Chagall, dünyayı tek kareye sığdıran ressam

i-and-village-chagall-1911Düşlerin güzelliği, savaşların vahşeti, devrimlerin heyecanı, inançlar ve sembolleri tüm renkleriyle gözler önüne seriliyor. Tek figürle pek yetinmiyor. Kuşlar, horozlar, atlar, balıklar ve diğer hayvanlar, insanları ve köyleri filan yalnız bırakmıyorlar. İlk bakışta hemen görmesek de, biraz inceleyince kenarda köşede ya da bir hayvanın gövdesinde yeni figürler keşfediliyor. Biraz renksizlik mi var? Hemen bir yere, küçük de olsa, bir demet çiçek bırakılıveriyor.

Bir atın kuyruğundan havalanan mutlu bir çift, evin çatısına yerleştirilmiş kocaman yeşil bir göz, horozun sırtına binmiş adam bizi şaşırtır ve o hareketliliğin içine çekiverir hemen. Chagall'dır bunu bize yaşatan. 1887'de Rusya'da Vitebsk kasabasında dünyaya gelen sanatçı, kalabalık bir Yahudi ailesindendir.

Resim çalışmalarına Jeharda Penn'in derslerinde başladı. Bilinen ilk yapıtı 1907 tarihli, kız kardeşine ait “Divanda Küçük Kız”dır. 1907 yılında kendini geliştirmek üzere Petersbourg'a gitti ve Zvanseva okuluna başladı. Orada dönemin Fransa'daki akımlarıyla tanıştı. Renklerin kullanımında değişik tonlara yöneldi. Rengin gücünün ayırdına varırken, deformasyonun önemini de kavradı ve resmindeki değişimi özellikle bununla sağladı.

Devamını oku: Chagall, dünyayı tek kareye sığdıran ressam

Narsisist

caravaggio-narcissus-1597-1599Toplumsal yaşamın değişik alanlarında (politikada, iş dünyasında, sanat dallarında, basında, akademide) Narsisist dediğimiz bazı tipler göze çarparlar ve bu nitelikleriyle öne çıkarlar. Çoğumuz böyleleri için zaman zaman “Narsisist” betimlemesini kullanırız. Son yıllarda bu nitelemeye belki daha bir gereksinme duyuyoruz.

Önce Vikipedi'den ve Wikipedia'dan yararlanarak terimle ilgili bir özetleme yapalım:

Yunan Mitolojisinde

Kendine âşık olanlara aldırmayıp, onları karşılıksız bırakan ve çok güzel bir peri kızı olan Ekho, bir gün avlanan bir avcı görür. Narkissos adındaki delikanlı çok yakışıklıdır. Ekho genç avcıya ilk görüşte tutulur. Ancak Narkissos onun sevgisine karşılık vermeyerek, peri kızının yanından uzaklaşır. Ekho günden güne erir, kara sevda ile içine kapanarak ölür. Bütün vücudundan arta kalan kemikleri kayalara, sesi ise bu kayalarda yankılara dönüşür. Batı dillerindeki eko bu efsaneden gelmektedir.

Devamını oku: Narsisist

Kanal İstanbul bir macera değilse ne?

İstanbul'a ikinci boğazın kazandırılması fikri ülke gündemine pat diye düştü. Karadeniz'i Marmara'ya bağlayacağı iddia edilen yeni boğaz için isim de hazırdı. KANALİSTANBUL. Başbakan Recep Tayip Erdoğan'ın bu acayip sürprizi bir basın toplantısıyla duyurulduktan hemen sonra tartışmalar da alevlendi.

Önce KANALİSTANBUL' un güzergâhıyla ilgili alternatifler üretildi. Bütün dikkatler Silivri'de yoğunlaştı. Silivri ya da Selimpaşa'dan Karadeniz'e ulaşacak muhtelif çizimler, görseller hazırlandı. İkinci Alternatif ise Büyükçekmece-Çatalca hattı idi.

Tartışmalar yazılı ve görsel basında, hatta sosyal medyada yapılırken emlak piyasası da bölgede iyice hareketlendi. Arazi sahipleri ve yatırımcılar(!) rant hesaplamasına, çevreciler ise talan edilecek tarım arazilerinin, mera, orman ve sulak alanların, hatta kuş yollarının korunmasıyla ilgili eylemlilik hazırlıklarına başladılar.

Dikkatler Silivri'ye çekilmişken sessiz ve derin bir çalışmanın başka bir yerde yürütüldüğü anlaşıldı. Açılması planlanan kanalın teknik ve hukuki altyapısı neredeyse tamamlandı. Avcılar, Bakırköy (Basınköy), Başakşehir, Küçükçekmece, Arnavutköy ilçeleri için imar planı yapma yetkisinin Şehircilik Bakanlığı'na devriyle ilgili karar, KANALİSTANBUL'un yasal altyapısı için üretilmiş gibiydi. Arazide gözlemlerimiz var harita-planlama çalışmalarının boyutu da KANALİSTANBUL için Küçükçekmece-Yeniköy hattını işaret ediyordu. Küçükçekmece kumsaldan girilecek, Küçükçekmece gölünden Sazlıdere vadisi ve Sazlıdere barajı geçilerek, Baklalı ve Tayakadın köylerinden sonra Yeniköy'de Karadeniz'e ulaşılacaktır.

Düşünülen kanalın Karadeniz'e ulaştığı yerde yani Yeniköy-Akpınar arasında üçüncü havaalanı ve üçüncü İstanbul projeleri çoktan tasarlanmış bile.

Yeni ve adeta kesinleşen güzergâha göre KANAL- İSTANBUL kentin içinden geçecektir. Basit bir gözlemle bile bu güzergâhın yoğun bir hafriyatı gerektirmediği, ciddi kamulaştırmaların yaşanmayacağı, birkaç köy dışında tarım arazilerinin ve meraların devre dışı kalmayacağı, orman alanlarına kayda değer bir zarar vermeyeceği, dolayısıyla ekonomik ve çevresel maliyetinin çok düşük olacağı anlaşılmaktadır. Ayrıca kent içi su yolu olma özelliği ile ulaşımda bir rahatlı k da yaratacağı, geçtiği güzergâh üstünde ise kentin yenilenmesine vesile olacağı söylenebilir.

Hemen belirtelim ki düşünülen kanal yaklaşık 45 km uzunlukta, 25 m derinlikte, altta 70 üstte de 120 m genişlikte olacaktır.

Çok basit bir gözlemle pozitif yanları öne çıkan KANALİSTANBUL için daha detaylı bir yaklaşımla birlikte durumun hiç de tozpembe olmadığı anlaşılmaktadır. Her şeyden önce Sazlıdere barajı içme suyu özelliğini kaybedecek, yer altı sularının tuzlanmasıyla birlikte tarihi Terkos da kirlenecek devre dışı kalabilecektir.

İki denizin çok farklı özellikleri olduğunu bilmeyen yok gibidir. Karadeniz Marmara'dan 30 cm daha yüksek olduğu gibi tuzluluk oranları da farklıdır. Bir iç deniz daha doğrusu tatlı su gölü olan Karadeniz ve Marmara yaklaşık 3500 yıl önce bir yer hareketiyle birbirine bağlanmış ve yine bu yer hareketi sonunda İstanbul ve Çanakkale Boğazları açılmıştır. Boğazların açılmasıyla birlikte hem kot farkı nedeniyle hem de tuzluluk oranlarının farklılığı nedeniyle Karadeniz'in suyu üstten Marmara; Ege ve Akdeniz'e, Akdeniz'in tuzlu suyu da alttan Karadeniz'e akmaktadır. Yoğunluk farkı nedeniyle bileşik kaplar modeli çalışmamış, oluştuğu andan itibaren sürekli bir akıntı yaşanmıştır. Binlerce yıldan beri devam eden bu akıntı özellikle boğazlarda kendisine doğal yatak ve eşikler oluşturmuş, bu suretle farklı ve anlamlı bir deniz biyolojisi gelişmiştir. Deniz canlılarının birbiriyle kurduğu bu ekolojik sistem sadece iki denizde değil kıyılarda da anlamlı bir ekosistem geliştirmiş bulunmaktadır.

Açılacak ikinci kanalla bu dengenin bozulacağı bilim insanlarınca ispatlanmıştır.25 m derinlikteki bir kanaldan sadece üstten tuzluluğu az Karadeniz suyu akacak fakat Akdeniz'den gelen tuzluluğu fazla su sirküle olmayacaktır. Bu durumun deniz biyolojisini etkileyeceği ve gelecekte geri dönüşü mümkün olmayan ve bölge için kıyamet gibi sonuç üreteceği ihtimal dahilindedir. En azından böylesi felaketin yaşanmayacağını kimse ispatlayamamıştır. Deniz biyolojisindeki bozulmayla birlikte özellikle Marmara'nın ölebileceğ i, dayanılmaz pis kokuların önüne geçilemeyeceği bilim insanlarının savları arasındadır.

Şimdilik seyirci olsalar bile Karadeniz'e kıyısı olan ülkelerin iş ciddiye bindiğinde uluslararası deniz hukukuna göre nasıl tavır alacakları belli değildir. Ayrıca kanalın geçeceği güzergâhta bulunan neolitik dönemden kalma Yarımburgaz mağaralarının durumuyla ilgili bir önerme de yoktur.

Bu proje ilgili kurumların, bilim adamlarının, planlamacıların bilimsel, kurumsal çalışmalarının ürünü olarak ortak akılla, ihtiyaca binaen önerilmiş, üretilmiş değildir. Coğrafyayı allak bullak edeceği açık olan bu çılgın proje tarihe geçme sevdasındaki bir başbakanın şahsi fikri, megalomanisi olarak gündeme gelmiştir.

Başbakan da olsa bir kişinin tarihe geçme sevdasına teslim olarak, bilimselliği meşkuk bir çılgınlık yüzünden geriye dönüşü, tamiri mümkün olmayacak bir maceraya mutlaka dur denilmelidir.

Beyoğlu Emek Sineması eylemi

Emek sineması için verilen mücadele sadece kültür ve mimariye sahip çıkmak değildir, esas olarak AVM vesaire diyerek her şeyi para ve rant gören kapitalist görmemişliğe ve açgözlülüğe karşı değerleri koruma uğraşıdır.

İstanbul Beyoğlu'nda eski Cercle d'Orient binasını Alışveriş Merkezi haline dönüştürme çalışmalarında yok edilecek olan Yeşilçam Sokaktaki tarihi Emek Sineması'nın yıkımının durdurulmasını isteyen sinemaseverler basınçlı su ve biber gazı şiddetine uğradı. Aralarında Derya Alabora, Tuncel Kurtiz, Erden Kıral, Devin Özgür Çınar, Aslı Özge, Ahmet Mümtaz Taylan, Onur Ünlü, Seren Yüce gibi sinema dünyasının tanınmış isimlerinin yer aldığı eylemcilere yapılan müdahale sonucunda, yönetmen Erden Kıral fenalık geçirdi, sinema yazarı ve İstanbul Film Festivali FIBRESCI jüri üyesi Berke Göl, Hazar Berk Büyüktunca, Özgür İpek ve Mehmet Ferit Aka gözaltına alındılar.

Taksim'de bir araya gelen protestocular yürüyerek Ekmek Sineması'nın sokağına geldi. Sokağın polis tarafından kapatıldığını gören protestocular, yazılı basın açıklamasını okudular, Grupta bulunan ünlü yönetmen Costa-Gavras, Derya Alabora, Serra Yılmaz, Ahmet Mümtaz Taylan, konuşmayla protestolarını dille getirdiler.

Emek Sineması'nın önüne ulaşmak için sokağa gitmek isteyen eylemcilere kolluk kuvvetleri engel oldu. Sokağa sokulmayan topluluk durumu sloganlarla kınarken polis harekete geçti. Eylem, bina blokunun cephesinin bulunduğu İstiklal Caddesi'nde devam ederken, polis biber gazı, basınçlı su ve cop kullandı.

Grup Beyoğlu Emniyet Müdürlüğü'ne gelerek, gözaltına alınanların serbest bırakılmasını istedi. Emniyet önünde bekleyen grupta İstanbul Milletvekili Levent Tüzel, Rıza Kocaoğlu, İlksen Başarır, Derya Alabora, Özcan Alper Nevin Özgür Çınar bulunuyordu. Gözaltına alınan Berke Göl, Hazar Berk Büyüktunca, Özgür İpek ve Mehmet Ferit Aka adliyeye sevkedilirlerken Beyoğlu İlçe Emniyet Müdürlüğü önünde bekleyen kalabalık grup da sessizce dağıldı.

İstanbul Film Festivali'ni düzenleyen İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı tarafından yapılan yazılı açıklamada “ İstanbul'da konuk olarak bulunan yönetmenler Costa-Gavras, Mike Newell, Marco Becchis ile Jan Ole Gerster'in yanısıra birçok yönetmen ve oyuncu ile yerli ve yabancı sinema yazarının da katıldığı yürüyüşte, Emek Sineması sokağına girmek isteyenlere müdahalede orantısız güç kullanılmıştır.

İstanbul'un kültürel hafızasına sahip çıkmaktan başka düşüncesi olmayan sinemaseverlere yapılanları kınıyoruz” denildi.

Olay Batı basınında

BBC , Avrupa haberleri bölümünde Emek Sineması'nda yaşanan gelişmelere geniş yer ayırdı. Tarihi Emek Sineması'nın yıkılmasını protesto eden gösterilerde gözaltına alınan dört kişinin tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldığını belirten haberde, “Emek Sineması'nı barındıran bina bir alışveriş merkezine dönüştürülüyor” ifadesine yer verildi. Saygın film yönetmeni Costa-Gavras'ın da protestoda bulunan pek çok sinemacı, oyuncu ve eleştirmenin arasında olduğu haberde polisin müdahalesi ise şu cümlelerle verildi: “Sinemayı yıkma planlarına öfkeli kalabalığa gözyaşartıcı gaz, tazyikli su ve coplarla müdahale eden Türk polisi eleştirildi.”

Costa-Gavras'ın polis şiddetine şahit olduktan sonra Tayyip Erdoğan'a yazdığı mektuptan da bahseden BBC, insanların sinemanın yıkılmasının yanısıra Türk film endüstrisinin sembolü Yeşilçam Sokak'ının bozulmasına tepki gösterdiklerini de vurguladı. İKSV'nin de yaptığı açıklamada protestonun barışçıl olduğunun altının çizildiği söylendi.

Uluslararası Film Eleştirmenleri Federasyonu'nun (FIPRESCI) yıkıma karşı çıkan cümlelerini paylaşan haberde, “Duayen Türk film eleştirmeni Atilla Dorsay da yıkıma karşı 'sessiz bir protesto' sergilemek için eleştiri yazmayı bıraktı” denildi.

Konuyu gündemine taşıyan diğer önemli bir yayın da The Wall Street Journal oldu. Yazıda, Emek Sineması'nın AVM'lere yer açmak için feda edilen kültürel mirasın sembolü haline dönüştüğü ifade edildi ve sinema sektörünün 3 yıldır uğruna mücadele verdiği vurgulandı.

Alman Film Eleştirmenleri Birliği, sinemanın Beyoğlu Emek Sineması eylemi E yıkılmasını, kamu malının özelleştirilmesi ve polis gücünün marjinalleştirilip toplum yararına değil, özel çıkarlar uğruna kullanılmasını eleştirdi. Alman Eleştirmenler, Kültür Bakanı'nı yıkımı hemen durdurması için göreve çağırdı.

Yunan basını da yaşananlara Costa-Gavras'ın desteği ve mesajıyla birlikte yer verdi.

Cercle d'Orient Binası

Emek Sinemasının yok edilmesi sorunu sinema salonunun da ötesindedir. Emek Sineması'nın da içinde yer aldığı Cercle d'Orient Kompleksi “yenilenme” adı altında alışveriş merkezine çevrilmektedir. Binanın tamamı İstanbul'un tarihi ve önemli yapılardandır. Rant için, ticaret için yapılan İstanbul'un tarihsel dokusunun yok edilmesinin devamıdır.

Tarihi ismi Cercle d'Orient binası olan yapı 1875 yılı İstanbullu Ermeni Abraham Eremyan (Abraham Paşa) tarafından yaptırılmıştır. Mimarı levanten bir aileden Alexandr Valloury idi Bugünkü adıyla İstiklal Caddesi, o zamanki adıyla Grande Rue de Péra veya Cadde-i Kebir üzerinde cephesi 45 metredir, derinliği ise şimdiki Yeşilçam Sokağındadır, Art Nouveau tarzında bir binadır. Bu sokak üzerinde iki adet sinema veya tiyatro salonu bulunmaktaydı. Sinemalardan birisinin adı Melek, diğerininki İpek'ti Melek Sineması sonradan Emek oldu, İpek Sineması ise Yeni Tiyatroya dönüştü.

Cercle d'Orient (Şark Kulübü) adlı kulüp 1882'de bu binada önce “Cercle à Pera” (Pera Kulübü) adıyla kuruldu, sonara ismini değiştirdi. İstanbul'un en önemli seçkinler kulübüydü, Bu nedenle binanın adı “Serkldoryan” diye anıldı, sonra “Büyük Doğu Kulübü” oldu, bugün “Büyük Kulüp” olarak anılıyor. Kulübün Beyoğlu Merkezi 1971de kapatıldı, Çiftehavuzlar'daki tesisleri açık kaldı. Beyoğlu'ndaki merkezin en üst kartında kulüp üyelerine otel veya misafirhane olarak kullanılan odalar bulunmaktaydı.

Binayı Emekli Sandığı satın alınca adına Emek Pasajı diyenler de oldu. 5 katlı binanın girişi ana caddedeydi. O koridor üzerinde dükkânlar bulunuyordu, birinci katında büyük bir bilardo salonu ve kıraathane vardı. Profiterolleriyle ünlü İnci Pastanesi de cadde üzerindeydi.

Andığımız iki sinema/tiyatro salonundan başka, girişi İstiklal Caddesinde olan bir sinema salonu daha vardı, adına uzun süre “Küçük Emek” denildi, sonra Rüya Sineması oldu.

Emek Sinemasının tarihi

1924'te Beyoğlu Yeşilçam Sokak'ta “Melek Sineması” adıyla açılmıştır. İsmini perdenin iki yanında yer alan Art Nouveau tarzı melek heykellerinden alıyordu. Tarihi kimliği, Barok ve Rokoko bezeli yaldızlı tavan ve duvarları, 875 kişilik salonu ve tarihi geçmişi ile diğer sinema salonlarından farklılık göstermektedir.

Emek Sineması'nın bulunduğu salon, sinema olmadan önce başka amaçlarla kullanılmıştı. İlk kez “Club des Chasseurs de Constantinople” (Konstantiniye Avcılar Kulübü) olarak açılan salon, daha sonra Strangali'nin Rum Atletik Jimnastikhanesi, ardından 1909'da “Nouveau Cirque” (Yeni Sirk), ondan sonra da “Skating Palace” (Tekerlekli Paten Sarayı) olmuştu.

Varlık Vergisi yıllarında (1942-1943) bina ve külliyesi belediye tarafından satın alınmış 1957'de Emekli Sandığı'na satılmıştır. Emek Film'in de sahibi olan Emekli sandığı yenilediği sinemanın adını "Emek Sineması" olarak değiştirmiştir.

Sinemanın ilk sahipleri, o dönem İpek ve Sümer Sinemaları'nın da sahipleri olan, A. Saltiel ile H. Artidi'ydi. Türkiye'deki ilk güzellik yarışması, 1926 yılında burada düzenlenmiş ve yarışmayı sinemanın yer göstericisi Araksi Çetinyan kazanmıştı.

1945 yılındaki iflasın ardından işletmeciliği alan İpekçi Kardeşler'den sonra, işletme 1940'larda İstanbul Belediyesi'ne oradan da Emekli Sandığı'na geçti. 1969' da Turgut Demirağ'a, sonra da Kurtuluş ailesine geçti. Sinema 1993'da kapsamlı bir yenilenmeden geçirildi, son olarak 2000'de koltukları ve ses düzeni (Dolby Digital) yenilenerek, yeni açılan modern sinemalarla yarışacak bir teknolojiye kavuşmuştu.

Emek Sineması 1980'lerde “İstanbul Sinema Günleri” adıyla başlayan, sonraları İstanbul Film Festivali adıyla devam eden sinema şenliğine ev sahipliği yapan, açılış ve kapanış törenlerinin düzenlendiği salondu.

Görüldüğü gibi, sinema üst katta açılacak demek bu tarihi salonun yok edileceğini inkâra yeltenen bir demagojidir.

Emek sineması için verilen mücadele sadece kültür ve mimariye sahip çıkmak değildir, esas olarak AVM vesaire diyerek her şeyi para ve rant gören kapitalist açgözlülüğe karşı değerleri koruma uğraşıdır.

Nitekim müteahhit firmanın baş yöneticisi verdiği bir mülakatta sanki marifetmiş gibi "Beyoğlu'nu İstanbul'un Dubai'si yapacağız" demiştir. Bu sözler yeni yetme burjuvazinin ve Tayyip Erdoğan zihniyetinin cehalet ve inkârcılığının ta kendisidir.

2000 yıllık bir kentin kültürel birikiminı yadsı yıp beton çağını ihtişam zanneden bu şahıs asla anlayamayacaktır ki, bize Dubai lâzım değil. Art nouveau tarzındaki yapılarlarıyla Cadde-i Kebir bin tane lüks Dubai binasından daha değerlidir. Eğer bir burjuva kalkıp Dubai'yi mesela Viyana veya Budapeşte ya da Prag gibi bir barok kentin içine yerleştireceğini söylese rezil olur, ama bizde kimse rahatsızlık duymuyor. Öyle olduğu içindir ki İstanbul'a darbe üzerine darbe indiriyorlar. İstanbul yıkıcılığına soyunmuş Adnan Menderes'le başlayan tahribat sürdükçe sürüyor.

Majik ve Maksim de gitti

Kıyıma uğrayan sadece Melek ve İpek sinema salonları değil. Türkiye'nin ilk sineması olan Majik Sineması ve arkasındaki Maksim de yıkıldı.

1914 yılında, kentte sinema salonu olarak inşa edilen ilk bina olan Majik ile arkasındaki Maksim Gazinosu yıkılıp birleştirilerek otel ve ticaret merkezi yapılacak.

Avan projeye göre 2 yıl öncesine kadar Devlet Tiyatroları'nca kullanılan tescilli binanın sadece ön cephe duvarları korunuyor. Proje, Koruma Kurulu'ndan 'restorasyon' adı altında geçti. Tıpkı Emek Sineması, Beyoğlu Demirören AVM, Beşiktaş'ta 14 katlı otele çevrilen Tütün Deposu projeleri gibi bu tarihi yapı da sermayenin gadrine ve doymak bilmezliğine kurban oldu.

Radikal Gazetesinin verdiği habere göre, Koruma Kurulu defalarca reddettiği projeyi 21 Temmuz'da onayladı. Beyoğlu Belediyesi de imar planında 'Sıraselviler Caddesi cephesinde 27.50 metre yükseklik, cami ve arkada Osmanlı sokak cephesinde yükseklik 15.50 metreyi aşmamak kaydıyla' avan projeyi uygun buldu.

Mimarlar Odası İstanbul Anakent Şubesi'nin hazırladığı ÇED raporunda, alttan geçen Taksim Metrosu'nu da tehdit ettiği belirtilen projenin iptali istendi.

Raporda Majik Sineması'nın 'Beyoğlu'ndaki tarihi ve kültürel simgelerden biri' olduğuna dikkat çekilirken Park Otel, Gökkafes, Saray ve Emek sinemaları gibi örneklerin hızla artmasının geri dönüşü olmayan zararlara neden olduğu vurgulanarak şöyle denildi: “Ulusal koruma ilkelerine ve daha evvelce alınmış kurul kararlarına aykırı olarak söz konu alandaki mimari ve kültürel mirasımız hakkındaki kararını sadece ön cephe koruma (restorasyon) projesinin uygunluğu kapsamına indirgeyerek yıkımına; 4305,54 m2'lik parselin tümünün yapılaşmasını öngören 8 bodrum kat, zemin kat ve 8 normal katlı, toplam 448028.83 m2'lik çevre ve metro güvenliğini de tehlike altına alacak bir yapı kompleksinin ortaya çıkmasına onay veren kararının da yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir.''

Orkestra eşliğinde sessiz film izlenirdi

Majik Sineması 1914'te açıldığında şehirde sinema salonu olması için inşa edilmiş ilk yapıydı. Mimarı İtalyan Giulio Mongeri, ilk sahibi ise Abdülaziz döneminden 1909'a kadar Saray Başmabeyinciliği yapmış olan Sarıcazade Ragıp Paşa'ydı.

İlk olarak Majik Sineması adıyla hizmete girmişti. Küçük bir orkestra eşliğinde sessiz filmler gösterilmekteydi.

Adı 1944'te Türk Sineması, 1946'da Yeni Taksim Sineması ve 1964'te Venüs Sineması oldu.

Derken Devlet Tiyatroları'nca kiralandı. Salon, Şubat 1971'de IV. Murat oyunuyla açıldı. 1975'e kadar tiyatro salonu olarak kullanıldı, sonra yeniden Venüs Sineması oldu. 1979'da kurulan İstanbul Devlet Tiyatrosu için 1983-1984 sezonunda yeniden kiralandı. 28 Ekim 1983'te Musahipzade Celal'in İstanbul Efendisi oyunuyla açıldı ve 2009'a kadar da tiyatro sahnesi olarak kaldı.

“Birer birer elden gidiyorlar”

Sinema tarihçisi Burçak Evren: Bu sinema salonu, sinema tarihi açısından çok önemli. İstanbul'un sinema salonu olarak yapılan ilk binası. Türkiye'nin düş şatoları bunlar. Alkazar, Elhamra, Saray, Emek derken son tarihi sinema da elden gidiyor. Beyoğlu'nun çehresi değiştiriliyor. Maksim Gazinosu da bugün anladığımız gazino kültüründe değildi. Repertuvarı olan müzik şölenlerinin yapıldığı yerdi. Yıkılacağına restore edilip yeniden sinema olarak açılsa. Dünyada 1500-2 bin kişilik salonlar yeniden hayata geçiriliyor. AVM sinemalarından kurtuluş aranıyor. Biz yıkıyoruz.''

Sinema eleştirmeni Atilla Dorsay “Türkiye'de sinema olarak yapılan ilk salondu. Bu yapılar şehrin belleğine dahildi. Maksim de öyle. Gazino geçmişimizin izleri var o yapıda. Gazino kültürünün en büyük mimarisiydi. Keşke restore edilip gazino müzesi yapılsaydı. Tarihi yapılarımızı daha sonra çok arayacağız. Kültürel hayatımıza etki eden iki önemli yapı, ikisini de kaybetmek çok acı” dedi.

Margaret Thatcher

“Çoğu kişinin bir sorunla karşılaştığında hükümetin bunu çözmesi gerektiğini düşündüğü bir devirdeyiz bence. 'Bir sorunum var, yardım almalıyım' veya 'Evsizim, devlet bana ev versin' diyerek kişisel sorunlarını topluma mâl ediyorlar. Biliyor musunuz, gerçekte toplum diye bir şey yoktur. Erkek ve kadın bireyler ve aileler vardır. Hiçbir hükümet bireyler olmadan bir şey yapamaz. Bu sebepten insanlar önce kendi başlarının çaresine bakmalıdır.”

Bu sözler Britanya'nın eski başbakanlarından Margaret Thatcher'a aitti. Misyonunu toplumuna değil, sermaye sınıfına vakfetmiş –çünkü ülkenin var oluş nedenini toplum değil sermaye olarak görmüş– bu politikacı 1975-1990 arasında Muhafazakâr Parti Başkanlığı, 1979-1990 arasında da başbakanlık yapmıştı.

Margaret Thatcher'den bahsedilirken; O'nun 1979'da Britanya'nın ilk kadın (!) başbakanı olması ndan değil diğer iki temel özelliğinden bahsetmek gerekir: bunlardan birincisi Neo-liberalizmin ideolojik, politik ve kültürel hegemonyasının tesis edilmesinde öncü rolü oynaması, ikincisi ise sosyalizme duyduğu düşmanlık ve derin nefrettir. Bu nefret öyle derin bir nefretti ki; 1975 yılında Muhafazakâr Parti liderliği için mücadele ederken hükümetinde yer aldığı parti lideri ve rakibi Edward Heath'i bile “sinsi sosyalizm” savunucusu olmakla suçlamıştı. 1990 yılında Avam Kamarasında, on bir yıllık iktidarının sonucunda oluşan kara tabloyu gözler önüne seren İşçi Partisi milletvekillerine de şöyle cevap veriyordu: “ Siz sosyalistlerin programı herkesi yoksul kılmaktır, yoksulluğu azaltmak değil”.

