Chagall, dünyayı tek kareye sığdıran ressam

i-and-village-chagall-1911Düşlerin güzelliği, savaşların vahşeti, devrimlerin heyecanı, inançlar ve sembolleri tüm renkleriyle gözler önüne seriliyor. Tek figürle pek yetinmiyor. Kuşlar, horozlar, atlar, balıklar ve diğer hayvanlar, insanları ve köyleri filan yalnız bırakmıyorlar. İlk bakışta hemen görmesek de, biraz inceleyince kenarda köşede ya da bir hayvanın gövdesinde yeni figürler keşfediliyor. Biraz renksizlik mi var? Hemen bir yere, küçük de olsa, bir demet çiçek bırakılıveriyor.

Bir atın kuyruğundan havalanan mutlu bir çift, evin çatısına yerleştirilmiş kocaman yeşil bir göz, horozun sırtına binmiş adam bizi şaşırtır ve o hareketliliğin içine çekiverir hemen. Chagall'dır bunu bize yaşatan. 1887'de Rusya'da Vitebsk kasabasında dünyaya gelen sanatçı, kalabalık bir Yahudi ailesindendir.

Resim çalışmalarına Jeharda Penn'in derslerinde başladı. Bilinen ilk yapıtı 1907 tarihli, kız kardeşine ait “Divanda Küçük Kız”dır. 1907 yılında kendini geliştirmek üzere Petersbourg'a gitti ve Zvanseva okuluna başladı. Orada dönemin Fransa'daki akımlarıyla tanıştı. Renklerin kullanımında değişik tonlara yöneldi. Rengin gücünün ayırdına varırken, deformasyonun önemini de kavradı ve resmindeki değişimi özellikle bununla sağladı.

Devamını oku: Chagall, dünyayı tek kareye sığdıran ressam

Narsisist

caravaggio-narcissus-1597-1599Toplumsal yaşamın değişik alanlarında (politikada, iş dünyasında, sanat dallarında, basında, akademide) Narsisist dediğimiz bazı tipler göze çarparlar ve bu nitelikleriyle öne çıkarlar. Çoğumuz böyleleri için zaman zaman “Narsisist” betimlemesini kullanırız. Son yıllarda bu nitelemeye belki daha bir gereksinme duyuyoruz.

Önce Vikipedi'den ve Wikipedia'dan yararlanarak terimle ilgili bir özetleme yapalım:

Yunan Mitolojisinde

Kendine âşık olanlara aldırmayıp, onları karşılıksız bırakan ve çok güzel bir peri kızı olan Ekho, bir gün avlanan bir avcı görür. Narkissos adındaki delikanlı çok yakışıklıdır. Ekho genç avcıya ilk görüşte tutulur. Ancak Narkissos onun sevgisine karşılık vermeyerek, peri kızının yanından uzaklaşır. Ekho günden güne erir, kara sevda ile içine kapanarak ölür. Bütün vücudundan arta kalan kemikleri kayalara, sesi ise bu kayalarda yankılara dönüşür. Batı dillerindeki eko bu efsaneden gelmektedir.

Devamını oku: Narsisist

Beyoğlu Emek Sineması eylemi

Emek sineması için verilen mücadele sadece kültür ve mimariye sahip çıkmak değildir, esas olarak AVM vesaire diyerek her şeyi para ve rant gören kapitalist görmemişliğe ve açgözlülüğe karşı değerleri koruma uğraşıdır.

İstanbul Beyoğlu'nda eski Cercle d'Orient binasını Alışveriş Merkezi haline dönüştürme çalışmalarında yok edilecek olan Yeşilçam Sokaktaki tarihi Emek Sineması'nın yıkımının durdurulmasını isteyen sinemaseverler basınçlı su ve biber gazı şiddetine uğradı. Aralarında Derya Alabora, Tuncel Kurtiz, Erden Kıral, Devin Özgür Çınar, Aslı Özge, Ahmet Mümtaz Taylan, Onur Ünlü, Seren Yüce gibi sinema dünyasının tanınmış isimlerinin yer aldığı eylemcilere yapılan müdahale sonucunda, yönetmen Erden Kıral fenalık geçirdi, sinema yazarı ve İstanbul Film Festivali FIBRESCI jüri üyesi Berke Göl, Hazar Berk Büyüktunca, Özgür İpek ve Mehmet Ferit Aka gözaltına alındılar.

Taksim'de bir araya gelen protestocular yürüyerek Ekmek Sineması'nın sokağına geldi. Sokağın polis tarafından kapatıldığını gören protestocular, yazılı basın açıklamasını okudular, Grupta bulunan ünlü yönetmen Costa-Gavras, Derya Alabora, Serra Yılmaz, Ahmet Mümtaz Taylan, konuşmayla protestolarını dille getirdiler.

Emek Sineması'nın önüne ulaşmak için sokağa gitmek isteyen eylemcilere kolluk kuvvetleri engel oldu. Sokağa sokulmayan topluluk durumu sloganlarla kınarken polis harekete geçti. Eylem, bina blokunun cephesinin bulunduğu İstiklal Caddesi'nde devam ederken, polis biber gazı, basınçlı su ve cop kullandı.

Grup Beyoğlu Emniyet Müdürlüğü'ne gelerek, gözaltına alınanların serbest bırakılmasını istedi. Emniyet önünde bekleyen grupta İstanbul Milletvekili Levent Tüzel, Rıza Kocaoğlu, İlksen Başarır, Derya Alabora, Özcan Alper Nevin Özgür Çınar bulunuyordu. Gözaltına alınan Berke Göl, Hazar Berk Büyüktunca, Özgür İpek ve Mehmet Ferit Aka adliyeye sevkedilirlerken Beyoğlu İlçe Emniyet Müdürlüğü önünde bekleyen kalabalık grup da sessizce dağıldı.

İstanbul Film Festivali'ni düzenleyen İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı tarafından yapılan yazılı açıklamada “ İstanbul'da konuk olarak bulunan yönetmenler Costa-Gavras, Mike Newell, Marco Becchis ile Jan Ole Gerster'in yanısıra birçok yönetmen ve oyuncu ile yerli ve yabancı sinema yazarının da katıldığı yürüyüşte, Emek Sineması sokağına girmek isteyenlere müdahalede orantısız güç kullanılmıştır.

