Sanki...

Şu sözlere bakın: “Biz bu yola beyaz gömleğimizi giydik de çıktık!”

Ve buna benzer terâneler...

Tayyip Erdoğan Aydın’da, Denizli’de konuşuyordu. (5 Ağustos 2010.)

Vaktiyle eline her fırsat geçtiğinde, Süleyman Demirel de seçmen kalabalıkları önünde aynı böyle lâflar ederdi.

Sanırsınız ki, Menderes merhum elli yıl önce, bunlar milletden toparladıkları oylarla hükümfermâ olup diye beyazlar içinde can vermişti.

AKP’nin referandum kitapçığından

“Kamu yararı gibi subjektif bir kavramla bir çok özelleştirme kararı iptal eidlmiş, küresel sermayenin Türkiye’de yatırım yapması ile ilgili bir çok zorluk çıkarılmıştır.”

Gelin nasıl bölünmeyiz, onu konuşalım!

Çünkü bugünkü gidiş bölünme getireceğe benziyor. G.K.Başkanı’ndan Ertuğrul Özkök’e kadar hâkim ideoloji ve siyasi/askeri pratik manipülatörleri vargüçleriyle buna çalışıyorlar. Ülkenin bölünmemesine sahiden değer veren herkes bunu görüyor. Görmeyenler, “Millî birlik ve beraberlik!”, “Et ve tırnakgibiyiz!”, “Birlik ve kardeşlik açılımı!” türünden pestenkerâni yâvelerle ortalığı birbirine katanlar,her iki halkın çocuklarını her gün ölümle yüz yüze yaşatıp sonra da öldürmenin yeni bir yöntemiüzerinde kafa patlatanlar, ölümler üzerinden seçim ve “büyük devlet” propagandası yürütmekten hicap duymayanlar! Bi, “Yaşasın ölüm!” demedikleri kaldı...

“Aman, bölünmeyelim!” diye yaygara koparmaktan, NASIL BÖLÜNMEYECEĞİMİZİ konuşmamıza fırsat bırakmayan asıl bölücüler fink atıyor ortalıkta. Erdoğan’ı, Kılıçdaroğlu’su, Bahçeli’si, daha bilmemnesi...

Oysa bölünmemenin, birliğimizi korumanın yolu yordamı yok değil, pekâlâ var. Gelin, niçin ve nasıl bölünecek olduğumuzu değil, NASIL BÖLÜNMEYİZ onu konuşalım. Ama her birliğin en az iki tarafı olduğunu unutmadan, hatırlayınca da mırın kırınetmeden!

Var mısınız?

Kuşatma

1 Mayıs’ta Taksim’de 200 bin kişi arasında göze görünür –ya da ilk bakışta tanınır– tek bir polis yoktu. Olmaması iyiydi de, aynı saatlerde o alanın, yani o aynı 200 bin kişinin etrafının 40 bin polis tarafından kuşatılmış olması neydi, nedendi?

“Gördük işte, ne hârika bir şey oldu! 30 yıl süren yasağa, onca polis vahşetine ne gerek vardı? Bakın ne güzel bir devlet-millet birlikteliğine tanık olduk!” diye sevindirik olanlar söylesinler –ne diyeceklerse– neyin, neden olduğunu.

Ölü madenciler Hakka yürümüşler!

Bursa’da ölen madencilerin ardından, bu ülkede bakan olacak birisi, “onlar Hakka yürüdüler!” demişti.

Başka ne diyebilirdi ki?

Böyle oluyor. Sıradan kasaba müteahidi siyasete bulaşıp bakan filan olunca, her ağzını açtığında mahalle kahvesinde konuştuğunu zannediyor.

On dokuz işçi öldü. Üç hafta geçmedi bu defa Balıkesir’de maden patladı on dört işçi öldü. Yine işçiler öldü yani. Hep onlar ölüyor. Bi keresinde olsun, tek bir maden sahibinin –ya da Tuzla’da iş gören bir gemi sahibinin– öldüğü görülmüyor. İşçiler özel girişim vahşetine, özel girişimcilik tutkusuna kurban veriliyor. Hayır, öyle değil diyecekler varsa çıksınlar ortaya, çalışma bakanlığının kendi denetçileriyle bi görüşsünler!

Hemen her seferinde, “Eksiklere, yanlışlara, nizamsızlığa çaresiz GÖZ YUMUYORUZ. Yoksa denetlediğimiz işletmeler gerekli maliyeti karşılayamaz, iflas eder, çalıştırdıkları işçiler ortada kalır,” diyeceklerdir.

Olay budur.

Yani... Bakanlık (hükümet –yani icra–) damardan suç ortağıdır!

