Belki de hiç yan yana gelmemesi gereken bu iki kavram, son yıllarda neredeyse birbirinden ayrılmaz oldu. “Gelmemesi gereken” diyorum, çünkü yuppi takımı teknoloji üretiminin hiç bir aşamasında devrede değildir; ne araştırma, ne geliştirme, ne de proje aşamasında... Onlar sermayenin yönetiminden sorumludur ve genellikle kendilerini “ekonomist” olarak tanımlarlar. Patronların gözdesi olan yuppilerin en etkin yardımcıları da, şirketlerin mali danışmanlığını yapan akademisyenlerdir. Prof., Dr. gibi unvanlara sahip olan bu “destek bölüğü”nün de −aynı yuppilerde olduğu gibi− teknolojinin geliştirilmesiyle bir ilgisi yoktur. Burjuva sınıfının aslında topyekûn −destek bölüğü dâhil− “teknolojinin gelişme sürecinden, dayandığı bilimsel temellerden ve nasıl bir ivmeyle yol aldığından haberi yoktur, ancak her an teknolojik gelişmenin sonuçlarıyla karşı karşıyadır ve onun müşterisi konumundadır.
Burjuvazi teknolojinin tüketicisidir, yaratıcısı değil. Ne ki, teknolojinin tüketimi biçiminde giderek ağırlaşan ve yaygınlaşan bir sorun olduğunu düşünüyorum. Burjuvazi teknolojiyi tüketirken tüm danışman ve yönetici kadroları aracılığıyla abartılı bir söylem sergileyerek, neredeyse bir “teknoloji kültü” yaratmıştır.
Tekrarlana tekrarlana zihnimize nakşedilen sözcüklerin bir taraması yapıldığında, söz konusu teknoloji kültünün nasıl yaratıldığı saptanabilir. Yuppi söylemindeki kilit sözcük ve kavramların ortak özellikleri, dinleyiciye hiç bir düşünme aralığı, ya da eleştiri payı bırakmadan kullanılmasıdır. Söylemin sonunda, bu özelliğin altının çizilmesi amacıyla da, sıkça duyduğumuz bir vurgulama yapılır. Örneğin: “Efendim, globalleşmeye karşı çıkılamaz. Bu aynı yer çekimi, yağmur, fırtına gibidir... Doğa olayı gibi bir şey...”
Burjuvazinin gözdeleri ve destek bölüğü ne zaman ağzını açsa, kendilerine yöneltilen sorulara hep aynı yanıtı vermektedir. “Dünya artık değişmiştir... Bilgi çağındayız... İletişim çağına geçtik... globalleşen bu dünyada...” gibi.
Kendilerine değişikliğin hangi yönde olduğunu, nasıl sanayi toplumunu geride bırakıp bilgi toplumuna geçtiğimizi, ya da globalleşmenin temelinde yatan şeyin ne olduğunu sorduğunuzda, çıkış noktası tektir: “Çünkü, teknoloji çok ilerledi ve de hızla ilerlemeye devam ediyor...”
Yaratmaya ve yaşatmaya çalıştıkları teknoloji kültünün televizyon kanallarında, gazete köşelerinde, panellerde, seminerlerde, her türlü konferans ve toplantıda tanıtımının ve propagandasının yapıldığını görüyoruz. Doğrudan, yani üzerinde herhangi bir tartışmayı gerektirmeyecek tarzda sürdürülen bu yapışkan söylemin “teknolojinin ilahlaştırılması”ndan kaynaklandığını söyleyebiliriz.
Son on yılda, içinde globalleşme ve teknoloji sözü geçmeyen çok az sayıda makale vardır. Neredeyse beyinlerde uyuşturucu etkisi yapan, üstelik de bağımlılık yaratan “yapışkan söylem”in kafamı kurcalayan iki yanı var. Birincisi, teknolojiyi ilahlaştıran ve onun hiç durmadan geliştiğinden söz açanların, aslında teknolojinin yaratılmasıyla hiç ilgisi olmayan ve bu işten hiç mi hiç anlamayan kişiler olması bir rastlantı mı? İkincisi, bu tutumun sürdürülmesinin hedefi ne olabilir?
