Sosyal demokrasi ve CHP

CHP denilince onun bunun ağzında bir “sosyal demokrasi ilkeleri”dir gidiyor. Neymiş o ilkeler? Küresel kapitalizme her alanda hizmet!

Başka ne?

Tek bir sosyal demokrat hükümet gösterin, bundan başka bir siyaset anlayışı ve pratiği olsun! Mitterand'dan Tony Blair'e, Brezilya'da Lula'ya kadar…

CHP sosyal demokrat olmalıymış… Olacak da ne olacak? Yurtdaşın da, kendisinin de hangi arasına melhem olacak? Umumi arzu üzerine hadi olsun bakalım. Olsun da herkes görsün, sosyal demokrasi neymiş, neylermiş…

Vahim olan ne?

İbrahim Kaypakkaya'yı ölüm yıldönümünde anmak için mezarı başında bir araya gelenlere Kaypakkaya'nın annesi de katıldı. İşkence altında öldürülen oğlunun mezarına çiçek koydu.

Savcılığa çektiler, sorguya aldılar.

Ne işin vardı senin orada?” dediler. Şüpheli sıfatıyla!

Aptal mıydılar, terbiyesiz mi?

Ne?

Bundan sonra ne, peki? Neresi?

Nereye varacağı endişeyi mucip ama, asıl vahimi ne, biliyor musunuz, buraya kadar nasıl geldiği!

Rektörler

Tak! demeye görülsün, Şak! diye dört bir yandan yankısı geliyor.

Nerden buluyorlar böylelerini?

Hiç sormayın. Buluyorlar.

Demirel'in başlattığı, AKP'lilerin aksatmadan sürdürdüğü “Her kasabaya bir üniversite” kampanyasının hasılatı. Balık çiftliklerinde havuzdan kepçeyle kaldırılıp satışa sunulan azman çipuralar misali, Rektör diye oraya buraya konduruluyorlar.

ODTÜ'de devlet provokasyonu

3500 polis… 30 zırhlı araç, 10 tazyikli su sıkıcı, bir o kadar bilmem ne… Bi 20 tane tank eksikti!

Başbakan'ın hayırlı uğurlu uydusunu seyretmeye tam teşkilat hazırlıklı gittiği anlaşılıyordu. Şahide gerek yoktu. Maksat, sergilenen alet edevattan belliydi: olay çıkarmak!

Çıktı da. iyi ki polis kimseyi öldürmedi. Yoksa ters Cizvit mantığında başımıza üstat kesilen Tayyip Erdoğan, “Holigan öğrenciler öldürttü!” diyecekti.

Çözüm

AKP Kürt sorununu peyderpey çözüyormuş… “Allah var.” diyor en liberalinden en has solcusuna kadar nerdiyse herkes,“ doğruya doğru!” inkar edilemezmiş. Örnekse işte ana dilde savunma hakkıymış. Meclis'te yasalaşmış bile!

Ne örnek ama!

Çözüme gidiş buysa, önce sormalı: AKP devleti çözümden ne anlıyor? Kastı ne?

Hele bir bakın, Meclis'ten çıkan yasada ne yazıyor. Ana dilde savunma sadece savcının esas hakkında mütalaasından sonra yapılabilir ve tercüme parası savunma yapan tarafından ödenir diyor!

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu böyle “çözüm”ler için AKP devletine kredi açmaz da ne yapardı?

Morsi ve anayasası

Mısır'da anayasa referandumu yapıldı. Oy vereceklerin sayısı 52 milyon. 18 milyon sandığa gitti. Anayasa, 18 milyonun % 35'inin kabul oyuyla yürürlüğe girdi. AKP basını ve tüm sağcı/liberal/dinci cemaat zil taktı oynadı.

Mısır'da demokrasi böyle böyle kendine yer ediniyor diyenler var. Siz onu Tahrir meydanını yine işgal altında tutan ve oradan asker, polis zorbalığı ile püskürtülmek istenenlerin pabucuna anlatın!

Morsi, ardında kükreyen kalabalıklarla her istediğini yapabileceğini sanıyor. Oysa o da, partisi İhvan da ABD'nin Mısır'daki eli Mübarek ordusunun avucunda tutsak.

