Kuşatma

1 Mayıs’ta Taksim’de 200 bin kişi arasında göze görünür –ya da ilk bakışta tanınır– tek bir polis yoktu. Olmaması iyiydi de, aynı saatlerde o alanın, yani o aynı 200 bin kişinin etrafının 40 bin polis tarafından kuşatılmış olması neydi, nedendi?

“Gördük işte, ne hârika bir şey oldu! 30 yıl süren yasağa, onca polis vahşetine ne gerek vardı? Bakın ne güzel bir devlet-millet birlikteliğine tanık olduk!” diye sevindirik olanlar söylesinler –ne diyeceklerse– neyin, neden olduğunu.

Ölü madenciler Hakka yürümüşler!

Bursa’da ölen madencilerin ardından, bu ülkede bakan olacak birisi, “onlar Hakka yürüdüler!” demişti.

Başka ne diyebilirdi ki?

Böyle oluyor. Sıradan kasaba müteahidi siyasete bulaşıp bakan filan olunca, her ağzını açtığında mahalle kahvesinde konuştuğunu zannediyor.

On dokuz işçi öldü. Üç hafta geçmedi bu defa Balıkesir’de maden patladı on dört işçi öldü. Yine işçiler öldü yani. Hep onlar ölüyor. Bi keresinde olsun, tek bir maden sahibinin –ya da Tuzla’da iş gören bir gemi sahibinin– öldüğü görülmüyor. İşçiler özel girişim vahşetine, özel girişimcilik tutkusuna kurban veriliyor. Hayır, öyle değil diyecekler varsa çıksınlar ortaya, çalışma bakanlığının kendi denetçileriyle bi görüşsünler!

Hemen her seferinde, “Eksiklere, yanlışlara, nizamsızlığa çaresiz GÖZ YUMUYORUZ. Yoksa denetlediğimiz işletmeler gerekli maliyeti karşılayamaz, iflas eder, çalıştırdıkları işçiler ortada kalır,” diyeceklerdir.

Olay budur.

Yani... Bakanlık (hükümet –yani icra–) damardan suç ortağıdır!

Evet, otuzdan fazla işçi öldü o iki madende. Bursa’dakinin sahibine ne olduğunu hep gördük. Bir hafta kayıplara karışıp işini ayarladıktan sonra savcının karşısına çıktı ve serbest bırakıldı. AKP’nin seçim rüşveti kömür dağıtım vurguncularından olduğu öğrenildi o arada.

Yedi yıllık AKP iktidarının seksen beş yıllık Türkiye’ye kattığı “bir o kadar bir Türkiye”nin özeti...

Niye bir yargıçlar sendikası yok?

Yargıyla hükümet, yargıyla yargı, cemaat hışmıyla yargı inadı, vb... arasındaki tepişmeden ortalık öyle bir karıştı ki... Bu karışıklığın içinden olsa olsa bir yargıçlar sendikasıyla çıkış yolu bulunabilirdi! Buna burun kıvıracak olanlar, her kimlerse, dünyadan haberleri yok demektir.

KESK’li arkadaşlar daha ne bekliyorlar?

YARSAV ve yeni kurulan Demokrat Yargı Birliği girişimleri genç yargıçlar arasında sendikalaşma “sızısı”nın depreşmekte olduğunu gösteriyor... “Yargı emekçileri” sözü kulakları çok mu tırmalar diyorsunuz?

Daha iyi ya..!

Çadır tiyatrosunun marifetli meddahları

Çadır tiyatrosunda marifetli meddahlara benziyorlar. Kendilerini olmayan yeldeğirmenlerinin üzerine yürüyen cengâverler gibi göstermekte pek mâhirler. Artistlikte kimse onlarla yarışamaz.

Faşist Anayasa’yı yenileştiriyoruz, demokratikleşeceğiz diye tutturdular. Neden sekiz yıl sonra? Hiç sormayın. O kadar çok neden sayarlar ki, pişman olursunuz. Tek bir nedeni var aslında: O sekiz yıl memleketi Kenan Evren yasalarıyla yönetmek işlerine geldiği kadar onlara yetti. Şimdi gerçek bir demokratikleşme için zorunlu/vazgeçilemez ne kadar talep varsa bu “yeni, demokratik, özgürlükçü” anayasaya dahil etmeyerek eskisini tekrar ve teyid ediyorlar.

Bu açıklanan “reform” programında değişim, yenilik, çağın ruhu gibi biteviye tekrarlanan papağan yâvelerinden başka ne var? Şu Kürt açılımı mevsiminde olsun, Kürt sorununun Kürtlerle birlikte politik çözümüne mek parmak katkı sağlayacak bir ufacık niyet emaresi gördünüz mü bu “reform”da?

Üç ay önce “sululuk” dedikleri şeyi –K. Evren ve adamlarına sözde yargılanma yolunu açmayı– bi sürdüler piyasaya, millet onun olurunu, olmazını tartışmaktan “reform”da ne var ne yok görmeye vakit bulamadı. Bu işi iyi kıvırıyorlar, Allah için! Bütün bu anayasayı demokratikleştirme masalında yargı reformu denilen şeyin de, sonu millî birlik ve bütünlük operasyonuna varan sözde Kürt açılımı gibi, yüksek perdeden bir seçim alaverası olduğu nedense anlaşılmıyor.