Geçmiş yüzyıllarda aynı yapışkan söylem “doğanın ilahlaştırılmasında” da kullanılmıştır. Doğa olayları abartılı biçimde anlatılmış, bunlara olan bitenin dışında anlamlar yüklenmiştir. En ünlüsü, Kızıldeniz’in ortadan ikiye yarılarak Musa Peygamber’e yol vermesidir. Bu tür anlatıma bugün artık pek rastlamıyoruz, ama eski yazılı metinlerde “fırtınanın kırbaçladığı denizler”in, “erişilmez zirveler”in, “sürekli şarkı söyleyen ormanlar”ın hep kullanıldığını görüyoruz. O zaman da bunları yazanlar elbette doğa bilimcileri değildi, bugün yuppilerin teknoloji geliştiren bilim adamı olmamaları gibi.
Geçmişte bir konu daha ilahlaştırılmıştır. O da kadındır. Bu konuyu incelediğimde, burjuvazinin kadrolarının teknoloji kültünü yaratırken en fazla bu örnekten yararlandığını gördüm. Burada kullanılan dile baktığımızda, bunun erotik bir içerik taşıyan, ancak yine insanları doğrudan etkilemeyi amaçlayan, onlara hiç düşünme payı bırakmayan yapışkan bir söylem olduğunu görürüz.
Kadın ilahlaştırıldığında “dişi”leşir. Karşı konulmaz ve baştan çıkarıcı bir kadın söz konusudur. Özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısında tüm Avrupa’yı saran femme fatale (baştan çıkarıcı kadın) tipinin ünlü kahramanları günümüze kadar ulaşmıştır. Çoğumuz Carmen, Salome, Lulu adlarının neyi çağrıştırdığını biliriz.
Bu erotik yapışkan söylemde yalnızca kadının çekiciliği değil, aynı zamanda onun “şeytani” yanının da öne çıkarıldığını görürüz. Böylece kadının baştan çıkancı özelliği, ağına düşürdüğü erkeğin çaresizliğini anlatır, ya da erkeğin baştan çıkmasına gerekçe hazırlar. İlahi güzellikle bütünleşen şeytani çekicilik, giderek erkeğin “masumiyetinin kanıtlanması” işlevini görür. Erkek baştan çıkarılmıştır ve bütün olanlar onun iradesi dışında cereyan etmektedir.
Teknolojinin ilahlaştırılmasında kullanılan söylemde, erotizmin yerini “globalizm” almıştır. Bu söylem elbette kapitalizmin alabildiğine palazlanıp edepsizleştiği bir yüzyılın sonunda çıkacaktı ve elbette bir işlevi olacaktı. “Bilgi çağına geçtik,” “Sanayi toplumu değerleri geride kalmıştır,” derken, insanlığın üretim denilen olaydan vazgeçmediğini; hala işçiliğin ve işsizliğin ekonominin ve sosyal yapının en önemli sorunu olduğunu biliyorlar. Bilmeseler, kapitalizmin her içine girdiği krizden sonra niçin önce işçi ücretleri dondurulup, sonra da çalışma saatleri uzatılıyor, ya da işçiler işten çıkarılıyor? İşsizlerin sayısı belli bir oranın üstüne çıkıp, geride kalanların da ücretleri azaldığında ortalığı saran telaş neyin nesi? Sanayi toplumu geride kalmıştır derken, ekonomik krizin en önemli ve yakıcı sonucunun işsizlik ve batan sınaî kuruluşlar olduğunu söylemenin bir çelişki olduğu açıktır. Ekonomik kriz derinleştikçe sömürünün hem enine, hem boyuna genişletilmesinden başka çıkar yol bulunamıyor. Bütün ince ve karmaşık hesaplardan, yapılan onca üst düzey gizli toplantılardan, hazırlanan dosyalar dolusu raporlardan sonra bulunabilen çözüm pek kaba saba değil mi, sizce de?