İstanbul'un kültürel hafızasına sahip çıkmaktan başka düşüncesi olmayan sinemaseverlere yapılanları kınıyoruz” denildi.

Olay Batı basınında

BBC , Avrupa haberleri bölümünde Emek Sineması'nda yaşanan gelişmelere geniş yer ayırdı. Tarihi Emek Sineması'nın yıkılmasını protesto eden gösterilerde gözaltına alınan dört kişinin tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldığını belirten haberde, “Emek Sineması'nı barındıran bina bir alışveriş merkezine dönüştürülüyor” ifadesine yer verildi. Saygın film yönetmeni Costa-Gavras'ın da protestoda bulunan pek çok sinemacı, oyuncu ve eleştirmenin arasında olduğu haberde polisin müdahalesi ise şu cümlelerle verildi: “Sinemayı yıkma planlarına öfkeli kalabalığa gözyaşartıcı gaz, tazyikli su ve coplarla müdahale eden Türk polisi eleştirildi.”

Costa-Gavras'ın polis şiddetine şahit olduktan sonra Tayyip Erdoğan'a yazdığı mektuptan da bahseden BBC, insanların sinemanın yıkılmasının yanısıra Türk film endüstrisinin sembolü Yeşilçam Sokak'ının bozulmasına tepki gösterdiklerini de vurguladı. İKSV'nin de yaptığı açıklamada protestonun barışçıl olduğunun altının çizildiği söylendi.

Uluslararası Film Eleştirmenleri Federasyonu'nun (FIPRESCI) yıkıma karşı çıkan cümlelerini paylaşan haberde, “Duayen Türk film eleştirmeni Atilla Dorsay da yıkıma karşı 'sessiz bir protesto' sergilemek için eleştiri yazmayı bıraktı” denildi.

Konuyu gündemine taşıyan diğer önemli bir yayın da The Wall Street Journal oldu. Yazıda, Emek Sineması'nın AVM'lere yer açmak için feda edilen kültürel mirasın sembolü haline dönüştüğü ifade edildi ve sinema sektörünün 3 yıldır uğruna mücadele verdiği vurgulandı.

Alman Film Eleştirmenleri Birliği, sinemanın Beyoğlu Emek Sineması eylemi E yıkılmasını, kamu malının özelleştirilmesi ve polis gücünün marjinalleştirilip toplum yararına değil, özel çıkarlar uğruna kullanılmasını eleştirdi. Alman Eleştirmenler, Kültür Bakanı'nı yıkımı hemen durdurması için göreve çağırdı.

Yunan basını da yaşananlara Costa-Gavras'ın desteği ve mesajıyla birlikte yer verdi.

Cercle d'Orient Binası

Emek Sinemasının yok edilmesi sorunu sinema salonunun da ötesindedir. Emek Sineması'nın da içinde yer aldığı Cercle d'Orient Kompleksi “yenilenme” adı altında alışveriş merkezine çevrilmektedir. Binanın tamamı İstanbul'un tarihi ve önemli yapılardandır. Rant için, ticaret için yapılan İstanbul'un tarihsel dokusunun yok edilmesinin devamıdır.

Tarihi ismi Cercle d'Orient binası olan yapı 1875 yılı İstanbullu Ermeni Abraham Eremyan (Abraham Paşa) tarafından yaptırılmıştır. Mimarı levanten bir aileden Alexandr Valloury idi Bugünkü adıyla İstiklal Caddesi, o zamanki adıyla Grande Rue de Péra veya Cadde-i Kebir üzerinde cephesi 45 metredir, derinliği ise şimdiki Yeşilçam Sokağındadır, Art Nouveau tarzında bir binadır. Bu sokak üzerinde iki adet sinema veya tiyatro salonu bulunmaktaydı. Sinemalardan birisinin adı Melek, diğerininki İpek'ti Melek Sineması sonradan Emek oldu, İpek Sineması ise Yeni Tiyatroya dönüştü.

Cercle d'Orient (Şark Kulübü) adlı kulüp 1882'de bu binada önce “Cercle à Pera” (Pera Kulübü) adıyla kuruldu, sonara ismini değiştirdi. İstanbul'un en önemli seçkinler kulübüydü, Bu nedenle binanın adı “Serkldoryan” diye anıldı, sonra “Büyük Doğu Kulübü” oldu, bugün “Büyük Kulüp” olarak anılıyor. Kulübün Beyoğlu Merkezi 1971de kapatıldı, Çiftehavuzlar'daki tesisleri açık kaldı. Beyoğlu'ndaki merkezin en üst kartında kulüp üyelerine otel veya misafirhane olarak kullanılan odalar bulunmaktaydı.

Binayı Emekli Sandığı satın alınca adına Emek Pasajı diyenler de oldu. 5 katlı binanın girişi ana caddedeydi. O koridor üzerinde dükkânlar bulunuyordu, birinci katında büyük bir bilardo salonu ve kıraathane vardı. Profiterolleriyle ünlü İnci Pastanesi de cadde üzerindeydi.

Andığımız iki sinema/tiyatro salonundan başka, girişi İstiklal Caddesinde olan bir sinema salonu daha vardı, adına uzun süre “Küçük Emek” denildi, sonra Rüya Sineması oldu.

Emek Sinemasının tarihi

1924'te Beyoğlu Yeşilçam Sokak'ta “Melek Sineması” adıyla açılmıştır. İsmini perdenin iki yanında yer alan Art Nouveau tarzı melek heykellerinden alıyordu. Tarihi kimliği, Barok ve Rokoko bezeli yaldızlı tavan ve duvarları, 875 kişilik salonu ve tarihi geçmişi ile diğer sinema salonlarından farklılık göstermektedir.

Emek Sineması'nın bulunduğu salon, sinema olmadan önce başka amaçlarla kullanılmıştı. İlk kez “Club des Chasseurs de Constantinople” (Konstantiniye Avcılar Kulübü) olarak açılan salon, daha sonra Strangali'nin Rum Atletik Jimnastikhanesi, ardından 1909'da “Nouveau Cirque” (Yeni Sirk), ondan sonra da “Skating Palace” (Tekerlekli Paten Sarayı) olmuştu.

