… Veritas

“Barış yapıyoruz…” diye kasım kasım kasılırken, verilen sözü tutup sınır dışına çekilen gerillalar için, “Cehenneme kadar yolları var!” diyen kim? Bülent Arınç! Bir zamanlar Erbakan hocasının en efendi tavırlı, mülayim dilli müridi. Bugün –on yıldır– Saruhan derebeyi ağzına öykünen iki yüzlü, nobran, kibir kumkuması!

İktidar budur. İnsanı çarpar, içini dışına çıkarır.

Çözüm

Barış ve çözüm etle tırnak gibidir. Hiç ayrılmaz değillerdir ama ayrılmaları çok zor ve çok acılı olur. Marifet onları birbirinden ayıracak koşulların cebren ve hileyle sürdürülmesine meydan vermemektir. “Barış yapalım, çözüm sayılsın” anlayışı daha baştan Barış'ı boşa çıkarır.

Kürt özgürlük hareketi buna izin vermeyecek. Çünkü bundan böyle siyasetle oyalanmaya değil, çözüme ulaşmaya kararlı. Bir kere daha yenilgiye razı gelme ve kandırılma evrelerini çoktan aştı. Siyaset silahını kimse onun elinden alamayacak.

Kopenhag Kriterleri'nin arka yüzü

Yunanistan'da bir kafe-bar çalışanı konuşuyor: “İşyerine gittiğimde duvara asılı bir duyuru gördüm: 'Toplu sözleşmenizi tek taraflı olarak feshetmiş bulunuyoruz. Yeni bir sözleşme istiyorsanız, temel ücretinizin yüzde 15 eksiğini kabul etmeniz ve bazı sosyal haklardan vazgeçmeniz gerekmektedir…' Ben vergi ödemeyince bana hırsız diyorlar. IMF benim ücretimi çaldığında bunun adına yasa deniyor,” diye yakınıyor adam.

Bu son cümleyi, hemen hemen aynı kelimelerle, İngiliz yazar Charles Dickens'in 19.Yüzyıl ortalarında kaleme aldığı herhangi bir romanında okuyabilirsiniz.

Bir de şu: Kafe-Bar çalışanlarıyla imzalanan toplu sözleşmeden söz ediliyor!

Yunanistan'daki gibi bir krizin bize niçün ve nasıl “teğet” geçtiği de bundan anlaşılmıyor mu?

İsyan

Ölü toprağı kalkmaya başladı. İsyan var!

Ne zaman? Seçimle gelen Başbakan'ın ve maiyetinin dillerinden düşmeyen “Sandık” tekerlemesinin artık gına getirmeye başladığı günlerde.

Millet ya da Halk dedikleri neyse, işte onlardı. Gezi Parkı işgalcileri. İstanbul ahalisinin mülksüzleştirilmesine, parkının elinden alınmasına itiraz eden bu şehrin çocukları. O çocukların anaları, babaları, abla ve abileri, onları tanıyan, tanımayan onca mahallenin onlarla bir ve birlik olmaya koşan sakinleri: Hemşeriler! Ankara'dakiler de. Mersin'de, Adana'da, İzmir'de meydanları, caddeleri, sokakları dolduranlar. Böcek temizler gibi sıkılan zehir katılı tazyikli suyla, kurşun niyetine ateşlenen zehirli gazla günboyu hırpalanan, tecavüze uğrayan, her gün beş on kez ölüm tehlikesi atlatan insanlar. Ve o tehlikeyi atlatamayanlar! Ölen beş kişi. Gözü çıkıp kör olan 12 kişi. Binlerce yaralı. Altmışı ağır!

Elle tutulur, gözle görülür erkek, kadın insan hepsi. Avuçları terli, ciğerleri nefes dolu. AKP rümuzu karşısında yüzde 49 bilmem kaç yazan sandık sayım cetveli değil! Sabah akşam esatiri bir yaratık gibi sözü edilen Sandık'tan dört beş yılda bir hükmünü ilan ettiği söylenen sessiz, hissiz, elinin sıcağı da olmayan, gözü ne görür, nasıl görür, ciğerlerinde kaç solukluk nefes var bilinmeyen bir şey! Temsili demokrasi denilen kapkaç oyununun neydüğü belirsiz sözde “özne”si…

Yarar yaramaz

Şu başkanlık konusu hiç gündeme gelmemeliydi. Getirilememeliydi. Getirildiyse, gelmesiyle gönderilmesi bir olmalıydı. Tayyip Erdoğan ve avenesi istiyor deniliyor. Onlar isterler. Ululemre itaat ve herkesi itaat ettirmeye niyetlenme iliklerine işlemiştir. Ebed müddet devlete taparlar. "Devlet", bilir misiniz ki, sözlükte " Servet" demektir?

