Bu da kadın öldürümü!

Adalet Bakanlığı verilerinden: 2002-2009 arasında kadın cinayetlerinde artış oranı: % 1400 (yüzde bin dört yüz!)

Bir başka kaynak, her gün 5 kadın yurtdaşın cinayete kurban gittiğini bildiriyor.

N'oluyoruz?

Kadın kaatilleri hemen her defasında korunuyor, esirgeniyor. Lamı cimi yok, öyle. Bu cinayetlerden birinin soruşturma/ iddia/ kovuşturma/ savunma/ hüküm sürecini günü gününe yakından izleyin, siz de göreceksiniz.

Sorun adalet, yargı, yargıçlar filan sorunu değil. Doğrudan SİYASİ. Kadın bedeni üzerinde iktidar davası siyasi olmaz da ne olur?

Bu “oluyoruz” işte!

İşçinin ölümü

AKP devletinin en birinci kutsalı kapitalist kalkınma, ilerleme zenginleşme tanrısına hiç aksatılmadan sunulan kurban: "Son on yılda 11.000 (on bir bin) kazada ölen işci… 2003 yılında 360 ölümlü iş kazası, 2011'de 1563 ölü işçi! (Melis Alphan, Hürriyet, 24 Kasım 2012.)

AKP iktidarında birilerinin, en alttan en üste, ikide bir, “Adam gibi ölmek”ten söz ederken kadın erkek işçi yurtdaşları öldürmekte hiç de İsrail'li Peres'ten aşağı kalmadıklarının resmi rakkamlara dökülmüş resmidir.

Kalkınmamızın, ilerlememizin, zenginleşmemizin onca maliyetinden sadece biri! Daha fazla da olabilirdi, işçinin nasibi buymuş deyin, buna da şükredin…

İnsanı böyle sürçtürürler

Dünyaca ünlü birkaç yazar bir araya gelmiş, Başar Esat'a mektup yazmışlar. “…istifa dışında sizin ve ne yazık ki aileniz için tek yol var. Saddam Hüseyin ya da Kaddafi gibi ölüm, ya da La Haye'de bir hücrede müebbed hapis,” diyorlar.

Orhan Pamuk'un bu tezgahda ne işi var? Var ki, işte orada, dünyaca ünlü üç beş yazar dosru ile kol kola girmiş, sırıtıyor.

Orhan Pamuğu tanırız… Nereden nereye..!

İnsan ünlü yazarlar arasına katılınca utanmazlık rütbesine mi terfi ediyor, n'oluyor?

Biraz da CHP üzerine…

Bu CHP'den hakkaten ne köy olur ne kasaba….

Genel Başkan Kılıçdaroğlu ne dedi BDP'li milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması için Başbakan'ın söyledikleri üzerine? “Biz,” dedi, “kürsü dokunulmazlığı hariç bütün dokunulmazlıklara karşıyız,” dedi.

Ne demek bu?

Belli değil… Ama söylenmesi gerekenin bu olmadığı çok açık. Ondan daha bir gün önce, “Yargıyı uyardık, gereği yapılacak!” diyen Tayyip Erdoğan'ın ayıbı bini aştı. Kılıçdaroğlu onunla nâfile lâf yarıştıracağına, bu gibi konularda tutarlı ve kararlı, işe yarar bir siyası tavır sergilemeli… eğer niyeti siyaset oyunu oynamak değil de SiYASET yapmaksa.

Alın bir tane daha!

Haliçte Metro Köprüsü dedikleri!

Laf dinlemeyen, hemşehrilerine hepten saygısız, “Ben yaparım olur”cu hamhalat iktidar tavrı. Klasik örneği. Öyle tarihe geçecek. Herkese ömür boyu göz yarası olacak. İstanbul'un en mutena görünüşlerinden biri mahvedilecek.

Asıl işi Başbakanı'nın her geliş gidişinde hava alanı VIP salonunda arzı endam edip kadim dostu ve velinimetiyle aynı fotograf karesinde görülmek olan Bay Topbaş'ın, devrin mimar başı sıfatıyla gelecek kuşaklara takdimi… Haliçte böyle bir metro köprüsü Topbaş'a da Sayın Başbakanı'na da helâl olsun… Çok mu?

