Sanatın tarihi: İlerleme mi, dönüşüm mü?

“İlerleme" kavramı ve "ilerlemeci tarih" anlayışı, kapitalizmle birlikte gündemleşti. Ortaçağı sonlandırarak yeni bir gelişme evresinin önünü açan burjuvazi, kendinden önceki tarihsel süreci, uzun süren bir durgunluk dönemi olarak tarifledi. Burjuvaziye göre ortaçağ, insanlık tarihinde hiçbir gelişmenin olmadığı karanlık bir evreydi. Fakat üretici güçlerin ve sermayenin gelişmesiyle birlikte artık insanlık durgunluk devresini aşmış, yeniden ilerleme evresine girmişti. Rönesans ve Aydınlanma dönemi ile de bu süreç akılcı bir temele oturtulmuştu. 19. yy'da Sanayi Devrimi'nin yarattığı muazzam gelişme, ilerlemeci anlayışı pekiştirdi. Burjuvazi bu durumu, insanlık tarihinin doğrusal bir biçimde hep ileriye doğru aktığı ve bu akışın süreceği biçimde ideolojikleştirdi.

İlerlemenin temel ölçüsü sadece üretici güçlerin gelişmesi olarak algılandı. Üretici güçler, toplumsal özgürlüklerin yaygınlaşmasını, bireyin ve kültürün kendiliğinden gelişmesini sağ- layacaktı. Bir tür teknolojik determinizm savunuluyordu. Fakat daha 19. yy'ın son çeyreğinde bu tespitin gerçeği bütünüyle yansıtmadığı görüldü. Sanatta ve felsefede karamsar akımlar ortaya çıktı.

Tarihsel gelişmeyi hep ileriye doğru ve düzgün doğrusal bir hareket olarak algılamanın sorunlu olduğu açıkça çıkmıştı. Birincisi; burjuvazinin, bin yıl süren feodal ortaçağı, hiçbir gelişmenin olmadığı bir evre sayarak yok farz etmesi sakat bir tarih anlayışıdır. Halbuki aynı dönemde İslam coğrafyası en parlak yıllarını yaşamaktaydı. Diğer yandan aynı süreçte bütün bölgelerde, bilimde olmasa bile özellikle teknolojideki gelişmelerle gelecekte kapitalizmin doğuşunu sağlayacak birikimin alt yapısı hazırlanmıştır. İkincisi; üretici güçlerin kendi başına, maddi ve manevi yanlarıyla insanlığın bir bütün olarak gelişmesini sağlayamadığı görüldü.

İlerleme kavramı, sorunlu bir tanımlamadır ve burjuvazinin kendi tarih algılamasının ideolojik bir ürünüdür. Burjuvazi, üretici güçleri geliştirip kendi siyasal kurtuluşunu sağlarken, bunu bütün toplumun kurtuluşuymuş gibi lanse etti. Fakat gerçeğin böyle olmadığı çok kısa sürede anlaşıldı. Bilim ve teknolojik gelişmeyle üretici güçlerin gelişmesi sağlanmakla birlikte tersten, insanın kendine, topluma ve doğaya olan yabancılaşması arttı. Rousseau, "İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kökeni ve Temelleri Üstüne Konuşma" kitabında bunun nedenini, insanın "doğal durum"dan kopmasına ve özel mülkiyete bağladı.

İlerlemeci bakış, felsefi anlamda, "ereklilik"le ilişkilidir. Ereklilik, belirli amaçlar doğrultusunda devam eden bir hareketliliktir. Dinlere göre insanın ereği, Tanrı'nın buyrukları doğrultusunda yaşamak ve cennete ulaşmaktır. Hegel'de tarih, rastgele yaşanan bir süreç değil, erekli bir akıştır. Marksizm'de insan etkinliği, en yüksek ereklilik biçimidir. İnsan, tarihsel maddeciliğin yasaları doğrultusunda sınıfsız topluma ulaşmayı bilinçli bir hedef haline getirir. Doğada ise canlıların yaşamasını sağlayan uyum kabiliyetinin evrilmesi şeklinde bir ereklilikten söz edilebilir. Darwin'in doğal seleksiyon kuramı bunu gösterir.

Burjuvazi, kapitalist gelişmeyle birlikte üretici güçlerde ve toplumsal yaşamda hızlı bir gelişme olduğunu ve bundan dolayı kimi "arızalar" yaşandığını ama insanlığın toplumsal ilerlemeyi derinleştirecek erekli bir yaşama sahip olduğundan mevcut ilerleme çizgisini sürdüreceğini empoze eder. Ayrıca katmerlenerek artan sömürünün yarattığı acıların da giderek azalacağını vaat etmekten geri durmaz.

Sorunlu olan ilerleme kavramı, toplumsal bilincin bütün alanlarına empoze edildi. Madem ki burjuvazi üretici güçleri geliştiriyordu, bu durumda hiçbir alan bunun dışında kalamazdı! Sanatsal etkinliğe de bu gözle bakılmalıydı! Öyle de bakıldı. Avrupa dışında kalan halkların sanatsal ve kültürel birikimi gelişmemiş ilkel değerler olarak görüldü.

Sanat tarihine ilerlemeci bir yöntemle bakılabilir mi? Sanatta, üretici güçlerde olduğu türden bir ilerlemeden bahsedilebilir mi? İlerlemeci bakışta, sonra gelenin daha gelişmiş ve daha ileri olduğu kabul edilir; fakat sanatta bu bakış açısı olduğu gibi kabul edilebilir mi? Sanatsal etkinliğin çözümlenmesi, anlaşılması en zor zihinsel bir bilincin ürünü olması dolayı sıyla kolay değildir. Sanat, kaba şemalarla izah edilemez. Sanatta ilerlemeci tarih anlayışını irdelemeden önce, bilim ve teknoloji tarihinin bu yöntemle kavranıp kavranamayacağını inceleyelim. Çünkü sanat ve bilim-teknoloji arasındaki karşılaştırma, sorunun çözümlenmesini kolaylaştıracaktır.

"Tarihsel süreç içinde bilim ve teknoloji nasıl evrimleşti?" sorusunun cevabını ilerlemeci bir bakışla izah etmek kolaydır. Bilim ve teknolojideki ilerleme, yüzeysel bir incelemeyle bile anlaşılabilir. Bilim, şu anki haliyle maddenin ve doğanın sınırlı bir bölümünü incelemektedir. Bu anlamda bilimsel bilgi, nesnenin sınırlı bilgisine sahiptir. Bu bilgi, her deneyin ardından aynı sonuçları verdiği takdirde yasa haline gelir. Fakat bilimde maddeye ve doğaya ilişkin edinilen veriler arttıkça, eldeki bilginin bir kısmının geçersizliği anlaşılır ve reddedilir. Bu anlamda bilimde yasalı durum, verili koşullar için geçerlidir.

İncelenen maddeye ilişkin elde edilen sınırlı bilgi, bilimsel ilerlemenin nasıl bir gelişim seyri izlediğini bize gösterir. Bilimdeki ilerleme, "reddiye" ve "sınırlılık" ilkelerini içinde taşıyarak gerçekleşir. Aristo'nun canlıların sınıflandırmasına ilişkin verdiği bilgiler, Batlamyus'un dünyamerkezli evren anlayışı, maddenin en küçük biriminin atom olduğu ve parçalanamayacağı bilgisi epey bir zamandır aşılmış, reddedilen görüşlerdir. Newton'un hareket kanunları ya da Öklid geometrisi ise yanlışlanmamıştır; ama sınırlı bir alanın bilgisi olduğu açığa çıkmıştır. Makro büyüklüklerde Newton'un fizik kuramı geçerliyken, mikro dünyada bu bilgi işe yaramaz. Yine sürekli genişleyen bükümlü ve eğri uzayla ilgili kimi hesapları Einstein, Öklid geometrisi ile değil, Lobaçevski ve Riemann geometrisinden yararlanarak yapabilmiştir. Teknolojide ise aşma ve reddiye çok belirgin biçimde kendini gösterir. Yeni tekniklerin geliştirilmesiyle eldeki üretim aletleri eskir ve kullanımdan çıkartılır.

Bilimin gelişmesini sağlayan en temel yöntem "ölçme"dir. Hipotezin, kuram haline gelmesi ancak ölçmenin doğrulanması sonucunda elde edilir. Gözlemle elde edilen bilgiler ayrı, ama ölçme esas olarak matematik ile yapılır. Matematik kesin bilgidir. Diğer yandan matematik, var olan bir şeyin keşfi değildir. Doğadan, gözlem yoluyla elde edilen bir bilgi de değildir. Matematik tamamen insanın icadıdır. Bütün bunların ardından matematik gibi bilim dalları nın ya da daha geniş anlamıyla (insanın dışında) üretici güçlerin tarihsel süreç içindeki gelişmesine bakarak bu evrimin ilerleme kavramıyla anlaşılır kılınabileceği söylenebilir. Fakat sanatta meydana gelen gelişmeyi, bilim ve teknolojide olduğu türden ilerlemeci bakışla izah etmek mümkün müdür?

Sanatsal etkinlikte, sonra gelenin öncekinden daha ileri olduğu söylenemez. Mesela Klasik Batı Müziği'nde 19. yy bestecilerinden Chopin ya da Mahler'in, Bach veya Mozart'tan daha ileri olduğu ya da onu aştığı söylenebilir mi? Aynı şey resim için de geçerlidir. 19. yy'ın ressamlarından Delacroix, üç yüz yıl önce yaşamış Brueguel'den daha mı ileridir? Bütün sanatların atası denilebilecek şiirde benzeri durum sorgulanabilir. Ritsos'un şiirlerinin, Baudelaire'in şiirlerini aştığı iddia edilebilir mi? Sophokles ya da Shakespeare'in trajedilerine bakıp, bunlar için günümüzde aşılmış eserlerdir denilebilir mi? Romanda O. Pamuk'un, Dostoyevski ya da Balzac'tan daha ileri olduğu söylenebilir mi? Günümüzün çağdaş mimari eserlerinin, Mısır piramitleri, Notr Dame Katedrali ya da Selimiye Camii'nden daha ileri olduğunu gösteren bir ölçü var mı? Örnek olarak; "Beethoven aşıldı" diyen bir kişiye şu sorulabilir: Beethoven'ı aşmaktan ne anlaşılıyor? Bunun ölçüsü ne? Diğer yandan Beethoven aşıldı denilse bile, bu ondan alınan zevki azaltır mı? Bu sorulara verilebilecek tatmin edici yanıtlar bulunamayacaktır.

Bilim ve teknolojide sonra gelen, öncekini çoğu zaman reddederek, yanlışlayarak ya da aşarak ilerler. Sanatta ise dışlayıcılık ve reddiye temel bir özellik değildir. Aradan iki bin beş yüz yıl geçtiği halde hiç kimse Antik Yunan döneminin trajedi ve komedilerinin, günümüz insanını düşündürmediğini ya da ona estetik bir haz vermediğini söyleyemez. İlk bilim adamı kabul edilebilecek Thales'in ya da sınırsız merakı ve her alanda yaptığı çalışmalarla Aristo'nun doğaya ve maddeye ilişkin saptamaları nın günümüzde neredeyse hiçbir geçerliliği yoktur. Ama aynı Aristo'nun sanat üzerine kaleme aldığı "Poetika" eseri hâlâ değerini korumaktadır.

Sanatın gelişimini, üretici güçlerde olduğu türden ilerlemeci bir bakışla değerlendirmek, insanlığı n kültürel mirasını önemsizleştirme sonucunu doğurur. Sanatın tarih içinde izlediği yol, bilim ve teknolojiden çok daha karmaşıktır. Özellikle üretimin gelişmesi, iş bölümü, devlet, sınıflar ve yabancılaşmanın ardından ortaya çıkmıştır bu karmaşa. Bundan dolayı sanata ilerlemeci bir tarzda bakmaktan çok, onun yaşadığı süreci (ya da tarihi), "değişim-dönüşüm" ve "gelişme" kavramlarıyla açıklamak gerekir. İlerleme ve gelişme, birbirine eşit anlama sahip değildir. İlerleme, kimi zamanlar gelişmeyi içinde taşısa da bu her ilerlemenin gelişme olduğu anlamı na gelmez. Bugün üretici güçlerin bir bölümünde gelişme vardır ama aynı üretici güçlerin bir başka parçası olan insan, bu gelişmenin tersine kendine, topluma ve doğaya karşı en derin yabancılaşmayı yaşamaktadır. Bu yanıyla dönemsel anlamda bir gerilemeden bahsetmek gerekir.

Sanatta değişim-dönüşüm ve gelişim ne anlama gelir? Öncelikle şunu söylemek gerekir: İlkel komünal dönemde sanat ve üretim (insan emeği) arasında direkt bir ilişki varken, üretici güçler geliştikçe sanat ve ekonomik alt yapı arasındaki ilişki dolaylı bir hale gelmiştir. Ama ekonomik yapıyla arasında kopmaz bir bağ vardı. Yani sanatta meydana gelen "dönüşüm"ün dinamiğini, ekonomik yapıdaki değişim belirler. Ama bu dönüşüm üretim ilişkilerinin değişmesinde olduğu türden, bir öncekini yıkıcı temelde bir alt-üst oluşla sonuçlanmaz.

Sanatın tarihinde değişim-dönüşümün esas olduğu, çeşitli etkinliklere bakılarak daha iyi kavranabilir. Mesela opera; müzik ve tiyatronun birleşmiş halidir. Operanın ortaya çıkışı, ne müziğine de tiyatroyu dışlar. Her biri ayrı ayrı kendi alanlarında gelişmesini devam ettirirken, daha üst boyutta bir sentez olarak opera da varlığı nı sürdürür. Örneklere devam edelim; heykel sanatının tarih içindeki gelişmesi de birbirini dışlayarak devam eden bir ilerleme değil, aksine bir biçimden bir başka biçime geçerek dönüşüm temelinde olan bir devamlılıktır. Neolitik dönem heykellerinde bereketin simgesi olan ana tanrıçada ya da kötülüklere karşı koruyan küçük heykellerde, simetri ve uyum zayıf, simgesel anlatım fazladır. Antik Yunan heykellerinde ise ideal güzellik arayışı öne çıkar. Simetri, uyum, anlatımda somutluk ve hareketlilik göze çarpar. Miron'un "Disk Atan Atlet" i ya da Laokoon'un "Heykel Grubu" buna örnek verilebilir. Rönesans döneminde, örneğin Michelangelo'nun heykellerinin konusunu İncil ve Tevrat'tan alınan öyküler oluşturur. Barok döneminde ise figürsel anlatımla somutluk ön plandadır. Heykeller süsleme amacıyla çeşitli alanlara yerleştirilmiştir. Günümüz heykelciliğine kadar figürsel anlatım öndedir. Bu durum, izleyicinin heykelden edindiği esinlenme ve hayal dünyasını işletme yanını sınırlandırır. Çünkü eserdeki öykü çoğu zaman ilk bakışta kavranabilir durumdadır. Günümüz heykelciliğinde ise soyutluk öne çıkar. Gerçeğin farklı yüzlerinin heykel ya da diğer sanatlarda gösterilmesi önemlidir. Soyutluk, çağımız insanının çok yönlü okumalarına cevap verir. Ayrıca bu durum, izleyicide sezgi ve muhakeme yeteneğini geliştirir. Zaten çağımız sanatı "göstermek"ten çok "sezdirmeyi" esas almak durumundadır. Çünkü "göstermek", karmaşık zihinsel yapıya sahip günümüz insanının dünyasını sınırlandırır. Fakat ne olursa olsun günümüzde heykelciliğinin düzeyi, Mısır tapınaklarında bulunan firavun veya sfenks heykellerinden ya da Michelangelo'nun "Musa Heykeli"nden alınan hazzı azaltmaz.

Sanatta değişim-dönüşümün izlerini mimarlıkla da görmek mümkün. Günümüz tekniğinin sağladığı olanaklar geçmişte kıyaslanamayacak ölçüde büyüktür. Eğer bu teknik olmasaydı Malezya'da, dünyanın en yüksek gökdeleni inşa edilemezdi. Fakat teknik anlamdaki ilerilik, geçmişin mimari eserlerindeki estetik güzelliği, işlevselliği ve dönemiyle kıyaslarsak onların teknik başarılarını gölgelemez. Gize piramitlerinin (Keops, Kefren ve Sfenks Anıtı) muhteşem etkileyiciliği ve hala bilinmeyen kimi odalarındaki gizemi, Atina'daki Parthenon Tapınağı, Roma'daki Colosseum ve hiçbir desteğe dayanmaksızın ayakta duran koca kubbesiyle Ayasofya, hala insanları hayranlıkla şaşırtacak denli güzellikte eserlerdir. Gotik ya da Barok tarzın göz doldurucu estetik yanları kıyaslanarak tartışılabilir ama bu onların günümüz mimarisi tarafı ndan aşıldığı ve artık geçmişte kalan bu üslubun geri bir evreyi ifade ettiği anlamına gelmez. Ülkemizde sorunun bu boyutları daha basit bir biçimde gösterilebilir. Günümüz mimari yapılarında, daha öncesini bırakın, Bizans ve Osmanlı dönemi eserlerini aratmayacak düzeyde bir tarz hala yaratılmış değil. Neredeyse Mimar Sinan'dan beri devam eden bir tekrar söz konusu (Beylerbeyi, Dolmabahçe Sarayları ya da Haydarpaşa Gar binası türünden yapılarsa bu toprakların rengini taşıyan özgün eserler değildir).