Grev

Yunanistan’da genel grev olur. Orada kendine benim diyen herkes 67 diktasına cansiperâne direnmişti. Cunta devrilince “bütün kurumları ve kurallarıyla” demokrasi geldi, Yunanistan ondan sonra AB’ye üye oldu.

Bizde grev olmuyor. Çünkü bizde darbeye direnilmiyor. Darbecilere biat ediliyor... Bizde grev yapmak için önce AB’ye üye olmak gerekiyor!

The Boss!

“Kuvvetler ayrılığı” denilen “ilke” pratikte çoktan tarihe karışmış, efsane olmuştur. Sade bizde de değil, her yerde. İşte Mim Ali Şahin Bey’in hâli pür melâli. Allah düşmanının başına getirmesin!

AB ve Yunanistan

Böyle şey olamazmış. Almanlar eşek gibi çalışıyor, Yunanlılar vur patlasın çal oynasın keyiflerine bakıyormuş. Oh ne âlâ imiş! Sıksınlar kemerlerini de şimdi görsünlermiş günlerini!

AB yönetici kastından ve onu izleyen medyadan bu “hikmet”i olduğu gibi buraya aktaran bizim medyamızda bir tek aykırı ses işittiniz mi?

Böyledirler. Kalın kafalı ve kalpsiz... Kapitalist “erdem”lerden başkasına akılları yatmaz, gönülleri akmaz.

İyi ki Yunan emekçilerinin zoru başlarındaki hükümetleri AB’nin Maastricht kriterlerini boşlamaya sevketmiş de, komşuda ahali Kopenhag kriterlerinin bi parça tadını çıkarmış. Helâl olsun!

İş bilenin, kılıç kuşananın!

Darısı başınıza diyelim ama...

Nerdeee..?

Polis, biber gazı, ateşli silah ve bir bakan!

Kim kimden ne anlayışı bekliyor, Allahaşkına?

Bu içişleri bakanı geçen ay malûm suyuna tirit “açılım” vaazlarından birinde sorular üzerine ne dedi? Polis, “mecburiyetten” biber gazı sıkıyor, kalabalıkları zaptetmek için çok gayret sarfediyor, ama silah sıkmıyor demedi mi? Öyle dedi ve ardından ekledi: “Silah sıktırmıyoruz yani...”

Bu lâfı işiten ne anlar?

Ankara’da işçileri gazlatan içişleri bakanıyla Kürt sorununu çözüyoruz diye Kürt belediye başkanlarını tutuklatıp ellerine kelepçe vurdurarak meydanlarda teşhir eden içişleri bakanının aynı hükümetin aynı içişleri bakanı olması tesadüf mü, yoksa Rabbimizin bize bir lûtfu mu?

İçişleri Bakanı

İçişleri Bakanı, gözünü kırpmadan, “Kıyamet kopsa yalan söylemem!” dedi.

Niçün T.C.’ye içişleri bakanı olmuş ki?

Gergedanlaşmak

Ankara’da Tekel işçileri... Bütün yurtta demiryolu işçileri... Yine İstanbul’da itfaiyeciler... ve daha başkaları. Ekmek parası ve biraz hakkaniyet için hareket hâlindeydiler. Hükümet de polisiyle ve bütün bakanları ve bürokratlarıyla onlara karşı, biber gazıyla, panzehirleriyle ve kürsü hezeyanlarıyla harekete geçmişti.

Ankara’da olanlar bardağı taşırdı. AKP iktidarının iç yüzü de, dış yüzü de ayan beyan görüldü. Bir kere daha! AKP’de “demokratik/ özgürlükçü” bir potansiyel ve duruş görüpde ona bu yönde misyon atfedenlerin gözü nihayet açılmış mıdır? Açılmamıştır! Onlar sömürünün damardan fedaileri, emeğin ve özgürlüğün grev kırıcılarıdır. Aralarında, “Keşke küresel sermaye Afrika’ya daha çok girse ve Afrika halkı daha çok sömürülse de o halkın karnı biraz doysa!” diyen insansever yaratıklar vardır!

Kimileri de var ki –her akşam vakti TV ekranında arz-ı endam ederek millete vaaz çeken Mehmet Barlas gibileri– “Eh, evet, yani, ne diyeyim... bundan önceki hangi hükümet böyle değildi ki” diye mırın kırın etmekte. Böylelerinin gözlerindeki anlayış ve sempati/empati gülücüklerine bakmayın siz. Paçalarından mürailikle karışık habaset akıyor! “Boşuna uğraşmayın, güçlüler her zaman, her yerde güçsüzleri yer, dünyanın raconu budur, işte o kadar!” diyorlar.

Bugünkü sorumluların işlediği suçlar karşısında durmadan dünkü sorumluların suçlarını hatırlatmak, geleni gidenin suçuna atıfla kendi suçundan tenzih etmektir. O gergedan, bu gergedan; zaten hepsi gergedandı diyerek herkesi gergedanlaşmaya teşviktir.

Sorun şudur: Dünya gergedanlara bırakılacak mı, bırakılmayacak mı?