Adli rezalet sürüyor: Pınar Selek Davası

Pınar Selek hakkında daha önce iki kez beraat kararı veren mahkeme, bu defa ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verdi. 12. Ağır Ceza Mahkemesi bir önceki beraat kararında direnmeyerek, tüm teamülleri altüst etti. Hukuk normlarını ve yargılamanın asgari gereklerini bile yok sayan mahkeme verdiği bu kararla, Türkiye'de hukukun geldiği aşamayı da dünya âleme ilan etmiş oldu.

1980 referandumuyla Türkiye'ye ileri demokrasi geldiğini iddia edenler, siyasetin vesayetten kurtulduğunu söyleyenler, yeni düzenle oluşturulan HSYK adlı kurumu görmüyorlar. Zira yeni HSYK Selek'e iki kez beraat kararı veren mahkemenin iki hakimini değiştirdi. Gelen iki hakim görevlerini yaptılar ve ceza için oy kullandılar. Mahkemenin değişmeyen başkanı ise karara karşı oy kullandı.

Bu karar, Pınar Selek'in şahsında; hukuk, adalet, demokrasi ve özgürlük arayışı ve mücadelesini sürdürenleri sindirmeye yönelik bir karardır. Bundan sonraki hukuki işleyiş ne olursa olsun, bu kararla hukukun hikaye olduğu bir dönem ilan edilmiştir. Ancak bilinmelidir ki, bu karar verildiği andan itibaren vicdanlarda derin bir yara açmıştır.

Tayyip Erdoğan'ın devraldığı Türk adliyesi misyonuna devam ediyor: Ocak 1993'te öldürülen Uğur Mumcu'nun davasını zaman aşımıyla karşı karşıya bırakan, 6 yıl once 19 Ocak'da katledilen Hrant Dink'in davasını birkaç tetikçi ile sınırlayan, askerliğini yaparken bir ülkücü erin öldürdüğü Sevag Balıkçı davasını adli bir vaka ve kaza olarak geçiştiren, Madımak'ın yakalanmamış faillerine zaman aşımı serbestiyetini armağan eden, KCK adıyla Kürt siyasetçilerini, hukukçuları, müzisyenleri düzmece davalarla cezaevlerine tıkan, gazetecileri, yüksek öğretim üyelerini hedef alan, muhalifleri ezen, parası z eğitim istemiş gençleri 19 ay hapiste tutan, HES'e karşı çıktığı için biber gazıyla öldürülen emekli öğretmene arkasından küfreden, yasak ve sansürde sınır tanımayan bir siyasi iktidardan başka türlü ne beklenirdi?

AKP iktidarının adliyesi de 13 senedir süren rezaleti daha da tırmandırmış, iki kez beraat veren hâkimleri değiştirerek muradına nail olmuştur. İleri demokrasileri onlara mübarek ola.

Kürtler de mi ırkçı?

Kim sonra gelmiş, ilk gelen kimdi kavgası mıdır Kürtlerin ki?

CHP milletvekili Ayman Güler, “Bize Kürt milleti ile Türk ulusunun eşit olduğunu yutturamazsınız” dedi. Kendisine partisinden ve ‘ulusalcı’ kesimlerden doğru söyledin ama yanlış anlaşıldı, özür dile diyen uyarılar yapıldı. Ama Ayman Güler özür dilemem dedi. Haklıydı. Niye özür dileyecekti ki? Türklerle Kürtler eşit miydi veya eşit olabilirler miydi?

Konuyu saptırmayalım. Eşitleşme mücadelesi veren Kürtler de saptırmasın. Ama ulusalcılar da şu devletin adı olan “Türk” lafı bir milleti değil, milletlerden mürekkep bir ulus lafıdır diye olayı saptırmasınlar. Bu memlekette “Türk” yeni değil, ahir zamandan beri devlettir. Bir çok küçük milliyetin Türk lafı içinde eriyip asimile olmuş olması durumu değiştirmez, ama asimile olanlara da “cibilliyetsiz” denemez; son tahlilde doğal asimilasyon, “olumludur” demesek bile olumsuz da değildir.