Bir başka sanatsal etkinlik olan roman ve şiir üzerinden de dönüşüm süreci gösterilebilir. Başlangıçta düz yazı yoktu, şiir vardı. Düz yazı, insandan soyutlama becerisi geliştiği ölçüde şiiri dışlamaksızın, onunla birlikte gelişmesini sürdürdü. Fakat şiir yüzyıllar boyunca düz yazıyı etkiledi. Tek tanrılı dinlerin, Musa peygambere "indirilen" ilk kitabı Eski Ahit –özellikle peygamber krallar bölümünde çok fazla tekrarlar içerse de– şiirsel bir dile sahiptir. Tanrı'nın dünyayı ve canlıları "yarattığı" ilk yedi günün anlatıldığı giriş (Tekvin) bölümünde bu daha dikkat çekicidir.

Şiir, geçmişten bugüne birçok değişiklik geçirerek günümüze geldi. Günümüzde modern şiirin Fransa'da Mallerme, Baudelaire, Verlain, Rimbaud ile başladığı kabul edilir. Baudelaire "Kötülük Çiçekleri" kitabıyla (E. Munch "Çığlık" tablosuyla, Beckett romanlarıyla...) çağımız insanının açmazları ve yabancılaşmasını çok iyi anlatmıştır. Ama bu durum Homeros'un, Truva Trajedisi'ni destansı biçimde anlattığı "İlyada" ve "Odeysseia"nın, Gılgamış'ın, "Hint Vedaları" nın (dinsel metinler) ya da Mevlana'nın "Mesneviler"inin parlaklığını silemez. Modern şiire bakarak İlyada'dan zevk almamak ya da onu artık geri biçim olarak görüp küçümsemek mümkün değildir. Rilke nasıl estetik bir doyum veriyor ve güncel yanımıza sesleniyorsa, Hayyam'ın Rubailer'i de duygularımızın bir başka yanına seslenmektedir. Bunların birbirini dışlayarak gelişme içinde oldukları iddia edilemez.

Dönüşüm ve çoğu zaman onunla iç içe geçen gelişim, romanın geçirdiği evrim üzerinden de görülebilir. Roman, müstakil bir anlatı olarak şiir ve tiyatronun ardından yüzyıllar sonra ortaya çıktı; ama köklerinde bu anlatıların çok temel bir rolü var. Bütün karanlık ve aydınlık yanıyla bireyin iç dünyasını, somut biçimde en iyi roman sanatı anlatır denilebilir. Tabii bu tesadüfi bir durum değildir elbette. Tarihte "özne" nin kendi başına bir varlık olarak ve kimi "biricik" yanlarıyla ortaya çıkışı, kapitalizmle gerçekleşti. Cemaat toplumunun karşısına, "girişimci" burjuvanın açtığı yoldan, bireyleşmiş tekil insan çıktı. Roman, bu tekil insanın toplumla olan çelişmelerini ve kimlik arayışını estetize biçimde anlatır.

Başlangıçta, eğitimli okur ve eleştirmenlerin ciddiye almadığı roman, daha çok eğitimsiz kimselerin okuduğu ve tarihsel birikimiyle yüksek bir sanatsal değere sahip şiirin yanında hafif bir tür olarak algılandı. Roman; serseri ve serüvencilerin maceralarını, olağanüstü güçlere sahip mistik kişilikleri, neden-sonuç ilişkisi kurmaksızın, abartıyla ve sadece görünen yanlarıyla anlattı. Tarihsel süreç içinde ise "destan, pikaresk, romans, tarih yazımı, öz yaşam öyküsü, sahne komedisi gibi yazı türleri" (Forster) ardından şekillendi. Romanın başlangıçta yaşadığı bu zayışık, zamanla aşıldı ve çok güçlü bir külliyatı n biriktiği edebi bir tür haline geldi (20. yy'ın başlangıcında sinema için de benzeri tartı şmaların yapıldığı biliniyor. Sinemanın bir sanat dalı olup olmadığı bir müddet tartışılmıştı. Sonrasında sinemanın kaydettiği başarı tartışmalara son verdi). Modern romanın başlangıcı sayılabilecek Don Kişot'tan bu yana 400 yıl geçmesine rağmen Cervantes de, sonrasında 19. yy. yazarları Dickens da Tolstoy da Wilde da hala büyük bir zevkle okunabiliyor. Kuşkusuz bu arada roman teknikleri gelişti. "Bilinç akışı" gibi yeni anlatım biçimleriyle romanın sınırları büyüdü. Ama bütün bunlar o eserlerin edebi, düşünsel ve estetik derinliğini yok edemedi.

Dönüşmenin ve gelişmenin evrimini bir de resim sanatı üzerinden gösterelim. Mısır fresko tekniğindeki resimlerde figürlerin gövde ve gözleri cepheden, bacak ve yüzleri profilden çizilmiştir. Oldukça sade resimlerdir. Rönesans ve ardından gelen Barok, Romantizm, Empresyonizm vs. akımları ile birlikte perspektif-ışık-gölge tekniklerinin bulunması, yeni renklerin kullanı mı ve konu zenginliğiyle resimdeki derinlik artmıştır. Resimde birbirini takip eden bu akımlar, birbirini dışlayarak ortaya çıkmadı. Her biri farklı görme biçimlerine sahip olduklarından dolayı bir diğerinin bıraktığı boşluğu doldurarak ve birbirini tekrar etmeksizin gelişti. Bütün bu dönemler boyunca birçok tekniğin kullanılması nın ardından, 20. yy başlarında yenilik arayışları Kübizm'de ifadesini buldu. Kübizm'in öncülerinden Picasso, figürlü resimde meydana gelen sıkışmayı ve tek yönlülüğü aşmak için figürü, geometrik biçimde çeşitli görünüşleriyle çizdi. Kandinsky'nin başını çektiği soyut resmin ortaya çıkışı da bu anlamda tesadüf değildir. Çağımız insanının soyutlama yeteneğinin ve zihinsel kapasitesinin çok yönlü gelişmesi bunun alt yapısını hazırladı. Doğa görüntülerine bağlı olmayan, figürsüz, biçim ve renklerde tanıdığı serbestlik ile soyut resim, birçok sanat dalını etkiledi.

Resmin kendi içinde yaşadığı evrimsel gelişme, daha basit biçimde bir örnekle de gösterilebilir. Yerel motiflerden etkilenerek çizilen basit desen figürleri birçok ülke resminde görülebilir. Bu anlamda her ülkenin A. Dino tarzında ressamları vardır. Fakat ön açıcı kişilikler olan Picasso ya da Kandinsky gibi ressamları yoktur.

Bugün insanlık ilkel insanın taş baltasını, Galen'in canlıların organlarını ve bunların görevini inceleyen fizyolojik bilgilerini, Copernicus'un gözlemlerini, R. Hook'un mikroskobunu, 18. yy. İngiltere'sinin yün dokuma aletlerini, Lumiere Kardeşler'in kamerasını kullanmıyor. Çünkü bilim ve teknolojideki gelişmeler, kullanılan bilgi ve aletlerin bir kısmını reddetti; bir kısmını ise arkaik bir teknoloji olarak geride bıraktı. Ama Euripides'in trajedileri, Bin Bir Gece Masalları, Fuzuli'nin "Leyla ile Mecnun Divanı", Rembrant'ın "Gece Nöbeti" tablosu, sonradan yaratılan sanat eserleri tarafından aşılma ya da yanlışlanma durumuyla karşılamaksızın hala eski değerlerini korumaktadır.

Üretici güçlerdeki ilerleme, yeni sanat dallarının ortaya çıkmasını sağladı. Fotoğraf sanatı, bu teknik gelişimin bir ürünüdür. Sinema da fotoğraşa bağlantılı olarak gelişti. Eğer fotoğraf olmasaydı sinema da olmazdı. Günümüz bienallerinde video performansları da yine tekni- ğin ortaya çıkardığı imkanların sonucunda doğdu. Benzeri durumu müzikte de görebiliriz. İnsanoğlu, ilkel dönemlerinden bugüne dek, dinsel ritüeller başta olmak üzere günlük yaşamında, vurmalı çalgılardan başlayarak birçok müzik aletini geliştirerek kullandı. Tekniğin verdiği imkanların sonucunda icat edilen her yeni aletle yeni sesler elde etti. Bu da, armoni ve ritmin taşıdığı melodinin derinleşmesini sağladı. Mesela 1844'te ilk kez kullanıma sokulan saksafon, özellikle cazın doğaçlamalarını zenginleştirmiştir.

Sanatta ilerlemeci bakışa karşı olmak, sanatı n tarihle olan bağını koparmak ya da onu tarihsizmiş gibi algılamak anlamına gelmez. Sanat, tanrısal bir vahyin "üşediği" ya da tarih dışı bireyin (ve toplumun) yaşadığı sıkışma veya coşku türünden aşırı duyguların bir ürünü değildir. Sanatın tarihi, insanın kendi dışındaki dünyayla, toplumla ve kendisiyle kurduğu emek eksenli estetik ilişkilerin bir bütünüdür. Sanattaki gelişme, ekonomik alt yapıdaki değişimle dolaylı biçimde ilişkilidir. Bireyin "gerçek"le kurduğu estetize edilmiş ilişkinin düzeyi, sanatsal etkinliğin derinliğini belirler.

Sanatı, insan özünün değişmezliği ilkesine dayandırmak ve sanatsal etkinliği kendi başına bir varlık şeklinde tarih dışı olarak algılamak idealist bir yorumdur. İlerlemeci bakış, sanatın üretici güçlerle ilişkisini mekanik bir ilişkiye indirgeyip, sonra gelenin bir öncekini aşılmış kabul ederek geliştiğini iddia etmesiyle nasıl yanlış bir konuma düşüyorsa, tersinden idealist yorum da, sanatı değişmeyen insan özünün bir ürünü olarak ortaya koyarak diğer bir uçtan aynı yanlış pozisyona düşmektedir. Sanatı insan özünün değişmezliği ilkesi üzerine oturtanlar, şu soruların cevabını vermek zorundadır: "Bugün niçin Antik Yunan döneminin trajedi ya da komedileri yeniden aynı tarzda yazılmıyor? Aristo'nun "Poetika"da çerçevesini çizdiği dram sanatının "üç birlik kuralı" bugün niçin aynı biçimde yorumlanmıyor? Bugün niye kimse Beydeba ya da Dante gibi yazmıyor?" soruları uzatmaya gerek yok. Çağımızda kimse ne Sophokles'in "Kral Oidipus"unun ne de Goethe'nin "Faust" unun benzerini yazabilir. Makinelerin, iletişim aygıtlarının, analitik aklın bu düzeyde geliştiği bir çağda bunun imkanı yoktur. Böyle bir çaba içine girilse bile, bu asla inandırıcı ve samimi olmaz. Her bir yapıt, kendi zamanının ürünüdür ve kendi çağını yansıtır.

Sanatın özgün estetik yanını açığa çıkarmak adına ilerlemeci bakışa karşı çıkarken, eserin ne anlatmak istediğini, sadece sanatın kendi iç yasaları na bakarak ya da salt yapıt üzerinden anlamlandırma yapmaya çalışarak değerlendirmemek gerekir. Kuşkusuz bu yapılabilir; fakat derinlikten yoksun bir inceleme olur. Eserin "gerçeklik"le kurduğu ilişkinin düzeyi, esinlendiği nesne ya da öznenin bütün görünümlerini hangi yeterlilikte anlattığı, ne kadar güçlü bir soyutlama yeteneğine sahip olduğu, çağını ve insanı nı ne ölçüde yansıttığı bu bakış açısıyla güçlü bir biçimde irdelenemez. Üretim ilişkilerinin ve toplumsal ilişkilerin durumu, insanın bunlarla kurduğu karmaşık ve dolaylı ilişkinin çözümlenmesi üzerinden derinlikli bir değerlendirme yapılabilir. Maddi üretim değiştikçe, zihinsel üretim de dönüşüme uğrar. Bu durumu göz ardı eden bir anlayış sanattaki dönüşüm ve gelişimi anlayamaz.

Bilim ve teknolojideki ilerleme, elde edilen bilgilerin birbirine tepkisi biçiminde bir gelişmenin ardından ortaya çıkmadı. Mesela buhar enerjisinden fosil yakıtları ve elektriğin kullanımına, oradan nükleer enerjiye geçiş bir tepkinin değil, üretici güçlerin kaydettiği gelişmenin bir sonucudur. Sanatın tarihinde ise önceki akımlara duyulan tepkinin üzerinden atlanamaz. Ancak bu durum, tepkiyle ortaya çıkan yapıtların birbirinin sanatsal değerini reddederek geliştiği anlamına gelmediği gibi onların sanatsal değerlerini de azaltmaz. Sanat tarihinde tepkisel gelişmenin örnekleri çoktur. Rönesans sanatının doğaya uygunluk, ideal güzellik, simetri ve ölçülük arayışına; Maniyerizm, her türlü sanatsal kuralı yadsıyarak; Barok sanat da asimetrik anlayışı, durgunluğa karşı hareketi ve eğrisel biçimleri öne çıkartışıyla karşı çıkar. Neoklasizm'e tepki olarak Romantizm, Romantizm'e tepki olarak Realizm, Realizm'e tepki olarak Gerçeküstücülük, Gotik tarzın sivriliğine karşı Barok'un şişkinliği, figürlü resme karşı soyut resim, Natürmort'un durgunluğuna karşı –açık havada gün içinde doğanın geçirdiği renk değişimini çizen– İzlenimcilik, klasik roman anlatımı yerine bilinç akışı, ilahiyat kökenli mistik müziğe karşı din dışı coşkulu müzik bu tarz gelişmenin örneklerindendir.

Sanatı, diğer toplumsal bilinç biçimlerinden ayrı kılan bir diğer yanı da kişisel bir ürün olması dır. Üretici güçlerin gelişmesinde ise toplumsal emek ve ortak aklın rolü belirleyicidir. Bu durum günümüzde çok daha fazla geçerlidir ve her geçen gün derinleşerek sürecektir. Modern fizik-genetik-iletişim-uzay araştırmaları, yeni enerji kaynakları elde etme çabaları... çok fazla sayıda insanın kolektif emeğini zorunlu kılıyor. Sanat ise geçmişten bugüne kişisel bir yaratım süreci olan yanını her zaman korudu ve koruyacak da. Aynı koşullarda yaşayan insanları n bu durumdan farklı şekillerde esinlenerek, birbirine karşıt içeriğe sahip eserler yaratması, sanatın kimi yanları yla "biricik" özelliklere sahip olduğunu gösterir. Romantizmle Realizmin aynı anda var olması bunun bir göstergesidir. Bundan dolayı kişisel yaratımın bir sonucu olarak birbirinin tersi içeriklere sahip bu eserlerin hangisinin daha ileri olduğu ya da birbirlerini aşıp aşmadıkları tartışması anlamsızdır.

Tarih, bütün bilimlerin üzerindedir. Sanat da tarihin dışında değildir ve bir tarihi vardır. Ama onun geçirdiği tarihsel evrim, "değişimdönüşüm" ve "gelişme" kavramları ile açıklanabilir. Sanat tarihine ilerlemeci ve kaba sınıfsal bakış, insanlığın kültürel mirasını reddiye noktasına kadar götürür. Ne Aiskhylos'un "Promethous" trajedisi Antik Yunan dönemindeki köle sahiplerinin ne de Leonardo Da Vinci'nin "Mona Lisa" tablosu burjuvazinindir. Onların hepsi, insanlığın ortak kültürel birikimidir.

Sanatsal gelişim özgündür. Sanatta ilerlemeci bakıştan yola çıkanlar "bizde niçin Mozart yok?" sorusunun problemli yanını anlayamaz. "Bizde Mozart yok ama Batı'da da Dede Efendi yok" cevabı, sanatın tarihi ancak dönüşümle açıklandığında yerli yerine oturacaktır.

Sanatın üretici güçlerin ilerleme çizgisinden ayrı bir yol izlediği ya da insanın diğer bilinç biçimlerinden farklı olduğu iki söylence ile bir kez daha gösterilebilir. İlk şu: Bestesini çaldıktan sonra bir kadının eserin ne anlatmak istediğ ini anlamadığını söylemesi üzerine Beethoven aynı parçayı tekrar çalar. "Bunu anlatmak istemiştim" der. İkinci örnek Picasso'ya mâl edilmiştir. Sergisini gezen birisi bir tabloyu uzun uzun inceler ve "Bu nasıl balık? Hiç benzemiyor" diye Picasso'ya sorar. Picasso da, "O balık değil, resim" diye cevap verir.

