Velev ki…

İki ay önceydi.

Memleketin hâli neydi, bir hatırlayın. Sonra da AKP'lilerin ve yandaşlarının ülke gündeminde hep bir ağızdan en öne çıkardıkları neydi, ona bakın.

CHP İstanbul İl Başkanı'nın bir patavatsızlığı…

CHP İstanbul İl Başkanı Taksim'de Cumhuriyet Bayramı kutlamaları sırasında, “Orduyu darbe yapmaya” kışkırtmış..!

Velev ki kışkırttı.

N'olmuş? Bu zamanda kim, hangi asker, hangi ordu takar CHP'li il başkanını ya da CHP'yi?

Böyle deyip geçmek varken (velev ki adamın zikri fikrini dışa vurmuş olsun) iki hafta boyunca en kıytırık tv haber yorumcusundan bilmem hangi akıl bezirgânı akademisyene kadar ağıza sakız edilecek bir şey miydi?

Evet. Tam işte öyle bir “şey”di!

“Ana akım” tabir edilen Merkez siyasetinin içinde yüzdüğü seviye çukuru…

"Dış düşman" "iç düşman"dan iyidir

Türk devletinin bu çelişkiden kurtulması olanaksızdır.

Bakalım:

“Balyoz Davası” nın 1 numaralı sanığı Çetin Doğan, “İç tehdit dış tehditten önde gelir,” demiş olmakla suçlanıyordu. Oysa doğru demişti, Başbakan’dan veya Kılıçdaroğlu’ndan farklı bir şey söylememişti. Türk Cumhuriyeti zaten “dış düşman” ile uzlaşılarak “iç düşman”ların hakkından gelinmesiyle kurulmuş bir devlettir.

Bunu biraz açalım mı?

Önce Başbakan yanına ordunun tepesini de alarak hududa gitti ve siperden çömelip baktı. Karşı dağlar “dış düşman”dı. Halbuki baktığı karşı dağlar 90 yıl önce “iç” dağlardı. Gördüğü “düşman” ise hâlâ “iç düşman”dı. Ardından Kılıçdaroğlu, “O gidiyorsa ben de gideceğim!” dedi. Haklıydı. Partisi tarafından yönetir diye hayalen kıymet biçildiği için “yurdunu” görme ve sınır siperinden “düşmanına” bakma hakkı vardı. Onun da “dışarı” bakıp gördüğü, “iç düşman”dı. Bu iki siyasi cengâverin baktıkları sınırın ötesi de Kürttü, berisi de. Adına ezelden beri Kürdistan deniyor. Bölünmüş, tabiî. Bölen de, bir devlet kurmasına “büyük düvel” desteği sağlamak için Musul’u veren Türk!

Verirken bakmamıştınız da, göreceğinizi harfi harfine önceden bilerek şimdi ne demeye bakıyorsunuz? Paylaşamadığınız, babanızın malı mı? Başbakan “futbolcu” olduğu için bilmez; bu “memleket”de bir Aleviye başbakanlık koltuğunun asla verilmeyeceğini bilmeden bu işe soyunduğuna göre öteki de bilmez, şu “iç düşman” olayını biz anlatalım.

Türkiye’de “iç düşman” hiç bitmez. İlk “iç düşman” Sırplardı, kısa sürede “dış düşman” (bağımsız) oldular. Sonra Yunanlılar, ardından Mısırlılar, peşinden Sırbistan, Karadağ ve Romanya , yetmedi Bosna-Hersek, Kıbrıs ve Süveyş, arkasından Bulgaristan, devamında Suriye, Lübnan, Irak... Her biri önce “iç düşman” dı, sonra “dış düşman” olup gittiler. Şimdi sıra Kürtlerde. Bugünün “iç düşmanı” Kürtler gitmesinler diye Türkler ne yapacaklarına bi türlü karar veremiyor, zorlanıyorlar. Kürtler giderse Çerkezler iç düşman olacak, sonra Abhazlar, sonra Gürcüler ve Lâzlar... Ve arkasından hepsi peş peşe “dış düşman” olmaya yükselecekler. İşte o zaman Erdoğan ve Kılıçdaroğlu, içine girip bakacakları bir siper bile bulamayacaklar.

