Gülmeyi ve direnişi bilen çocuklar geldi

“Sınıf hareketi, halk hareketi Japon gülüne benzer, nerede, ne zaman açacağı belli olmaz” diye toplumsal mücadeleden umudu hiç kesmemek gerektiğine işaret eden analojideki gibi oldu. Hiç kimsenin öngörmediği, ummadığı ve beklemediği bir anda Türkiye tarihinin en büyük sosyal isyanı patladı. İktidarı, muhalefeti, liberali, muhafazakârı, devrimcisi ve reformisti ortaya çıkan hareketi anlamakta ve adlandırmakta zorlandı. Ekranlardan ve gazete köşelerinden komplo teorileri, sosyolojik analizler, siyasi yorumlar havada uçuşa dursun, toplumsal mücadele kendine açtığı bu yeni kulvardan, bazen düşen, bazen yükselen bir tempo ile yürümeye devam ediyor. Bu direnişle birlikte ortaya çıkan dinamik nasıl bir kimliğe, nasıl bir forma dönüşür, ya da dönüşür mü bunu şimdiden kestirmek zor. Ancak bir anın değil, bir sürecin eylemi olarak Gezi Direnişinin, yakın gelecekte etkileyici bir dinamik olarak kendine yer bulacağı kesin.

Gezi direnişiyle başlayan bu tarihi isyan üzerine çok yazılıp konuşulacak, çeşitli yönleri, anlaşılan anlaşılamayan özellikleri üzerine çok tartışılacak ama birkaç noktada dikkat çeken bazı noktaları, vurgulamak yerinde olacaktır.

1. Kimlik mücadelesi

Direniş geniş anlamıyla mavi ve beyaz yakalı ücretlilerin (ağırlıklı olarak da beyaz yakalıların) ve onların çocuklarının katıldığı bir isyan olarak gelişti. Ancak isyan sosyal talepler üzerinden şekillenmedi. Meselenin görünen kısmında kamusal alanların sermayeye peşkeş çekilmesi karşısında duyulan tepki vardı. Bu açıdan eylemin sosyal motiflere sahip olduğu, neoliberal politikalar karşıtı bir öz taşıdığı söylenebilir. Ama esas olarak direniş bir kimlik isyanı olarak cereyan etti. Elbette AKP'nin siyaset tarzına, kamusal alanların ranta açılmasına karşı genel bir itirazı da içinde barındırıyor bu hareket ama büyük ölçüde hayatın bütün alanlarını, dinin gereklerine göre düzenleme arzusu karşısında modern-laik yaşam talebinin eylemi olarak kendini gösterdi. Biraz sivrilterek söylemek gerekirse modern laik kimliğin simgesi burada “alkol” oldu. Eylemi, Başbakanın alkol düzenlemesini, dinin gereği olarak savunması süreci tetikledi. AKP destekçilerinin alkol düzenlemesine çeşitli gerekçeler bularak, dünyadan örnekler vererek makul bir düzenleme olarak anlatmaya çalışırken, başbakan onları da boşluğa düşürerek “İki tane ayyaşın yaptığı yasa muteber oluyor da dinin emrettiği bir yasanın sizin için neden reddedilmesi gerekiyor?" Bu toplumsal yaşamı dinin kurallarına göre düzenleme arzusunun şimdiye kadar dile getirilmiş en açık ifadesiydi. Vesayet rejiminin odağını ele geçirme operasyonunun tamamlanmasının ardından AKP büyük bir özgüvenle toplum mühendisliği işine hız vermişti. İktidarın dini esas alarak toplumsal yaşama biçim vermek istemesi ve bu isteğin rahatlıkla dile getirilmesine duyulan kızgınlık, Gezi'ye yönelik şiddetle birleşince aşağıda içten içe biriken tepkinin sokağa dökülmesini getirdi.

Daha önce sokaklarda hiç görmediğimiz gençlerle, sokaklarda görmeye alışık olmadığımız kesimler bu vesile ile sokakla tanıştılar. Daha önce toplumun geniş kesimi tarafından tedirginlik, korku ve çekinme ile dile getirilen direniş, eylem, mücadele, hatta militan sözcükleri normalleşti, itibar kazandı. “Her yer Taksim, her yer direniş” sloganıyla herkes eylemci, her yer eylem alanı oldu. Sokaktan yükselen sesler karşısında, toplumun üzerinde mutlak bir hâkimiyet kurma ihtimalinin azaldığını gören iktidar panikledi ve sertleşti, saldırdı. Saldırdıkça öfke yükseldi, yaşam biçimi tehlikede olduğu fikri kuvvetlendi ve eylemler büyüdü. Kimlik direnişi geride bırakılan bir aylık bir zaman dilimi içinde bazen yükselen, bazen düşen bir seyir içinde süreklilik kazandı. Kimliğini, yaşam tarzını savunmak üzere sergilenen direniş, toplum mühendisliği projeleri karşısında bugünden yarına özgürleştirici bir dinamiği temsil ediyor.

2. AKP moral üstünlüğünü kaybetti

İktidarda 10 yılını geride bırakan AKP, ilk kez bu denli büyük bir aşınma yaşıyor. Toplumun karşısında ahlâkı, vicdanı, adaleti, hakkaniyeti temsil ettiği iddiası ile yaratılan havanın aslında büyük bir yanılsama olduğu ayan beyan görüldü. Ahlâkı temsil edenlerin yalana sığındıkları, çok kolay ve hiçbir sıkıntı duymadan yalan söyleyebildikleri, şiddete arka çıkarak, cana değil cama üzülerek vicdandan, merhametten ve insanlıktan ne kadar uzak oldukları ortaya döküldü.

AKP'nin moral olarak temsil ettiğine inanılan, en azından öyle propaganda yapılan değerlerden biri de “haklılık” idi. “AKP hakkı olana hakkını verir” diyorlardı. Ama bu süreç AKP için hak, haklılık değil gücün önemli olduğunu deşifre etti. AKP geleneksel devlet etme anlayışına bağlı olarak güç ile eylemleri bastırmaya çalışırken AKP ve iktidar adına konuşanların tamamının ağzından hak, haklılık, hakkaniyet değil, devlet, güç, güçlü sözcükleri dökülüyordu. Ağzını açan, iktidarın haksız uygulamaları ve polis şiddeti “devlet ve güç” kavramlarıyla normalleştirilmeye çalışılıyordu. Güç vurgusunun hakkaniyetin bu kadar önüne geçmesi, şiddetin bu kadar açık bir dille savunulması evinde oturan –belki de başbakanın evde zor tuttukları da dahil– insanlar üzerinde çeşitli kırılmalara yol açacağı, “Bunlarda Allah korkusu var”, “Bunlar vicdanlı yöneticiler” lafları nın artık daha az duyulacağı yüksek bir ihtimâl. AKP'nin büyük bir böbürlenme içinde “Ahlâk”, “Vicdan”, “Adalet” gibi kavramlarla toplumla kurduğu ilişki düne göre daha mesafeli bir ilişki haline gelecektir. Elinde yalan ve şiddetten başka araç kalmayan AKP moral üstünlüğünü kaybetti, Başbakan istediği kadar üst perdeden gürlesin AKP'lilerin artık daha fazla başı öne eğik.

3. AKP'nin iktidar stajını darbecilerin yanında yaptığı iyice deşifre oldu

AKP bu süreçte, toplumsal muhalefetin talepleri karşısına operasyon, manipülasyon ve kara propaganda ile çıktı. Totaliter zihniyetin ürünü olan bu yaklaşım ve uygulamalar devlette devamlılığın göstergesi olurken AKP'nin devlet yönetme stajını darbecilerin yanında yaptığını da örnekleriyle gözler önüne serdi. AKP iktidarının ve AKP ile birlikte bu süreçte saf tutanların yükselen direnişin meşruiyetini gölgelemek için söyledikleri her söz, attıkları her manşet, yaptıkları her haber 12 Eylül daha çok da 28 Şubat'ta yaşananların kopyası biçimindeydi. BirGün gazetesinin isabetle hatırlattığı gibi 28 Şubat sürecinde bir tiyatro oyunu bahane edilerek Sincan'da tankları yürütülmüştü. Bu dönemde de Mi Minör oyunu bahane edilerek Gezi direnişi ezilmeye çalışılıyor. 28 Şubat'ın andıçları vardı, bu iktidarın da “50 kişilik listeler”i var. 28 Şubat'ta Akın Birdal'a yapılanın bir benzeri Mehmet Ali Alabora'ya yapılmak isteniyor. Darbecilerin yanında staj yapanlar, devleti yönetme biçim ve alışkanlıklarını onlardan öğrenenler, çıraklıktan ustalık mertebesine yükseldikçe demokrasi maskesini çıkarıp aynı zihniyet ve aynı yöntemlerle hareket ediyorlar.

4. Soldan giden aydınlar çekilince AKP sefilleri oynadı

Gezi direnişi, 12 Eylül 2010 referandumu ile vesayet rejimini tamamen ele geçiren AKP'nin demokrasi ve demokratikleşme diye bir derdinin olmadığının en açık, en görünen ifadelerinden biri oldu. Bu aynı zamanda çevreden gelen bir hareketin otomatik olarak demokrat bir kimlik taşıyacağı tezi ile AKP'ye açık destek veren, AKP ile organik ilişkiler içine giren, AKP ile kurdukları politik ortaklığı daha ileriye taşımak isteyen çevrelerde de bir kopuşa yol açtı. Reel sosyalizmin tarih sahnesinden çekilmesini takip eden süreçte, liberalizme meyleden eskimiş solcular ile liberal aydınların büyük kısmı AKP'nin yanında durmaktan vazgeçtiler. AKP'nin demokrasicilik oyununda rol üstlenmekten geri çekildiler. Ortaya çıkan çekilme bu kesimlerin AKP'nin ne kadar çok işine yaradığını da gözler önüne serdi. Onlar olmadan, AKP toplumun önüne doğru düzgün argümanlar üretip tartışma yürütemedi, sefilleri oynadı. Kendine aydınlar arasından muhatap yaratma işine soyunduğunda da bula bula Necati Şaşmaz, Hasan Kaçan ve Hülya Avşar'ı buldu.