Sanatın yaratım süreci ve ortaya çıkan yapıtın algılanma tarzı, insan bilincinden bağımsız gelişen değişmelerin ya da insanın diğer etkinliklerinin gelişim süreçlerinden farklı biçimde kavranmak zorundadır; tabii tarihi de...

Quo vadis Zaman?

[Kocaeli 2 Nolu F Tipi Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu] (*)

Siyasette en önemli nitelik ve ölçütlerden biri kalite ve düzeydir. Bu basında da öyledir. Prensip olarak basın “haber” peşinde koşar; servis edilen dezenformasyon malzemelerini yayınlayarak “propaganda” işlevi görmez. Elbette gerçek basından, gerçek gazetecilikten bahsediyoruz.

Bizde o basın, 1925 yılında Takrir-i Sükûn Kanunu ile son buldu. Ruhuna el Fatiha!

1945'te İnönü’nün “demokratik açılımı"na inananların gazeteleri, “milliyetçi-mukaddesatçı” gençlik tarafından, birlikte basıldı. Sertel’ler sustu, S.Ali gibi devam edenlerin ensesine ise; “kurşun” sıkıldı.

Teşkilat-ı Mahsusa elemanı Galip Efendi ise; Alman genelkurmayı elemanı İsmet Bey’den sonra, “Ebedi Şef” in son başbakanı oldu; İsmet’in yaptığını beğenmedi, bak “tenkil” dediğin böyle yapılır deyip, Dersim’i tarumar ettirdi; “emir kulu” olarak tabii!

Ve Devlet-i Cumhur’da rekabet ve rol değişimi, A ve B takımları arasında başladı.

Ve politika dediğin, bundan sonra liderlerin hegemonya ve ego çatışması oldu bu ülkede.

Gazetecilik de “servis” hizmeti… 50’li yıllar.

Celal Bey de bir basın köşesi kurdurdu cezaevlerinde; İsmet Bey’den sonra.

Ama 1961 yılında, bu itişmelerden hiç olmazsa olabilecek en demokratik Anayasa çıktı. “Özerklik” ilkesi uygulaması hiç olmazsa TRT ve Üniversiteye geldi; ülkeye yaklaşmasa da…

Ama o Anayasa da kendi katilini kendi bağrında taşıyordu; MGK’yı kurarak.

Tıpkı 1876 Anayasası'nın; kendi katilini kendi içinde taşıması gibi; bizzat Mithat Paşa’nın koydurduğu, Padişaha, Parlamentoyu fesh ve askıya alma yetkisi nedeniyle…

Anayasa katili Abdülhamit’in yerini, 1961 Anayasası ile MGK aldı.

1961’den sonra Basın da, olabileceği en özgür dönemi yaşadı. En azından muhalif basının, Sosyalist basının doğma olanağı oldu; yakasını mahkemelerden koparamasa bile…

1971 öncesi içinde yer almakta onur duyduğum ANT yazarları için toplam 500 yılı bulan cezalar isteniyordu.

12 Eylül darbesi sayesinde sosyalist ve yurtsever basın artık 1000 yılı bulan cezalara terfi etti; ama “sivil” dönemde açılmış davalarla!

Evet, “sivil” ara dönem de, söz konusu ego savaşımı Süleyman Beyle Bülent arasında devam etti.

1990’lı yıllarda ise ego savaşımı Süleyman Bey ile Turgut Bey arasında sürdü.

1991’de konan TMK hakkında ise, ikisi arasında bir anlaşmazlık yoktu. TMK ile muhalif basın, sosyalisti ile yurtseveri ile ağır baskılanma altına girdi. Kürt basını 12 Eylül’ün ilk yarısını andırır binlerce yıllık ceza istemleri ile yüz yüze kaldı ve DGM’ler sanki bir basın mahkemesine dönüştü…

Bu dalga “haddini bildirme” kastı ile Yaşar Kemal’e kadar uzandı. Gazeteler bombalandı; onlarca gazeteci yaşamını yitirdi suikastlerle. Bunlar arasında 72’sinde olanda vardı; 19’unda 3 aylık stajyer de;dağıtıcı da vardı; sürücü de…

Yine bir tür gazeteci tasfiyesi ise; 28 Şubat darbesi ile meydana geldi.

Ne yazık ki; her dönem kendi gazeteci tasfiyesini getirdi. Şimdi de gazeteciler yine içerde yada kara listede.

Erk odaklarının kavgası nedeniyle “servis” de bölündü. Artık haberler iki taraflı servis edilir oldu.

Ve 2000’ler de bu arada, yine “Seçilmişlerle” (onlar yolcu); “seçilmemişler” arasındaki (onlar hancı) bilek güreşi ile geçti. Ama 2010’larda artık kazanan sonunda “seçilmişler” oldu. Peki, bir şeyler değişti mi?

Sonuçta basının “apoletleri” söküldü; ama artık apoletler “sivil”di, ceket altında.

“Servis” de tekleşti; ama derken ortalık karışıverdi; “Basın”, yine “hizmette sınır olmaz” derken; servis edilenleri “haber” diye basmaya devam etti. İtiraz edenler tasfiye ediliyor şimdi; Mehmet Altan’lar, Ece Temelkuran’lar, müjdeler olsun yeni bir “kontr-andıç” yaşıyoruz!

Ne mutlu sana sevgili Mehmet Altan; ikinci andıcı da yaşadın! 28 Şubattaki gibi.

Yine bir turnusol kâğıdı olmayı başardın. Mehmet Altan, Perihan Mağden; onur belgesi mahkeme celbiniz!

Tayyip Bey; Kemal Bey ile kapışma geleneğini sürdürürken; bu arada; zavallı Paul Auster de kendini arenanın ortasında iki yandan çekiştirilir buldu.

Türkiye’de okuru olan bir yazar; son kitabının Amerika’dan önce basılması gibi bir jest bile yapmış; ama iş kitabının tanıtımına gelince; gelme konusunda olumsuz hissiyatını belirtmiş.

Artık hepimiz Amerikalı olduk. “siz” değil “sen”le konuşuyoruz. Ön isimle hitap ediyoruz karşıtlarımıza ortalık [Keşanlı Ali, tam da “bugünü” simgeliyor bence.] “sen kimsin…” ifadelerinden geçilmiyor.

Seviye sadece Büşra Ersanlı’nın değil; Paul Auster’in soyunu sopunu araştırmaya kadar indi. Orada da hemen anti-semitizm suratını gösterdi: iş, “sinsi” bir alaycılıkla, Mim Kemal Paşa’nın Selanikliliğinin yarattığı sözde benzerliğe kadar vardı.

“One minute” yahu, bu ne rezalet?

Ve AKP Başkan yardımcısı; bir de futbol takımı kurma, herkesi aynı torbaya doldurma ucuzluğuna kadar vardırdı. Parti kadroları acımasız bir tasfiye ile karşı karşıya olan BDP’nin lideri Demirtaş’ı da takım üyesi yaparak.

Sevgili dostlar; lütfen siz kendinizi kaptırmayın.

Onlara inat; “sayın” ve “siz” sözcüklerini kullanmaya devam edin. “Sen” demeyin!

Utanmazlar ama onları utandırın, hiç olmazsa tarih önünde.

Kemal Bey, haddi olmayarak Paul Auster’i Türkiye’ye davet etmiş. Ne ayıp! Yahu adam “gelmem” diyor; haklı olarak. Siz, önce iki yıldır tutuklanan belediye başkanlarına, sivil toplum örgütleri yöneticilerine, Büşra Ersanlı ve diğer BDP “Siyaset Akademisi” öğretmen ve öğrencilerine sahip çıksaydınız; Karadeniz Teknik Üniversitesi bilgisayar bölümünü daha 1970’lerde kuran Necdet Bulut’un katlinden “şüpheli”; Ecevit’in “sağlık” yoluyla hal’inden “şüpheli” bir zatı; 1975-80 iç savaşının keskin militanlarından birini “aday” gösterme ayıbını yapmasaydınız; Dersim’e sahip çıkma onurunu gösterip; Dersim’i yem etmeseydiniz; BDP’nin sivil itaatsizlik eylemini kopya edip; sonra tıpış tıpış meclise dönmeseydiniz; soykırım inkarcılığı söz konusu olunca Tayyip Bey’e destek çıkmasaydınız!

Hadi O Tayyip Beydir; ne yapsa yeridir; peki, ya siz Kemal Bey; onu taklit etmekten başka ne yaptınız bu güne değin?

Aslında; yazının başlığı “ZAMAN”dı. Nerelere gittim; Zaman gazetesi bir servis haberini kullanarak; yazdığım Özgür Gündem’in ve diğerlerinin hapiste gazeteci olarak bulunmadığını yazmış. Ne ayıp!

Ben de terör örgütü üyesi olarak cezaevindeymişim; düşüncelerimden dolayı değil!

Milliyet de 1999 da böyle bir düzme haber yapmıştı; bir “servis” dezenformasyonunu kullanarak. Ama sonra özür dilemeyi bilmişti benden.

Zaman’dan bir özür beklemiyorum.

Orada yazan; okuduğum Ali Bulaç ve Etyen Mahçupyan’dan ve Herkül Milas’tan ve fiahin Alpay’dan bir ”ses” bekliyorum.

Yoksa artık onları da okuyamayacağım; gazetelerini artık izlemeyeceğim için. Haksız bir tutuklama ile özgürlüğümün alınması ile yetinmiyorlar; bir de hakarete uğruyoruz; buna “meslektaşlarımızın” alet olması ise daha büyük bir acı veriyor.

En son bir not: Bay Erdoğan gibi Bay Kılıçdaroğlu da bir çeşit vicdan patlaması yaptı; gazeteci ve yazar Sabahattin Ali’yi CHP olarak biz öldürdük diye. Ve ne basından; ne TV’lerden bir ses geldi; ne bir yankı oldu. Eğer Bay Sav; patlamasaydı, “CHP, Atatürk’e de kalmadı” diye; “ben acaba yanlış mı duydum” diyecektim.

Bu da Tayyip Bey’in “Dersim Özürü” gibi tam olmadı; ama olsun! Kemal Bey de; “Sabahattin Ali’yi biz öldürdük” dedi ya; CHP olarak…

Bu sızan ışığı büyütmeyen “basına” da yuh olsun!

THE END

(*) Ragıp Zarakolu tarafından kamuoyuna açık bir mektup olarak gönderilmiştir.

Baba beni eve kapat

AKP ‘nin 5 grup başkan vekili Meclis Başkanlığına yeni bir yasa tasarısı vermişler, tasarıya basın “4+4+4” adını koydu, oysa amacına uygun olarak “8-4” demek doğru olur. Gelen tepkiler üzerine tasarıda değişiklik yapılacağı, “4+4+4”ün değişeceği “8+4” olacağı, ama İmam Hatip Liselerine girişin ilk 4’ten sonra mümkün yapılacağı basında ileri sürüldü.

Ben İmam Hatip Liselerinin çekiciliği kalmadığından, ailelere çocuk için bir gelecek vaat etmediğinden, İHL konusunda “4+8” formülünü AKP’nin “dediğimi yaptırdım” iddiası olarak oya dönük bir teşebbüs görüyorum. Ayrıca köktendinci endoktrinasyon devlet dışında cemaat ve tarikatlar vasıtasıyla kurslarla, burslarla, yurtlarla yapılıyor.

Bu haliyle çıkarsa yasanın asıl vuracağı kesim kız çocukları olacak. 5-10 yıldan itibaren de kadınlar. İntihalci bakan Ömer Dinçer eleştirileri “ideolojik” diye yorumladı. 5 Grup Bşk. Vekili imzaladığına göre hükümetin haberi olamaması düşünülemez. AKP yöneticileri zaman zaman yaptıkları gibi, ortaya bir laf attılar, tutarsa alıştıra alıştıra yapacaklar. Tasarının bizzat sahipleri tarafından değiştirileceği söylense de, henüz bir netlik yok. Çünkü Genel Başkanları Tayyip Erdoğan 28 Şubattaki Grup toplantısında 4+4+4 tasarısına karşı çıkanlara şiddetle çattı, TÜSİAD’a “işine baksın” dedi. İşine geldiği zaman TÜSİAD“Sivil Toplum Örgütü” der, gelmezse “bitaraf olan bertaraf olur” ya da “o ne karışıyor” diye azarlanır.

Eğitim konusunda veya başka bir konuda yasa tasarısı gelecek, TÜSİAD veya başka bir dernek “benim alanım değil” diye ses çıkarmayacak. İşte, Erdoğan’ın demokrasi anlayışı.

Nihal Bengisu Karaca yasayı açık açık savundu, karşı çıkanlara “iki tercihten birini yapmak zorundasınız: 1)Ya okul eğitiminde kız çocuklarının başlarını örtmelerine izin vereceksiniz 2) ya da kız çocuklarının inançlarını istedikleri gibi yaşayacakları evlerinde açık öğrenim yapmalarına razı olacaksınız” dedi.

4+4+4’ün asıl amacı 10 yaşından sonra kız çocuklarının başlarını kapattırmayan zorunlu okul eğitimini kaldırmak, İslami kesimin diliyle “mütedeyyin” babalara imkân tanımak. Karaca’nın da söylediği bu.

Tasarıyı Taraf’tan Ahmet Altan ve Kerim Altan da pek beğendiler. Ahmet Altan her zamanki üslubuyla “yasa kız çocuklarını okula kapatmaktır” diyenlere çıkıştı, O kızların eve kapanmayacağını, üretimde başı örtülü olarak iş bulacakları nı düşünüyor.

“Kızları eve kapatacaklar” takıntısı, kızları gerçekten de eve kapatmak isteyenlerin çağı ıskalayan ilkel körlüğünden çok da farklı gözükmüyor çünkü” dedi. Söz ettiği kızların sayısı milyonlarla ifade ediliyor. Onlar yasal çalışma yaşları gelince sanayide veya hizmet sektöründe istihdam edilecek. Bilmiyor mu ki, Türkiye’de iş gücü açığı yok, tersine çok çok fazlası var. TÜSİAD Genel Başkanının bu konuda ne dediğini de dinlememiş.

Türkiye’de kızlarını okutmak istemeyen, çünkü kızını kendi “namusu” gibi gören kim bilir kaç milyon baba ve ana var. Evet, Ahmet Altan, kızları eve kapatacaklar ve çocuk ev işi yapacak, kardeşlerine bakacak, evde daha fazla yük alacak, kişiliğinin toplum içinde gelişmesine imkân tanınmayacak, yaşı gelince kocaya varacak, öğrenimsiz kalıp erkeğin esiri olacak, kocasından sık sık dayak yiyecek, çocuklarının önünde aşağılanacak. Milyonlarca kadın zaten buna mahkûm, AKP kanunuyla bu mahkûmiyet daha da muhkem hâle gelecek.

Tasarının mevcut hali AKP yöneticilerinin kadına bakışının belgesidir. Başbakanın esip gürlemesi sadece “inadım inat” demek değildir, kızları İslamiyete göre terbiye etme ısrarıdır.

Kerem Altan’a gelince, ona göre teşebbüs “sivil ve uygar nesiller yetiştirme projesidir” çocuklar bu sayede “eğlenerek öğreneceklerdir”.

Ahmet Altan 20 yıla kadar yeryüzünden okul eğitiminin kalkacağına inanıyormuş, kanısının kanıtı profesörlerin İnternetten ders vermeleri. Okul eğitiminin bu kadar yakın zamanda kalkacağına inanmak eğer tatlı bir hayal değilse, teknolojiden anlamayanların teknoloji hayranlığı olabilir. Düşünsenize, 20 yıla kadar yeryüzündeki bütün ilk ve orta dereceli okullar kalkacak. Üniversite ve yüksek okullar da. Örneğin Harvard, Columbia, Yale, MIT ya da Oxford, Cambridge, London School of Economics, Heidelberg, Humbolt, Sorbonne ve diğerleri de olmayacak. 20 yıla kadar mesela iki milyar çocuk uzaktan eğitim görüyor olacak. Teknoloji o kadar hızlı k, 200 yılda kurulmuş okul sistemi, 20 yılda tarihe karışacak.

Dahası da, böyle olacak diye, “kız çocukları 10 yaşından sonra evde örgün eğitim görsünler ya da fabrikaya girip çalışsınlar” demeli, buna öncülük eden AKP’yi alkışlamalıyız.

Okul sosyal yaşamdır

Nihal Karaca’nın bakış açısı din yönündendir, 10 yaşından itibaren kızların örtünmesi açısındandır. Ama Ahmet ve Kerem Altan teşebbüsü din adına değil, bilim ve çağdaşlık adına desteklemişlerdir.

Okul eğitiminin başlıca iki amacı olur: a) Öğretme, b) Eğitme. İki kavram tabii ki aynı değil. Çocuk için “öğrenme/öğretme okul dışında uzaktan da yapılabilir”, görüşünü sonraya bırakalım. Eğitim konusuna eğilelim. Çünkü eğitim öğrenme+ yöntem+üslup+yaşam deneyimi edinme+toplumsal birey olma gibi özsel öğeleri kapsar.