Varlık Vergisi yıllarında (1942-1943) bina ve külliyesi belediye tarafından satın alınmış 1957'de Emekli Sandığı'na satılmıştır. Emek Film'in de sahibi olan Emekli sandığı yenilediği sinemanın adını "Emek Sineması" olarak değiştirmiştir.

Sinemanın ilk sahipleri, o dönem İpek ve Sümer Sinemaları'nın da sahipleri olan, A. Saltiel ile H. Artidi'ydi. Türkiye'deki ilk güzellik yarışması, 1926 yılında burada düzenlenmiş ve yarışmayı sinemanın yer göstericisi Araksi Çetinyan kazanmıştı.

1945 yılındaki iflasın ardından işletmeciliği alan İpekçi Kardeşler'den sonra, işletme 1940'larda İstanbul Belediyesi'ne oradan da Emekli Sandığı'na geçti. 1969' da Turgut Demirağ'a, sonra da Kurtuluş ailesine geçti. Sinema 1993'da kapsamlı bir yenilenmeden geçirildi, son olarak 2000'de koltukları ve ses düzeni (Dolby Digital) yenilenerek, yeni açılan modern sinemalarla yarışacak bir teknolojiye kavuşmuştu.

Emek Sineması 1980'lerde “İstanbul Sinema Günleri” adıyla başlayan, sonraları İstanbul Film Festivali adıyla devam eden sinema şenliğine ev sahipliği yapan, açılış ve kapanış törenlerinin düzenlendiği salondu.

Görüldüğü gibi, sinema üst katta açılacak demek bu tarihi salonun yok edileceğini inkâra yeltenen bir demagojidir.

Emek sineması için verilen mücadele sadece kültür ve mimariye sahip çıkmak değildir, esas olarak AVM vesaire diyerek her şeyi para ve rant gören kapitalist açgözlülüğe karşı değerleri koruma uğraşıdır.

Nitekim müteahhit firmanın baş yöneticisi verdiği bir mülakatta sanki marifetmiş gibi "Beyoğlu'nu İstanbul'un Dubai'si yapacağız" demiştir. Bu sözler yeni yetme burjuvazinin ve Tayyip Erdoğan zihniyetinin cehalet ve inkârcılığının ta kendisidir.

2000 yıllık bir kentin kültürel birikiminı yadsı yıp beton çağını ihtişam zanneden bu şahıs asla anlayamayacaktır ki, bize Dubai lâzım değil. Art nouveau tarzındaki yapılarlarıyla Cadde-i Kebir bin tane lüks Dubai binasından daha değerlidir. Eğer bir burjuva kalkıp Dubai'yi mesela Viyana veya Budapeşte ya da Prag gibi bir barok kentin içine yerleştireceğini söylese rezil olur, ama bizde kimse rahatsızlık duymuyor. Öyle olduğu içindir ki İstanbul'a darbe üzerine darbe indiriyorlar. İstanbul yıkıcılığına soyunmuş Adnan Menderes'le başlayan tahribat sürdükçe sürüyor.

Majik ve Maksim de gitti

Kıyıma uğrayan sadece Melek ve İpek sinema salonları değil. Türkiye'nin ilk sineması olan Majik Sineması ve arkasındaki Maksim de yıkıldı.

1914 yılında, kentte sinema salonu olarak inşa edilen ilk bina olan Majik ile arkasındaki Maksim Gazinosu yıkılıp birleştirilerek otel ve ticaret merkezi yapılacak.

Avan projeye göre 2 yıl öncesine kadar Devlet Tiyatroları'nca kullanılan tescilli binanın sadece ön cephe duvarları korunuyor. Proje, Koruma Kurulu'ndan 'restorasyon' adı altında geçti. Tıpkı Emek Sineması, Beyoğlu Demirören AVM, Beşiktaş'ta 14 katlı otele çevrilen Tütün Deposu projeleri gibi bu tarihi yapı da sermayenin gadrine ve doymak bilmezliğine kurban oldu.

Radikal Gazetesinin verdiği habere göre, Koruma Kurulu defalarca reddettiği projeyi 21 Temmuz'da onayladı. Beyoğlu Belediyesi de imar planında 'Sıraselviler Caddesi cephesinde 27.50 metre yükseklik, cami ve arkada Osmanlı sokak cephesinde yükseklik 15.50 metreyi aşmamak kaydıyla' avan projeyi uygun buldu.

Mimarlar Odası İstanbul Anakent Şubesi'nin hazırladığı ÇED raporunda, alttan geçen Taksim Metrosu'nu da tehdit ettiği belirtilen projenin iptali istendi.

Raporda Majik Sineması'nın 'Beyoğlu'ndaki tarihi ve kültürel simgelerden biri' olduğuna dikkat çekilirken Park Otel, Gökkafes, Saray ve Emek sinemaları gibi örneklerin hızla artmasının geri dönüşü olmayan zararlara neden olduğu vurgulanarak şöyle denildi: “Ulusal koruma ilkelerine ve daha evvelce alınmış kurul kararlarına aykırı olarak söz konu alandaki mimari ve kültürel mirasımız hakkındaki kararını sadece ön cephe koruma (restorasyon) projesinin uygunluğu kapsamına indirgeyerek yıkımına; 4305,54 m2'lik parselin tümünün yapılaşmasını öngören 8 bodrum kat, zemin kat ve 8 normal katlı, toplam 448028.83 m2'lik çevre ve metro güvenliğini de tehlike altına alacak bir yapı kompleksinin ortaya çıkmasına onay veren kararının da yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir.''

Orkestra eşliğinde sessiz film izlenirdi

Majik Sineması 1914'te açıldığında şehirde sinema salonu olması için inşa edilmiş ilk yapıydı. Mimarı İtalyan Giulio Mongeri, ilk sahibi ise Abdülaziz döneminden 1909'a kadar Saray Başmabeyinciliği yapmış olan Sarıcazade Ragıp Paşa'ydı.

İlk olarak Majik Sineması adıyla hizmete girmişti. Küçük bir orkestra eşliğinde sessiz filmler gösterilmekteydi.