Peki böyle bir şeyi –ucubeyi– istemeyenler..? Onların eli niçün armut topluyor? İş olup bittikten sonra olmazlanmak, hayıflanmak, sızlanmak, onu bunu suçlamak neye yarayacak? Ne yapılmak istendiği, ne için yapılacağı bugünden belliyken, bu yapacağınızı yapmasanız daha iyi olur demekten öte hiç bir anlam taşımayan laflar etmenin neye yarar, neye zarar olduğunu düşünmenin tam zamanıdır. Tarih yapmak, her şey olup bittikten sonra, "Biz demiştik!" diye ağlaşanların harcı değildir.

“Batsın böyle gazeteciliğiniz!”

Hangi gazetede sendikal örgütlenme ve eylem imkânı var? Niçün yok? Bu duruma gazetelerin ünü alemleri tutmuş, demokrat, insan hakları savunucusu, özgürlük meftunu yazarlarından biri olsun sesini yükselterek itiraz ediyor mu?

Her biri allameyi cihan onca yazarın, çizerin bilgeliklerini sergilediği hangi gazetede düzeltmeninden, sayfa editörüne, onun yardımcılarına, makine tamircisine vb.'ye kadar basın çalışanlarının anayasal haklarının zorbalıkla ve kalleşçe gaspedilmesini yıllardır sürdürmekte olan enerji hatları sahibi, işletmecisi, pazarlamacısı gazete patronunun işçi düşmanı tavır ve tasarruflarının bırakın o gazeteyi, herhangi bir başka gazetede açıkça eleştirildiği, mahkum edildiği hiç görülüyor mu?

Batsın böyle gazeteciliğiniz!

Tam da...

"Denk geldi... Sayın Başbakan Ergenekon'u işaret etti. Tam da savcının mütalaası üzerine yargı mensuplarına tehditler savurulduğu sırada, tam da derinlerden, "Biz bitmedik, size gününüzü göstereceğiz!" mesajı verilmişken. Tam da ummadığınız kalemlerin Ergenekon'cuların yaptıklarını hafife almaya yönelik analizler yaptığı sırada..."

Bunları yazan, işi gücü malum bir zaviyeye hizmet olanların Türkiye medyasındaki baş temsilcisi. Tam da şunun şurasında iki, üç yıl öncesinin akıldaneler ve yandaşlar fasilesinin dahi AKP'nin tuttuğu yolu eleştirir görünmekten kendilerini alamadıkları, dünün abilerinin düşman muamelesi gördüğü günlerde yazılıyor.

Şimdiye kadar böylesi bir ajan-provokatör çıkışı olmamıştı bu çeşit marifetleriyle maruf Türk medyasında. Başbakan uyarılıyor, tehdit ediliyor. Ömrü yetenler ona da "Ergenekoncu!!!" denildiği günleri görecekler.

Galatı meşhur

Çetin Altan yazdıydı. Epey oluyor. Bu gidişle yirmi otuz yıla kadar Türkçe diye bir dil kalmayacak diye.

Dediği çıkıyor. Az kaldı.

Çetin Altan endişesinde yerden göğe kadar haklı. Mimar Sinan bir yana, Türkçemizden başka gönül rahatlığıyla övünebileceğimiz neyimiz var?

Her gün, sabah akşam kulaklarımızı tırmalayan şu "... görmüş olduğunuz şey" saçmalığı veba mikrobu gibi her haneye bulaşıyor. Herkes birbirinin ağzından kapıyor. Tam bir salgın!