Okul her şeyden önce, çocuğun toplumla tanışmasıdır, sosyalleşmesidir. İnsan mademki sosyal bir varlıktır, ailede başlayan ilk sosyalleşme, asıl aile dışına çıkılarak ve toplumun içine girilerek olur.

Çocuk aile ortamından ancak okulla çıkabilir. Her aile ve çevresi ister istemez “mikro klima denilen” dar bir ortamdır. Onun dışına taşmaksızın çocuk toplumu tanıyamaz. Kişi ancak topluluk içinde ve farklılıklar ortasında bireyleşebilir. Bu nedenle, onun toplumsallaşması aynı zamanda bireyleşme sürecidir.

Öğrenci okul dershanesinde değişik değişik insanlarla, kendi yaşında da olsa farklı karakterlerle tanışacaktır. O yaşta da olsa, her birey unique’tir ve farklılıklar ise zenginliktir. Aynı sosyal sınıftan ve ortamdan gelen çocuklar bile tümden aynı kültürden, aynı mizaçtan değildirler.

Farklı farklı insanlarla gündelik yaşantıyı paylaşmak, konuşmak, şakalaşmak, oyun oynamak, ders yapmak, ya da kızmak, sınıftakilerle birlikte sevinip onlarla üzülmek.. bunların hepsi ailenin ötesine taşmış toplumsallıktır, insan tecrübesi edinmeye başlamaktır. Toplum madem ki, insanlar ve onlar arasındaki ilişkiler bütünlüğü demektir, toplumsal deneyim de farklı farklı insanlarla ilişki ve iletişim demektir.

Okulun o yaştaki çocuğa asıl yararı budur. Bırakınız çocuğu, üniversitede bile çok değişmedik mi? Biz öğrendiklerimiz değiştirmedi, aile ve lise çevresi dışına çıkarak çok değişik illerden, çevrelerden, kültürlerden insanlarla iletişime girmemiz değiştirdi..

Kaldı ki, çocuk için, okulda ders dışı etkinlik olanakları da vardır. Bizde azdır, ama gene de vardır. Spora gelince, Türkiye’de okul öğrencisi değilse, çocuk için spor imkânları mahalle futboludur. Onun düzenli ve disiplinli spor olanakları olsa olsa okullarda olur. Spor dışında başka okul etkinlikleri de çocuğun yeteneklerini keşfedilmesi ve gelişmesi için alandır. Örneğin gelecek yıldan başlayarak çocuğu ilk 4 yıldan sonra “örgün eğitim” diye okuldan alacaksınız, TV’den, DVD/VCD’den öğrensin diyeceksiniz, ama milyonlarcası için çocuk spor tesisleri, müzik yapma olanakları, yetenekliler için resim kursları da sunacak mısınız?

Sosyalleşmeye dönersek, hiçbir çocuk saydığımız sosyalleşme imkânlarına aile çevresinde sahip olamaz. 11 yaş ve sonrası ergenlik çağına girmektir, kişiliğin şekillenme yaşlarıdır.

Sınıf arkadaşlarının yanı sıra farklı farklı öğretmenleri tanıması bile, evdeki annesinden, babası ndan, birkaç komşusundan veya hısım akrabası ndan farklı yetişkinleri tanıması demektir.

Olumsuzlayarak andığımız hocalarımız vardı, ama o yaşlardan beri sevgiyle andığımız öğretmenlerimiz çok daha fazladır, onların üzerimizdeki etkilerini kim yadsıyabilir? Öğretmen ceberut ve korkulan kişi değildir, öyleleri de elbet vardır, ama öğretmen-öğrenci arasında sevgi bağları daha güçlüdür. Sadece kendi kişisel belleğimiz yoklayalım, aradan onca sene geçmiş olanları mız bile ne kadar çok öğretmenini sevgiyle anımsayacaktır.

“20 yıla kadar onların hiç biri kalmayacak, sınıf arkadaşları da olmayacak, öğretmenler de” demek, insan insana ilişkinin yerini insan-makine ilişkisi alacak diye gönenmek ve öyle bir düzene öykünmek demektir. Makineler zaten hayatımızı yeterince işgal etmişler, hiç değilse eğitim çağında olanlarımızı Internet ve TV/DVD ile baş başa bırakmayı olumlamayalım, zira çocukların arkadaşlarını ne kadar çok sevdiklerini düşünelim, okulun ona arkadaş seçme ve haftada 5 gün, günde 5 saat arkadaş sevgisini (insan sevgisini) paylaşma olanağını fazla sunar.

Psikolojik etmenler

Öğrenme ve ders çalışma konusuna gelince, az sayıda öğrenci seve seve ders çalışır. Zorunluluk ve sınavlar, ödevler ders çalışmasını sağlayan asıl etmenlerdir. Okul ortamı sosyal ortam olduğu için birçok çocuk derslerini bilememekten mahcup olur, arkadaşlarından ve –en azından– sevdiği öğretmenlerinden utanır. Salt bu nedenle bile olsa gayret gösterir.

Gene pek çok öğrenci için okul sınıfı bir yarışma ortamıdır da. Veya çocuğun “derse kalkması” ona topluluk içinde konuşma alışkanlığı kazandırır, dersini bilenler için özgüven oluşturur.

Herkes biliyor ki, özellikle bizde öğrencilerin çoğu öğrenmek için değil, not almak için ders çalışırlar. Okul eğitiminin düzenliliği ve sürekliliği olmazsa çocuk çalışmaktan imtina edecektir. Periyodik yazlı ve sözlü sınavlar regülaör (düzenleyici) rol oynarlar. Öğretmenlerin verdikleri ödevler, onların düzeltilerek öğrenciye iade edilmesi, ana dil ve yabancı dil derslerinde yazmaya alışmak, ifade yetisinin gelişmesi, hepsi okul eğitimi sayesinde olur. Çocuğun yeteneklerinin, becerilerinin geliştirilmesi de.

Yoksa örgün öğretimde çocuk TV’den ders dinleyecek, verilen kitaplardan çalışarak dönem sonu sınavına girecek 11-15 yaşlarındaki bir çocuğu nereden bulacaksınız? Açık öğretim liselerindeki öğrencilerde bile o sorumluluk düzeyi yokken, çocukluktan çıkmamış olanlardan bunu bekleyemezsiniz. Yüksek öğrenim çağında bu sorumluluk vardır, çünkü tek şansı bu kalmıştır, o diplomayı alamazsa asla iş bulamayacağını bilmektedir (diplomalıların bile bulamadığını bilmektedir.)

Öğrenci okulda anlamadığını hocasına veya sınıfın çalışkanlarına ya da en yakın arkadaşına sorarak öğrenme fırsatına sahiptir. Evde çalışacak olursa, bir iki akraba, komşu çocuğundan başka kimseyi tanımayacaktır, tanısa bile onunla okuldaki gibi her gün beraber olmayacaktır.

Ve nihayet “çocuk evde daha iyi öğrenir, hata eğlenerek eğlenir” diyenler milyonlarca çocuğun elverişsiz evlerde yaşadığını bilmiyorlar mı? Tıkış tepiş odalarda kardeşlerin gürültüsü, annenin misafirleri, komşu-hısım-akraba ziyaretleri arasında, o hengâmede çocuk ders mi çalışabilir?

Talim ve Terbiye Kurulu (devlet) güdümlü merkezi eğitim sistemine karşı çıkmak sistemi ve eğitim programını demokratikleştirmek ve desantralize etmek için uğraş vermek ayrı bir şeydir, “çocuklar 10 yaşından sonra hiç okula gitmesinler, öğreneceklerini uzaktan öğrensinler” demek başka. Ne bizde, ne de başka bir ülkede böyle bir çocuk kitlesi var.

Devlet merkezli eğitimin dili Türkçe olduğu için ana dillerinde okul eğitiminden mahrum bırakılmış Kürt çocukları bu sistemin mağdurları dır. Doğup büyüdüğü aile ortamında öğrendiği dil ancak okul eğitimini de o dilden yaparsa gelişir, etkililik kazanır. Yazılı olmayan ve bütün bilim disiplinlerini kapsamayan dil ise günlük konuşmada kalır. Fakat AKP’nin “eğitim reformu” adı altında getirdiği tasarının zerresinde Kürt çocuklarının ve ailelerinin lehine bir öğe yoktur. Tıpkı getireceklerini söyledikleri anayasa taslağı gibi. 4+4+4’ü savunup, okul eğitiminden iyi gören gazetecilerin de okul eleştirilerinde ana dil hakkı bulunmamaktadır. Bu nedenle, eğitimin demokratikleşmesinin en önemli öğelerinden biri ana dilden eğitimi savunmaktır. Bizde ise ana dilden eğitim devlet merkezli okullarda yasak olduğu gibi, ana dil eğitimi de yasaktır. Kürt çocukları ne biyolojiyi, kimyayı, sosyolojiyi Kürtçe öğrenecekler, ne de yazılı Kürt dili ve edbiyatını.

Ev eğitimi konusunda bütün bu yazdıklarımız özellikle kız çocukları için geçerlidir. Burada sıraladığım ya da yazmaya gerek görmediğim etmenler hiç birimize yabancı değil. Ama onları yok sayıp, mücerret bir toplum için mücerret sözler etmenin izahını yapmak güç.

Gazeteciler sonuç olarak birer bireyler, ama 75 milyon nüfuslu bir ülkenin hükümeti, kızları okuldan alıkoyacak bir tasarıyı gündeme getirebiliyorsa, açıklanmayan gerekçesi Nihal Karaca’nın yazdığı gibi “kızının başını örtmek isteyen baba onu 10 yaşından sonra okula göndermesin” olabiliyorsa, hangi çağda, ne gibi bir toplumda yaşadığımızı düşünmemizde yarar var.

Karizma meselesi

AKP-liberaller cephesinde ilerlemekte olduğu görülen dökülüp dağılmanın nedeni, Başbakan Erdoğan ve sair AKP ricalinin kişisel karakter yapısının ya da politik tercihlerini belirleyip yönlendiren, geleneksel, kültürel, mezhepsel, vb.. hassasiyetlerin ağırlık kazanıyor olmasının liberal kafalara dank ediyor olması mı? Ya da Başbakan'ın fikriyatında ve maneviyatında, bir süredir, “otoriter” veya “sivil vesayetçi” eğilimler mi başgösterir oldu? Tayyip Erdoğan kendi karizmasından başı döndü de mi bu hallere girdi?

Birilerinin zihinlerine ve ağızlarına pelesenk “yeryüzü değerleri”ni, mesela, Tayyip Erdoğan niçün artık laf olsun diye bile umursamıyor? Liberal kapitalizm tutkunlarının o değerler üzerine ard arda sıralayıp durdukları tekerlemeleri niçün duymazlıktan geliyor Başbakan, kaale bile almıyor?

Başbakanın önceleri pek bir anlam veremedikleri bu halleri şimdi bu beyleri onulmaz yeislere, umutsuzluklara, kaygılara salmakta. Gücü bu kadar artan, nerdiyse mutlak iktidar sahibi, her şeyin ondan sorulduğu, ona atfedildiği karizmatik liderin yeryüzü değerlerini bu kadar boşlamasını yadırgıyorlar, ona hiç yakıştı ramıyorlar, bu tarz bir davranışı birçoğunun aklı almıyor.

Dertleri şu: Sen bu karizmanla her şeye kaadir ve muktedirsin. Bak, seksen şu kadar yıldanberi ülkede borusunu öttüren, dediği dedik, astığı kestik asker taifesi de artık önünde el pençe divan duruyor. Şu geçen dokuz, on yılda yaptıklarınla sen bu ülkeyi ve bu devleti dünyanın en büyükleri arasına yükselttin. Dışarlarda herkes Türkiye'nin parlayan yıldızını konuşuyor, Türkiye'yi dünyaya örnek gösteriyor. Senin önünde hiç bir engel kalmadı. Her şeye kaadirsin. Hadi gel artık bizi özgürleştir, n'olursun! Bak, sen olmazsan, senin yerine gelip de bizim dediğimizi yapacak, Türkiye'nin medeni toplumlar aleminin en ön safında layı k olduğu yerin hakkını verebilecek başka kimse yok. Yapma, etme, bu kadar kudreti boşa harcama!

Karizmatik başbakan bu yakarışlara, niyazlara yüz vermiyor.

Vermez.

Emek sömürüsü ile beslenip coşan dış ve iç sermaye çıkarlarını –üstelik de, kitlelere azıcık özgürlük vermek için elini uzatanın kolunu kaptırması kaçınılmaz olan Türkiye gibi özgürlüğe aç bir ülkede– gözetmek, koruyup kollamak, geliştirip maksimize etmekle yükümlü. İşi o. Sizin kuru vaazlarınıza uymak değil.

On yıldır sürmekte olan tek başına AKP iktidarı (nasıl başa geçirildiği ayrı bir konu…) global kapitalizmin dünya çapında sürdürdüğü ekonomik/askeri vahşetin ve soygunun yapısal bir öğesi. NATO'nun, Avrasya kapısını tutan en cevval, en sadık, geleceği de bir o kadar parlak üyesi. Öyle olduğu içindir ki, zaten, on yıldanberi tek başına iktidar olarak hükmünü yürütüyor. Kılına dokunulamıyor. Bu bağlamda üzerine yığılı bir dolu yükümlülüğü, işlevi var. Sırtında yumurta küfesi taşımayan sözde akıllı sizin gibi adamlarla yol arkadaşlığını niye sizin istediğınız yere kadar götürsün? Siz kimsiniz? Necisiniz?

Ya da, tersinden bakılacak olursa, ki meselenin özü odur, sizler gerekli ve vazgeçilemez saydığınız her bir şeyin, o arada, mesela, insan hakları, hukuk devleti, sosyal adalet temelli demokratik ve özgürlükçü bir anayasal düzenin muhkem esaslara bağlanarak işlerlik kazanması nı neden ille de ONDAN bekliyorsunuz?

Demokrasinin gereği? Seçmen iradesi?

Son genel seçimde oy kullanan seçmenin yarısı, asgari ücreti ayda sadece 47 TL arttırsın ya da asla daha fazla arttırmasın diye mi ona oy vermişti?

Bunca akıllı adam işin başa düştüğünü, giderek daha da düşeceğini, özgürlüğün ancak ve ancak KAZANILARAK elde edilebileceğini ve bu işin aciliyetinin dünyanın, bölgenin ve ülkenin hızla gelişen koşullarında kritik bir safhaya ulaşmış olduğunu, buna karşılık kendilerinin muktedirlere hulus çakıp beyhude yere özgürlük dilenmekten başka bir şey yapmadıklarını nasıl oluyor da idrak edemiyorlar?

Edemezler.

Bilinçlerini ve havsalalarını liberal ideoloji esir almıştır. Özgürlüğün özü ve temeli, serbest piyasa koşullarını, yani sömürü paradigmasını sürdürmekte ve mutlak surette –gerektiğinde silahla– korumakta yatar, onlara göre. Yeri geldikçe hiç çekinmeden, fütur duymadan söyledikleri budur. Dünyayı, tarihi ve insanlığın geleceğini böyle algılamaktadırlar. Bu bakımdan Başbakanın varlığı, karizması ve onca geniş tabanlı partisi onlara göre Türkiye için de, dünya için de bulunmaz nimettir. Yalnız bir konuda onu bir türlü anlayamamaktadırlar: siyasi liberalizme niçün son zamanlarda öyle soğuk duruyor?

27 Mayıs'ta, 12 Mart'ta, 12 Eylül'de de o günlerin ne kadar özgürlüğe ve demokrasiye aşık akil adamı vardıysa hemen hepsi, hiç bir yasa ve kuralla bağlı olmayan, her şeye kaadir cuntalardan, düpedüz darbe suçu işlemiş olduklarını görmezden gelerek, başta kaldıkları süre içindeki uygulamalarıyla ve yapacaklarını yaptıktan, onca cinayetten, hukuksuzluktan, Allahsızlıktan sonra çekip giderken geleceği belirlemek üzere arkalarında bırakacakları yla ne oldukları, ne için geldikleri, vb… pekala bilindiği, görüldüğü halde, demokrasi, özgürlük, hukuk devleti, sosyal adalet, şu bu talep etmişlerdi.

Bugünkiler, sözgelimi 27 Mayıs darbesinden hiç hazzetmezler. Aleyhinde ağızlarına geleni söylerler ve bununla övünürler. (Yaşı yetenlerin, darbeyi izleyen günlerde ve daha epey bir süre ne düşündüklerini, neler söylediklerini, o darbeden aldıkları ilhamla hayallerinde neler kurduklarını ve neler yapmaya kalktıklarını hiç sormayın!) 27 Mayıs cuntasından çok, o zamanın CHP'li ya da CHP'ye yakın aydınlarının eseri olan 61 Anayasüası'nı da, basbayağı tepeden inme olduğu ve anayasa referandumuna katılanların yarısından bir parça fazla oyu zor bela aldığı halde, çok sevmişlerdi.