Dönemi boyunca, Kamu İktisadi Teşekküllerini tasfiye etmek için, KİT'lere hiç yatırım yapmayan ve yapmadığı için de övünerek “son sosyalist devleti de yıktık” diyebilen Ekonomi Profesörü (!) Tansu Çiller'in kimleri örnek aldığını anlamak zor olmasa gerek! Aynı şekilde Abdullah Gül'ün de, 06. Ocak. 2010'da Cengiz Çandar ve Hasan Cemal ile yaptığı söyleşide “Devletin içindeki Sovyetler Birliği çöküyor” demiş olduğu hâlâ hafızalardadır. Ayrıca Tayyip Erdoğan'ın da Britanya Başbakanı David Cameron'a gönderdiği taziye mesajında, Thatcher'ın sadece ülkesinin değil, Avrupa ve dünya siyaset tarihinin en etkili liderlerinden biri olduğunu, cesareti, azim ve kararlılığıyla birçok siyasetçi için ilham kaynağı olmaya devam edeceğini belirtirken; Margaret Thatcher'in neredeyse 1980 sonrası Türkiye sağ siyasetin tümünün akıl hocası olduğunu da görmekteyiz.

Soğuk Savaş deccalı

Temel siyasi çizgisi ekonomide ultra-liberal, toplumsal konularda muhafazakâr, uluslararası politikada ise McCarthy döneminin öne çıkmış isimlerinden gerici ABD Başkanı Ronald Reagan'ın peşinde Soğuk Savaş deccalıydı.

Bu kelimeyi rastgele kullanmadık, çünkü Sovyetler Birliği nükleer bombayı ilk kullananı n asla kendisi olmayacağını belirttiğinde, Britanya Başbakanı Thatcher “biz oluruz” demişti. Yönettiği ülkenin nükleer kapasitesi ABD ve SSCB'ninki yanında yok mertebesinde kalırdı, ama Thatcher Ronald Reagan'ın yerine konuşuyordu.

1980'li yıllarda Batı ülkelerinde devletin iktisadi yatırımlardan çekilmesi, kamu işletmelerinin özelleştirilmesi, serbest pazar ekonomisinin önündeki bütün kısıtlamaların kaldırılması, işçi haklarının daraltılması, sosyal devletin yardım ve sağlık harcamalarının asgariye indirilmesi şeklinde ortaya çıkan neo-liberalizmin Birleşik Krallık'taki uygulayıcısıydı.

Bu nedenle 2013 yılı Nisan ayında öldüğü zaman İngiltere'de, İskoçya'da, Galler'de ve tabii ki Kuzey İrlanda'da insanlar sokağa çıkıp şenlik yaparak “cehenneme git” diye beddua etti.

Thatcher Thatcher, Milk Snatcher

Yükseköğrenimini kimya dalında yapmıştı, 1953'ten Avam Kamarasına milletvekili seçildi- ği 1959 yılına kadar vergi hukuku uzmanı olarak çalıştı. 1970'te partisi seçimleri kazanınca Eğitim ve Bilim Bakanlığına getirildi. İlk icraatı bütçe kısıntısı yapmak için yedi ila on bir yaşındaki çocuklara verilen bedava süt dağıtımını kaldırmak oldu. Bu nedenle halk arasında "süt hırsızı" (Thatcher Thatcher, Milk Snatcher) olarak anılmaya başlandı ve sık sık protesto edildi. Bu söz on binlere okul çocuğunun dilinde oyun tekerlemesine dönüşecek kadar yaygınlaşmıştı.

1974'te Muhafazakâr Parti hükümeti genel seçimleri kaybettikten sonra Thatcher'ın başkanlık mücadelesi başladı ve ertesi yıl başkan seçildi. 1979 seçimlerinden sonra da Başbakanlığa geldi.

Thatcher gibi acımasız bir politikacının başa geçmesi rastlantı değildi. Uzun süredir burjuvazinin işçi sınıfıyla başı dertteydi. 1972 ve 1974'teki madenciler grevleri Muhafazakârların 1974'te kaybetmesine yol açmış, işçi sınıfı maden işçileri etrafında sermayeye karşı kutuplaşmışlardı. Ama James Callaghan'ın başbakanlığında kurulan İşçi Partisi hükümeti de başarısız kalınca Mayıs 1979 seçimlerini tekrar Muhafazakâr Parti kazanmıştı.

Sermayenin yeni hükümetten ve başbakanından beklediği işçilere karşı sert ve müsamahasız davranılması, ücret artışları yapılmaması ve mücadelelerinin ne pahasına olursa olsun kırılmasıydı. Parti içindeki sertlik yanlıları kısa zaman içinde kömür stoklarının arttırılması, özellikle kömürlü termik santrallere kömür depolanması, mazotla çalışan santrallere gidilmesi, kömürlü santrallerin aynı zamanda mazotla da çalışacak tekniğe kavuşturulması ve fazla miktarda kömür ithal edilmesiydi. O kesimin sözcülerinden biri “bundan böyle grev kırıcılık şerefli bir meslek haline gelecek” diyordu.

İşte Thatcher bu görevlere talip olarak başbakanlığa geldi. Kendinden istenenleri fazlasıyla yaptı.

Thatcher, özel sektör yatırımları önündeki en büyük engel olarak gördüğü ve 1980'de % 21'e dek çıkan enflasyonu görüyordu. Ona göre enflasyonu artıran başlıca etkenler aşırı kamu harcamaları ve borçlanmaydı. Bu sorunu çözmek için para arzını kontrol altına aldı; borçlanmayı azaltmak amacıyla faizleri arttırdı. Kendisi işbaşına geldiğinde % 14 olan faiz 6 ay içinde % 17'ye yükseldi.

Gelir üzerinden vergi almak yerine dolaylı vergi almak tercihiydi. “Az kazanandan az - çok kazanandan çok vergi alınması” gibi temel bir vergileme kuralının hiçe sayıldığı bir uygulama olan dolaylı vergiler; gelir dağılımını etkileyen, işçi ve diğer emekçi kesimleri gün geçtikçe yoksullaştıran bir vergi türüdür.

Dolaylı Vergiler, 1974'lerde girilen kriz tedbirleri kapsamında 1980'lerde tüm dünyada uygulanmaya başlanmış ve daha sonra kalıcılaştırılmıştır. İlk olarak Reagan ve Thatcher'in hükümetlerinin başvurmuş olduğu “Arz Yanlı İktisat Politikaları” çerçevesinde uygulanmaya konan dolaylı vergilerin amacı, kazançlardan elde edilen vergilerin oranını düşürerek çok kazanç sağlayan sermayedarları yatırımlara yöneltmek, istihdam sağlamak ve krizden bir çıkış yolu bulabilmekti. Ancak 1980'lerden bu yana yaşanan süreç bunu doğrulamamıştır. Söz konusu uygulamalar, krizin faturasını işçi, emekçi ve yoksul halka ödetmekten başkaca bir işe yaramamış ve sermayedarları krizden korumanın politik bir aracı haline gelmiştir.

Sermayedarların gelirlerine uygulanan vergi oranı indirimlerinin başlıca amacı, 1974'lerden beri düşme eğilimine giren kâr oranlarının yükselmesini sağlamaktı. Artı değerin bir parçası olan vergiler, vergi oranının indirilmesi ile birlikte aynı oranda (indirim oranında) sermayedarlara artı değer transferinin devlet eliyle yapılması (artı değerden alınan bir parça olan verginin sermayedarlara iade edilmesi) anlamına gelmekteydi.

Türkiye'de de Turgut Özal ile birlikte yapılmaya başlayan yasal düzenlemelerle birlikte, o dönemde % 46'ları bulan Kurumlar Vergisi Oranı, günümüzde % 20'lere kadar indirilmiştir. Bu vergi oranının düşürülmesinden dolayı etkilenerek merkezi bütçe gelirlerinin azalması ve bu nedenle oluşacak bütçe açıkları da, KDV, ÖTV gibi tüketim üzerinden alınan dolaylı vergiler salınması suretiyle yoksul işçi ve emekçi halkın sırtına yüklenerek kapatılması yoluna gidilmiştir.

Thatcher yılları kısmi sanayisizleşme (de-industrialisation) dönemi olarak da anılır. İmalat sanayinde verimlilik 1978 ile 1983 yılları arasında % 30 oranında düştü.

Thatcher, İşçi Partisi'nin aksine, gerilemekte olan sektörlere sübvansiyon vermiyordu. İşsizlik, Thatcher dönemi iktisadının toplum açısından en önemli sorunlarından biri olacaktı. Ancak Margaret Thatcher için, işsizliğin artması, ücret artışlarını önlemek, yavaş yavaş sosyal hakların geri alınmasının yolunu açmak ve işçi ve diğer çalışanların ücret artış taleplerini bastırmak için yedek iş gücü (işsizler) ordusu oluşturmak amacıyla uygulanan “işsizsen bir hiçsin” politikasından başkaca da bir anlama gelmiyordu!

Politikasının neden olduğu iktisadi durgunluk yüzünden işsizlik 1979'da İşçi Partisi iktidarının son günlerindeki 1,3 milyon kişiden 1981'de iki buçuk milyon kişiye yükseldi. Hızla artan işsizliğin bir diğer nedeni, sanayi sektörünün yeniden yapılanmasıydı. İşsizlik artmaya devam etti ve Ocak 1982'de 3 milyonu geçti. İşsizliğin saptanmasında yapılan değişiklik nedeniyle resmi rakamların düşük olduğunu söyleyen yorumcular ise gerçek işsiz sayısının 5 milyona ulaştığını tahmin ediyordu.

Thatcher hükümeti ise önce işsizlik sigortası hakkı kazanılmasını zorlaştırdı, sonra aynı hükümet işsiz sayısının belirlenmesi kurallarını değiştirdi, sadece işsizlik sigortası alanları işsiz sayar oldu. Böylece işsiz sayısı resmi sahtecilikle düşürülmüş oluyordu.

İşbaşında bulunduğu dönemde dünyanın dikkat çeken ultra-liberal politikacıları Ronald Reagan, Margaret Thatcher, Turgut Özal ve fiili'nin faşist diktatörü General Pinochet idi. [Turgut Özal da ultra liberal olmakla birlikte belirgin bir ekonomi siyaseti yoktu, somut pratiği IMF'in direktiflerini Türkiye'ye uyarlama ve uygulama çabasından ibaretti. Başlıca zorluğu genel ve yerel seçimler ile referandumlardı.] O yıllarda Milton Friedman ve Chicago Okulunun monetarizmi revaçtaydı. Türkçe popüler dile “Sıkı Para Politikası” olarak da çevrilen monetarist ekonomik politika (parasalcılık) enflasyonun piyasada fazla para bulunmasından kaynaklandığını ileri sürüyor, devletin para arzını sıkı denetlemesini, Merkez Bankası'nın gerekirse piyasadan para çekmesini öngörmekteydi. Para arzını frenlemenin bir yolu da ücret artışlarını önlemek, işçi ve diğer çalışanların ücret artış taleplerini bastırmak, sosyal harcamaları kısmaktı.

Bazı Britanyalı Marksistler Thatcher'ın genel siyasi hattını “otoriter popülizm” olarak niteliyorlardı.

Siyasi tutuklu celladı

Thatcher hükümetinin çarpıcı insanlık suçlarından birisi 1981 ilkbahar aylarında İrlandalı siyasi tutukluların açlık grevlerindeki tutumuydu.

Kuzey İrlanda'daki Maze Hapishanesi'nde bulunan İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA) ve İrlanda Ulusal Kurtuluş Ordusu (INLA) mensubu tutuklu ve hükümlüleri beş yıl önce kaldırılan “siyasi tutuklu” statülerini geri almak için süresiz açlık grevi başlattılar. Thatcher başlangıçta "Suç suçtur, siyaset değil" diyerek mahkûmlarla uzlaşmayı reddetti. Grevde Sin Fen milletvekili Bobby Sands dâhil on mahkûm öldü. Bu olay IRA hareketine karşı olanların bile vicdanlarını yaraladı, Thatcher'ın o politikasına tepkiler arttı, sonuçta siyasi mahkûmların el konulan bazı hakları yeniden tanındı.

Thatcher'ın uluslararası politikada askeri güce başvurduğu olay 1982 bahar aylarında yaşandı. Bu esnada, Arjantin'deki faşist Videla cuntası ekonomik alanda yaşadığı sıkıntılar artınca, dikkatleri dışa çekmek ve milli bir heyecan yaratmak amacıyla 2 Nisan 1982'de Arjantin, 1830'dan beri Britanya'nın elinde bulunan Malvinas (İngilizcede Falkland) Adalarına asker çıkardı.

Bu, II. Dünya Savaşı'ndan beri bir Birleşik Krallık toprağına yapılmış ilk askeri müdahaleydi. [Malvinas Adaları'nın “Birleşik Krallık toprağı sayılması” sömürgecilik döneminden kalmıştı ve 1982 yılında da devam etmekteydi.] Thatcher birkaç gün içinde bir deniz filosunu adaları geri almak için gönderdi. Arjantin'de askeri bir rejim bulunduğu için Britanya'nın Falkland Savaşı'na uluslararası tepki zayıf kaldı. Britanya deniz üssü olarak kullandı- ğı adaları geri aldı. Falkland Savaşı Thatcher'ın halk desteğini arttırdı. “Britanya'nın orada ne işi var?” diyen itirazlar “anti-faşist” demagojilerle boğuldu. Oysa faşizm bugün vardır, yarın yıkılır, nitekim Arjantin cuntası da üç yıl geçmeden devrildi. Ama Malvinas Adaları hâlâ Britanya'nın deniz üssü olarak Güney Amerika kıtasında bir tehdit unsuru olmaya devam ediyor.

Falkland Savaşı ve muhalefetin bölünmüşlüğü sayesinde, Muhafazakâr Parti Haziran 1983 genel seçimlerinden önemli bir çoğunluk sağlayarak çıktı. 1983 başlarında iktisatta görülen düzelme emareleri de Muhafazakârların başarısında rol oynadı. Bu seçim sonuçları Thatcher'ın kariyerinde doruk noktasını oluşturuyordu.

Madenciler Ulusal Sendikası 1984'te greve gitti, Thatcher hükümeti yukarıda andığımız önlemleri almış, elektrik santrallerine fazlasıyla kömür stoklamış, bazılarında ise fueloil kullanacak tekniklere gitmişti. Grev kırıcılık, işçiler grevdeyken işçi alarak yasaları çiğneme uygulandı ve bir yıl kadar süren grev amaçlarına ulaşamadı, zira grev işçilerin talepleri için silah olmaktan çıkarılmış, grevin yaptırım gücü asgariye indirilmişti.

Bu grev sırasında, 20.000 dolayında maden işçisi yaralandı, 13.000'i hapse atıldı, neredeyse 1.000'i işten atıldı ve ikisi grev hatlarında öldürüldü.

Thatcher 15'i hariç tüm ocakları kapattı ve kalanlar da 1994'te özelleştirildi. Fakat bu uygulama sadece Britanya'ya özgü değildi, F. Almanya, Belçika ve diğer bazı Batı Avrupa ülkeleri de taş kömürü madenlerinden vazgeçmekteydiler.

Thatcher ekonomisinin özeti sosyal harcamaları kısmak, düşük gelirden alınan vergi matrahını yükseltmek, ücret artışlarını kontrol altına almak, yani gelir dağılımındaki adaletsizliği arttırmak oldu. Örneğin Thatcher işbaşına geldikten 5 yıl sonra Britanya'da nüfusun % 10'u toplam milli gelirin yarısına el koymaktaydı.

Thatcher'ın 11 yıl süren başbakanlığı toplumsal huzursuzluk, sanayi sektöründe işçi-işveren gerginlikleri ve çekişmeleri, yüksek işsizlik dönemi olarak tarihe geçti.

Mirası kalıcılaştı

Thatcher'ın rolü kendi dönemiyle sınırlı kalmadı, çalışanlar aleyhine yaptığı değişikliklerin pek çoğu kalıcılaştı. Bunların başında sendikalara karşı getirilen yasalar ve idari mevzuat sonraki Tony Blair ve Gordon Brown'ın İşçi Partisi yönetimlerinde de devam etti. Özelleştirmeler ekonominin olmazsa olmaz kuralı haline geldi. Piyasa ekonomisine her hangi bir müdahale tabu oldu. Ekonominin şu veya bu dalında korumacılık düşünülmez oldu. Thatcher çizgisinin pek çok özelliği geri dönüşsüz bir süreç oldu. İşçi Partisi de sağa kayarak, Muhafazakâr Partiden pek de farklı olmayan bir kimliğe büründü.

Thatcher'ın hükümet ettiği yıllar Batı Avrupa'da ve tüm dünyada çevre hareketlerinin yükseldiği, sera gazı etkisinin yol açtığı küresel ısınma, aerosollerin de etkisiyle ozon deliğinin ortaya çıktığı, asit yağmurlarının gözlendiği yıllardı. Thatcher'ın gericiliği ve Britanya burjuvazisinin çıkarları bu alanda da kendisini gösterdi.

Örneğin, 1988'de Belçika'da Bruges'de yapılan AB toplantısında söylediği şu sözler Thatcher'ın zihniyetini ortaya koymaktaydı:

“Çevresel sorunlara karşı hangi uluslararası önlemleri almaya karar verirsek verelim, iktisatlarımızın büyümesine ve gelişmesine engel olmamalıyız, zira gelişme olmadan çevre koruma maliyetlerini karşılamak için gerekli refahın yaratılması mümkün değildir.”

Thatcher'ın radikal muarızları Britanya toplumunun hâlâ onun ayırımcı, bölücü ekonomi politikalarının etkilerine katlandığını, onun zamanında azan açgözlülük ve bencillik kültürünün toplumsal ve ahlâki bir yara olarak derinleştiğini söylemektedirler.

Margaret Thatcher AB devletleri ile çelişkiye düştüğü için bazı bakanlarını kaybetti, son icraatı 1990 Ekim'inde George Bush'u Irak savaşına teşvik etmek ve destek vermek oldu.

1990 Kasım ayında parti içinde yenik düştü ve Başkanlık için John Major'ı destekleyerek başkan adaylığından çekildi. 1992'de milletvekilliğ ine de aday olmadı. Kendisine eski başbakan sıfatıyla Lordlar Kamarasında bir büro tahsis edildi.

1992'nin Haziran ayında tütün devi Philip Morris şirketine yılda 250.000 Dolar maaş ve kendi vakfına gene yıllık 250.000 Dolar bağış karşılığı, “jeopolitik danışman” oldu. 2004 yılından itibaren demans ve çeşitli beyin rahatsızlıklarına, sonradan gelen Alzheimer hastalığına rağmen danışmanlık geliri ölünceye kadar sürdü.

Siyasette kimliğini kanıtlamış olan Margaret Hilda Thatcher etik bakımdan çokça kınanan, simgesi kurukafa ile gösterilen bir tütün tekelinden (veya her hangi bir finans kapital kuruluşundan) yüklüce bir geliri kendine hak görecek bir tıynette imiş. Demek ki o parayı hak ettiğine inanıyormuş. Demek ki 1992'de kendisine Barones unvanı da verilen Muhafazakâr Lady'nin etiği bu kadarmış.

Turgut Özal

Geçtiğimiz 17 Nisan Turgut Özal'ın 20. ölüm yıldönümüydü. Hakkında bir kez daha TV yayınları yapıldı, eski belgeseller arşivden çıkartıldı. Konuşmalarda, köşe yazılarında büyüklüğü anlatıldı. 20. Yıldönümü ayna zamanda Britanya Başbakanı Thatcher'ın defin günlerine rastladığı için Özal ile Thatcher'ın benzerlikleri de yazıldı, konuşuldu.

Fakat dikkat ettik ki, son bir-iki yıldır 17 Nisan övgüleri eskisi kadar hararetli değil: Nedeni o kimselerin daha büyük bir tapınç kişisi bulmuş olmaları.

Örneğin 15. Ölüm Yıldönümünde bir gazeteci Turgut Özal'a Kemal Atatürk'ten sonraki ikinci adam payesini verirken, bir diğeri Turgut Özal'ı Kemal Atatürk'le birlikte Cumhuriyet tarihinin en büyük iki siması ilan etmişti. Bugün pek az gazeteci böyle bir iddiaya cesaret edebilir. Çünkü artık Kemal Atatürk mertebesine yükseltilen başka bir politikacı var. Tarihi dün Turgut Özal'la yazanlar, bugün onun yerine Tayyip Erdoğan'ı ikame ettiler.

Methiyesinde Turgut Özal yenilikçi, atılımcı, devrimci birisiydi, “vizyon sahibi”ydi, Türkiye'de çığır açmış, ülkeye çağ atlatmıştı. Yaşasaydı daha büyük hizmetler yapacaktı. Belgesellerde ya da canlı yayınlarda konuşanlar (aile fertlerinin olağan karşılamamız gereken övgülerini saymazsak) Özal döneminde ikbal görmüş siyasetçiler veya gazetecilerdi.

Gelgelelim, övmelerinin nedeni ondan ikbal görmüş olmaktan ibaret değildi, tutumlarında daha önemli bir etmen vardı: Bazıları vaktiyle solcuydular onların bu denli Özal muhipliği yapmaları Merhuma olan hayranlıklarından çok, kapitalizme tapınçlarından ileri gelmekteydi. Madem ki Özal kapitalizmi kendinden öncekilerden daha iyi yapmıştı, şu halde her türlü övgüye layıktı.

Onlar kapitalizmin faziletlerini geç keşfetmişlerdi ve Özal'la keşfetmişlerdi. Monetaristlerle, neoliberallerle, Reagan'la, Thatcher'la keşfetmişlerdi. Eskiden ABD aleyhtarıydılar, şimdi ABD onların ideal ülkesiydi. Bildiklerini, okuduklarını, öğrendiklerini geçmişte bırakmışlar, zihinlerini solun, sosyalizmin, kamu iktisadının zehrinden temizlemişler, beyinlerini bembeyaz yaparak, dünyayı Özal pragmatizminde yeniden keşfederek, Özal'la birlikte yeni bir hayata doğmuşlardı.

Bir-ikisi hariç hemen hiç birisi otantik burjuva değildi, ne ailelerinin ne kendilerinin üretim araçları, sermayeleri vardı, medyanın ünlü işverenleri olan birer Aydın Doğan, Şahenk, Çalık, Ciner, Karamehmetler, Bilgin, Aksoy değillerdi. (Aralarında gazetecilikten patronluğa sıçrayabilmiş bir Zafer Mutlu nadir örnekti.)

Fikren ve zikren burjuvaziyi seçerek, onun yanında saf tutarak “sermayesiz burjuva” olmuşlardı. Misyonlarını ve çıkarlarını o sınıf çıkarları üzerine inşa etmişlerdi. Eşyayı görmek istedikleri şekilde gördükleri, istemediklerine gözlerini kapadıkları için bugün ne küreselleşmenin yıkımlarını, kıtlığın, açlığın nedenlerini görmek istiyorlar, ne de örneğin Kuzey'in baskılarına, dayatmalarına karşı koyarak yolunu bulmak için çalışan ve önemli başarılar kazanmakta olan Güney Amerika'daki ekonomik, sosyal gelişmeleri önemsiyorlar. Sadece o kadar da değil: Varsıl ülkeler konusunda küresel ısınmanın nedenlerini görmek de istemiyorlar, uluslararası sermayenin körüklediği ve insanlara aşıladığı tüketim çılgınlığına da aldırmıyorlar.

İdolleri dün Turgut Özal'dı, bugün Tayyip Erdoğan. Belli ki, fırsat buldukça Turgut Özal'ı göklere çıkararak o dönemin tanığı olmamış, o çürümeyi yaşamamış kuşaklara bir “Büyük Özal” illüzyonu devretmek istiyorlar.

Tarih çarpıtılır mı? Elbette çarpıtılır. Turgut Özal hakkında yaratılmış olan imaj buna bir örnek. Oysa Özal neydi ne değildi olgusunu toplumsal bellekten silmemek, bunu da temel değerler zemininde yapmak gerekiyor.

Özal için o söylenenler ajitatiftir. 'Türk ekonomisini dışa açtı' sözünden başka söylenen doğru bir şey yoktur, diğer ajitasyon öğeleri hep zorlamadır. Özal'ın pozitifler hanesine ekleyeceğimiz bir husus daha var: Evlenmek, boşanmak, trafik ehliyeti almak, nüfus cüzdanı çıkarmak gibi bireyin günlük yaşantısına ilişkin bürokrasi ve kırtasiye işlemlerini azaltmış olmasıydı. Bunlar dışında Özal övgücülüğü yüksek sesle konuşarak, aynı yaldızlı sözleri muttasıl tekrarlayarak Özal'ı zihinlere o şekilde yerleştirmek belki mümkündür, ama imge ile gerçek uyuşmuyorsa, esas olan olgulardır.

Bu yazı bir derginin sınırları için uzun nitelikte. Onu Kızılcık arşivi için (bazı ayrıntıları da içeren) bir çeşit döküm olsun diye hazırladık. Okurlardan hoşgörü dileyerek bölmeden yayınlıyoruz. Yazıda nakledilenlerin hiç birisi dedikodu değildir, hepsi –tekzip edilmemiş– basılı verilere veya toplumca tanık olunmuş vakıalara dayanmaktadır.

24 Ocak ile 12 Eylül arasındaki bağ

Yazacaklarımızı temel evrensel değerlere oturtacağımızı söylemiştik: Konumuz siyaset olduğunda onların başında demokratik ve insani değerler gelir.

12 Eylül 1980 darbesine kadar Turgut Bey'in politikada herhangi bir misyonu olmamıştı. Misyonu olamazdı demiyoruz, sadece o koşullarda kayda değer veya değmez bir siyasi işlevinin bulunmadığı nı söylüyoruz.

Kendisi politikaya hiç girmemiş sayılmaz. 1977'de İzmir Milli Selamet Partisi (MSP) listesinden milletvekili adayı olduğuna göre politikaya balıklama girmek istemiş, seçilemeyince devre dışı kalmıştır.

Ne var ki, 50 civarında milletvekili bulunan ve 1974-1977 arasında üç hükümete katılan Necmettin Erbakan başkanlığındaki MSP isteseydi Turgut Özal'ı seçtirebileceği bir yerden aday gösterirdi. Üstelik ortanca kardeş Korkut Özal her üç koalisyonda da (CHP-MSP ve iki Milliyetçi Cephe hükümetinde) İçişleri Bakanlığı dâhil önemli bakanlıklarda bulunmuştu. 1973 ve 1977 seçimlerinde Korkut Özal'ı listelerde seçilecek yere koyan, daimi bakan yapan MSP, 1977'de Turgut Bey'i seçilemeyeceği İzmir'den aday göstererek onu bir bakıma harcamıştı. Oysa Turgut Bey pek çok milletvekilinden çok daha yetenekli ve ehil birisiydi. Üstelik de Nakşibendiydi.

Erbakan ve çevresinin ona niçin itibar etmediğini bilemeyiz. Ama rastlantıya bakın ki, gördüğü istiskal iki yıl sonra şansa dönüştü, zira 1977'de milletvekili seçilseydi, Demirel'e 1979 sonunda müsteşar atanmayacak, kendisine ikbal yolunu açan 1980 darbesi geldiğinde diğer parlamenterler gibi siyaset yasağı yiyecekti.

İTÜ Elektrik Müh. Fakültesi mezunu Turgut Özal 1937'den başlayarak akarsu ölçümleri, sonra da DSİ'nin yanı sıra baraj etüt ve projeleri yapan Elektrik İşleri Etüt (E.İ.E.) İdaresinde girdiği mühendislik ve teknik yöneticilik mesleğinden Demirel'in Devlet Planlama Müsteşarlığına geçmiş, 12 Mart darbesi gelince Dünya Bankasında çalışmış, sonra Sabancı Holding Koordinatörlüğü yapmış, milletvekili seçilemeyince, işveren sendikasına –Madeni Eşya Sanayicileri Sendikası MESS'e– önce yönetici, sonra başkan olmuştu.

Ve Türkiye krize yuvarlanırken 1979 Kasım'ında Dünya Bankası'nın da isteğiyle Adalet Partisi'nin azınlık hükümetinin Başbakanı Demirel'e müsteşar atandı.

İlk icraatı “İstikrar Programı” adıyla getirdiği 24 Ocak 1980 Kararları oldu. O kararlara “kemer sıkma” bile denilmedi, “acı ilaç” denildi. Kararları n mucidi müsteşar Turgut Özal değildi, IMF reçeteleriydi. IMF ve Dünya Bankası Türkiye'nin büyüyen borçlarını ödeyemeyeceğini anlayınca, ödemenin yapılmasını güvenceye almak için sıkı önlemler öngörmüşler, memurlar Turgut Özal'ı bu işle görevlendirmişlerdi.

Türkiye'de iç talep mutlaka kısılmalı, tüketim behemehâl azaltılmalı, o ürünler ihracata yönlendirilmeliydi. Tarıma kaynak aktarılmamalı, tersine tarımdan fon aktarılmalıydı, tarım ürünlerinden sübvansiyon azaltılmalı giderek kesilmeliydi, taban fiyatlar dünya piyasalarına göre belirlenmeli, destek alımları azaltılmalı, zamanla kaldırılmalı, kamu yatırımları durdurulmalı, sosyal harcamalar mutlaka kısılmalı, devletin sağlık, eğitim harcamaları düşürülmeli, bunun için o sektörlerde özel teşebbüse üstünlük verilmeli, dış borçların muntazaman ödenmesi için tasarruf yapılmalıydı. Tüketimi kısmanın kilidi kamu ve özel sektör işletmelerinde ücret artışlarını frenlemek, toplu iş sözleşmelerini denetim altına almaktı. Aynı şekilde memur maaşları da enflasyonun altında tutulmalıydı. Sıkı para politikası denilen yöntem gereği faiz oranları yükseltilmeli, para pahalılaştırılmalıydı.