Allah akıl versin!

Avundukluoğlu’ndan bugüne

1990’lı yılların başında Millet Meclisi’nde bir araştırma komisyonu kurulmuştu: derin devlet uygulamaları ve faili meçhûl infaz olayları üzerine. Komisyon Başkanı, soyadı Avundukluoğlu olan bir Doğru Yol Partisi milletvekili idi. Araştırma sonuçlandı, raporu yayınlandı, Meclis’e hiç sunulmadı ve unutulmaya terkedildi.

O raporda, nasıl olduysa, her şey olduğu gibi, olanca dehşetiyle yazılıydı! Susuş kumkuması üstünü örttü. Bir de Susurluk’tan sonra bir ara Mesut Yılmaz Hükümeti zamanında yazılıp Başbakan’a sunulan Kutlu Savaş Raporu var. Başbakan raporu resmî devlet denetçisinin elinden alıp içinden bir kaç bölümünü devlet sırrıdır diyerekten hıfzetmiş idi.

Şimdi de şu emekli amiralin TV’de söyledikleri... Düşünün, nasıl sustu, konuşmadı yıllardır, zira taa nezamandanberi haftanın hemen üç günü TV panellerinde boy gösterenlerden biridir. Askerlerin suça sivillerce “itildiğini” ifşâ etme zamanının geldiğine karar vermiş olmalı...

“Blackwater”!

Profesyonel askerlik... Özel güvenlik şirketi...

Taşeron ordu...

Hangisi?

Bir benzerini Amerikalıların Irak’ta tepe tepe kullandıkları biliniyor. Hiç bir hukukî, yasal,adlî denetime tâbi olmayan özel güvenlik şirketi statüsünde gözü dönmüş cinayet, katliam müfrezeleri. Irak’ta bir çok bölgeyi kan gölüne çevirdiler. Son alınan bilgilere göre hâlen Afganistan’da aynı işi görüyorlar.

Evet, profesyonel askerlik mi?

Özel güvenlik şirketi mi?

Taşeron ordu mu?

Hangisi?

Amanoslarda temizlik!

Gazcı kolluk kuvvetlerinin âmirikonuşuyor: (Basın. Ağustos 2010 sonu.)

“Amanosları temizleyin! Ne yaparsanız yapın, temizleyin!”

“Açılım” denilen şeyin baştan beri özü, özeti!

İçişleri Bakanı basbayağı heyecanlı, hanineredeyse çocuksu denilebilir bir âdem. Bazendilini tutamıyor.

Leb deyip susacağı yerde leblebi diyor!

YAŞ’ta yaşanan küçük kirli işler

Başbakan, kendine ve iktidarına yakıştırılan, çoğu cahillik, vb. kökenli, bazıları da hınzırca olan erdem ve cesaret yakıştırmasına, “Estağfurullah!” demeye yetişemediği için bazı olumlu hasletler, istemese de üstüne kalıyor.

Örneğin, “YAŞ”ta yaşananlar: Hükümet Türk Silahlı Kuvvetleri’nde NATO’dan miras GLADİO denilen, soğuk savaştan kalma habaseti temizliyor; Türk ordusu içindeki darbeci odakları tasfiye ediyor; ordunun siyaset üzerindeki vesayetini ortadan kaldırıyor, böylece Türkiye’de demokratikleşmenin önünü açıyormuş! Sakallı Celal olsaydı daha ağır hitap ederdi, böyle düşünüp yazanlara.

TSK bir NATO ordusudur ve generalleri MİT-CİA-Pentagon barajını geçmeden general olamazlar. Terfilerine esas alınan sicilleri NATO’nun kriterleri ve amaçlarına göre tutulur. Türk ordusunun komuta kademesinde düzenlemeler, yine NATO’nun, yani ABD’nin tercihlerine göre güncellenir. Öyle değil midir?