O anayasayla gelen demokrasi ne idiyse, alelumum yarattığı olumlu hava çok sürmedi. Atatürkçü ve aydınlanmacı Cumhuriyetin en baştanberi, kırk yıldır yasakladığı işçilerin grev hakkının 1964'de İsmet İnönü koalisyon hükümetince yasal teminata bağlanmasının hemen ardından Süleyman Demirel ve adamları, sermaye çevrelerinin arkalarından iteklemesiyle, “Bu anayasa ile memleket idare edilemez!” diye bağırıp çağırmaya başladılar. Tesadüfe bakın ki, tam da o sıralarda devrin G. K. Başkanı, Memduh Tağmaç da, “Memleket idaresi fevkalade zorlaşmıstır. Ülkede siyasi hareketlenme ve uyanış ekonomideki ilerlemeyle hem ayar olmayan bir istikamette ve hızda aşırı gelişmektedir,” mealinde demeçler vermekteydi.

Sonra ne oldu? Netameli bir kavram, fikir, niyet karmaşası sürerken bu defa 12 Mart Cunta'sı nöbeti devraldı. Dönemin akıllı adamları arasına ayrılık girdi. Bazısı Ecevit'e sarıldı, bazısı açıktan ya da el altından, Cunta'ya. O günlerin devrimci gençlik hareketinde bile, “Ordu kılıcını attı!” tarzı sloganlar işitildi. Bir alay aydın, Cunta başka bir alay aydını tutuklayı p içeri atmakla meşgulken, sırtını Cunta'ya dayayan “Reform Hükümeti” diye maruf bir acayip hükümete destek çıktı. “Reformcu” Bakanlar, akılları neden sonra başlarına gelip de –ya da, daha doğrusu, kıymetleri anlaşılmayıp Cunta'nın arkasındaki başka sivil mihrakların hışmına uğrayıp da– istifa ederek köşelerine çekilinceye kadar, olan olmuştu: ülkenin dört bir yanında işkence tezgahları kurulmuş, Cunta'nı n Başbakan nasbettiği, sittin senenin CHP'lisi Nihat Erim toplumsal muhalefetin tümünü hedef alan Balyoz Harekatı'nı başlatmı ştı. Cuntacılar ve sivil akıl hocalarının ortadan kaldırmayı o gün için uygun görmedikleri Parlamento'da S. Demirel ve Adalet Partisi'nin başını çektiği, Turhan Feyzioğlu gibi doğma büyüme CHP'den gelme ünlü 27 Mayısçı aydın zevatın coşkuyla ve “büyük umutlarla” desteklediği, Cunta'nın “Atatürkçü ve devrimci iyi niyeti”ne bel bağlamayı yeğleyen azımsanmayacak sayıda CHP'li saylavın da katıldığı Meclis-içi bir “ad hoc” (geçici) koalisyonun oy çokluğu ile, 61 Anayasası'nda demokratik, özgürlükçü, halktan yana denilebilecek ne vardıysa hemen tümüyle tırpanlanıp yürürlükten kaldırıldı.

Her çalışan kişinin yasayla tanınsın, tanınmasın doğal ve temel hakkı olan iş bırakma özgürlüğünün yasalaşmasına yol açan “27 Mayıs demokrasisi” yürürlüğe girişinden sonraki bir kaç yıl içinde işte buraya varmıştı. Sermayenin ve asker-sivil bürokrasinin işi büsbütün azıtıp olanca kudurganlıklarıyla çalı şan halkın ve demokrasi güçlerinin üzerine tam çullanmasına birkaç yıl ya kalmış, ya kalmamıştı.

Günümüz liberallerinin umut bağladığı AKP iktidarı o kudurganlığın ürünü 82 Anayasası' nın –üstelik yine aynı zavatın öve öve bitiremediği Turgut Özal ve onun 2002'den bu yana AKP hükümetlerinde fink atmakta olan adamları eliyle 1984'ten sonra büsbütün ağırlaştırılan– gerici, despotik mavzuatını ve onlara dayanılarak çıkarılıp dayatılan Terorle Mücadele Yasası veya Polis Vazife ve Selahiyetleri Yasası türünden yeni düzenlemeleri dilediği gibi kullanarak memleketi bu hallere getirdi.

Yalan mı?

Yeryüzü değerleri diye tutturarak piyasayı ve uluslararası sermayenin her yerde gittikçe ağırlaşan sömürü paradigmasını kutsayanların, memleketin AKP'liler eliyle bu hale getirilmesindeki sorumluluk payı bir yana, hala daha demokrasi ve özgürluk, çağdaş hukuk devleti ve insan hakları taleplerinin hayata geçmesi için Tayyip Erdoğan üzerinde baskıları, ikide bir, “Mağrur olma Padişahım, senden büyük…” var demekten mek parmak ileri gitmiyor. Ya da karşısına geçip babalanmaya özenir sözde tehditkar pozlar takınarak hep bir arada makam tutuyorlar…

Hazretlerin yeryüzü değerleri ya da AB kriterleri dediği şey, nirengi noktaları yalpalamış zihinlere ve neyduğü belirsiz ihtiraslara arız kavram kargaşası ürünü hezeyandır. “Yeryüzü değerleri”nin gerçek zeminini ve iç yüzünü şaşırır ve bir de, üstelik, size kulak verenleri şaşırtmakta “fayda” görürseniz, günü geldiğinde Tayyip Erdoğan'in karizması karşısında işte böyle şapa oturursunuz.

Tayyip Erdoğan ayağı yere basan, dünya ve ülke koşullarında ne yapacağını, ne yapmayacağını bilen, hani o sizlerin sık sık telaffuz etmeye bayıldığınız “çağın ruhu”na tam uyum sağlamış –ondan da öte, çağın ruhunun ete kemiğe bürünmüş canlı timsali– bir demagog politikacı.

İşini iyi biliyor ve iyi görüyor.

Sizler nesiniz? Necisiniz?

Hepiniz, onun kapısında ağlaşan zavallı tufeylilersiniz…

Arap isyanlarının tarihsel ve toplumsal arkaplanı

“Arap İsyanları" olarak adlandırılan süreç bir yılını doldurdu. Bu toplumsal muhalefet hareketlerinin bugün geldikleri noktayı kavrayabilmek ve buradan nereye evrilebilecekleri konusunda tahminde bulunabilmek için içinde oluştukları politik-ideolojik arkaplanı tarihsel-toplumsal bağlamı içinde incelemek yararlı olabilir.

Biz bu kısa yazıda, "Arap İsyanları"nın içinde ortaya çıktıkları Bölgesel statükoyu (politik coğrafya, uluslararası sistem içindeki altsistem yapısı), tarihsel mirası (toplumsal bellek), iç düzenlerin sistemik özelliklerini ve toplumsal şekillenmeyi genel hatlarıyla incelemeye çalışacağız.

Arap İsyanları'nın içinde yer aldığı uluslararası düzenin kaynağı, Birinci Dünya Savaşı diye bilinen ilk büyük emperyalist paylaşım savaşıydı. Bu savaş içinde Araplar Osmanlı hakimiyetinden kurtulup bağımsızlıklarını kazanmak için ayaklandılar. İngiltere ile Fransa da, Osmanlı' ya karşı savaşlarında destek karşılığında, Arap isyancılara bağımsızlık sözü verdiler. Bu arada, bu iki sömürgeci güç, savaş sonunda Osmanlı' nın Arap topraklarını aralarında paylaşma konusunda gizlice anlaştılar. Savaş sonunda da, buna (Sykes-Picot Anlaşması) dayanarak Bölge'de yeni bir statüko kurdular. Galip sömürgecilerin yeni bölgesel planı uyarınca Araplar küçük devletçiklere bölündüler; Suriye, Irak gibi ülkeler bir kaç parçaya ayrılıp farklı oluşumlar halinde paylaşılırken, Ürdün gibi hiç yoktan yapay ülkeler de kuruldu; sınırları masa başında çizilen bu devletlerin başına birbirleriyle çatışmalı ailelerden seçilen krallar, hanedanlar getirildi; pek çoğu içinde farklı etnik, dinsel, mezhepsel, kültürel yapılar biraraya tıkıştırıldı; Mı- sır ya da Suudi Arabistan gibi sözde bağımsız ülkeler sömürgeci ülkelerin silahlı kuvvetleri ve askeri üsleriyle sıkı denetim altına alındı; Körfez ülkeleri de manda yönetimlerine devredildi.

Bu sömürgeci statüko, daha sonra, İkinci Paylaşım Savaşı ardından, tümüyle askeri-politik- ekonomik işgal altında tutulan Suriye, Irak gibi "bağımsızlık" verilen devletlerin siyasi coğ- rafyaya eklenmesi ve asıl önemlisi Siyonist İsrail Devleti'nin kurulmasıyla yenilendi.

Soğuk Savaş döneminde, ABD'nin, sosyalist devrim dinamiklerine ve milli bağımsızlık mücadelelerine karşı dünya çapında giriştiği büyük saldırıda, Bölge'de de sarsıcı gelişmeler ortaya çıktı. Amerikan saldırı ve müdahalelerine karşı ortaya çıkan büyük direniş dalgası bütün Arap ülkelerini anaforuna aldı. Bu toplu kalkışmayla birlikte, önce Mısır'da Nasır önderliğindeki subayların, ardından da Suriye ile Irak'ta Nasırcı ve Baasçı gurupların yine askerlerin öncülüğünde iktidarı ele geçirmeleriyle yeni bir dönem başladı. Bu dalga, bütün Arap devletlerini kası p kavuran bir kitleselliğe ulaştı, Tunus, Cezayir, Yemen, Sudan, Libya gibi ülkelerin herbiri kendilerine özgü süreçlerle sonunda yeni statükonun belirli bir yanında kendi yerlerini aldılar. Buna karşılık bu dalgayı durdurmak için, 1957 yılında ABD denizcileri Beyrut'a çıktı, İngiltere paraşütçülerini Amman'a indirdi. Körfez'in feodal despotik rejimleri de ABD ile İngiltere'nin üst düzey silahlı denetimi ve koruması altına alındılar. Böylece iki kampın sınırları oluştu Bölge'de. 1950'li yıllarda emperyalizmin bölgesel tetikçisi Türkiye oldu. 60'ların sonlarından başlayarak da, silahlandırılan fiah'ın İranı Körfez bekçiliği görevine getirildi. Emperyalizme ve Siyonizme direnmeyi seçen rejimler de, bütün antikomünist karakterlerine karşın, önce Bağlantısızlar hareketi içinde yer aldılar, sonra da Sovyetler Birliği ile askeri ittifaklara girdiler. Oluşan güç dengesi sonunda da, temelleri Birinci Dünya Savaşı'nda atılan Bölge statükosu, yeni yapısıyla donduruldu.

1970'lerin ortalarında Mısır'ın düşürülmesiyle bölgesel güç dengeleri önemli ölçüde emperyalizm lehine değişti. Bölgesel düzenin kritik/stratejik parçası-hamisi olan Sovyetler Birliği'nin yıkılmasıyla da, statüko temellerinden sarsılmaya başladı.

1990'ların başında ABD, bütün bölgeyi yeniden "dizayn" edecek bir planı oluşturmaya başladı. Bir yandan, hala eski direniş efsanesi saşarı nda görünen ve İsrail ile çelişkili/çatışkılı bir konumda bulunan ülke rejimlerinin devrilmesi ve bu arada da arkaik, gerici, toplumsal dayanakları çürümüş işbirlikçi rejimlerin de değiştirilmesi, bütün bölgenin yenilenmiş iktidarlarca Küreselleşmeye (uluslararası kapitalizme) eklemlenmesi, liberal (vahşi) kapitalizme uygun bir toplumsal çerçevenin oluşturulması, rejimlerin Yeni Dünya Düzeni'ne uyarlanması hedeflenmekteydi. Böylece, bütün bölgede, kapitalizmi, liberalizmi ve emperyalist bağımlılığı, kendi kurum ve ilişkileriyle yapısal olarak, dışsal müdahalelere gereksinim duymaksızın, yeniden üreten yapıların inşası gerçekleştirilmiş olacaktı. Çürümüş rejimlerin, sadece istikrarsızlık değil, aynı zamanda, etkin ve yığınsal muhalif ("terörist") unsurlar üreten odaklara ("bataklıklar"a) dönüştüğü varsayımına dayanan bu emperyalist teşhis, bölgeye emperyalist saldırının ideolojik-politik temelini oluşturmaktaydı. Stratejik temel ise, Mısır'ın düşürülmesi, İsrail'in büyük askeri üstünlüğü ve Sovyetlerin çökmesiyle zaten çoktan oluşmuştu.

1991 Irak saldırısı (Körfez Savaşı) bu yönelimin ilk salvosuydu. Gerisi, Afganistan ve Irak işgalleriyle geldi ama karşılaşılan büyük direnişle kesintiye uğradı.

Bugün, eski statükonun nihai yıkımı gerçekleşmekte. Bu sefer, ilk hamle ve darbe ülkelerin içinden, toplumsal muhalefetten geldi. Emperyalizm ise, bir yandan işbirlikçi yapıların restorasyon çabalarına destek veriyor, bir yandan da, güncel ihtiyaç ve çıkarları çerçevesinde, akamete uğramış yeni düzen oluşturma projesini hayata geçirmeye çalışıyor.

Sözünü ettiğimiz, direnişlerle, savaşlarla, işgallerle, devrimler ve darbelerle, ittifak ilişkileriyle, iniş ve çıkışlarıyla oluşmuş sömürgeci statükonun yaratmış olduğu bir toplumsal bellek de var elbette. Bu toplumsal bellek, bugün Arap İsyanları'nın arkaplanını oluşturan "Tarih"in ta kendisi. Şimdi buna bakmak gerek.

Nasır anılarında ("Devrimin Felsefesi") şunu anlatır: "Bir ara, çocukluğumda ne zaman havada bir uçak görsem haykırdığım bir tekerlemenin anlamını bulmaya çalıştım: 'Ey büyük Allahım, İngilizleri kahret' (Ya Aziz, Ya Aziz. Dahiya takhud el-İngilizi). Sonra öğrendim ki, bu sözler bize Memlük günlerinden kalmış. Atalarımız bunu o günlerde İngilizlere karşı söylememekteymiş ama benzer bir tekerlemeyi Türklere karşı kullanmışlar: 'Ey Allahım, Türkleri helak et' (Ya Rab, Ya Mutajelle, Ahlik El- Osmanlı). Ben sadece yeni bir duyguyu eski bir biçimle ifade etmekteymişim. Alttaki gerçeklik aynen sürüyordu, hiç değişmeden. Sadece ezenin adı değişikti."

400 yıllık Osmanlı boyunduruğu, ardından gelen klasik sömügeciliğin tahakkümü ve bu dönemler boyunca yıkılan bağımsızlık umutları, Siyonist hançerin Arap bağrına sokulması, Amerikan saldırganlığı, savaşlar, yenilgiler, aşağılanma, horlanma, gerilik, Filistin trajedisi... Arap toplumsal belleğinin bugün de canlı kalan anıları bütün bunlar. Arap tarihinin, bellek ve vicdanlarda yer etmiş, bilince ve ruhi şekillenmeye kazınmış, kültürde, kurumlarda, yaşamda damgasını vurmuş köşe taşları yabancı zulmü ve bunun yüzyıllar boyunca beslediği direniş ruhu, toplumsal muhalefet dinamiği...

Osmanlı boyunduruğunun anıları, sonraki tetikçi Türk militarizminin pratiğiyle; sömürgeciliğin tahakkümü, İngiliz-Fransız Süveyş işgaliyle, Filistin'in parçalanmasıyla, İsrail'e verilen desteklerle; emperyalist saldırganlık, ABD'nin kesintisiz husumetiyle, bitmez tükenmez düşmanlığı yla, sabotaj ve darbe kışkırtıcılığıyla, istikrarsızlaştırma müdahaleleriyle; ve nihayet, Batı uygarlığının aşağılayıcı yıkıcılığı, Siyonist Devlet'in ırkçı varlığıyla, Arap belleğinde hep direniş-mücadele-başkaldırı dinamiğini beslemiş, bu, gündelik hayatın her alanında, okulda, ailede, camide, kışlada, sokakta, sürekli yeniden üretilegelmiştir. Bu durum, yerel işbirlikçiliği, iç ihaneti, yabancı tahakkümüyle özdeşleşmiş kapitalizmi, Siyonizmi ve doğrudan emperyalizmi hedef alan bir toplumsal enerjiyi canlı tutmuştur. Toplumsal bellekteki bu olgu, Arap toplumsal muhalefet damarını yaşatan, her fırsatta yığınların üzerlerine serilen "ölü toprağı"ndan kurtularak ayağa kalkmalarını sağlayan temel dinamiklerden olmuştur. Arap İsyanları' nın tarihsel bağlamı böyle değerlendirilebilir.