Adı 1944'te Türk Sineması, 1946'da Yeni Taksim Sineması ve 1964'te Venüs Sineması oldu.

Derken Devlet Tiyatroları'nca kiralandı. Salon, Şubat 1971'de IV. Murat oyunuyla açıldı. 1975'e kadar tiyatro salonu olarak kullanıldı, sonra yeniden Venüs Sineması oldu. 1979'da kurulan İstanbul Devlet Tiyatrosu için 1983-1984 sezonunda yeniden kiralandı. 28 Ekim 1983'te Musahipzade Celal'in İstanbul Efendisi oyunuyla açıldı ve 2009'a kadar da tiyatro sahnesi olarak kaldı.

“Birer birer elden gidiyorlar”

Sinema tarihçisi Burçak Evren: Bu sinema salonu, sinema tarihi açısından çok önemli. İstanbul'un sinema salonu olarak yapılan ilk binası. Türkiye'nin düş şatoları bunlar. Alkazar, Elhamra, Saray, Emek derken son tarihi sinema da elden gidiyor. Beyoğlu'nun çehresi değiştiriliyor. Maksim Gazinosu da bugün anladığımız gazino kültüründe değildi. Repertuvarı olan müzik şölenlerinin yapıldığı yerdi. Yıkılacağına restore edilip yeniden sinema olarak açılsa. Dünyada 1500-2 bin kişilik salonlar yeniden hayata geçiriliyor. AVM sinemalarından kurtuluş aranıyor. Biz yıkıyoruz.''

Sinema eleştirmeni Atilla Dorsay “Türkiye'de sinema olarak yapılan ilk salondu. Bu yapılar şehrin belleğine dahildi. Maksim de öyle. Gazino geçmişimizin izleri var o yapıda. Gazino kültürünün en büyük mimarisiydi. Keşke restore edilip gazino müzesi yapılsaydı. Tarihi yapılarımızı daha sonra çok arayacağız. Kültürel hayatımıza etki eden iki önemli yapı, ikisini de kaybetmek çok acı” dedi.

Kanal İstanbul bir macera değilse ne?

İstanbul'a ikinci boğazın kazandırılması fikri ülke gündemine pat diye düştü. Karadeniz'i Marmara'ya bağlayacağı iddia edilen yeni boğaz için isim de hazırdı. KANALİSTANBUL. Başbakan Recep Tayip Erdoğan'ın bu acayip sürprizi bir basın toplantısıyla duyurulduktan hemen sonra tartışmalar da alevlendi.

Önce KANALİSTANBUL' un güzergâhıyla ilgili alternatifler üretildi. Bütün dikkatler Silivri'de yoğunlaştı. Silivri ya da Selimpaşa'dan Karadeniz'e ulaşacak muhtelif çizimler, görseller hazırlandı. İkinci Alternatif ise Büyükçekmece-Çatalca hattı idi.

Tartışmalar yazılı ve görsel basında, hatta sosyal medyada yapılırken emlak piyasası da bölgede iyice hareketlendi. Arazi sahipleri ve yatırımcılar(!) rant hesaplamasına, çevreciler ise talan edilecek tarım arazilerinin, mera, orman ve sulak alanların, hatta kuş yollarının korunmasıyla ilgili eylemlilik hazırlıklarına başladılar.

Dikkatler Silivri'ye çekilmişken sessiz ve derin bir çalışmanın başka bir yerde yürütüldüğü anlaşıldı. Açılması planlanan kanalın teknik ve hukuki altyapısı neredeyse tamamlandı. Avcılar, Bakırköy (Basınköy), Başakşehir, Küçükçekmece, Arnavutköy ilçeleri için imar planı yapma yetkisinin Şehircilik Bakanlığı'na devriyle ilgili karar, KANALİSTANBUL'un yasal altyapısı için üretilmiş gibiydi. Arazide gözlemlerimiz var harita-planlama çalışmalarının boyutu da KANALİSTANBUL için Küçükçekmece-Yeniköy hattını işaret ediyordu. Küçükçekmece kumsaldan girilecek, Küçükçekmece gölünden Sazlıdere vadisi ve Sazlıdere barajı geçilerek, Baklalı ve Tayakadın köylerinden sonra Yeniköy'de Karadeniz'e ulaşılacaktır.

Düşünülen kanalın Karadeniz'e ulaştığı yerde yani Yeniköy-Akpınar arasında üçüncü havaalanı ve üçüncü İstanbul projeleri çoktan tasarlanmış bile.

Yeni ve adeta kesinleşen güzergâha göre KANAL- İSTANBUL kentin içinden geçecektir. Basit bir gözlemle bile bu güzergâhın yoğun bir hafriyatı gerektirmediği, ciddi kamulaştırmaların yaşanmayacağı, birkaç köy dışında tarım arazilerinin ve meraların devre dışı kalmayacağı, orman alanlarına kayda değer bir zarar vermeyeceği, dolayısıyla ekonomik ve çevresel maliyetinin çok düşük olacağı anlaşılmaktadır. Ayrıca kent içi su yolu olma özelliği ile ulaşımda bir rahatlı k da yaratacağı, geçtiği güzergâh üstünde ise kentin yenilenmesine vesile olacağı söylenebilir.

Hemen belirtelim ki düşünülen kanal yaklaşık 45 km uzunlukta, 25 m derinlikte, altta 70 üstte de 120 m genişlikte olacaktır.

Çok basit bir gözlemle pozitif yanları öne çıkan KANALİSTANBUL için daha detaylı bir yaklaşımla birlikte durumun hiç de tozpembe olmadığı anlaşılmaktadır. Her şeyden önce Sazlıdere barajı içme suyu özelliğini kaybedecek, yer altı sularının tuzlanmasıyla birlikte tarihi Terkos da kirlenecek devre dışı kalabilecektir.