5. Yeni muhalefet tarzı ve dili kazanıldı

Sessiz, itaatkâr bir toplum beklentisini sarsacak kadar güçlü eylemlerle, sokağın ve muhalefetin dili, eylem biçimi bu eylemle yeni bir içerik kazandı. Alışıla gelmiş, gelenekselleşmiş dil ve tarz bu eylemle birlikte yenilendi, güncellendi. Sosyal medya denilen iletişim mekanizmaları nın örgütlenme ve tepki vermede ne kadar etkili olduğu anlaşıldı. Muhalefetin seçtiği mizahi dil, hem eylemlerin meşruiyet çizgisinin yükselmesini hem de fikirlerin büyük bir hızla yaygınlaşmasını, kabul görmesini sağladı. İktidarın saldırgan ve küstah dili, muhalefetin mizahı büyük bir beceriyle kullanan dili karşısında çuvalladı, açmaza girdi. Bu sürecin bir diğer önemli kazanımı da toplumsal muhalefetin geleneksel hale gelen, spot, bir olaya tepki vermekle sınırlı eylem tarzının aşılmasıydı. Eylemlerin süreklilik taşıması, ısrarla taleplerin takip edilmesi iktidarın tutumunun gerilemesinde en etkili faktörlerden biri oldu. Çok uzun süredir büyük bir belirsizlik içinde yaşayan, ne yaptığını bilmez durumda olan toplumsal muhalefet Gezi direnişiyle başka bir niteliğe büründü. Muktedirler karşısında ısrarla sürdürülen mücadele, toplumsal muhalefetin, meşru hedeşerle kitlesel direnişler eksenli “radikal yoldan” ilerleyebileceğini de ortaya çıkardı. Gezi direnişi toplumsal muhalefete yerleşik dil ve muhalefet araçlarını yenileme konusunda önemli bir deneyim hediye etti.

6. Bükülemeyecek bilek yok

“Tavşan korktuğu için kaçmaz, kaçtığı için korkar” lafının doğrulandığı bir süreçten geçtik. Korkuyu yenen kitleler sokağa çıkarak kendini kadir-i mutlak gören iktidara geri adım attırdılar. Kitleler gücünü fark etti ve her yapılana kolayca rıza göstermemek gerektiğini kavradı. İktidar yenildi. Başbakanın mahkeme kararına uyacağını ve referandum yapılacağını açıklamasından sonra aşırı saldırganlaşması, polis şiddetini tırmandırması esas olarak yenilmişlik duygusunu yenmek içindir. İktidar bu saatten sonra her istediğimi, istediğim gibi yapabilirim rahatlığı içinde davranamaz. Sokağı ve sokakta şekillenen muhalefeti dikkate almak zorunda.

7. Sol olmadan asla

Gezi direnişinin önemli dinamikleri sosyalist örgütler oldu. Mücadelenin ön saflarında yer alanlar çoğunlukla sosyalistlerdi. Bu yüzden AKP iktidarı, “Gezi-Taksim” “makbul-marjinal” ayrımı ile bu taşıyıcı dinamiğin kitle ile bağını ortadan kaldırma çabasına girdi. Başarılı olamadı. Ama sosyalist sol da bu süreçte güçlü bir partiden, bir merkezden yoksun olmanın sıkıntısını yaşadı. Her şeye rağmen Gezi direnişi, sosyalist solun örgütlenme, güçlü ve etkili eylemler yapabilme potansiyelini yeniden kazanabileceğini gösterdi. Parklarda yapılan ve doğrudan demokrasinin önemli örneklerini sergileyen forumlarda, sosyalistler 12 Eylül sonrası nda belki de ilk kez kendi dışındaki kesimlerle konuşma, tartışma imkânı buluyorlar. Ortaya çıkan bu imkânı iyi kullanıp yeni toplumsal dinamiklerle ilişkisini sistematik bir biçime büründürmeli. Şimdi solcular, siyasal iktidarın baskıcı uygulamaları, piyasacı ve otoriter diktatörlüğüne karşı büyük bir muhalefet cephesi örmek göreviyle baş başa. Emek, meslek örgütlerinden, toplumun çeşitli talepleri etrafında örgütlenmiş çevre ve bireylere, sosyalist, solcu, sosyal demokrat kesimlere kadar geniş bir kesime şemsiye örgüt işlevi gören Taksim Dayanışması, örgütlenme modeli, karar alma süreçleri, iç işleyişiyle bir model olabilir.

8. Gençler geldi, umut büyüdü

Direnişin temel dinamiği gençler oldu, eylemin tarzı, dili, inadı, kararlığı, yaratıcılığı öfkesi, sabrı onların elinde şekillendi. Rejimi, düzeni sorgulayan, doğruların yanlışların tek merkezden belirlenip önlerine konulmasını kabul etmeyen bu gençler, zihinlerde yaşanan büyük dönüşümün, zihinsel bir devrimin habercisiler. Yıllarca bazen inanarak bazen sadece bir umudu diri tutmak adına söylenen “Başka bir dünya mümkün” sloganı Gezi direnişi örneğine yaslanarak artık büyük bir gönül rahatlığı içinde haykırılabilir. Çünkü gülmeyi ve direnmeyi bilen çocuklar geldi. Bu açıdan bakıldığında Taksim'de asılan pankart o yüzden fantastik değil, gerçekçi: “Devrim bize göz kırptı”.

"Başbakan'ın adamları" ve "Faiz Lobisi!"

Toplumsal olaylara açtıkları yol veya yol açtıkları sonuçlar yönünden bakmak daha sağlıklıdır. Bu açıdan “Gezi Direnişi”nin içini veya “ruhunu” kesip biçmek için erkenden heveslenmeye hiç gerek yoktur. Gezi direnişinin “şirin çocukları”ndan “bilişim çağı!”na mahsus bir şehir efsanesi çıkarma gayretlerini de olumsuzlamadan eylemi sevmek, yorumlamak ve üzerine düşünüp dersler çıkarmak mümkündür. Güzelse güzel demektir. Güzel çoğu zaman kaosa yol açar ama güzel beklentileri yeşertmeye imkan yarattığı için kaos da güzeldir.

Ama ilk bakışta şu görülüyor: Gezi Parkı olayının kendisinden daha önemli olan, eylemin birdenbire “Taksim Meydanı” anlamına bürünmesi, bu anlam üzerinden Türkiye'nin 60-70 vilayetine yayılması, resmi açıklamaya göre 3,5-4 milyon insanı kapsamış olmasıdır.

Bu 4 milyon insan, değil Gezi parkındaki 3-5, şurda veya burdaki 1000 ağaç için, Türkiye'nin bütün ormanları yok edilse dahi kılını kıpırdatmaz. Bu değildir. Polis gencecik çocukları dövmüş ve halk öfkelenip sokağa dökülerek çocuklarına sahip çıkmış falan... Yalan. Daha dün Uludere'de 35 çocuk öldüren bu devlete öfkelenip sokağa çıkan Kürtler'den başka tek kişi oldu mu?

Oldu elbette ve Gezi olayını “direniş” yapanlar da sadece bunlardı. “Bunlar” ise, lafı eğip bükmeye hiç gerek yok, Türkiye'nin bilinen solcuları, komünistleri, sosyalistleri, devrimcileri ve demokratlarıdır. Kim iseler ve kaç kişi kaldı iseler, işte onlar ve o kadar. Türkiye'nin solcuları koşup “üç-beş ağaç olayı”na katıldılar, toplumsal direniş haline getirdiler. Tayyip Erdoğan da haklı olarak işin bu yanına kafayı taktı. Sosyalistlerden, solculardan korktu. Kim ne derse desin, ağzı bozuk eski solcular ne kadar küfrederlerse etsinler, Türkiye'de hala sokağı tutuşturacak tek siyasi güç soldur. Bu sol yarı n –dan da yakın belki– çok daha güçlü biçimde sokağı tutacak, hatta eylemini başka başka yerlere de taşıracaktır. Gençler mi? Barikat kurmayı öğrendiler ya, arkası gelecektir. AKP'yi, yerine kimin geleceği sorusuna kafayı takmadan iktidardan gönderecek olan da işte bu, adı hiç anılmayan, görmezlikten gelinen Türkiye solu'dur.

“Yabancıların bana karşı komplosudur”, “Faiz lobisi”nin işidir gibi laflarına bakılarak Tayyip Erdoğan ve hükümetinin Gezi olayından çok korktuğu söylendi. Niçin korksun? Aksine, olaydan yararlanmak istedi. Direnişin “Faiz lobisinin işi” olmadığını herkes gibi o da bilir. Toma'ları kimden satın alıyor ki? Erdoğan “faiz lobisi” derken gölge boksu yapmıyor. “Faiz lobisi diye bir şey yoktur, uydurmadır” demek doğru değildir.

Tayyip Erdoğan, “Faiz lobisi” deyip mağdur rolünü oynamıştır ve bu doğrudur. Çünkü Tayyip Erdoğan kendine kan veren, içinden çıkıp geldiği “çekirdek taban”ı adına konuşurken daima “mağdur” vaziyettedir. Bu taban liberal kapitalizm mağdurudur! Erdoğan mağduriyet dilini, garip gureba edebiyatını bu kesim için kullanır. TÜSİAD'ı, büyük sermayeyi, AB ve ABD'yi arkasına aldığında kullandığı dil ise, herkese babalandığı dildir. Bu Erdoğan kahramandır, sultandır, Hitler mertebesinde acımasız bir diktatördür. Konuşurken kim adına konuştuğunu doğru anlamak bu nedenle önemlidir.