Askeri müdahale lazım

24 Ocak toplumun ortasına bomba gibi düştü. Kararları dikte ettirenler uygulamayı Demirel hükümetine yed-i emin olarak gönderdikleri Özal'a havale etmişlerdi. O ne yaptı? Önce kararları çıkardı, sonra dosyalarını alıp Genel Kurmay'a gitti, generallere “brifing” verdi. Brifing kelimesi Türkçeye askeri bir terim olarak girmiş ve öyle kalmıştı. Askerde brifingler sık sık yapılır, bu kez de bir sivil askere brifing veriyordu.

Veriyordu da ne diyordu? Yönetime el koymalarını istiyordu. 24 Ocak Kararlarını anlayacakları basitlikte anlatıyor, sonra da “bugünkü siyasal yapı da bu kararlar uygulanamaz, grevler yasaklanmalı, sosyal taleplerin önü alınmalı” diyordu. Bunları ancak bir askeri rejim sağlayabilirdi. Yani askere “memleket görevi” düşüyordu.

Turgut Özal'ı övüp duranlar demokrasiyi savunduklarını iddia ederler, ama onun 1980 Ocak-Eylül arasında demokrasiyi rafa kaldırmak için gayret sarf ettiğinden hiç söz etmezler. 12 Eylül'e ve askerin siyasete müdahalesine karşı olduklarını söylerler, gerçekten de öyledirler, ama Turgut Özal'ın 12 Eylül'ün hem tertipçisi ve teşvikçisi, hem de o darbenin ürünü olduğunu yok sayarlar.

12 Eylül 1980 sabahı darbe yapıldı, zaten siyasi bir makam olan komutan ağırlıklı Milli Güvenlik Kurulu siyasete doğrudan el koyarken, ekonomik alanda Müsteşar Bey'in elzem gördüğü şeyi de yapıyorlardı.

Hükümet silah zoruyla devrilmiş, parlamento feshedilmiş, Anayasa ilga edilmiş, kendilerinden başka her kişi ve kuruma siyaset bilinmedik bir zamana kadar yasaklanmış, sendikal faaliyet durdurulmuştu.

O sabah çok erken saatte subaylar Başbakan Demirel'i de evinden aldılar, Müsteşarı Turgut Özal'ı da.

Özal'ın 30 yıllık hamisi, abisi ve bir kaç kez başbakanı Demirel Hamzakoy'a hapse götürüldü, müsteşarı Özal ise Gen. Kur. Bşk.lığına.

Darbe sabahı kendisini “Devlet Başkanı” ilan eden Gen. Kur. Bşk. Kenan Evren Turgut Özal'la karargâhında görüştü, onu hükümette ekonomik işlerden tam yetkili başbakan yardımcılığına atamak istediklerini söyledi.

Başbakan kimdi? Cunta hazırlıkları içinde diğer silah arkadaşlarıyla birlikte bulunmuş, ama darbeden 12 gün önce yaş haddinden emekliye ayrılmış Deniz Kuv. Kom. Bülent Ulusu'ydu.

Yani darbeciler darbeden çok önce planlarını yapmışlardı.

Turgut Özal Ekrem Pakdemirli'yi Maliye Bakanı yaptı, müsteşarlıktaki ekibini de Başbakan Yardı mcılığının kadrosuna taşıdı. [Pakdemirli 1983 sonrasındaki Özal kabinelerinin vazgeçilmez bakanı olacaktı.]

Öyle bir durum düşününüz ki, bir askeri darbe yapılıyor, darbeciler bakanları, milletvekillerini hapsediyorlar, sistemde pek çok bakandan daha önemli ve yetkili olan Başbakanlık Müsteşarını askeri kabinede Başbakan Yardımcısı atıyorlar. Böyle bir durum ancak Türkiye gibi –siyasette ilkesizliğin hâkim olduğu– ülkelerde ve mebzul miktardaki Turgut Özal benzeri tiplerle mümkündür. Üstelik burası öyle bir ülkedir ki, işlediği demokrasi suçuna rağmen, birileri çıkar Turgut Özal'ı büyük demokrat ilan edebilirler.

Özal, Demirel, Menderes

Özal'ın Hamzakoy'a telefon ederek yeni görevi için Süleyman Bey'den müsaade aldığı belirtilir. Doğrudur, Demirel hesap adamıdır, bu hesaplar sadece mühendislik ya da ekonomik, istatistik hesaplar değildir, daha da önemlisi politik hesaplardır. Öyle hesaplar prensip sahibi olmamak demektir.

Süleyman Abi'si Özal'a “Askeri rejim demokrasiyi katletti, seçilmiş Meclis'i ıskat etti, 'milli iradeyi' yok etti, Anayasayı mülga kıldı, ne işin var senin orada, bir de kalkmışsın benden müsaade mi istiyorsun?” diyeceğine, Özal'ın o makama tırmanmasını onayladı, “bu sayede bir ayağımız içeride olur” diye düşünüp, müsteşarının o mevkide bulunmasını fırsat bildi. [Siyasi literatürde “oportünite” fırsat, 'oportünist' ise “fırsatçı” demektir.]

Demirelgillere ve bütün Özal muhiplerine sormak gerekir: 27 Mayıs darbesi Başvekil Menderes'i Yassıada'ya götürürken, on yıllık müsteşarı Ahmet Salih Korur'u Org. Fahri Özdilek kabinesine başbakan yardımcısı atasaydı Demokrat Parti yöneticileri Korur için acaba ne derlerdi?

Eğer Turgut Özal Süleyman Abisi'yle ilişkilerini eskisi gibi devam ettirseydi, zamanı gelince de “Buyur Ağabey, bu koltuk senin hakkın, ben muvakkaten görev yaptım, şimdi makamı asli sahibine iade ediyorum” deseydi, Demirel'in hiç itirazı olmayacaktı.

Ama öyle yapmadı ve Süleyman Bey fena yanıldı. Zira Özal Demirel'le selamı sabahı kesti, bir daha bayramlarda, seyranlarda bile onu arayıp sormadı. Sonradan anlatılan basılı anılara göre Konsey Özal'ın kulağını bükmüş, Demirel'le ilişkiyi kesmesini istemiştir.

Milli Güvenlik Konseyi darbeci olarak haklıydı. Çünkü bir politikacıyı devirip içeri tıkacağız, sonra tecrit edeceğiz, ama Başbakan Yardımcısı yaptığımız adam onu arayacak, fikir danışacak, belki talimat alacak, alay mı ediyorsun? Sen yaptığımız işin farkında değilsin galiba, biz düpedüz darbe yaptık, burada oyun oynamıyoruz” diyecektir.

Demirel'in. Yanılgısına neden on yıl önceki 12 Mart dönemine dayanıyordu.

12 Mart 1971 Cuntası onu Başbakanlıktan indirmişti, fakat Demirel siyasetini sürdürmüştü. Sürdürmesine tabii ki diyeceğimiz yok, ama bunu partisinin siyasi gücüyle yapmamış, C. Başkanı Em. Org. Cevdet Sunay aracılığıyla sağlamıştı.

Darbeyle Milli Güvenlik Kurulu ipleri ele alıp, parlamentoyu göstermelik kılınca, çoğunluk partisinin (Adalet Partisi) Genel Başkanı, devrik Başbakan Demirel generaller cuntası üzerinde eski komutanları Sunay'ın nüfuzu bulunduğunu bilerek Sunay'ı darbeci generallerle kendisi arasında bir köprü ve uzlaşma zemini olarak kullanmıştı.

Cevdet Sunay kimdi? Önce 27 Mayıs 1960 döneminde Genel Kurmay Başkanı yapılmış (1960- 1966), sonra hastalıktan dolayı iş yapamaz olan Org. Cemal Gürsel'in yerine C.Başkanlığına getirilmişti (1966-1973).

Ekim 1965'te Başbakan olan Demirel Cevdet Sunay'la iyi ilişkiler kurmuştu, 1971 darbesiyle Başbakanlıktan düşürüldükten sonra siyasi nüfuzunu askeri rejim altında Sunay üzerinden yürütmüştü. Kendisinin siyasi ve manevi selefi (ve Su İşleri Müdürlük döneminin Başvekili) Menderes'i devirip iki bakanıyla birlikte idam etmiş olan bir askeri cuntanın Genel Kurmay Başkanıyla böyle sıkı fıkı olmak, politikada vefanın aranmayabileceğini, siyasi ihtirasların insanları nasıl da deforme edebileceğini gösterdiği için çirkin politikacılığa örnek olmuştur.

Demirel 12 Eylül1980 darbesiyle bu kez Turgut Özal üzerinden aynı şeyi yapabileceğini umdu.

Turgut Özal Teknik Üniversite yıllarından beri tanıdığı Süleyman Ağabey'ini hemencecik terk etmişti, bu nasıl bir vefa, nemenem bir insanlık anlayışıydı? Sadece Cunta konseyinin ikazı nedeniyle Demirel'den uzak durmadı, Temmuz 1982'de Bankerler Skandalı denilen olay vesilesiyle Başbakan Yardımcılığından düştükten sonra da Demirel'le hiç ilişki kurmadı, çünkü kendi siyasi hesabı nı yaptı ve ikisinin yolları ebediyen ayrıldı.

Turgut Özal Nisan 1983'te Cuntanın müsaadesi ve onayı dâhilinde yeni partiler kurulurken hesabını yaptı, bu hesapların başında artık rakibi olan Demirel'i siyasi yaşamdan tasfiye etmek de vardı. Siyasi misyonunu sürdürmek için, Demirel'in siyasetten silinmesi gerekiyordu. Devam eden asker yasakları Özal için elverişli bir zemindi.

Demirel de Bayar'ı yasaklı tutmuştu

Çirkin politikacının profili böyledir. Bugün bana, yarın sana: 1960'larda Demirel de eski Demokratları siyasetten uzak tutmaya çalışmıştı. Karşısında Menderes gibi popüler bir lider yoktu, Celal Bayar ise 1964'te hapishaneden tahliye edildiğinde 81 yaşındaydı. Süleyman Demirel aynı yıl Kasım ayında yapılan Kongrede Adalet Partisi'nin başına geçtiği, Şubat 1965'te Ürgüplü'ye kurdurulan yeni koalisyonun (milletvekili olmayan) Başbakan Yardımcısı (fiilen başbakanı), Ekim'de ise doğrudan ve koalisyonsuz başbakan olduğu halde Demirel Bayar'a siyasi haklarını vermeye yanaşmadı.

Neticede 1969'da Bayar'ın ezeli hasmı İsmet İnönü yasakların kalkmasına sansasyonel biçimde önayak oldu, İnönü ile Bayar görüştüler. Ekim 1969 seçimlerinden sonra Anayasa değişikliği yapılarak eski DP'lilere siyasi hakları tanındı. Fakat Anaysa Mahkemesi değişikliği usulden bozdu.

Anayasa gereği eski C.Başkanlarına verilen Senatörlüğü “ben seçilmediğim Meclise girmem, Tabii Senatörlüğe karşıyım” diyerek kabul etmedi, siyasete fiilen girmedi. Eskiden “bizim su işleri müdürü” dediği Demirel de onu –ahir ömrüne rağmen– 4 yıl daha yasaklı tutmaktan fayda ummuştu.

Bayar DP'yi değil (Aralık 1969'da DP'den koparak partileşen) Demokratik Parti'yi açıkça destekledi. Nilüfer Bayar, Adnan Menderes'in oğulları Yüksel Menderes ve Mutlu Menderes, Samet Ağaoğlu'nun eşi Neriman Ağaoğlu kurucular arasında yer aldılar.

Bayar Ekim 1973 Genel Seçimlerinde partinin mitinglerine konuşmacı olarak katıldığımda, çeşitli illere gittiğinde 93 yaşındaydı.

Sonuçta bu parti % 10 civarında oy aldı ve DP'den sonra gelen MSP ile birlikte Meclis'te yer aldı. Eski Demokratlara siyasi affın kesinlik kazanması Bülent Ecevit'in Başbakanlığındaki CHPMSP hükümeti döneminde (Nisan 1974'te) kesinlik kazandı.

Yani Demirel'in kaldırılmamasında payı bulunan yasak 1960 ila 1974 arasında, tam 14 yıl sürmüştü. Kısacası, Özal'ın Demirel'e yaptığını vaktiyle Demirel Bayar'a yapmıştı.

Siyasi kariyeri darbeyle başladı

Özal hayranları Menderes-Demirel-Özal diye bir çizgi çekerler, sistemin başbakanlıkları bakımından öyle bir çizgi haklılık taşısa bile, siyaseten çok da isabetli sayılmaz. Zira o başbakanlardan ilkini askeri darbe asmıştır, ikincisi iki kez darbeyle devrilmiştir.

Turgut Özal ise siyasi kariyerini askeri darbeye borçludur. Menderes fiziken likide edilmiş, Demirel düşe, kalka 1964-2000 yılları arasında siyasetin tepesinde kalmıştır.

Turgut Özal topu topu 6 yıl (1983-89 arası) dorukta kalmış, oyları 1989 Yerel seçimlerinde % 21'e inince, artık seçim kazanamayacağını anlamış, aynı yıl Parlamentodaki çoğunluğuna dayanarak kendisini C. Başkanı seçtirmiş, tası tarağı toplayıp Çankaya'ya kaçmıştır.

C. Başkanıyken partisinin başbakanları (Yıldırım Akbulut ve Mesut Yılmaz) bile kendisini takmamışlar, makamında etkisiz, yetkisiz, yapayalnız bırakmışlardır. Demek ki, diğer iki siyasi şahsiyetle bir tutmak doğru olmaz. Hiç birisi demokrat değildir, ama aralarında sadece Turgut Özal darbe mahsulüdür.

Dünya Bankası memurluğu Özal'a MESS Başkanlığı ndan Başbakanlığa oradan da C.Başkanlığına giden yolu açtığını söylemiştik.

Bir olayı hatırlatalım: 1978 de Turgut Bey Madeni Eşya Sanayicileri Sendikası –MESS– yöneticisiyken DİSK'e bağlı Maden İş Sendikası ile uzun süren toplu iş sözleşmesi görüşmeleri yapar. Sıkı pazarlıklardan sonra taraflar anlaşmaya varırlar, imza aşamasında Özal sendikacılara aynen şöyle der: “Çocuklar, yaptınız ettiniz, fırsat elinizdeydi, bitirdiniz işi. Ama size şunu söyleyeyim, bir gün gelir benim de elime fırsat geçerse, burnunuzdan fitil fitil getireceğim, haberiniz olsun” (Bursa Çelik Palas'taki bu sözleri bugüne aktaran Cem Keskin'dir. 24.5.2005, www.marksist.net)

Özal'ın beklediği fırsat eline iki yıl sonra geçecekti.

Konunun ilginç yönü: Turgut Özal bir işveren değildi, MESS patronları gibi değildi, fabrikası veya başka işletmesi yoktu, profesyonel yöneticiydi. Tabii ki, maaş aldığı işverenlerin çıkarlarını savunması olağandı. Gelin görün ki, bu zatın iki yıl sonra işçilerin burnundan fitil fitil getirme fırsatı eline geçtiğinde işgal ettiği makam işveren sendikası başkanlığı değildi, başbakanlığın baş müsteşarlığıydı, başbakan yardımcılığıydı, başbakanlıktı. Yani icranın tepesiydi.

Toplu iş sözleşme görüşmeleri aşamasında işçilerin elindeki fırsat neydi? Grev silahıydı. Özal MESS başkanıyken taşıdığı işveren zihniyetiyle, tıpkı bir işverenin siyasal ve ekonomik kimliğiyle devletin tepesine gelirse, bu kez “devlet yetkilerine sahip bir MESS başkanı” gibi davranmıştır.

İşçilerin grev silahına karşı, onun eline artık tankıyla, topuyla, uçağıyla devlet silahı geçmiştir. Grev silahını işçinin elinden alacak, sendikalarla yapılan toplu iş pazarlıklarını yasaklayacak, ücretleri askeri konseyin atadığı komisyona belirletecek büyülü silah artık grev, boykot, yürüyüş, direniş gibi mecazi silahlar olmayıp, hakiki silahlardır.

12 Eylül'e kimler sevindi?

Hemen belirtelim ki, Turgut Özal işbaşına getirildiğinde mevcut ekonomik dar boğazdan sorumlu değildi. Ama ondan sonraki uygulamaların sorumluluğu IMF direktifleriyle ve silahın marifetiyle kendisine aittir.

Turgut Özal daha sonraları aynen şöyle diyecekti: “12 Eylül olmasaydı bu ekonomik programın neticelerini alamazdık.”

İşverenler de tamamen Özal'ın kanısındaydılar: Rahmi Koç “12 Eylül devletin yeniden kurulmasıydı. Askeri yönetimin, zamanında ve doğru kararlar almasıyla çok değerli zaman tasarrufu sağlanmıştır.” derken, İstanbul Sanayi Odası –İSO– başkanı İbrahim Bodur “12 Eylülden sonraki yönetim 24 Ocak kararlarının etkisini iki kat arttırmıştır” diye beyanat verecek ve nihayet 12 Eylül'ün en ünlü tanımı olarak tarihe geçecek sözü Türkiye İşveren Sendikaları Başkanı (TİSK) Halit Narin söyleyecek, 12 Eylül darbesinden sonraki demecinde sendikal faaliyetin yasaklanmasını kastederek, işçiler için “şimdiye kadar biz ağlıyorduk, onlar gülüyordu, şimdi ağlama sırası onlarda” diyecekti.

24 Ocak 12 Eylül'ün alt yapısıydı veya 12 Eylül 24 Ocak'ın ön koşuluydu, olmazsa olmaz şartıydı.

İnsanlık suçları

Ne var ki, 12 Eylül'ü Özal'ın, iş adamlarının, generallerin ekonomik niyetleriyle tanımlamak onu basite indirgemek, rejimin insanlık suçu karakterini önemsememektir. 500.000 insan gözaltına alındı, tutuklandı, çoğu işkence gördü, kimisi nezarethanelerde öldürüldü, sakat bırakıldı, idam edildi. Bütün bu insanlık suçlarının önemli bir bölümü T. Özal'ın başbakan yardımcısı olduğu ilk iki yılda gerçekleşti. Yani sorun sadece grev ve siyaset yasakları değildi. İnsanların yaşamları, sağlıkları, esenlikleri konusuydu. Yüz binlerce insan acı çekti, aileler felakete uğradı, insanları evlerinden, annelerinden, kardeşlerinden, eşlerinden, arkadaşlarından alıp zindanlara, işkence mahzenlerine götürdüler. On binlerce kadı n askeri hapishanelerin, sivil cezaevlerinin görüşme günlerinde soğukta, sıcakta, kuyruklarda beklediler, askeri veya sivil gardiyanların hakaretlerine uğradılar, itildiler, kakıldılar. Evlatları, kocaları, kardeşleri kayıp kadınlar devlette çalmadık kapı bırakmadılar. Hapishanelerde siyasi tutuklulara türlü türlü eza cefa yapıldı, dışkı yedirildi, Kürt milletvekilleri foseptik çukurlarında bekletildi. Her türlü insanlık dışı olay o dönemde yaşandı.

Bu hapishanelerin hepsi cehennemdi, ama iki merkezde, Diyarbakır ve Ankara'da mezalime had safhadaydı.

Diyarbakır 5. No.lı Cezaevinde siyasi tutuklulara yapılanları bugün mazur gören yoktur, ama o dönemde Turgut Özel 1982 Temmuz'una kadar Başbakan Yrd. Kasım 1983'ten sonra ise Başbakandı.

Gene aynı dönemde Kürt tutuklular sırf Kürt oldukları için kurşunlandılar, yakıldılar. Hapishane dışında şehirlerde, köylerde Kürt insanına zulmedildi, gadredildi.

Özal'ı göklere çıkaran liberallerimiz General Videla cuntasına karşıdırlar, General Pinochet cuntasına da, General Evren cuntasına da, diğer askeri rejimlere de.

Peki, ama o cuntalardan birisi olan Kenan Evren rejimi insanlık suçları işlerken Turgut Özal da Başbakan Yardımcısı değil miydi? Sadece ekonomiden sorumluydu, deyip onu o suçlardan, cinayetlerden aklamanın neresi demokratlık

Tekrar edelim, Özal'a tapanların onun ekonomik mucizelerine!! hayran olduklarını kabul etsek bile, onu 12 Eylül'ün siyasi suçlarından, insanlık ve demokrasi düşmanlıklarından ayrı tutmak mümkün değildir.

Turgut Özal hiç hicap duymadan “12 Eylül olmasaydı bu programı uygulayamazdık” diyor. 12 Eylül ne demekti? Sadece grev, toplu sözleşme, örgütlenme ve siyaset yasakları mı? İşkenceler, zindanlar, idamlar, kayıplar, envai türlü yasaklar, tepeden gelen zart zurtlar, zılgıtlar, korkutmalar demekti. Ülkeyi yasalarla değil buyruklarla yönetmekti, halkı “tedip etmek” demekti. Sadece darbeciler konuşacak, diğerleri susup itaat edecekti.

İşkence onun Başbakanlığında da sürdü

Özal'ın Başbakanlığı altında işkence yapılmadı mı? Siyasi nedenlerle gözaltına alınan herkese işkence uygulaması devam etti. Konsey üyesi Tahsin Şahinkaya'nın servetini ve F-16 yolsuzluğunu duyurdukları için tevkifata uğrayan TSİP'lilere işkence yapıldığında yıl 1985'tir. Yani 12 Eylül dönemi devam etmektedir.

TBKP kurucuları Nabi Yağcı ile Nihat Sargın' ağır işkencelere maruz kaldıklarında tarih 1987'dir. İşkenceleri Ankara'da Derin Araştırma Laboratuarı ( DAL) adlı özel sorgu grubu yapmıştır.

Türkiye'ye gelen Avrupa Parlamentosu üyesi parlamenterler sınır dışı edilmişler, kimisi nezarete götürülmüş, dövülmüş, daha ağır hakaretlere maruz bırakılmıştır. Özellikle Yunanistan Komünist Partisi (KKE) milletvekillerine yapılanlar Türk basınına bile üstü kapalı da olsa yansımıştır. Bütün bunlar olurken Turgut Özal nerededir?

Diğer sol gruplardan, Kürt siyasilerden tutuklama oldukça, işkenceler eksik olmuyordu.

Mangalda kül bırakmayan Özal'ın sıkıyönetime sözü geçmediğini anladık, ama Emniyet'e de mi söz geçiremiyordu? Kaldı ki, sıkıyönetimin bulunduğu illerde de sorgulamaların tamamı Emniyet'te yapılırdı. Öyle bir karizmatik başbakan düşününüz ki, askere sözü geçmez, polise de geçmez. Buna kim inanır? Eğer işkenceyi önlemeye gücün yetmiyorsa, orada ne oturuyorsun? Başbakanım diye ortalıkta ne geziyorsun? Demek ki, devlet politikası olarak işkence Turgut Özal'ın meşrebi içindedir. Kendisi işkenceyi insanlık suçu görmemektedir. İsteseydi önlerdi. Polisine söz geçirirdi.

İstanbul, Ankara, Diyarbakır Emniyeti'ne sadece üçüne bile İçişleri Müfettişleri atarsanız, Emniyet ve MİT'in sorgu birimlerini sıkılarsanız, işkencecileri açığa alıp, kanıtları ve tanıklarıyla birlikte adliyeye sevkederseniz, polis birimlerini yazılı ve sözlü olarak eğitirseniz, kanunsuzluk yapanın cezasız kalmayacağını tembihlerseniz işkenceyi büyük ölçüde önlersiniz. Özal çağında kaç işkenceciye idari takibat uygulandı, açığa alındı, kaç tanesi adliyede hüküm giydi? Hiç.

141-142 kalktı, 125 geldi

Tutuklamaların, işkencelerin Özal'ın Başbakanlığında da sürdüğünü dünya âlem biliyor. Kürt siyasileri ve köylüleri üzerindeki terörü de. Onun hayranı olanlar Uluslararası Af Örgütü'nün, Avrupa Konseyi'nin raporlarını, bültenlerine baksınlar. Zamanın mahalli Baro yöneticileriyle konuşsunlar. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin o döneme dair vakalardaki kararlarını okusunlar.

İşkence 12 Eylül'ün sistematik politikasıydı, Özal'ın yönetimi altında da devam etti. Ne Turgut Özal, ne solla ilişkilere memur kıldığı Adnan Kahveci işkenceye engel oldu.

Özal'a bakışımızın öncelikle sınıfsal olduğunu söylemiştik. Yukarıda andığımız insanlık suçları söz konusu olduğunda, bu bakışımız sınıfsal temelin de ötesinde insanidir.

Bir burjuva demokratı da o suçları ve suçluları bağışlamaz. Ama konunun siyasi yanını görmeyip ekonomik bakımdan liberal olan fakat demokrat olmayan gözlüklerinizle Özal'ı ekonomik misyona indirgerseniz ne işkenceler, ne hak ihlalleri önem taşır.

Kaldı ki, ekonomide liberalizm siyasette de liberalizm demek değildir. Örneğin, Reagan-Thatcher devrinin en liberal ekonomilerinden birisi Şili'deki faşist General Pinochet zamanında yaşanmıştır.

Turgut Bey'in TCK'nın 141-142. maddelerini kaldırtmasını onun demokratlığı gibi gösterenler var. O maddeler “duvar yıkıldıktan” ve SSCB dağılma sürecine girdikten sonra 1991 Nisan'ında kaldırıldılar. Yani burjuvazi için artık komünizm tehlikesi kalmamıştı. (Kaldı ki, 141-142 yerine 125. Madde ikame edilmişti.)

Özal Başbakanken legal komünist partisi kuranlara işkenceler yapılacak, "ben de TBKP'liyim" diyen insanlar çeşitli illerden alıp getirilecek, işkence görecek, (bu sorguların bazılarında Mehmet Ağar da vardır), dahası da, duruşmalardan önce Emniyet yurt çapında alarma geçirilecek ve Anadolu'dan Ankara'ya duruşmaya gelenlerin otobüslerinin yolları kesilerek geri gönderilecek, adliye önünde insanlar coplanacak, nezarete alınacak, sonra da “Özal o ceza maddelerini kaldırarak demokratlığını kanıtladı” denilecek, öyle mi?

“Ben zengini severim”

Özal'a bakış önce sınıfsaldır. Çünkü sol demek emekten yana olmak demektir, emek/sermaye çelişkisinde emekçinin haklarını, çıkarlarını, mücadelesini savunmak demektir.

Özal ise Dünya Bankası'yla, Akbank'ıyla, MESS'iyle, Başbakanlık Müsteşarlığıyla, Başbakan Yardımcılığıyla, Başbakanlığıyla ve Cumhurbaşkanlığıyla hem kapitalizmin, hem uluslararası sermayenin –burjuva sınıf çıkarlarının– adamı olmuştur. Üstelik de bu karakteriyle her daim iftihar etmişti, her fırsatta “Ben zengini severim” demiştir.

Sıkı para politikasının sonuçlarından birisi bankerler faciasıydı, bankaların bazı yasal kısıtlamaları nedeniyle büyük sermaye değişik şirket adlarıyla tefeci firmalar kurdu, 1980'de mevduat ve plasman faizlerini serbest bırakan kararname yayınlanınca “bankerler” denilen münferit tefeciler de furyaya katıldılar. Çok yüksek ve vergisiz faizlerle fon sahiplerinden kısa vadeli para topluyorlar, bu paraları hisse senedi, tahvil, mevduat sertifikası gibi uzun vadeli alanlara yatırıyorlardı.

Ama plasmanların güvencesi olmadığından ve yeni düzenlemelerle bankalar da bankerlerle rekabete girdiğinden çok geçmeden bankerlerde ödeme sıkıntısı başladı. Tasarruf sahibi yeni müşterilerden topladıkları anaparaları eski müşterilerine faiz olarak ödüyorlardı. Yüksek faizler tasarruf sahiplerine cazip geliyor, altınlarını bozduruyorlar, hatta gayrimenkullerini satıyor, birikmiş paralarını bankerlere veriyorlardı. Önce bazı bankalar battı, tam bir yıl sonra peş peşe gelen banker iflaslarıyla sayısız vatandaşı n parası uçup gitti, 1982 Temmuzunda bankerler bankeri Banker Kastelli İsviçre'ye kaçınca skandal patlak veridi ve yolun sonuna gelindi.

Bankerler skandalı

Patlama öylesine büyük oldu ki, kelle vermek gerekiyordu. [Banker mağdurları arasında emekli generaller, pek çok muvazzaf veya emekli subay ve subay da vardı.] Turgut Özal'ın artık Başbakan Yardımcılığında kalacak yüzü kalmamıştı, Milli Güvenlik Konseyi'nin de artık onu orada tutmasına olanak yoktu. Özal'la Ekrem Pakdemirli 14 Temmuz 1982'de mecburen hükümetten ayrıldılar.

Turgut Özal'ın methiyecileri, büyük ekonomi dehası onun kuralsızlığıyla, çapaçulluğuyla gerekli önlemleri almadan, yasal düzenlemeleri yapmadan veya zamanında yapmadan, sermaye piyasasına denetim ve sınırlamalar getirmeden girdiği uygulamalar nedeniyle bu ülkede küçük tasarruf sahiplerinin başına getirdiği bankerler felaketinden söz açmazlar, açsalar bile faiz hadlerinin serbest bırakı lmasının ve sonuçlarının günahını Turgut Özal'a atfetmezler. Bu kararları “başkaları” aldırdı, derler. Özal'ın o politikaları savunan demeçlerini yok sayarlar.

