TÜSİAD'ın himayesinde bir derneğin (Kal-Der) düzenlediği “Devlet Kalitesi” temalı bir konferansa katılan Fukuyama, küreselleşme ve AB ile yatıp kalkan büyük Türk sermayesini ve AB’yi şizofrenik bir tutku haline getirenleri, “Siz AB üyeliği konusunda karşınıza çıkacak asıl bariyerlere henüz toslamadınız,” diyerek uyardı.
Türkiye’nin AB üyesi olabilmesinin faraza falanca ülkenin NAFTA üyesi olması türünden “kolay” bir şey olmayacağına zaten aklı eren herkes dikkat çekmektedir. Avrupa Konvansiyonu Başkanı, eski Fransa Cumhurbaşkanı Valery Giscard d’Estaing’in, “Türkiye'nin üyeliği AB’nin sonu olur,” demesi de budur. Almanya’nın eski başbakanlarından Helmut Schmidt, AB-Türkiye ilişkilerinin tarihsel nedenlerden ötürü hep dışsal bir ilişki olarak kalması gerektiğini zaten dilinden hiç düşürmemiştir. Bunlar, “gerçek Avrupalılık” denilen şeyi belirleyen tarihsel mekândan gelen seslerdir.
Türk burjuva sınıfının dikkatine sunulan bu nokta, Türkiye'de emekçi sınıfların tarihsel misyonu açısından bir gelecek tasarlama iddiasından vazgeçmeyen solun da, bu sol bu türden sorunları tartışıp aşmadığı için, dikkatini çekmelidir. Avrupa Birliği denilen proje, Avrupa sermaye sınıfı yeni bir uygarlık ihtiyacında olmadığı için, bir yeni uygarlık projesi değildir; toplumsal evrime önerilmiş yeni bir demokratik model de değildir, çünkü Avrupa sermaye sınıfının “demokrasi” denilen şeyden bıkkın olması için yeterince nedeni vardır. Birlik yoluyla aradığı şey, esas itibarıyla, bugüne kadarki “demokratik evrim” modeli içinde kaybettiklerini geri alarak hegemonya savaşında ABD”nin ve Japonya”nın gerisine düşmemektir.
Türkiye’nin büyük sermayesi AB’yi vazgeçilmez görmektedir. Çünkü çaresizdir, nereye konulursa orda duracaktır. Şimdilik AB’nin çeperine konulmuştur. Sonuç, emperyalist hegemonya savaşı netleştikçe görülecektir.
ABD-AB ÇATIŞMASI
TÜSİAD’ın konuğu Fukuyama, Türkiye’ye, duracağı bir yer ararken Batıya fazla sokulmamasını da tavsiye etti. Çünkü ona göre, “küreselleşen dünya”, “ABD patentli dünya”dır ve bunu kabullenemeyenlerle ABD arasındaki çatışma önümüzdeki yılların temel gündemi olacaktır. Küreselleşmenin ABD patentli gelişmesini kabullenemeyenlerin başında da, Fukuyama’nın analizine göre, AB gelmektedir ve bu nedenle, ona göre, dünyanın yakın geleceği AB-ABD çatışması ekseninde belirlenecektir.
Fukuyama bu çatışmada ABD tarafının tutulmasını tavsiye etmektedir. Ona göre insanlığın geleceği ya da gelecekteki insanlık bugünkü ABD devlet ve demokrasi modeline göre oluşacaktır; çünkü ortaya konulmuş her hangi bir başka evrensel öneri bulunmamaktadır. ABD’nin yeryüzünün kendisi dışında geri kalanı ile çatışmalı bir sürece girmiş olmasının temelinde de bu yatmaktadır. Avrupa ülkeleri zaten ulusal devlet modellerinden vazgeçmedikleri gibi, Avrupa içinden önerecekleri bir evrensel devlet modeli üretme çabası içinde de değildirler. Evrensel bir önerisi ve iddiası olmadığı için de Avrupa her hangi bir yer ve olay için söz sahibi olamaz ve olmamalıdır.
Fukuyama zaten ABD’nin devlet ve demokrasi modelinde “Tarihin Sonu”nu bundan on yıl önce görmüş ve duyurmuştu. Şimdi bu tezini şarlatanca “sulandırıyor” ve kendisinin ABD modelinde gördüğünün, Hegel’in Fransız Devrimi’nde gördüğü “şey” ile aynı şey olduğunu söylüyor.
Bu da yalan, çürük ve yavan. İnsanlık niçin daha güzel ütopyalar kurmasın? Fransız Devrimi’nin felsefi tepe noktasından görünen gelecek bile Fukuyama’nın ABD modelinde gördüğünden bin kat daha ilerdedir.
Nitekim Fukuyama İstanbul’da konuşurken kafasının içinden, eleştiricilerinden biriyle geliştirdiği polemiği de paranteze alıp aktardı ve Negri’nin İmparator kitabında vardığı sonuca benzer bir sonucu kabullenmeye −en azından tartışmaya− açık olduğunu ima etti. Buna göre Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” olarak gördüğü, ABD’nin sonu imiş!