Daha önce yazdım: Tayyip ekonomik politikada TÜSİAD'ın adamıdır. AKP TÜSİAD'ın iktidarıdır. Erdoğan iktidarı, öyle komplo ile falan değil, göstere göstere yaratılmış bir TÜSİAD-ABD-AB seçeneğidir. Erdoğan'ın “Faiz lobisi” dediği de zaten TÜSİAD'dan başkası değildir. Dış komplo diyerek kastettiği de TÜSİAD'dır. Çünkü TÜSİAD aynı zamanda bir dış olgudur. Gezi olayında “Faiz lobisi”ni hedef göstermesi ise TÜSİAD'ın desteğini tazelemek, teyid ettirmek maksadıyladır.

Bu noktayı biraz açalım: MÜSİAD'ı tanırsınız. Erbakan hareketinin iş dünyası içindeki organik uzantısıdır. AKP'nin iskeletinin çatılmasında önemli bir rol oynamıştır. MÜSİAD bir siyasi örgüt gibi çalışmaktadır. Yaklaşık 6.500 üyesi vardır ama belli kümeler içindeki etkinliği ile AKP iktidarından nasiplenen 30-35 bin civarında orta ölçek imalatçı işletmenin sözcülüğünü yapmaktadır. Bu orta ölçek sanayici, tüccar kesimin dış pazar etkinliğine ulaşabildiği alanlar ise tutunma gayreti içinde olduğu Kuzey Avrupa ve Ortadoğu pazarlarıdır. MÜSİAD'ın çıkarlarını seslendirdiği kesimin sermaye biriktirdiği asıl yer Türkiye'nin iç pazarıdır. Ama işte bu pazarda da “kapitalizmin kuralları” hükmünü icra etmektedir ve TÜSİAD bu kesimi ezmektedir.

Gezi direnişi sürerken 25 Haziran'da MÜSİAD “2013 Türkiye Ekonomisi Raporu”nu açıkladı. Bu raporla finans sektörünü (bankaları) hükümete hedef gösterdi. Türkiye finans sektörü dediğiniz de zaten TÜSİAD'tır. Rapor acil önlem alınmasını istiyor ve alınacak önlemleri de söylüyor. “Ekonominin mevcut göstergelerini analiz etmekle kalmayıp, ileriye dönük vizyon çizme özelliği de taşıdığı” söylenerek açıklanan MÜSİAD raporu'nun dili, Tayyip Erdoğan'ın gezi direnişi boyunca kullandığı kaba ve çıplak dilin aynısıdır.

MÜSİAD şunları istiyor:

“1. Bankacılık teminata kredi veren sistemden projeye de kredi veren sisteme geçmeli. İlave yatırımlara ve bu yatırımların önemli bir kısmını gerçekleştirecek olan özel sektörün, yeterli finansmana, daha kolay erişmesine ihtiyaç duyulmaktadır. Mevcut bankacılık sisteminde; işletmeler, neredeyse krediye ihtiyacı olmadıklarını ispat ettikleri takdirde ve neredeyse, sadece teminata dayalı olarak finansmana erişebilmektedir. Bankalar birer ticari işletme oldukları halde, neredeyse risk taşımayan bir konumda, tamamen teminata dayalı, üstelik de aşırı teminatlamayla uygulanan bir yapıda, topladığı mevduatı üzerine masraf ve karını koyarak, talep edene verme olarak çalışan sistem, piyasa ekonomisi şartlarında, büyümeye fren etkisi yapmaktadır.

“2. Kamu bankalarında, mevduat bankacılığı kadar, yatırım bankacılığı faaliyetleri de ağırlık kazanmalıdır. Proje finansmanının yaygın ve makul şekilde uygulamasını sağlamak için, sistemi diğer unsurlarla teşvik etmenin yanısıra, piyasa ekonomisi içinde, kamu bankalarının uygun rekabet şartlarıyla piyasaya yönlendirilmesi de mümkündür. Devletin asıl görevi, ticari kar elde etmek değildir. Projelerin, makul teminatlar alınarak kaliteli ve hızlı finansman bulabilmeleri gibi, ülkemiz için çok önemli, ancak şu anda neredeyse uygulanmayan bir sistemi hayata geçirebilmek için, kamu bankaları, bu konuda öncülük yapabilirler.

“3. Kamu projeleri finanse edilebilir ölçeklere bölünmeli ve projelerin gerçekleştirilmesinde taban genişletilmelidir. Kamu projelerinin daha küçük ölçeklerde ihale edilmesi, hem projeleri daha kolay finanse edilebilir hale getirebilir, hem de ihaleleri daha geniş bir yelpazedeki işletmelere açarak, kamunun ve projenin gerçekleşmesinin riskini azaltabilir. Ülkemizin gurur kaynağı olan ve neredeyse çok kısa zaman dilimlerinde peş peşe ilan edilen ve uygulamaya alınan büyük ölçekli projeler, çok büyük dilimler halinde değil, parçalanarak hayata geçirilerek, ülkemizin bu yatırımları yapabilen güzide şirketlerinin sayısının artması sağlanmalıdır. Paylaşımı ve büyümeyi alta doğru yayarak, belirli bir teknolojik olgunluğa sahip, ancak çok büyük projeler için yeterli kaynağa henüz sahip olamamış işletmelerin de, ekonomiden daha fazla pay almalarının yolunu açabilecektir. Bu durumda, söz konusu işletmelerin de finanse edebileceğ i yapıların yaygınlaştırılmasıyla büyümenin, özellikle belirli büyüklükteki projelerde, belirli sayıda işletme üzerinden değil, daha dengeli şekilde hayata geçirilmesi sağlanacaktır. Bunun yanı sıra, yine özellikle büyük ölçekli projelerde, daha fazla yatırımcının proje yapma yeteneğini arttırması, buna bağlı olarak uluslararası arenada da söz sahibi olmalarının önünün açılması mümkün olabilecektir. Ayrıca, bu tür ihalelere teklif sunan konsorsiyumlarda, bir ortağı n iş bitirmesinin yeterli görülmesi ve bu yolla daha geniş katılımlı konsorsiyumlara imkan tanınması, refahın yaygınlaştırılmasına hizmet edecektir. Bu strateji, büyümenin sınırlı sayı daki işletmeye bağlı olmasının getirebileceği risklerin azaltılması ve daha az riskle proje ortaya konulması açısından, oldukça önemlidir.

“4. Enerji yatırımlarında, orta büyüklükteki işletmelerin de önü açılmalıdır. Ülkemizde 2023'e kadar enerji yatırımlarının yaklaşık 150 milyar dolara ulaşması beklenmektedir. Öngörülen bu yatırım büyüklüğü, özel sektörün bu yatı rımlarda daha fazla rol üstlenmesi gereğini doğurmaktadır. Ancak, bu yatırımlarda da, orta büyüklükteki işletmeler, büyük ölçek engeli ile karşılaşmaktadır. Örneğin, yakın döneme kadar, özellikle enerji üretim tesisleri özelleştirmelerinde hakim olan anlayışa bağlı olarak, küçük güçteki santraller teker teker satışa çıkartılmış ve piyasaya birçok yeni oyuncu girebilmişti. Yeni yaklaşım ise, orta ve büyük güçteki santralleri birleştirerek, birkaç bin MW'lık portföyler oluşturmak ve daha büyük yatırımcıları piyasaya almak şeklindedir. Yukarıda açıkladığımız gerekçeler paralelinde, orta ölçekli yatırımcı larımız için de fırsat eşitliği sağlanması ve buna uygun portföylerin oluşturulması oldukça önemlidir.

“5. Büyük ölçekli portföy özelleştirmelerinde kamunun elindeki hisselerin tamamı blok yöntemle elden çıkarılmaktadır. Bunun yerine, kademeli bir hisse devri opsiyonu da göz önünde bulundurulabilir.

“6. Ülkemizin, orta ve uzun vadeli büyüme hedeşerini yakalayabilmesi için, yeterli sermaye birikimi oluşmasına da katkı sağlamak amacı yla, özel sektörün tek başına girmeyeceği alanlardaki büyük yatırımlar ve altyapı projelerinde, daha makul proje büyüklükleriyle, kamuözel sektör işbirliklerinin etkinlikle yapılması ve önündeki mevzuat engellerinin kaldırılarak, sürecin hızlandırılmasının gerekli olduğunu düşünüyoruz.”

MÜSİAD Raporu bu. Adeta bir çığlık gibi. Besbelli ki MÜSİAD'çı orta ölçek imalatçı sömürüden aldığı payı artırmak şöyle dursun, koruyamıyor bile. Çünkü TÜSİAD tekelciliği bunlara zırnık koklatmıyor. Kamu ihalelerinin büyük olanlarının tümünü TÜSİAD'çılar alıyor. Şundan pay biçelim: Hükümet, önümüzdeki üçbeş yıla sığacak, bütçesi 70 milyar doları bulan büyük projeler açıkladı: 3. Boğaz köprüsü, 3. Havalimanı, Trakya kanalı, Galataport, Haliç tersanesi, Otobanlar, Enerji özelleştirmeleri... Bu pastadan “Erdoğan'ın adamları!” pay alamıyor. Niçin? Çünkü Bankalar bunlara ne kredi veriyor, ne de teminat mektubu. Bankaların tümü TÜSİAD'çıların.

Erdoğan'ın adamları bu nedenle Tayyip Erdoğan'ı yardıma çağırıyorlar. Bankalara haddini bildirmesini istiyorlar. Hükümetten de; “Kamu projelerini finanse edilebilir ölçeklere bölmesini ve projelerin gerçekleştirilmesinde tabanı genişletmesini” talep ediyorlar. Erdoğan'a, kamu bankalarını bizim için çalıştır, diyorlar.

