Ölüm Meleği

Bülent Arınç yine yaptı yapacağını. Şu sıralar çok sık yapıyor. AKP'nin on yıldan beri aralıksız süren iktidar macerasında en önde olanlara yamaklık etmekle kaldı. Şimdi gider ayak (memleketine çekilip akıllı uslu avukatlı k yapacakmış!) ön almak istiyor. Toplumun da, tek tek insanların da duygularıyla ve iyiliğe hasret kalmışlığıyla oynayarak, tövbekârlığa sığınarak adeta, vicdan avına çıkıyor.

Yaptığı hiç de empati değil. Tövbekarlıkta da ekmek olmadığını görecektir. Diyarbakır cezaevinde daha düne kadar neler olduğunu bilmiyor muydu? Sözünü ettiği o militan kızın başına gelenleri öğrenmekte neden o kadar gecikti? Hem neden, onca bâdireden sonra karşısına gelip oturan o kız? Onun başına gelenlerin kimbilir kaç beterini yaşamış –hatta ölüme yatırılmış– daha binlercesi var.

Arınç bugünlerde kalbinden taşan empati hazinesini kimselere sezdirmeden bunca yıl nasıl yaşadı? Neler eyledi?

Bu işte bir hinlik var!

Ne de olsa bir taşra avukatı işte, başka bir şey değil, ne ki deyip geçmeyin. Kabahat, onda bir değil üç şeymiş gibi ince ya da kaba bir “çıkar yol” arayan gaafillerde…

Anayasacılık oyunu

Anayasayı hazırlayan komisyon, AKP'nin başkanlık sistemi önerisi üzerine tıkanmış! Demek ki tıkanmadan önce çalışıyormuş. CHP'li, MHP'li, BDP'li komisyon üyeleri yeni bir Türkiye inşa ettikleri havasındaydılar. Anayasa yapmayı çoluk çocuk işi sanıyorlar.

Birincisi, size kim verdi anayasa yapma yetkisini? İşi bilenler “bu meclisin anayasa yapma yetkisi olmadığını” söylüyor ama siz bunun bile ne anlama geldiğini kavramaktan acizsiniz. “Kenan Evren darbeciydi yaptı, bizi ise halk seçti, niçin yapmayalım?” gibi safiyane düşüncelerle belki oyun oynanır da, anayasa yapılamaz. Kenan Evren elbette yapardı, hakkıydı!, gücü eline almış veya halk kendi gücünü ona teslim etmişti. O da yaptı. Anayasanın tadı yenmesindedir; hadi yap da görelim.

Türkten Kürde mesaj

Diyarbakır bağımsız milletvekili, AKEP başkanı, eski AP milletvekili ve Ecevit'in ünlü 11'lerinden İmar ve İskân Bakanı Şerafettin Elçi öldü ve Türklerin neredeyse tamamı “Barış Elçisi”ni kaybettik diyerek ağladılar. Kürtler Şerafettin Elçi türünden Kürt politikacıları epeydir “ortak değer” haline getirmiyor, hatta bu türü kendi değerler sisteminin dışına çıkarıyorlardı. Şerafettin Elçi'yi yüz binlerle uğurlamaları onu Kürt ortak değeri haline getirdikleri anlamına geliyorsa, kimsenin söyleyecek sözü olamaz. Ama eğer Türkler Şerafettin Elçi'yi “Kürt meselesi” bağlamında ortak değer haline getiriyorlarsa, Kürtlere bir mesaj vermiş oluyorlar. Kürtler -tabii BDP'de- Türklerin gönderdiği bu mesajı aldılar mı acaba?

Korsanlar Çamlıca Tepesi'ni gaspediyor!

İstanbul'un ve İstanbullu'ların Çamlıca Tepesi'ne cami ya da bir başka yapı (ne olursa olsun) kondurmak KORSANLIKTIR. Kamu malını düpedüz gaspetmektir. Yerine gökdelenler sitesi dikmek için Sultan Ahmet Camisi'ni yıkmakla birdir.

Çamlıca Tepesi –kendisi ve karşı yakadan ya da şehrin herhangi bir başka yerinden bakıldığında görünüşü– İstanbul'un hemşehrilerine, hatta bütün dünya halklarına ve insanlarına aittir. Onca kuşaktan bugüne kadar gelmiş tarihi mirastır. Antik Roma, Bizans, Osmanlı, yeni Türkiye… Dünyanın başka neresinde var? Zorla kaldırılıp götürülüyor. Ne uğruna? Kibrinden, hoyratlığından, zevksizliğinden geçilmez bir vehim ve ülkeyi nereye götürmekte olduğu besbelli bir politik hesap uğruna!

Asıl sorun budur.

Caminin tipi, çizimi doğru mu, değil mi? Sultan Ahmet Camisi'nin kopyasıydı, taklidiydi filan… Bunlar hep işin faso fiso yanı. En iyisi, en doğrusu da olsa oraya cami de, başka bir şey de yapılamaz. Yapılmamalı. Orası bugün nasılsa öyle kalmalı. Çocukların koşturacağı, sevdalıların baş başa çay içmeye gideceği, genç kızların voleybol oynayacağı yerler ıssız beton avluların istilâsına terkedilmemeli. (TV ve GSM kuleleri derhal kaldırılıp başka yere taşınmalı.)

İstanbul'un kalbine hançer sokuluyor!

İstanbul'a kastınız ne?

Bu da kadın öldürümü!