Mısır –8 bin yıl sonra!– daha çok kaynar. Siz de bu dünyadan göçene kadar Mısır'da daha nice anayasa oylaması görürsünüz…

Gelin güvey sorunu

“Türkiye gün geçtikçe gelişiyor. Tek nedeni, İSTİKRAR. İlk defa oluyor.”

İshak Alaton söylüyor… Sorsan, göğsünü gere gere, “Sosyal demokratım,” der. Biraz sıkıştır, halis muhlis komünist olduğunu söyleyecektir.

Bu dediği ne, peki? Hem de, “tek neden”miş, “ilk defa” oluyormuş. AKP'li biri gibi konuşuyor. Zaten onlardan biri. Başka ne ki? Bugünlerde, kendine komünist de diyebilecek biri neden AKP’li olmasın?

Bu nedir? TÜSİAD sermayesinin teslim bayrağını çekmesi mi? Yoksa tersi mi? Bize sorun, söyleyelim: Ülker'in Koç'a gelin gittiğinin resmidir.

Gün ortalaması

Ülkede iş kazalarında ölen işçi sayısı SEKİZ SAATTE BİR İŞÇİ! (Medya haberi). Sadece geçen Ocak ayında 68 işçi iş kazasına “kurban” verilmiş. (Birgün, 3 Şubat, 2013.)

Buna kaza değil CİNAYET denir deniliyor her yerde, diyen de dinleyen de bunu dediği ya da işittiği için rahatlıyor. Ölenler öldükleriyle kalıyorlar.

İş kazasına cinayet demek adeta moda.

Demek, cinayetmiş! Peki, sonra..?

Altı kazılsa görülür: Patronun tuttuğu taşeronun taşeron ustası, muhasebecisi, şusu busu ve hepsinin arkasındaki holding sahibinin CEO'su: “Efendim, biz ne yapabiliriz? Her defasında yüreğimiz paralanıyor. Yani! İşçinin canlısı ölüsünden pahalı…”

Cinayet deyip geçmek neye çare? Cinayeti düşünüp durmayı bırakın da biraz kendinize bakın!

İşveren dehası

İşverenin teki tenkısat yapacak. Bir kısım işçiyi işten çıkaracak. Noter huzurunda bizzat işçilerin kendisine kur'a çektiriyor. Kötü kura çekip işten çıkarılan işçinin öfkesi kendine dönüyor. işveren "şansına küs!" diyen gözlerle işçisine bakıyor. işçi tasını tarağını toplayıp işyerini terkediyor. Olur da bu kadar olur.

Ölüm Meleği

Bülent Arınç yine yaptı yapacağını. Şu sıralar çok sık yapıyor. AKP'nin on yıldan beri aralıksız süren iktidar macerasında en önde olanlara yamaklık etmekle kaldı. Şimdi gider ayak (memleketine çekilip akıllı uslu avukatlı k yapacakmış!) ön almak istiyor. Toplumun da, tek tek insanların da duygularıyla ve iyiliğe hasret kalmışlığıyla oynayarak, tövbekârlığa sığınarak adeta, vicdan avına çıkıyor.

Yaptığı hiç de empati değil. Tövbekarlıkta da ekmek olmadığını görecektir. Diyarbakır cezaevinde daha düne kadar neler olduğunu bilmiyor muydu? Sözünü ettiği o militan kızın başına gelenleri öğrenmekte neden o kadar gecikti? Hem neden, onca bâdireden sonra karşısına gelip oturan o kız? Onun başına gelenlerin kimbilir kaç beterini yaşamış –hatta ölüme yatırılmış– daha binlercesi var.

Arınç bugünlerde kalbinden taşan empati hazinesini kimselere sezdirmeden bunca yıl nasıl yaşadı? Neler eyledi?

Bu işte bir hinlik var!

Ne de olsa bir taşra avukatı işte, başka bir şey değil, ne ki deyip geçmeyin. Kabahat, onda bir değil üç şeymiş gibi ince ya da kaba bir “çıkar yol” arayan gaafillerde…