MÜSİAD Raporun'nun bu kadar “açık sözlü” olması yardımın aciliyetine ve ciddiyetine işarettir. Bu kavga iki yıl öncesinden başlamıştı. Erdoğan bankalara, “benim adamlarıma da kredi verin” demiş, ama bankalar dinlememişti. Örneğin Ersin Özince “benim bankam zaten yatırımcı bankadır” diyerek çamura yattığı için çeşitli baskılarla uzaklaştırılmıştı. Yerine gelen Adnan Bali döneminde de İş Bankasının –ve diğer tüm bankaların– orta ölçek imalatçı kesime karşı finansal tutumu değişmedi. Tayyip Erdoğan hakikaten kızdı ve gezi direnişini vesile ederek “faiz lobisi” dedi ve bir hamle daha gerçekleştirdi.

Bu ekonomik kavganın siyasetteki tercümesini yanlış okumamak, Erdoğan faiz lobisini (finansal sermaye) karşısına aldı diye düşünmemek gerekir. Finansal Sermayeyi karşısına almak kim, Erdoğan kim? Adama “başbakan” olduğunu hemen hatırlatırlar! Erdoğan sadece bir pazarlık deniyor; alabilirse... Alamazsa yapacağı hiç bir şey yok.

Erdoğan'ın gezi direnişi nedeniyle öfkelenmesi esas olarak kendi adamları içindir. Kendisinden cami duvarına işemesi istenmiştir. Ayrıca FED'in aldığı yeni kararlardan sonra işinin daha da zorlaşacak olması öfkesini artırmıştır. Bir bütün olarak Türkiye ekonomisinin işi, –zaten zordu, büzülerek idare ediyordu– şimdi daha da zorlaşacak. Erdoğan faizleri düşürün diye boş laf ediyordu, artık “faizleri yükseltin de sıcak para gelsin” diye kendisi MB'sını sıkıştıracak. “İstediğiniz her şeyi verdim, daha ne istiyorsunuz?” laflarını terkedecek, TÜSİAD'tan bu lafları bir siyasi atraksiyon olarak görmesini rica edecek.

Gezi direnişi başka, bambaşka bir şey, Erdoğan'ın bu krizi bahane edip mali sermayeden “faiz lobisi” diyerek kıl koparıp boğazına kadar sıkışmış olan tabanına aktarmak istemesi başka bir şey. Tayyip Erdoğan'ın başka çaresi yok, adamlarına kırıntı da olsa “bir şey”ler vermesi lâzım. Hırçınlığı bundan. Aksi halde “tabanım” dediği küçük ve orta sermaye kesimi başka yere kayacak. Kaymaya başladı bile.

Siz Erdoğan'ın yerinde olsaydınız öfkelenmez miydiniz?

Direniş ve siyaset düşmanlığı

27 Mayıs 2013 gecesi Gezi Parkı'nda sabahlayan bir avuç insanla başlayan karşı koyuş ülke çapında bir eylemler yelpazesi olarak devam etti.

Direnişçilerin yapısı konusunda yazılı ve görsel basın daha çok 27 Mayıs ile 15 Haziran arası Gezi Parkının içinde kalan insanlar üzerinde durdu, kamuoyu yoklama kuruluşları onları inceledi, araştırmalardan en önemlisini Konda 4400'ü aşkın Park direnişçisiyle konuşarak yaptı, yaşları, öğrenim durumları, siyasi profilleri hakkında adeta istastik bilgiler niteliği taşıyan verileri kamuoyuna sundu.

Sayıları binlerle ifade edilen o insanlar sosyal örgütlenme, işbölümü, yüksek dayanışma, paylaşım bakımından çok önemli bir toplumsal örnek ortaya koydular. Gelecekte gerçekleşeceğine inandığımız “Yurttaş Toplumu”nun bir ütopya olmadığını gösterdiler.

Dayanışma ruhu evrenseldir

İnsanların doğadan gelen felaketler karşısında böyle ortaklaşa yaşam gösterdikleri olmuştur. Yakın devirlerden önemli bir örnek 1985 Eylül'ünde meydana gelen Mexico City depreminde yaşanmıştı. Bir gün arayla iki şiddetli şokun vurduğu 18 milyon nüfuslu başkentte on binlerce insan barınmasız, gıdasız kaldığında, devletin yetersizliği karşısında insanlar açık alanlarda (mesela bulvarların ortasındaki yeşil refujlerde) artçı sarsıntıların getirebileceği yeni yıkımlardan korunurken, derhal yurttaş inisiyatifleri oluşmuş, temel ihtiyaç maddelerinin temininden tuvalet ihtiyaçlarının giderilmesinin düzene konulmasına kadar açık alanlardaki on binlerce depremzedenin yaşamlarını idame ettirebilmeleri için örgütlenmelere gidilmiş, yağmacılığın, hırsızlığın önlenmesi için halk güvenlik birimleri oluşturulmuştu.

Değişik görevler için kurulan komiteler demokratik olarak işliyor, insanlar sorunlarının çözümünü tartışıyorlar, çareleri birlikte oluşturuyorlar, yeterli olmayan komiteleri ya da kişileri değiştiriyorlardı. Devlet olmadan –toplumun üzerinde hükmeden, emir veren bir aygıt bulunmadan– doğrudan ve ortaklaşa yönetim ve denetim mekanizmaları teşekkül etmişti.

Doğal afetlerin getirdiği yıkım karşısında insanların gösterdiği müşterek yaşama refleksi ve kolektif bilinç Gezi Parkı'nda refleks olarak değil, ama bilinçli olarak toplumsal ve siyasal bir eylemlilikte gerçekleştirildi.

O kadar geniş ölçekli olmamakla birlikte benzer bir deneyim 1989 Marmara depreminde de bazı yerleşim birimlerinde yaşandı. Mesela devletin ilgisiz kaldığı Kaynaşlı'da yardıma koşan –çoğu ÖDP'li– sosyalistlerin çabasıyla benzer bir yurttaş düzeni kurulmuş ve tıkır tıkır işlemişti. O örgütlenme çocuklarla özel olarak ilgilenmeyi, travmalarını atlatmaları için çadırlara oyuncaklar taşımayı, oyunlar oynamayı kapsayacak kadar iyi düşülmüştü. Sadece o kadar da değil, şimdi parklarda gördüğümüz açık hava forumları o zaman Kaynaşlı'da kuruldu, ömrü boyu topluluk önünde hiç konuşmamış kadınlar konuştular, dertlerini paylaştılar, o demokratizm olanağına felaket koşullarında kavuştular.

Fakat durumu gören Devlet-i Âli hemen müdahale ederek gönüllüleri uzaklaştırdı, kendi müesses nizamının ve sömürü düzeninin öngördüğü otoritesini geri getirdi.

Ya da depreme uzak İstanbul Kadıköy yakasında insanlar evleri dışında geçirdikleri birkaç gün içinde sahil yolunda benzer düzenlemelere gitmişlerdi.

Dayanışma sadece doğal afetler karşısında olmuyor. 1991 Ocak ayında Zonguldak madencileri Ankara'ya yürümek için yola çıktılar, Bolu Tüneline geldiklerinde hükümet isteklerini kabul etti. Yol boyunca –sendikanın da olanaklarıyla– aynı dayanışma yaşandı.

Ocak 2010'da Türkiye'nin çeşitli illerinden gelmiş Tekel İşçilerinin Abdi İpekçi Parkında ve Sakarya Caddesinde 78 gün boyunca sergiledikleri dayanışmayı da benzer bir örnek saymak gerekir. [Orada da polis Parktaki işçilere gaz sıkmıştı.]

1968 İstanbul Üniversitesi ve 1969 ODTÜ işgallerini de kolektif yaşama ve örgütlenme yetisine örnekler arasında saymalıyız.

Yani Gezi Parkı direnişçilerinin ortaya koydukları yardımlaşma-dayanışma örneği “1990'lar kuşağı”na özgü değil. Öyle sananlar insan topluluklarının binlerce yıldır biriktire geldiği hasletleri yok saymak olur. Meksika örneğini bu nedenle andık. [Ayrıca biliyoruz ki, halkımızda da var olan bu özellikler Alevi-Bektaşi kültürünün adeta karakteristik bir özelliğidir.]

Emekçi katılımı

Kaldı ki, direnişçileri Gezi Parkı'ndan, Kuğulu Park'tan ya da Gündoğdu Meydanından ibaret saymak hareketin sosyal ve kültürel niteliği hakkında bizi yanılgılı yargılara götürür.

Sözünü ettiğimiz merkezlerde Park eylemlerini sürekli kılanlar daha çok kentli orta katmanların yukarı kesimlerine mensup olanlardı. Oysa adı geçen metropollerin emekçi ağırlıklı semtlerinin insanları da gece gündüz sokağa çıktılar. İstanbul'da örneğin Gazi Mahallesi, Bayrampaşa, Sarıgazi, 1 Mayıs Mahallesi başta olmak üzere yürüdüler, Ankara'da Tuzluçayır, Dikmen, Keçiören halkından on binlerce insan Kızılay'a, Kennedy Caddesine, “Tomalı Hilmi”ye her akşam geldiler. Emekçi semtlerinde yaşayan solcu gençler, Aleviler, büyük kent Kürtleri sürekli olarak direndiler. TEM'in kuzeyindeki ve Güneyindeki semtlerden gelen emekçilerin Kadıköy'e kadar yürüdükleri, Köprü'ye yöneldikleri gece sayıları 40 ila 45 bine varmıştı.

Bir başka gece Rumeli yakasındaki Gazi Mahallesinden yürüyerek gelenler F.S.M Köprüsüne kadar varmışlardı.

Eylemde hayatını kaybeden üç kişiye bakalım:

1 Haziran'da Ankara Güven Park'ta başından polis kurşunuyla yaralanan 27 yaşındaki işçi Ethem Sarısülük 14 Haziran'da öldü.

2 Haziran günü İstanbul'da 1 Mayıs Mahallesinden TEM'e çıkan göstericiler arasına dalan bir aracın çiğnediği Mehmet Ayvalıtaş işçiydi ve –Tayyip Erdoğan'ın “marjinal gruplar” dediği, birtakım solcuların aynı mantıkla çattığı– siyasi gruplardan birisine (Sosyalist Dayanışma Platformu-SODAP'a mensuptu.