İyi ama başbakan Erdoğan’a, AKP’lilere ne oluyor? Ayman Güler’i ve CHP’yi ırkçılık yapmakla suçladılar: Irkçılık CHP’nin genlerinde varmış. Oysa biz aslında Kürt, Türk, Abaza vs. kardeşmişiz. Erdoğan herkesi “yaradan ötürü” sever imiş. Farkındaysanız söylediği hiç kimseyi sevmem demenin ters-yüz edilmiş şeklidir. Tayyip Erdoğan aslında insanları insan oldukları için sevmemekte, onları allah yarattığı için sevmektedir. Allahın hatırına sevgi sevgi değil, katlanmaktır. Katlanabildiği de şüpheli.

Lafı dolandırmaya hiç gerek yok. Türkiye’de islamcı siyasetçiler “ırkçılık” veya ırkçılığın varyantları konusunda Kemalist siyasetçilerden geri kalmazlar, hatta daha da ileridirler. (“Türkçülük” “ırkçılık”tan çok köken araştırmacılığı sayılmaktadır.) Abdülhamit 1894-96 Ermeni katliamlarında yüzbinlerce Ermeni’yi yokederken nesi ırkçılıktan gerideydi. Ve nihayet o da Türkiye toprakları üzerinde bir “müslüman Türk kalesi” kurmak amacındaydı. Türkiye’de anti-semitizmi bugünlere taşıyan ideolojik ve siyasi damar esas olarak AKP’de somutlanan islamcı akımdan başkası değildir. Türk milliyetçiliği –veya ırkçılığı– kendini hemen her zaman islam veya müslümanlıkla ifade etmiştir. Yokettiği yüzbinlerce insana Ermeni, Rum, Süryani, Arap dememiş de toptan ‘gayrimüslim’ demiş diye mi AKP kendini ırkçılıktan sıyıracaktır.

Gelelim Kürt milliyetçiliğine. Gelelim BDP milletvekili Sırrı Sakık’ın özür bile dilemediği ırkçı söylemi üzerinden Kürt milliyetçiliğinin bürünmek tehlikesiyle yüz yüze geldiği Kürt ırkçılığına. Irkçılık herkes için, şu veya bu millet için değil, bütün milletler için suçtur. Fiili suça götürmese, ideoloji ve siyaset düzeyinde söylem olarak kalsa bile suçtur. “Bu memleket” dedi Sakık; “Kafkaslardan, Bosna’dan gelenlerin değil, bizimdir”. Biz dediği de Kürtlerle Türkler. Niye böyle. “Kürtler Türklerden de önce bu topraklarda, kadim halklardan biri olarak yaşadığı için...” Bu doğrudur ama reddedilmesi gereken bir doğrudur. Şerafettin Elçi de Kürtlerin kadimliğinden, tarihte bilmem ne kadar devlet kurmuşluklarından söz ederdi. Dinleyenler de oturup, kendisinin hangi ırktan geldiğini, ne zamandır bu topraklarda olduğunu düşünmeye çağrılmış olurdu. Bu düşünce ve söylem üzerine “arkadaşlık” bile kurulamaz. Tamam, ezen millet oldukları için Kürt milliyetçiliğini Türklerin hoş görmesi gerekir ama Kürtlerin de ne dediğini ve dediğinin kime yaradığını tartarak konuşması gerekir. İyi ki Kürt işçi ve emekçileri Sırrı Sakık gibi düşünmemektedir. Bunu ünlü Tekel direnişinde “işçi” gibi düşünüp mücadele ederek MHP taraftarı Türk işçilere bile göstermişlerdir. Ben Kürt olsaydım, Sırrı Sakık gibi asla düşünmezdim. Devlet kurmanın ideolojik ve siyasi temelini güçlendirmek yerine “özgürleşmek” için mücadele ederdim. HHÇ.

'Zındık' iddiası: "Etnik temizlik!"

"Türkler Rumlara etnik temizlik uygulamıştır" diyen "manyaktır"...