Üstelik, AKP’nin kendisinin de nasıl kotarıldığını ona dışarıdan ve demokratikleşme adına destek verenler bizden iyi bilirler.

Makam

Şu hâle bakın!

69 yılı Kanlı Pazar’ında kafa koparmak için solcu ve devrimci avına çıkanlar;

12 Eylül askerî harekâtına zemin hazırlığı olarak Çorum’da, Maraş’ta Alevileri katletmeye koşanlar;

Mehmet Ali Ağca gibi devletten kadrolu kaatillerin yetişip serpilmesine mânen ve maddeten hiç bir katkıyı esirgememiş olanlar;

Komünizmle Mücadele Dernekleri, Türk Ocakları, Aydınlar Ocağı, vb... türünden gericilik yuvalarının kurucuları ve müdavimleri;

T. Özal’la elele ve kol kola yüksek devlet mevkilerinde Diyarbakır Cezaevi mezalimine seyirci kalıp daha binlerce faili meçhûl cinayetin tezgâhlanmasının doğrudan sorumluluğunu taşıyanlar;

1993 Sivas katliamının failleriyle dayanışmayı dinî vecibe ve üzerlerine farz bilenler;

Darbenin hemen ertesi günü alelacele KenanEvren’e mektup döşenip, onu ve yaptığı işi öve öve bitiremeyen mâlûm Hoca Efendi’nin dostları, müridleri, çömezleri, o günkü ve bugünkü has adamları ve iş ortakları ve hayranları...

Şimdi çıkmışlar ortaya, orda burda özgürlük mücahidi ve askerî vesayet düşmanı kılığında yalınkılınç ahkâm kesiyorlar... Ve daha dün Tansu Çiller’e Kürtleri ve solcuları faili meçhullerle tenkil danışmanlığı görevini üstlenmiş eski faşist ülkücünün dümen suyunda gezinen aklı kaymış, vicdanı sönmüş sosyalizm kaçkını bir gûruh... davul dümbelek onlara makam tutuyor!

Şeyh Sait

“İngilizin taşeronu Şeyh Sait” figürü nedir?

Tipik Atatürkçü Cumhuriyet efsanesi...

Günümüzde PKK için Başbakan’ın ağzından çıktıktan sonra her türden ırkçı, milliyetçi ağıza sirayet eden “taşeron” yakıştırması da aynı efsaneninyılların birikimiyle bugüne taşınan yeni versiyonu.

Osmanlılar zamanında Kürtler kendi topraklarında bir tür feodal özerklik içinde,nisbeten başlarına buyruk yaşadılar.Bu, imparatorluğun her yerinde genel olarak geçerli bir emperyal uygulamaydı. 19. Yüzyıl başında İkinciMahmut’un reformlarıyla sistemdeğişmeye başladı. Daha sonraTanzimat bir yanıyla bu merkezileşme sürecini sürdürdüyse de o süreç 19. Yüzyıl boyunca Kürtlerin yaşadıkları topraklar üzerinde kendilerine has özerkliğine son vermeye yetmedi.

1923’den hemen sonra genç burjuva Cumhuriyet’in yeni bir hevesle üstlendiği merkezîleştirici ve dönüştürücü işlev “kendi başına buyruk” –vergi ödemek istemeyen, merkezî hükümetin memurlarını yadırgayan ve ciddiye almayan, sosyal ilişkiler refleksi din adamları ve feodal mütegallibe ağırlıklı geleneksel işleyişlere dayalı– Kürt realitesinetosladı. Kürtler geleceğin kendilerine ne getireceğini görerek merkezîleşmeye, yani Ankara’ya isyanettiler. Bu her bakımdan bir kimlik ve hayat tarzıisyanıydı. Genç burjuva cumhuriyetin dayatmak istediği “çağdaşlaşma” uygulamalarıyla başı hoş değildi ama, hiç bir sûrette İngiliz icadı ve İngilizler hesabına bir “fitne” değildi.