4 Haziran'da Hatay'da başına sopayla vurularak öldürülen 22 yaşındaki öğrenci Abdullah Cömert CHP ve TGB üyesiydi. Cömert'i Tayyip Erdoğan'a gönüllü milislik yapan Suriyeli mülteci Selefi çetelerinin öldürdüğü iddia edildi. Eskişehir'de 19 yaşındaki öğrenci Ali İsmail Korkmaz 2 Haziran akşamı Tayyip Erdoğancı çeteler tarafından komaya sokuldu, hastanede öldü.

Direnişte ölenlerin üçü de Aleviydi.

Şu halde eylemcilerin heterojen bileşimde olduklarını söylerken, Direnişçileri park eylemcilerinden ibaret görmemek gerektiğini, homojen olmamayı sadece siyasi eğilimler açısından değil, esas olarak sınıfsal bakımdan anlamayı kastetmiş oluyoruz.

Siyasetsizleştirme

“Gezi” adıyla anılan ve yurt çapında 79 ilde, 2,5 milyon insanın katıldığı devlet tarafından kabul edilen direniş kendiliğinden gelme karakter taşımakla birlikte pek çoğunda politikleşmiş genç insanların özverili mücadeleleri vardır.

Eylemlerin sınıf analizi önümüzdeki dönemde yapılacaktır, ilk günden beri olayların içinde bulunanlar, görev yapanlar yaşadıkları deneyleri anlatacaklardır, şimdilik şu kadarını söyleyelim ki, çoğu eskiden solcu olan bazılarının yaptıkları örgütsüzlük ve siyasetsizlik övgüsü, “yeter bu kadar, herkes evine gitsin” anlamına gelir, Tayyip Erdoğan'ın da istediği budur, ayrıca o yakıştırmalar sol siyasi gruplara “marjinal” demesine ve onların sembollerini “paçavralar” diye nitelemesine koşut düşer.

Türkiye solu bölük pörçüktür, aralarında kıyasıya rekabet vardır, bunlar bizzat kendilerinin de inkâr etmediği saptamalardır.

Sosyalist hareketin üzerinden önce Kenan Evren'in 12 Eylül tankı geçmiştir, o dönemden çıkış sürecine girildiğinde ise dünya sosyalizmi çökmüştür. Bu olgu Sol’a daha –askeri darbeden de– büyük bir darbe indirmiştir. Sadece bizde değil, Avrupa'da da Solun durumu hiç iyi değildir.

Buna rağmen Özgürlük ve Dayanışma Partisi girişimiyle solun bütünleşmesi ve güçlenmesi yolunda değerli bir adım atılmışken, –yazımızın konusu olmayan nedenler ve olaylar yüzünden– o hareket kendi başını yemiştir.

Bütün bu dağınıklığa rağmen sayıları yirmiyi aşan o “küçük sol grupları” küçümsemek, karşılığında hiçbir alternatif önermeden siyasetsizliğe övgü düzmek olsa olsa siyasi Sol'a küçümsemeyle bakanları rahatlatır, ama toplumsal devinime bir şey kazandırmaz.

Haftalardır “Sol gruplar eylemden çekilsinler” diyenlere hatırlatmak isteriz ki, üzerine ölü toprağı örtülmüş gibi toplumun hareketsiz ve eylemsiz olduğu –ve Tayyip Erdoğan'ın da bu sayede hâkimiyetin pekiştirdiği– yıllar boyunca sadece o gruplar eylemlilik içinde olmuşlardır.

Mesela uzun yıllar her 1 Mayıs'ta onlar direnmişlerdir, Taksim yasağına karşı eylemlerde onlar gaz, su ve cop yemişlerdir, o yasağı 2010'da kaldırtmışlar, 2012'de yasak ve şiddeti geri gelince, gene onlar baş kaldırmışlardır.

İstanbul, Ankara, İzmir'deki belli yerlerde haftanın bazen birkaç günü onlar anma etkinlikleri, protesto gösterileri, yürüyüşler düzenlemişlerdir. Bu eylemlerin çoğuna belki birkaç yüz kişi katılmıştır ve TV kanalları olsa olsa 30 saniyelik görüntü yayınlamışlardır. Üniversitelerde küçük küçük eylemler gerçekleştirenler onların mensuplarıdır, bazıları demokratik talepler için, bazıları gelen başbakanı veya bir bakanını protesto için toplanmışlardır.

Kimisinde güvenlikçi denilen haydutlar, kimisinde devlet zor kullanmıştır, öğrenciler hırpalanmışlar, içeri alınmışlar, Tayyip Erdoğan'ın gazabına uğramışlardır, “parasız eğitim isteyen” sessiz pankart açtıkları için 19 ay bile hapiste yattıkları olmuştur. Anadolu'da HES direnişlerini düzenleyenler de onlardır, biber gazından ölen Metin Öğretmen de sizlerin küçümsediği solculardandır.

Ama o grupların eylemcileri hiçbir zaman “bundan bir şey çıkmaz” diye hareketten geri durmamışlardır. Sadece üç büyük kent değil, Anadolu'da pek çok yerde –özellikle üniversitelerin bulunduğu illerde– eylemler yapmışlardır.

Eminiz ki, bugünün sabık solcuları Kızıldere, Nurhak, Mart 1978 Beyazıt, Mart 1995 Gazi Mahallesi katliamlarının, Aralık 2000 Cezaevi Direnişi kurbanlarını veya asılan devrimcileri ya da İbrahim Kaypakkaya'yı, Ulaş Bardakçı' yı, Metin Göktepe'yi anma etkinliklerine küçümseyerek bakmışlardır. Onlara göre anmaları yapanlar “Eski Türkiye'nin” kalıntılarıdır. 7 TİP'li gencin katilleri zaman aşımından yararlandıklarında protestoya çıkanlar gene o küçük gruplar olmuştu. Oysa hem toplumsal belleği canlı tutmak, hem de geçmişle bugün arasında köprü kurmak için yapılan o etkinliklerin değeri büyüktür. Çünkü hiçbir devrimci, hiç bir eylemci gökten zembille inmez. Harekette süreklilik ile yenilenme iç içedir. Bir sürecin dünü vardır, bugün ondan doğmuştur, yarın hepsinden doğacaktır.

Dün de bugün de eylemlerde gözaltına alınanlardan eziyet gören, düzenlenen fezlekeler nedeniyle tutuklanan eylemcilerin büyük çoğunluğu 1. Şubede sicili olanlardır, yani şu veya bu “marjinal grubun” mensuplarıdır. [Örneğin 1996'da bir eylemde gözaltına alınan Metin Göktepe'nin siyasi sicili olmasaydı işkencede öldürülmezdi.]

Köşemizden onları suçlamak, neredeyse Tayyip Erdoğan ve muhipleri gibi terörist ilan etmek kolaydır. Oysa Gezi eylemlerinin şiddet içerdiğini ileri sürmek de rejimin ağzıdır. Donanmış robokoplar karşısında o insanların elinde bulabilmişlerse sadece taş vardır. Tank gibi (eskiden panzer derdik) Toma aracına atılan bir kaç –evet birkaç– Molotof kokteyli silah mıdır? Sayısız görüntü yayınlandı, kaç adet molotof saydınız?

Oysa yukarıda andığımız ve anmadığımız tüm o küçük küçük eylemlerin gerçekte büyük bir birikimin damlaları olduğu, hiçbir şeyin boşa gitmediği şimdi ortaya çıkmıştır. O politik grupları küçümseyenlerin, somutta siyaset ve örgütlenme düşmanlığı yapanların yıllardır ısrarla, inatla sürdürülen eylemlilikten uzak durmayı marifet sayanların pek azı o küçük etkinliklere katılmıştır, çünkü yapılanları küçümsemişlerdir.

Politik Solun güçten uzak olması sözünü ettiğimiz dar etkinlikleri doğurmaktadır, ama içinde yaşadığımız çaptaki büyük hareketlilik doğduğunda, Sol o genliği kucaklayacak bir siyasal kalibreden de yoksundur.

Bir an her hangi bir ön yargıdan uzak kalarak düşünelim: Mesela 12 Eylül darbesinden önceki Devrimci Yol yaygınlığındaki bir siyasi hareket bugünkü Gezi eylemlerinde etkili bir rol oynayabilirdi, onların bir bölümünü kucaklayabilirdi. [Tekil bir örnek de olsa, Fatsa'da yaşanmış deney hâlâ incelenmesi ve sonuçlar çıkarılması gereken bir siyasal ve sosyal olaydı.]

İlk siyasi sonuçlar

Türkiye'nin yakın tarihinin bugünkü en büyük eylemliliğinin politik sonuçları neler olabilir? İlk bakışta görünenleri sayalım.

Birinci ve en önemli sonuç, topluma ve onun ileri güçlerine sinmiş durağanlığın sona ermiş olmasıdır. O dinamikler yeniden harekete geçmişler, potansiyel olmaktan güce dönüşmüşler ve sözcüğün adına yaraşır bir hareketlilik kazanmışlardır.

Direniş'in 27 Mayıs gecesi başladığı hedef gerçekleşmiş, Yargı önce Kışlanın yapılmasında yürütmeyi durdurmuş (Tayyip Erdoğan başta kararı yok sayarak Kışlanın yapılacağını ilan ettiği için eylemler boyut kazanmıştır). Her nedense ancak şimdi açıklanan 6 Haziran tarihli bir başka Yargı kararında ise Yayalaştırma Projesinin de iptal edildiği ortaya çıkmıştır. Bu olgu Tayyip Erdoğan'ın siyasi yenilgisinin hukuken tescilidir. Hukuk labirentlerinde dolaşarak o projeleri yeniden boyayıp getirme ihtimali hiç yok değildir, fakat şu anda o riski göze alacağı şüphelidir. Şayet direniş bu boyuta gelmeseydi ne mahkemeler o kararı alacaktı, ne de bir tepki çıkacaktı. Tayyip Erdoğan her dediğini yaptırdığı gibi bunu da yaptırmış olacaktı.

