“Ne var bunda?”

AİHM’deki Hrant Dink dâvasına Türk Dışişleri’nin hazırlayıp sunduğu“savunma” epey gürültü kopardı. Bir çok kafadan bir çok ses çıktı. Dışişleri sözcüleri, “N’olmuş? Bi hata mı etmişiz? Her şey normal!” bile demeye kalktılar.

Normal tabiî!

Biz de, “ ‘Bi Hrant Dink öldürülmeyihaketmişti’ demedikleri kalmış. Bundan daha normal ne olabilir ki?” diyecektik ki, öğrendik: Nerdeyse onu bile demişler. “Mağdur olması söz konusu değildir. Çünkü artık yaşamıyor!”

Eyy..!

İşte size “açılım”!

“Terör örgütü tek başına stratejik karar alamaz. İpleri başkalarının elinde...”

Bunu diyen, Başbakan Yardımcısı lâkaplı Bay Cemil Çiçek. (Radikal, 19 Ağustos 2010.)

Ya bile bile yalan konuşuyor, ya da Kürt sorununa çzöüm aramayı vatana ihanet ve anaların çocuklarını ölüme göndermeyi vatanseverlik sayıyor!

Dikkat!

Yıllardır havaalanlarında VIP salonlarının kural dışı kullanılmalarına karşı, “Bu kez bizzat Başbakan Erdoğan devreye girdi, vali ve emniyet müdürlerine talimat vererek, bundan böyle genelgelerin dışında bir kişinin geçmesi, bunları kendisinin görmesi veya bir şikayetin kendisine ulaşması hâlinde sorumlular hakkında gereken işlemi BİZZAT yapacağı uyarısında bulundu.” (Hürriyet, 25 Haziran 2010.)

Bu nedir?

Başbakanın kendi şahsında marazî işlevler vehmetmeye başladığının resmidir!

Bir süre sonra Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın, etrafı komando eğitimli bir koruma ordusuyla sarılmış olarak –ya da köşebaşlarını aynı sayıda sivillere tutturup kendisi tebdil dolaşarak– sigara içilmesi yasaklanmış kıraataneleri ve meyaneleri teftişe çıktığını medyadan öğrenebilir ya da kendi gözlerinizle görebilirsiniz.

Ülkenin dışişleri bakanına “benim bakanım” sokağı süpüren çöpçüye “benim çöpçüm” diyen kişinin başbakan olarak yakında varacağı yer orasıdır!

Açtırmayın kutuyu!

Cumhurbaşkanı’nın 1 Mayıs sonrası söylediklerine bakın: “Bu 1 Mayıs, geçmiştekilerin üzerine sünger çekecek”miş! “Herkes emekçi”ymiş! 1 Mayıs, “Herkesin bayramı”ymış!

Hiç iler tutar yanı var mı bu sözlerin? “Emek kutsaldır,” da diyor üstelik!

Bu ülkenin C.Başkanı! Halinden/geçmişinden korkmuyor, Allahtan da...

1 Mayıs 1977 katliamının bilinen sorumlularını yargı önüne çıkartmayı hiç aklından bile geçirmeden 8 yıl bu ülkede hüküm süren ve hâlâ daha Hrant Dink’in tescilli kaatillerini koruyup kollamayı sürdüren bir iktidarın en üst devlet katında sözcüsü...
(2009 yılı 1 Mayıs’ında Taksim’de zaptiyenin tazyikli su, biber gazı, sopa ve tekme saldırısı altında geri çekilen işçileri sergiledikleri “aklıselim” için kutlayan da zat-ı şâhâneleriydi!)

Kimi ağızlar bazı sözlere hiç yakışmıyor...

Başbakan Erdoğan YARSAV’a karşı!

Avrupa Birliği ülkelerinde hâkimleri ve savcıları örgütleyen sendikalar yok mu? Var! Ne yapıyor o sendikalar? Sadece maaşlar her yıl ne kadar artmış ya da yerinde saymış, ona mı bakıyor?

Başbakanın YARSAV aleyhinde yürüttüğü kampanya tam anlamıyla emekçilerin örgütlenme ve eylem özgürlüklerini yadsıyan gerici bir mugalâta örneği.

Bugün YARSAV. Yarın bir hâkim/savcı sendikası.

Ağzını açıp bir lâf edersen ihsası rey yapmış olursun. Hadi canım sende! İhsası rey, belli –spesifik– bir dâvada söz konusudur. Sendikalar üyelerini ve toplumun genelini ilgilendiren her konuda, siyasi olsun olmasın, söz söylerler, fikir beyan ederler. Haklarıdır ve işleridir.

Başbakan her konuda kendi bildiğine göre âleme nizâmat vermeye pek meraklı. (Neyi nasıl bildiği de herkesin mâlumu!) Emekçilerin her örgütlenme olgusunu ve örgütlü fikir beyanını kendisine ve temsil ettiği sınıf çıkarına karşı bir “ihsası rey” olarak görüyor.

Haksız mı?

Değil!

Sanki...

Şu sözlere bakın: “Biz bu yola beyaz gömleğimizi giydik de çıktık!”

Ve buna benzer terâneler...

Tayyip Erdoğan Aydın’da, Denizli’de konuşuyordu. (5 Ağustos 2010.)

Vaktiyle eline her fırsat geçtiğinde, Süleyman Demirel de seçmen kalabalıkları önünde aynı böyle lâflar ederdi.

