa da bir hayır gelmez. Onlar zaten insandan sayılmasalar da olur. 1. Dünya’nın zenginlerine üretimde ucuz emek, gerektiği kadar −değişken bir skalada ne gereğinden az, ne gereğinden çok− tüketim potansiyeli, emperyalist savaşlarda tali (yan) zayiat sağlasınlar yeter! Bunun içindir ki nice solcunun da gözünde Doğu’da çakılıp halk kalmak uygarlık dışına düşüp cehenneme yuvarlanmak gibi bir kâbustur, Batı’ya gidip millet olmaksa, tatlı cennet rüyası… Bu rüya hala rüya ise, yani burjuvazi bu ülkede millet olma işini daha hala yoluna koyamamışsa, o işe ucundan kenarından el atmak, sömürüden, haksızlıktan, mezelletten kurtarılmasında yaya kaldığınız halkın hiç olmazsa başkaları tarafından bir nebze uygarlaştırılmasına katkıda bulunmak da övünülesi bir misyon sayılmamalı mıdır?

Buraya kadar geldikten sonra, tarihsel olarak ve genel hatları itibariyle, milletin “sağ”da, halkın “sol”da kaldığı anlaşılmış olmasa bile, sezilmiştir umarız. Millet/halk karşıtlığını bilinçlerden saklamak için sağ/sol karşıtlığını da saklamak gerekir. Yapılıyor. Sağ/sol ayrımı diye bir şey kalmadı denilerek salakçasına da yapılıyor, sola yanar döner “ilerici”, “aydınlanmacı” misyonlar atfedilerek de yapılıyor: şimdilerde millet, yeniden, solu da kapsamaya, solun gündeminde yer almaya başlıyor. Ya da kişi kişi, çevre çevre, akım akım, sol millete yanaşmaya, kendini ona yamamaya çalışıyor.

*

Halka ve millete dair yukardaki gözlemlerin hemen hepsi, şu kadar ya da bu kadar, doğru ve gerçektir. İroniyle uğraşmıyoruz, lalife de yapmıyoruz. Millet öyleyse, halk da işte böyledir. Bu haliyle, bizimdir. Millet, mülk sahiplerinindir. Burjuvaziye aittir.

Mülk milletin, Batı milletin, uygarlık milletin... Hatırda kalsın, ulus-devlet zaten milletin kendisi ve milletin. Şu günlerin gündemini işgal eden AB de kesin cehennemlik halk güruhu karşısında adeta cennetlik milletin garantisi.

Solun o taraklarda bezi ne? Bırakalım hepsi onların olsun. Biz bildiğimizden, yani biz biz olalıberi görüp yaşadığımızdan şaşmayalım. (Dinazor yerine konulmaktan da gocunmayalım. Biliyorsunuz, dinazorlar 65 milyon yıl önce telef olup gidince dünya farelere, tavşanlara kalmıştı...)

Çalışan insanın özgürlük mücadelesinde hiç bir strateji ve taktik millet üzerine kurulamaz. Sosyalist/Marksist bir düşünce ve siyaset millet alanına, halk ve halk sınıfları takıntısından kendini “kurtarmaksızın” giremez, orada kabul görmez. Bunu rağmen şöyle ya da böyle “rezonans”a giren sol kendini soldan ayırır ve soldan bütün sapaklar aynı yola çıkar. Soldan, soldan sapma niyetine sapılmaz; soldan sapmak, sınıftan kopmaktır. Sınıftan da, sınıftan kopma niyetine kopulmaz; sınıfa sınıfın dışından, milletin gözünden bakıla bakıla kopulur. Ondan sonra sınıf sözü bir daha asla ağza alınmaz; vaktiyle her söze besmele niyetine sınıf diyerek başlamış olanlar da öyle yaptıklarına pişman olurlar. Kopanları millet kapar, Bizde bir ara T. Özal kapmıştı mesela. Özal hayranı düşünce ve pratik erbabının çoğunun eski solcu olması rastlantı değidir. Bugün hala, yapışkan kağıda tutulmuş sinekler gibi, aynı Özalist teraneyle vızıldayıp durmaktadırlar.