CHP Tunceli milletvekili Hüseyin Aygün büyük bir pot daha kırdı, Türk devletinin Dersim'de yaptığı Kürt büyük katliamını hiç gereği yokken hatırlattıktan sonra şimdi de Kemalist cumhuriyeti kuran kadroların Kurtuluş Savaşı sırasında Batı Anadolu ve Trakya'da yaşayan Rum’lara “etnik temizlik” uyguladığını söyledi. Kendine ulusalcı diyenler, yarasına tuz basılmış misali hep birlikte ayağa kalktılar. En yumuşak tepkiler CHP içinden geldi, bir CHP milletvekili “Bu adam manyaktır, sapıtmıştır, delidir” dedi. “Biz Yunanistan’a gidip onların kadınlarını, çocuklarını mı öldürdük ki yaptığımız 'etnik temizlik' olsun?” diye sordu.

Diyelim ki bu CHP’lidir, der, ama sabah akşam “ben sosyalistim” diye yırtınıp duran, ulusalcıları, balyozcuları, ergenekoncuları savunan, AKP'ye karşı koalisyonlar peşinde koşanlar da Hüseyin Aygün’e çok kızdılar. Onu Türk kurtuluş savaşına çamur atmakla, “ülkenin tarihinde ‘devrimci’ ve ‘ilerici’ olana saldırmak”la suçladılar. Bunlara göre Türk cumhuriyetini Anadolu’da kuranlar Rumlara yönelik bir “etnik temizlik” yapmamışlardır. Nereden mi biliyorlar? Nutuk böyle bir şey yazmıyor! Peki nereye gitti 2 milyon Osmanlı Rum'u diye sorsanız, "Mübadele" oldu ya diyorlar.

İttihatçıların 1913'ten itibaren başlattıkları, ittihatçılığın örgütsel olarak 100'de/110, politika olarak ise kısmen farklılaşmış devamı olan kurucu Kemalist hareketin sürdürüp sonuçlandırdığı, Ermeni, Rum, Süryani gibi bütün müslüman olmayanlara uygulanan etnik temizliğin yapılıp yapılmadığı bağlamında bir tartışma açmak ayıptır. İnkâra yeltenilmesi komiktir, usandırıcı ve utandırıcıdır. Bu devletin Savunma bakanı bile daha dün uluslararası bir platformda, "etnik temizlik yapmasaydık Türk cumhuriyeti'ni kuramazdık" demişken biz neyi tartışacağız ki.

Ama sen "Türkiye Türklerindir!" dersen tartışılır. Hatırlatılır: Nasıl ve neler olmuş, kim ne yapmış da Türkiye Türklerin olmuş? Nitekim son günlerde böyle bir tartışma alevlendi de. “Anadolu kimindir?” diye soran sorana. Kürtlerindir, yok Türklerindir, hayır Balkanlardan ve Kafkaslardan göçüp gelenlerindir veya değildir diyen diyene.

"Etnik temizliğe maruz kalmadılar" denilen Anadolu Rumlarını alalım. Denir ki Lozan antlaşması gereğince “mübadele” ile gittiler. Kalanları da sonradan parça parça, kendi istekleriyle Yunanistan'a göçtüler. Eğer öyle olsaydı bu da bir "etnik temizlik" olurdu ama savaşarak değil de politika ile yapılmış olurdu.

Ama hiç öyle olmadı. Anadolu'da Rum tehciri Ermeni tehcirinden önce başladı. Balkan Savaşı yenilgisiden sonra Türkiye'de “etnik temizlik” devlet politikası hâline geldi ve ilk Rumlara uygulandı. Çanakkale Boğazının tahkimatının bahanesiyle Trakya ve Kuzey Ege Bölgesi’nde yaşamakta olan Rumlar topraklarından sökülüp atıldılar. Hayır diyorsun, Osmanlı-Alman generali Liman von Sanders’ten de iyi mi bileceksin, temizliği o yönetmişti. Kalan oldu mu diye çıktığı teftişte Ayvalık yöresinde bir kaç Rum gördü diye o bağırmıştı: "Bunlar niye hâlâ burada?" Yapan inkâr etmiyor da, sen niye inkâr ediyorsun?

