Şeyh Sait

“İngilizin taşeronu Şeyh Sait” figürü nedir?

Tipik Atatürkçü Cumhuriyet efsanesi...

Günümüzde PKK için Başbakan’ın ağzından çıktıktan sonra her türden ırkçı, milliyetçi ağıza sirayet eden “taşeron” yakıştırması da aynı efsaneninyılların birikimiyle bugüne taşınan yeni versiyonu.

Osmanlılar zamanında Kürtler kendi topraklarında bir tür feodal özerklik içinde,nisbeten başlarına buyruk yaşadılar.Bu, imparatorluğun her yerinde genel olarak geçerli bir emperyal uygulamaydı. 19. Yüzyıl başında İkinciMahmut’un reformlarıyla sistemdeğişmeye başladı. Daha sonraTanzimat bir yanıyla bu merkezileşme sürecini sürdürdüyse de o süreç 19. Yüzyıl boyunca Kürtlerin yaşadıkları topraklar üzerinde kendilerine has özerkliğine son vermeye yetmedi.

1923’den hemen sonra genç burjuva Cumhuriyet’in yeni bir hevesle üstlendiği merkezîleştirici ve dönüştürücü işlev “kendi başına buyruk” –vergi ödemek istemeyen, merkezî hükümetin memurlarını yadırgayan ve ciddiye almayan, sosyal ilişkiler refleksi din adamları ve feodal mütegallibe ağırlıklı geleneksel işleyişlere dayalı– Kürt realitesinetosladı. Kürtler geleceğin kendilerine ne getireceğini görerek merkezîleşmeye, yani Ankara’ya isyanettiler. Bu her bakımdan bir kimlik ve hayat tarzıisyanıydı. Genç burjuva cumhuriyetin dayatmak istediği “çağdaşlaşma” uygulamalarıyla başı hoş değildi ama, hiç bir sûrette İngiliz icadı ve İngilizler hesabına bir “fitne” değildi.

Cumhuriyet hükümetinin tepkisi ilerde, 10 yıl sonra, Dersim’de aynı nedenlerle tekrarlanacağı gibi, sert ve acımasız oldu. Şeyh Sait yenildi, isyan şiddetle ve ölümlerle bastırıldı. Bugün, 80 yıl sonra, Başbakan Erdoğan’ın İsrail ve ABD taşeronudiyerek mahkûm etmeye kalktığı PKK’nin etkinolduğu Diyarbakır/Amed’de saygıyla ve hayırla anılıyor.

Anılır. Buna şaşanlar da, kızanlar da şaştıkları ve kızdıklarıyla kalırlar. Modern Kürt özgürlük hareketinin Şeyh Sait’le paylaşmadığı ve paylaşmayacağı çok şey var. Bir şeyde birleşiyorlar ama: İsyan!

Bu isyanın ne isyanı olduğunu, ne için bir isyan ve kimlerin isyanı olduğunu anlamayan, Kürtrealitesinin ne olduğunu anlamamıştır. “İngilizfitnesi” türünden iddialarda ısrar, tarihi ve geleceği inkârdır ve milliyetçi hamakattir.

Artistlik

Nazım Hikmet’in, Aziz Nesin’in, Ahmet Arif’in, Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya’nın isimleri ve daha bir çok saygın sanatçı ve aydın kişinin hâtırası hiç bu kadar kör kör parmağın gözüne suistimal edilmek istenmemişti.

Kimse, ordan burdan rastgele toplanmış birileri karşısında, daha 10 yıl önce onca nefret ve kin kustuğu “değerlerimiz” üzerinden politik parsa toplamaya tevessül etmemişti...

Orası öyle de, Başbakanı ve ona öyle kıyağından hazır metinler yazıp eline verenleri sözüm ona demokratlık ve özgürlükçülük adına teşvikte kusur etmeyenleri nereye koymalı..?

O kadar demokratlık neye yetiyor?

AKP’ye demokratik bir misyon biçerek destek verdikleri için soldan büyük eleştiri alan solcuların yüzünü kızartacak şoklar bizzat Başbakan’ın kendisinden geliyor. “Ağzından çıkanı kulağı duymuyor” kinâyesine son sözü Afyon’da söyledi. Ancak bir faşist tarafından öylenebilirdi o söz:

“Böyle şey olur mu? Yargının içinde dernek mi kurulurmuş! Bunu da ilk fırsatta halletmemiz lâzım. Bir defa kesinlikle yargıda bu tür dernekler olamaz, olmamalı.” (8 Ağustos 2010.)

Sekiz yıllık AKP iktidarının sırtına binerek AB demokrasisine uçma hayalleri gören arsız “liberaller” bu sözü nerelerinde saklayacaklar? Adam açık konuşuyor, kendisiyle tutarlı. Dernek kurma hakkına tahammülü yok. Kurmuşlarsa... halledecek! Oysa yargı bağımsızlığı denilen şeyin temeli ve garantisi yargıçların meslekî demokratik örgütlenmelerinden başka ne olabilir? “Liberal solcu”larda azıcık “sol namus” kaldıysa bu konuya bir açıklık getirsinler de bilelim.

Yargıç ve savcı sendikaları olsun mu, olmasın mı? Vakti gelmiş midir, gelmemiş midir?

“Ne var bunda?”

AİHM’deki Hrant Dink dâvasına Türk Dışişleri’nin hazırlayıp sunduğu“savunma” epey gürültü kopardı. Bir çok kafadan bir çok ses çıktı. Dışişleri sözcüleri, “N’olmuş? Bi hata mı etmişiz? Her şey normal!” bile demeye kalktılar.