Ne var ki, eylemlerin çapı ve yaygınlığı rantçı, paracı rejimin Gezi Parkı'nı yok etmeye kalkışmasının önünü kesmiş, hareket kolluk kuvvetlerinin terörüne, kanunsuz uygulamalarına, Tayyip Erdoğan istibdadına yönelmiştir.

O şiddet Yayalaştırma Planının iptal kararı açıklandıktan sonra da sürmüş, 6 Eylül akşamı Taksim'den Yüksekkaldırım'a, Sıraserviler'e kadar her zamanki terör estirilmiştir. Fakat o terör de rejimin günah hanesine yazılmış, kadınlara saldıran palalı saldırganın polis tarafında himaye edilmesi, yargı tarafından salıverilmesi İleri Demokrasinin Emniyetinin ve Adliyesinin karakterini bir kez daha sergilemiştir.

Tayyip Erdoğan bugüne değin her istediğini yapmış, yaptırmıştır. Haftalar boyu süren Gezi Direnişinden sonra her istediğini yapamayacak, düşünecektir. Örnek mi? İşte Maliye Bakanlığı trafik ehliyetlerinin yenilenmesi için istenecek harcı 101 TL olarak belirlemişken, sosyal medyada dolaşan tweetleri görünce korkmuş, harcı 15 liraya indirmiştir. Direniş öncesinde olsaydı herkes ehliyetini yenilemek için o homurdana homurdana parayı öderdi. Harcın 86 TL birden düşürülmesi rejimin karakterini ortaya koymuyor mu? Demek ki, İleri Demokrasi harç değil haraç alacaktı.

İlginç olan şu ki, Tayyip Erdoğan muhaliflerinin bu atağından Tayyip Erdoğan seçmeni kitleler de yararlanacak. İşte bu örnek büyük önem taşımaktadır: Şayet Gezi'den esin alan kitleler yakın gelecekte sınıfsal taleplerle eyleme geçecek olurlarsa Tayyip Erdoğan'ın meydanlara topladığı kalabalıklar dışındaki AKP seçmenlerinin azımsanmayacak bir bölümü onlara hak verecek, şimdiki yapay (sınıfsal olmayan) bölünme çözülmeye ve Tayyip Erdoğan karşıtlığı sınıf boyutu kazanmaya yönelecektir.

İkincisi, Tayyip Erdoğan'a önemli bir darbe vurulmuştur, tek adamlığı sona ermemekle birlikte, gerek içeride, gerekse uluslararası alanda güçlüklerle, engellerle karşılaşacaktır.

Eylemlerin en somut ve kısa vadeli getirisi Tayyip Erdoğan'ın Başkanlık hayallerine ket vurmuş olmasıdır. İstediği Başkanlığı alamayacak, Abdullah Gül gibi Cumhurbaşkanlığına razı gelecektir. Veya parti tüzüğünü değiştirip üç dönemden fazla seçilmeme kuralından cayacaktır.

Başkanlık sisteminin ona bir faydası da “üç dönem” kuralının partide doğuracağı hoşnutsuzluğu sona erdirme olasılığı idi. Otoriter bir Başkanlık parlamentoyu hepten devreden çıkaracaktı. Fakat yetkisiz C. Başkanlığı aynı sonucu getirmeyecektir. Partisinde üç dönemdir mebus olan 178 kişi vardır. Onlar mebusluğa, bazıları ise bakanlığa nasıl veda edecektir? Otoriter Başkan olamayan Tayyip Erdoğan'ın bu sorun karşısında ne yapacağını kanaatimizce şu anda kendisi de bilmemektedir. Ayrıca bu darbeyi yemiş olmasının o 178 kişi arasındaki hoşnutsuzluklara da yansıması muhtemeldir.

Muhalefete sınıfsal içerik

Mevcut toplumsal muhalefeti siyasallaştıracak, ona emekçi sınıf boyutu kazandırabilecek bir siyasi güç yoktur. Siyasal güç olmadığı gibi gayrı siyasi bir örgütsel güç de bulunmamaktadır. Direnişin en büyük eksikliği bu olmuştur. Şayet direnişçilerin yanında işçi sınıfı bulunsaydı eylemler o zaman rejime asıl darbeyi indirmiş ve siyasal (sonra da sosyal) dönüşümü başlatmış olurdu. Oysa sendikal hareket eylemlerde çok etkisiz kalmıştır.

DİSK, KESK, TTB'nin destek çağrısı çok sınırlı kalmıştır. Sendikal hareket çok zayıftır, ve Hak İş'in tamamı, Türk İş'in birçok sendikası Gezi Direnişinde sessiz kalmış, yani rejimin yanında durmuştur. Bir siyasi ortam düşününüz ki, bu kadar önemli olaylar yaşanıyor ve Türk İş ile Hak İş'ten tek bir ses çıkmıyor.

Gezi Direnişini 1968 Fransa'sına benzeten çok kimse var. Ben dünyadan illa ki bir muadil bulma yanlısı değilim. Ama eğer karşılaştırılacaksa, şu çok önemli farkı akılda tutalım: Mayıs'ta öğrenciler düzenin sıkıcılığına ve bürokratizmine karşı başkaldırmışlardı, fakat eylem St. Michel Bulvarında kalmadı, Renault Fabrikaları başta olmak üzere 10 milyon işçi greve gitti.

Buna rağmen, o büyük direniş politikada hemen hiçbir yenileşme getirmedi. Başkan General de Gaulle seçimleri yenileyerek desteğini arttırdı. Ertesi yıl anayasayı değiştiremeyince çekildi, yerine başbakanı geldi, onu 1973'te bir başka sağcı izledi. 1981'de merkez sol seçimleri kazandıysa da değişim gerçekleşmedi.

Öğrenciler sınırlı haklar kazandılar, ama siyasi üst yapıda hiç yenilenme olmadı. 1968'in tek kazanımı feminist hareketin güçlenmesi, kadın üzerindeki erkek baskısının bir nebze gevşemesi oldu.

Bizde ise Tayyip Erdoğan'ın gerinerek ve övünerek söylediği gibi 11 milyon işçinin sadece 900 bini sendikalıdır.

İşçi hareketi taşeronluk, örgütsüzleştirme, kayıt dışı çalıştırma gibi etmenler yüzünden bu kadar ayrıştırıldıkça ve etkisiz kaldıkça, siyasal dönüşüm ancak sosyal kuvvetler diyeceğimiz dinamik toplum kesimlerine kalmaktadır. 27 Mayıs gecesinden beri hareket halinde olan da o dinamizmdir.

Fakat bundan Tayyip Erdoğan'ı gönderecek ve değişimi başlatacak sonuçlar çıkmaz. Bu nedenle, ilericilik adına Direnişi siyasetsizleştirmek isteyenlere aldırmadan, –yeni bir ivme kazanmış olan– sosyal muhalefetin siyasal, sendikal, kültürel örgütlenmesi hedefi toplumun ileri güçlerinin önünde durmaktadır. Bunun yolunu hep birlikte bulmak zorundayız. Somutta eylemliliğin sınıf boyutu kazanması şarttır.

Diyanet de Gezi'deydi

Türkiye Cumhuriyeti “Ulu Önder Atatürk'ün kurduğu laik, demokratik, hukuk devleti” diye tanımlanır. Kemalistler kurulan devletin laik olduğunu iddia ederler. Hatta Kemalistler yakın yıllarda “Türkiye laiktir, laik kalacak” diye bağırırlardı.

İşte o laik devletin Diyanet İşleri Başkanlığı diye bir kurumu var. Cumhuriyetin ilanından 5 ay sonra, Osmanlı'daki “Şeriye ve Evkaf Vekaleti”nin yerine, İslam dininin inançları, ibadet ve ahlâk esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek göreviyle Gazi Paşa'nın emriyle 429 sayılı kanunla T.C. Başvekaletine bağlı bir teşkilat olarak kurulmuş.

Bütün bunlar fiyakalı laflar, ama öyle bir devlet düşünün ki, Hem Müslüman, hem Sünni ve esas olarak Hanefi.

Ve öyle bir din düşünün ki, kendi hiyerarşisi yok, Başbakan o hiyerarşinin en tepesindeki şahsı atıyor, oradan aşağıya doğru hiyerarşi devlet bürokrasisi biçiminde oluşuyor. [Mesela bu nedenle bir medya programında birisi Fetullah Gülen için “emekli vaiz” deyince, bir başkası kıyameti koparıyor. (Ülke TV, Bıçak Sırtı, 24.06.3013) Kavgacıların ikisi de haklı, Dini mertebeye göre, Gülen Nur Cemaatinin en tepesindeki kutsal kişi, Devlet hiyerarşisinde ise emekli vaiz.]

Oysa laiklik demek dinin devletle hiçbir bağının olmaması demek.

Ulu Önder bu kurumu kurmakla yobazlığa karşı dini kontrol altına alacağını sanmıştı, şimdi ise devlet (halkın parası) yobazlığı besliyor. Sadece din adamlarının maaşlarını ödemiyor Kur'an Kurslarında on binlerce çocuğu laik eğitimle değil, dinsel eğitimle yetiştiriyor. 2013 Diyanet Bütçesi 4,6 milyar lirayla 11 Bakanlığın bütçesinden daha fazla. Örneğin, Sağlık Bakanlığının 2,5 milyar olan bütçesinin hemen hemen iki katıydı. İçişleri 2,9 milyar, Bilim, Sanayi ve Teknoloji 2,5; Çevre ve Şehircilik 1,9; Kültür ve Turizm 1,9 ; Dışişleri 1 ,6; Ekonomi 1,4; Enerji ve Tabii Kaynaklar 0, 6 milyar TL bütçeden pay almışlar. Diyanet bu bütçeyle devletin 12ci en büyük kurumu olmuş (T24, 23.10.2012.)

