Soğuk savaş ve sonrasında bilim-kurgu sinemasının belli başlı temaları

melies-ayaseyahat-scBugünkü tanımıyla bilim-kurgu filmleri 2. Savaş sonrasında Hollywood’da başlar. İlk örnekleri, tekrar aya seyahati işleyen “Destination Moon” (İstikamet Ay) yapıtı (Irving Pichel, 1950) ile “The Conquest of Space” (Uzayın Fethi) (Byron Huskin, 1955) filmidir.

Bugün nasıl ki, kimileri UFO’lara (Teşhis Edilemeyen Yabancı Obje) inanıyorlarsa, o yıllarda da, bugünkü UFO’ların o zamanki karşılığı olan “Uçan Daire” gördüğüne inananlar çıkardı. Uçan Daire ile uzaylıların yabancı gezegenlerden dünyamıza geldikleri söylenir, yazılırdı. Bilim-kurguda bu tema bir dönem öne çıktı. Asıl nedeni ise siyasaldı.

O filmler son derece gerici içerik taşıdılar. Şiddetli Soğuk Savaş yıllarıydı, McCarthyizm ve sonrasında CIA Başkanı Allen Dulles, ağabeyi Dışişleri Bakanı John F. Dulles ve FBI Başkanı Edgar Hoover troykasının dehşetengiz anti-komünizm yılları, 20. yüzyıl ABD’sinin karanlık yıllarıydı. Kasıtlı yarattıkları paranoya içinde, Amerikan halkını Kızıllar/Ruslar gelip, güzel ülkemizi işgal edecekler diye korkutmuşlardı. “The Thing From Another World” (Başka Bir Dünyadan Gelen) (C. Nyby ve Howard Hawks, 1951), “The War of Worlds” (Dünyalar Savaşı) (Haskin, 1953), “Invasion of Body Snatchers” (Vücut Kemiricilerin İstilası) (Don Siegel, 1956) söz konusu gericiliğin örnekleri arasındaydı. Gene “Invaders from Mars” (Mars’lı istilacılar) (William C. Menzies, 1953), “War of Satellites” (Uydular Savaşı) (Roger Corman, 1958) aynı kapsamda, ucuz bütçeli kötü filmlerdi.

Dünya daima tehlikeyle karşı karşıya gösterilirken, aslında hep ABD’li seyircinin kendisini dünyalıyla özdeşleştireceği bilinirdi: onun korkutulması, Başkanına bağlılık, devletine itaat, Tanrı’ya şükran −Amerikan yaşam tarzının, korunması gereken ne büyük nimet olduğuna iman− gibi duygularının güçlendirilmesi istenirdi.

Soğuk Savaş’ın diğer bir boyutu, tabii ki, nükleer korkuydu. Bilim-kurgu yapımcıları o korkuyu da istismar etmekte gecikmediler. Nükleer savaşın dehşetini göstermek bakımından bu filmlerin genel bir yararı bulunsa da, uzaylıların veya birtakım doğa üstü yaratıkların nükleer saldırıları, ister istemez Kızıllar’dan gelecek nükleer saldırı anlamındaydı.

Uyarıcı eserler arasında, Robert Wise’in yaptığı “The Day the Earth Stood Still” (Dünya’nın Hareketsiz Kaldığı Gün, 1951) filminde uzaydan gelen Mr. Klaatu, dünyalılara, eğer nükleer denemelere ve aralarındaki çatışkılara devam etmek suretiyle güneş sistemiyle oynamayı sürdürürlerse, tamamıyla yok olacaklarını söylüyordu. Fred Wilcox ise “Forbidden Planet”de (Yasak Gezegen, 1956) nükleer felaketle mahvolmuş bir gezegeni anlatmaktaydı.

Ama science-fiction sinemasında asıl sıçrama 1957’de dünyanın ilk yapay uydusu Sputnik’in uzaya atılması, 1961’de de Yuri Gagarin’in uzaya gitmesinden sonra oldu. 1960’larda ise detant geldi.

“Queen of Outer Space” (Dış Uzayın Kraliçesi, 1958) Edward Bernds’in, “Visit to a Small Planet” (Küçük Bir Gezegeni Ziyaret, 1960) Norman Taurog’un komedi ve parodi filmleriydiler.

