1945 Yılı Ocağının son günlerinde Kızıl Ordu, Polonya’daki Auschwitz’e girdiğinde askerler gördüklerine inanmakta zorlanırlar. “Manzara” şundan ibarettir: Canlı ve “cansız” cenazeler... Aynı karmaşık “yığın” içersinde kımıldayan iskeletler ve hareketsiz cesetler. Kimi Auschwitz’in “kurtuluşu”na tanıklık etme “bahtiyarlığı”na erişebilmiş olanlar ve buna mukabil “bir şekilde” katledilmiş, Nazi doktorların kobayı olmaya “ömrü vefa edememiş” hamileler, bebekler… cesetler… cesetler... Nazi vahşetinin kurbanları...
Batı, başta bunun bir “komünist propagandası” olduğunu; “asil”, “necip”, “üstün” Batı Uygarlığı’na atılan bir “iftira” olduğunu ileri sürer. Tanıklıklar bile kolay kolay ikna edici olmaz. Kurbanlar itham edilir: “Onlar da solcu... komünist... yahudi... çingene... homoseksüel... vb. olmasalardı!”, “Kimseyi boşuna temerküz kampına göndermiyorlar!”, “Onlar da çok abartıyorlar, canım!”...
Neden sonra Batı’nın “ayakları suya erer”... Bugün 6 milyonu Yahudi, 11 milyon kurbanın anısına BM Kararıyla, 27 Ocak “Holocaust’u Anma Günü” olarak kabul ediliyor...