İki denizin çok farklı özellikleri olduğunu bilmeyen yok gibidir. Karadeniz Marmara'dan 30 cm daha yüksek olduğu gibi tuzluluk oranları da farklıdır. Bir iç deniz daha doğrusu tatlı su gölü olan Karadeniz ve Marmara yaklaşık 3500 yıl önce bir yer hareketiyle birbirine bağlanmış ve yine bu yer hareketi sonunda İstanbul ve Çanakkale Boğazları açılmıştır. Boğazların açılmasıyla birlikte hem kot farkı nedeniyle hem de tuzluluk oranlarının farklılığı nedeniyle Karadeniz'in suyu üstten Marmara; Ege ve Akdeniz'e, Akdeniz'in tuzlu suyu da alttan Karadeniz'e akmaktadır. Yoğunluk farkı nedeniyle bileşik kaplar modeli çalışmamış, oluştuğu andan itibaren sürekli bir akıntı yaşanmıştır. Binlerce yıldan beri devam eden bu akıntı özellikle boğazlarda kendisine doğal yatak ve eşikler oluşturmuş, bu suretle farklı ve anlamlı bir deniz biyolojisi gelişmiştir. Deniz canlılarının birbiriyle kurduğu bu ekolojik sistem sadece iki denizde değil kıyılarda da anlamlı bir ekosistem geliştirmiş bulunmaktadır.

Açılacak ikinci kanalla bu dengenin bozulacağı bilim insanlarınca ispatlanmıştır.25 m derinlikteki bir kanaldan sadece üstten tuzluluğu az Karadeniz suyu akacak fakat Akdeniz'den gelen tuzluluğu fazla su sirküle olmayacaktır. Bu durumun deniz biyolojisini etkileyeceği ve gelecekte geri dönüşü mümkün olmayan ve bölge için kıyamet gibi sonuç üreteceği ihtimal dahilindedir. En azından böylesi felaketin yaşanmayacağını kimse ispatlayamamıştır. Deniz biyolojisindeki bozulmayla birlikte özellikle Marmara'nın ölebileceğ i, dayanılmaz pis kokuların önüne geçilemeyeceği bilim insanlarının savları arasındadır.

Şimdilik seyirci olsalar bile Karadeniz'e kıyısı olan ülkelerin iş ciddiye bindiğinde uluslararası deniz hukukuna göre nasıl tavır alacakları belli değildir. Ayrıca kanalın geçeceği güzergâhta bulunan neolitik dönemden kalma Yarımburgaz mağaralarının durumuyla ilgili bir önerme de yoktur.

Bu proje ilgili kurumların, bilim adamlarının, planlamacıların bilimsel, kurumsal çalışmalarının ürünü olarak ortak akılla, ihtiyaca binaen önerilmiş, üretilmiş değildir. Coğrafyayı allak bullak edeceği açık olan bu çılgın proje tarihe geçme sevdasındaki bir başbakanın şahsi fikri, megalomanisi olarak gündeme gelmiştir.

Başbakan da olsa bir kişinin tarihe geçme sevdasına teslim olarak, bilimselliği meşkuk bir çılgınlık yüzünden geriye dönüşü, tamiri mümkün olmayacak bir maceraya mutlaka dur denilmelidir.

Margaret Thatcher

“Çoğu kişinin bir sorunla karşılaştığında hükümetin bunu çözmesi gerektiğini düşündüğü bir devirdeyiz bence. 'Bir sorunum var, yardım almalıyım' veya 'Evsizim, devlet bana ev versin' diyerek kişisel sorunlarını topluma mâl ediyorlar. Biliyor musunuz, gerçekte toplum diye bir şey yoktur. Erkek ve kadın bireyler ve aileler vardır. Hiçbir hükümet bireyler olmadan bir şey yapamaz. Bu sebepten insanlar önce kendi başlarının çaresine bakmalıdır.”

Bu sözler Britanya'nın eski başbakanlarından Margaret Thatcher'a aitti. Misyonunu toplumuna değil, sermaye sınıfına vakfetmiş –çünkü ülkenin var oluş nedenini toplum değil sermaye olarak görmüş– bu politikacı 1975-1990 arasında Muhafazakâr Parti Başkanlığı, 1979-1990 arasında da başbakanlık yapmıştı.

Margaret Thatcher'den bahsedilirken; O'nun 1979'da Britanya'nın ilk kadın (!) başbakanı olması ndan değil diğer iki temel özelliğinden bahsetmek gerekir: bunlardan birincisi Neo-liberalizmin ideolojik, politik ve kültürel hegemonyasının tesis edilmesinde öncü rolü oynaması, ikincisi ise sosyalizme duyduğu düşmanlık ve derin nefrettir. Bu nefret öyle derin bir nefretti ki; 1975 yılında Muhafazakâr Parti liderliği için mücadele ederken hükümetinde yer aldığı parti lideri ve rakibi Edward Heath'i bile “sinsi sosyalizm” savunucusu olmakla suçlamıştı. 1990 yılında Avam Kamarasında, on bir yıllık iktidarının sonucunda oluşan kara tabloyu gözler önüne seren İşçi Partisi milletvekillerine de şöyle cevap veriyordu: “ Siz sosyalistlerin programı herkesi yoksul kılmaktır, yoksulluğu azaltmak değil”.

Dönemi boyunca, Kamu İktisadi Teşekküllerini tasfiye etmek için, KİT'lere hiç yatırım yapmayan ve yapmadığı için de övünerek “son sosyalist devleti de yıktık” diyebilen Ekonomi Profesörü (!) Tansu Çiller'in kimleri örnek aldığını anlamak zor olmasa gerek! Aynı şekilde Abdullah Gül'ün de, 06. Ocak. 2010'da Cengiz Çandar ve Hasan Cemal ile yaptığı söyleşide “Devletin içindeki Sovyetler Birliği çöküyor” demiş olduğu hâlâ hafızalardadır. Ayrıca Tayyip Erdoğan'ın da Britanya Başbakanı David Cameron'a gönderdiği taziye mesajında, Thatcher'ın sadece ülkesinin değil, Avrupa ve dünya siyaset tarihinin en etkili liderlerinden biri olduğunu, cesareti, azim ve kararlılığıyla birçok siyasetçi için ilham kaynağı olmaya devam edeceğini belirtirken; Margaret Thatcher'in neredeyse 1980 sonrası Türkiye sağ siyasetin tümünün akıl hocası olduğunu da görmekteyiz.