“TÜRKİYE MÜSLÜMAN KALMALI”
Fukuyama büyük Türk sermayesine sunduğu analizinde Türkiye’ye duracağı bir yer tavsiye etti ve bunun “Müslümanlık” olduğunu belirtti. Ona göre “Müslümanlık” demokrasi yaratamıyordu. Bu da, laiklikle bağdaşamadığı için oluyordu. Laiklikle “bağdaşan” bir Müslümanlık, sadece Türkiye’de ve Kemal Atatürk’ün dehasıyla gerçekleşmiş ve bugüne kadar korunabilmişti. Buna devam edilmeliydi. Çözümleme toplumun bizzat kendisi tarafından zaten gerçekleştiriliyordu. İma ettiği, o konuştuğu sırada ayak sesleri duyulan AKP iktidarıydı. Türkiye AKP ile gelecek olan modele sarılmalıydı. Bu model bütün İslam dünyasını, değiştirmese bile, Batı ile birlikte yaşama noktasına çekebilirdi.
Böylece Türk medyasının ve Batı’cı “kanaat önderleri” cemaatinin her fırsatta Türkiye’yi dünya Müslümanlarına imrenilecek bir “örnek” diye gösterme tutkusunun ne gibi ve hangi Batılı “kanaat imalatçısı” çevrelerden beslenmekte olduğuna da ışık tutulmuş oluyor. Tabii, diğer Müslüman ülkelere örnek olacaksanız, Müslüman ülke olmanın erdemine de vakıf olacaksınız!
Ne var ki, Fukuyama’nın, öne çıkardığı ABD modelini, 11 Eylül nedeniyle demokrasisi açısından, şirketlerinin sahte bilançolarla piyasayı aldatmalarından ötürü kapitalizmi açısından savunmakta “güncel” küçük bir güçlüğü vardı. Bunu, “Kapitalistler dürüst olmalılar, güven sarsıcı işlerden kaçınmalılar,” diyerek “çözdü”!
Buna göre Türk büyük sermayesi bundan böyle dürüst olacak. Müslümanlıkla daha bir harmanlanmakla da herhalde bunu daha kolay başarabilecek!
DÜNYA BU, BAŞKASI YOK
Türkiye solunun belli bir kesimini de etkisi altına alan ve kafaları toptan yeni ve başka bir seçenek aramaktan alıkoyan parlak dünya ve gelecek tahlilleri böyle ise −ki böyle ve Fukuyama’nınki en “parlak”larından biri− vay halimize ve bu tahlillere yaslanarak toplumun demokratlaşmasına bel bağlayan solcuların vay haline!
Türk sermaye sınıfının açmazda olduğu besbelli. Fukuyama’nın peşine takılsa da, takılmasa da gideceği yer değişmiyor, değiştirilemiyor. Hiç bir teori Türkiye’deki kapitalizme, olabileceğinden başka bir açılım sağlamayacak. Türkiye kapitalizmi laik-Müslüman kalsa da, AB’nin peşini kovalasa da, ABD modeline bir yerinden ve taşeron sıfatıyla tutunmayı başarsa da, buradan öteye gidemeyecektir. Aradığı yolu açacağını umduğu siyasetleri bir bir deneyerek tüketmiş olduğundan, siyasete de güveni kalmamıştır. Ne durumda olduğu, son çare yılana (AKP’ye) sarılmasından bellidir.
Oysa Türkiye’de yaşayan milyonlar için “başka” seçenek yok değil. Salt Türkiye'ye özgü ya da “laiklikle bağdaşan bir Müslümanlık” doğrultusunda olması da gerekmiyor. Türkiye insanının “tarihsel” geleceğinin Türk burjuvazisinin ulusal ya da evrensel ütopyası yönünde tecelli etmesini beklemek −ve özlemek− o insanın o ütopyayla uzlaşmaz çelişkisini kaale almamakla mümkündür ancak. Türkiye'nin geleceği, dünya halklarının geleceğidir. Diğer bir ifadeyle, başka bir dünya mümkünse Türkiye’nin yeri oradadır. Onun da ne AB kapitalizminin Avrupa modeliyle, ne de Fukuyama’nın “emperyal” ABD modeliyle bağdaşır yanı vardır. Türkiye sermaye sınıfı tıkanmış bir yolda direnebilir, çünkü onun başka çaresi bulunmamaktadır, ama burada kalınarak kaybedilen zamanın ağır ceremesini emekçiler çekmektedir. Bu tıkanmış yol üzerinde gösterilen “sabır”a da solculuk denmez.
Kumda oyun oynayan solculuğun zamanı geçmiştir. Bundan böyle artık solun büyük iddiası yüklenilmeden solcu olunamaz. Fillerin kapıştığı bir dünyada ayaklar altında dolanmakla bir yere varılamaz. Türkiye solu bildiği “eski” doğrularını içselleştirip yeniden üreterek işini görmeye koyulmanın yolunu bulmalıdır.
Ömer Bedri Canatan, Kızılcık, sayı 14, Kasım/Aralık 2002, s. 25-26.