Üçüncü düzlemdeyse, Arap düzenlerinin yapısal özelliklerine ve evrimlerine bakmak gerekmektedir. Arap direnişini simgeleyen rejimler;
a) işbirlikçi iktidarlara karşı yoksul yığınların muhalefetinin rüzgarını arkalarına almışlardı;
b) Siyonizme ve empeyalist karışmacılığa/tahakküme karşı, bağımsızlıkçı, radikal asker kökenli küçükburjuva önderliklere dayanmaktaydılar;
c) sermaye birikiminin yetersiz olduğu koşullarda, devletin öncülüğünde sanayileşmeyi ve özerk ekonomik kalkınmayı öngörmekteydiler;
d) toplumsal tabanlarını oluşturan yoksul yığınların devlet/kamu müdahaleciliğinden yararlanabilecekleri bir tür geri kapitalizme özgü "refah devleti" (sosyal devlet) kurmayı planlamaktaydı lar;
e) büyük toprak ağalarını hedef alan toprak reformundan yanaydılar;
f) yoksul işçi ve emekçilerin korporatif biçimde ve devlet denetiminde örgütlenmelerini ve politik hayatta bu çerçeve içinde yığınsal olarak seferber edilmelerini yeğlemekteydiler;
g) proletaryasız bir (nasyonal) "sosyalizm" ve milli birlik-beraberlik anlayışı doğrultusunda dehşetli antikomünisttiler;
h) İslam'a dayalı bir retoriğe karşın laiktiler;
i) Filistin trajedisini bütün Araplar için bir "milli mesele" olarak görmekteydiler; ve,
j) dünya görüşleri Batı'ya yakın olmakla birlikte, Soğuk Savaş'ta bloklar arasında tarafsiz kalmaktan, iki taraşa da çok yönlü ilişkiler kurmaktan yanaydılar.

Bu rejimler, bütün "Arap Sosyalizmi" söylemine, yaygın millieştirmelere, radikal sayılabilecek toprak reformu girişimlerine ve "sosyal devlet" uygulamalarına karşın elbette kamu mülkiyet ve işletmeciliğine dayalı bir devlet kapitalizmi inşa etmişlerdi. Politik ve ekonomik gücün çoğunluğu asker kökenli ekonomi yöneticileriyle silahlı kuvvetlerde toplandığı bu rejimler, ABD ile neredeyse her alanda karşı karşı ya geldiler. ABD, bu rejimlerden, bir Ortadoğu NATO'su aracılığıyla, aynen Türkiye gibi, Soğuk Savaş'ta Batı'nın jandarmalığını yapmaları nı; İsrail'le uzlaşmalarını; Dünya Bankası ve IMF reçetelerine uygun ekonomik kalkınma programları uygulamalarını talep etmekteydi. Bu taleplere yapılan itirazlara ise, Batı'dan, darbe girişimlerinden doğrudan askeri harekatlara, sabotaj ve suikastlere, istikrarsızlaştırma çabaları- na uzanan çok sert tepkiler gelmekteydi. Bu durumda, sözkonusu rejimler, peyderpey Sovyetlerle ve Varşova Paktı üyeleriyle, onlardan silah satın almayla başlayan, finansman katkıları yla, ticaret ve ekonomik ilişkilerle devam eden, sonunda da politik/askeri ittifaklara dönüşen ilişkiler kurmak zorunda kaldılar.

Bu ulusalcı-devletçi, "ilerici ve solcu", antiemperyalist- antisiyonist askeri rejimler, kamu iktisadi teşebbüslerinden oluşan devasa bir kamu ekonomisine kumanda etmekte, ağır dış politika krizleri içinde tam bir toplumsal seferberlik halinde dinamik ve bunalımlarla örülmüş bir ortamda varolmaya çalışmaktaydılar.

Zamanla bu ülkelerde üç gelişme ortaya çıktı. Birincisi, bütünüyle ekonomi yönetimine ve siyasete yönelmiş ordu ve bürokrasi içinde yozlaşma/ yolsuzluk eğilimleri olgunlaşmaya başladı. İkinci olarak, büyük işletmeleri yöneten çoğu asker kökenli bürokrasi içinde bir "bürokrat burjuva" odak oluşmaya başladı. Bunlar, büyük ekonomik kaynaklara hakim konumdaydılar ve mirasla çocuklarına bırakma dışında bu kaynaklar üzerinde hesap vermeksizin kişisel tasarrufta bulunma imkanına sahiptiler. Üçüncü olarak da, eski rejimin kent ve toprak "burjuvazisi", yani mülk sahipleri, ekonomik ve politik güçlerini büyük oranda yitirmiş, önemli ölçüde tasfiyeye uğramış olsalar da varlıklarını sürdürmekteydiler. Bunlar, toprak reformundan elde ettikleri mali kaynakları, özel sektöre bırakılmış inşaat, tekstil, yabancı şirket acentalığı, ulaşım gibi sektörlerde, orta boy tarımda ve ticarette birikime aktararak sınıfsal varlıklarını sürdürmekteydiler. Ancak devlet fideliğinde bir yer tutarak kendilerini var edebileceklerinin bilincinde olan bu kesimler de giderek "burjuva bürokrat" bir karakter edinerek rejimle uzlaştılar ve bir odak olarak sınıfsal yelpazedeki yerlerini güvence altına aldılar, beklemeye başladılar.

1967 İsrail saldırısı sonunda, bu ekonomi yönetiminin ve siyasetin batağına batmış profesyonel ordular büyük bir yenilgi yaşadılar. Varlık nedenlerini oluşturan ve toplumsal desteklerinin ana payandası olan "ulusalcı tavır" böylece ağır bir darbe aldı, meşruiyet krizi ortaya çıktı. Toplumsal beklentileri karşılayamayan, hantal bürokratik devlet kapitalizminin yolsuzluk ve yoksullukla örüldüğü, demokratikleşmenin gerçekleştirilemediği koşullarda, bir de İsrail karşısındaki bozgun ve küçük düşme, toplum içindeki hoşnutsuzlukları gün yüzüne çıkartırken, rejimleri de, kendi halkından korkan, askeri vesayete ve devlet zoruna daha fazla ihtiyaç duyan, sadece içi boş milliyetçi retorikle toplumsal meşruiyet arayan bir bunalım içine soktu.

Zamanla, sozkonusu rejimler, iç ve dış başarısızlıklar karşısında köşeye sıkışıp zalim askeri diktatörlüklere ya da polis devletlerine dönüştüler. Bu gericileşme, İsrail ve emperyalizmin baskılarıyla birlikte rejimleri içinden çıkılmaz bir çürüme sürecine soktu. Dış (Sovyet) destek ve devlet zoru ellerindeki tek koz olarak kalmıştı.

İyice gericileşen bu "ulusalcı sol" iktidarlar ve köhnemiş devlet kapitalizmi karşısında iktidar blokunda iki temel eğilim boy vermeye başladı. Birincisi, palazlanmış "bürokrat burjuva" larda yeşeren ve eski burjuva kalıntıların da hep özlemle bekledikleri, kamu mülkiyetinin tasfiyesi ve özelleştirme yönelimiydi. Buna paralel ikinci eğilimse, emperyalizmle uzlaşma arzusuydu. Devlet kapitalizminin ürettiği "burjuvazi"ler doğal sınıfsal güdü ve dinamiklerinin gereğini planlamaya başlamışlardı.

"Tasfiye" sürecinin emperyalizmle uzlaşma programının iki ayağı vardı. Birinci unsur, emperyalist devletlerle, başta da ABD ile politik uzlaşma arayışları olarak ortaya çıktı. İkinci olarak da, bu uzlaşma, aynı zamanda, beynelmilel sermaye ile anlaşmak, hedeflerde birleşen "burjuvalaşmış bürokrasi" ile eskinin "bürokratlaşmış burjuva" kalıntılarının global sınıf ağabeyleriyle buluşmaları anlamına gelmekteydi.

ABD koşullarına göre, emperyalizmle uzlaşmanın yolu, İsrail'le uzlaşmaktan geçmekteydi. Bunu Mısır'da Sedat gerçekleştirdi; önce İsrail'e gitti, Kneset'te konuştu, ardından Beyaz Saray'da ağırlandı. Mubarek de, muazzam ölçekteki tasfiye, yani özelleştirme kampanyasını başlattı.

Suriye ya da Irak rejimleriyse, büyük özelleştirme politikalarına karşın, İsrail'le anlaşma koşulunu yerine getiremediler ve büyük uzlaşmalarını gerçekleştiremediler. Mısır, uzlaşma (daha doğrusu teslimiyet) karşılığında, Sina Çölü'nde 67 Savaşı'nda yitirmiş olduğu toprakları İsrail'den geri aldı ve topluma pazarlayacak bir şey elde etmiş oldu. Ama Suriye rejimi bakımından stratejik Golan Tepeleri işgal altındayken ve bu konuda İsrail ödünsüz davrandıkça, "uzlaşma" mümkün değildi. Saddam rejimi ise, İran'la ABD adına savaşmak da dahil pek çok alanda işbirliği yaptı ama rejimin meşruiyet kaynağı olan "Filistin meselesi"nde İsrail'le buluşamadı. Bu koşul yerine gelmeyince de ABD tarafından kabul görmek mümkün olmadı. Sovyetler çökünce de, iki rejim de büyük bunalı- ma girdi. Benzer durum Kaddafi'nin Libyası için de geçerliydi.

"Arap Sosyalizmi" denen, Sovyetlerin "kapitalist olmayan yol"un yolcularının devlet kapitalizmi, sonunda, kendi öz dinamikleriyle kendi sonunu, tasfiyesini hazırlayan koşulları oluşturdu ve bunlar emperyalizmin de katkılarıyla hükümlerini icra ettiler.

Şimdi, Arap İsyanları'nın toplumsal boyutuna bakabiliriz. Nasıl bir toplum içinde gelişti bu süreç?

1950'lerin "ulusalcı sol" rejimleri, Arap yoksulları nın, Fanon'un "Dünyanın lanetlileri" dediği "baldırı çıplaklar"ın, Fransız Devrimi'nin "donsuzları"nın mirasçılarının omuzlarında yükseldi. Nasır, darbeden iki gün sonra yeni iktidarın coşkusuyla grevlerini sürdüren tekstil işçilerinden ikisini ibreti alem için astırmıştı. Yine de Arap dünyasının dört bir yanında yoksullar ve ezilenler bu rejimleri büyük coşkuyla desteklediler, yerel işbirlikçileri felç halinde tutup emperyalizmi umarsız bıraktılar. O dönemde, komünist partiler de milyonları harekete geçiren büyük güce sahip oldular. "Milli burjuvaziyi ürkütmemek için mülkiyet sorununa değinmemek"ten başlayan, millileştirmeleri ve devlet müdahaleciliğini, yani devlet kapitalizmini "sol kamuculuk" olarak yüceltmeye yönelen, bir "Ortadoğu Mao'su çıkmasın" diye Amerikan yardımlarıyla yapılan toprak reformlarını "devrim" diye selamlayan, Bağlantısızlık hareketine katılımı ve sonra da Sovyet ittifakını antiemperyalizmin doruğu olarak gören, nihayet "kapitalist olmayan yol" ile teorik gerekçeyi de keşfeden komünist partiler, "ulusalcı sol" iktidarların kendilerine yönelik bütün baskı ve zulmüne karşılık onlara hep destek verdiler. Bu destek, illegal sayıldıkları dönemlerde bile rejimin kurumlarında görev almaya kadar uzandı. Suriye ya da Irak'ın faşizan BAAS hükümetlerinde komünistler bakanlık bile yaptılar. Sonunda, resmen hep yasadışı kabul edilmelerine karşın, destekledikleri rejimlerin bütün suçlarına ortak oldular ya da halk tarafından öyle algılandılar.

Büyük ihanetlere uğrayan ve ağır travmalarla karşılaşan, baskı, sömürü, hastalık işsizlik, yoksulluk, horlanma, milli yenilgiler, sınıfsal değersizleşme ile tarumar edilen yığınlar, zamanla, umarsız, umutsuz, yorgun ve hayal kırıklığı içinde geri çekildiler.

İçe çekilme, apati, apolitisizm, toplumsal anomi, kitleleri tahrip etmeye başladı. Toplumsal gelişmelerden, kamu işlerinden, siyasetten kopma, bencil bireyi, onun dar dünyasını, özel çıkarları öne çıkartan moral ve düşünsel yıkımı, sinisizmi bir toplumsal afete dönüştürdü. Kendi dar dünyasına, bencil çıkarlarına ya da öteki dünyaya, dine sığınan milyonlarda, giderek, suskunluğu, adamsendeciliği, yolsuzluğu aşan bir çürüme belirleye başladı. "Ölü toprağı"nın altında kıpır kıpır gömüldü milyonlar. Yeni moral yıkım ve çürüme ile kadim toplumsal muhalefet kaynak ve dinamiklerinin çatışması nda, son yirmibeş yıl, hazin bir toplumsal patoloji ortaya çıkardı.

Bu arada, sadece "direniş bayrağı"nı dalgalandırdığı için politik İslam'a sarılanlar bir hayatiyet gösterebildi; Hamas'tan Hizbullah'a, "ulusalcı sol"un ve onunla işbirliği içindeki komünistlerin cesetleri üzerinde, farklı bir direniş, geleneği sürdürdü.

Bu arada, toplumun üzerine bir başka afet daha çöktü. Kuzey Amerika'dan Güney Amerika'ya, Avrupa'dan Afrika'ya, Asya'ya, dünyanı n dörtbir yanında esen neoliberal "ideolojisizleştirme" elbette Arap yığınlar üzerinde de yıkıcı etkilerini gösterdi. "Daha iyi bir insan, toplum, dünya" projesini insanların ufkundan silen, "böyle gelmiş böyle gider" çapsızlığını insana dayatan, çürümüş "değerler"i insan davranışlarının belirleyici ölçütü yapan, "farklı bir yaşam arayışı"nı bastıran, sınıfsal konumlara dayalı dünya görüş ve hayat tarzını yaşamdan kaldıran ve bu haliyle de kendisi bir "ideoloji" olan söz konusu "ideolojisizleştirme" saldırısı, her yerde olduğu gibi, Arap dünyasındaki çürümeyi de besleyen, derinleştiren önemli bir faktör oldu.

John Reed'in "Dünyayı Sarsan On Gün" kitabında Devrim öncesi Rus toplumunu anlatırken yazdığı gibi, "çürümekte olduğu kadar kaynamakta da olan" bir toplumsal gerçeklik içindeydi bir yıl öncesinin Arap toplumları...

Bir yıl önce, Arap toplumlarında, yığınlar büyük oranda örgütsüz, önderliksiz, ideolojik/ politik vuzuhtan yoksun haldeydiler. Bürokrasi, modern piyasaya eklemlenmeye hazır Çarşı, liberalizme sarılmış mülk sahipleri ve içkin bir unsur olarak emperyalizm ise, örgütlüydü. Halk güçlerinin bulabildiği tek örgütsel/ideolojik çatı, politik İslam'ınkiydi. Anlattığımız direniş yıllarında Batı'ya hizmet etmiş, en azından eylemsiz kalmış ve fakat "laik ve solcu" ulusalcı rejimlerle hiç işbirliği yapmadığı için de "temiz" kalmış, İran'la başlayan İslamcı yükselişin sırtına binmiş, Hizbullah ya da Hamas direnişlerinin saygınlığına yaslanan, Küreselleşme'de (ve Yeni Dünya Düzeni'nde) kendine yer arayan bu güç şimdilerde restorasyonu sırtlayacak akım olarak ortaya çıktı.

Arap İsyanları'nın içinde oluştuğu tarihsel, sistemsel ve toplumsal çerçeveyi böyle özetleyebiliriz. Yığınlar, bu koşullar altında ve bağlam içinde, özetlediğimiz farklı düzlemdeki olguları n bütün olumluluk ve zaaflarıyla, verili koşullar içinde ve geçmişi bütün ağırlığıyla omuzlarında taşıyarak tarih sahnesine çıktılar. Bu çıkışı belirleyen ortam ve koşullar, dinamikler, kalıntılar, özellikler, elbette, isyan sürecini doğrudan etkiliyor. Geçmişin olumsuz etkileri aşıldıkça ve tarihsel mirasın olumlulukları yeniden üretildikçe, güçlü, örgütlü, silahlı zalimler karşısında tarih yapabileceklerini kendi deneyimleriyle gören yığınların özgüvenleri gelişip psikolojik denge lehlerine döndükçe, egemenlerin "restorasyon" çırpınışlarının karşı- sına da Devrim seçeneği dikilecektir hiç kuşkusuz.