Bakın iş nereye vardı. Geçende kendine gazeteci ya da televizyoncu, basın mensubu –her neyse– diyen bir hatun,TV kanallarından birinde, üzerinde durduğu bir rıhtımdan ilerde bir yeri işaret ederken ne dedi dersiniz? "...üzerinde bulunmuş olduğumuz bu rıhtımdan bakınca..."

Ölür müsün, öldürür müsün!

"Galatı meşhur" yaygınlık kazanmış yanlış demektir. Yani yanlış ama, kullanıla kullanıla doğru sayılan ya da doğru olanın yerini almış olan yanlış söz. Dilin böyle böyle gelişip zenginleştiğini söyleyenler var. Çok da haksız sayılmazlar ama, ipin ucunu kaçırdınız mı dilin de işte böyle içine (afedersiniz!) ediliyor...

Kadıncağız, söyleyeceğini doğru ve anlaşılır söyleme telaşıyla konuşuyordu, besbelli. Tam da "üzerinde bulunmuş olduğumuz..." gibi bir sakillik ağzından çıkarken beyniyle dili arasında ne gibi bir irtibat –ya da rabıta– vardı acaba..?

Suriye

Baas rejimini kimyasal silah kullanmakla suçlama komplosu harekete geçti Aynısını Saddam Hüseyin'e yapmışlardı. Dünyanın gözünün içine baka baka gözlerini kırpmadan yalan söylemişlerdi. Sırf güçlerine şan katmak için 1 milyon insanı öldürdüler! Huyları kurusun, tutamıyorlar kendilerini...

Kimler? ABD'nin ve İngiltere'nin "saygı değer" siyasi liderleri, bizimkilerin her fırsatta övünerek söz ettiği stratejik ortakları! Şimdi Irak'ta yarattıkları keşmekeşin altından nasıl kalkılabileceğini düşünüp duruyorlar.

Bu kadar alçaklığa dünya niçün tahammül ediyor?

İki yol

İki yol var. Biri, Barış'tan Çözüm'e. Diğeri, Çözüm'den Barış'a. En doğrusu, barışın kalıcı olması ihtimalinin daha yüksek olduğu ikinci yol. Ne ki o yol netameli. İnsanlar bir an önce barış olsun istiyor. Her Allahın günü ölüm gösterilmekten herkes yıldı, usandı. Bu kadar acı yetti.

Barış'tan yola çıkılacak. Başka yolu yok. Barışta daha kim bilir kaç yıl havanda kan dövmenin sonu gelmeli. Bunun için herkes ısrarlı ve kararlı olmalı. Çözüm'e ne zaman, nasıl, nerde ulaşılır? Onu göreceğiz. Ne ki, nasıl olacak olursa olsun Kürt halkı –Kürt ulusu– eninde sonunda nasıl yaşamak istiyorsa öyle yaşayacak.

Çözüm'ün bir uzun vâde "ütopik" perspektifi var, bir de çözüm unsurlarını –onlar neyse– en baştan, Barış' la birlikte içermesi kaçınılmaz reel politiği. Barışla birlikte memleketin başımızdaki AKP iktidarı ile demokratikleşmeye başlayacağı safsatasına kanmamakta, sorunu Kürtlerin diledikleri gibi yaşama özlemi ardında mevzilenen karmaşık niyet ve tasavvurları gözeterek irdelemekte yarar var.

Baldıran

Gerillanın Türkiye dışına çıkmasına TBMM'de bir şekilde legal zemin sağlanmasını istemekte PKK mahfilleri yerden göğe kadar haklıydı.

Meclis işin içine girerse, yani barış sürecinde yer alıp, hatta öne çıkarsa ne olur? "Teröristler" tanınmış mı olur? Olursa olur. Sen dilini değiştirirsen mesele kalmaz. Otuz küsur yıldır kiminle savaşıyorsun? Gölge boksu mu yapıyordun? Kırk bin yurtdaş nerde, nasıl öldü? Şimdi kiminle barış yapacaksın? "Barış" diye ne yapmaya niyetleniyorsun?

Şekil her zaman esasa dairdir. Barış mı olacak, yoksa başka bir şey mi? Baldıran zehiri içerim diyen Başbakan'ın yine ne dediğini hiç umursamadan konuştuğu anlaşıldı. Baldıran lafı güzeldi de, boşa havalanma olduğu çabuk görüldü.

Alt Kategoriler