Biber gazına fetva

Gezi Parkı olayları sırasında Diyanet'in “Alo Fetva” adlı hattı biber gazına icazet verdi. [Resmi bir devlet kurumunun Fetva Hattı ismini kullanması bile bir rezalettir.]

Diyanetin biber gazı hakkında verdiği fetvada aynen şöyle denildi:
“Her ülkede, bu tarz olaylarda bu tarz gösteri yapanlara, şiddete başvuru yapanlara karşı savunma biçimi geliştiriyorlar. Devletimiz de bunu yapıyor. Daha önce de duyuru yapıyorlar zaten, astım hastaları varsa alandan ayrılsın, biraz sonra müdahale edeceğiz diye. Yani dini açıdan bunların bu şekilde değerlendirilmesi doğru değil. Daha farklı şiddeti engelleyici savunma biçimleri de geliştirilebilirdi ama en uygunu bu, karşı tarafa en az zarar veren budur ki, kullanılıyor. Ve karşı tarafı dağıtmak için fiili bir müdahalede bulunulması lazım. Bu cop da olabiliyor. Başka ülkelerde polisler plastik mermi kullanılıyor. Yani bu noktada biber gazı kullanılmasında bir sıkıntı yok. En zararsızı biber gazıysa bununla müdahale edilmesi en doğrusudur.”

Tayyip Erdoğan “ulemaya sormak lazım” der. Onun ulema dediği “din âlimleri” dir. Biber gazı konusunda Tayyip Erdoğan'ın atadığı âlimler böyle demiş, Oysa konuyla ilgili asıl âlimler olan Tıp bilginleri ise tersini söylediler.

İstanbul Üni. Tıp Fakültesi'nin Emniyet Müdürlüğünün sorusuna yanıt olarak gönderdiği raporda:
“Biber gazları ve tozları deri üzerine mukozaya uygulandığında kızarıklık ve yanma hissi uyandırır. Ayrıca gözde geçici körlüğe ve irritasyona sebep olabilir. Ancak bu etkilerin hiçbiri kalıcı değil” denildi. Raporda şu ifadeler yer aldı:
“Vücuda değdiği yerde ısı artışı ve yanma hissine sebep olur. Damarları genişletir, ağrı- ya yıl açar. Biber gazı ve tozlarının istenmeyen etkileri bulunmaktadır. Burun sinirlerini duyarsızlaştırıp hapşırık, dolgunluk ve burun akıntısına neden olur. Tolere edilmeyen yanma hissine sebep olur. Gözde geçici körlüğe yol açar.”

“Camide seviştiler”

İleri Demokrasi'nin Diyanet'inin ikinci cürümü 2 Haziran günü Dolmahçe'deki Bezmi Âlem Valide Sultan Camii'ne sığınanların seviştiklerini iddia etmek oldu.

Bilindiği gibi, müezzin Fuat Yıldırm “Ben cami içerisinde içki içen ya da elinde içki şişesi olan birini görmedim. Görmediğim şeyi söylemem” diye konuştuğu için Emniyet Anti-Terör Şubesinde 6 saat sorguya çekilmiş, Müftülükte de ifade etmiş, Merkezden gelen Diyanet. Müfettişlerine de bildiklerini anlatmış, sözleri hoşa gitmediği için mecburi izne çıkarı lmıştı.

Diyanet İşleri Başkanlığı'nı raporunda camide içki içildiği konusunda bir ibare yoktu, fakat başka bir iftira vardı. Müfettişler “Cami içerisinde ahlaka mugayir hareketlerde bulunanlar vardı” diyorlar, Bu çerçevede bazı eylemcilerin cami içerisinde sevgilileriyle “yakınlaştıkları”nı iddia ediyorlardı. Raporda, “Cami içerisinde yaralı insanların ve onlara müdahale eden doktorların” da bulunduğunu belirten müfettişler tüm bu saptamaların ardından “Caminin kutsiyetinin zarar gördüğünü” söylüyorlardı.

Görüldüğü gibi bu Diyanet Tayyip Erdoğan'ın Diyanetidir.

Fakat bizin sözümüz Atatürkçülere. Tayyip Erdoğan'a kızmayın, ona Diyanet Başkanlığı diye bir kurumu onun emrine veren Ulu Önder'dir. O kurum kendi emrindeyken iyi, şimdi mi kötü?

Hayır, o kurum her zaman kötü, çünkü laiklik değil. Devlet dinsizdir. Bireyin dini olur, ama devletin dini olmaz. Laiklik istiyorsanız önce Diyanet İşleri'nin lağvedilmesi, din kurumunun kendi kendini finanse etmesi, kaynaklar yaratması, mesela hayır sahibi ve dahi paralı müminlerden “sponsorlar” bulmasını ya da Müslümanlardan para toplamasını, ama devletin eski eser niteliğindeki cami ve külliyelerin bakımı dışında dine 5 kuruş bile bütçe ayırmamasını savunun. Yoksa devletin sağlık hizmetlerine ayırdığı paranın iki katı din adamlarına, Kur'an kurslarına gider, siz de kurumu değil, sistemi değil kişileri eleştirerek havanda su döversiniz.

Gezi Âkıller gösterisini kenara itti

PKK Genel Başkanı “Çözüm Süreci”nde bir çeşit hakemlik yapacak bir Âkıl İnsanlar Heyeti önermişti. Kamuoyuna açıklanmamakla birlikte Hakan Fidan ile yaptığı görüşmede kabul edilmiş, belki de protokole geçmiş olacak ki, hükümet Âkıl İnsanlar saptadı.

Ne var ki, konu sulandırıldı, bir çeşit hakemlik yapmak, Güneye çekilme sürecinde çıkabilecek sorunlara müdahale etmek için önerilen Âkıller Heyeti Anadolu'ya yayılmak ve Çözüm'ü anlatmak için kullanıldı.

Konu iğdiş edilmiş, hükümetin seçtiği 7 x 9 = 63 kişi Tayyip Erdoğan'ın politikasını anlatmak için oluşturulmuştu.

Aralarında değerli kişilerin de bulunduğu 63 kişi koşa koşa göreve gittiler. Çoğu hükümeti destekleyenlerdi ve yapacakları işin bilincindeydiler. Ama bazıları da böyle tarihi bir olayda sorumluluk aldıklarını, Türk ve Kürt halklarının barı şmasına hizmet edeceklerin zannettiler. Bu kadar safdil olmak Tayyip Erdoğan'ı ve hükümetini tanımamak, ona misyon atfetmek demekti.

Kızılcık'ın geçen sayısında Âkıller hakkında yeterli vurgulamalar yayınladığımız için aynı hususları tekrar etmeyeceğiz. Aradan geçen haftalar onların neye yarayacağını söyleyenleri haklı çıkardı. Buna rağmen Murat Belge ve Baskın Oran dışında bunu teşhir etme –daha doğrusu yanlış yaptıklarını ikrar etme– cesaretini gösteren çıkmadı.

61 kişi Dolmabahçe Sarayı'na gittiler, saksı gibi Şef'in karşısına dizildiler, onun büyük ferasetini ve belagatini bir kez daha dinlediler. Bölgesel raporlarını sundular. Tayyip Erdoğan o raporların değerlendirileceğini söyledi. Onlar da tatmin ve memnun oldular.

Önceden de yazdık gittikleri yerlerde Âkılleri dinleyerek ikna olacak, karşıysa fikrini değiştirecek yok denecek kadardı. Toplantılara gelenlerin çoğu siyasi parti, meslek odası mensubu vb. gibi zaten politikleşmiş insanlardı. Medyanın “sokaktaki vatandaş” dediği insanlarınsa çok azı Âkıllere muhatap oldu. Kendi deneyimlerimizden biliyoruz ki, onlar böyle durumlarda genellikle konuşmazlar, esas olarak dinlerler, fikirlerini de pek söylemezler, ancak konuşmacı gittikten sonra gıyapta konuşurlar. Çünkü yetiştirildikleri kültür onları öyle şekillendirmiştir.

Bu nedenle, Kürt nüfusun yoğun ve politize olduğu iller dışında Âkıllerin toplantıları Perinçekçilerin ve sair ulusalcının gösterilerine dönüştü. Hatta bazıları salonda TV kameraları yoksa gelmediler ya da orada toplananlara nutuk atıp gittiler.

Neredeyse tamamına yakını Tayyip Erdoğancı olan görsel medya o toplantılardan görüntüleri veriyordu, akşamları Âkıllerden bir kaçıyla uzun TV programları yapıldı, konuşmacılar büyük bir hararetle konuşuyorlar, daha doğrusu yaptıkları işin ne kadar önemli olduğunu anlatıyorlardı. Fakat söylenenlerin hepsi havanda su dövmekti. “Çözüm, çözüm” dedikleri esas olarak Tayyip Erdoğan'ın iki dudağının arasındaydı (o dudaklar beğenilmediğinde Kürt siyasal hareketinin kitlesel eylemlerindeydi.)

Gezi Direniş patlak verince Tayyip Erdoğan'ın sürece ilgisi ve dikkati büyük ölçüde azaldı. Kendi misyonu ve Çözüm'den umduğu Başkanlık hayali büyük bir darbe yemişti. Âkıllerle yaptığı toplantıda Güneye çekilmenin ancak % 15 oranında gerçekleştiğini söyleyerek PKK-BDP'nin “ikinci aşama dediği vaatleri tutmayacağını gösterdi.

Bırakınız vaatlerini tutmayı, seçim barajını bile asla düşürmeyeceğini söyledi. Ana dilden eğitim ise zaten söz konusu değildi.