Kriz sonrası üzerine sohbet

2007 yılı sonlarına doğru başlamış olan kapitalizmin üçüncü derin krizi henüz sonlanmamış olup dalgalar halinde farklı ekonomilere yayılırken “kriz sonrası manzara” kavramı doğru görülmez. Buradaki amacım da krizin bitmiş olduğunu vurgulamak olmayıp, krizin başlangıcı sonrasından günümüze dek ortaya dökülen görüntüleri kullanarak, güçlülerin krizi nasıl yönettiğini ve ana-akım iktisat öğretisinin güçlülerin çıkarları doğrultusunda nasıl dar bir ufuk çerçevesinde meseleye yaklaştığını sergilemektir. Kriz periyodunun bitmemiş olması bir yana, kapitalist sistemin devamlı kriz üreten bir sistem olması ve krizden beslenen bir süreç içinde seyretmesi nedeniyle hiçbir dönem kriz sonrası olarak algılanamaz. Ne var ki, kronik kriz dönemlerini krizleri erteleyici politika önlemleri sayesinde sakin dönemler olarak algılayıp, salt akut dönemleri kriz olarak algıladığımızdan, ne denli uzun sürerse sürsün akut dönemden kronik döneme girişi kriz sonrası dönem olarak algılamaktayız. 2007 krizi de batıp çıkan yalpalarla ilk şiddetini yitirmiş olduğundan, bugünden geriye bakarak sakin bir değerleme yapabilecek aşamaya gelmiş olduğumuz kabulünü yapabiliriz.

Sosyal olayların anlaşılabilmesi için oluşuma dışından bakmanın yararlı olduğu düşüncesiyle, krizin bugünkü aşamasından geriye bakarak reel oluşumu, oluşum karşısında alınmış ve alınmakta olan önlemleri ve oluşumun akademik çevrelerce değerlendiriliş biçimini geçmişe oranla daha isabetli değerlendirebiliriz. Ana-akım iktisat alanında bir dizi yayın, geliştirilen politikalara karşı halk yığınlarının isyan ve kalkışları, kapitalistlerin kriz havuzunda birbirlerini boğma mücadelesi bugün geçmişe göre çok daha berrak bir şekilde görüntü kazanmış bulunmaktadır. Bu yazıda, kapitalistlerin reel sosyalizmi devirme sevincine karşı Marksist öğretinin acı intikamı merceğinden oluşumları sergilemeye çalışacağım. Bu bağlamda bu yazı, KIZILCIK'ın geçen sayılarındaki aynı konu üzerine yazmış olduğum yazılara tamamlayıcı nitelikte görülebilir. Ancak bu yazıda, geçen sayılardaki yazılardan farklı olarak, krizin oluşum dinamiklerini ve krize karşı geliştirilmiş ve geliştirilen önlemleri Marksist açıdan ele alarak, güçlü sermaye çevrelerinin çıkarları doğrultusunda şekillenen ana-akım iktisat öğretisinin büyük bir inatla reddettiği Marksizm karşısında ne denli bilimsellikten uzak olduğunu da göstermeye çalışacağım.

Önce ana-akım iktisat öğretisinin kriz öncesi sergilediği manzaraya kısaca hatırlayacak olursak, KIZILCIK'IN 2009 yılı Haziran sayısında da detaylı olarak açıklamış olduğum üzere, birkaç akademisyen hariç hemen tüm ana-akım iktisatçılarının hiçbiri kriz öngörüsü yapmadığı, daha doğrusu yapamadığı çok net olarak ortaya çıkmış bulunmaktadır. Derginin sözü geçen sayısında anlattığım konuları burada bir kez daha açmadan, konuyu kapitalizmin krizinin aynı zamanda iktisat öğretisinin de krizini açığa çıkardığını belirtmek gerekiyor. Zira aşağıda detayları ile açıklanacağı üzere, ana-akım iktisat öğretisinin salt kriz öncesi konumu ile değil, aynı zamanda kriz sonrası geliştirilen önlemlerle de akademik açıdan tam bir kriz içinde olduğu ortaya çıkmıştır.

Ele alacağım birinci konu, değer kavramının Marksist iktisat öğretisindeki tanımı ile ana-akım iktisat öğretisindeki tanımı arasındaki derin farkın krizle nasıl ortaya çıktığı meselesidir. Kabaca ifade etmek gerekirse, piyasa fetişi üzerine oturan ana-akım iktisat öğretisinde değer, bir mala yönelik tüketicinin piyasada yansıttığı sübjektif yargı ile o malın sunucusunun piyasada yansıttığı maliyet koşulları sonucunda oluşur. Buna karşın Marksist öğretide ise bir malın değeri, onun üretimindeki emek maliyeti ile ölçülür. Böylece sübjektif yarar görüşü ile maddi emek değer görüşü karşı karşıya gelmektedir. Ana-akım iktisat öğretisi bir fetiş halinde piyasa olgu ve kavramına sarıldıkça, maddi emek değer teorisini reddetmiş, sübjektif yarar görüşüne sadık kalmıştır. Son krizde bankalardan ipotekli kredi alan tüketiciler gayrimenkul üzerine yatırım yaparken kendi serbest değerlemelerini kullanmışlardır. Bankalar ipotek kredisi verirken ve tüketicilerin gayrimenkul alma arzusu sürerken, ne oldu da kriz patlak verdi? Başka bir deyişle, piyasa fetişine sadık kalarak, tüketici finansman aracı bulabildiğine ve gayrimenkule yönelik serbest değerlemesini de kendi tercihi yönünde yapabildiğine göre, niçin kriz oluştu? İşte bu sorunun yanıtı ana-akım iktisat öğretisi çerçevesinde verilmiş olan, kredi borçları ödenemedi, evler satışa çıkarılınca fiyatlar tepetaklak döndü vb gibi totolojik yaklaşımlarla tatminkâr bir şekilde verilemez. Ana-akım iktisat öğretisinin oluşumu algılamadaki yetersizliğini bizzat kendi yanıtlarını karşıt sorularla test ederek açığa çıkarabiliriz. Şöyle ki, eğer ipotek borçlusu kazancı ile borcu karşılayamıyor ise, bunun anlamı, borçlunun emeğinin değişim değerinin ipotek borcunu karşılamaya yetmediğidir. Eğer emeğin değişim değeri ile kullanım değeri arası nda ciddi bir fark var ve bu farkın emek sahibinin eline geçmesi durumunda ipotek borcu karşılanabilir oluyorsa, bu durumda ipotekli gayrimenkulün piyasada oluşan psikolojik değerinin geçerli, fakat fiili durumda gelir dağılım bozukluğuna bağlı olarak borçlu acze düşmektedir. Bu nokta bizi krizin bir başka Marksist açıklamasına götürmektedir. Ama önce başladığımız analizi tamamlamaya çalışalım.

Borçlu emek değeri ile borcu ödeyemeyince evin satışı gündeme gelir. Doğal olarak bu tür panik ortamlarında evin değeri gerçek değerinin altına düşebilir, ancak bu durum sürecin hemen başlangıcında değil, belirli bir süre sonra başlayabilir. O zaman şu soruyu sormamız gerekmektedir: Başlangıç anında hangi nedenden dolayı evin değeri borcu dahi karşılayamayacak kadar düştü? Bu sorunun yanıtı bizi ana-akım iktisat öğretisinden uzaklaştırır ve Marks'ın emek değer teorisinin doğrulanmasına götürür. Şöyle ki, belirli ölçütte bir evin herhangi başka bir malla belirli bir değişim oranı vardır; bu orana göreli değer ya da, parasal ifade olarak, fiyat denir. Evin satışının ilk anında fiyat kaybına uğramasını panik ya da ani arz artışı gibi yapay sebeplere bağlamadan, daha gerçekçi bir teori ile açıklamaya çalışmalıyız. Bu bağlamda kullanabileceğimiz ve tatminkâr yanıt sağlayan teori emek değer teorisidir. Satışa çıkarılan evi herhangi bir başka ürünle değişim karşılaştırmasına tabi tuttuğumuzda, böyle farazi bir değişim oranının ev lehine gerçekdışı ve olağanüstü yükselmiş olduğu görülür. Başka bir deyişle, evin üretimindeki emek değeri ile farazi ürünün üretimindeki emek değeri arasında olağanüstü farkın görülmesi, evin fiyatının gerçeği yansıtmadığını, satış anında kimsenin bu fiyatı vermek istemeyeceğini ifade eder. Zira evin anormal yüksek fiyatı, evin üretimi içindeki emek değerini ifadeden uzak, abartılı fiyat olarak algılanır, kimse evi almaz. Görülüyor ki, normal dönemlerde ürünler arasındaki değişim oranları onlardaki emek değer oranını yaklaşık olarak verirken, bir üründe aşırı talep birikimi o ürünün fiyatını emek değer oranının çok üzerine çıkararak yapay fiyat oluşturur. Ana-akım iktisat öğretisinin bir üründe oluşan aşırı fiyatı köpük olarak nitelediği zaman, aslında onun değişim değerinin emek değerinin üzerine çıkmış olduğunu beyan etmiş olmaktadır. Böylesi aşırı değer gerçek anlamda değer niteliği taşımadığı gibi, krizlere neden olabildiği gibi, kriz döneminde erimeleri de gerçek anlamda değer kaybı anlamına gelmez. İpotek işlemlerinin sürgit devam etmesi durumunda kriz çıkmayabilirdi, diye düşünmek de yanlıştır. Zira böyle bir sürecin de uzun süre devam etmesi olanaklı görülemez, çünkü bir zaman sonra kredili borçlunun emek gücünün değişim değeri, hatta kullanım değeri dahi olağanüstü şişmiş kredi maliyetini karşılayamaz duruma gelmiş olacağından borçlunun sonuçta acze düşmesi kaçınılmaz olur. Buradaki kritik nokta da emek değerinin, hiçbir ölçüsü olmadan kâğıt üzerinde devamlı yükselen kredi miktarından mutlaka geri düzeyde kalıyor olmasıdır. Bunun nedeni de, emek değerinin gerçek ve maddi olması, kredi miktarının ise bankaların para yaratma gücüyle sanal ölçüye ulaşabilir olması dır. Zaten krizin nedeni de budur; genişleyen bir ekonomik alanın genişleme yolunda bir engelle karşılaşması! Bu durumda da hayali bir genişleme yolu gerçek ve maddi bir engelle karşılaşmış olmaktadır.

Yukarıdaki açıklamada ipotek borçlusu bireyin emeğinin karşılığını değişim değeri ile değil de kullanım değeri ile almış olsa idi yükümlülüğünü karşılayabilir olabilirdi, şeklinde bir ifadede bulundum ve bu savın Marksizmin ana-akım iktisat öğretisine üstün yanı olduğu görüşünü ileri sürdüm. Şimdi bu savı biraz daha geliştirerek şöyle bir kafa jimnastiği yapalım. Önce şu soruyu sorup, bir saptamada bulunalı m. Son kriz, görüntüde bir borç krizi olarak yansıdı. Bireyler, hükümetler, devletler hep borçlu. Bu demek ki, (1) borçlular bir yerden kaynak buldular; (2) ve, böylesi borçluluk durumu olmasaydı tüketim piyasasında talep edilmeyecek olan ürünleri satın aldılar. Şimdi bu savın iki unsurunu kısaca analiz edelim. Bir defa, birileri borçlu ise, bunun karşıtında birileri de alacaklıdır. Bankaların kredi işlemleri ile para yaratabileceği bir ortamda, bir gerçek borçlu karşısında mutlaka bir gerçek alacaklı bireyin ya da kurumun bulunması şart olmayabilir, olasılığı geçerli olmakla beraber, bu durum tüm sistemi açıklayamaz. Buna rağmen, bu olasılığı da dikkate alarak şu savın yanıtını bulmak zorundayız. Eğer bu denli yüksek borçlarla bazı ürünler alınmış ise, ekonomilerde olağanüstü yüksek enflasyon olması gerekirdi. Zira böylesine borçların yapılmamış olduğu durumda sakin seyreden fiyatlar, bu denli yüksek borçlarla piyasalara milyarlar saçılmış olduğuna göre enflasyon olması gerekirdi, fakat kriz öncesinde enflasyon yaşanmadı. Bu durum şunu gösteriyor ki, yapay banka paralarının bazı emlaklerde anormal fiyatlara yol açmasını bir tarafa bırakırsak, enflasyon yaşanmamış olmasını yapılan harcamaların olağan olduğu sonucuna bağlamak durumundayız. Sonuç şu ki; ekonomilerde gelir dağılımı varolan duruma göre daha düzgün ve adil olmuş olsa, kriz olasılığı daha az olur. Bu bizi krizi ancak kar oranlarının sıkışması şeklindeki Marksist görüşle açıklayabileceğimiz sonuca götürüyor. O da şu: Varolan üretim ilişkileri bağlamında gelir dağılımının giderek bozulması bir yandan emek üzerindeki sömürünün entansif olarak yoğunlaşması anlamını ifade ederken, aynı zamanda piyasaları görece daraltarak kriz ortamı yaratmaktadır. Ne var ki, kapitalist üretim ilişkilerinde bu süreci önlemek kesinlikle olanaklı değildir.

Kapitalist üretim ilişkileri içinde bankaların yapay para üretmeleri (banka parası) rastlantısal ve sorumsuz davranışlar olmayıp, sıkışan kar oranları ve yeni piyasa arayışlarının doğal ve kaçınılmaz çare yaratıcı önlemidir. Sıkışan kar oranları ve yeni piyasa arayışları, tarihin bir aşamasında alkışlarla karşılanan sosyal demokrasiyi, başka bir aşamada aşırı finanslaşma olgusunu, son aşamada ise küreselleşme politikalarını tarih sahnesine sürdü. İkinci Paylaşı m Savaşı'nı izleyen yıllardan 1970'lerin ortaları na dek süren yaklaşık yirmibeş yıllık oldukça yumuşak kapitalist dönemi de, Sovyetler ve Kızıl Çin'in varlığı ve emekçilerin mücadeleleri kadar sermayenin sıkışan kar oranları ve buna çare arayışlarına da borçluyuz. Kapitalizmin izin verdiği ölçüde siyaset alanı nda göstermelik demokrasiyi de yine sermayenin sıkışan kar oranlarına borçluyuz. Söz konusu dönemde sosyal demokrat politikalarla orta gelir düzeyi toplumsal katmanların kapitalizmin yumuşak işleyişine katkıları yanında, İkinci Paylaşım Savaşı esnasında yaratılan teknolojinin savaş sonrasında geliştirilerek piyasalara sunulması da çok büyük bir etken olmuştur. Schumpeter'in “yaratıcı yıkıcılık” olarak tanımladığı, krizlerden çıkış için yeni teknolojilere yönelme politikası da sermayeye yeni piyasalar açmada fevkalade büyük işlev görmüştür.

ABD'de konut mülkiyetine yönelik ipotek borçluluğunun kapitalist sistem açısından iki önemli ideolojik yönü var. Birincisi, kredi sistemi, hem kendisini garanti altına alması, hem de halkların en aç ve en istekli olduğu alanı yakalamış olmasıdır. Borç karşılığında ipotek ciddi bir garanti oluşturmakta, böylece alacak garantiye alınmaktadır. Yatırımcı kuruluşlar ipotek garantisi ile de yetinmeyip, kapitalist mantıkla, türev işlemlerle riski diğer kurumlara dağıtmayı da ihmal etmediler. İpotekli borç işlemine girişen bir yatırımcı kuruluş, bilânçosunun aktifine kaydettiği değeri, “varlığa dayalı senetler” işlemi ile piyasaya göre belirlenen faiz gideri karşılığında diğer yatırımcı kuruluşa devrederek bir tür risk zinciri oluşturdu ve bu risk zinciri krizin dalga dalga tüm bağlantılı kuruluşlara yansımasına neden oldu. Bu zincir oluşurken finans piyasasında güven ya da bizzat kapitalistlerin bankaların güvenlik ölçütü olarak ortaya attığı Basel ölçütlerini niçin kimse dikkate almadı ki? Bu noktalar, finans kesiminin bu denli gelişmesi salt finans kesiminin hırsı ile açıklanamayacağının kanıtıdır. Finans kesiminin bu hırsı, arkaplandaki reel kesiminin sıkışıklığı ve kâr hadlerinin daralması ile ateşleniyordu. Bazı yazarların, hatta akademisyenlerin son derin krizin kaynak kıtlığı değil, tam tersine kaynak bolluğundan çıktığı iddiası, bakış açısına göre, hem doğru hem de yanlıştır. Bu iddia yanlıştır, zira defter kayıtları ile piyasalara saçılmış milyarlarca dolar ortada idi. Bu dolarların işlevi reel sektörün önünü açmak ve reel sektörde gerileyen kar oranını finansal sektördeki balon kazançlarla telafi etmekti. Bu iddia doğrudur, zira bu kriz gelişmiş kapitalizm krizi olduğundan, krizin nedeni piyasaların soğurtamayacağı düzeyde kaynak bolluğu olmasıdır.

İpotek sisteminin kapitalizm açısından ikinci ideolojik özelliği ise, bir yandan ekonomik olanakları yetersiz olan bireylere ya da ailelere ek gelir olanağı sunarak, arzuladıkları bazı ürünlere ulaşmalarını sağlayıp, böylece sistemi yumuşatırken, aynı zamanda onları fark etmedikleri şekilde sisteme borçla bağlamış olmaktadır. Yaşam boyu kredi taksiti ödemek durumunda olan bir birey emek gücünü özgürce değil, zorunlu şekilde satmak durumunda kalır. Gerçi, emek gücünden başka satabileceği değeri olmayan ve bu hali ile bir tür köle konumunda olan emek, taksit ödeme yükümlülüğü altında daha güçlü kölelik hissi ve zorunluluğuna kapılır. Böylece, ek gelir olanağına kavuşarak sisteme güven duyan ve sadakat duygusu geliştiren borçlu, aynı nedenle, sistemin sadık bir kölesi konumuna itilmiş olur.

