Taksim

Her şey bir yana, Topbaş ve adamları işe koyuldular işte. Taksim'in altından girip üstünü dümdüz etmeyi sürdürüyorlar. İşe koyuldukları epey oldu, şimdi de Kışla denilen ucubeye yer açmaya hazırlanıyorlar.

Nasıl oldu? Artık çok geç! Ağlayıp sızlanmayı sürdürün istediğiniz kadar. Daha vakit varken davranacaktınız. Dünyayı Topbaş'ın başına yıkmaya kararlı olduğunuzu bilfiil gösterecektiniz. “Vermiyoruz Taksim'i! Sıkıysa gel al!” diyecektiniz… Ya herru ya merru!

Var mıydı başka çaresi? Makul gerekçeler serdetmek, nasihatlar etmek, yalvar yakar olmak çare miydi? Çare oldu mu? Elinizi kolunuzu bağlayan ayaklarınızı kenetleyen neydi? Sahiden umurunuzda mıydı Taksim'in böyle elinizden alınması?

Taksim götürülüyor, siz hâlâ götürenden medet umuyorsunuz. Taksim'i götüren kadı! işinizi kendiniz görecektiniz. Taksim'i götürmek neymiş gösterecektiniz. Katlanın şimdi başınıza sarılan belâya.

Meheldir.

Fazıl Say

Fazıl Say Türkiye'de nasıl konuşulur bilmiyor. Bilmese de olur. işi geyik muhabbetiyle vakit geçirmek, merâmını anlatılabilir kılmak değil. Onu konuşturmayın. Karşısına geçip anlamayacağı laflar etmeyin. Size, sizlere benzemiyor. Siz onu anlamaya çalışın. Hayatlarında bir senfoninin ilk üç dakikasını bestelememiş insanların ondan Çetin Altan'la laf yarıştırmasını beklemeleri gibi bir izansızlık olabilir mi?

Fazıl Say, iş laf yarıştırmaya gelince şaşalı yor. Ne diyeceğini bilemiyor, dedikleri de merâmını dile getirmeye yetmiyor. Bunu anlamak ve anlayışla karşılamak lâzım. Anlamayanlar onun bu hâlinden kendilerine pay çıkarmayı bir matah sanıyorlar. Onu anlamaya çalışmak kimseye hiç bir şey kaybettirmez. Onunla dalaşmayın, kendinizi yaralar da farkına bile varmazsınız.

Fazıl Say'ın itirazı insanın sürü haline. insanı n sürü halini kendilerine yakıştıranlar ne kadar alınırlarsa alınsınlar, bu böyle. Dedikleriyle birilerini yaralıyorsa, bu ülkenin ortak dilinin tuzağına düştüğünden. Boş verin gitsin. N'olmuş? O sizin dilinizden anlamıyor, siz onu anlayın. Birazcık tahammüllü olun. Bu ülke sathında şu günlerde daha kimlere, nelere tahammül etmektesiniz!

Fazıl Say gibi birisi bu ülkeye 90 yılda bir kere geldi. O geldi. Bunu anlayın…ki dünyanın başka halleri de olabileceğine birazcık aklınız yatsın. Daha ne istiyorsunuz? Fazıl Say jiletçilerin hakkını tanıyacak da ne olacak? Tanı yanlar ne ki? O Aşık Veysel'i pekâlâ anlıyor. Nazım'a dost. Mezopotamya'nın yetmiş iki buçuk diline bigâne değil.

Bırakın hiç anlamasın Fazıl Say sizi, sizleri ve illa onu anlamayıp jiletçileri anladıklarıyla kalanları ki müziğinden sizlerin ve çocuklarınızın ve torunlarınızın üzerine ışık yağsın…

Dışbakanı'nın kıblesi

Siz o patavatsızlığı bırakın da bundan haber verin. “Türkiye bedeller ödemesi gerekse bile tarihin doğru tarafındaki ilkesel duruşunu koruyacaktır.” (Basından, 9 Kasım 2012).

Tam Büyük Adamlar Sözlüğü'ne geçecek müthiş bir vecize!

Öyle diyordu. TC'nin dış bakanı. Der. Tarihin doğru tarafının neresi olduğunu söylemeye gerek var mı?

Türkiye Cumhuriyeti'nin dış bakanı her ağzını açtığında, o tarafa taabiyet ve hizmet yolunda Türkiye halklarına bedel ödetmeyi bir dış politika, siyasi duruş ve kişisel hayat yolu bellediğini gösteriyor.

Yok canım, öyle değildir, olur mu öyle şey, iftira ediyorsunuz diyen olursa eğer, siyasi ve mesleki kariyerine bir kasıt arayacak ve kızacak, küplere binecektir.

Böyleleri aramıza durup dururken gökten düşmedi. Her biri 23 Cumhuriyeti'nin has ürünü.

Velev ki…

İki ay önceydi.