Soğuk Savaş deccalı

Temel siyasi çizgisi ekonomide ultra-liberal, toplumsal konularda muhafazakâr, uluslararası politikada ise McCarthy döneminin öne çıkmış isimlerinden gerici ABD Başkanı Ronald Reagan'ın peşinde Soğuk Savaş deccalıydı.

Bu kelimeyi rastgele kullanmadık, çünkü Sovyetler Birliği nükleer bombayı ilk kullananı n asla kendisi olmayacağını belirttiğinde, Britanya Başbakanı Thatcher “biz oluruz” demişti. Yönettiği ülkenin nükleer kapasitesi ABD ve SSCB'ninki yanında yok mertebesinde kalırdı, ama Thatcher Ronald Reagan'ın yerine konuşuyordu.

1980'li yıllarda Batı ülkelerinde devletin iktisadi yatırımlardan çekilmesi, kamu işletmelerinin özelleştirilmesi, serbest pazar ekonomisinin önündeki bütün kısıtlamaların kaldırılması, işçi haklarının daraltılması, sosyal devletin yardım ve sağlık harcamalarının asgariye indirilmesi şeklinde ortaya çıkan neo-liberalizmin Birleşik Krallık'taki uygulayıcısıydı.

Bu nedenle 2013 yılı Nisan ayında öldüğü zaman İngiltere'de, İskoçya'da, Galler'de ve tabii ki Kuzey İrlanda'da insanlar sokağa çıkıp şenlik yaparak “cehenneme git” diye beddua etti.

Thatcher Thatcher, Milk Snatcher

Yükseköğrenimini kimya dalında yapmıştı, 1953'ten Avam Kamarasına milletvekili seçildi- ği 1959 yılına kadar vergi hukuku uzmanı olarak çalıştı. 1970'te partisi seçimleri kazanınca Eğitim ve Bilim Bakanlığına getirildi. İlk icraatı bütçe kısıntısı yapmak için yedi ila on bir yaşındaki çocuklara verilen bedava süt dağıtımını kaldırmak oldu. Bu nedenle halk arasında "süt hırsızı" (Thatcher Thatcher, Milk Snatcher) olarak anılmaya başlandı ve sık sık protesto edildi. Bu söz on binlere okul çocuğunun dilinde oyun tekerlemesine dönüşecek kadar yaygınlaşmıştı.

1974'te Muhafazakâr Parti hükümeti genel seçimleri kaybettikten sonra Thatcher'ın başkanlık mücadelesi başladı ve ertesi yıl başkan seçildi. 1979 seçimlerinden sonra da Başbakanlığa geldi.

Thatcher gibi acımasız bir politikacının başa geçmesi rastlantı değildi. Uzun süredir burjuvazinin işçi sınıfıyla başı dertteydi. 1972 ve 1974'teki madenciler grevleri Muhafazakârların 1974'te kaybetmesine yol açmış, işçi sınıfı maden işçileri etrafında sermayeye karşı kutuplaşmışlardı. Ama James Callaghan'ın başbakanlığında kurulan İşçi Partisi hükümeti de başarısız kalınca Mayıs 1979 seçimlerini tekrar Muhafazakâr Parti kazanmıştı.

Sermayenin yeni hükümetten ve başbakanından beklediği işçilere karşı sert ve müsamahasız davranılması, ücret artışları yapılmaması ve mücadelelerinin ne pahasına olursa olsun kırılmasıydı. Parti içindeki sertlik yanlıları kısa zaman içinde kömür stoklarının arttırılması, özellikle kömürlü termik santrallere kömür depolanması, mazotla çalışan santrallere gidilmesi, kömürlü santrallerin aynı zamanda mazotla da çalışacak tekniğe kavuşturulması ve fazla miktarda kömür ithal edilmesiydi. O kesimin sözcülerinden biri “bundan böyle grev kırıcılık şerefli bir meslek haline gelecek” diyordu.

İşte Thatcher bu görevlere talip olarak başbakanlığa geldi. Kendinden istenenleri fazlasıyla yaptı.

Thatcher, özel sektör yatırımları önündeki en büyük engel olarak gördüğü ve 1980'de % 21'e dek çıkan enflasyonu görüyordu. Ona göre enflasyonu artıran başlıca etkenler aşırı kamu harcamaları ve borçlanmaydı. Bu sorunu çözmek için para arzını kontrol altına aldı; borçlanmayı azaltmak amacıyla faizleri arttırdı. Kendisi işbaşına geldiğinde % 14 olan faiz 6 ay içinde % 17'ye yükseldi.

Gelir üzerinden vergi almak yerine dolaylı vergi almak tercihiydi. “Az kazanandan az - çok kazanandan çok vergi alınması” gibi temel bir vergileme kuralının hiçe sayıldığı bir uygulama olan dolaylı vergiler; gelir dağılımını etkileyen, işçi ve diğer emekçi kesimleri gün geçtikçe yoksullaştıran bir vergi türüdür.

Dolaylı Vergiler, 1974'lerde girilen kriz tedbirleri kapsamında 1980'lerde tüm dünyada uygulanmaya başlanmış ve daha sonra kalıcılaştırılmıştır. İlk olarak Reagan ve Thatcher'in hükümetlerinin başvurmuş olduğu “Arz Yanlı İktisat Politikaları” çerçevesinde uygulanmaya konan dolaylı vergilerin amacı, kazançlardan elde edilen vergilerin oranını düşürerek çok kazanç sağlayan sermayedarları yatırımlara yöneltmek, istihdam sağlamak ve krizden bir çıkış yolu bulabilmekti. Ancak 1980'lerden bu yana yaşanan süreç bunu doğrulamamıştır. Söz konusu uygulamalar, krizin faturasını işçi, emekçi ve yoksul halka ödetmekten başkaca bir işe yaramamış ve sermayedarları krizden korumanın politik bir aracı haline gelmiştir.

Sermayedarların gelirlerine uygulanan vergi oranı indirimlerinin başlıca amacı, 1974'lerden beri düşme eğilimine giren kâr oranlarının yükselmesini sağlamaktı. Artı değerin bir parçası olan vergiler, vergi oranının indirilmesi ile birlikte aynı oranda (indirim oranında) sermayedarlara artı değer transferinin devlet eliyle yapılması (artı değerden alınan bir parça olan verginin sermayedarlara iade edilmesi) anlamına gelmekteydi.