Diyelim ki, öyleydi. Ama başkalarının aldırdığı karar bu kadar vahim idiyse, niçin direnmedi ya da çekip gitmedi, eyyamcılık yaptı? Bankerlerde parası batan onca dar gelirli insanın, emeklinin, dul kadının geçirdiği yıkımın sebebi Turgut Özal'dı. 200 bin kişinin o zamanki parayla 75 milyarının (5 milyar dolarının) buharlaşıp gitmesi ve birçok aileye yıkım getirmesi kimin umurundaydı? (Bu rakam o yılki Türkiye'nin dış borçlarının üçte birinden fazlaydı.)

İcazetli siyaset

Fakat nasıl ki 1977'de milletvekili seçilmemesi Özal'ın işine yaradıysa (çünkü milletvekili seçilseydi ne Dünya Bankası'na gidecek, ne de Müsteşar olarak geri dönecek, üstelik siyaset yasağı yiyecekti), 1982'de hükümetten ayrılmak zorunda kalması da çok geçmeden nimet olacaktı.

Nisan 1983'te askeri rejim Kasım'da yapılacak genel seçimler için yeni siyasi partilerin kurulmasına izin verdi. Kendine bağlı iki parti kurdurdu. Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP) askeri rejimin iktidar partisi Halkçı Parti ise rejimin muhalefet partisi olacaktı.

Ayrıca, Demirel çizgisinde yedeğiyle birlikte iki parti, sosyal demokrat SODEP, İslami kesimden Refah Partisi kuruldu. Mayıs'ta T. Özal Anavatan Partisi'ni kurdu.

5 komutanlı askeri konsey Demirel yanlısı Büyük Türkiye Partisini kapattı, Demirel'i, Baykal'ı ve daha birkaç politikacıyı siyaset yapıyorlar diye Zincirbozan'a hapse gönderdi. Sosyal Demokrat SODEP ile Demirelcilerin yedek partisi Doğru Yol Partisi'ni (DYP'yi) ve Milli Görüş'çü Refah'ı veto ederek seçimlere sokmadı.

Kenan Evren iki partili bir rejim düşünürken, ABD'nin ısrarıyla Özal'ın ANAP'ına da icazet çıktı. [Bu icazeti temin için Başkan Ronald Reagan'ın eski Dışişleri Bakanı Alexander Haig Ankara'ya kadar gelecekti.]

Seçim kampanyasında Özal kendisini sadece cuntadan ayrı değil, ona karşı da göstermeyi becerdi. İlgi görmeye başladı. Kenan Evren'in başbakanlığa hazırladığı (MDP'nin Genel Başkanı) Em. Org. Turgut Sunalp o kadar yeteneksiz, Majestelerinin ana muhalefet başkanı olacak Halkçı Parti'nin Genel Başkanı (ve İsmet İnönü'nün son başbakanlık özel kalem müdürü) Necdet Calp o kadar gayrı siyasi idiydi ki, Özal gibi zeki birisi için ikisi de çok kolay lokma oldu.

Seçim kampanyasında Özal her ikisiyle de oynadı. Seçim düzleminde ne emekçilerin ekonomik sorunlarıyla ilgili kayda değer tartışmalar yapıldı, ne de askeri rejim altındaki Türkiye'de demokratikleşme konusu, insan hak ve özgürlükleri, demokrasinin yeniden inşa edilmesi gereği konuşuldu.

İktidara namzet ve talip olmayan Calp “Köprüyü sattırmam” atışmasıyla seçmenin ilgisini çekmezken, Özal daha çok Sunalp'la uğraşıyor, “o ekonomiden anlamaz” diyor, Sunalp da “biz kurmay subaylar pratisyen hekim gibiyizdir, her şeyden biraz anlarız, Harp Akademilerinde bize iktisat okuttular” yanıtıyla herkesi güldürüyordu.

Çünkü sanıldığının aksine halkımız bilime, ehliyete saygılıdır, tıbbı çok önemser. Siz kendisini hacıya hocaya okutmasına bakmayın, asıl doktora önem verir. Okuma-yazması olmayan bir yurttaş bile yeterli parası varsa ihtisas sahibi hekime gider. Daha çok varsa profesörü seçer, hatta borç harç eder, satar savar, tedavi için kalkar İstanbul'lara, Ankara'lara gelir. Başbakan olacak adam kendisini pratisyen hekim gibi tanıttığında, onu oy verilmeye layık görmeyecektir.

ANAP rejimin incir yaprağı oldu

Sadece bu husus bile paşanın halkı ne kadar tanımadığını gösteriyordu. Esasen, kabahat onun da değildi, ona o vazifeyi verenlerindi. Kenan Evren'le Konseyinin basireti ve feraseti işte bu kadardı. İktidar partisi diye hazırladıkları partinin başına bir yeteneksizi, askerlikten başka bilgi ve becerisi olmayan bir askeri getirmişlerdi.

Gelgelelim 3 yıl boyunca “Onlar 450 kişiyle kanun yapamıyorlardı, bakın biz 5 kişi memleketi ne güzel idare ediyoruz” diyen Konsey mensuplarının iktidar namzedi yaptıkları MDP % 24 oyla seçimden üçüncü olarak çıktı ve ölü doğdu. Halkı tanımayan Konsey rejimi sivil kisve altında sürdürmek niyetiyle emir kumanda zincirine uygun olarak emre itaat edecek birisini başbakanlığa hazırlarken, halkın kolektif zekâsı seçim ortamında o parti için şu yaygın fıkrayı üretecekti.

Karadenizli bir seçmene “Turgut Sunalp için ne diyorsun?” diye sorarlar, o da “Bize bir paşa yeter” der. Seçmen seçimden sonra da suyun başında Kenan Evren'in duracağını biliyor, hiç değilse onun yanında ikinci bir paşa olmasın istiyordu. Halkın bu eğilimini ve hissiyatını Konseyin anlamaması askeri rejimin halktan ne kadar kopuk olduğunu gösterdiği gibi, onlara bilgi ve gözlem aktaran istihbaratçıların, danışmanların da dalkavukluk yaptıklarını ya da gerçekleri komutanlarına iletmekten çekindiklerini de ortaya koyuyordu.

Kapalı rejimler böyledirler, muhalefeti susturursunuz, medyanın sesini kısarsınız, her türlü eleştiri ve uyarıyı yasaklarsınız, hoşlanmadığınız her sözü çatlak ses görürsünüz, öyle olunca da kendinizi kendi kulenize, mikro klimanıza hapsedersiniz, çok haklı ve doğru düşündüğünüze inanırsınız, sadece siz konuşursunuz, siz buyurursunuz, yanınızdakiler bile sizden korkarlar.

Gelgelelim, Özal'ın kazanması 1982 Anayasasıyla sağlam kazığa bağlanan rejimin sürdürülmesi açısından bir şans oldu. Siyaset yasaklarının kalktığı 1987'ye kadar askeri rejime incir yaprağı oldu. Ondan daha iyi pek az kimse rejimin öyle müsait bir payandası ve dışarıya karşı Türkiye'nin askeri görünümüne sivil makyaj olabilirdi, cuntanı n kurmuş olduğu sistemi 1989 Mart'ına kadar pürüzsüz, gürültüsüz, patırtısız götürebildi.

Daha 1983 seçim ortamında yanlış adam seçtiğini anladığı ve Sunalp'a sinirlendiği, gıyabında ileri geri konuştuğu (ama gene de bir süre başbakan görmek istediği) basına yansıyan Kenan Evren, eminim ki Turgut Özal'ın o seçimi kazanmış olmasına sonradan memnun olmuştur.

Kazanacağı asıl oy farkını Özal'a altın tepsi içinde Kenan Evren hediye etti: 6 Kasım 1983'te yapılacak seçimden iki gece önce radyo-TV'de yaptığı konuşmada Özal'a ve partisine verdi veriştirdi, esti gürledi ve 'vatandaşları'ndan ona oy vermemelerini istedi.

Tabii ki, o konuşma ters tepti ve pek çok kararsız oyu Anap'a sevketti. [Bu konuşma yapıldığı sırada Özal karayolundan Ankara'ya gidiyordur. Konuşmayı otomobilin radyosunda dinledikten sonra keyifle geriye yaslanır ve “işte şimdi kazandık, bu konuşma bize seçimi getirir” der. Arabada bulunanlar ve başkaları olayı sonraları anlattılar.] Seçimi Anap % 45 oyla aldı.

Askerle ilişkiler

Özal muhiplerinin önemli bir bölümü “vesayet rejimi” diyerek askerin siyaset üzerindeki nüfuzunu kastederler. Haklılıklarına diyeceğimiz yok, ama vesayete karşı olmalarının Özal'ı övmekle nasıl bağdaştığını izah etmezler.

Turgut Özal'ın oyunbazlığının öğelerinden birisi de kendisini askere (askerin siyaset üzerindeki nüfuzuna) karşı gösterebilme becerisiydi. Asker sayesinde devlet ve saadet görmüş, askerin getirdiği anayasa ve siyasi yasaklar altında onunla al gülüm ver gülüm geçinip gitmiştir. Askerin ta kendisi demek olan –ve seçilmeden kendisini C.Başkanı ilan eden, unvanının gerçekte Genel Kurmay Başkanlığından öteye gitmemiş olması gereken– Kenan Evren'in altı yıl başbakanlığını pürüzsüz yapan Özal'ın askere karşıymış gibi gösterebilme becerisi vardı, ama asıl etmen olguları görmezden gelip onu asker karşıtı gibi gösterenlerdeydi.

Örneğin bir Torumtay vakası vardır. 1987'de Gen. Kur. Bşk. (12 Eylül'den önce İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığını, sonra da cunta konseyinin genel sekreterliğini yapmış) Necdet Üruğ emekliye ayrılacak ve teamüllere göre o makama Kara Kuvvetleri Komutanı Necdet Öztorun gelecekti. Ama o makama Öztorun değil, Necip Torumtay atandı ve Turgut Özal bunu kendisinin asker üzerindeki otoritesi gibi tanıttı.

Oysa Öztorun'u asıl istemeyen Kenan Evren'di. Zamanın Milli Savunma Bakanı Zeki Yavuz'un anlattığına göre Bakan C. Başkanı Evren'le görüşür ve KKK Öztorun'un emekliye ayrılması, yerine Torumtay'ın atanması kararlaştırılır, durum Öztorun'a anlatılır, o da kabul eder. Emekliliğini ister, emeklilik kararnamesi hazırlanır, boşalan makama derhal Torumtay atanır. Torumtay'ın KKKomutanlığı bu şekilde gerçekleşince, bir kaç saat sonra Üruğ'dan boşalan Genel Kurmay Başkanlığına getirilir. (Radikal, Neşe Düzel, 21.6.2005.)

Yani olayda Özal'ın dahli ve etkisi yoktur, karar ve veto Kenan Evren'indir. Emir büyük yerden olduğu için komuta kademesi de itiraz etmez.

Nitekim aynı tayinde boşalan KKK makamına Özal darbenin Ankara sıkıyönetim komutanı Recep Ergun'u atamak ister, atayamaz, yerine Kemal Yamak getirilir. Özal Ergun'u Jan. Gen. K. da yapamaz. Bu nasıl sivil nüfuzdur ki, Genel Kurmay Başkanını sen atayacaksın, ama kuvvet komutanını (hatta Jandarma Komutanını) atamaya gücün yetmeyecek?

Devam edelim: Aynı Turgut Özal bu kez 1989'da KKK Kemal Yamak'ın görev süresini uzatmak ister, uzatırsa 1. Ordu Komutanı Doğan Güreş emekli olacaktır. Özal Güreş'i istememektedir. Fakat Yamak'ın görev süresi uzatılmaz ve emekliye sevkedilir, yerine Doğan Güreş KKK olur ve ona Gen. Kur. Bşk. yolu açılır.

Özal'ın “onu ben atadım, asker üzerinde bakın ne kadar güçlüyüm” diye övündüğü Gen Kur. Bşk. Necip Torumtay ise Ocak 1991'de Körfez Savaşı başlarken istifa edecek, yerine Özal'ın hiç istemediği Doğan Güreş gelecektir.

Kısacası, Turgut Bey'in asker üzerinde otorite sahibi olduğu iddiası kamuoyunu yanıltmaktır.

Geçerken ekleyelim: Kemal Yamak Diyarbakır Cezaevinde onca zulüm yapılırken 7. Kolordu Komutanıydı. Kendisi Kıbrıs'ta Rumlara ağır işkenceler yapmıştı, paralel devletin önemli bir adamıydı. Kontrgerilla kampında yetiştirdiği bazı Özel Harpçileri, bu arada cezaevinin ünlü Esat Oktay Yıldıran'ını oraya getirmiş generaldi. Rütbesi Yüzbaşı olan Esat Oktay askeri hiyerarşiyi atlayarak doğruca Yamak'a bağlıydı. Çünkü Kontrgerilla olağan emir-komuta zinciri dışında çalışan bir şiddet teşkilatıydı.

Başbakan Yamak'ın siyasi sicilini tabii ki, bilirdi. Ama o sicil Demokrat Özal'ın umurunda değildir. Umurunda olsaydı işkenceci, zalim DAL'ı lağvederdi.

Çankaya'ya firar

Özal'ın demokrasi aşkına 1987'de iyice tanık olundu. Cuntanın siyasiler üzerindeki yasaklarının kaldırılması konusu yasaklı siyasetçiler tarafından gündeme getirildiğinde Özal “eski siyasetçiler devirlerinin kapandığını hâlâ görmüyorlar” dedi.

Onların devirleri nasıl dolmuştu? Silah zoruyla. Özal'ın siyasi yıldızı nasıl parlamıştı? Aynı darbeyle.

Yasaklarla ilgili Anayasa'nın 4. Maddesinin kaldırılması istendi. Özal “Kesinlikle Hayır” dedi. Sonuçta konu 1987 Eylül'ünde referanduma sunuldu. Oysa Meclis'te çözümlenmesi mümkün olan böyle bir konunun referanduma götürülmesi bile her türlü demokratik ölçüt açısından utanç vesilesiydi.

Özal, partisi ve bakanları red oyu için yoğun bir kampanya yürüttüler, “No No No” yazılı T-shirtler giydiler. Yurdun dört bir yanında semt pazarlarına, marketlere değin üzerinde “Hayır” yazılı plastik torbalara ve medyanın etkilice kullanılmasına kadar her aracı denendiler. Bugün Turgut Özal'ı övenler, demokrat ilan edenler, siyasi hakların referanduma götürülmesini ve Özal'ın haklara ısrarla karşı çıkmasını demokrasiyle bağdaştırıyor olmalılar.

Özal yasakların kalkmasını önleyemedi ama Evet-Hayır oyları yarı yarıya çıktığı için durumdan yararlanmasını bildi, baskın bir erken seçime gitti, seçim yasasını Sosyal Demokrat Halkçı Parti'nin de desteğiyle değiştirdiği için oyları yüzde 36'ya düştüyse de, yeni sistem nedeniyle tekrar üçte ikiye yakın (450'de 292) milletvekilliği kazandı, “bir koyup iki aldı.”

Fakat korkunun ecele faydası yoktu, 1,5 yıl sonraki 26 Mart 1989 yerel seçiminde oy oranı yüzde 21'e indi ve SHP ile DYP'nin ardında üçüncü parti oldu. İstanbul dâhil birçok belediyeyi kaybetti. Özellikle İstanbul'un kazanacağına muhakkak gözüyle bakılan Belediye Başkanı Bedrettin Dalan'ın tutumu ilginçti. Seçime az bir zaman kala Dalan Anap yüzünden kaybedeceğini anlayınca Başbakan ve ANAP Gen. Bşk. Özal'la arasına mesafe koymaya, seçmen gözünde kendisini ayrı göstermeye çalışmış, ama adı sanı bilinmeyen SHP'li Sözen'e karşı seçimi kaybetmişti. Besbelli ki, artık Özal'ın devri geçiyor, siyasi bir mevta olmaya doğru gidiyordu. Bunu kendisi de gördüğü için 1989 Kasım'ında süresi dolan Evren'in yerine (seçmenin beşte bir oyuna karşın Meclis'teki iskemle sayısıyla) Cumhurbaşkanlığına kaçarak paçayı kurtardı.

Veya öyle sandı. Geniş bir muhalefet cephesi onun C. Başkanlığını tanımadığında Özal her zamanki pişkinliğiyle “alışırlar, alışırlar” demişti, ama aradan yıllar geçtiği halde kimsenin alışmadığını gördü.

Muhalefet partileri iki yıl boyunca onu C.Başkanı olarak tanımamayı sürdürdüler, davetlerine, resepsiyonlarına gitmediler, çağrılarına, demeçlerine kulak vermediler. Bir zamanlar yanında olan medya büyük ölçüde aleyhine döndü.

Derken Aralık 1991 seçimlerden birinci ve ikinci çıkan DYP ile SHP koalisyon kurdular, Özal'ın vefasızlık örneği gösterdiği ve siyasi yasaklı kalmasını istediği Demirel Başbakan olunca Özal'ın durumu büsbütün kötüleşti. Çünkü Demirel onu hiç bir zaman affetmemişti, öç alma vakti gelince de fitil fitil burnundan getirdi.

Halkın gözünde zaten yitirmiş olduğu itibarı (koltuğa yapışmış bırakmayan, mevki düşkünü, haris adam imgesiyle) daha da aşağı indi. Her şey yasalardan ve Meclisteki iskemle sayısından ibaret değildi. Toplumun vicdanı vardı. Ve toplum onun Çankaya'ya çıkışını haksız buldu. İnsanlar “in oradan aşağı” pankartlarıyla sokağa çıktılar, “Alışamadık” diye yürüyüş yaptılar.

Aşağıda değineceğim Bosna mitinginin de kanıtladığı gibi, halkın gözünden büsbütün düştü. İzzet ve ikbal sandığı Köşk yavaş yavaş iğneli bir fıçı olmaya başladı. Çünkü Türkiye tarihinde –fıkralara konu olan Cevdet Sunay ve Kenan Evren dâhilv hiç bir Çankaya sâkini bu kadar dört bir koldan istiskal görmemişti. Son geldiği noktada hükümet takmaz, muhalefet tanımaz, üniversite aldırmaz, medya umursamaz, hatta etrafında dalkavuk bile kalmaz oldu, halk onu Köşk'ün sakini değil, şâgili görmeye başladı.

Sadece o mu? Turgut Bey başbakanken pek popüler olan aile de gözden düştü, mesela ilk darbeyi Ahmet Özal yedi, Demirel Başbakan olur olmaz Cem Uzan onu Star TV-Magic Box ortaklığından attı, hissesinin parasını da vermedi, TV kanalı hemen Demirel'e temenna çakıp Turgut Özal'a sırtını döndü. Ahmet Özal ise Süleyman Amca dediği Demirel'den randevu koparıp kutlamaya gitti, ama nasihatten başka bir şey alamadı. Yani insan düşmeye görsün, gerçekten de dostu kalmıyor. C. Başkanlığına çıksanız bile düşmek düşmektir.

Kuyruklu yıldızın sonu

Öyle akıllı birisinin Çankaya'dan ne siyasetin, ne ekonominin yönetilemeyeceğini bilmesi gerekirdi. Çankaya'ya gitmek her iki direksiyonu da bırakmaktı. Vizyon sahibi Özal tele-kumanda ile hükümet edilemeyeceğini tahmin edemedi. Ya da kendisine fazla güveniyordu. Oysa siyasette hesaplar güçler dengesine göre yapılır. Oyları o kadar inmiş birisinin gücü de o kadar azalacaktır.

Başbakanlığa atadığı uysal ve muti Yıldırım Akbulut Özal'ı dinlememeğe başladı. Sadece Ocak 1991'de Körfez Savaşına katılmayarak değil, Aralı k 1990 ila Şubat 1991 arasında greve giden, yüz bin kişiyle Ankara'ya doğru yürüyüşe geçen Zonguldak maden işçilerinin isteklerini asla kabul etmemesi için C. Başkanı Özal ona kesin talimat verdiği halde, Başbakan Akbulut Özal'ı dinlememişti.

Özal onun yerine Mesut Yılmaz'ı partiye Genel Başkan seçtirdi ve Başbakan yaptı, ama Yılmaz Köşk'le ve Özal ailesiyle bağları hepten kopardı. Özal'ı tamamıyla yalnız bıraktı.

ANAP yöneticileri ise bakanlık garantisini ve kariyerlerinin devamını Mesut Yılmaz'ın yanında bulunca, Turgut Bey C. Başkanlığı makamına terkedildi. Özal ailesi bugün hâlâ Yılmaz'a kinlerini açıkça ifade etmektedir.

Demirel de Özal'ın ardından Köşke çıkarak kısmen benzer bir akıbete uğrayacak, partisi DYP ve parti başına getirdiği Tansu Çiller Demirel'i bırakacaktı.

Süleyman Demirel selefi Özal gibi istiskal görmediyse de, siyasi partiler düzlemindeki desteğini yitirdi, kendisini iki kez devirmiş askere yaslandı, 1997'de 28 Şubat postmodern darbesine önayak oldu. O sırada DYP'den kopardıklarıyla kurdurduğu parti de ölü doğunca siyasi erkini hepten kaybetti.

2000 yılında görev süresi dolunca eski hasmı Ecevit Anayasa değişikliğiyle görev süresini uzatmak isteyince, ”yan cebime koyun” tarzında Köşk'te ikametinin uzayacağına pek heveslendiyse de, son darbeyi Mesut Yılmaz'dan yedi, tası tarağı toplayıp gitti. Arkasından, kendisine ”Eski C.Başkanı.” dedirtmemek için, geleneği değiştirtip, “9. Cumhurbaşkanı” diye numaralı eski başkanlık icat etti. Böylece “sabık” olmaktan kurtuldu. İhtirası kelime oyunlarına kadar düşmüştü. Eski C.Başkanı deseler ne çıkar, 9. Cumhurbaşkanı olsan ne çıkar? Bu mantıkla, Akbulut'un, Yılmaz'ın, Çiller'in, Erbakan'ın adlarının başına da birer sıra numarası eklemek gerekirdi. C. Başkanları eski olmuyor da, başbakanlar niye oluyor? Başbakanların başı kel mi?]

Özal'a dönersek, vizyon sahibi olmak bu muydu? Diyelim ki, yaşasaydı en iyi durumda C. Başkanlığı 1996'da sona erecek, kendisi 69 yaşında siyasi paleontolojiye intikal edecekti.

Ama yapabileceği başka bir şey yoktu: 1983'te kendisini askeri rejime karşı gösterebildiği için % 45 oy alabilmişti, oyları 1989'da yarıdan daha fazla düşmüştü. Bir daha da seçim kazanma olanağı yoktu. Seçmenlerinin “Baba” dedikleri Demirel'e çatıp durduğu halde oyları azalmıştı. Yazdığımız bu en iyi ihtimalde bile.

Çankaya serüveni hazin oldu. Söylediğimiz gibi, partisi ve yöneticileri bile Özal'ın gölgesini üzerlerinde yük görüp o imajdan kurtulmak istediler.

1991 Körfez Savaşı

Turgut Özal Ocak 1991'deki Körfez Savaşı sırasında ABD'nin yanında savaşa girmek istedi, “kolay manipüle ederim, istediğimi yaptırırım” zannıyla partinin başına ve başbakanlığa getirdiği Yıldırım Akbulut da, muhalefet partileri de, Genel Kurmay da onu reddettiler. Özal zaman zaman gece geç vakitlerde telefon ettiği Ertuğrul Özkök'e gerekçesini şöyle izah etti: “Savaş sonrası konferans masası kurulacak, bölge haritası değişecek, o masaya oturmamız lâzım” dedi. Savaşa girmek isterken hülyası Musul'du, hiç değilse petrolden hisseydi.

Savaş'a karşı barışı savunmak bir yana, Özal yandaşlığının mantığı açısından baksak bile, onunki uzak görüşlülük değil, hayal görmekti. Zira başka müttefikler için ne konferans masası kuruldu, ne de ABD “koalisyon güçleri” dediği ortaklarına zırnık koklattı.

Körfez Savaşında Özal “bir koyup üç alırız” diyecek kadar megalomaniye düşmüştü ve ihtirasları için, tarihe fatih diye geçmek harisliğiyle gözünü kırpmadan Türkiye'yi –bugün daha da felaket haline dönüşmüş olan– Orta Doğu bataklığına sürükleyecekti.

Yaptığı basit bir siyaset hatası veya yanlış değerlendirme diye görülemez.

Savaş öncülüğünü, fütuhat emellerini basite indirgersek, savaşlara girerek bu halkın başına getirilecek badireleri, ülkenin yaşayacağı felaketleri, ölecek insanları ve yakınlarının anılarını azımsamış oluruz.

Ölmek değildir ömrümüzün en feci işi

Turgut Bey'in hazin sonunun en son kanıtı ölümünden bir ay kadar önce Taksim'de düzenlediği Bosna Mitingi oldu. Sırp zulmünden dolayı Bosna sorunu Türkiye'de milli bir dava gibiydi. Bosna Mitingiyle Özal parsa toplamak ve kamuoyunda yitirdiğini gördüğü itibarını biraz olsun onarmak istiyordu. Ama umduğunun tam tersi oldu. Siyasi partiler onun bu niyetine alet olmak istemediler.

O gün Cumartesiydi, Dolmabahçe'deki gündüz maçı ertelendi, mitinge kalabalığın gelmesi istendi. Ama ANAP dâhil partiler mitingi boykot ettiler. Anlı şanlı Özal karşısında ancak 10 bin kişilik bir topluluk bulabildi, onların da çoğu İslamcılar ve ülkücülerdi. Özal'ı dinlemek için değil, rahatsız etmek için gelmişlerdi. Sürekli olarak kendi sloganlarını bağırdılar. Özal'ın konuşması o kadar gürültüye gitti ki, hırslandı, bağırdı, çağırdı. Bir zamanların Turgut Özal'ının hâli yürekler acısıydı. Bu miting siyaseten artık sonun sonuydu.

C. Başkanlığı da bir politik makamdır, ama bu kadar etkisizleşmişseniz ve o denli istiskal görüyorsanız, artık o makam siyasi paye olmaktan çıkar, yük haline gelir.

Turgut Özal belgesellerinde onun cenaze törenine ne kadar çok insanın katıldığı ballandırılır. A) Halk duygusaldır, ölüm karşısında merhametlidir, mistik ve bağışlayıcıdır. B) Cenazeyi Ankara'da fazlaca bir kalabalığın uğurlamamasına karşılık, İstanbul'daki törene katılanlar arasında Nakşibendî topluluğun payı büyüktür. Aradaki farkta, Ankara ile İstanbul arasındaki Nakşî nüfus farkı rol oynamıştır. Nitekim aynı tarikattan siyasetçi Necmettin Erbakan'ın 1 Mart 2011'de Fatih'teki cenaze töreni soğuğa rağmen yüz binlerin katılımına –çok daha büyük izdihama– vesile olmuştu.

Bu nedenle, vardığı noktada popülerlik derecesinin ne olduğu, ne olmadığı cenaze töreninde değil, sağlığında –Kasım 1989 ile Nisan 1993 arasında– ortaya çıkmıştı, Taksim mitinginde görülmüştü. Toplumdaki yalnızlığında yaşanmıştı.

Politik kariyeri Yahya Kemal'in “Ölmek değildir ömrümüzün en feci işi / Müşkül budur ki ölmeden evvel ölür kişi” beytine tam da uygun şekilde noktalandı.

Yıldızı ancak 6 yıl parladı

Çağdaşları Demirel, Ecevit, Erbakan, Baykal, Türkeş'ten hiç birisinin siyasi yaşamı topu topu 6,5 yıl sürmemişti. C. Başkanlığı en yüksek makam gibi gözükse de, siyaseten semboliktir. Kenan Evren'in kendisini ek maddeyle C. Başkanı seçtirttiği 1982 Anayasasına koydurduğu maddelere rağmen, C. Başkanlığının siyasi yetkileri kısıtlıdır. Zamanının büyük bir kısmı Büyükelçi kabulü, Genel Sekreterlikten randevu koparmış kuruluşların ya da Anadolu'dan gelmiş heyetlerin ziyaretleriyle geçer. Olağan hallerde haftada bir kez Başbakanla, bir kez de Gen. Kur. Başkanıyla görüşür.

İşte bu nedenledir ki, yakınları “Özal Köşk'ten inip parti kuracaktı” deyip durmuşlardır. Demek ki, C. Başkanlığı yetkisiz bir makammış ki, “inip parti kuracak”mış. Kaldı ki, o iddialar inandırıcı olmaktan çok uzaktır. Partisi “tek adam partisi”yken onu bırakıp kaçan şahıs mı, yeni parti kuracaktı?

Olaya dışarıdan bakarsak, muhiplerinin bütün methiyelerine rağmen siyasi hayatının fiyaskoyla sonuçlandığını görürüz. ANAP'ı tek başına kurmuştu, hemen hemen tamamını kimsenin tanımadığı ANAP yöneticileri onun sayesinde ikbâl ve umur görmüşlerdi.