60’lı yıllarda Yeni Dalga sinemasından Francois Truffaut’nun “Fahrenheit 451”i (1966), Jean-Luc Godard’ın “Weekend”i (1967), Roger Vadim’in “Barbarella”sı (1968) anılmaya değer. İtalyan-Fr. yapımı ve zengin kadrolu “La Decima Vittima” da (Onuncu Kurban) (Elio Petri, 1965). “The Damned” (Lanetliler, 1963) o dönemin önemli bir bilim-kurgusudur. Losey’in toplumsal eleştirisi toplumda programlama ve organizasyonun baskıcı niteliğini gösterirken askeriyeyi ve bilim dünyasını hedef alır, Bilim adamlarını −daha doğrusu, finanse edilen her hangi bir projede çalışan bilim adamı tipini− kiralık (fahişe) olarak görür.

“Fahrenheit 451”, kitap okumanın yasaklandığı, kitapların yakıldığı, gizli kitap okuyanın veya bulunduranın ağır cezalandırıldığı, buna rağmen kitapseverlerin illegal örgütlendikleri, dayanıştıkları ve kitap okudukları fiktif bir teknoloji toplumunun baskı rejimini yerer, kültürel mirasın kaybolmasına, reddedilmesine karşı çıkar. (Ama iki yıl sonra gelecek “68 Devrimi” toplumda sığlaşmayı, sıradanlaşmayı hızlandırmış, kültürel mirasın yeni kuşaklarca reddi ya da kanıksanması 68’le başlamamışsa bile, 68 o gidişin sözcüsü olmuştur. Hangi bürokrasinin, hangi küflenmiş kafanın yıkıldığı ise belli değildir. O zamandan kalma politikacı ve de Gaulle’cü Jacques Chirac, Cezayir’li siyasileri öldürüp Seine nehrine atan, derin devlet tarafından kurulmuş paralel polisin şeflerinden Jean-Marie Le Pen’e karşı kurtarıcı olarak yeniden C. Başkanı seçileli henüz bir kaç ay oldu.)

Gene o yıllarda yapılan “2001: A Space Odyssey” (2001’de Bir Uzay Macerası) çok reklamı yapılan bir bilim-kurguydu. Stanley Kubrick’in üç yılını harcadığı film, NASA, Apollo XI’i Ay’a göndermeden 15 ay önce gösterime girdi.

“Silent Running” (Sessiz Koşu) (Douglas Trumbull, 1972) 21. yüzyılda bütün bitki örtüsünün yok olduğu bir dünyada geçiyordu. Son kalan üç bahçenin tahrip edilmesini uygulamakla görevli ekipten birisi isyan başlatıyordu, yani içinde yeşil mesaj taşıyan bir bilim-kurguydu.

“Planet of the Apes” (Maymunlar Gezegeni, 1968) Amerikan sinemasındaki bu türün hayli popüler olan örneklerindendi ve tutunca dört tane daha yapıldı. Televizyonlarda 35 yıldır tekrar tekrar gösterilen “Star Trek” (Uzay Yolu) dizisi, dünyada en çok izlenen bilim-kurgu olmuş, ama sinemaya aktarılan dört filmi ilgi toplamamıştır.

George Lucas’ın “Star Wars” (Yıldız Savaşları, 1977) politik literatüre girmiş, ABD’nin uzaya nükleer tırmanış projesinin gayrı resmi adı olmuştur. Hollywood, 1983’te nükleer savaşın ertesi gününü anlatan “The Day After” (Ertesi Gün) ile bu çok önemli konuya yeniden eğildi (Nicholas Meyer). Daha sonra “Robocop” gibi, “Terminator” gibi bugünün gençlerinin sayısız taklitlerini, devamlarını ayıla bayıla izledikleri kötü örneklerle devam etti. Bilim-kurgunun daha sonraki ustalarından James Cameron'un yaptığı “Aliens” (Uzaylılar, 1986) bir başka tanınmış film oldu.

Bu arada Steven Spielberg’in hasılat rekorları kıran ünlü “E.T.”si (E.T., “Dünyalı Olmayan” anlamına gelen “Extra-Terrestrial”in baş harfleri, 1982), Ron Howard’ın “Cocoon” (1985), gene Spielberg’in yönettiği, Truffaut’nun da oynadığı “Close Encounters of Third Kind” (Üçüncü Tür Yakın Tanışıklıklar, 1977) uzaydan gelenleri daima düşman gösteren alışılmış kalıpların dışında, yabancıları barışçıl ve insan dostu, buna karşı dünyalıları hoşgörüsüz, saldırgan ve güvenlik paranoyağı gören sayılı filmlerdendir. John Badham’ın “War Games” (Savaş Oyunları,1982) ise, bilgisayarında savaş oyunu oynayan bir gencin sinyalinin, ABD nükleer mekanizmasına Sovyet saldırısı alarmı olarak gitmesini ve atom füzelerinin ateşlenmesini konu alır. “Food of the Gods” (Tanrılann Yiyeceği) (Damian Lee, 1989) genetik olarak yetiştirilen bir domatesin açtığı felaketi anlatan Kanada filmidir. Alm.-Fr.-Avustralya yapımı, anti-nükleer film “Bis am Ende der Welt” (Dünyanın Sonuna Kadar, 1991), Fransız Jean-Marie Poire’nin “Les Visiteurs” (Misafirler, 1993), Roland Emmerich’in epeyce hâsılat yapan “Independence Day” (Bağımsızlık Bayramı, 1996), “Fifth Element” (Beşinci Element, 1997) bilim-kurgunun yeni sayılan yapıtlarındandır.

