İhtilalleri, grevleri ve barışı yazdı.

Yazardı, şairdi, gazeteciydi, siyasetçiydi.

Devrimciydi.

Portland’lı (Oregon, ABD) zengin bir ailedendi (doğumu: 22 Ekim 1887). Üniversiteyi Harvard’da bitirince, solcu New Review (Yeni Dergi) ve The Masses’da (Kitleler) yazdı. İlk kitabında (Sangra) şiirlerini topladı. İhtilal halindeki Meksika’ya gidip, Panço Villa’nın yanında kaldı bir süre, dönüşünde Insurgent Mexico’yu (Ayaklanan Meksika) yayınladı. (Türkçe’de “Meksika İhtilali” ve “Viva Meksika” diye basılmıştır.) 1914’de ipek işçilerini “tahrik”ten tutuklandı. Grevi oyunlaştırıp, ünlü Madison Square Garden tiyatrosunda işçiler yararına sahneleyince yine tutuklandı. Sonraları, grev düzenlemekten birkaç kez daha içeri girdi.

JohnReedDerken, Metropolitan Magazine’in savaş muhabiri oldu. Doğu Avrupa cephelerinde çalıştı. Haberlerinin çoğunu Metropolitan’da solcu diye yayınlamadılar. Bir haberinde şöyle diyordu: “Size uygar Avrupa’dan sayfalar dolusu dehşet sahnesi yollayabilirim. Paris’in ıssız, karanlık, kasvetli sokaklarında her üç metrede bir, bir insan enkazına ya da karısı tarafından götürülen bir deliye rastlayacağınızı söyleyebilirim... Yahut, Berlin’de koca bir hastane dolusu Alman askerinin Doğu Prusya bataklıklarında boğulan otuz bin Rus’un çığlıklarını duya duya, veya siperlerde paniğe kapılarak, şarapnel parçalarının bedenlerinde delikler açtığını görerek, kulakları sağır eden patlamalar, gözleri kör eden gaz bulutları, her gün, her saat yanı başlarında ölen insanlar arasında, kırk metrelik bir mesafede yirmi bin kişinin durmaksızın birbirlerini öldürmeye uğraşmalarını yaşayarak çıldırmış olduklarını yazabilirim.”

1916’da hastalanarak ülkesine döndü, bir böbreği alındı. 1917 başlarında gazeteci-yazar Louise Bryant’la evlendi. Savaş karşıtı ve sosyalizm yanlısı görüşleri nedeniyle açılan kovuşturmalar çoğalınca, The Masses onu Rusya’ya gönderdi. Orada Ekim Devrimi’ni yaşadı. Dönüşünde en ünlü yapıtı Dünyayı Sarsan On Gün’ü yayınladı (1919). Aynı yıl ABD Komünist Partisi içindeki bölünmede, Komünist İşçi Partisi’ni kurdu. New York’da Sovyet Fahri Konsolosu oldu bir süre.

Vatana ihanetle suçlanınca, ülkeyi terk etti. Finlandiya’da Çar yanlılarınca tutuklandığında Lenin onu savaş esiri mübadelesiyle kurtardı. O ara tifüse yakalandı ve 19 Ekim 1920’de öldü. Kremlin duvarı dibinde diğer Bolşeviklerin yanına gömüldü.

ABD’nin pek çok şehir ve kasabasında John Reed kulüpleri kurulmuştu bir zamanlar. Eisenstein Ekim filmini onun yapıtından uyarlayarak çekti, Que Viva Mexico’yu da. 1981 yılında Warren Beatty, The Reds (Kızıllar) ile yaşamının en hareketli yıllarını filmleştirdi.

Alabildiğine bireyseli, özeli ve kendisini yazmış olan yurtdaşı Henry Miller, “Reed daima dünyanın haliyle ve onu değiştirmekle ilgilendi, ya kendisinin sorunları yoktu, ya da onlardan kaçıyordu,” diyor. Henry Miller çapında bir yazarın, çirkinliğe, haksızlığa başkaldırmış ve yaşamını toplumun esenliğine, tüm insanlığa adamış bir sanatçının, eylemcinin iç dünyasını anlayamamış olması esef verici değil mi? Reed’in kendi kişisel sorunları elbette vardı, sevdiği kadınla yaşadığı fırtınalı, git-gel’li beraberlik gibi örneğin. Kaba saba bir devrimci, kendisiyle barışıksız bir asi değildi.

Louise Bryant onun son günlerini şöyle anlatıyor: “Çoğu tifüslünün aksine, hiç delirmedi. Beni hep tanıdı, bana öyküler anlattı, güzel düşüncelerden söz etti, şiirler okudu. İçtiği suyun küçük küçük şarkılarla dolu olduğunu söylüyordu.”

Reed’in 33 yıl süren yaşamının son on yılı grevlerde, savaşlarda, ihtilallerde geçmişti. Oralarda hep ölüm vardı, şiddet vardı. Ama kendi ölümünün eşiğinde, hayalinde gördüğü, yaşadığı öyküydü, şiirdi, şarkıydı.

Güzellikti.

Kızılcık, Sayı 5 (Aralık 2000).