Turgut Özal sadece partinin tek adamı değildi, tek başına parti demekti. Bir politikacı tümüyle kendisinin yarattığı ve bu kadar hâkim olduğu bir partiyi elinden kaçırıyorsa, Mesut Yılmaz'a kaptırıyorsa ve C.Başkanlığına tırmandığını sandığı yerde öylesine reddedilip, yalnız kalıyorsa, bu final bir fiyaskodur. Fiyaskodur çünkü elinin altında zannettiği seçmen Özal'ı terketmiştir, bunu gören diğerleri (hepsi Özal sayesinde ortaya çıkmış, ünlenmiş, kimisi aferist olup servet yapmış politikacılar) kendi hesaplarını güttüler ve ondan kurtulmak istediler. Politikanın çirkinliği, katılığı, acımasızlığı böyledir, düşenin elinden kimse tutmamaktadır.

Türk Yüzyılı, Türk Binyılı

Turgut Özal siyasetten Köşk'e kovulduğunda Sovyetler Birliği'nin dağılmasından ümitlendi ve “Türk Dünyası'nın lideri” olmayı düşledi. Türkiye'nin, bağımsız Türkî cumhuriyetlerini şemsiyesi altına alabileceğini, ileride belki geniş bir konfederasyona bile gidilebileceğini sandı.

Hatta ABD'nin Türkiye'yi o devletlere vasi tayin edeceğini umarak yeni misyonunu “Yeni Dünya Düzeni”nin içine bile oturttu. Bir dönem için “Adriyatik'ten Pasifik'e Türk Dünyası”nı sık sık tekrarladı. “21. Yüzyıl Türk asrı olacak” dedi, yetmedi “Üçüncü Bin yıl Türk Çağı olacak” diyerek propagandasını daha da arttırdı.

Derken, 1991'de Başbakanlığa yeniden gelen Demirel o oyuncağı da elinden aldı, Demirel'in SSCB yıllarından beri o toplumlarla çok daha köklü bağları vardı, o yöneticiler “Süleyman Agabeg” diye hitap edecek kadar Demirel'le samimiydiler. Daha önemlisi, yetki, olanak ve tabii ki, para C. Başkanının değil başbakanın elindeydi, Demirel'den fabrika kurmasını istediler, kredi istediler, hibe nitelikli (veya ucuz fiyata) silah istediler. Bunu verse verse başbakan verebilirdi, C.Başkanı değil.

Üstelik Demirel gerçekçiydi, “Türk asrı, Türk dünyası” tekerlemelerine, böbürlenmelerine fazla itibar edecek biri değildi. Zaten kısa zamanda görüldü ki, o cumhuriyetlerin Türkiye'nin peşine takılacağı yoktu. Her biri kendi hesabını yapıyordu, kimisi Rusya Federasyonu ile bağlarını sürdürürken, kimisi ABD'nin tertiplerine açık hâle gelmişti.

Vizyon sahibi Özal'ın dilindeki Türk asrından, Adriyatik-Pasifik hattından söz eden pek kalmadı. Anımsadığımız kadarıyla son bahseden Tansu Çiller'di. O da on yıl önceydi.

Onun yerine şimdinin Dışişleri Bakanı “Osmanlı'yı yeniden ihya etme” peşinde koşuyor. Bu da Türkî Cumhuriyetlere değil, Orta Doğu'ya önem veriyor. Büyük Kürdistan'ı Türkiye'nin yedeğine alırsak Orta Doğu'da büyük bir güç oluruz diye düşünüyor.

Turgut Özal'ın siyasi kariyeri niçin çabuk göçtü? Çünkü o olağan dışı koşulların adamaydı. Olağan dönemlerde siyasette yükselmemişti, milletvekili bile seçilememişti (ya da partisi olan Milli Selamet Partisi onu milletvekili bile seçtirmemişti), yıldızı askeri rejimle parlamış, askeri rejimin sonuçları yavaş yavaş silinir olunca, yıldız kaymıştı.

Turgut Özal tek kişilik bir oyun yazdı, çıktı tek başına oynadı, tek perde oynadı.

Seçimlerle ekonomi yürümüyor

Turgut Özal'ı iktisat dehası ilan edenler, akademik formasyonunun (iktisat alanında öğreniminin) bulunmadığını, mektepli değil, alaylı, kuramcı değil, teknisyen kaldığını ve esas olarak ne öğrendiyse pratikten öğrendiğini, en önemlisi önünde IMF gibi, Dünya Bankası gibi akıl hocalarının, direktif mercilerinin bulunduğunu bilmezler mi?

Tekrar tekrar anımsatmakta yarar var: Gerek 24 Ocak'ta, gerek sonraki yıllarda yaptığı şey IMF reçetelerini ve direktiflerini o günün somut koşullarına uyarlamaktı. Ama onda da başarılı olduğu söylenemezdi, çünkü seçimler veya başka iç dengeler nedeniyle IMF'nin istediği uygulamalardan zaman zaman tavizler verir, değiştirmeler yapardı. Özellikle seçim yıllarında ürünlerin taban fiyatlarını, gübre maliyetlerini, tarım sübvansiyonlarını, memur maaşlarını düşünerek IMF reçetelerinde ince –bazen kaba– ayarlar yapardı.

Bu saptamamızın kanıtını Özal kardeşlerin üçüncüsü Yusuf Bozkurt Özal'ın sözlerinde bulabilirdik. Devlet bursuyla Liverpool'da zayıf akım (elektronik) okumuş olan Bozkurt Özal da liberaldi, ağabeyinin başbakanlığında önce Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) Müsteşarı oldu, sonra devlet bakanlığı yaptı.

Bozkurt Özal “politizasyon yine arttı, bu kadar çok seçim yapılan ülkede bu ekonomik politikalar uygulanamaz” diye dert yanardı. “Bu kadar çok seçim” dediği 1983 ve 1987 genel seçimleri ve 1984, 1989 yerel seçimleriydi. (Bir de Eylül 1986'da küçük bir ara seçim yapılmıştı. Yerel seçimlerde seçim ekonomisi uygulanmaz.)

Fakat ola ki Bozkurt Özal siyasi yasaklar konusunda 1987 Eylülünde yapılan referandumu da seçim sayıyordu. Askeri dikta tarafından gaspedilmiş siyasi hakları kaldırmak için Meclis'te gerekli Anaysa değişikliğini yapacak çoğunluk (ANAP oylarıyla birlikte) vardı, Bu değişikliği parlamento oylamasıyla, re'sen tanımak gerekirken, bunu referanduma getirmek ve 'No No No' kampanyası yürütmek yeterince utanma vesilesi değilmiş gibi, bir de bunu seçim sayıp ekonomiye zarar verdiğini düşünmek Özal demokrasinin karakterini gösteriyordu.

Özal 1988'de bir referandum denemesi daha yaptı, 1989 Mart'ında yapılacak yerel seçimleri 6 ay önceye almak için referanduma gitti ve % 65'le kaybetti. "Evet" oyları sadece memleketi Malatya'da çoğunluktaydı. Yani Perşembenin (Mart 1989 Yerel Seçim yenilgisinin) gelişi Çarşambadan belli olmuştu.

Erken seçim kararları nedeniyle, dört yılda bir yapılmış iki genel, beş yılda bir yerel iki yerel seçim Bozkurt Özal için fazlaydı. Temsili demokrasinin ve Genel oy'un geçerli olduğu her ülkede bu aralıklarda genel ve yerel seçimler yapılırdı. Hatta federal sistemlerde bir de eyalet seçimleri olurdu. Demek ki, genel oy Özal ekonomisi için bir engeldi.

Anayasayı bir kere delsek ne olur?

Bu ünlü söz Turgut Özal efsanesine aittir. Liberaller Özal'ın neo-liberalliğini öve öve bitiremezler, ama o liberalliğin gereğini bile doğru dürüst yapmamıştır, isteseydi de yapamazdı. Hem karma ekonomiden geliyordu ve karma ekonomi uygulayıcısı Demirel'in çırağıydı, hem de bazı dengeler ve günü birlik politikalar ona engeldi. En önemlisi, iktisat bilimine vakıf değildi, sadece pratisyendi ve her pratisyen gibi pragmatikti, her pragmatist gibi temel kuralları ve uzun erimi gözetmektense, günü kurtarmayı düşünüyordu.

İlkesizdi, su gibi boş bulduğu yere akardı. Onun için prensip yoktu, fayda (veya fayda beklentisi) vardı, o anda neyi faydalı görürse onu yapardı. Ne ki, faydalı bulunan şey çoğu zaman nesnellikten doğmaz, o fayda ona karar veren kişi veya grubun öznelliği olur. Örneğin IMF'in esas amacı verdiği kredileri tahsil edebilmektir. Bu besbelli bir öznelliktir. Şu veya bu ülkenin nesnelliğine uymayabilir. Gerçi bir başbakanın iktisat bilimine vakıf olması şart değildir, biz burada sadece ona üstün vasıflar ve bilgiler atfedenlere anımsatıyoruz.

Hükümetin IMF'e verdiği düzenli raporlardan biriyle ilgili şu olayı da anımsatalım: Yıllık raporlardan birinde tahıl rekoltesi fazla gösterilir. Bir süre sonra IMF'den gelen mektupta kendilerine bildirilen rakamların yanlış olduğu, Türkiye'nin o yılki gerçek hububat üretiminin şu şu şu ürünlerde şu kadar, şu kadar olduğu belirtilmektedir. IMF rakamların doğrusunu nasıl mı bilmiştir?

Uzaydan yeryüzündeki bir oto plakasını bile okuyabilen uydu fotoğrafları tahıl ekili alanları ve her bölgede ürünün bire kaç verdiğini saptamış, hektar hesaplarıyla doğru rekolte rakamlarını bulmuştur. Mektubu okuyan Özal “vay anasını, fena şiştik” diyecektir. Haber gazetelerde yer almıştı.

Faydacılık pratikten edinilmiş tecrübelere dayanır, ama benzer sanılan her durum birbirinin aynı değildir, deneyimlere dayanarak karar vermek uygulamacıyı yanıltabilir de.

Öyle durumlar karşınıza çıkar ki, yenidir ve bir başkasıyla kıyaslanamaz, o durumda yaz-boz yaparsınız, sınayarak öğrenmek demek çok yanlış yapmak demektir. Bankerler olayının iki yılını Özal'ın müsteşarlığından başlayarak 1982 Temmuzuna kadar yakından incelerseniz, çapaçulluğu, kuralsı z ve önlemsiz karar verip uygulamaya geçmeyi, yaz-boz yapmayı görürsünüz. Asıl karar merciinin IMF olması onun yazboz yapmayacağı anlamına gelmez. Örneğin Dünya Ticaret Örgütü ( DTÖ) ile birlikte Uluslararası Para Fonu yıllardır Güney'in (Üçüncü Dünyanın) tarımını öldürmek için her şeyi yapar (bu onun Kuzey için sübjektifliğidir), sonra kıtlık başlayınca hiç utanmadan 'böyle giderse savaş çıkabilir, isyanlar patlak verebilir' diye uyarılarda bulunur.

Özal'ın öncelikli amaçlarından birisi liberallerin tapıncı olan özelleştirmelerdi, ama onu ne Özal yapabildi, ne Tansu Çiller. Şeref Tayyip Erdoğan'a nasip oldu.

“Orta Direk” nereye gitti?

Ortaya “orta direk” diye bilim dışı, uyduruk bir terim atmıştı, neydi kimse bilemedi. Eskiden 'mahruti çadır' denilen konik çadırlar vardı, tente ortadaki tek direğe tutturulduğu için o direğe orta direk denirdi. O direk olmasa çadır ayakta duramazdı. Özal'daki orta direk öyle bir direkse, ANAP çadırını ayakta tutan bu direk hangi sosyal katmandı? Yoksa orta direkten kastedilen orta sınıf mıydı? Yahut emekçiler miydi? Böyle bir kavram ne Marksist, ne de burjuva sosyolojisinde mevcuttur.

Şayet orta direk ortalama seçmen yığınları idiyse, orta direğe güvenerek kurduğu çadır gene orta direk eliyle yıkıldı. Yukarıda anlattığımız gibi orta direk emanet oylarını geri alınca Özal'ın çadırı çöktü. Göçtü gitti. "Orta Direk" lafı Turgut Özal'la siyasi literatüre girmişti, Köşke kaçar kaçmaz terim de silindi gitti.

Durum böyleyken, onun ardından (15. Ölüm Yıldönümünde) yapılan bir belgeselde konuşanlardan Mehmet Barlas'ın Turgut Özal'ı överken saydıklarından birisi de “Turgut Özal orta direk diye bir sosyal sınıf yarattı” cümlesiydi. Barlas Marksizmi de bilir burjuva sosyolojisini de. “Orta direk sınıfı” diye bir sınıf mı vardır? Bizim bildiğimiz sermaye birikimiyle bir burjuva sınıfı yaratılabilir, ama onu da bir politikacı değil, sermayedarlar oluşturur. Ne olduğunu ne Özal'ın, ne de Barlas'ın bildiği bir sınıf yaratılamaz, zira öyle bir sosyal katman yoktur. Bir başbakanla doğan ve o başbakanlığı kaybettikten sonra kaybolan bir sosyal sınıf veya katman olur mu?

Her iktidar partisinin yaptığını ANAP da yaptı. Siyasi amaçlarla menfaat dağıttı, adam zengin etti, sadece büyük ihalelerle, kredilerle, tahsislerle, teşviklerle kendisine yakın iş adamlarını kollamadı veya türedi aferistler yaratmadı, halkın Fak Fuk Fon (Fakir Fukara Fonu) dediği bir fon ihdas ederek, büyük kentlerden, kasabalara kadar yerel parti teşkilatlarının saptadığı kişilere –ihtiyaç sahibi olmayan, hiç de fakir fukara olmayan– hâli vakti yerinde kimselere sırf ANAP'lı militan oldukları için para dağıttı.

Dünya tarımının dar boğaza girdiği günümüzde tarımımızın bu hale düşmesinin Özal ekonomisiyle başladığını da ekleyelim.

Zaman zaman aklına eseni söylerdi, mesela Demiryollarına hiç yatırım yapmamayı savunurken “Tren komünizm işidir. Otomobille giderken istediğin yerde durabilirsin, trenle duramazsın” derdi. Oysa Avrupa'nın baştanbaşa demiryollarıyla kaplı olduğunu, o yıllarda tüm gelişkin ülkelerin hızlı tren için teknoloji geliştirdiklerini, özel raylar döşediklerini, bildiği halde, topluma öyle söylerdi.

Buna karşı alternatif gösterdiği otoyollarını överken “Hitler kalkınma hamlesini otobanlarla başlattı” derdi.

Özal ekonomisinin mirası

1990'lar Kamu finansmanı sorununu çözemedi, gerçi kaynak yaratmak en zor işti, ama bu kilit sorunu çözmek için adımlar bile atmadı, zahmetli, uzun erimli yollara girmedi, en kolay yollara (istikraza ve dolaylı vergilere) gitti, gelir arttıracak kaynaklara yönelmedi. Başbakanlığa geldiğinde dış borçlar 18 milyar dolardı, 6 yılda 2,5 misline çıktı, 47,5 milyar dolar oldu.

Tekrar edelim, Türkiye kapitalizminin gereksinmesi ciddi bir vergi reformu yapmak, sermayedarların vergi kaçırmasını önlemek, gelir dilimleri bazına dayalı vergi eşeli getirmek ve kayıt dışı ekonomiyi mutlaka kontrol (kayıt) altına almaktı. Özal buna çaba göstereceğine, dolaylı vergilerle halka yüklendi. Yüksek faiz politikası izleyerek sanayicileri bile rantçılığa alıştırdı, üretim kültürü yerine, rant kültürünü ikâme etti.

Büyük laflar etmesine rağmen, uzun erimli yeniden yapılanmaya gitmedi. Onun zamanında kayıt dışı (vergilendirilmeyen) ekonomi, kaçak istihdam ve belgesiz üretim yaygınlaştı, olağan hâle geldi. O kadar ki, kuralına uygun çalışan işverenler bile kayıt dışı ekonomiyle rekabet yapabilmek için kayıt dışı yollara başvurur oldular. Kaçak istihdam SSK borçlarını altından kalkılamaz hâle getirdi, ilh.

Nasıl ki, 1980'deki ekonomik durum ondan öncekilerin kabahati idiyse, ekonominin 1990'larda karşılaştığı sıkıntılar, dalgalanmalar da elbette on yıldır ekonomiye damgasını vurmuş Turgut Özal'ın ve direktif sahiplerinin devamı olacaktı.

Mesela Nisan 1994'te ve Şubat 2001'de vuku bulan ekonomik depresyon, bankalar rezaletiyle kaybedilen 45 milyar Dolar Turgut Özal ekonomisinin Özal sonrasındaki mirasıdır.

1990'lardaki ekonomide hangi çöküntü ve gerilemeler yaşanmışsa 1980'lerde izlenen yolun sonucudur.

Özal'ı yüceltenler içten değildirler, çünkü 1990'ların felaketinde Turgut Özal'ın rolünden hiç söz etmezler.

Çürüme

Her şeyin ötesinde Özal ve dönemi Türkiye'de yolsuzluğun, hırsızlığın, vurgunculuğun ve çürümenin simgesi olmuştur. Kendisiyle, çevresiyle, aile fertleriyle birlikte yozluğu, kuralsızlığı, düzeysizliği boyutlandırmış ve temsil etmiştir.

Köşe dönmek, iş bitirmek, malı götürmek geçerli sözler ve övgüler haline gelmiştir. Ayıp olan, utanç verici türden olan akçeli işlere toplumun gözünde bir çeşit olağanlık kazandırılmıştır. 12 Eylül faşizmiyle başlamış değerler erozyonu ve çürüme zamanla Turgut Özal'ın adıyla anılır olmuştur.

Liberalizmin “Bırakınız geçsinler, bırakınız yapsınlar” düsturu, Özal devrinde “bırakınız çalsınlar, bırakınız yesinler”e dönüşmüştür. Oğulları soyadlarını kullanarak iş adamı olurlardı, kredi alırlar, bankalara, şirketlere özel TV kanalına sermayesiz ortak alınırlardı, kızına jaguar hediye edildiği kamuoyunda patlar, ailenin yüzü kızarmazdı, eşi, oğulları borsada oynarlar, finans âlemi devletin ta tepesinden borsa dalgalanmaları ve çeşitli hisse senetlerinde beklenen çıkışlar düşüşler için ailenin tiyö aldığını ileri sürerdi. Veya kızlarının evlenmek istediği şahsı anne beğenmediği için istihbaratçılara dövdürtülürdü.

Eşi “Papatyalar” diye bir vakıf kurdu, menfaat sağlamak isteyen iş adamlarının eşleri, kızları vakfa doluştular, devlet imkânları onlara sunuldu. Vakfa Yıldız Sarayı'nın Arabacılar Dairesi tahsis edilmişti. Hanım Sultan ve nedimeleri kendilerini orada saraylı sanmaya başlamışlardı. şımarıklık o raddeye varmıştı ki, Kadınefendi Has Bahçe'de Lale Devri geceleri düzenler oldu, tıpkı Sâdâbad geceleri gibi kaplumbağalar sırtlarında mumlarla gezinirlerdi. Görmemişliğin, kompleksliliğin bundan âlâ yansıması mı olurdu?

TRT ekranlarına yansıyan bir görüntüyü burada anmak isteriz: Papatyalar Vakfı Ankara Çubuk'da kadınlar için bir biçki-dikiş evi açar, uygun bir yer kiralar. Töreni Vakfın Başkanı Semra Özal başlatır ve kıymetli yardımları için Sayın Cumhurbaşkanına teşekkürlerini sunar, açılış için kurdeleyi kesmek üzere Turgut Özal'ı kürsüye davet eder. Turgut Özal ise konuşmasında Papatyalar Vakfının bu evi kurmasını över ve emekleri geçen Vakıf Başkanı Sayın Semra Özal'a teşekkür eder, kurdeleyi keser. İzlediğiniz sanki bir TV parodisidir. İnsan “alay mı ediyorsunuz” demekten kendini alamıyor.

Semra Özal Sayın Başbakanın her ay yaptığı TRT'deki “İcraatın İçinden” programında da bazen gözükürdü. Özal kalemini sallayarak hükümetinin o ayki icraatını anlattıktan sonra, sözleri bitince “Hanım, koy bakalım bi kaset de neşemizi bulalım” derdi.

Halkçılığı halk ağzıyla konuşmak, onun gibi davranmak sanan iptidai bir popülizm siyasi fayda getirdi mi? Getirseydi, Turgut Özal'ın misyonu halkın oylarıyla sona ermez, Çankaya'yı kurtuluş sanmaz, Köşk'te o kadar istiskale uğramazdı.

Özal Başbakanlıktan gitti, Vakıf da bitti. Ama Hanımefendinin ihtirası bitmedi. Eşi köşke çıkmakla siyasi sonunu getirirken, kendisi siyasete heveslendi, partinin İstanbul İl Başkanı olmak istedi, kim bilir belki oradan Genel Başkanlığa kadar bileğinin gücüyle! tırmanma arzusundaydı. Kongre için otellerde lobiler kuruldu, bir bakan kendisini –Körfez Savaşındaki Çöl Ayısı lakaplı ABD generalinden mülhem– “Otel Ayısı” ilan etti. Büyük gürültülerden sonra çok eş il başkanı seçilmesine seçildi, ama olay partideki Özal karşıtı cepheyi genişletti, Yetim lakabını almış, aileye yakın bir bakan bile karşıya geçti ve azledildi. Yani eşin politik hırsı kocasının daha çok itibar kaybına hizmet etti. Sonuçta il başkanlığı da elden gitti, bir süre sonra partinin tamamı da.

Aile bağları

Turgut Özal'ın Başbakan olmasıyla birlikte ailesi gazete ön sayfalarında arz-ı endam etti. Böylece aile sayesinde gazetelerin baş sayfaları magazine dönüştü. Başlangıçta özel televizyon kanalları yoktu, bir süre sonra Uzan'ların Ahmet Özal ortaklı kanalı yayına başladıysa da, kamuoyu haber gereksinmesini daha çok gazetelerden sağlıyordu. Özal'ın siyasi gündemi belirlemedeki mahareti ve sık sık şapkadan tavşan çıkarmaktaki atraktif becerisi gazeteleri yeterince işgal etmiyormuş gibi, toplum onun aile fertlerini de her gün, ama her gün birinci sayfalardan izler oldu. Semra Hanım, kızı, oğulları, gelinleri gazete sayfalarından düşmediler. Bunda ailenin kabahati yoktu, kabahat basındaydı ve maalesef basının (gazete yöneticilerinin) önemli bir kısmı Özal'a ve ailesine hizmet etmekteydi.

Bu bir arz-talep meselesi değildi, okur öyle istiyor diye Turgut Özal ve aile haberleri sunuluyor değildi. Yapılan –kabalık olmasın diye eski dille söyleyelim– “tabasbus”tu. İş o hale geldi ki, basın sadece Turgut Bey'e değil, Semra Hanım'a da tabasbusta kusur etmez oldu. Onunla sayfa sayfa söyleşiler yayınlanıyor, hatta söyleşi yapanlar arasına edebiyat dünyasından, tanınmış bazı isimler bile katılıyordu.

Turgut Özal ailesi hanedan gibi davranıyordu. Mesela vefat eden anne Hafize Özal mevzuata, kurallara aldırılmayarak İstanbul Süleymaniye Camii avlusuna defnediliyordu. Kişi tabii ki, annesinin vasiyetini tutmak ister, ama o vasiyet yasal olarak mümkünse yerine getirilir. Turgut Özal öyle bir hanedan ve sultan havası yaymış olmalıydı ki, validesi öyle bir dileği vasiyet edebiliyordu. Oğlu Başbakan olmasaydı o vasiyette bulunabilecek miydi?

Mesela oğlu E.İ.E İdaresindeyken, DPT veya Başbakanlık Müsteşarıyken, ya da Cuntanın başbakan yardımcısıyken anne böyle bir vasiyette bulunmazdı. Özal'ın havası annesini de etkisi altına almış olacak ki, şeyhinin yanına gömülmek isteyebildi. Turgut Özal büyük bir aldırmazlıkla ve hiç kimseyi dinlemeden, itirazlara aldırmadan merhumeyi oraya defnettirdi.

Turgut Bey “Anayasayı bir defa delsek ne olur?” dememiş miydi? Birinci definle mevzuatı deldi, bir şey mi oldu? Oldu, delmenin arkası geldi.

Beyin tümöründen tedavi gören küçük oğul Bozkurt “Annemin yanına gömülmek istiyorum” diye vasiyet etti. Onun vasiyetini de Özal değil, ama başka bir hükümet yerine getirdi.

Rüşvetin belgesi

Ve nihayet Özal'ın ölümünden 1,5 yıl sonra kamuoyuna yansıyan bir olay bir başbakan ve cumhurbaşkanı ailesinin kirli ilişkiler içinde olduğunu gözler önüne serdi: Bir rüşvet meselesinde Emlâk Bankası Genel Müdürüne verdiği rüşveti geri almak isteyen iş adamı, Semra Özal'ı devreye sokar, Semra Hanım Dündar Kılıç'a söyler, onun veya Alâattin Çakıcı'nın eski banka müdüründen 5 milyon doları geri almasını ister. [İş adamının kendisinden rüşvet aldığını inkâr eden ve “belge göster” diyen banka genel müdürüne söylediği “ulan, rüşvetin belgesi mi olur pezevenk?” sözü toplumun diline düşecektir.]

Hayranları, Özal'ın 1985'te bakan İsmail Özdağlar'ın rüşvet olayını (tuzak kurarak) açığa çıkardığını, onu Yüce Divana yolladığını söyleyerek yolsuzluklara karşı nasıl duyarlı olduğunu ileri sürerler. Oysa o bakanın rüşvet aldığı denizcilik firmasının ortakları arasında emekli amiraller vardı, işe askerin karıştığını gören Özal Özdağlar olayını açığa çıkarmak zorunda kalmıştı. Ama Özal bu vakayı da böbürlenmek için vesile yapar. Özal dönemi yolsuzlukların, rüşvet ve irtikâbın, hayali ihracatın ayyuka çıktığı bir dönemdi. Rüşvet alan sadece Özdağlar mıydı?

Özal, işverenlerin birikmiş SSK pirim borçlarını affeden bir kararnameyi imzaladıktan sonra aynen şöyle demişti: “İyi ki ödememişler, paralar bir işe yaramıştır.” İşveren payından ödemeleri gereken pirimleri ödemedikleri gibi, işçinin ücretinden kestikleri pirim tutarlarını da ödemezler ve devletin tepesindeki adam “iyi ki ödememişler” der. Turgut Bey'in liberalizm anlayışı bu kadar çarpıktır. Vergi ödeme, prim ödeme, iyi edersin, çünkü o paraları yatırıma sarfetmişsindir. Turgut Özal Liberalizmin tanrısı ABD'nin vergi yasalarını bilmiyor olamazdı.

40 kısım tekmili birden

Şu satırlardaki haber niteliğinde olan bilgiler bir C. Başkanı ailesinin hangi ilişkiler içinde olduğunu gösteriyor.

Özal döneminin rüşvet, yolsuzluk, kanunsuzluk dönemi olduğu, “köşeyi dönme” zihniyetinin alıp başını gittiği bir dönem olduğuna daha iyi bir örnek olabilir mi? Çürüme daha başka nasıl olabilirdi?

“Ahmet Özal'ın, Kanal 6 TV'nin satışından, Doğuş Holding'in sahibi Ayhan Şahenk'e olan borcu, Alâattin Çakıcı'nın devreye girmesi ve Tevfik Ağansoy'u bu konuda görevlendirmesi üzerine çözülmüştü. Tevfik Ağansoy'un, Şahenk'in hukukçularını tehdit etmesi üzerine alacaklı Şahenk, yüklü miktardaki alacağından bir anda vazgeçmişti.

Engin Civan'ın vurulmasına neden olan borç ise işadamı Selim Edes'e aitti.

Emlak Bankası eski Genel Müdürü Engin Civan, Turgut Özal'ın prenslerindendi. Selim Edes ise Özal ailesine yakın bir iş adamı.

Edes projelerini Japonya'da yaptırdığı büyük bir konut işinde Emlak Bankası ile ortaklık kurmuştu. Proje iyi bir şekilde yürüyordu. Ancak Edes, Emlak Bankası'nın bu projedeki emlak satışlarından elde ettiği gelirlere rağmen, kendisine ödemesi gereken paraları alamıyordu. Edes bunu Semra Özal'a açtı.

Semra Özal, Edes'e “Engin'in biraz sıkışıklığı var. Sen ona biraz parasal yardımda bulun, o zaman paranı öder” önerisinde bulundu.

Yani, bir Cumhurbaşkanı eşi, bir iş adamına, kendi getirdikleri bir bürokrata, Emlak Bankası Genel Müdürü Engin Civan'a “rüşvet” vermesi telkininde bulunuyordu.

Selim Edes, bu telkine uydu ve karşılıklı görüşmede, Trakya'da arazi aldığını ve sıkışık olduğunu belirten Engin Civan'a rüşveti verdi.

Ancak Civan, parayı almasına rağmen Edes'e yine de ödeme yapmadı. Bir süre sonra Emlak Bankasından ayrıldı.