Normal tabiî!

Biz de, “ ‘Bi Hrant Dink öldürülmeyihaketmişti’ demedikleri kalmış. Bundan daha normal ne olabilir ki?” diyecektik ki, öğrendik: Nerdeyse onu bile demişler. “Mağdur olması söz konusu değildir. Çünkü artık yaşamıyor!”

Eyy..!

İşte size “açılım”!

“Terör örgütü tek başına stratejik karar alamaz. İpleri başkalarının elinde...”

Bunu diyen, Başbakan Yardımcısı lâkaplı Bay Cemil Çiçek. (Radikal, 19 Ağustos 2010.)

Ya bile bile yalan konuşuyor, ya da Kürt sorununa çzöüm aramayı vatana ihanet ve anaların çocuklarını ölüme göndermeyi vatanseverlik sayıyor!

Dikkat!

Yıllardır havaalanlarında VIP salonlarının kural dışı kullanılmalarına karşı, “Bu kez bizzat Başbakan Erdoğan devreye girdi, vali ve emniyet müdürlerine talimat vererek, bundan böyle genelgelerin dışında bir kişinin geçmesi, bunları kendisinin görmesi veya bir şikayetin kendisine ulaşması hâlinde sorumlular hakkında gereken işlemi BİZZAT yapacağı uyarısında bulundu.” (Hürriyet, 25 Haziran 2010.)

Bu nedir?

Başbakanın kendi şahsında marazî işlevler vehmetmeye başladığının resmidir!

Bir süre sonra Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın, etrafı komando eğitimli bir koruma ordusuyla sarılmış olarak –ya da köşebaşlarını aynı sayıda sivillere tutturup kendisi tebdil dolaşarak– sigara içilmesi yasaklanmış kıraataneleri ve meyaneleri teftişe çıktığını medyadan öğrenebilir ya da kendi gözlerinizle görebilirsiniz.

Ülkenin dışişleri bakanına “benim bakanım” sokağı süpüren çöpçüye “benim çöpçüm” diyen kişinin başbakan olarak yakında varacağı yer orasıdır!

Açtırmayın kutuyu!

Cumhurbaşkanı’nın 1 Mayıs sonrası söylediklerine bakın: “Bu 1 Mayıs, geçmiştekilerin üzerine sünger çekecek”miş! “Herkes emekçi”ymiş! 1 Mayıs, “Herkesin bayramı”ymış!

Hiç iler tutar yanı var mı bu sözlerin? “Emek kutsaldır,” da diyor üstelik!

Bu ülkenin C.Başkanı! Halinden/geçmişinden korkmuyor, Allahtan da...

1 Mayıs 1977 katliamının bilinen sorumlularını yargı önüne çıkartmayı hiç aklından bile geçirmeden 8 yıl bu ülkede hüküm süren ve hâlâ daha Hrant Dink’in tescilli kaatillerini koruyup kollamayı sürdüren bir iktidarın en üst devlet katında sözcüsü...
(2009 yılı 1 Mayıs’ında Taksim’de zaptiyenin tazyikli su, biber gazı, sopa ve tekme saldırısı altında geri çekilen işçileri sergiledikleri “aklıselim” için kutlayan da zat-ı şâhâneleriydi!)

Kimi ağızlar bazı sözlere hiç yakışmıyor...

Başbakan Erdoğan YARSAV’a karşı!

Avrupa Birliği ülkelerinde hâkimleri ve savcıları örgütleyen sendikalar yok mu? Var! Ne yapıyor o sendikalar? Sadece maaşlar her yıl ne kadar artmış ya da yerinde saymış, ona mı bakıyor?

Başbakanın YARSAV aleyhinde yürüttüğü kampanya tam anlamıyla emekçilerin örgütlenme ve eylem özgürlüklerini yadsıyan gerici bir mugalâta örneği.

Bugün YARSAV. Yarın bir hâkim/savcı sendikası.

Ağzını açıp bir lâf edersen ihsası rey yapmış olursun. Hadi canım sende! İhsası rey, belli –spesifik– bir dâvada söz konusudur. Sendikalar üyelerini ve toplumun genelini ilgilendiren her konuda, siyasi olsun olmasın, söz söylerler, fikir beyan ederler. Haklarıdır ve işleridir.

Başbakan her konuda kendi bildiğine göre âleme nizâmat vermeye pek meraklı. (Neyi nasıl bildiği de herkesin mâlumu!) Emekçilerin her örgütlenme olgusunu ve örgütlü fikir beyanını kendisine ve temsil ettiği sınıf çıkarına karşı bir “ihsası rey” olarak görüyor.

Haksız mı?

Değil!

Sanki...

Şu sözlere bakın: “Biz bu yola beyaz gömleğimizi giydik de çıktık!”

Ve buna benzer terâneler...

Tayyip Erdoğan Aydın’da, Denizli’de konuşuyordu. (5 Ağustos 2010.)

Vaktiyle eline her fırsat geçtiğinde, Süleyman Demirel de seçmen kalabalıkları önünde aynı böyle lâflar ederdi.

Sanırsınız ki, Menderes merhum elli yıl önce, bunlar milletden toparladıkları oylarla hükümfermâ olup diye beyazlar içinde can vermişti.

AKP’nin referandum kitapçığından

“Kamu yararı gibi subjektif bir kavramla bir çok özelleştirme kararı iptal eidlmiş, küresel sermayenin Türkiye’de yatırım yapması ile ilgili bir çok zorluk çıkarılmıştır.”