Memleketin hâli neydi, bir hatırlayın. Sonra da AKP'lilerin ve yandaşlarının ülke gündeminde hep bir ağızdan en öne çıkardıkları neydi, ona bakın.

CHP İstanbul İl Başkanı'nın bir patavatsızlığı…

CHP İstanbul İl Başkanı Taksim'de Cumhuriyet Bayramı kutlamaları sırasında, “Orduyu darbe yapmaya” kışkırtmış..!

Velev ki kışkırttı.

N'olmuş? Bu zamanda kim, hangi asker, hangi ordu takar CHP'li il başkanını ya da CHP'yi?

Böyle deyip geçmek varken (velev ki adamın zikri fikrini dışa vurmuş olsun) iki hafta boyunca en kıytırık tv haber yorumcusundan bilmem hangi akıl bezirgânı akademisyene kadar ağıza sakız edilecek bir şey miydi?

Evet. Tam işte öyle bir “şey”di!

“Ana akım” tabir edilen Merkez siyasetinin içinde yüzdüğü seviye çukuru…

"Dış düşman" "iç düşman"dan iyidir

Türk devletinin bu çelişkiden kurtulması olanaksızdır.

Bakalım:

“Balyoz Davası” nın 1 numaralı sanığı Çetin Doğan, “İç tehdit dış tehditten önde gelir,” demiş olmakla suçlanıyordu. Oysa doğru demişti, Başbakan’dan veya Kılıçdaroğlu’ndan farklı bir şey söylememişti. Türk Cumhuriyeti zaten “dış düşman” ile uzlaşılarak “iç düşman”ların hakkından gelinmesiyle kurulmuş bir devlettir.

Bunu biraz açalım mı?

Önce Başbakan yanına ordunun tepesini de alarak hududa gitti ve siperden çömelip baktı. Karşı dağlar “dış düşman”dı. Halbuki baktığı karşı dağlar 90 yıl önce “iç” dağlardı. Gördüğü “düşman” ise hâlâ “iç düşman”dı. Ardından Kılıçdaroğlu, “O gidiyorsa ben de gideceğim!” dedi. Haklıydı. Partisi tarafından yönetir diye hayalen kıymet biçildiği için “yurdunu” görme ve sınır siperinden “düşmanına” bakma hakkı vardı. Onun da “dışarı” bakıp gördüğü, “iç düşman”dı. Bu iki siyasi cengâverin baktıkları sınırın ötesi de Kürttü, berisi de. Adına ezelden beri Kürdistan deniyor. Bölünmüş, tabiî. Bölen de, bir devlet kurmasına “büyük düvel” desteği sağlamak için Musul’u veren Türk!

Verirken bakmamıştınız da, göreceğinizi harfi harfine önceden bilerek şimdi ne demeye bakıyorsunuz? Paylaşamadığınız, babanızın malı mı? Başbakan “futbolcu” olduğu için bilmez; bu “memleket”de bir Aleviye başbakanlık koltuğunun asla verilmeyeceğini bilmeden bu işe soyunduğuna göre öteki de bilmez, şu “iç düşman” olayını biz anlatalım.

Türkiye’de “iç düşman” hiç bitmez. İlk “iç düşman” Sırplardı, kısa sürede “dış düşman” (bağımsız) oldular. Sonra Yunanlılar, ardından Mısırlılar, peşinden Sırbistan, Karadağ ve Romanya , yetmedi Bosna-Hersek, Kıbrıs ve Süveyş, arkasından Bulgaristan, devamında Suriye, Lübnan, Irak... Her biri önce “iç düşman” dı, sonra “dış düşman” olup gittiler. Şimdi sıra Kürtlerde. Bugünün “iç düşmanı” Kürtler gitmesinler diye Türkler ne yapacaklarına bi türlü karar veremiyor, zorlanıyorlar. Kürtler giderse Çerkezler iç düşman olacak, sonra Abhazlar, sonra Gürcüler ve Lâzlar... Ve arkasından hepsi peş peşe “dış düşman” olmaya yükselecekler. İşte o zaman Erdoğan ve Kılıçdaroğlu, içine girip bakacakları bir siper bile bulamayacaklar.

Allah akıl versin!

Avundukluoğlu’ndan bugüne

1990’lı yılların başında Millet Meclisi’nde bir araştırma komisyonu kurulmuştu: derin devlet uygulamaları ve faili meçhûl infaz olayları üzerine. Komisyon Başkanı, soyadı Avundukluoğlu olan bir Doğru Yol Partisi milletvekili idi. Araştırma sonuçlandı, raporu yayınlandı, Meclis’e hiç sunulmadı ve unutulmaya terkedildi.

O raporda, nasıl olduysa, her şey olduğu gibi, olanca dehşetiyle yazılıydı! Susuş kumkuması üstünü örttü. Bir de Susurluk’tan sonra bir ara Mesut Yılmaz Hükümeti zamanında yazılıp Başbakan’a sunulan Kutlu Savaş Raporu var. Başbakan raporu resmî devlet denetçisinin elinden alıp içinden bir kaç bölümünü devlet sırrıdır diyerekten hıfzetmiş idi.