Kızılcık bir sinema dergisi olmadığı için bu yazıda ayrıntılara girecek, türün tipik filmlerini inceleyebilecek kadar yeterli sayfamız yok. Sonuç olarak şu kadarını söyleyelim ki, sinematografik bilim-kurgunun kalitesi her türlü gelişkin insan bilincinin reddedeceği kadar düşmüştür. Hemen ekleyelim: filmlerin müşterileri neredeyse %90’ın üzerinde çocuklar ve gençlerdir. Özellikle çizgi film (desen anime) türünde bütün çocuk ve genç filmleri ve dizileri dünya televizyonlarını kaplamıştır. Bilim-kurgu, en kötü, en gayri insani haliyle, sinemadan çıkıp dört bir yana saçılmıştır. Birincisi, TV’de sayılamayacak kadar fazla ve çok kötü, çok düzeysiz bilim-kurguları her yaştan çocuk ayıla bayıla izler olmuştur. İkincisi, videobantlarını çok geride bırakan DVD ve VCD’ler de yaygınlığın kapsamındadır. Nihayet, science-fiction bilgisayar oyunları her çocuğun odasına girmiştir. Son derece çirkin canavarlarla, sayısız öldürmelerle büyümesinin yaratacağı bireysel ve toplumsal sorunlara girmek bu yazının konusu değil. Ama ne yazık ki, uygar dünyada çocuklar fiktif ve sanal dünyadaki bu şiddetle ve seviyesizlikle büyümektedirler. Batı TV’leri sabahın erken saatlerinde ve akşam öncesinde bu tür çizgi filmlerle doludur. Çocuk okula gitmeden önce ve eve gelince saatlerce bu filmleri seyreder olmuştur. Ayrıca, bilgisayarında Yıldız Savaşları düzenleyerek, uzay gemisi torpilleyerek, canavarları kitle halinde tek başına temizleyerek, hatta gezegenleri havaya uçurarak büyüyen kişi kendi hayatında şiddet uygulamasa bile, dünyadaki savaşları, silahlanma yarışını, nükleer tehlikeyi ve şiddeti kanıksayacaktır.

Son bir nokta daha önemlidir: Zengin ülkelerin marjinallerinin önemli bir bölümünü göçmenler ve kısmen de siyahilerin bazı kesimleri oluştururlar. Büyük kentlerin banliyölerinde yoğunlaşmış bu toplulukların gençlik kuşaklarında şiddet yaygındır. Artık “banliyö gençliği” ya da “banliyö kriminalitesi” gibi terimler ortaya çıkmıştır. O toplumların orta sınıflarının ya da göçmen olmayan işçi ailelerinin çocuklarından çok, göçmenlerin çocukları andığımız türden şiddet ve dehşet filmlerinin tasallutu altındadır. Yani şiddet filmlerinin toplumun marjinalleri üzerindeki kültürel yıkımı çok daha fazladır. Göçmen ailelerin çocuklarının kültürel ikilemleri ve daha fecisi kültürel boşlukları, dışarlanmışlığa duydukları tepki ve öfke, yarınsızlık duygusu ve değersizlik güdüsü, kimlik-benlik arayışı o insanların ruhlarını ve dimağlarını şiddete daha açık hale getirmektedir.

Bu, evrensel olmayan, sadece eski metropol ülkelerin metropol kentlerine özgü bir sorundur, ama Batı’nın aldığı ve alacağı göçün 21. yüzyılın gelişmiş kapitalist dünyasının önemli sorunlarından olduğu hatırlanırsa, fiktif ve sanal dünya şiddetinin pazarının süreceği de ortaya çıkar.

Refik Zerengil, Kızılcık, sayı 14, Kasım/Aralık 2002, s. 61-62.

(Resim: G. Méliès, “Ay’a Seyahat,”  ilk bilim-kurgu filmi, 1902.)