Parlamentoda BDP destekli Başkanlık düşleri çok zayıflamış olsa da Mart 2014 yerel seçimleri ve onu izleyecek C. Başkanlığı seçimi, hatta 2015 Genel Seçimleri için Tayyip Erdoğan'ın tıpkı 2010 Referandumu öncesinde olduğu gibi çatışmasızlık ortamına ihtiyacı vardır. Bu nedenle kapıları tamamıyla kapatmamak, karşındakileri iki sene daha oyalamak niyetindedir. Kürt hareketini bir takım siyasi sözcüleri de Tayyip Erdoğan'dan misyon beklemeye devam etmektedirler.

Tayyip Erdoğan'ın Âkıller gösterisi yarıda kaldıysa, medyada hiç yer almaz olduysa ve kendilerine misyon biçmiş Âkıllerin –başta Tayyip Erdoğancıların– hevesleri kursaklarında kaldıysa gösteriyi bitiren halk oldu. Çözüm süreci samimi ve gerçek olacaksa böyle gösterilerle ve oyalamacalarla olmayacaktır.

Hep söyledik Tayyip Erdoğan'ın küçük hesapları yla da bir yere varılamaz, çözüme doğru yol alınacaksa süreç Kürt halk güçlerinin yığınsal eylemleriyle ilerleyecektir.

Büyük reis

Başbakan şirazeden çıktı. Aklıyla değil, duygusal refleksleriyle siyaset yapıyor. Kendini kuşatılmış gören diktatör namzetlerinin tüm alışıldık davranışlarını sergiliyor. “Çapulcu” takımı haddini bilmedi, üzerine vardı. Çapulculuk her yere sirayet etti. Ayaklar başlara kafa tuttu. Avrupa Birliği ve ülkeleri ahde vefayı ayaklar altına alarak ona yan baktılar. CNNmerkez artık o CNN değil…

Dikkat edin, Kuzey Afrika seyahatinden döndükten sonra “etraf”tan uzunca bir süre hiç ses çıkmadı. Hep o konuştu. B. Arınç adeta dilini yutmuştu. Meydan C.Başkanı'na kaldı. Abdullah Gül günaşırı bir şeyler diyordu ama hep aynı şeyi söylüyordu. Yani hiç bir şey demiyordu. Antik Yunan'ın ve Roma'nın başı çarşaflı kahinlerinden biri gibiydi. Cengiz Çandar kulağına nerden ne kaçtıysa Erdoğan'a açıktan atıp tutmaya başlamıştı.

Tayyip Erdoğan kendi parti tüzüğünün altında kalıyor da denilebilir. Ya nefret ettiği S. Demirel gibi “eski…ler”den biri olacak, ya da her bir şeye kaadir kanun hükmünde Başkan! Başka bir çıkış yolu olsa gerektiği kadar esneyebilir ama yok! Polise de tam güvenemediği için o kadar övgü yağdırıyor, kendisinden yana olmayı hâlâ sürdüren efkârı dahi gizli gizli çileden çıkarma bahasına olmayacak şeyler söylemekten kendini alamıyor.

Sandık fetişizminin siyasi meşruiyetin kilidi diye takdim edildiği günler –yıllardan sonra– arkada kalıyor. Tayyip Erdoğan neye el atsa eline bulaşıyor. Sertleşiyor, ayıp ediyorsun diyorlar. Yumuşayacak oluyor, kimse güvenmiyor. Sorun çözmek için huzura aldığı heyette işçi temsilcisi kadın sendikacı ile durup dururken sen ben kavgası çıkarıyor, küsüp odasına kaçıyor… sonra geri dönüyor! Diktatörlerin ve diktatör olmaktan başka seçeneği kalmayanların hep yaptığını yapıyor. Profesyonelce kotarılmış büyük kalabalıkların önünde içini dökmeye koşuyor.

Magrip gezisi sonu ilk ayaküstü karşılama ayini ardından hızını alamadı, tek bir günde dört ayrı ilde dört mitingde konuştu. Ardından, yine doymadı, Ankara'da Sincan, İstanbul'da Kazlıçeşme'de konuştu. Bunlar AKP mitingleri değil, Tayyip Erdoğan mitingleriydi. Daha sonra Kayseri'de, Samsun'da, Erzurum'da ardılları geldi. Kazlıçeşme'de kürsünün yanıbaşında kalabalığa sızan sahte MHP bayrağından dahi medet umduğu görüldü.

Her gittiği yerde onunla gurur duyan kalabalıklara dönüp, “Kışla için plebisit önerdim. Bunu yapan insan diktatör olabilir mi?” diye ciddi ciddi soruyor. Diktatörün de, plebisitin de ne olduğunu bilmeye ihtiyaç duymadığını her davranışıyla gösteriyor.

AKP ricaliyle arasında alttan alta artarak süren bir gerginlik var. Gezi'de ve yurdun dört bir yanında sokaklarda, meydanlarda vâki polis vahşetine ABD'den ve AB'den gelen tepkiler onu daha da yalnızlaştırdı. Yalnızlaştıkça hırçınlaşıyor, sözleri ve davranışları parti üst kademelerinde tedirginlik ve tereddütlere yol açıyor. Ricalden bundan sonra, naturası gereği, her şey beklenebilir. Parti tabanının kendi varlığını onun şahsında tecessüm etmiş görmekten duyduğu keyif ve kıvancın kimlere nasıl ve ne kadar dokunduğu, bunun bu haliyle ilerde ne gibi bir ayrışmaya yol açabileceğini kestirmek çok zor olmasa gerek. Özellikle Cemaat'le ilişkinin iki taraf için de fevkalâde problemli olacağı şimdiden görülüyor. Reis Erdoğanın BÜYÜK REİS'e inkilap etmekten başka çaresi kalmadığı ölçüde Cemaatle arası büsbütün açılacaktır. Milli Görüşten gelme AKP tabanı başında diktatör bir Erdoğan Cemaat'in asla tahammül etmeyeceği bir şeydir. Bu bakımdan, AKP iktidarının bundan sonraki gidişi netameli olacak ve TC devletinin başı bu yüzden bir hayli ağrıyacaktır.

Gezi direnişinin geçici, “tuhaf” bir fenomen olmadığı anlaşıldıkça post-Erbakan Milli Görüşçülerin başını çektiği AKP koalisyonunun ve onunla birlikte Tayyip Erdoğan'ın miadı doluyor.

Tepki

Adına “Haziran 2013 Direnişi” diyelim. Birdenbire geldi. Temelinde bilinç ve plan yok, ama Recep Tayyip Erdoğan’a, onun her işe burnunu sokan tek adamlığına karşı duyulan ÖFKE, NEFRET, TİKSİNTİ gibi duyguların bütün versiyonları vardı. Bu nedenle tek ses verdi: “Yeter be artık!”

Kitlesel ve toplumsaldı, sınıfsal değildi. Korkusuzdu. Neşeliydi. “Özgürlük istiyor” gibiydi. Ama özgürlüğü ne yapacağım diye kendine sormamıştı.

Kritik nokta burasıdır. Haziran Direnişi’ne sormak için erkendir belki ama önünde-sonunda sorulacak soru şudur budur, çünkü özgürlük elle tutulabilir somut bir şeyse özgürlüktür.

Direnişin bu yaşamsal soruya verecek bir yanıtı bulunmadığı için işçi ve emekçilerde sınıfsal bir heyecan yaratamadı.

İstanbul Gezi Parkı’nda patlayan öfkeyi Anadolu illerine kim taşıdı? Bunun cevabı da önemlidir.

“Türkiye solu” taşıdı. Solun böyle bir kapasitesi yoktu elbette, ama onun devlete ve hükümete duyduğu öfke ile kitlelerin, özellikle de kadınların ve gençlerin öfkesi bir noktada buluştuğu için böyle olabildi. CHP sahadan kaçtı ve tabanı CHP’den kaçabildiği oranda Direniş’e katıldı. Bu da gösterdi ki Türkiye solunun söylemesini bilirse eğer, söyleyecek sözü her zaman vardır.

Ulusalcılık nöbetine yakalanmış sol öbekler Direniş’e Türk bayrakları ile katıldılar, doğru da yaptılar ama Direniş’i “Cumhuriyet Mitingleri”ne dönüştürme hevesleri boşa çıkınca kaç balık yakaladıklarını saymaya başladılar.

BDP Direniş’e katılmadı. Erdoğan’ın yanında kaldı. “Barış sürecine zarar verecek” diye hesap yaptı. Direniş bu hesaba, içindeki ulusalcıları da yerin dibine sokacak bir basiretle cevap verdi. Taksim-Lice dayanışmasını yarattı. Anlaşıldı ki, BDP “Kürt çapı”nda olmayı aşıp “Türkiye çapı”nda olmaya yönelecek bir siyasi kapasiteden yoksundur. BDP Türk solundan öğrenmeye bakmalıdır.

Kısaca Gezi Direnişi ders alınsa da güzeldir, alınmasa da. Çürütülmesin yeter!

Sayı 55 - İçindekiler

Tepki (KIZILCIK)IMG 0055-small
Büyük reis
Gezi Âkiller gösterisini kenara itti
Diyanet de Gezi'deydi

Direniş ve siyaset düşmanlığı (Yalçın Yusufoğlu)

"Başbakan'ın adamları" ve "Faiz Lobisi" (Hüseyin Hasançebi)

Gülmeyi ve direnişi bilen çocuklar geldi (Zafer Aydın)

Her yer Taksim, Her yer direniş

Beşar Esad'dan farkı ne?

Toma'yla ıslatılmamış kalabalıklar

İHD Gezi Parkı olayları raporu

Avrupa Parlamentosu kararı

Düzmece Alevi Açılımı No. 2

Lice–Savat'la dayanışma

Tahrir–Taksim–Tahrir

Kürt konferansları.

İleri demokrasi’nin adliyesi ve emniyeti

Sözler ve Sözler (Yılmaz Hüroğlu)

Sporda iki fiyasko

Belge
Tüm Dünya Yurtttaşlarına!