İlk fırsatta maliyeti ne ise hiç esirgenmeden havai fişekler eşliğinde resmi törenle havaya uçurulup Haliçin kirli sularına gömüldüğünü görmek dileği ile…

Killington gider, Kerry gelir

Giden ne diyordu, gitmeden bir ay önce?

Özgür Suriye Ordusu denilen kuruluş dağıtılmalı, yerini rejime karşı ülke içinde SAVAŞIP ÖLENLERİN oluşturacağı bir örgüt almalı diyordu.

Dediği oldu. NATO merkezli “medeniyet dünyası” iki yıla yakındır Suriye'de etmedikleri halt ve habaset kalmayan –Türkiye AKP'si destekli– başıbozuk takımını boşlamaya karar verdi.

İşin asıl ilginç yanı, her zaman olduğu gibi yine şu: Killington Suriye olayına bakışını böyle bir dille açıklayacak kadar pervasız ve nobrandı. Gelen nasıl konuşacak, onu da göreceğiz.

ABD hep böyle konuşuyor, dünya onun ağzına bakıyor… Bizde de afrasından tafrasından geçilmeyen “en bilmiş” ve “en yürekli” medya erbâbı göğüslerini gere gere, “Biz Obama'yı seçiyoruz!” diye manşetler atmış, taraflarını seçmişlerdi.

On yıl önce Bay Buş'tu.

Bugün, bu…

Dışbakanı'nın Başbakanı

Cumhuriyet bayramı kutlaması için taşradan Ankara'ya ulaşmak isteyenlerin yollarını polis her yerde Karakuş bahaneleriyle kesti ya… Vatandaşın seyahat özgürlüğünü kimler engellemiş?

Ertesi gün Tayyip Erdoğan, “CHP ve birlikte hareket ettiği başıbozuklar,” dedi. (30 Ekim, 2012. Bütün tv'lerde.)

Demedi, daha neler, demez öyle şey demeyin… Dedi! CHP'liler ve başıbozuklar yüzünden millet istediği yere gidememiş, yollarda kalmış!

Cezvit papazı mantığını politikaya uygulamakta üstüne kimse yok!

Taksim

Her şey bir yana, Topbaş ve adamları işe koyuldular işte. Taksim'in altından girip üstünü dümdüz etmeyi sürdürüyorlar. İşe koyuldukları epey oldu, şimdi de Kışla denilen ucubeye yer açmaya hazırlanıyorlar.

Nasıl oldu? Artık çok geç! Ağlayıp sızlanmayı sürdürün istediğiniz kadar. Daha vakit varken davranacaktınız. Dünyayı Topbaş'ın başına yıkmaya kararlı olduğunuzu bilfiil gösterecektiniz. “Vermiyoruz Taksim'i! Sıkıysa gel al!” diyecektiniz… Ya herru ya merru!

Var mıydı başka çaresi? Makul gerekçeler serdetmek, nasihatlar etmek, yalvar yakar olmak çare miydi? Çare oldu mu? Elinizi kolunuzu bağlayan ayaklarınızı kenetleyen neydi? Sahiden umurunuzda mıydı Taksim'in böyle elinizden alınması?

Taksim götürülüyor, siz hâlâ götürenden medet umuyorsunuz. Taksim'i götüren kadı! işinizi kendiniz görecektiniz. Taksim'i götürmek neymiş gösterecektiniz. Katlanın şimdi başınıza sarılan belâya.

Meheldir.

Fazıl Say

Fazıl Say Türkiye'de nasıl konuşulur bilmiyor. Bilmese de olur. işi geyik muhabbetiyle vakit geçirmek, merâmını anlatılabilir kılmak değil. Onu konuşturmayın. Karşısına geçip anlamayacağı laflar etmeyin. Size, sizlere benzemiyor. Siz onu anlamaya çalışın. Hayatlarında bir senfoninin ilk üç dakikasını bestelememiş insanların ondan Çetin Altan'la laf yarıştırmasını beklemeleri gibi bir izansızlık olabilir mi?