Evet, otuzdan fazla işçi öldü o iki madende. Bursa’dakinin sahibine ne olduğunu hep gördük. Bir hafta kayıplara karışıp işini ayarladıktan sonra savcının karşısına çıktı ve serbest bırakıldı. AKP’nin seçim rüşveti kömür dağıtım vurguncularından olduğu öğrenildi o arada.

Yedi yıllık AKP iktidarının seksen beş yıllık Türkiye’ye kattığı “bir o kadar bir Türkiye”nin özeti...

Niye bir yargıçlar sendikası yok?

Yargıyla hükümet, yargıyla yargı, cemaat hışmıyla yargı inadı, vb... arasındaki tepişmeden ortalık öyle bir karıştı ki... Bu karışıklığın içinden olsa olsa bir yargıçlar sendikasıyla çıkış yolu bulunabilirdi! Buna burun kıvıracak olanlar, her kimlerse, dünyadan haberleri yok demektir.

KESK’li arkadaşlar daha ne bekliyorlar?

YARSAV ve yeni kurulan Demokrat Yargı Birliği girişimleri genç yargıçlar arasında sendikalaşma “sızısı”nın depreşmekte olduğunu gösteriyor... “Yargı emekçileri” sözü kulakları çok mu tırmalar diyorsunuz?

Daha iyi ya..!

Çadır tiyatrosunun marifetli meddahları

Çadır tiyatrosunda marifetli meddahlara benziyorlar. Kendilerini olmayan yeldeğirmenlerinin üzerine yürüyen cengâverler gibi göstermekte pek mâhirler. Artistlikte kimse onlarla yarışamaz.

Faşist Anayasa’yı yenileştiriyoruz, demokratikleşeceğiz diye tutturdular. Neden sekiz yıl sonra? Hiç sormayın. O kadar çok neden sayarlar ki, pişman olursunuz. Tek bir nedeni var aslında: O sekiz yıl memleketi Kenan Evren yasalarıyla yönetmek işlerine geldiği kadar onlara yetti. Şimdi gerçek bir demokratikleşme için zorunlu/vazgeçilemez ne kadar talep varsa bu “yeni, demokratik, özgürlükçü” anayasaya dahil etmeyerek eskisini tekrar ve teyid ediyorlar.

Bu açıklanan “reform” programında değişim, yenilik, çağın ruhu gibi biteviye tekrarlanan papağan yâvelerinden başka ne var? Şu Kürt açılımı mevsiminde olsun, Kürt sorununun Kürtlerle birlikte politik çözümüne mek parmak katkı sağlayacak bir ufacık niyet emaresi gördünüz mü bu “reform”da?

Üç ay önce “sululuk” dedikleri şeyi –K. Evren ve adamlarına sözde yargılanma yolunu açmayı– bi sürdüler piyasaya, millet onun olurunu, olmazını tartışmaktan “reform”da ne var ne yok görmeye vakit bulamadı. Bu işi iyi kıvırıyorlar, Allah için! Bütün bu anayasayı demokratikleştirme masalında yargı reformu denilen şeyin de, sonu millî birlik ve bütünlük operasyonuna varan sözde Kürt açılımı gibi, yüksek perdeden bir seçim alaverası olduğu nedense anlaşılmıyor.

Grev

Yunanistan’da genel grev olur. Orada kendine benim diyen herkes 67 diktasına cansiperâne direnmişti. Cunta devrilince “bütün kurumları ve kurallarıyla” demokrasi geldi, Yunanistan ondan sonra AB’ye üye oldu.

Bizde grev olmuyor. Çünkü bizde darbeye direnilmiyor. Darbecilere biat ediliyor... Bizde grev yapmak için önce AB’ye üye olmak gerekiyor!

The Boss!

“Kuvvetler ayrılığı” denilen “ilke” pratikte çoktan tarihe karışmış, efsane olmuştur. Sade bizde de değil, her yerde. İşte Mim Ali Şahin Bey’in hâli pür melâli. Allah düşmanının başına getirmesin!

AB ve Yunanistan

Böyle şey olamazmış. Almanlar eşek gibi çalışıyor, Yunanlılar vur patlasın çal oynasın keyiflerine bakıyormuş. Oh ne âlâ imiş! Sıksınlar kemerlerini de şimdi görsünlermiş günlerini!

AB yönetici kastından ve onu izleyen medyadan bu “hikmet”i olduğu gibi buraya aktaran bizim medyamızda bir tek aykırı ses işittiniz mi?

Böyledirler. Kalın kafalı ve kalpsiz... Kapitalist “erdem”lerden başkasına akılları yatmaz, gönülleri akmaz.

İyi ki Yunan emekçilerinin zoru başlarındaki hükümetleri AB’nin Maastricht kriterlerini boşlamaya sevketmiş de, komşuda ahali Kopenhag kriterlerinin bi parça tadını çıkarmış. Helâl olsun!

İş bilenin, kılıç kuşananın!

Darısı başınıza diyelim ama...

Nerdeee..?