Bu kadar mı? Elbet değil. “Ermeni Tehciri” denilen ve artık inkar edeni de pek kalmayan 1915-1916 yıllarının etnik temizliği sadece Ermenilere uygulanmadı. 1914-1918 arasında bir ucu Kafkasya, diğer ucu Ege olan kitlesel bir Rum kaçışı yaşandı, sayısını 400 bin diyen vardır, 180 bin diyen vardır; ama böyle bir şey olmadı, diyen yoktur. Ermeniler Güney’e, Rumlar Batı’ya tehcir edilmişlerdir.

Her hâlde bu kadardır, fazlası da olamaz diyecekseniz durunuz, daha bitmedi. Yerasimos yazdı, belgelerini de gösterdi, biraz azı veya biraz fazlası da olabilir; 1918 yılında Trabzon vilayetinde Rum nüfus bir ara Kafkaslardan ve Rusya'dan kitleler halinde göçerek gelenlerle birlikte çoğunluk oluşturmuştur. Bu fiili duruma dayanarak Venizelos 1919’da Paris Konferansı’nı Trabzon’da bir Pontus devleti kurulması yönünde referandum yapılmasına ikna etmeye çalışmıştır. Peki, 1919'da çoğunluğa geçip geçmediklerini, önerilen referandum yapılmadığı için bilemediğimiz bu Rumlar, “ilerici” ve “devrimci” üç yıllık Türk Kurtuluş Savaşı'ndan sonra nerededirler?

Söyleyelim: Trabzon’da kurulan ‘Mübadele Komisyonu’, üç yıl önce nüfusunun yarıdan fazlası Rum olan şehirde (Canik-Laziztan arası) mübadele edecek Rum bulamamıştı. O sıra Trali ailesinin Giresun'da Osman Ağa'nın (Topal) hışmından bir kaç Rum aileyi kurtardığı haberi Giresun’dan gelmişti de komisyon kendine yapacak iş bulmuştu.

Türk cumhuriyeti etnik temizlik politikasını bugüne kadar hiç terketmedi, Varlık vergisi dedi sürdürdü, 6-7 Eylül talanı ve dehşetini tertipledi, Rum kişi ve vakıf mallarına hükümet kararlarıyla el koydu, resmi yarı resmi mafyatik yöntemlere başvurdu, canından bezdirdi. Anadolu'da tek bir müslüman olmayan Rum kalmayıncaya kadar (1000 kadar var deniyor) politikasını değiştirmedi. HHÇ.

Caş biraderler Miroğlu ve Metiner

Orhan Miroğlu adını Musa Anter suikastiyle duyurmuştu. 12 Eylül'den önce Kemal Burkay'ın Özgürlük Yolu grubundaymış. 12 Eylül'de Diyarbakır Cezaevinden geçmiş, 1992 Eylül'ünde Anter'in yanında ölümden kurtulmuştu.

2007 Genel Seçimlerinde DTP tarafından Mersin'den bağımsız aday gösterilmiş ve birkaç yüz oy farkıyla seçilememişti.

Taraf Gazetesinde beş yıl kadar köşe yazarlığı yaptı, sonra Ahmet Altan'ı, “AKP'yi sert eleştiriyor, iyi niyetli değil,” diye kınayan bir yazısı yayınlandı. Miroğlu o yazısında yazılarının telif hakkını da düzenli alamadığından şikayet ediyordu.

Devamını oku...

Üniversiteye rahat gidemiyor

Tayyip Erdoğan Türk uydusunun Çin'deki uzay üssünden fırlatılmasına kumanda gösterisi yapmak için atraksiyonun yapılacağı ve canlı yayınla kamuya yansıtılacağı ODTÜ'ye gitti. Giderken yanında 3600 polis götürdü.

1000 kadar öğrenci Tayyip Erdoğan'ı üniversitede görmek istemediklerinden bahçede protesto eylemi yaptılar. 1000 öğrenciyi dağıtmak için onların üç misli tam donanımlı ve gaz bombalı polis harekete geçti. Geri kalan 600'ü başbakanlarının çevresine koruma önlemleri aldılar. Bir öğrenci başından yaralandı. 2'i gözaltına alındı. Olaylar bütün gün devam etti.

Gaz bombaları ve coplar, gözaltı ve tutuklamalar mevcut rejimin vaka-yı adiyeden (olağan olaylardan) saydığı kuvvet kullanmasıydı. Kim bilir kaçıncısıydı?

Devamını oku...