İsmet İnönü vaktiyle, Ortanın Solu’nu sosyalizme ve sosyalistlere karşı koruma altına alarak tanımlarken, “Biz milliyetçiyiz!” demişti. Tam zamanında ve yerinde ne güzel demişti! Milliyetçi olmadan milletle hiç bir şey yapılamaz. Milliyetçiliğin azı olur, çoğu olur; hepsi milliyetçiliktir: burjuvaların mülk sahipliğinin teminatı. Millete ulus, milliyetçiye ulusalcı demek de bunu değiştirmez. Burjuvazi için olumluluk taşıyan bütün kavram ve pratikler millet eksenlidir ve hep o tek ve aynı, bölünmez çıkardan üremedir; hepsi −sermayenin sömürüsü sürdükçe− işçiler (emek güçlerinden başka mülkü olmayanlar) için olumsuzluk üretir. Millet burjuvaziyi (sağı, merkezi, ortanın solu/sosyal demokrasiyi) bağrına basar, ihya eder, çalışanları çarpar. Milletin gerçek, Marksist solla arası hep bozuktur. O sol, sol olarak ne yapsa millete yaranamaz. Sosyalist sol, ne yapsa, yurduna sevdiğine milletçileri inandıramaz, mesela. Vatan’a niçin “yurt” dediğini de anlatamaz onlara. Sınıfla yurt toprağı arasındaki organik bağı milletin havsalası almaz; o bağı oluşturup canlı tutanın o toprak üzerinde yaşayan “şuursuz halk”ın ta kendisi olduğunu da göremez millet; gördüğünde, zaten, millet olmaktan çıkar. Sosyalist sol, şuursuz halkın “kendi için bilinci”dir. O bilinç milletin tek ve aynı çıkara odaklanmış “vatan” sevgisini dışlar. Vatan, anlamı burjuvazinin değişken çıkarına bağlanmış soyut kavramdır. Yurt, somuttur: evdir, yemek pişirilen ocaktır, baş üstünde damdır. Yurt sevgisi tek ve bölünmez çıkarın dışladığı halkı sınıfın sahiplenme alanıdır. O alan sınır tanımaz. Bu nedenledir ki, sosyalist solun yurt sevgisinin enternasyonalizminden, enternasyonalizminin de yurt sevgisinden beslendiği söylenmiştir. Millet bu duyarlığa ve ardındaki olguya, kendi tek ve aynı, bölünmez çıkarından ötürü, külliyen yabancıdır. Siz hiç, başka bir ülkenin halkına −reel politik söylem hariç− iyi gözle bakan milliyetçi gördünüz mü? Onlar başka halkları sevmezler, çünkü kendi halklarını sevmezler.

Kazara ya da cin olmaya kalkıp millete yanaşan solcuların solculuktan da, soldan da nasıl ve nereye kadar koptukları çok görülmüştür. Çünkü sol, Marksizm, belli bir felsefi/politik yüksek bilinç, akıl düzeyidir. O düzey, geri dönüşü, sağa sola sapağı olmayan sırat köprüsüdür. Orada millet iğvasına kapılan solcunun işi bitiktir. Faşizm de, aslına bakarsanız, öyle bir felsefi/politik bilinç düzeyini temsil eder. Duygusallıkla, akıl dışılıkla, ilkellikle filan bağı son derece azdır. Böyle şeyleri kendine temel almaz, sahipsiz kalan halkı şaşırtıp, sindirip bozguna uğratmak için politik manipülasyona alet eder. Kan içiciliği kan içmek için değil, sonuç almak içindir. Asıl işini çoğu kez kan dökmeden götürür. O (faşizm) aydınlanmış modernist aklın bir ürünüdür. Kökü, “genel irade”ciliğiyle ünlü burjuya peygamberi J.J. Rousseau’ya kadar gider; Nietzsche gibi burjuva akılperverliğinin altından girip üstünden çıkan bir büyük akıl adamından da beslenmiştir. İki arada bir derede ayak sürümelere o düzeyde aklın tahammülü yoktur.

Halka sırt çevrilip millete yüz dönülünce varılacak uğraklar bellidir: toplum çıkarı, demokrasi, medeniyet, insanlık… İlerleme, yani. Yani “Türkiye”... “Türkiye” ile birlikte, ilerle dur! Sömürü, haksızlık,* mezellet baki kalsın... Böyle başlar. Nerede biteceği herkesin kendine kalmıştır. Birileri −aklı ve cüreti yetenler− o yolun sonuna kadar gider. Herkes gider demiyoruz; yol döşeyenlere taş taşınabilir, dikkat! diyoruz.

* “Haksızlık” ahlak (ya da duygu) bağlantılı bir kategori değil, somut, nesnel olgudur. Yetersiz beslenme, sağlıksızlık, eğitimsizlik, boş zamanın yitirilişi, umarsızlık ve mutsuzluk, hiçe sayılma, vb., vb… ya da bunlar “insanca” yaşama adına “mevcut koşullarda mümkünü kadar” giderildiğinde geriye kalan bakiye: somut insana arız evrensel yoksunluk ve yetersIzlik; günümüzde kapitalist sömürünün temel dayanağı sınıf hegemonyasının ve egemenliğinin insanlara ve insan türüne çıkardığı maliyet.

Halim Togan, Kızılcık, sayı 14 (Kasım/Aralık 2002), s. 43-46.