Türkiye'de de Turgut Özal ile birlikte yapılmaya başlayan yasal düzenlemelerle birlikte, o dönemde % 46'ları bulan Kurumlar Vergisi Oranı, günümüzde % 20'lere kadar indirilmiştir. Bu vergi oranının düşürülmesinden dolayı etkilenerek merkezi bütçe gelirlerinin azalması ve bu nedenle oluşacak bütçe açıkları da, KDV, ÖTV gibi tüketim üzerinden alınan dolaylı vergiler salınması suretiyle yoksul işçi ve emekçi halkın sırtına yüklenerek kapatılması yoluna gidilmiştir.

Thatcher yılları kısmi sanayisizleşme (de-industrialisation) dönemi olarak da anılır. İmalat sanayinde verimlilik 1978 ile 1983 yılları arasında % 30 oranında düştü.

Thatcher, İşçi Partisi'nin aksine, gerilemekte olan sektörlere sübvansiyon vermiyordu. İşsizlik, Thatcher dönemi iktisadının toplum açısından en önemli sorunlarından biri olacaktı. Ancak Margaret Thatcher için, işsizliğin artması, ücret artışlarını önlemek, yavaş yavaş sosyal hakların geri alınmasının yolunu açmak ve işçi ve diğer çalışanların ücret artış taleplerini bastırmak için yedek iş gücü (işsizler) ordusu oluşturmak amacıyla uygulanan “işsizsen bir hiçsin” politikasından başkaca da bir anlama gelmiyordu!

Politikasının neden olduğu iktisadi durgunluk yüzünden işsizlik 1979'da İşçi Partisi iktidarının son günlerindeki 1,3 milyon kişiden 1981'de iki buçuk milyon kişiye yükseldi. Hızla artan işsizliğin bir diğer nedeni, sanayi sektörünün yeniden yapılanmasıydı. İşsizlik artmaya devam etti ve Ocak 1982'de 3 milyonu geçti. İşsizliğin saptanmasında yapılan değişiklik nedeniyle resmi rakamların düşük olduğunu söyleyen yorumcular ise gerçek işsiz sayısının 5 milyona ulaştığını tahmin ediyordu.

Thatcher hükümeti ise önce işsizlik sigortası hakkı kazanılmasını zorlaştırdı, sonra aynı hükümet işsiz sayısının belirlenmesi kurallarını değiştirdi, sadece işsizlik sigortası alanları işsiz sayar oldu. Böylece işsiz sayısı resmi sahtecilikle düşürülmüş oluyordu.

İşbaşında bulunduğu dönemde dünyanın dikkat çeken ultra-liberal politikacıları Ronald Reagan, Margaret Thatcher, Turgut Özal ve fiili'nin faşist diktatörü General Pinochet idi. [Turgut Özal da ultra liberal olmakla birlikte belirgin bir ekonomi siyaseti yoktu, somut pratiği IMF'in direktiflerini Türkiye'ye uyarlama ve uygulama çabasından ibaretti. Başlıca zorluğu genel ve yerel seçimler ile referandumlardı.] O yıllarda Milton Friedman ve Chicago Okulunun monetarizmi revaçtaydı. Türkçe popüler dile “Sıkı Para Politikası” olarak da çevrilen monetarist ekonomik politika (parasalcılık) enflasyonun piyasada fazla para bulunmasından kaynaklandığını ileri sürüyor, devletin para arzını sıkı denetlemesini, Merkez Bankası'nın gerekirse piyasadan para çekmesini öngörmekteydi. Para arzını frenlemenin bir yolu da ücret artışlarını önlemek, işçi ve diğer çalışanların ücret artış taleplerini bastırmak, sosyal harcamaları kısmaktı.

Bazı Britanyalı Marksistler Thatcher'ın genel siyasi hattını “otoriter popülizm” olarak niteliyorlardı.

Siyasi tutuklu celladı

Thatcher hükümetinin çarpıcı insanlık suçlarından birisi 1981 ilkbahar aylarında İrlandalı siyasi tutukluların açlık grevlerindeki tutumuydu.

Kuzey İrlanda'daki Maze Hapishanesi'nde bulunan İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA) ve İrlanda Ulusal Kurtuluş Ordusu (INLA) mensubu tutuklu ve hükümlüleri beş yıl önce kaldırılan “siyasi tutuklu” statülerini geri almak için süresiz açlık grevi başlattılar. Thatcher başlangıçta "Suç suçtur, siyaset değil" diyerek mahkûmlarla uzlaşmayı reddetti. Grevde Sin Fen milletvekili Bobby Sands dâhil on mahkûm öldü. Bu olay IRA hareketine karşı olanların bile vicdanlarını yaraladı, Thatcher'ın o politikasına tepkiler arttı, sonuçta siyasi mahkûmların el konulan bazı hakları yeniden tanındı.

Thatcher'ın uluslararası politikada askeri güce başvurduğu olay 1982 bahar aylarında yaşandı. Bu esnada, Arjantin'deki faşist Videla cuntası ekonomik alanda yaşadığı sıkıntılar artınca, dikkatleri dışa çekmek ve milli bir heyecan yaratmak amacıyla 2 Nisan 1982'de Arjantin, 1830'dan beri Britanya'nın elinde bulunan Malvinas (İngilizcede Falkland) Adalarına asker çıkardı.

Bu, II. Dünya Savaşı'ndan beri bir Birleşik Krallık toprağına yapılmış ilk askeri müdahaleydi. [Malvinas Adaları'nın “Birleşik Krallık toprağı sayılması” sömürgecilik döneminden kalmıştı ve 1982 yılında da devam etmekteydi.] Thatcher birkaç gün içinde bir deniz filosunu adaları geri almak için gönderdi. Arjantin'de askeri bir rejim bulunduğu için Britanya'nın Falkland Savaşı'na uluslararası tepki zayıf kaldı. Britanya deniz üssü olarak kullandı- ğı adaları geri aldı. Falkland Savaşı Thatcher'ın halk desteğini arttırdı. “Britanya'nın orada ne işi var?” diyen itirazlar “anti-faşist” demagojilerle boğuldu. Oysa faşizm bugün vardır, yarın yıkılır, nitekim Arjantin cuntası da üç yıl geçmeden devrildi. Ama Malvinas Adaları hâlâ Britanya'nın deniz üssü olarak Güney Amerika kıtasında bir tehdit unsuru olmaya devam ediyor.

