AB ve Yunanistan

Böyle şey olamazmış. Almanlar eşek gibi çalışıyor, Yunanlılar vur patlasın çal oynasın keyiflerine bakıyormuş. Oh ne âlâ imiş! Sıksınlar kemerlerini de şimdi görsünlermiş günlerini!

AB yönetici kastından ve onu izleyen medyadan bu “hikmet”i olduğu gibi buraya aktaran bizim medyamızda bir tek aykırı ses işittiniz mi?

Böyledirler. Kalın kafalı ve kalpsiz... Kapitalist “erdem”lerden başkasına akılları yatmaz, gönülleri akmaz.

İyi ki Yunan emekçilerinin zoru başlarındaki hükümetleri AB’nin Maastricht kriterlerini boşlamaya sevketmiş de, komşuda ahali Kopenhag kriterlerinin bi parça tadını çıkarmış. Helâl olsun!

İş bilenin, kılıç kuşananın!

Darısı başınıza diyelim ama...

Nerdeee..?

Polis, biber gazı, ateşli silah ve bir bakan!

Kim kimden ne anlayışı bekliyor, Allahaşkına?

Bu içişleri bakanı geçen ay malûm suyuna tirit “açılım” vaazlarından birinde sorular üzerine ne dedi? Polis, “mecburiyetten” biber gazı sıkıyor, kalabalıkları zaptetmek için çok gayret sarfediyor, ama silah sıkmıyor demedi mi? Öyle dedi ve ardından ekledi: “Silah sıktırmıyoruz yani...”

Bu lâfı işiten ne anlar?

Ankara’da işçileri gazlatan içişleri bakanıyla Kürt sorununu çözüyoruz diye Kürt belediye başkanlarını tutuklatıp ellerine kelepçe vurdurarak meydanlarda teşhir eden içişleri bakanının aynı hükümetin aynı içişleri bakanı olması tesadüf mü, yoksa Rabbimizin bize bir lûtfu mu?

İçişleri Bakanı

İçişleri Bakanı, gözünü kırpmadan, “Kıyamet kopsa yalan söylemem!” dedi.

Niçün T.C.’ye içişleri bakanı olmuş ki?

Gergedanlaşmak

Ankara’da Tekel işçileri... Bütün yurtta demiryolu işçileri... Yine İstanbul’da itfaiyeciler... ve daha başkaları. Ekmek parası ve biraz hakkaniyet için hareket hâlindeydiler. Hükümet de polisiyle ve bütün bakanları ve bürokratlarıyla onlara karşı, biber gazıyla, panzehirleriyle ve kürsü hezeyanlarıyla harekete geçmişti.

Ankara’da olanlar bardağı taşırdı. AKP iktidarının iç yüzü de, dış yüzü de ayan beyan görüldü. Bir kere daha! AKP’de “demokratik/ özgürlükçü” bir potansiyel ve duruş görüpde ona bu yönde misyon atfedenlerin gözü nihayet açılmış mıdır? Açılmamıştır! Onlar sömürünün damardan fedaileri, emeğin ve özgürlüğün grev kırıcılarıdır. Aralarında, “Keşke küresel sermaye Afrika’ya daha çok girse ve Afrika halkı daha çok sömürülse de o halkın karnı biraz doysa!” diyen insansever yaratıklar vardır!

Kimileri de var ki –her akşam vakti TV ekranında arz-ı endam ederek millete vaaz çeken Mehmet Barlas gibileri– “Eh, evet, yani, ne diyeyim... bundan önceki hangi hükümet böyle değildi ki” diye mırın kırın etmekte. Böylelerinin gözlerindeki anlayış ve sempati/empati gülücüklerine bakmayın siz. Paçalarından mürailikle karışık habaset akıyor! “Boşuna uğraşmayın, güçlüler her zaman, her yerde güçsüzleri yer, dünyanın raconu budur, işte o kadar!” diyorlar.

Bugünkü sorumluların işlediği suçlar karşısında durmadan dünkü sorumluların suçlarını hatırlatmak, geleni gidenin suçuna atıfla kendi suçundan tenzih etmektir. O gergedan, bu gergedan; zaten hepsi gergedandı diyerek herkesi gergedanlaşmaya teşviktir.

Sorun şudur: Dünya gergedanlara bırakılacak mı, bırakılmayacak mı?

Kristof Kolomb’un yumurtası... ya da yumurtayı kıç üstü oturtmak için

Güvenlikçi ve korumalara karşı önceden tedbirli olmak gerekir. En etkili ve yerinde tedbir, kişiyi dinlemeye oturanların olabildiğince korumalar ve güvenlikçilerden ibaret olmasını sağlamaktır...

Bir de, ısrar ve sebat ister.

Çoğu kez günde beş vakit!

Alis harikalar diyarında

Siyasi partilerin kapatılmasına bundan böyle TBMM’den izin çıkacak denildi.

Harika!

AKP’lilerin ve AKP yandaşı demokratların hayatî önem atfettiği “anayasa reformu”nun en “fantastik” maddesi.

Hayırlara vesile olacak, besbelli!

Mal bulmuş bezirgân etiği

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin bir üyesi geçen aylarda bir gün, İsviçre’deki halk oylaması sonrasında, hiç vakit geçirmeden cûşa geldi ve bütün İslam âlemine, “İsviçre bankalarındaki paralarınızı çekin ve Türkiye bankalarına yatırın!” çağrısı çıkardı!

Nasıl, beğendiniz mi, bu ülkenin bir bakanının –kılığına kalıbına bakılıp da Avrupalıların karşısına AB müzakerecisi diye çıkarılan birinin– ülke ekonomisinin çıkarı uğruna göğsünü gere gere sergilediği fırsatçılığı..?