Sanırsınız ki, Menderes merhum elli yıl önce, bunlar milletden toparladıkları oylarla hükümfermâ olup diye beyazlar içinde can vermişti.

AKP’nin referandum kitapçığından

“Kamu yararı gibi subjektif bir kavramla bir çok özelleştirme kararı iptal eidlmiş, küresel sermayenin Türkiye’de yatırım yapması ile ilgili bir çok zorluk çıkarılmıştır.”

Gelin nasıl bölünmeyiz, onu konuşalım!

Çünkü bugünkü gidiş bölünme getireceğe benziyor. G.K.Başkanı’ndan Ertuğrul Özkök’e kadar hâkim ideoloji ve siyasi/askeri pratik manipülatörleri vargüçleriyle buna çalışıyorlar. Ülkenin bölünmemesine sahiden değer veren herkes bunu görüyor. Görmeyenler, “Millî birlik ve beraberlik!”, “Et ve tırnakgibiyiz!”, “Birlik ve kardeşlik açılımı!” türünden pestenkerâni yâvelerle ortalığı birbirine katanlar,her iki halkın çocuklarını her gün ölümle yüz yüze yaşatıp sonra da öldürmenin yeni bir yöntemiüzerinde kafa patlatanlar, ölümler üzerinden seçim ve “büyük devlet” propagandası yürütmekten hicap duymayanlar! Bi, “Yaşasın ölüm!” demedikleri kaldı...

“Aman, bölünmeyelim!” diye yaygara koparmaktan, NASIL BÖLÜNMEYECEĞİMİZİ konuşmamıza fırsat bırakmayan asıl bölücüler fink atıyor ortalıkta. Erdoğan’ı, Kılıçdaroğlu’su, Bahçeli’si, daha bilmemnesi...

Oysa bölünmemenin, birliğimizi korumanın yolu yordamı yok değil, pekâlâ var. Gelin, niçin ve nasıl bölünecek olduğumuzu değil, NASIL BÖLÜNMEYİZ onu konuşalım. Ama her birliğin en az iki tarafı olduğunu unutmadan, hatırlayınca da mırın kırınetmeden!

Var mısınız?

Kuşatma

1 Mayıs’ta Taksim’de 200 bin kişi arasında göze görünür –ya da ilk bakışta tanınır– tek bir polis yoktu. Olmaması iyiydi de, aynı saatlerde o alanın, yani o aynı 200 bin kişinin etrafının 40 bin polis tarafından kuşatılmış olması neydi, nedendi?

“Gördük işte, ne hârika bir şey oldu! 30 yıl süren yasağa, onca polis vahşetine ne gerek vardı? Bakın ne güzel bir devlet-millet birlikteliğine tanık olduk!” diye sevindirik olanlar söylesinler –ne diyeceklerse– neyin, neden olduğunu.

Ölü madenciler Hakka yürümüşler!

Bursa’da ölen madencilerin ardından, bu ülkede bakan olacak birisi, “onlar Hakka yürüdüler!” demişti.

Başka ne diyebilirdi ki?

Böyle oluyor. Sıradan kasaba müteahidi siyasete bulaşıp bakan filan olunca, her ağzını açtığında mahalle kahvesinde konuştuğunu zannediyor.

On dokuz işçi öldü. Üç hafta geçmedi bu defa Balıkesir’de maden patladı on dört işçi öldü. Yine işçiler öldü yani. Hep onlar ölüyor. Bi keresinde olsun, tek bir maden sahibinin –ya da Tuzla’da iş gören bir gemi sahibinin– öldüğü görülmüyor. İşçiler özel girişim vahşetine, özel girişimcilik tutkusuna kurban veriliyor. Hayır, öyle değil diyecekler varsa çıksınlar ortaya, çalışma bakanlığının kendi denetçileriyle bi görüşsünler!

Hemen her seferinde, “Eksiklere, yanlışlara, nizamsızlığa çaresiz GÖZ YUMUYORUZ. Yoksa denetlediğimiz işletmeler gerekli maliyeti karşılayamaz, iflas eder, çalıştırdıkları işçiler ortada kalır,” diyeceklerdir.

Olay budur.

Yani... Bakanlık (hükümet –yani icra–) damardan suç ortağıdır!

Evet, otuzdan fazla işçi öldü o iki madende. Bursa’dakinin sahibine ne olduğunu hep gördük. Bir hafta kayıplara karışıp işini ayarladıktan sonra savcının karşısına çıktı ve serbest bırakıldı. AKP’nin seçim rüşveti kömür dağıtım vurguncularından olduğu öğrenildi o arada.

Yedi yıllık AKP iktidarının seksen beş yıllık Türkiye’ye kattığı “bir o kadar bir Türkiye”nin özeti...

Niye bir yargıçlar sendikası yok?

Yargıyla hükümet, yargıyla yargı, cemaat hışmıyla yargı inadı, vb... arasındaki tepişmeden ortalık öyle bir karıştı ki... Bu karışıklığın içinden olsa olsa bir yargıçlar sendikasıyla çıkış yolu bulunabilirdi! Buna burun kıvıracak olanlar, her kimlerse, dünyadan haberleri yok demektir.

KESK’li arkadaşlar daha ne bekliyorlar?

YARSAV ve yeni kurulan Demokrat Yargı Birliği girişimleri genç yargıçlar arasında sendikalaşma “sızısı”nın depreşmekte olduğunu gösteriyor... “Yargı emekçileri” sözü kulakları çok mu tırmalar diyorsunuz?

Daha iyi ya..!

Alt Kategoriler