Şimdi de şu emekli amiralin TV’de söyledikleri... Düşünün, nasıl sustu, konuşmadı yıllardır, zira taa nezamandanberi haftanın hemen üç günü TV panellerinde boy gösterenlerden biridir. Askerlerin suça sivillerce “itildiğini” ifşâ etme zamanının geldiğine karar vermiş olmalı...

“Blackwater”!

Profesyonel askerlik... Özel güvenlik şirketi...

Taşeron ordu...

Hangisi?

Bir benzerini Amerikalıların Irak’ta tepe tepe kullandıkları biliniyor. Hiç bir hukukî, yasal,adlî denetime tâbi olmayan özel güvenlik şirketi statüsünde gözü dönmüş cinayet, katliam müfrezeleri. Irak’ta bir çok bölgeyi kan gölüne çevirdiler. Son alınan bilgilere göre hâlen Afganistan’da aynı işi görüyorlar.

Evet, profesyonel askerlik mi?

Özel güvenlik şirketi mi?

Taşeron ordu mu?

Hangisi?

Amanoslarda temizlik!

Gazcı kolluk kuvvetlerinin âmirikonuşuyor: (Basın. Ağustos 2010 sonu.)

“Amanosları temizleyin! Ne yaparsanız yapın, temizleyin!”

“Açılım” denilen şeyin baştan beri özü, özeti!

İçişleri Bakanı basbayağı heyecanlı, hanineredeyse çocuksu denilebilir bir âdem. Bazendilini tutamıyor.

Leb deyip susacağı yerde leblebi diyor!

YAŞ’ta yaşanan küçük kirli işler

Başbakan, kendine ve iktidarına yakıştırılan, çoğu cahillik, vb. kökenli, bazıları da hınzırca olan erdem ve cesaret yakıştırmasına, “Estağfurullah!” demeye yetişemediği için bazı olumlu hasletler, istemese de üstüne kalıyor.

Örneğin, “YAŞ”ta yaşananlar: Hükümet Türk Silahlı Kuvvetleri’nde NATO’dan miras GLADİO denilen, soğuk savaştan kalma habaseti temizliyor; Türk ordusu içindeki darbeci odakları tasfiye ediyor; ordunun siyaset üzerindeki vesayetini ortadan kaldırıyor, böylece Türkiye’de demokratikleşmenin önünü açıyormuş! Sakallı Celal olsaydı daha ağır hitap ederdi, böyle düşünüp yazanlara.

TSK bir NATO ordusudur ve generalleri MİT-CİA-Pentagon barajını geçmeden general olamazlar. Terfilerine esas alınan sicilleri NATO’nun kriterleri ve amaçlarına göre tutulur. Türk ordusunun komuta kademesinde düzenlemeler, yine NATO’nun, yani ABD’nin tercihlerine göre güncellenir. Öyle değil midir?

Üstelik, AKP’nin kendisinin de nasıl kotarıldığını ona dışarıdan ve demokratikleşme adına destek verenler bizden iyi bilirler.

Makam

Şu hâle bakın!

69 yılı Kanlı Pazar’ında kafa koparmak için solcu ve devrimci avına çıkanlar;

12 Eylül askerî harekâtına zemin hazırlığı olarak Çorum’da, Maraş’ta Alevileri katletmeye koşanlar;

Mehmet Ali Ağca gibi devletten kadrolu kaatillerin yetişip serpilmesine mânen ve maddeten hiç bir katkıyı esirgememiş olanlar;

Komünizmle Mücadele Dernekleri, Türk Ocakları, Aydınlar Ocağı, vb... türünden gericilik yuvalarının kurucuları ve müdavimleri;

T. Özal’la elele ve kol kola yüksek devlet mevkilerinde Diyarbakır Cezaevi mezalimine seyirci kalıp daha binlerce faili meçhûl cinayetin tezgâhlanmasının doğrudan sorumluluğunu taşıyanlar;

1993 Sivas katliamının failleriyle dayanışmayı dinî vecibe ve üzerlerine farz bilenler;

Darbenin hemen ertesi günü alelacele KenanEvren’e mektup döşenip, onu ve yaptığı işi öve öve bitiremeyen mâlûm Hoca Efendi’nin dostları, müridleri, çömezleri, o günkü ve bugünkü has adamları ve iş ortakları ve hayranları...

Şimdi çıkmışlar ortaya, orda burda özgürlük mücahidi ve askerî vesayet düşmanı kılığında yalınkılınç ahkâm kesiyorlar... Ve daha dün Tansu Çiller’e Kürtleri ve solcuları faili meçhullerle tenkil danışmanlığı görevini üstlenmiş eski faşist ülkücünün dümen suyunda gezinen aklı kaymış, vicdanı sönmüş sosyalizm kaçkını bir gûruh... davul dümbelek onlara makam tutuyor!