Edes durumu bir kez daha Özal'lara bildirdi, en azından rüşvet olarak verdiği parayı geri almak istiyordu. Semra Hanım, “Ahmet'in bir işi vardı onu hallettirdik, aynı şekilde senin işini de hallettireceğiz” dedi.

Ahmet'in işi olduktan sonra, Semra Özal, Zeynep Özal ve sekreterleri İclal teşekkür etmek için14 Eylül 1994 günü, Uğur Çakıcı'nın Alkent'teki evine gittiler. Selim Edes'in alacağı konusu bu ziyaret sırasında açıldı.

İş adamı Selim Edes'in Engin Civan'da 5 milyon dolar alacağı vardı. Bu para faiziyle birlikte 8 milyon dolar olmuştu. Eğer bu paranın tamamı Engin'den tahsil edilirse, 2 milyon dolar tahsil edenlere verilecekti.

Edes'in 5 milyon dolar alacağı olduğuna göre, aradaki 1 milyon dolar ne olacaktı? Herhalde bu küçük meblağ, aracılık yapan Özal ailesinin masrafları karşılığı olarak hesaplanmıştı. Tabii, paranın tamamı alınsaydı, Edes'e 5 milyon doları verilir miydi, o da meçhul.

Tevfik Ağansoy durumu telefonla yurtdışında kaçak olan Çakıcı'ya bildirdi. Çakıcı 2 milyon dolar karşılığında bu tahsilatın yapılmasını onayladı.

Ağansoy, Ayhan Şahenk konusunun hallinden dolayı ne para alındığını da merak ediyordu. Çakıcı'ya sorduğunda “para önemli değil, Özal'lar gibi dostumuz olsun yeter” cevabını aldı. Çakıcı'nın menfaati olmadan parmağını bile kıpırdatmayacağını bilen Ağansoy bu cevaba bir mana veremedi.

Bir süre sonra Semra Hanım Selim Edes'i arayarak “Dündar Kılıç'ın kendisini beklediğini, Kı- lıç'ın alacak konusunu halledeceğini” bildirdi.

Edes'in eşi, yeraltı dünyasının bu işin içine girmesinden rahatsız olmuştu. Edes'e gitmemesini söyledi. Ancak Edes çok saygı duyduğu Özal ailesine ayıp olacağını düşünerek, yanına avukatını da alarak görüşmeye gitti.

Dündar Kılıç başkanlığındaki “mahkeme”, Kılıç'ın Selimpaşa Kıyıkent'deki yazlığında kurulmuştu. Selim Edes ve Engin Civan, burada yüzleştirildiler. Civan şiddetle böyle bir para almadığını söylüyor, Edes'e, “o zaman belgesini göster” diyordu.

Edes bu lafa sinirlenmişti. Daha sonra haberlere ve kitaplara başlık olacak “rüşvetin belgesi mi olur?” yanıtı ağzından çıkıverdi.

Bir süre tartışmadan sonra, Selim Edes, Dündar Kılıç'ın “siz gidebilirsiniz” demesi üzerine ayrıldı, bu toplantıdan bir netice alamadan evine döndü.

Dündar Kılıç, Engin Civan'ın direnmesine ve o kadar param yok demesine karşın, bir kaç taksitle de olsa Civan'dan paranın tamamını alacağını düşünüyordu. Nitekim toplantıdan bir - iki gün sonra Selim Edes'e telefon ederek “sizin işinizi bir kaç güne kadar halledeceğiz” dedi.

Ancak Çakıcı hem Civan'a sinirlenmiş, hem de “papaz” adını taktığı kayınpederi Dündar Kılıç'tan huylanmıştı. Tevfik Ağansoy'a talimat vererek Civan'ı, tetikçi Davut Yıldız'a, 19.09.1994 tarihinde Gayrettepe'deki Avrupa Hastanesi'nin önünde vurdurttu.

Neticede, Engin Civan hastahaneye ve arkasından cezaevine giderken, Selim Edes de ilk defa mahkemede gördüğü tetikçi Davut Yıldız'ı “cinayete azmettirmekten” idam cezasıyla yargılanıyordu.

Dündar Kılıç ve kızı Uğur Kılıç (Çakıcı) verdikleri ifadelerde, bu işe “hatırlı birilerinin” isteği üzerine girdiklerini söylediler. Daha sonra Uğur, hatırlı kişilerin 7. Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın eşi Semra Özal ile kızı Zeynep Özal olduğunu açıkça belirtti.

Hukuk büyük bir yara aldı ve “zorla tahsilât” gibi kanunsuz işleri adet haline getirmiş Özal'lar ile hayatı bu tip işlerin içinde geçmiş, “yüzleştirme mahkemeleri” kurmuş olan sabıkalı Dündar Kılıç ailesi, olayın dışında tutuldu.

Uğur Kılıç (Çakıcı), bu olaydan kısa bir süre sonra, eski eşi Alâattin Çakıcı'nın talimatıyla, 20 Ocak 1995 saat 16:00 sularında Uludağ Kervansaray Tesisleri önünde, çocuğunun yanında, kiralık katil Abdurrahman Keskin'in silahlı saldırısına uğrayarak üç kurşunla öldürüldü. Çakıcı medyaya gönderdiği teyp kasetleri ile bunun bir namus meselesi olduğunu ve infaz kararını Dündar Kılıç'la birlikte aldıklarını yaydı.

Olay sonrası Yavuz Ataç kanalıyla yurt dışına kaçan Tevfik Ağansoy bir süre sonra Çakıcı ile ihtilafa düştü ve 28 Ağustos 1996'da İstanbul Bebek'te Çakıcı tarafından öldürtüldü.

Semra Özal'ın telkini ile Engin Civan'a rüşvet veren ve “Rüşvetin belgesi mi olur?” sözünü hukuk tarihine tescilleyen iş adamı Selim Edes de kendi inisiyatifi dışında gelişen yaralama olayından “idam talebi” ile yargılandıktan sonra “yaralamaya azmettirmekten” 1 yıl 8 ay, “rüşvet vermekten” de 111 milyar lira para cezasına mahkûm oldu.

195 gün hapis yattıktan sonra 6 Nisan 1995'de tahliye olan Edes tahliyesini müteakip yurtdışına çıktı. Edes yurt dışında iken cezasının yanlış hesaplandığı ve 45 gün daha cezaevinde kalması gerektiği anlaşıldı.

Halen ABD'de yaşayan Edes hayatını ve işini altüst eden bu kadar maceradan sonra, kısa bir süre için de olsa tekrar cezaevine girmek istemiyor ve Türkiye'ye dönmek için af çıkmasını bekliyor.

7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılan Engin Civan, 2 yıla yakın (550 gün) cezaevinde kaldıktan sonra infaz yasasından yararlanarak serbest kaldı.

3 Nisan 1996'da tahliye edildikten sonra, para cezasının ilk taksidi olan 6,25 milyar lirayı ödedi ve yurtdışına çıkarak ABD'ye yerleşti.

ABD'ye yerleşmeden önce bir süre Rusya'da da yaşayan Engin Civan'ın halen ABD'de, Türkiye, Antalya Organize Sanayi Bölgesi'nde UBT Tarım Ürünleri Sanayi adlı bir şirketi bulunan kardeşi Ergin Civan'la bağlantılı olarak “baharat toptancılığı” yaptığı söyleniyor. (22/10/2000, www. Atin)

Benim memurum işini bilir

Turgut Özal ve diğer liberaller tapındıkları ABD liberalizminde, vergi ödememek, kesilen pirimleri ait olduğu kuruma yatırmamak mümkün müydü?

Veya memurların maaş katsayısını enflasyon oranının altında arttırdığında “benim memurum işini bilir” diyen, ( maaşı yetmiyorsa rüşvet alsın demek isteyen) aynı Turgut Özal'dır.

Turgut Bey'in etik anlayışına başka bir örnek verelim. Emin Çölaşan “Turgut Nereye Koşuyor” kitabında yazmıştı: 1960'lı yıllarda DPT Müsteşarıyken hazırladığı 5 yıllık plana İmam Hatip Lisesi mezunlarının üniversiteye alınmaları hususunu koymak ister, Başbakan Demirel karşı çıkar. O bölüm Demirel'in istediği şekilde yazılır, teksirle çoğaltılır. Ama Meclisteki görüşmeler sırasında Maliye Bakanı Cihat Bilgehan birden fark eder ki, İmam Hatip'lilerin üniversiteye alınmaları konusu metinde yer almaktadır, hemen gider Demirel'e gösterir. DPT Müsteşarı Özal arada el çabukluğuyla teksirle çoğaltılan metnin o sayfasını değiştirmiş ve Demirel'e kabul ettiremediği isteğini metne dâhil etmiştir. Eğer kimse fark etmeseymiş, metin o haliyle kanunlaşacakmış. Kendi başbakanına ve parlamentosuna bile kazık atma ahlâkı bir yana, oraya o cümleyi sokuşturmakla ve plan metninin o şekilde Meclis'ten geçmesiyle, hükümetin istediğini değil, kendi dediğini yaptırabileceğini sanacak kadar cin fikirliydi Turgut Özal. Vizyon sahibi olmak bu olsa gerekti.

Bayağılaşma

Ahlâki yozlaşmanın bir boyutu da düzeysizleşmedir. Sıradanlaşmanın ve kültürsüzleşmenin düzeysizliği de geçip bayağılaşmaya dönüştüğüne tanık oluyorduk. Örneğin, yerli muz üretimini öldürüyor diye muhalefet muz ithalatına karşı çıktığında Özal “önlerine bir muz attık, oynuyorlar” diyecek kadar şımarıktı.

Ama oynamakla ilgili daha vahim bir sözü olmuştu. Turgut Bey'in o sıralarda bir torunu doğmuş, adını Turgut koymuşlardı. Başbakan bir defasında Meclis kürsüsünden muhalefete çatarken “Onlar küçük Turgut'la oynasınlar” deyivermişti.

Maço jargonda o sözün ne demek olduğunu bilenler için hicap dolu bu lâfa bir SHP milletvekili de aynı düzeysizlikle yanıt vermiş, “Küçük Turgut'la biz ne diye oynayalım, Semra Hanım oynasın” demişti. Meclis çatısı altında veya dışında Özal döneminin siyasi ortamının aldığı bu rezil durumu anlatmak için başka bir örneğe gerek var mı?

“Küçük Turgut” tek örnek değil: Özal siyasi rakipleri için ulu orta konuşurdu. Çekirdek Fiziği profesörü ve uluslararası literatürde teori sahibi çok saygın bir bilimci olan SHP Genel Başkanı Erdal İnönü için “Boyu uzun, aklı kısa” diyerek (üstelik kendi fiziğine hiç bakmadan) bir insanın vücut özelliklerini alay konusu yapabilmişti. Ya da “bıraktığımız yerde otluyorlar” diyebilmişti.

Çetin Altan bir Siyaset Meydanı programında anlatmıştı. Özal'a “Sen hayatında hiç roman okudun mu?” diye sorar, Özal da “Ben masal okumam” diye yanıt verir. Anlaşılan, Turgut Bey çocukluğunda bile roman okumamıştır. Ama vahim olan, hiç roman okumamış olması değildi, çok roman okumamakla övünmeyi marifet saymasıydı.

Edebiyat insanı ve insan ilişkilerini birey ve toplum olarak yansıtan kristal bir prizmadır. Hayatı n estetik düzlemde yeniden üretilmesidir. Edebiyatla hiç ilgilenmemiş ve edebiyat düzeyi Şair Tosun kültüründe kalmış birisinin değerlerinin “Küçük Turgut” terbiyesizliğiyle belirlenmesinde şaşılacak bir yan yoktur.

Barışçılık radikal olmayı gerektirir

Turgut Özal'a büyük meziyetler atfedenlerin çoğu iktisatçı, yani kuramcıya, onu radikal ve devrimci ilan eden –iktisatçı olsun olmasın– herkese hatırlatmak gerekir ki, dün de bugün de bir türlü söylenemeyen husus Türkiye ekonomisinin düzlüğe çıkması için askeri harcamaları kısmak, kaynakları üretime, teknoloji transferine, eğitim kalitesine, araştırma-geliştirmeye aktarmak gerektiğidir. Bunu bilmek için âlim olmak gerekmez. Gerekmez ama kimse de böyle söylemez veya söyleyemez.

Ne Turgut Özal, ne de ondan önceki ve sonraki başbakanlar Milli Savunma Bakanlığı bütçesini indirmek yoluna gidebildiler. Hep böyledir: Bin bir tane ekonomik çözüm ve önlem konuşulur, yazılır çizilir, ama aralarında devletin askeri bütçe yükünü azaltmak asla yer almaz. Durum Soğuk Savaş döneminin NATO Türkiye'sinde de böyleydi, şimdi de böyle. Sadece Özal ve diğerleri mi askeri harcamaları indirmez, IMF'in Standby antlaşmalarında da böyle bir öngörü yoktur, Dünya Bankası'nda da.

Himayecilikten tamamen uzaklaşın, sübvansiyonları kaldırın, tarımı desteklemeyin, memur aylıklarını düşük tutun, kamu yatırımlarını kaldırın, sosyal harcamaları kısın denir ve benzeri pek çok tavsiyede, direktifte bulunulur, ama asla “savunma bütçenizi indirin, fonları silah gibi israf alanlarına değil, yararlı ve üretken yatırımlara aktarın” denilmez. Ya “nasıl olsa Türk ordusu bunu kabul etmez” diye böyle bir öngörü getirilmez veya IMF esas olarak ABD çıkarlarını koruduğu ve Türkiye silah dışalımını büyük ölçüde ABD'den yaptığı için ondan silahlanmayı kısması istenmez. Türk ekonomisinin rakamlarını en az Türk yöneticileri kadar bilen ve pek çok ülkenin durumundan da aynı şekilde haberli olan IMF asıl kaynak yaratma yolunun savunma bütçesinden geçtiğini bilmez mi?

Militarizm sadece askere özgü değildir

Başta komşularımızla olmak üzere inandırıcı bir barış ve dostluk politikasına girmek lâzımdır. Dünyada ve bölgede iyi komşuluğu, karşılıklı çıkarlara dayanan ekonomik ilişkileri daimi kılmakla (bölgemiz ve dünyamız ne kadar gerilimli olursa olsun) Türkiye'nin inandırıcı ve kalıcı barış politikası onun asıl güvenliği olacaktır.

Silahla güvenlik sağlama çizgisi sonu olmayan bir silahlanma demektir. Silahlanırsınız, kendinizi güçlü sanırsınız veya gerçekten de askeri bakımdan güçlüsünüzdür, ama sizi tehdit ve tehlike gibi görenler sizden çekinerek daha çok silahlanabilirler. Bu böyle sürüp gider. Silahlanma tırmanır. Kaldı ki, silahlanma masrafları ve askeri harcamalar ekonomik bakımdan güçlenmenizi önler, halkın refah ve mutluluğunu geciktirir. Ekonominizi dünya ekonomisindeki dalgalanmalar, bunalımlar karşısında kırılgan kılar.

“Savaşı önlemenin yolu savaşa hazır olmaktır” düsturu öteden beri dünyaya da, ülkemize de egemen olmuştur. Osmanlı “Hazır ol cenge, ister isen sulh-u-salâh” demiştir. [Ama sulh-u-salâh istemediğini ordusunu ve Hariciyesini Kasım 1913'te General Liman von Sanders komutasına (Alman Genel Kurmayı'nın emrine) vererek, ertesi yıl Kayser Wilhelm ordularının peşinde cenge girerek göstermiştir. Osmanlı, harbi önlemek için hazırlanmamış, harbetmek için hazırlanmıştı.]

Savaşı önlemenin yolu savaşa hazır olmaktır (daha çok, daha çok silahlanmaktır, daha çok insanı askere almaktır) sözü yarım yüzyıl boyunca Soğuk Savaş'ın da eksenini oluşturdu, nükleer tırmanışın yarattığı dehşet dengesini uluslararası politikaya hâkim kıldı.

Fakat askeri okullarda olduğu kadar, sivil okullarda da halâ savaşa hazır olmanın fazileti, silahı n marifeti, askerin heybeti anlatılır.

Savaş politikası

Turgut Özal da Batı'cıydı, NATO'cuydu. Onun politikası da elbette geleneksel çizgide olacaktı. Nasıl ki, Özal yandaşları 2003'te hem ABD işgalini alkışladılar, hem de Türkiye'nin savaşa girmesini istedilerse, Turgut Özal da sağ olsaydı onlar gibi davranırdı.1991 Körfez Savaşı'na girmek için elinden geleni yapmış olan Turgut Özal'dı.

İşte bu noktada Özal'ın ve zihniyetinin vahimliğini görmek gerekirdi. Pek çok Batı ülkesinde bile insanlar, hatta ilkokul çocukları ellerinde meşalelerle, Petrol İçin Kana Hayır” yazılı pankartlarla günler, akşamlar boyu sokaklarda barış yürüyüşleri yaparlarken, Türkiye C.Başkanının “Musul-Kerkük petrollerinden pay alırız” diye kan istemesi, bu ülkenin evlatlarını ABD'den gelmiş GI'ların yanına katıp savaşa yollamaya kalkışması bağışlanamaz.

Özal eğer dün Körfez Savaşı'na karşı çıksaydı bugün her şeye rağmen onu saygıyla anabilirdik, 'çocuklarımızı savaşa, öldürmeye, ölmeye göndermedi' derdik. Ama kendisi basındaki kalemleriyle birlikte küçük bir azınlık olarak Türkiye'yi savaşa sevketmek istedi. O tutumunun getirebileceği felaketi ve acımasızlığı hiç değilse sonradan kabul edilmeliydi. Zira bugünkü Irak'ın dramı koca bir ülke halkının acıları, kaosu, kini, nefreti, birbirine düşmesi Körfez Savaşı'nın devamıdır.

Turgut Özal ya savaşın ne olduğunu bilmeyecek bir gafildi veya insan hayatına metelik vermeyen bir muhteris. Birinci Körfez Savaşı'nda ABD'nin kullandığı nükleer başlıklı sahra toplarının, füzelerin yaydığı radyasyonun on yıl içinde çoğu çocuk 500.000 insanı öldürdüğünü acaba medyamızda kaç kişi söyledi? Türk ordusu o gün ABD'nin peşinde Irak'ı istilaya suç ortağı olsaydı, bugün bölgede belki ABD'den bile daha çok nefret toplayacaktı.

Tekrar etmeliyiz: Türkiye fetihçi niyetlere, küçük hesaplara pirim vermeyerek, 1991'de Körfez Savaşı'na girmeyerek, 2003'te de –Tayyip Erdoğan'a rağmen– işgal kuvvetlerinin dışında kalarak, onlara sınırlarında cephe açtırmayarak Irak halklarının, bölge halklarının, Güney ve Orta Amerika'nın hatta Avrupa çoğunluğunun sempatisini kazanmıştır.

Turgut Özal dışarıda fırsatını bulunca savaş emelleri güderek, içeride işkencecileri koruyarak, rakiplerinin yasaklarının devamını isteyerek, parti mensuplarına merkezden yerel birimlere kadar menfaat sağlanmasını mubah hatta gerekli görerek, aile bireylerinin karışık ve sevimsiz çıkar ilişkilerine, akçeli işlere karışmasını olağan bularak, siyasette gerekli gördüğü her yolu yöntemi mubah addederek arkaik bir politikacı prototipidir.

Bütün zekâsına, yeteneğine rağmen, tutuculuktan kurtulamayan, bütün geleneksel politikacı tipleri gibi tek adam kültünü tek yönetim biçimi olarak benimsemiş, yenilikçiliği uluslararası kapitalizmin günübirlik rüzgârlarına yelken açmak sanan, geleceğe dönük toplumsal izdüşümlerinde çoğulcu ve demokratik yönelimleri göremeyen, kendisine gösterilse bile aldırmayıp bildiğini okuyan, demokrasinin değişik biçim ve yöntemlerini önemsemeyen, uygar dünyadaki feminist, ekolojist görüş ve değerler gibi çağdaş gelişmelere eğilmeyen tek adam kültüyle hükümet etmiş bir devlet adamıdır.

Ama Özal'cıların 1991'de Körfez Savaşına katılmak istediklerini, 2003'te ABD'nin peşinde Irak'ı işgale gitmeyi savunduklarını, “Tayyip Erdoğan istediği halde onu dinlemediler, onlar yüzünden Türkiye savaşa girmedi, ABD ordusuna da imkân sağlamadı, 1 Mart tezkeresinin reddedilmesiyle büyük fırsat kaçırdı” diye hâlâ hayıflandıklarını, ABD istilasını zafer çığlıklarıyla alkışladıklarını, gazetelerine “Tam Gaz Bağdat” diyen manşet attıklarını hatırlarsak, hayranları Özal'a yakışır, Özal da hayranlarına.

Kürt Sorunu

Turgut Özal'ın Kürt sorununu çözmekten yana olduğu düşünülebilir. Bir kaç kez “federasyon” kelimesi sarfettiği doğrudur. Fakat onun öngördüğü federasyon Türkiye Cumhuriyeti ile o zamanki deyişle Irak Kürdistanı arasında kurulacak bir birliktir.

Savaş sonrasında Irak'ın merkezi yapısı kalmamıştı, ordu Kürt bölgesinden çekilmişti, ayrıca İran'a yakın Şiiler ile onlara karşı Sünniler toplumun diğer parçalarını oluşturuyordu. Bu bölünmelerde Türkiye'nin “Kürt kartı”nı oynaması Özal'ın öngörüsüydü.

Irak bölünürse yeni yapılanmada T.C. aktif rol oynamalı bu amaçla Musul konusuna ilişkin tarihi haklarını öne sürmeliydi.

Özal böyle bir federasyon olasılığında Musul ve Kerkük faktörünü düşünmekteydi. Kürdistan Demokrat Partisi Başkanı Mesut Barzani'ye, Kürdistan Yurtseverler Birliği Başkanı Celal Talabani'ye seyahat serbestliği sağlamak için diplomatik T.C. pasaportu verilmesi, zaman zaman Ankara'ya davet edilmeleri o öngörü kapsamındaydı.

Celal Talabani “Özal bize kafasındaki Almanya modeli bir Türk-Kürt federasyonu anlattı” diye Türk gazetecilerine açıklamada bulunmuştu.

Gelgelelim, kişisel olarak böyle düşünse bile Türkiye'de Kürt sorununa çözüm bulmak isteyen bir politikacı Özal'ınkinden farklı davranırdı:

Milli Güvenlik Kurulu'yla uyum halinde 19 Temmuz 1987 tarihinde 285 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile bölgede ''Olağanüstü Hal Uygulamasına'' geçildiğinde Turgut Özal Başbakandı.

Aynı şahıs adı faili meçhullerle, işkenceyle özdeşleşen Özel Tim'in kurulmasını sağlamıştı. Cumhurbaşkanlığı döneminde Başbakan Süleyman Demirel'e yazdığı bir mektupta, özel timlerin “arayan” bir tarzdan çıkmasını ve “bulan ve yok eden” bir tarzla devriye gezmesi gerektiğini söyledi. Cumhurbaşkanı olarak artık yürütme yetkisi kalmadığından o yetkiye sahip Başbakana tavsiyede bulunuyordu.

C. Başkanı Özal söz konusu mektupta “köy boşaltmaları” da bir yöntem olarak anıyordu.

“İstenmeyen gazetecilerin” girmesini engellemek amacıyla çıkarılan “sansür ve sürgün kararnameleri” da Özal hükümetinin bir icraatıydı.

Turgut Özal hükümeti katliamlar, tecavüzler, soygunlar, uyuşturucu trafiği yapan koruculuk düzenini de başlatmıştır. 1985 yılında PKK karşısında Kürtler arasından geçici köy korucuları oluşturmuştur. Geçici Köy kuruculuğu aradan geçen 30 yıl içinde kalıcılaşmıştır.

Körfez Savaşı başlayınca Musul'u düşleyen Özal, Güney Kürdistan özerk olunca orayla federasyon kurmayı düşündüğünde niyeti kuzeyde PKK hareketini ezmek ama Güneyle birleşmekti.

Bu nedenle “Özal Kürt sorununu çözecekti” diyen kimi Özal muhiplerinin ve bazı Kürt siyasilerinin savları yakıştırmadır.

Hicap verici sorgulama

Son olarak Turgut Özal'ın siyaset yapma yöntemlerindeki her yol mubah anlayışına örnek vermek istiyoruz. C. Başkanı Özal'ın Mart 1990'da Camp David'de ABD Başkanı George Bush'la görüşmesinin tutanakları basına yansımıştı.

Tutanakları ANAP Genel Başkanı olmak isteyen G.Antep milletvekili Hasan Celal Güzel'in basına sızdırdığı, belgeyi Dışişleri Bakanlığı'ndaki genç bir memureden aldığı öne sürüldü.

Özal'ın talimatıyla Bakanlık Müsteşarı Tugay Özleri memureyi baskı altında sorguya çekti. Asıl ayıp olanı sorguda genç kadına Hasan C. Güzel'le özel ilişkisi olduğu itiraf ettirildi. Sorgulamaya MİT de dâhil edildi. Burada amaç belgenin Bakanlı k dışına nasıl çıktığını öğrenmek değil, Hasan Celal Güzel'le olan ilişkisini açıklattırmak, sonra da bunu basına yansıtmaktı.

Türk toplumunda böyle bir olayın kadın olan kişiye ne denli zarar vereceği biline biline genç memure harcanmış oldu. İşinden atılmasından önemlisi özel bir ilişkisinin basında soru-cevap şeklinde yer almasaydı.

Genç kadın aleyhinde açılan davadan beraat etti, Bakanlık'taki görevine de Danıştay kararıyla döndü, ama kendisi istifa etti.

Gazeteciliğe başlayarak kendisine yeni bir yaşam kurdu, ama 1993'te bir kış günü görevden dönerken nişanlısıyla ve otomobilin sürücüsüyle hayatını kaybetti.

Hasan Celal Güzel adlı şahıs bugün hâlâ sanki bir hikmeti varmış gibi TV ekranlarına çıkıyor.

Konumuz o değil, konumuz Özal'ın eski yardımcısını, eski müsteşarını ve eski bakanını saf dışı etmek için her yola başvurabileceğini, ama bunu yaparken genç bir kadını toplumun önüne atabileceğini, yani hiçbir etik kuralı tanımadığını göstermek.

Özal hakkındaki değinmelerimizi bu insani örnekle –o hazin olaydan utanç duyarak– bitirmek istedik.

Hizbulkontra işbaşında

1990'lı yıllarda Kürt siyasi hareketine karşı devletin teşkilatlandırdığı Hizbullah (Allahın Partisi) adlı cinayet örgütüne Kürtler “Hizbulkontra” diyorlardı.

“Kontra” kelimesi Nikaragua Devrimine karşı CIA tarafından teşkilatlandırılan ve faşist Arjantin cuntası tarafından da desteklenen karşı devrimci saldırganlara o kıtada verilen ad olmuş ve oradan dünyaya yayılmıştı.

Türkiye'de Hizbullah'a “Hizbulkontra” denilmesi daha da haklıydı, çünkü bu köktendinci teşkilat gerçekte Türk Kontrgerillasının bir cinayet koluydu. Çok sayıda PKK mensubunu öldürdü, soruşturma dosyası açılanlar resmi makamlar tarafından örtbas edilip “faili meçhul” dosyalar arasına konuldu. Tamamına yakını içinse soruşturma bile açılmadı, öldürülenlerin cesetleri bile bulunmadı. Hizbulkontra'nın cinayetleri arasında Demokrasi Partisi (DEP) milletvekili Mehmet Sincar'ın Batman'da sokak ortasında öldürülmesi de vardı.

1999 Şubat'ında Abdullah Öcalan ABD marifetiyle Kenya'dan alınıp Türk timine teslim edilmesini izleyen süreçte devlet artık Hizbullah'a ihtiyacı kalmadığını düşünerek sansasyonel haberlerle Hizbullah operasyonu başlattı. Türk toplumu ortaya çıkan bulguları dehşet içinde izledi ve kahraman polisini, devletini alkışladı. Devletiyle övünen Türklerin hiç biri “maden bu adamlar bu kadar suç işliyorlardı, bugüne kadar siz neredeydiniz, neden suçluları yakalamadınız?”diye sormadı. Kendisine yukarıdan ne enjekte edilirse onu benimsemiş insanlar o suçluların arkasındaki gücü merak etmediler.

Oysa Özel Harp Dairesinin adamlarından Em. Alb. Arif Doğan Ergenekon duruşmalarından birinde Hizbullah'ı kendisinin kurdurttuğunu iddia etmiş, "JİTEM'in hepsi sivildir. Bir tek asker benim. JİTEM, PKK'nın ölüm bölgesine giren birimdir. Hizbulkontra'yı da ben kurdum. Hizbullah lideri Hüseyin Velioğlu'nun ilk kurduğu teşkilattı bu. Ben kurdurdum" diye konuşmuştu.

Hizbulkontra'nın ne zaman, hangi koşullarda ortaya çıkacağını merak ediyorduk, önce Mustazaf-Der adıyla legal örgüt kurdu. Hizbullah'ın tutuklu birçok yöneticisi 2011 yılı başında 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun (CMK) 102. maddesinin yürürlüğe girmesiyle salıverildi. Diyarbakır D Tipi Cezaevi'nden gece yarısı tahliye edilen Edip Gümüş ile Cemal Tutar, ertesi hafta haklarında tutuklanma kararı çıkarılsa da çoktan yurtdışına çıkmıştı bile. Örgüt 2009 yılında Diyarbakır'da düzenlenen “kutlu doğum haftası” ile ilk kitlesel mitingini de gerçekleştirdi. Miting Mustazaf-Der'e mal edilse de Diyarbakır Müftülüğü ile AKP Diyarbakır teşkilatı da miting için tüm gücünü seferber etmişti.