Bu noktada akla bir soru daha geliyor: Ekonomik krizlerin sosyal sonuçları olmasa, bir krizden söz edilebilir mi? Elbette, hayır... Peki, toplum bunalmış ve patlama noktasına gelmişse, onu yönetmek kolay mıdır? Hayır, değildir... Yaşanan gerçeklerin neler olduğunu biliyoruz. Bu konuda daha fazla örnek vermemiz gerekmez. Ancak, mengeneye sıkışmış olan geniş kesimlerin acılarının hangi masallarla dindirilmek istendiğini; ayrıca, hem sömürünün artırılıp, hem de zorlanmadan yönetmenin nasıl mümkün olabileceğini merak ediyoruz.
Burjuvazi tüm etkin kadrosuyla ve destek bölüğüyle uzun bir süredir, “Sağ ve sol siyasi anlayışlar artık sona ermiştir,” derken, sömürü düzeninin −bırakınız ortadan kalkmasını− daha da derinleşip topyekûn sömürü haline geldiğini elbette biliyor. Uluslararası sermaye ne yaptığını bilmez mi?
Kapitalizmin en gelişmiş ülkesi olmakla övünen ABD’de toplam üretimin yüzde 70’inin 330 şirket tarafından gerçekleştirildiğini, kalan yüzde 30’unun 12 milyon şirket tarafından sağlanabildiğini bilmezler mi? Bizim yerli malı yuppilerimizin öykündüğü “pazar ekonomisi” bu olsa gerek... Yine ABD’de yalnızca üç şirketin (General Motors, Exxon ve General Electric) gelirlerinin ABD’deki toplam tarım, ormancılık ve balıkçılığın gelirinden fazla olduğunu bilmezler mi? Bunu bilenler, globalleşmenin anlamının pek de öyle anlatıldığı gibi hayırhah bir içerik taşımadığını bilmezler mi?
Teknolojinin ilahlaştırılması ve globalizm söylemi bana göre, sonu gelmez bir iştiha ve açgözlülükle, sürekli daha fazlasını talep etmekten öte bir fikre dayanmayan kapitalizmin, tarih boyunca yeryüzüne yaydığı ve giderek de arttırdığı adaletsizliğin, unutturmaya çalıştığı köle ticaretinin, vahşetle açıklanabilen paylaşım savaşlarının “masumiyet çizgisi”ne çekilmek istenmesi gayretidir.
Denmek istenmektedir ki, “Teknolojik gelişmeler sonucu ortaya çıkan globalizm, kaçınılmaz ve karşı çıkılmaz bir olaydır. Kendiliğinden gelişen, ilahi bir şeydir. Aynı zamanda baştan çıkarıcı ve çekicidir. İnsanları sömürüyoruz, ama buna karşı koyamıyoruz, çünkü teknolojinin ilahi gücü ve cazibesi bizi bunu yapmaya zorluyor. Bundan böyle de, uygulanacak tüm emperyal saldırılar ve yapılacak kanlı savaşlar için şimdiden özürlü bir yanımız olduğunu kabul etmelisiniz..."
Sanıyorum, bugüne kadar barıştan yana tek bir söz söylemeyen uluslararası sermayenin, teknoloji mabedinin içinden niçin hiç çıkmadığı anlaşılıyor.