Falkland Savaşı ve muhalefetin bölünmüşlüğü sayesinde, Muhafazakâr Parti Haziran 1983 genel seçimlerinden önemli bir çoğunluk sağlayarak çıktı. 1983 başlarında iktisatta görülen düzelme emareleri de Muhafazakârların başarısında rol oynadı. Bu seçim sonuçları Thatcher'ın kariyerinde doruk noktasını oluşturuyordu.

Madenciler Ulusal Sendikası 1984'te greve gitti, Thatcher hükümeti yukarıda andığımız önlemleri almış, elektrik santrallerine fazlasıyla kömür stoklamış, bazılarında ise fueloil kullanacak tekniklere gitmişti. Grev kırıcılık, işçiler grevdeyken işçi alarak yasaları çiğneme uygulandı ve bir yıl kadar süren grev amaçlarına ulaşamadı, zira grev işçilerin talepleri için silah olmaktan çıkarılmış, grevin yaptırım gücü asgariye indirilmişti.

Bu grev sırasında, 20.000 dolayında maden işçisi yaralandı, 13.000'i hapse atıldı, neredeyse 1.000'i işten atıldı ve ikisi grev hatlarında öldürüldü.

Thatcher 15'i hariç tüm ocakları kapattı ve kalanlar da 1994'te özelleştirildi. Fakat bu uygulama sadece Britanya'ya özgü değildi, F. Almanya, Belçika ve diğer bazı Batı Avrupa ülkeleri de taş kömürü madenlerinden vazgeçmekteydiler.

Thatcher ekonomisinin özeti sosyal harcamaları kısmak, düşük gelirden alınan vergi matrahını yükseltmek, ücret artışlarını kontrol altına almak, yani gelir dağılımındaki adaletsizliği arttırmak oldu. Örneğin Thatcher işbaşına geldikten 5 yıl sonra Britanya'da nüfusun % 10'u toplam milli gelirin yarısına el koymaktaydı.

Thatcher'ın 11 yıl süren başbakanlığı toplumsal huzursuzluk, sanayi sektöründe işçi-işveren gerginlikleri ve çekişmeleri, yüksek işsizlik dönemi olarak tarihe geçti.

Mirası kalıcılaştı

Thatcher'ın rolü kendi dönemiyle sınırlı kalmadı, çalışanlar aleyhine yaptığı değişikliklerin pek çoğu kalıcılaştı. Bunların başında sendikalara karşı getirilen yasalar ve idari mevzuat sonraki Tony Blair ve Gordon Brown'ın İşçi Partisi yönetimlerinde de devam etti. Özelleştirmeler ekonominin olmazsa olmaz kuralı haline geldi. Piyasa ekonomisine her hangi bir müdahale tabu oldu. Ekonominin şu veya bu dalında korumacılık düşünülmez oldu. Thatcher çizgisinin pek çok özelliği geri dönüşsüz bir süreç oldu. İşçi Partisi de sağa kayarak, Muhafazakâr Partiden pek de farklı olmayan bir kimliğe büründü.

Thatcher'ın hükümet ettiği yıllar Batı Avrupa'da ve tüm dünyada çevre hareketlerinin yükseldiği, sera gazı etkisinin yol açtığı küresel ısınma, aerosollerin de etkisiyle ozon deliğinin ortaya çıktığı, asit yağmurlarının gözlendiği yıllardı. Thatcher'ın gericiliği ve Britanya burjuvazisinin çıkarları bu alanda da kendisini gösterdi.

Örneğin, 1988'de Belçika'da Bruges'de yapılan AB toplantısında söylediği şu sözler Thatcher'ın zihniyetini ortaya koymaktaydı:

“Çevresel sorunlara karşı hangi uluslararası önlemleri almaya karar verirsek verelim, iktisatlarımızın büyümesine ve gelişmesine engel olmamalıyız, zira gelişme olmadan çevre koruma maliyetlerini karşılamak için gerekli refahın yaratılması mümkün değildir.”

Thatcher'ın radikal muarızları Britanya toplumunun hâlâ onun ayırımcı, bölücü ekonomi politikalarının etkilerine katlandığını, onun zamanında azan açgözlülük ve bencillik kültürünün toplumsal ve ahlâki bir yara olarak derinleştiğini söylemektedirler.

Margaret Thatcher AB devletleri ile çelişkiye düştüğü için bazı bakanlarını kaybetti, son icraatı 1990 Ekim'inde George Bush'u Irak savaşına teşvik etmek ve destek vermek oldu.

1990 Kasım ayında parti içinde yenik düştü ve Başkanlık için John Major'ı destekleyerek başkan adaylığından çekildi. 1992'de milletvekilliğ ine de aday olmadı. Kendisine eski başbakan sıfatıyla Lordlar Kamarasında bir büro tahsis edildi.

1992'nin Haziran ayında tütün devi Philip Morris şirketine yılda 250.000 Dolar maaş ve kendi vakfına gene yıllık 250.000 Dolar bağış karşılığı, “jeopolitik danışman” oldu. 2004 yılından itibaren demans ve çeşitli beyin rahatsızlıklarına, sonradan gelen Alzheimer hastalığına rağmen danışmanlık geliri ölünceye kadar sürdü.

Siyasette kimliğini kanıtlamış olan Margaret Hilda Thatcher etik bakımdan çokça kınanan, simgesi kurukafa ile gösterilen bir tütün tekelinden (veya her hangi bir finans kapital kuruluşundan) yüklüce bir geliri kendine hak görecek bir tıynette imiş. Demek ki o parayı hak ettiğine inanıyormuş. Demek ki 1992'de kendisine Barones unvanı da verilen Muhafazakâr Lady'nin etiği bu kadarmış.