Adalet Bakanlığı verilerinden: 2002-2009 arasında kadın cinayetlerinde artış oranı: % 1400 (yüzde bin dört yüz!)

Bir başka kaynak, her gün 5 kadın yurtdaşın cinayete kurban gittiğini bildiriyor.

N'oluyoruz?

Kadın kaatilleri hemen her defasında korunuyor, esirgeniyor. Lamı cimi yok, öyle. Bu cinayetlerden birinin soruşturma/ iddia/ kovuşturma/ savunma/ hüküm sürecini günü gününe yakından izleyin, siz de göreceksiniz.

Sorun adalet, yargı, yargıçlar filan sorunu değil. Doğrudan SİYASİ. Kadın bedeni üzerinde iktidar davası siyasi olmaz da ne olur?

Bu “oluyoruz” işte!

İşçinin ölümü

AKP devletinin en birinci kutsalı kapitalist kalkınma, ilerleme zenginleşme tanrısına hiç aksatılmadan sunulan kurban: "Son on yılda 11.000 (on bir bin) kazada ölen işci… 2003 yılında 360 ölümlü iş kazası, 2011'de 1563 ölü işçi! (Melis Alphan, Hürriyet, 24 Kasım 2012.)

AKP iktidarında birilerinin, en alttan en üste, ikide bir, “Adam gibi ölmek”ten söz ederken kadın erkek işçi yurtdaşları öldürmekte hiç de İsrail'li Peres'ten aşağı kalmadıklarının resmi rakkamlara dökülmüş resmidir.

Kalkınmamızın, ilerlememizin, zenginleşmemizin onca maliyetinden sadece biri! Daha fazla da olabilirdi, işçinin nasibi buymuş deyin, buna da şükredin…

İnsanı böyle sürçtürürler

Dünyaca ünlü birkaç yazar bir araya gelmiş, Başar Esat'a mektup yazmışlar. “…istifa dışında sizin ve ne yazık ki aileniz için tek yol var. Saddam Hüseyin ya da Kaddafi gibi ölüm, ya da La Haye'de bir hücrede müebbed hapis,” diyorlar.

Orhan Pamuk'un bu tezgahda ne işi var? Var ki, işte orada, dünyaca ünlü üç beş yazar dosru ile kol kola girmiş, sırıtıyor.

Orhan Pamuğu tanırız… Nereden nereye..!

İnsan ünlü yazarlar arasına katılınca utanmazlık rütbesine mi terfi ediyor, n'oluyor?

Biraz da CHP üzerine…

Bu CHP'den hakkaten ne köy olur ne kasaba….

Genel Başkan Kılıçdaroğlu ne dedi BDP'li milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması için Başbakan'ın söyledikleri üzerine? “Biz,” dedi, “kürsü dokunulmazlığı hariç bütün dokunulmazlıklara karşıyız,” dedi.

Ne demek bu?

Belli değil… Ama söylenmesi gerekenin bu olmadığı çok açık. Ondan daha bir gün önce, “Yargıyı uyardık, gereği yapılacak!” diyen Tayyip Erdoğan'ın ayıbı bini aştı. Kılıçdaroğlu onunla nâfile lâf yarıştıracağına, bu gibi konularda tutarlı ve kararlı, işe yarar bir siyası tavır sergilemeli… eğer niyeti siyaset oyunu oynamak değil de SiYASET yapmaksa.

Alın bir tane daha!

Haliçte Metro Köprüsü dedikleri!

Laf dinlemeyen, hemşehrilerine hepten saygısız, “Ben yaparım olur”cu hamhalat iktidar tavrı. Klasik örneği. Öyle tarihe geçecek. Herkese ömür boyu göz yarası olacak. İstanbul'un en mutena görünüşlerinden biri mahvedilecek.

Asıl işi Başbakanı'nın her geliş gidişinde hava alanı VIP salonunda arzı endam edip kadim dostu ve velinimetiyle aynı fotograf karesinde görülmek olan Bay Topbaş'ın, devrin mimar başı sıfatıyla gelecek kuşaklara takdimi… Haliçte böyle bir metro köprüsü Topbaş'a da Sayın Başbakanı'na da helâl olsun… Çok mu?

İlk fırsatta maliyeti ne ise hiç esirgenmeden havai fişekler eşliğinde resmi törenle havaya uçurulup Haliçin kirli sularına gömüldüğünü görmek dileği ile…

Killington gider, Kerry gelir

Giden ne diyordu, gitmeden bir ay önce?

Özgür Suriye Ordusu denilen kuruluş dağıtılmalı, yerini rejime karşı ülke içinde SAVAŞIP ÖLENLERİN oluşturacağı bir örgüt almalı diyordu.

Dediği oldu. NATO merkezli “medeniyet dünyası” iki yıla yakındır Suriye'de etmedikleri halt ve habaset kalmayan –Türkiye AKP'si destekli– başıbozuk takımını boşlamaya karar verdi.

İşin asıl ilginç yanı, her zaman olduğu gibi yine şu: Killington Suriye olayına bakışını böyle bir dille açıklayacak kadar pervasız ve nobrandı. Gelen nasıl konuşacak, onu da göreceğiz.

ABD hep böyle konuşuyor, dünya onun ağzına bakıyor… Bizde de afrasından tafrasından geçilmeyen “en bilmiş” ve “en yürekli” medya erbâbı göğüslerini gere gere, “Biz Obama'yı seçiyoruz!” diye manşetler atmış, taraflarını seçmişlerdi.

On yıl önce Bay Buş'tu.

Bugün, bu…