Bir de, yeryüzüne vahiy gibi indirilen globalizmin en belli başlı taşıyıcısı olan teknolojinin hangi kaynaklardan beslendiğini araştırmak gerekiyor. Kendini globalizmin süvarisi diye tanımlayan ABD’nin (New York Times yazarı Friedman) teknolojiyi nasıl bir bütçeyle desteklediğini merak ettim. 2002 bütçesinin yüzde 52’sini oluşturan, yaklaşık 400 milyar dolarını silahlanmaya, yüzde 6 dolayında bir payı da eğitime ayıran Bush hükümetinin teknolojinin geliştirilmesi için gerekli fonları nerede sakladığı belli oluyor. Büyük bir yüzsüzlükle “savunma bütçesi” diye adlandırdığı bu saldırı bütçesi, bize teknolojinin evvel emirde silah endüstrisi için gerekli olduğunu, kırıntısının da sivil alanda kullanıldığını gösteriyor. Yuppi takımının, barış taleplerini bir fantezi, savaşmayı ise akılcılık olarak görmesi boşuna değil.
Her baktığı yerde dolar işareti gören, onu elde etmenin dışında başkaca hiç bir eylemi rasyonel bulmayan sermaye sınıfının ülkemizdeki en önemli temsilcisi TÜSİAD’ın Ekim 2002’de yaptığı bir açıklama, bu dediğimin desteksiz olmadığının kanıtıdır. Bu açıklamada TÜSİAD başkanı yakın gelecekte yaşanması çok muhtemel bir Irak savaşında Türkiye’nin ABD ile sıkı bir pazarlığa girip, kendisine sağlanacak askeri ve siyasi desteğin karşılığında tekstil kotalarının artırılması yönünde görüşmeler yapmasını salık vermiştir! Bu eşi benzeri duyulmamış kurnazlığın geniş kapsamlı katılımla gerçekleştirdikleri Yüksek İstişare Kurulu’nda oluştuğu anlaşılıyor. Kimler yok ki orada... Yedi düvele bol bol nasihat veren Sakıp Ağamız, Vehbi Bey’in saygıdeğer veliahdı Rahmi Beyler, burjuvazinin en seçkin temsilcisi Eczacıbaşı, v.b.
Böylesi bir siyaset bezirgânlığı bugüne değin ne eleştirildi, ne de yadırgandı. Hele hele söz konusu açıklamanın, başbakan Ecevit’in bu haberden bir hafta önce, “Sürükleneceğimiz olası bir savaşta bir nesil ağır kayıplar verebilir, çok kaygı duyuyorum...” sözleriyle ifade ettiği, yakın tarihimizin en ciddi tehlikesini işaret eden uyarısının ardından yapılması, aklı başında herkesi çileden çıkartacak niteliktedir.
On binlerce genci ölüme götürebilecek bir savaşın, bize kaç top kumaş sattıracağını hesaplayan TÜSİAD’ın bu tutumu niçin yankı bulmuyor ve kınanmıyor? Bu soruyu yanıtlamaya çalışırsak, sürdürülen düzenin insanlığı hangi ufuklara taşımak istediğinin de yanıtını bulabiliriz sanıyorum.
Bu arada tam anlayamadığım bir söyleme daha değinmeden edemeyeceğim. Globalizmin yanı sıra, serbest piyasa ekonomisinin vazgeçilmezliğinden söz eden yuppiler ve danışmanları akademisyenler, bize örnek olarak ABD’yi gösteriyorlar. Peki, ABD petrol tekelleri Pentagon’suz, silah endüstrisi de devlet bütçesine dayanmadan ayakta kalabilir mi? Kalamazsa ABD kapitalizmi batmaz mı? Sözünü ettikleri piyasa da bu yıkıntının altında parçalanmaz mı? Soruyu bir de şöyle sorabiliriz: “Serbest piyasa ekonomisi neden hep savaşmak zorunda kalıyor?”
Teknoloji abartılı biçimde yüceltilerek globalizmin yapışkan bir söylemine dönüşmesi, ancak arta kalan moral direncin devre dışı bırakılmasıyla sağlanabilirdi, bu da eldeki tüm olanaklarla gerçekleştirilmektedir. Yapılan yalnızca çirkin, zevksiz ve aptalca değil, aynı zamanda da tehlikelidir.
Orhan H. Aydın, Kızılcık, sayı 14, Kasım/Aralık 2002, s. 22-24.