Hizbullah Hür Dava Partisi adıyla legal parti kurdu. Partinin kısa adı Hüda-Par'dı, Bu isim Farsça ve Kürtçe'de “Allah Partisi” anlamı na geliyordu.

21 Mart 2013 günü Diyarbakır'da yapılan görkemli Newroz mitinginden sonra Hizbullah kutlu doğum haftasında saldırıya geçti.

Necmettin Erbakan ve Refah Partisinin uydurduğu, onların halefi Tayyip Erdoğan ve AKP'nin var gücüyle sürdürdüğü Kutlu Doğum Haftası adlı düzmece icat haftada Dicle Üniversitesi'nde sarıklı, cüppeli, çarşaflı Hizbullahçı bir kalabalık üniversitede toplu namaz kıldı, İslamcı yazar Mehmet Göktaş “Yeryüzünün değişmesi için Allah'ın düğmeye bastığına inanıyoruz. Startı verdiğine inanıyoruz. Allah'ın dini gelecek bu dünyaya. Allahü Teala bu işin içine bizi de sokacaktır” diye cihadı ilan etti, salondakiler “Kâfirler için yaşasın cehennem” diye bağırdılar.

Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi, polis ve üniversite rektörlüğünü de eleştiriyor. “Polis yetkililerinin gerekli önlemleri alması gerekirdi. Bazı gruplara müsamahakâr davranıldığı kanaati var. Rektörlüğün de dirayetli davranmadığı nı gördük” dedi.

Dicle Üniversitesi'nde başlayan saldırılar devam etti. İstanbul Üniversitesi'nde de aynı saldırı tekrarlandı. Hizbulkontra çeteleri İstanbul Üniversitesi'nde, Dicle Üniversitesi'nde yaşananlarla, süreçle ilgili afişlere tekbir getirerek saldırdılar. Konuyla ilgili olarak Öğrenci Dayanışması'nın açtığı standa gene Ya Allah, Bismillah Allahu Ekber haykırışlarıyla hücum ettiler. Bu defa polis destekli bir şekilde saldıran Hizbulkontralar, devrimci öğrenciler karşısında yetersiz kalınca polis devreye girdi. 57 üniversite öğrencisi gözaltına alındı.

Olayların başladığı Dicle Üniversitesinde, Rektörün sözleri rektörlük, polis, kontra güçler arasındaki ilişkileri bir kez daha tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermiştir.

Rektör Ayşegül Jale Saraç olaylarla ilgili yaptığı açıklamada, üniversitenin içinde hiçbir biçimde var olmayan bu yapılanmanın etkinlik yapmasına “emniyetle yapılan görüşmeler sonucu izin verilmiştir” sözleriyle bu karanlık ilişkiyi itiraf etmiştir.

Diyarbakır'da, Beyazıt'ta “Hizbullah” olarak yapılan saldırılar farklı üniversitelerde ülkücüfaşistler üzerinden geliştirilmektedir.

İstanbul Üniversitesi Rektörü Yunus Söylet yüzü maskeli, eli satırlı grupların üniversitenin içine nasıl girdiğini açıklamamıştır.

AKP iktidarı ikili oynamaktadır. Kürt siyasetinin önde gelenleriyle hem görüşmeler yaparken, bu sürecin aynı zamanda pazarlıkları içerdiğini bildiğinden Kürt tarafının elini zayıflatmak için karşısına Hizbulkontrayı dikmiştir. Bu politika PKK ile devlet destekli Hizbullah arasında çatışma yaratıp, Kürt halkını ürkütmek, hareketin kitlesel gücünün artmasını önlemektir.

AKP ile Hizbulkontra arasında ideolojik ve politik kan bağı vardır. Siz onun "barış barış" dediğine bakmayın AKP'nin emrindeki resmi güçler Hizbullah'ın arkasındadır. Kutlu Doğum Haftası Hizbullah Pastası olmuştur.

Hem silahı bırak silahlı güçlerini benim sınırlarımın dışına çıkar” diyeceksin, hem de görüştüğün siyasal kuruluşa yedek güçlerinle saldıracaksın. Tayyip Erdoğan ve sözcüleri bir yandan “süreç provokasyona uğramasın” diyedursunlar, öte yandan Hizbulkontra eliyle provokasyonu kendileri yapmaktalar. Devlet resmi güçlerini değil, gayrı resmi güçlerini kullanmaktadır.

Fakat bu tutum ateşle oynamaktır, K. Kürdistan'ı kana, ateşe bulamaktır, PKK ile Hizbullah'ı çatıştırmak, Hizbulkontra'ya destek sağlamak, halk yığınlarını da savaşın içine çekme ihtimalini taşımaktır.

Laik ve çağdaş bir Kürt özgürlük hareketi hem Türkiye, hem Kürdistan hem de Orta Doğu için önemli bir olanaktır. Bu olanağı AKP eliyle yok etmek, AKP'nin de ateşe girmesi demektir.

Ne oluyor?

Abdullah Öcalan ile bir süreden beri hükümet ve devlet arasında yürütülen görüşmeler barış ve ateşkes çağrısıyla sonuçlandı. Bu durumun sadece MHP, CHP içinde değil, solun geniş bir kesimi ve hatta Kürtler arasında da tedirginlik ve ne olup bittiğini anlamamak bağlamında bir karışıklık oluşturduğu görülebiliyor. Bileşenlerdeki tedirginlik ve karışıklığın ayrı nedenleri bulunmakla birlikte, ortak paydanın ne olduğunu anlamamak ve buradan hareketle de ne yapacağını bilememek şeklinde ortaya çıktığı söylenebilir. Burada insanların ve kurumların ne söylediklerine değil –herkes bir şeyler söylüyor– bunu ne oranda somutlayabildiklerine bakmak gerekir.

Örneğin “yeni dönemin görevleri”nden söz ediliyor, ama bunlar nedir, somutlanamıyor.

Görevler nelerdir, örgütler ve kişiler bunları kaldırabilecek yeterliliğe sahip midir, değillerse bu yeterliliği nasıl kazanabilirler sorularına cevap vermeyen görev saptamaları içerik olarak boştur, şu ortamda bir şeyler söylemiş olmanın ötesinde anlama sahip değildir.

Bu yazının amacı olup biteni açıklamaya çalışmaktır.

Bunu yaparken büyük resimden küçüğe doğru gitmek gerekir.

“Öcalan önce şöyle demişti, sonra böyle dedi”, “Başbakan Erdoğan daha altı ay önce ne diyordu, şimdi ne diyor” vb. gibi saptamalardan yola çıkarak ve günlük ya da kısa vadeli söylem ve adımları analiz ederek büyüğe varamazsınız.

Büyük, küçüklerden oluşur ama büyüğün içindeki küçükler de eski küçük gibi kalmazlar. İçinde ya da uzak olmayan çevresinde yer aldıkları büyüğe göre farklı özellikler kazanırlar, gelişmeleri ya da gerilemeleri de farklı olur.

Bir başka yanlış yaklaşım, geçmiş analizinden hareketle bugüne varmaya çalışmaktır. Bu yaklaşım büyük virajları açıklayamaz ya da şaşırıp kalır. Kuşkusuz bugünün geçmişle yakın bağlantısı vardır ama buradan bugünün geçmişin o güne kadar bilinen analizi üzerinde yükseleceği sonucu çıkmaz. Bunun yerine bugünü esas alarak analiz etmek ve buradan hareketle geçmişin farklı bir değerlendirmesine ulaşmak ya da geçmişi yeniden kurmak daha doğrudur.

Burada da bugün, geçmiş üzerinde yükselecektir, ama bu geçmişin değerlendirilmesi önceki yapılanlardan farklıdır.

Bir başka yanlış anlayış, fikir mücadelesi üzerinedir. Silahlı mücadelenin yerini fikirlerin mücadelesinin alacağı söyleniyor. Gerçekte ise, fikir mücadelesi, fikirlerin arkasındaki güçlerin mücadelesidir. Bu güç maddi güç ya da önemli bir entelektüel güç ya da ikisi birden olabilir. Fikri gücün maddi güce dönüşmesi bunlar sayesinde olur. Bu anlamda silahlı mücadele de aynı zamanda fikir mücadelesidir. Söz konusu olan silahlı mücadelenin yerini fikir mücadelesinin alması değil, mücadelenin yönteminin değişmesidir.

Bugünkü durumu 1999 yılında Öcalan’ın yakalandıktan sonra yaptığı barış çağrısı sonucu ortaya çıkan duruma benzetmek mümkündür. O zaman da çok kişi Öcalan’ın masaya yumruğunu indirerek açıkça meydan okumasını bekliyordu; şimdi ise kısa süre öncesine kadar ise ateşkes ve barış değil, savaşın yükseltileceğini düşünüyordu.

Ne oldu, önce bunu anlamaya çalışalım…

Ortadoğu'da aktör olmak

Kürtlerin Ortadoğu’da yeni bir politik aktör olarak ortaya çıktıkları ve kim olursa olsun Ortadoğu politikasında Kürtleri de dikkate almak zorunda olduğu saptaması doğrudur, ama iki kısıtlamayı dikkate almak şartıyla:

Birincisi: Kürtler homojen bir bütün değildir, bazen birlikte bazen ayrı davranan parçalardan oluşmaktadır. Farklı bileşenlerden oluşan bir özneyi tek isim altında toplayıp önemli iç farklılıkları unutmak doğru değildir.

İkincisi: Kürtlerin gerek bir bütün olarak gerekse de ayrı ayrı (Kuzey-Güney-Batı ve Doğu Kürdistan Kürtleri) dikkate alınacak özneler olmaları bir şeydir, önemli oranda bağımsız davranabilecek politik aktörler olmaları başka bir şeydir.

Örneğin PKK Ortadoğu’da dikkate alınması gereken bir güçtür, ama on bin civarında gerillayla bu bölgede bağımsız aktör olamazsınız. Başkalarının ne yaptığını sürekli dikkate almak ve konumunuzu da buna göre belirlemek zorundasınız.

Yaptığınızı farklı bir söylemle sunabilirsiniz, ama politikada önemli olan söylemin arkasını görebilmek, söylemi okumakla sınırlı kalmamaktır.

PKK’nin hareket tarzını anlamak istiyorsanız, Türkiye’nin hareket tarzına bakmanız gerekir. Ortadoğu’nun bu iki siyasi aktörü birbirini sürekli olarak dikkate almakta ve her olanağı değerlendirerek kendi hareket alanını genişletmeye, karşı tarafınkini ise kısıtlamaya çalışmaktadır.

Öcalan’ın en önemli özelliği Türkiye’nin ne yaptığını sürekli olarak dikkatle izlemesidir. Aynı durum Türkiye hükümeti ve devleti için de geçerlidir. Karşıt iki politik aktörün birbirinin ne yaptığını dikkatle izlemesi ve hareket tarzını düzenlerken bunu önemle dikkate alması, bir süre sonra kaçınılmaz olarak aktörlerin birlikte değerlendirilmesi gerekliliğini doğurur. Bir tarafın hareket tarzı ötekinin ne yapacağını da önemli oranda belirlemektedir.

Buradan hareketle Türkiye’nin Ortadoğu’daki konumunu dikkate almayan bir PKK değerlendirmesinin ya da PKK’nin konumunu dikkate almayan bir Türkiye değerlendirmesinin önemli eksiklik içereceği söylenebilir.

Türkiye Ortadoğu’nun en güçlü ülkesidir. Yirmi yıl önce esas olarak askeri güce dayanan bölgesel güç ya da askeri alt emperyalizm özelliğini, aradan geçen sürede ekonomik güçle de takviye etmiştir. Özal döneminde Kafkaslar ve Orta Asya’da ekonomik olarak önemli bir varlık gösteremeyen Türkiye’nin, aradan geçen zaman içinde Güney Kürdistan’ı ekonomik olarak kendine başlaması, silah ihracatına yönelmesi ve bazı Afrika ülkelerinde bile yatırımlara girişmesi dikkate alınmalıdır.

Türkiye alt emperyalist bir özelliğe sahip olmakla birlikte az çok bağımsız sayılabilecek politik bir aktör değildir. Hareket alanını sürekli olarak genişletmeye çalışmakla birlikte böyle bir özelliği yoktur.

Bu saptama Türkiye’nin Ortadoğu’daki yükselen güç olma konumunu ortadan kaldırmaz. Yükselme sürecinde başarısızlıklar, geri adımlar olabilir ama süreç devam etmektedir ve bu durumu dikkate almadan yapılacak bir değerlendirme doğru olmaz.

PKK’nin Türkiye ve Ortadoğu’daki hareket tarzını bu çerçeve içinde analiz etmek gerekir ya da Türkiye’nin mevcut konumunu ve yönelimini dikkate almadan geçerli bir PKK analizi yapmak mümkün değildir.

PKK dikkate alınması gereken bir politik aktördür. Hareket alanını sürekli genişletmeye çalışmaktadır, ama isteklerini başka aktörlere dayatabilmesinin sınırları vardır; bunu dikkate almadan hareket etmek maceracılık olur ve ağır sonuçlara yol açabilir.

Birlikte yükselelim

Barış ve ateşkes yukarıdaki iki kelime ile de ifade edilebilir: Birlikte yükselelim. Türkiye, Ortadoğu’da yükselen güç konumunda yeni bir hızlanmaya yöneliyor. Türkler ve Kürtler birlikte yükselsinler… Türkiye ile birlikte biz de yükselelim. Sonra bakalım ne olur.

Burada Ortadoğu’nun şimdiki en önemli savaşına, Suriye’deki iç savaşa yakından bakmak gerekir.

Suriye’de 21. yüzyılın ilk dünya savaşı yaşanıyor.

Bu savaş, 1970’li yıllarda Angola’da yaşanan ve yıllarca süren iç savaşta olduğu gibi, Almanca’daki bir terimle Stellvertreterkrieg özelliğini taşıyor. Büyük güçler doğrudan savaşa girmiyor, bunun yerine kendilerine yakın olanları destekliyorlar.

Angola’da MPLA ile UNITA arasındaki savaşta Küba ilkinin yanında, Güney Afrika ikincisinin yanında savaşıyordu. SSCB ve ABD de karşılıklı olarak iki tarafı destekliyordu.

Suriye’deki halk ayaklanması sonucu bağlayan iç savaşta ise bir tarafta Rusya Federasyonu, Çin, İran ve Lübnan’daki Hizbullah yer alıyor. (Filistin’deki Hamas da başlangıçta bu yandaydı ama kardeş örgütü Müslüman Kardeşler’in Mısır’da iktidara gelmesinin ardından bu saftan çekildi); diğer yanda ise ABD, Fransa, İngiltere, Suudi Arabistan ve Türkiye yer alıyor. Her iki taraftaki aktörlerin sayısı çoğaltılabilir, ama asıl güçlerin sayılması yeterlidir.

Bu savaşın özelliği, iki tarafın da herhangi bir ilerici özelliğe sahip olmamasıdır. Rusya Federasyonu ve İran’ın ilerici herhangi bir özelliği bulunmuyor. Bu güçlerin desteklediği Suriye’deki militarist monarşist Esad yönetiminin de keza herhangi bir ilerici yanı bulunmuyor. (Konuyu dağıtmamak için ayrıntıya girmiyorum.)

PKK burada üçüncü bir taraf olabilecek güce sahip değildir. “Bu savaş bizi ilgilendirmez” de diyemez, çünkü savaş onun da savaştığı alanda sürmektedir.

Bu savaşta taraf olmak durumundadır. Bu taraflık taraflardan birinin yanında aktif olarak yer almak biçiminde ortaya çıkmayabilir, ama bir tercih yapmak durumundadır ve iki seçeneği vardır: Rusya Federasyonu ve İran ekseni ile Türkiye’nin de yer aldığı öteki eksen…

PKK ikinci ekseni tercih etti.

Suriye’deki iç savaş sürecince iki yıldan beri asıl çabasını kendi hareket alanını genişletmeye ve güçlenmeye yöneltmişti. Esad yönetimini desteklemiyordu ama bu yönetimin devrilmesi çağrısını da yapmıyordu. İç savaşın sürmesini ve militarist devlet aygıtının iyice yıpranmasını, bu süreç içinde de kendi hareket alanını genişletmeyi esas alıyordu. Suriye’deki askeri monarşizmin güçlü devlet aygıtı fazla yıpranmadan kaldıkça, Esad’ın yerine geçecek muhalefetin yapacağı ilk işlerden birisi de bu aygıtı kullanarak Kürtlere saldırmak olacaktı.

Bu hareket tarzının sonuna gelinmiş bulunuyor. Artık daha açık bir tercih yapmak gerekiyor: ya o taraf ya bu taraf…

PKK de Türkiye tarafını tercih etti.

Öteki tarafı tercih etmek ya da bugüne kadarki çizgiyi sürdürmek PKK’nin şimdiye kadar olanla karşılaştırılamayacak kadar büyük bir saldırıyla karşı karşıya kalmasını ve önemli güç kaybını gündeme getirecekti.

Türkiye’nin Kürtlerle ilişkisinin –içerdiği bütün kısıtlamalara karşın– Suriye ve İran ile karşılaştırılamayacak kadar iyi olması, Kürtlerin büyük bölümünün Kuzey Kürdistan’da yer alması ve bu alandaki mücadelenin –yetersiz de olsa– somut bazı hakların elde edilmesi aşamasına ulaşması da PKK’nin bu tercihinde etkili olmuştur.

Politik bilimin ilk önemli ismi olan Makyavel, Prens adlı ünlü eserinde, “iki düşmanınız varsa zayıf olanı destekleyin” der. Böylece güçlünün yıpranmasını ve yolunuzun açılmasını sağlarsınız.

Ne ki, bu saptama bağımsız davranabilecek aktörler ya da üçüncü tarafı oluşturabilecek güce sahip olanlar için geçerlidir ve her somut durumdaki uygulaması da bu nedenle yeniden değerlendirilmelidir.

Ortadoğu’nun bugünkü koşulları içinde PKK’nin böyle bir konumu bulunmuyor.

PKK bu nedenle güçlü tarafı seçti ve birlikte yükselmeyi denemeye yöneldi.

Bunun geçici bir dönem olduğu ortadadır. Birlikte yükselecek iki güç bu süreç içinde birbirinin konumunu geriletmek mücadelesinden geri durmayacaktır.

Bu dönemin öncekinden farklı gerekleri nelerdir, hangi özellikler ve görevler geriye hangileri ön plana geçecektir; başka bir yazının konusudur.

Buna cevap getirebilmek için önce ne olduğunu anlamak gerekiyordu.

28 Şubat

28 Şubat "post-modern darbesi" tabir edilen olay doğrudan Başbakan Erdoğan'ın şahsına yönelmiş bir saldırıymış. Kendi sözü.

Laf işte!

28 Şubat "süreci"nde olanlar –bakmayın siz geçen aylarda kopartılan onca kıyamete– Milli Görüş hareketinin yükselişine set çekti, Erbakan'ın müridleri AKP kurucularının yüreğine korku ve nedamet salıp saf değiştirmelerini sağladı. "Dörtlü Çete" eski yollarda ayak tepmeyi sürdürme yerine yönünü Batı ufkuna çevirmeyi yeğledi. Bu bakımdan 28 Şubat bugünün AKP iktidarına bir tür ilk hazırlık aşamasıdır. 1990'ların başından itibaren hızla büyüyen kitlesel oy potansiyeli ile Milli Görüş hareketinin ana akım Merkez siyasetine entegrasyonu yolunda belli bazı adımlar atılmasını öngören sermaye ve siyaset mahfillerinin istediği olmuştur.

Sözgelimi TÜSİAD içinde daha cevval ve öngörülü bir kesimin tam istediği şeydi: Geniş kitlelerin oy potansiyelinin her türlü sürprize ve kilitlenmeye açık koalisyon kombinezonları içinde harcanmasına katlanmak yerine, her hususta sermaye dostu ekonomik tercihlerin ve politikaların güven içinde eksiksiz hayata geçirilmesine elverir, "çağın ruhu"na uyan bir İSTİKRAR'a oynamak!

İstikrar! Yani kurulu sömürü düzeninin çakıldığı yerde yalpalamadan iş gören orta direği!

Bunun ne olduğunun, bir başka deyişle ülke siyasetine, dolayısıyla ülkeye ve ülke halkına neye mal olduğunun doğru dürüst muhasebesi şimdiye kadar hiç yapılmadı değil, yapıldı. Görünen hep şu oldu: Yıllardan beri –faşist generaller ve sivil işbirlikçilerince kotarılıp yürürlüğe sokulan 82 Anayasası'nın kabulünden bu yana– 30 yıldan fazla bir zaman geçti süregelen % 10 barajlı seçim sistemiyle, genel seçimlere katılma hakkı kazanmış siyasi partilerin birçoğuna verilen oyları n sırasıyla en çok oy alan partilere yazılması. Yani TBMM'nin iktidar partisinden olsun, muhalefet partilerinden olsun, seçmenden oy almadıkları halde "milletvekili" denilen kimselerle doldurulması. Yani 12 Eylül Cuntası'nın hazır edip giderken geride bıraktığı, halen meriyette olan 600 küsur yasa arasında bilhassa Seçim ve Siyasi Partiler yasaları sayesinde, "seçilmiş" kişilerin onları seçenlerin değil, aday gösteren üç beş kişilik kliklerin temsilcisi, yani en azından ayda 15 bin TL maaşa atanmış adamları haline getirilmeleri. Yani TBMM İç Tüzüğü'nün ikide birde hükümet partilerinin çıkarları yönünde değiştirilmesi ve ayarlanması yoluyla parlamentonun parlamento olmaktan çıkarılması, temsili demokrasinin içi ( ne kadardıysa) boşaltılıp işlevi hepten köreltilerek rejimin sıradan, göstermelik bir kurumuna dönüştürülmesi...

12 Eylül faşizminden bugüne kadarki (son on yılı AKP sultası altında geçen) yıllarda toplumda kimlerin ne yollardan ne kaybettiğine, kimlerin ne kazandığına bir bakın...

İşte İSTİKRAR!

Son on yıldır, adıyla sanıyla Tek Parti Cumhuriyeti!

Elli yıldan bu yana nihayet istikrara kavuştuğu söylenen böyle bir cumhuriyette her yıl milyar dolar sahipleri listesine beş-on kişinin daha katılması, tuzu kurularla iş bulabildiklerinde her gün karın tokluğuna on beş saat çalışan ve 10-14 yaş arasında çocuklarını da çalıştırmak zorunda kalanlar arasında gelir uçurumu habire açılırken, iş kazalarında ölüp gidenlerin sayısı her gün ortalama beşi, onu bulurken, "Türkiye'nin ekonomisi harika! Uçuyor! Dünya bize hayran!" çığlıklarının sesli ve yazılı medyayı işgal etmesi...

"İstikrar"dan ne beklendiğini ve istikrarla ne sağlandığını bundan anlayın!

Koalisyon hükümetlerinde mündemiç istikrarsızlığın seçimlerde oy sayımları altında gizli kalan, fakat bakmasını bilen gözlerden kaçmayacak belli başlı bir başka nedenine hemen burda değinmek gerekiyor: Erbakan'ın 1969'da kurduğu ilk partisi Milli Nizam'dan sonra yıllar boyu, Nurculuğun "Fettullahcı" denilen kolunun Milli Görüş'le arasına adeta ilkesel bir mesafe koymuş olması. Bugün adına değişik ağızlarda F-tipi, Cemaat ya da Hizmet denilen hareket, 70'lerin ve faşist Cunta sonrası 80'li yılların Soğuk Savaş koşullarında azılı anti-komünizm ve Sovyetler Birliği düşmanlığının verimli topraklarında sabanını sürerek bol ürün kaldırmıştı. Resmen ilk görünürlüğe bürünmesinden itibaren, ülke siyasetinde ne olup bittiğini layıkıyla izleyenler, Cemaat'in yıllar yılı ısrarla kendi adına sabırlı bir örgütlenme ve devlet kadroları içine –özellikle de yargıya ve polise– sızarak oralarda her kademede nüfüz sahibi olma faaliyeti yürüttüğünü, merkez sağ partilerin her birine ayrı ayrı oy desteği sağlayıp Meclis gruplarına tek tük yandaş yerleştirmekle yetindiğini, çok değişik alanlarda yoğun basın/yayın faaliyeti sürdürdüğünü, finans ve ticaret şirketleri ve orta boy sanayi teşebbüsleri tarikiyle ekonomiye de el atmış olduğunu bilirler. Bu strateji, konjonktürel koşullara göre devreye giren geçici uyarlamalarla, Türkiye'nin gündemine TÜSİAD, sermaye medyası ve ordu tarafından dört dörtlük bir darbe olarak düşürülen 2002 erken seçimine kadar sürer.

Aşağı yukarı 1991'den itibaren Milli Görüş'ün hızlı yükselişi karşısında Cemaat bir yandan merkez sağın çeşitli partileriyle ilgilenmeyi sürdürürken, bir yandan da dikkatini, yine 90'lı yılların başından itibaren alttan alta B.Ecevit'in DSP'si üzerinde yoğunlaştırır. 1999 genel seçiminde Ecevit ve partisini açıktan olmasa da etkin bir şekilde destekleyerek DSP-ANAPMHP koalisyonuyla Ecevit'in bir kez daha TC Başbakanı olmasına belirleyici katkı sağlar. Bülent Ecevit kendisi epeydir Cemaat'in CIA'nin maddi ve fikri teşvik ve desteği ile dünyanın elden ayaktan uzak birçok yerinde kurup çalıştırdığı "Türk okulları" kampanyasını her fırsatta övüp durarak buna çanak tutmaktadır.

Bu arada bazı okurlar Erbakan'ın Çiller DYP'si ile 95 genel seçimi ertesinde kurduğu koalisyon hükümetinde Başbakan olması üzerine, büyük sermaye sözcülerinin kimi kelli felli siyaset yorumcularıyla ağız birliği halinde Erbakan ve hareketinin, ardındaki yabana atılmaması gereken kitle desteği ile ülkenin Merkez siyasetine "yedirilmesi" ya da "içerilmesi"nin siyaset sahnesinin toparlanması için olduğu kadar, ülke ve toplum için de "iyi şeyler" vaadeden bir gelişme olacağını ısrarla ileri sürdüklerini hatırlayacaklardır. Vahşi hayvan terbiyeciliği bir hayli revaçtaydı o günlerde!

Sağ/muhafazakâr ( ve dindar ) Erbakan hareketini TC'nin meşru siyaset alanına dahil ederek ehlileştirmeyi öngören bu yaklaşımı benimsemeye başlayan çevrelerin Fettullahçı akıma da aynı gözle, hatta o zamana kadar sürdürdüğü çalışmalar ve sergilediği tutumlardaki özellikler göz önünde tutularak, daha da bir alıcı gözle bakmamaları için hiç bir neden olamazdı. Erbakan ve takipçileri ne de olsa sözlerini esirgemeden ABD ve AB karşıtı tavırlar sergilerken Hocafendi ve Cemaat elhamdüllah serapa ABD'ci ve AB'ciydi. Özellikle ABD'de nicedir her bakımdan işe yarar, kapsamlı ve derin ilişkiler kurmuşlardı. NATO gibi cihanşumül bir siyasi/askeri ittifakın lider ülkesi içinde işlevi ve yararı yadsınamayacak bir "Türk-Amerikan lobisi" olarak orada (ABD'de) olduğu kadar Türkiye'de de hızlı faaliyet yürütmekteydiler.

Bülent Ecevit'in 1999 genel seçimindeki beklenmedik başarısından bir yıl kadar önce, 7 Şubat 1998 günü Hürriyet gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök, TÜSİAD yayınlarından Görüş adlı bir dergideki bir yazıdan şu satırları baş makalesinde iktibas ediyor ve orda söylenenleri hararetle onayladığını ifade ediyordu: "Fettullah Hoca olayı, devletin resmi modernleşme programı ile toplumun geleneksel değerlerini yeniden canlandırma işlevi görmüştür. Yaşama arzusu veya ihtiyacı arasında sıkışmış gibi görünen belli bir halk kitlesi için en barışcı ve uzlaştırıcı bir uyum ve entegrasyon projesi olarak görünmektedir. Bir yandan modernliğin getirdiği değerleri yok saymak istemeyen, ancak öbür yandan binlerce yıllık bir gelenek ve duyarlığın ürünlerine sırt çevirmek istemeyen bir kitle için Fettullah Hoca'nın temsil ettiği tez veya daha doğrusu sentez en işe yarar proje olarak görünmektedir."

Şimdi sürece özetle daha bir yakından bakalım.

1987... Genel seçimde Turgut Özal'ın Anavatan Partisi'nin oyu: %36,31. Refah Partisi:% 7,16. DSP (Ecevit): %8,52.

1989... Yerel seçimler. Anavatan Partisi hezimete uğruyor ve dağılma süreci başlıyor. ANAP: %23,74. DSP:%6,46. Refah:%8,74. Sosyal Demokrat Halkçı Parti (Erdal İnönü):% 32,76. Doğru Yol Partisi (Süleyman Demirel): %23,48.