Fazıl Say, iş laf yarıştırmaya gelince şaşalı yor. Ne diyeceğini bilemiyor, dedikleri de merâmını dile getirmeye yetmiyor. Bunu anlamak ve anlayışla karşılamak lâzım. Anlamayanlar onun bu hâlinden kendilerine pay çıkarmayı bir matah sanıyorlar. Onu anlamaya çalışmak kimseye hiç bir şey kaybettirmez. Onunla dalaşmayın, kendinizi yaralar da farkına bile varmazsınız.

Fazıl Say'ın itirazı insanın sürü haline. insanı n sürü halini kendilerine yakıştıranlar ne kadar alınırlarsa alınsınlar, bu böyle. Dedikleriyle birilerini yaralıyorsa, bu ülkenin ortak dilinin tuzağına düştüğünden. Boş verin gitsin. N'olmuş? O sizin dilinizden anlamıyor, siz onu anlayın. Birazcık tahammüllü olun. Bu ülke sathında şu günlerde daha kimlere, nelere tahammül etmektesiniz!

Fazıl Say gibi birisi bu ülkeye 90 yılda bir kere geldi. O geldi. Bunu anlayın…ki dünyanın başka halleri de olabileceğine birazcık aklınız yatsın. Daha ne istiyorsunuz? Fazıl Say jiletçilerin hakkını tanıyacak da ne olacak? Tanı yanlar ne ki? O Aşık Veysel'i pekâlâ anlıyor. Nazım'a dost. Mezopotamya'nın yetmiş iki buçuk diline bigâne değil.

Bırakın hiç anlamasın Fazıl Say sizi, sizleri ve illa onu anlamayıp jiletçileri anladıklarıyla kalanları ki müziğinden sizlerin ve çocuklarınızın ve torunlarınızın üzerine ışık yağsın…

Dışbakanı'nın kıblesi

Siz o patavatsızlığı bırakın da bundan haber verin. “Türkiye bedeller ödemesi gerekse bile tarihin doğru tarafındaki ilkesel duruşunu koruyacaktır.” (Basından, 9 Kasım 2012).

Tam Büyük Adamlar Sözlüğü'ne geçecek müthiş bir vecize!

Öyle diyordu. TC'nin dış bakanı. Der. Tarihin doğru tarafının neresi olduğunu söylemeye gerek var mı?

Türkiye Cumhuriyeti'nin dış bakanı her ağzını açtığında, o tarafa taabiyet ve hizmet yolunda Türkiye halklarına bedel ödetmeyi bir dış politika, siyasi duruş ve kişisel hayat yolu bellediğini gösteriyor.

Yok canım, öyle değildir, olur mu öyle şey, iftira ediyorsunuz diyen olursa eğer, siyasi ve mesleki kariyerine bir kasıt arayacak ve kızacak, küplere binecektir.

Böyleleri aramıza durup dururken gökten düşmedi. Her biri 23 Cumhuriyeti'nin has ürünü.

Velev ki…

İki ay önceydi.

Memleketin hâli neydi, bir hatırlayın. Sonra da AKP'lilerin ve yandaşlarının ülke gündeminde hep bir ağızdan en öne çıkardıkları neydi, ona bakın.

CHP İstanbul İl Başkanı'nın bir patavatsızlığı…

CHP İstanbul İl Başkanı Taksim'de Cumhuriyet Bayramı kutlamaları sırasında, “Orduyu darbe yapmaya” kışkırtmış..!

Velev ki kışkırttı.

N'olmuş? Bu zamanda kim, hangi asker, hangi ordu takar CHP'li il başkanını ya da CHP'yi?

Böyle deyip geçmek varken (velev ki adamın zikri fikrini dışa vurmuş olsun) iki hafta boyunca en kıytırık tv haber yorumcusundan bilmem hangi akıl bezirgânı akademisyene kadar ağıza sakız edilecek bir şey miydi?

Evet. Tam işte öyle bir “şey”di!

“Ana akım” tabir edilen Merkez siyasetinin içinde yüzdüğü seviye çukuru…

Alt Kategoriler