Cumhuriyet hükümetinin tepkisi ilerde, 10 yıl sonra, Dersim’de aynı nedenlerle tekrarlanacağı gibi, sert ve acımasız oldu. Şeyh Sait yenildi, isyan şiddetle ve ölümlerle bastırıldı. Bugün, 80 yıl sonra, Başbakan Erdoğan’ın İsrail ve ABD taşeronudiyerek mahkûm etmeye kalktığı PKK’nin etkinolduğu Diyarbakır/Amed’de saygıyla ve hayırla anılıyor.

Anılır. Buna şaşanlar da, kızanlar da şaştıkları ve kızdıklarıyla kalırlar. Modern Kürt özgürlük hareketinin Şeyh Sait’le paylaşmadığı ve paylaşmayacağı çok şey var. Bir şeyde birleşiyorlar ama: İsyan!

Bu isyanın ne isyanı olduğunu, ne için bir isyan ve kimlerin isyanı olduğunu anlamayan, Kürtrealitesinin ne olduğunu anlamamıştır. “İngilizfitnesi” türünden iddialarda ısrar, tarihi ve geleceği inkârdır ve milliyetçi hamakattir.

Artistlik

Nazım Hikmet’in, Aziz Nesin’in, Ahmet Arif’in, Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya’nın isimleri ve daha bir çok saygın sanatçı ve aydın kişinin hâtırası hiç bu kadar kör kör parmağın gözüne suistimal edilmek istenmemişti.

Kimse, ordan burdan rastgele toplanmış birileri karşısında, daha 10 yıl önce onca nefret ve kin kustuğu “değerlerimiz” üzerinden politik parsa toplamaya tevessül etmemişti...

Orası öyle de, Başbakanı ve ona öyle kıyağından hazır metinler yazıp eline verenleri sözüm ona demokratlık ve özgürlükçülük adına teşvikte kusur etmeyenleri nereye koymalı..?

O kadar demokratlık neye yetiyor?

AKP’ye demokratik bir misyon biçerek destek verdikleri için soldan büyük eleştiri alan solcuların yüzünü kızartacak şoklar bizzat Başbakan’ın kendisinden geliyor. “Ağzından çıkanı kulağı duymuyor” kinâyesine son sözü Afyon’da söyledi. Ancak bir faşist tarafından öylenebilirdi o söz:

“Böyle şey olur mu? Yargının içinde dernek mi kurulurmuş! Bunu da ilk fırsatta halletmemiz lâzım. Bir defa kesinlikle yargıda bu tür dernekler olamaz, olmamalı.” (8 Ağustos 2010.)

Sekiz yıllık AKP iktidarının sırtına binerek AB demokrasisine uçma hayalleri gören arsız “liberaller” bu sözü nerelerinde saklayacaklar? Adam açık konuşuyor, kendisiyle tutarlı. Dernek kurma hakkına tahammülü yok. Kurmuşlarsa... halledecek! Oysa yargı bağımsızlığı denilen şeyin temeli ve garantisi yargıçların meslekî demokratik örgütlenmelerinden başka ne olabilir? “Liberal solcu”larda azıcık “sol namus” kaldıysa bu konuya bir açıklık getirsinler de bilelim.

Yargıç ve savcı sendikaları olsun mu, olmasın mı? Vakti gelmiş midir, gelmemiş midir?

“Ne var bunda?”

AİHM’deki Hrant Dink dâvasına Türk Dışişleri’nin hazırlayıp sunduğu“savunma” epey gürültü kopardı. Bir çok kafadan bir çok ses çıktı. Dışişleri sözcüleri, “N’olmuş? Bi hata mı etmişiz? Her şey normal!” bile demeye kalktılar.

Normal tabiî!

Biz de, “ ‘Bi Hrant Dink öldürülmeyihaketmişti’ demedikleri kalmış. Bundan daha normal ne olabilir ki?” diyecektik ki, öğrendik: Nerdeyse onu bile demişler. “Mağdur olması söz konusu değildir. Çünkü artık yaşamıyor!”

Eyy..!

Alt Kategoriler