1991... Soğuk Savaş sona ererken Türkiye'de genel seçim. DYP:%27,03. ANAP:%24,01. SHP:%20,75. Refah: %16,87. DSP:%10,74.

1994...Yerel seçimler. İstanbul'da merkez sağ partilerin adayları üstüne üç başlı, üçü de akıl özürlü "sosyal demokrat" aday enflasyonu karşısında Milli Görüş (Refah) kazanıyor. Refah Partisi'nin İstanbul il başkanı Tayyip Erdoğan ülkenin en büyük, en prestijli, en zengin şehrinin Belediye Başkanı oluyor. %25,9 oyla! Refah'ın ülkede toplam oyu: %19,07. İstanbul'da belediyeyi o gün bu gündür hep Milli Görüş kökenli siyasiler yönetiyor. Çok az sonra aynısı Ankara'da tekrarlanıyor.

1995... Yine genel seçim. Bu defa Refah Meclis'te en büyük parti. %21,37. Meclis grubu: 158 kişi. ANAP:%19,65. DYP... %19,18. DSP (Ecevit): % 14,64. DSP Meclis grubu: 76 kişi.

95 genel seçiminden sonra memleketin etkili/yetkili çevreleri, seçim kampanyasını tam gaz Erbakan ve Milli Görüş karşıtı, Atatürkçü bir platformda yürütmüş olan Bayan Çiller'i ANAP lideri Mesut Yılmaz'la zoraki bir koalisyona ikna ediyorlar. Hükümet kuruluyor ama yürümüyor. Daha ilk günden Mesut Bey ile Çiller Hanım herkesin gözü önünde saç saça baş başa kavgaya tutuşuyorlar. Çiller bu defa Erbakan'la koalisyon kurmaya hararetle talip oluyor! Erbakan nihayet TC'ye Başbakan olurken, Çiller yardımcılığını üstleniyor. Kendilerini Türkiye Cumhuriyeti'nin asli ve daimi sahibi belleyen çevreler askeriyle, siviliyle, "yaklaşan tehlike" ye karşı derhal mevzileniyorlar.

Bir süre geçiyor. Erbakan'ın, iktidar koltuğuna oturmuş olmanın sarhoşluğuyla ya da –belki daha doğrusu– tabanını coştururken belki daha bir süre sükûnet ve itidalle davranılması yönünde uyarma isteğiyle, ağzından kaçırdığı "Kadayıfın altı daha tam kızarmadı" sözü ve daha sonra bir de "Kanlı mı olacak, kansız mı" çıkışı ardından o tarz siyasetin ve Erbakanın "kanına işlemiş" Batı karşıtı retoriğinin artık yettiği kanaati kamuoyunda ve devlet mahfillerinde adamakıllı güçleniyor. "Retorik", retorik de olsa, kısmen öyle. Laftan ibaret değil: ABD ve NATO karşıtlığı, artı AB ( Batı Klübü) karşıtlığı, artı E-7 (İslam Ülkeleri Ekonomik Topluluğu) projesine öncülük etme ve o yolda atılan adımlar, artı Kaddafi ilişkisi, artı 100'den çok iş adamıyla birlikte Endonezya seyahati, vb... vb... Yani Müslüman kalabalıkları coşturan parlak hitabetten ibaret bir şey değil, TC devletini başbakanlık katında bağlayacak ve arkası da herhalde gelecek somut SİYASET! TÜSİAD canibinde Milli Görüş potansiyeline ve Erbakan'a açılmak istenen "kredi"nin sonu belirsiz bir kumara dönüşmekte olduğu kanaatinin yayılıp güçlenmesi ve askerden kimilerinin durumdan vazife çıkarıp eşinmeye başlamaları üzerine, bu işin daha fazla uzamasına müsaade edilmemesi için vaktin geldiğine karar veriliyor.

Ve sonra malum 28 Şubat maskaralıkları...

Orda burda, Refah’ın içinden ya da dışından uçuk kaçık, meczubane beyanlar. Yeşil bayraklı 20-30 kişilik "gösteri yürüyüşleri"nin medyada şişirilip patlatılması, Başbakanlık makamında sakallı, cüppeli ve de sarıklı birtakım kişilerle uygunsuz toplantı haberleri, kurunu vustai kılık ve suratlarıyla kendilerine Aczimendi diyen birilerinin sokaklarda defileye çıkmaları, onlardan birileriyle başı bağlı birtakım kadınlar arasında ayıplı ilişkilere dair haberler, fotoğraflar, videolar, şunlar bunlar... ve TV ekranlarında Başbakan'a alenen küfür ederken görülen serdengeçti subaylar, sonra da bir yerlerde kimden emir alındığı bilinmeden sudan gerekçelerle yürütülen depo artığı tanklar...

Bir de, Batı Çalışma Grubu denilen, kendisi var mı yok mu bilinmeyen ama olmasa bile yapıp ettiği ne varsa her gün medyada sütunlar boyu yer alan bir "şey"... Bu "şey"in medyada o kadar konu edilip üzerinde, yorumlar, spekülasyonlar yürütülen marifetleri meyanında o sıralar –ve sonradan da, bugüne kadar– nedense hiç sözü edilmeyen bir yanı daha var: NATO kendi hesap ve hedefleri doğrultusunda Türkiye'yi Erbakan ve Milli Görüş irticası elinden kurtarma işine el atmıştı. 28 Şubat günlerinin bu Batı Çalışma Grubu'nun gerçek yüzünü, önünü ardını ve G. Kurmay brifinglerine çağrılı katılımcılar karşısında( o arada, merak edenlere kolaylık olsun diye söyleyelim, zamanın bazı ileri gelen DİSK yöneticileri önünde) açık açık neler söylendiğini bir araştırın, öğrenirsiniz. Kısacası "28 Şubat" –Türk ordusunun diğer üye ülkeler orduları gibi tam teşekküllü bir NATO ordusu olduğu hatırlanacak olursa– adeta organize bir NAT0 işiydi denilebilir. 12 Eylül Cuntası tarafından düzenlenen 83 genel seçiminde T.Özal'ın partisi Anavatan'ın Cunta'nı n tereddütlerini püskürterek seçime katılmasını ve de "seçim kazanmasını" sağlayan NATO generallerinin, bu defa sahiden seçim kazanan Erbakan'ın Türk-Amerikan ilişkilerine zarar verebilecek bir mevkide kalmasına müsaade etmemeye kararlı oldukları anlaşılıyordu.

Bütün bunları Erbakan-Çiller ikilisinin, ülke siyasetinin en tepe mevkiinde yer alan C.Başkanı Demirel tarafından, "gelmekte olan askeri darbeyi önlemenin başka çaresi olmadığı" gerekçesiyle ıskat edilmesi izliyor! Yani Erbakan ile Çiller'in koalisyonu kurarken anlaşmış oldukları üzere vakti geldiğinde Erbakan'ın istifa ederek yerine Çillerin geçmesini sağlayacak görevlendirme teskeresinin Bayan Çiller yerine ANAP lideri Mesut Yılmaz'a postalanması.

Yani bu dahil her bir şey meğer Recep Tayyip Erdoğan'ın şahsını hedef alan olaylar, davranışlar, komplolar imiş... Boşuna demedik "Laf!" diye.

Laf ki ne laf!

Bu arada S. Demirel'in de hakkını yememek gerek. Öyle davranmasaydım darbe olacaktı demesi devlet adamı ağzına pekâlâ yakışır yalanlardandı ama, o günlerde Çiller'in ardında Başbakan olmaya çağırılmamasını haksız kılacak doğru dürüst bir parlamento çoğunluğu var mı yok mu belli değildi. Olmadığı ihtimali bayağı ağır basıyordu. Doğru Yol Partisi'nde istifa eden edeneydi. Seçilerek gelip milletvekili olmuş hiç kimse de askerler tarafından ensesine namlu dayatılıp istifaya zorlanmıyordu. Tam o sırada merkez sağda yepyeni, âlâminüt partiler zuhur ediyor, onların yanı sıra her gün bir başka mebus pazarı kuruluyor, transfer haberlerinden geçilmiyordu. Refah Partisi içinde de kafalar ve niyetler karışmıştı. Bir yıl önce Refah Partisi'ne âlâyü vâlâ ile üye yazılırken, "Pazara kadar değil, mezara kadar!" diye demeçler patlatan Aydın Menderes –ki aslında aklı başında, bildiğimiz klasik politikacı tipine pek de uymayan efendi bir şahsiyetti– istifayı basıp gidenler arasındaydı.

Nihayet 1999 genel seçimi... Ecevit'in DSP'si birinci parti!

Aldığı oy % 22,18. Meclis grubu 133 kişi. O arada bütün zamanların en ünlü Cumhuriyet Baş Savcısı Vural Savaş'ın kotarıp açtığı dava üzerine Anayasa Mahkemesi'nin kapattığı Refah yerine kurulup seçime giren Fazilet Partisi %15,40 oy alıyor. Meclis grubu 111 kişi. MHP'nin oyu % 17,97. Meclis grubu 129 kişi. ANAP % 13,22. Meclis grubu 86 kişi. Deniz Baykal’ın CHP'si %8,70 ile baraja takılırken, Ecevit MHP ve ANAP ile koalisyona giderek Başbakan oluyor. Fazilet'ten aday olup üstatları Erbakan'ın peşisıra Meclis'e girenlar arasında sonradan 4'lü Çete'de başı çekecek olanlardan Abdullah Gül, Bülent Arınç ve Abdullatif Şener de var. Recep Tayyip Erdoğan yok. Şimdilerde Başbakan olarak serbestçe sürdürdüğü şiir okuma merakı nedeniyle o tarihte bir yılı aşan hapis cezasından ötürü seçime katılması engellendiğinden milletvekili değil.

Yine o arada Fazilet Partisi'nden adaylığı Yüksek Seçim Kurulu'nca onaylanarak seçilen başı bağlı bir kadın milletvekili tıpış tıpış gelip TBMM'de yerini alınca Bülent Ecevit tarafından ona nedense hiç yakıştırılamayan bir asabiyetle ve saldırgan devlet ağzıyla bozguna uğratılıyor, ardından yargı süreci işletilerek milletvekilliği elinden alınıyor!

Bu gelişmeler üzerine Refah-Fazilet'in ön saflarındaki bir an önce iktidar olup maddi manevi her türlü ikbâle konmak için sabırsızlanan, o uğurda kendilerinden istenen ya da istenebilecek her yöne dönmeye hazır ve hazırlanmış, ihtirastan yanaklarından kan damlayan bir takım (AKP'nin bugünkü –biri hariç– en üst yönetimi) üstatları Erbakan'ın deyişiyle ABD tarafından "büyüleniyorlar"! Günü gelince de gömleklerini değil DERİLERİNİ kazıyıp değiştirerek anadan doğma ABD'ci, NATO'cu ve AB'ci, yani külliyen Batı Klüpçü kesiliyorlar.

Ondan sonra her birine yürü ya kulum!

Tek mabut NATO'dur. Başkası yoktur!

Şu sıralar onuncu yılını doldurmuş olan AKP iktidarının bugünlere kadar süregelen direşkenliğinin sırrı buradadır. Kurucuların, başta Tayyip Erdoğan olmak üzere, 28 Şubat'tan çıkardıkları derste, o dersten şimdiye kadar milim olsun şaşmamış olmalarında ve bundan sonra da asla şaşmayacakları hususunda ülke ve dünya egemenlerine verdikleri güvendedir. Hakikaten, şimdiye kadar TC hükümetleri içinde AKP iktidarı kadar Amerikancı ve Batı Klüpçü olanı, NATO politikalarına sadakattan bir nebze olsun geri kalmayanı ve bunun için en gerici, zalim, "insan öldüren" İsrail hükümetlerinin peşi sıra koşturanı, o arada TÜSİAD'çı sermayenin her türlü çıkarına hizmette kusur etmeyeni görülmemiştir. "Morrison" lakaplı Süleyman Demirel bunların yanında zemzem suyuyla yuğulmuştu! 2003 genel seçiminde %10 barajı sayesinde büyük bir Meclis çoğunluğuyla iktidar olmalarının üzerinden daha üç ay geçmeden Irak teskeresi olayında Türkiye'yi bir muz cumhuriyetine çevirmelerine ramak kaldı. Sonraki yıllarda da ABD'nin o ülkede işlediği hemen bütün insanlık suçlarına ortak olmayı Türkiye'de iktidar olmayı sürdürmenin gereği saydıklarını her yaptıkları ve her bir yapmadıklarıyla gösterdiler.

Bu iktidarın başı Recep Tayyip Erdoğan geçende, "Burası NATO toprağıdır," dedi. Evet! Bunu bile diyebildi. Niye acaba? Neyin ne olduğu zaten biliniyordu. Böyle bir cümle, "Ayinesi iştir kişinin..." demekle yetinilerek hiç telaffuz edilmeyebilirdi. Ne oldu ya da oluyor da telaffuz edildi? Nerden icap etti?

'Barış' mı yoksa 'çözüm' mü?

AKP devleti ile PKK anlaşıp, bir “Barış(ma) başlattılar. Başlatılan sürecin tam ne olduğu belli olmadan tartışması büyüdü. Hem Başbakan Erdoğan ve AKP suçlanıyor, hem de BDP-PKK-KCK olarak Kürt siyasi hareketi.

Kürt siyasi hareketine yöneltilen sitem, eleştiri ve suçlamalar daha çok, ulusalcılık, yurtseverlik, milliyetçilik gibi tutum ve politikaları solculukla meczetmeyi becerebilen sol damardan geliyor. Bu damar sanıldığının aksine Türkiye’de dar bir damar değildir; komünistlerden başlar, CHP’ye kadar uzanır.

Bu sol yelpazenin eleştirisi Erdoğan-Öcalan uzlaşmasının “Ver başkanlığı al özerkliği” temelinde gerçekleştiği varsayımına dayanıyor. Haksız da sayılmazlar; çünkü bunlar Erdoğan-Öcalan anlaşmasından kısa süre önce Kürt siyasi hareketine, “Gel uzlaşalım ve AKP iktidarını birlikte devirelim” çağrısında bulunmuşlardı. O halde bu sol kesim açısından durum şudur: Erdoğan’ın Kürtlere ne verdiği henüz belli değil ama Öcalan Erdoğan’a yeni bir anayasa yapma, başkanlık sistemini oluşturma ve 1. Cumhuriyeti yıkıp yerine ılımlı Türk İslam Cumhuriyeti’ni kurma imkânını bağışladı!

Bunlar “büyük laf!”lardır ama zaten Türkiye’de “Ulusalcı-sol”culuk da büyük laf etmektir. Böyle gelmiş, böyle gitmektedir. “Ulusalcı-sol”cu kendini her zaman iktidar –veya eklentisi– gibi görür. Bu hissiyatı AKP ile birlikte değişmiş, ilk kez iktidarın dışına atıldığını hissetmiştir.

Arıza AKP’nin, klasik islamcı akım sayılmasındadır. Onun ABD destekli bir tekelci sermaye projesi olduğu gözden kaçırılmıştır. TÜSİAD’ın 10 yıllık AKP iktidarında, kendi tarihinin en parlak sermaye birikimini gerçekleştirdiği görülmemiş, görülse de önemsenmemiştir. AKP’yi klasik islamcı akım gibi görmek sol düşüncenin bütün paradigmalarını altüst etmekte, emek-sermaye kavrayışı güme gitmektedir.

Bereket ki, “Ulusalcı-sol”culuğun solculuğu sağlam ve bâkidir; ulusalcılığı ise fevri ve geçici. Bu nedenle liberalleşmiş solculukla aynı kefeye konulmamalıdır.

Kabul etmeliyiz ki solculara ulusalcılığın gerekçesini bu kez PKK lideri Öcalan verdi. Diyarbakır Nevroz mitinginde Sırrı Süreyya Önder tarafından okunan mektubunda Türklere ve Kürtlere şunları söyledi:

– “Türk halkı bilmeli ki Kürtlerle bin yıla yakın İslam bayrağı altındaki ortak yaşamları kardeşlik ve dayanışma hukukuna dayanmaktadır...”.

–“Çanakkale'de omuz omuza şehit düşen Türkler ve Kürtler; Kurtuluş Savaşı'nı birlikte yapmışlar, 1920 meclisini birlikte açmışlardır... TBMM'nin kuruluşundaki ruh, bugün de yeni dönemi aydınlatmaktadır...”.

–“Herkesin özgürce ve kardeşçe bir arada yaşayacağı yeni bir model arayışı, ekmek ve su kadar nesnel bir ihtiyaç haline gelmiştir... Tıpkı yakın tarihte Misak-i Milli çerçevesinde Türklerin ve Kürtlerin öncülüğünde gerçekleşen Milli Kurtuluş Savaşı'nın daha güncel, karmaşık ve derinleşmiş bir türevini yaşıyoruz...”.

–“Misak-i Milli'ye aykırı olarak parçalanmış ve bugün Suriye ve Irak Arap Cumhuriyeti'nde (İran yok!) ağır sorunlar ve çatışmalar içinde yaşamaya mahkûm edilen Kürtleri, Türkmenleri, Asurileri ve Arapları birleşik bir "Milli Dayanışma ve Barış Konferansı" temelinde kendi gerçeklerini tartışmaya, bilinçlenmeye ve kararlaşmaya çağırıyorum...”

Bunlar da “büyük laf!” Öcalan’ın bu büyük lafları tarihin derinliğine gidilerek kurgulandığı için bir tarih eleştirisi ve yeni bir tarih yazımına çağrıymış gibi algılandı. Bu sözler izlenerek işin içinden çıkılamaz.

Çıkılamayacağını görmek için “büyük laf!”ların birini alıp izleyelim: Türklerle Kürtlerin “İslam bayrağı altındaki ortak yaşamları...” Öcalan bu “Türk-Kürt ortak yaşamı”nın Aleviler, Ermeni, Rum ve Süryaniler için ölüm, katliam, tehcir ve soykırım olduğunu bilmez mi? Bilir. Bu durumda “Türk-Kürt sünni islam kardeşliği”ni diriltmeyi önermek aklın alacağı iş değildir. Nitekim kuruluşuna BDP’nin öncülük ettiği ve ‘halkların kardeşliği’ temelinde kurulduğu ifade edilen HDK’ya daha şimdiden bu tür bir “Türk-Kürt kardeşliğinden bizleri allah korusun!” denilmiştir. BDP’den ve HDK’dan, bu “büyük laf”ın yol açtığı ürkütücü çağrışımlara açıklık kazandırması istenmiştir.

Bir diğer “büyük laf!”ı alalım: Öcalan Türkiye, Irak-ve Suriye Kürtlerinden, ulus devlet kurmaktan kaçınarak ve belli bir otonomi ile yetinerek Erdoğan’ın Türkiye’sine “iltihak!” etmelerini istemiştir. Bu sadece hayali bir öneri olarak kalsa bile son derece yıkıcıdır ve Türkiye ile birlikte bütün Ortadoğu halklarının başına çorap örecek bir öneridir. Çünkü bu öneri, hem tüm Kürtleri Tayyip Erdoğan’ın Suriye politikasına entegre olmaya çağırmakta, hem de aynı zamanda Suriye Kürtlerinden, Türkiye ile birlikte ve ABD safında yer alarak Esed rejimine karşı savaşa girişmelerini istemektedir. Bu çağrı izlenirse ne olur? İşte o zaman Kürt siyasi hareketi, düne kadar bulunduğu ve tuttuğu ‘meşru’ pozisyonunu herkesin gözünde yitirmiş olur ve bölge halklarının düşmanı bir siyaset haline gelir. Artık o PKK’ya soru bile sorulmaz. Örnekleyelim; Türkiye’de, KESK’e bağlı, entelektüel birikimi en yüksek, yöneticileri KCK üyeliğinden tutuklanmış 50 bin üyeli bir sendikanın genel başkanı bir dost sohbetinde, “Ben 2000 üyeli ve ağırlığı aynı zamanda Nusayri olan Hatay şubeme ne cevap vereceğim?” diye erkenden sormaktadır. Bu soruları daha “büyük soru!”lar izleyebilecektir.

Devam edelim. Öcalan’ın Türk devletine 1920’den sonrası için “Helalleşelim!” demesinin de iler tutar yanı yoktur. 1984 ve sonrası için olsaydı PKK Türk devletiyle helalleşebilir, her şeyi unutup barışabilirdi. Bu kendi bileceği işti. Ama bunun PKK’ya ait olmayan Dersim’i var, Ağrı’sı var, Şeyh Said’i var, var oğlu var. Kim kiminle hangi hakla helalleşiyor? Bu belli değilse Kürt meselesinin çözümü konusunda hiçbir şey belli değildir. Tayyip Erdoğan helalleşmek için bütün Kürt katliamlarını üstlenip özür dileyecek midir? BDP bu sorulara nasıl cevap vereceğini bilmekte midir?

Öcalan Tayyip Erdoğan’a, Kürtlerin birliğini de kapsadığı için Musul’u da içeren yeni bir misakı milli teklif etmiş, Mustafa Kemal’in ve Kürt beylerinin yapamadığını birlikte yapmayı önermiştir. Misakı milli temelinde Türk Kürt birliği istemek, aynı zamanda bir Kürt Sevr’i olan Lozan anlaşmasını da genişletmektir. Bir mektuba yazmak kolaydı r da bunun tarihini yapmak mümkün müdür? Şu hayale işaret ediyor: Barzani Kürt milletinin 3- 4 milyonluk bir bölümünün başında büyük bir petrol zenginliğinin üstüne oturdu. Bu ona fazla gelir. Türkiye’de 15, Suriye’de 1 milyon Kürt var; bunlar da Musul’daki zenginliğin tarihi sahipleridir. Bu zenginlik bütün Kürtlerin müşterek hakkıdır ve müşterek kullanılmalıdır. Tayyip Erdoğan bu büyük tarihsel projenin gerçekleşmesine yardımcı olsun ve kendi payını alsın...

Görülüyor ki, Apo’nun hitabından çıkarsanmış afaki sonuçlarla boğuşmak herhangi bir şey söylemiyor. O halde somut olana bakılmalıdır.

Savaşanlar belli bir yerde barışırlar, zaten barışmak üzere savaşırlar. AKP devleti ile PKK barıştılar veya barışacaklar diye hır çıkarmaya hiç gerek yoktur. Bakılması gereken Türk Kürt barışmasının Kürt meselesini çözüp çözmeyeceğidir.

Süreç çözümle sonuçlanacak ve bu bir "gerici" çözüm olacak diyerek karşı çıkanlar, AKP'nin çözüme niyetli ve kararlı olduğunu düşünmektedirler. Kürt meselesi çözülecek fakat AKP'ye yaradığı için gerici olacak! Bu türden sorunlarda solcular ve solculuk açısından çözümün karşı çıkılacak ya da savunulacak çözüm olup olmaması sadece Kürt emekçi sınıflarına ne verip vermediği açısındandır. Bundan söz etmek yok, karşı çıkmak var.

Ayrıca şunu da görmek gerekir: Bu süreçle birlikte Kürt meselesi çözülüyorsa AKP tarafından değil, Kürtler tarafından çözülüyordur veya çözülecektir. Türk tarafı burada razı olan veya olmayan durumundadır. Solcularımız eğer süreç çözüme götürüyor diye kabul ediyorlarsa, bu noktadan sonra tutumları, razı olup olmadıkları yönünden tartılacaktır.

Kimin kime ne verdiği ve ne aldığı bilinmiyorsa sürece karşı çıkmanın veya desteklemenin de bir anlamı yoktur. Karşı çıkan veya destek veren, Kürtlerin aldığını mı yoksa verdiğini mi desteklemektedir, bunun bilinmesi gerekir. Örneğin MHP veya İşçi Partisi bu konuda nettirler. 1920'lerden beri sürüp gelen durumun devamını istiyorlar. Bu karşı çıkış somuttur, anlaşılmaktadır.

Bugünkü somut durum Erdoğan-Öcalan anlaşmasının çözüme dönük bir anlaşma olmadığını göstermektedir. Kürt coğrafyasının göbeğinde yer aldığı bölgede son bir yılda önemli gelişmeler yaşandı. Bu durumda yeni düzenlemelere ihtiyaç doğdu. Bölgedeki güçlerin yeniden mevzilenmesi ve saflaşması şeklinde kendini gösteren bu ihtiyaç emperyalizmin hesaplarıyla mahalli güçlerin hesaplarını örtüştürmeye yönelik bir süreci başlattı. PKK bütün Kürtler adına konuşabilen bir mahalli güç olduğu için onunla konuşmadan bu süreç ilerletilemezdi. Bu nedenle Abdullah Öcalan, "İmralı canisi" iken birden bire "devlet başkanı" oluverdi. Erdoğan Öcalan diyalogu kuruldu ve Türk-Kürt barışması için ilk adım atıldı. PKK silahlı güçlerini Kuzey Kürdistan'dan çekti ve çekiyor.

Bu süreç Türkiye'nin Kürt meselesini çözer mi? Kanımca her hangi bir Türk-Kürt barışı Türkiye'nin Kürt meselesine çözüm getirmeyecektir. Bunun Türk devletiyle ilgili pek çok nedeni bulunmaktadır. Türk-Kürt barışını Kemalistler de vaktiyle, örneğin Erzurum kongresinde, Sivas kongresinde, 1. TBMM'inde sağlamışlardı. Cumhuriyet'in kuruluşu da bir Türk-Kürt barışı sayesinde mümkün olmuştu. Kürt sorunu o gün de vardı. Ancak 1920'lerin Türk-Kürt barışı Kürt sorununu çözememişti. Demek ki barış çözümü garanti etmemektedir. Barışı aramak, barış yapmak, silahları susturmak iyi bir şeydir, fakat Kürt meselesinin çözümünü barışta aramak işe tersinden başlamak gibidir. Çözümden barışa gitmek ise daha mantıklı görünmektedir. Elbette çözümden barışa gidildiği durumda da barış garanti edilmiş olmaz. Ama Türk devleti elini verip kolunu kaptıracağı bir yola girmiş olur ki bu ne AKP'nin, ne de devletin işine gelir. PKK ise, tıpkı 100 yıl önce Kürt beylerinin yaptığı gibi, çözümü barışta aramıştır. Kürtlerin işini daha da zora sokmuştur.

Türk-Kürt ilişkilerinde Kürtler her zaman sözünde durmuşlardır. Sırrı Süreyya Önder'in çok etkilendiği için aktardığı Karayılan'ın şu sözüne bakın: “Türk devleti bizim sözümüzde duracağımızı bilir. Bunu kendi içinde tartışmaz bile, sözümüze güvenir.” Öyledir tabi. Ama Türk devleti sözünde durur mu? Sorun budur. Tayyip Erdoğan'ın Kürt meselesini çözmek diye bir derdi mi vardır? Soru da budur? Ancak burada PKK klasik “Kürt saflığı”nı temsil etmiyor. Eğer PKK Türk devletine değil de kendi arkasındaki halka ve halk desteğine güvenerek bu süreci başlattıysa, Türkiye topraklarında silahlı mücadeleden sivil siyasi mücadeleye geçmeye Türkiye'de yaşayan Kürt halkına güvenerek karar verdiyse durum 1920'lerden farklı demektir. Gerçekten de PKK Kürt toplumunu hem değiştirdi, hem de örgütledi. Kürtler üstlerindeki feodal zırhı parçalayıp özgürleşme yolunda büyük adım attılar. Dinamik bir siyasi kadın hareketi yarattılar. Kemalistlerlerle uzlaşan Kürt beyleri'nin halk tabanı ve halk örgütlenmesi yoktu, BDP ise aynı zamanda “örgütlenmiş” 3 milyon oy alıyor. PKK denildiği zaman hem Türkiye'de, hem Irak'ta, hem Suriye'de ve hem de İran'daki Kürt coğrafyasında var olan, dolayısıyla bütün Kürt coğrafyasında gücü ve sözü bulunan bir örgütten söz edilmiş oluyor. “Yüksek perde”den konuşabilmesi de bundan kaynaklanıyor. Bu da PKK'ya, bütün Kürtleri kapsayan bir vizyon sağlıyor. Öyleyse, PKK'nın, önüne konulan "barış"a kolayca evet demesini AKP'ye ve Türk devletine duyduğu güvene yorumlamak isabetli olmayacaktır. Erdoğan PKK ile uzlaşmaya mecbur kalmıştır.

Türk-Kürt barışının Türkiye'yi saldırganlaştıracağı, ilhakçı bir politikaya sevkedeceği, Musul'u içselleştireceği gibi tahmin ve görüşler masaldan ibarettir. Batılı güçler Türkiye'nin bu yönde şımarmasını, içinden Musul hevesi geçirmesini ciddiye almazlar. “Van minit!” gibi güldürülerden çekinmezler. Ama Türkiye böyle bir şeyi aklından geçirsin, başını koparırlar, Musul petrollerinin damlasını bile Türklere koklatmazlar. Sayelerinde iktidar olan ve iktidar kalan R. Tayyip Erdoğan'ı, bir koyup üç aldıkları için desteklerler ama Erdoğan eğer buradan bir koyup üç alma hevesine kapılırsa, “haddini bil” demekte tereddüt etmezler. Makyavelist Erdoğan bu süreci en çok olsa olsa, başkanlık hayali lehine kullanmaya çalışacaktır. Hepsi bu kadar.