Mağduriyet bitmiyor

Tayyip Erdoğan ve şeriklerinin siyasal ve parasal yükselişlerinde en fazla kullandıkları araçlardan birisi mağduru oynamaktı. Asker-sivil Kemalist bürokrasi de elhak o mağduriyet oyununa bol bol çanak tutmuştu.

Önce ona bir bahaneyle hüküm giydirip belediye başkanlığını elinden almış, hapse yollamıştı. Sonra, parti başkanı olduğu halde milletvekili seçimlerine sokmamıştı. 2006 Mayıs'ında bir avukat Danıştay 2. Dairesine silahlı saldırı düzenleyip, hâkim Mustafa Yücel Özbilgin'i öldürdü. Danıştay Hâkimlerinden Tansel Çölaşan (paralel devletin adamı Emin Çölaşan'ın eşi) olay mahallinde bulunmadığı halde, katilin ateş etmeden önce “Allahın askeriyim, Allahu ekber” diye bağırdığını iddia ederek laik Kemalistleri kışkırtmış, ama saldırıya uğrayan hâkimler böyle bir olayın vukû bulmadığını belirterek Tansel Çölaşan'ın yalanını teşhir etmişti. Özbilgin'in Kocatepe Camiindeki cenaze töreninde Kemalist kalabalık AKP'li bakanlara saldırmıştı. Çünkü 2. Daire türban, üniversitelerde başörtüsü yasağı lehinde karar almıştı. Komployla AKP aleyhine hava yaratılmak isteniyordu. Sonuçta saldırganın İslamcı olmadığı, içki içtiği ve paralel devletin icracılarından Veli Küçük'le yakın ilişkiler içinde olduğu ortaya çıktı. Arkasından Ümraniye bombaları, hızlı Kemalist bir emekli binbaşı ortaya çıktı. Sivri akıllıların komplosu geri tepti, Tayyip Erdoğan ve şeriklerine yeni bir mağduriyet imkânı verdi.

Devamını oku...

Faiz lobisi, Yahudi diyasporası, vesaire...

Tayyip Erdoğan Gezi Parkı eylemlerini “dış güçler”e bağladı. Türkiye'de bu alışkanlıktır, politikacı hoşlanmadığı olayları hemen dış güçlere bağlar. Soğuk Savaş yıllarında bu dış güçler –diplomatik nedenlerle SSCB diyemedikleri için– “Uluslararası Komünizm” idi.

Şimdi belirsiz bir dış güçler var. Kimdir o dış güçler? Rejimin göbeğinden bağlı olduğu ABD ve AB'den başkası değil.

Türk toplumunda zaten bariz bir paranoya vardır. Dış güçler Türkiye'yi çekemezler. Daima kuyumuzu kazarlar. Türkiye'nin gelişip güçlenmesini zinhar istemezler. Zaten Türkün Türkten başka dostu yoktur. Eskiden sadece “Dost ve kardeş Pakistan” vardı. [Fakat o da KKTC denilen korsan devleti tanımadı.]

Devamını oku...

Direnişte kadınlar

Gezi Hareketinin en somut olgularından birisi kadınların katılımının yüksek olmasıydı.

Nasıl ki, yaşadığımız Direniş günleri Cumhuriyet tarihinin en yaygın, en güçlü eylemleri ise ve insanların ortaya koydukları mücadele adeta kitaplardan öğrendiğimiz “dipten gelen dalga ise”, o ilk'in bir başka ilk'i kadınların varlığıydı.

Hem Gezi Parkının içinde yaşanılan komünal yaşam günlerinde, hem de sokaklardaki eylemlerde kadınlar en öndeydiler. Ne gazdan yıldılar, ne Tomanın ilaçlı-ilaçsız basınç suyundan korktular, ne de polis copundan çekindiler. Örneğin aradan 1,4 ay geçtikten, eylemler azaldıktan sonra bile, 6 Temmuz Taksim eyleminde polisler bir müzik grubu üyesi genç kızı yaka paça götürürlerken, annesi kızını kurtarmak için çığlık atarken, o başı dimdik ısrarla “Her Yer Taksim-Her Yer Direniş” diye haykırıyordu.

Devamını oku...

Gezi sürecinde Tayyip Erdoğan medyası

Gezi Parkı direnişi Tayyip Erdoğangilin kontrol atiği medyanın ne olduğunu çarpıcı şekilde ortaya koydu.

İstisnasız hepsi tıpkı Başbakanları gibi afalladılar. Aralarında güya demokrasiyi ve insan haklarını savunanlar maskelerini bir yana bırakarak, Direniş düşmanı kesildiler.

En keskin Gezi düşmanı son zamanlarda Tayyip Erdoğancıların en önünde gideni, medyadaki koçbaşı Yiğit Bulut'tu. Başbakanın tetikçilerinden “Kanal 24”ün Genel Yayın Yönetmeni Yiğit Bulut direnişçilere en fazla söven adam oldu. Mesela “Polis Parka girer, eylemcilerin kafasını kırar” dedi. 15 Haziran Cumartesi akşamı Tayyip Erdoğan da öyle yaptı. Sadece parka girmedi, yaralıların tedavi edildiği Divan Oteline de girdi, kapalı alanda da gaz sıktı, gönüllü sağlık elemanlarına saldırdı, doktor, hemşire dövdü.

Devamını oku...

Neşe kavganın musikisidir

Nazım Hikmet'in bu dizesini ilk öğrendiğimizden beri çok sevmiştik, ama o musikiyi bu güne kadar pek az dinlemiştik. İlk kez Gezi Parkı'nda doya doya dinledik.

O musikinin ilk melodisi “Çapulcu” kelimesinin bu kadar sevimli hâle gelmesiyle oldu. Tayyip Erdoğan bizlere “Çapulcu” demişti ya, biz de hepimiz Çapulcu olduk. O kadar olduk ki, Noam Chomsky bile “I am also a Capulcu” diye pankart yazıp fotoğraf çektirdi. Kelime ABD'deki Türkiyeliler tarafından İngilizce deyime dönüştürüldü, “Every day I’m chapulling” dövizi orada da, burada da asıldı.

Devamını oku...