Gerçi, dediği arada kaynadı gitti ama, bakan olacak kişi bunu düşünmüş ve beyan etmekten çekinmemişti, siz ona bakın...

Bu türden uyanık bakanlarımız oldukça sırtımızın yere gelmeyeceği muhakkakdır. Hattâ, bırakın “Yeni Osmanlı”cı hegemonya arayışlarını filan, eski Osmanlı’nın kendisini bile bu gidişle dünyanın başına hortlatırız, alimallah!

Bu çağrı ile Türkiye siyasetinin yeni parlayan yıldızı Davutoğlu’nun derin stratejik teorileri arasındaki sığ parallellik dikkatinizi çekmediyse... çeksin!

Cami minaresinin –bir parça dolaylı da olsa– daha ne hayırlara vesile olacağı şimdiden anlaşılıyor.

Basbayağı kasıt!

Emniyet soruşturmasında, Hrant Dink cinayeti soruşturmasında görev ihmali olmadığı sonucu çıkmış! Cinayette basbayağı kasıt olduğunun bundan âlâ kanıtı mı olur?

Bu konuya önceki sayılarımızda değinmiştik. Bundan sonra da değineceğimiz anlaşılıyor. Cinayetin sorumlusu yüksek devlet memurları kendilerini temize çıkarmak için ikide bir bu tür soruşturmalarla tarihe not düşmekte niçün bu kadar ısrarlılar?

Kürtler ne istiyor?

Bu soruya aranan cevap döndü dolaştı, onca bâdireden sonra ve yeni bâdireler ortasında geldi, “Ana dilde eğitim”e dayandı. Çok doğal. “Kürt sorunu” diye bir sorun varsa bu topraklarda, sorunun özü de, özeti de ana dilde eğitimdir.

Kürtlerin ana dili sorunu, Kürt olsun ya da olmasın yurtdaşların Kürtçe öğrenmeleri için orda burda seçmeli derslere cevaz verilmesi, şu veya bu üniversitede Kürt dili/edebiyatı/kültürü, vb... enstitüsü, kürsüsü filan kurulmasıyla çözülecek sorun değildir.

Kürtçe eğitim doğrudan siyasî sorundur. Siyaset düzleminde çözülür: Kürdün Türkle, Türkün Kürtle bir arada yaşaması bağlamında sorunun kardeşçe çözülmesiyle.

İzale-i şuyu!

Ana dilde eğitime hayır demek, Kürt sorununu çözümsüzlüğe mahkûm etmek ya da çözümü barbarlıkta aramayı sürdürmektir. Ana dilde eğitime evet deyip de çözümü parça bölük yerel idari uygulamalarda aramak... MIŞ gibi yapmak olur.

Sonu kaostur.

Gizli mi açık mı?

“Mayın tarlaları” dâvasında kendilerini savunma bâbında, “İsrail’le biz değil, asıl siz gizli anlaşmalar imzaladınız!” diye 2002 öncesi bütün hükümetleri suçladılar. Her fırsatta yere göğe sığdıramayıp rahmetle andıkl arı Özal ve rahlei tedrisinde yetişip bugünlere geldikleri Erbakan’ınkiler dahil.

Doğrudur. Onlar imzalamıştır.

Demek ki kendilerine yakıştıramadıkları bir şeyi başkaları yapmış. Ama diyorlar ki, “Ne olduklarını açıklayamayız. Onlar gizli.”

Yaa..? Demek gizli. Ne demek, “gizli”?

Niçin açıklayamazsınız? Üzerlerine yatıp uygulamaya devam ettiğiniz ve edeceğiniz için değilse ne için?

Hükümetlerin bundan öncesi, daha da öncesi ya da bu şimdiki, tadil edilmişi... Hepsi suça ortaktır.

ABD’nin her türlü kullanımına açık İncirlik üssünün yarım asır önce gizli anlaşma ile kurulduğunu herkes biliyor. İncirlik son yedi yıl boyunca –bu beylerin devri iktidarında– vızır vızır çalıştı, çalışmadı mı? Hâlen çalışmıyor mu? Yani şimdiki hükümetin oluru ve güvencesi altında gizli anlaşmayla çalıştırılmıyor mu? ABD askerlerinin Irak’ta öldürdükleri bir milyon insanın kaç tanesinin günahı (yüz bin mi, seksen bin mi kaçı?) İncirlik’ten kalkan misket bombası ve sair öldürücü malzeme yüklü uçakların boynunadır?

Kabadayı ağzıyla yalan söyleyerek masumiyet iddia etmenin beş para eder değeri yoktur. Hâlen ve hâlâ gizli, açık anlaşmalar yürürlükte ve siz de hükümet ve yani devlet iseniz gizli ya da açık suç ortaklığını kabulleneceksiniz. Söylediğiniz yalanlar gerçeği daha da ayân kılıyor. Hadi kapatmaya kalkın İncirlik üssünü de görelim, gizli anlaşmalarda kimlerin dahli neymiş, ne kadarmış!

“1917’de kalan Marksizm”

lenin-crop“1917’de kalma” söylemi, Marksizmi “yenileştirme” ya da “yaratıcı Marksizm” arayışı filan değil, tezelden Marksizmden dönme söylemidir.

Dünya da, tarih de 1917’de kalmaz. Kalmamıştır. Bunu en iyi Marksistler, bunca devrandan sonra hâlâ Marksist kalmış olanlar biliyor.

Sorun orda değil. Böyle bir söyleme başvuranlar buna nerden, ne için ihtiyaç duyuyorlar?,

Marksizmden dönme ihtiyacından!

Yani 1917’den, onun temsil ettiği dâvadan!

Kimse kendini aldatmasın.

Başkalarını aldatmaya hiç kalkmasın...

Alt Kategoriler