* * *

1970'lerin ortalarından itibaren gelişmiş ekonomilerde ortalama gelir oranı gerilemeye başlamış idi. Bu gösterge çok tipik bir olgun kapitalist ekonomi krizinin işaretçisi idi. Bu krizi gölgeleyerek zaman içinde yaymaya çalı şan çok çeşitli kapitalist manevralar bugün karşımıza sanki krizin sonucu gibi çıkarılmaya çalışılmaktadır. Neydi bu kriz öteleme faaliyetleri, finansal kesimde mutlak serbesti ve bazı ekonomilerin büyük boyutlarda kamu kesimi borç stoku oluşturması ve cari açık vermesi idi. Ana-akım iktisat öğretisi bu meseleyi öylesine algılamadı, ya da algılamak istemedi ki, hatta dönemsel oluşumlara akademik görüntülü kavramlar bile icat etti. Kamu kesimi borçlanma gereksinimi ile cari açığın bir arada oluşumuna “ikiz açık” sözcüğü oluşturdu. Kavramın icat edildiği ve yaşandığı ekonomi dünyanın en büyük ve gelişmiş ekonomisi olan ABD'dir. Öte yandan bir zamanlar Avrupa Birliği içinde zevk-ü safa içinde yüzerken bugün perişanlığa savrulan Yunanistan da aynı örnek hanesine yazılmalıdır. Yaklaşık 10 milyon dolayında bir nüfusa sahip Yunanistan'da gelişmiş sanayi yok iken, ulusal gelirinin % 120 dolayına ulaşan cari açığı bu denli büyüyünceye kadar neden Avrupa Merkez Bankası harekete geçmedi ki! Yukarıda da açıkça söylediğim gibi, Basel ölçütleri Avrupa merkezlidir. Neden Yunan bankalarına ve finans kuruluşlarına karşı bugün sopa gösterene Almanya ve Fransa geçmişte ses çıkarmadı ki! Kapitalist hesap çok açık, zira kapitalizmin geçmişte yaşadığı, ileride daha da şiddetle yaşayacağı soruna çözüm bulmak zorunda idi; o dert piyasa yaratma güçlüğüdür. Piyasa kapitalizmin can damarıdır. Yunanistan Avrupa'da bu işlevi gördü. Avrupa Birliği ve sair dünya emperyalizmin tüm dünyayı uluslararası ekonomik işleme açma baskılarının tek nedeni, yeni ve geniş üretim faktörü ve tüketim piyasalarına ulaşmaktır. Bu süreci enternasyonalist birleşmelere ya da ilişkilere benzetmemek, onunla karıştırmamak gerekir. Bugün yaşadığımız küreselleşme gelişmiş ve ileri kapitalizmin emperyalizm politikasının, demokrasi ya da özgürlük vb gibi saptırıcı politik söylemlerle gizlenmiş uygulamasından başka bir şey değildir. Bu süreç merkezde olgunlaşmış kapitalizmin kar hadleri sıkışıklığı sorununa çare olarak görüldü.

Krizi perdeleyici oyalamalar devam ederken, önlenemez son 2008 yılı Eylül ayının 14'ünde, ABD finans dünyasının amiral gemisi Lehman Brothers'ın batışı ile net bir şekilde ortaya çıkmaya başladı. Onu izleyen ikinci amiral gemisi AIG'nin (American International Group) kısa aralıkla işasa sürüklenmesi ve büyük ipotekli kredi kuruluşları Fannie Mae ve Freddie Mac firmalarının son anda federal hükümet tarafından kurtarılması artık krizin gerçek oldu- ğu bilincinin uyandırılmasını sağladı. Kapitalist merkezler krize karşı önlem almasını öğrenmemişlerdi, ancak kriz sonrası bazı önlemlerde usta olmuşlardır. 1929 Krizi sonrasında akademisyenler arasındaki tartışmalar krizi derinliğine analiz etmemiş ve nasıl önleneceği konusunda düşünce geliştirmemiş olmasına karşın, 1929 Krizi'nin yıkıcı sonucundan da ders alarak, kriz sonrasında ne tür önlemler alınabileceği konusunda epey bir fikir oluşturmuşlardı. Nitekim kriz sonrasında Friedman ile Galbraith arasındaki tartışmalar akademik düzeyde seyretmiş olmasına rağmen, günümüz politikacı larında görüş oluşturmuş ve politika manevra alanı açmıştır. Tartışmaların ana noktasını, kriz ertesinde finansal genişlemenin mi yoksa daralmanın mı anlamlı politika olabileceği oluşturmuş idi. Bu tartışmalara Keynesyen motişerle Minsky de katılarak, krizlerin hafişetilebilmesi için büyük kamu kesimi tezini ileri sürmüştür. Keynes de dahil olarak, tüm adı geçen akademisyenler ve kriz konusunda fikir beyan edenler, ne yazık ki, krizin anatomisi üzerinde yoğunlaşmadan, kriz sonrasında uygulanması nı uygun gördükleri politikalar üzerinde yoğunlaşmışlardır. Dikkat edilirse, Galbraith dışında hemen tüm akademik yaklaşımlar kriz sonrası politikaları finansal genişleme, yani piyasaların genişletilmesi görüşüne oturtmuşlardır. Yine dikkat edilirse bu görüş, biraz geniş bir yorum ile, sermaye sıkışıklığının giderilmesine yönelik politikalar uygulanmasına yöneliktir. Akademisyenler kriz sonrası ekonomik ya da finansal genişleme önerirken, her nedense, kapitalist genişleme sürecinde karşılaşılan bir engel kriz oluşumuna yol açar şeklindeki Marksist kriz yaklaşımlarından önemli bir damarı kavrayamamışlardır.

Friedman, von Hayek ya da Minsky ve tabii ki hepsinin ötesinde Lord Keynes kapitalizm krizlere girip çıkarken, kriz sonrası bazı önlemler geliştirmeye çalışırken, niçin krizin oluşumu üzerinde durmadıkları ya da durmaya yönelmemiş olmaları sistem ideolojisi ile ilgilidir. Adı geçen düşünürler arasında Keynes, kriz olgusunu genellikle anlaşıldığı şekilde tanı mlamamış olmakla beraber, tam istihdamın sağlanamamasına karşı önleyici önlem olarak devletin devrede olmasını önermiş, Minsky bu görüşü daha da geliştirmiş olmakla beraber, o da sistemin genetik analizini yapıp, krizin oluşum dinamiklerini irdelememiştir. Keynes o denli sistemden yana olmuştur ki, arkadaşı Show'a yazdığı mektupta Marx'a bizzat kendi ününe yakışmayacak nitelikte çirkin sözler sarf ettikten sonra, kendisinin yazacağı eserle (1936 yılında yayınlanmış olan Genel Teori adlı ünlü eseri) herkesin bundan böyle sistemin işleyişini daha iyi kavrayacağını ileri sürmüştür. Kapitalizmin söz konusu dahi çocuklarının kapitalizmin sorunlarına gerçek anlamda çözüm üretmek yerine, soruna anlamsız kılışar bulmak veya etrafında dolanmaları ideolojik kılıf içinde davranıyor olmalarından kaynaklanmaktadı r. Zira eğer kapitalizmin krizi kar hadlerinin gerilemesine bağlı ve bu gelişme sermayenin organik bileşiminin sermaye lehine gelişmesinde bağlı olup, tüm bu gelişmeler ekonomik olarak nitendirilip, sermayedarın ana amaç fonksiyonunda yer alıyor ise, bu alana müdahale kapitalizmin işleyişine müdahale olarak görülür. Sistemin akademisyenleri ise sistemin özüne müdahale etmeye mezun değildirler, buna cüret edemezler. Keynes'in teorisi de, ona dayanarak Minsky'nin geliştirdiği görüşler de ana hatları itibariyle piyasaları genişletmeye yöneliktir. Hatta Friedman'ın Galbraith'in tezlerine karşı çıkarak kriz sonrasında finansal genişleme politikasının uygulanması gerektiği görüşü de, aynı doğrultuda olarak, piyasaların genişletilmesini amaçlamaktadır. Kısacası, tüm teorik yaklaşımların piyasa sorunu üzerinde durduğu çok nettir. O zaman şu soru sorulabilir: Kriz sonrası uygulanması önerilen politika önlemleri piyasaların genişletilmesi görüşüne dayandırılıyor ise, krizleri önlemenin yolunun devamlı genişleyen piyasa gereksinimi duymayan üretim sistemi kurma yönteminin neden araştırılmadığıdır. Dikkat edildiği zaman görülmektedir ki, üretim sisteminin amacı toplumsal gereksinim değil, üretime başat olan sermayenin birikim dürtüsüdür. Ekonomik faaliyetin merkezini sermayenin dürtüsü oluşturuyor ise, şu iki sonuç kaçınılmazdır: (1) Ana-akım iktisat öğretisinde hakim görüş olan “tüketici hakimiyeti”, “sermaye hakimiyeti” görüşü ile değiştirilmelidir; (2) ekonomik sistemin üst-yapı kurumu olan politik felsefi doku da demokrasiye değil, sermaye hakimiyetine dayanmaktadır.

* * *

Zamanı hızla geçip günümüze geldiğimizde ortaya çıkan manzaranın, sorumsuz davranış görüntüsüne bulandırılarak meşrulaştırılmış ağır borçluluk krizi ve buna bağlı olarak, bir zamanlar sermayenin amacı doğrultusunda kullanılmış olan kütlelerin, bugün nasıl diz çöktürülerek yine kapitalizme kanatıldığı şeklindeki çok tipik bir kapitalist yağmalaması olduğunu görmekteyiz. Salt Yunan halkını dikkate aldığımızda durum çok net olarak belirginleşmektedir. Yukarıda da söylendiği gibi, Yunan halkı bu denli safahat içinde kazandığından fazlası nı tüketerek, ulusal gelirinin % 120 dolayı nda bir borç stoku oluşturuncaya dek Avrupa Merkez Bankası veya Avrupa merkezli sair denetleme kuruluşları, hatta IMF vs gibi kurumlar niçin ve hangi amaçla bu safahata göz yumdular? Eğer Yunanistan'a vaktinde hakim olunsa idi, Almanya, Fransa veya diğer gelişmiş kapitalist merkezler üretimlerini kime satabilecekler ki? Tabii ki, Yunanistan daha düzgün hareket etmiş olsa idi, sermaye başka pazarlar da bulabilecekti, ama Yunanistan Avrupa Birliği içinde gelişmiş merkezlerin ellerini rahatlatıyordu. Başta Almanya olmak üzere Avrupa Birliği Topluluğu tek ses halinde Yunanistan'a direktif üzerine direktif yağdırarak, emeklilik maaşlarının kısılmasından, binlerce emekçinin işten çıkarılmasına varana dek bir dizi sözde tasarruf önlemini dayatarak, Yunanistan'ı kurtarmak adına, alacaklarını faizleriyle birlikte tahsil etmeye çalışmaktalar. Yunanistan'ı n borçlarının bir bölümünün siliniyor görüntü verilmesi ise kapitalizmin bir başka oyunudur. Şöyle ki, bu tür işlemlerle kimse kimsenin borcunu silmiyor, bu alacaklar vaktiyle faiz yoluyla zaten tahsil edilmiş olmakla beraber evrak üzerinde hâlâ borç olarak gözüken meblağın bir kısmı silinmektedir. Üstelik de silinen borçlar, durumdan rahatsız olarak ayağa kalkmış olan Yunan halkının sisteme bakışını yumuşatacak ve Yunanistan'ın gelecek dönemlerde de piyasa işlevini sürdürmesine katkı yapabilir.

Bu oyun Çin ve ABD arasında, yine kapitalist içerikli, daha farklı şekilde oynanmaktadır. Bilindiği gibi, Çin ulusal parası Yuan'ın dolar karşısında değerini düşük tutarak, bir anlamda damping yaparak, ABD'ye büyüyen ihracat politikasını sürdürmektedir. Çin böylece oluşan muazzam cari fazla fonlarını ABD tahvili alarak ABD'ye borç olarak vermekte ve böylece ABD'deki tüketim eğiliminin yüksek tutulmasını sağlamaktadır. Emeğin satınalma gücünü de baskılayan Çin birikim yaparken, damping yaparak ABD üretim ünitelerinde kar oranını daraltmakta ve ekonomik krize sürüklemektedir. Çin hükümeti halkının üzerine yük yıkarak ABD'de üretimi baltalamaya çalışmaktadır. Ne gariptir ki, pamuk üretimine müthiş devlet desteği veren ABD de Türkiye'de çok kaliteli olan Ege pamuğunu baltalamaya çalışmış ve bunda da, maalesef, muvaffak olmuştur. Görülüyor ki, farklı merkezlerde farklı politikalar olmak üzere, kapitalist mücadele her alanda yürütülmektedir.

Kapitalizm, devamlı genişleme eğiliminde bir sistem olarak analiz edilmedikçe ve böylece genetik çözümleme yapılmadıkça krizler önlenemeyeceği gibi, tam tersine önlenmek de istenmeyecektir. Krizler sermayeler arasındaki güç savaşının muharebe alanıdır ve güçsüz sermaye yapılarının eritilerek güçlülere katılımı ya da piyasadan çekilmesi yoluyla güçlü sermayenin daha da güçlenerek piyasalara hakim olma sürecidir. Bu nedenle, başat sermaye dokusu krizlere halkların ya da sermaye dışı kesimlerin baktığı gözle bakmamaktadır. Hal böyle olunca, başat sermaye krize karşı yapay önlemler geliştirilmesi ve böylece savuşturularak, yola devam edilmesini yeğlemektedir. Ancak, krize karşı geliştirilen önlemler de sistemi daha da zora sokuyor olmakla beraber, başat sermayeye hizmet ettiğinden, geçici süre için uygulanmasına olanak sağlanmaktadır.

Bu görüşü netleştirebilmek için kriz sonrasında şimdiye dek uygulanmış olan ve bundan böyle uygulanması planlanan politikaları kısaca gözden geçirelim. İlk ağızda uygulanan ve yangının kısmen kontrol altına alınmasına destek sağlayan önlem ABD'de merkez bankası nın (FED) milyarlarca doları krizin eşiğindeki finansal kuruluşlara vermesi olmuştur. Bu aşamada kapitalizmin ideolojik kokusunu çok net olarak algılıyoruz. ABD'de finansal kuruluşlara verilmiş olan fonlar söz konusu kurumlara borçlu konumda olan birey ya da ailelere verilmiş olsa idi, hem bireysel borçlar silinmiş hem de alacaklı finansal kuruluşların hiç değilse bir kısmı kurtarılmış olabilirdi. Bu yol tercih edilemezdi, çünkü bu yol borçlulara emek gücünün piyasadan sağladığı değişim değerinin ancak meşru gelir olabileceği ve bunun dışında bir getiri algılamasının oluşturulmaması gerektiği gibi, gelir dağılımının varolandan daha düzgün olması koşulunda krizin bu denli şiddetli olmayacağı görüşünün de ortaya çıkmaması gerekir. Bu nedenle uygulanan politika sistem ideolojisine uygundur, aksi ise sistem ideolojisi ile çatışır. Nasıl olsa büyük firmalar kurtarılmış olduğuna göre, kısa dönemde fazla telaşlanmaya da yer yoktu.

Politikaların Avrupa ayağına ve daha genel politikalar bütününe bakarsak, Yunanistan, İtalya, İspanya, Portekiz ve daha birçok ülkede genel takip edilecek yolun çok sıkı tasarruf politikalarının devreye sokularak, bütçe ve cari açık sorunlarının yaratılmaması ve varolan açıkların belirli bir dönem içinde kapatılmaya çalışılması görüşü hakimdir. Şimdi, eğer kriz piyasa sorunu nedeniyle ortaya çıkmış ise, önerilen önlemler krize çare değil, tam tersi, krizi derinleştirici niteliktedir. Nitekim bu görüşler de çoğu yerde dillendirilmektedir. O zaman niçin böylesi ters önlemler önerildiği sorgulanmalıdır. Oysa bu önlemler alacaklı kurum ve kuruluşlara rant aktarımı sağladığı gibi, sıkışan piyasa ortamında marjinal sermaye dokusu da elimine edilerek güçlü dokuları n hakimiyet düzeyi daha da yükselmiş olur.

Küresel düzeyde bir başka politika önlemi de finansal dünyayı daha sıkı denetim altına alarak, finansal balonların önlenmesi ve böylece krizlerin önünün alınmasıdır. Bu noktada şu soru sorulabilir: kriz öncesinde serbest fonların dünyada cirit atmasına ve ABD'de inanılmaz finansal serbestinin sağlanmasına, hatta hayali finans kuruluşları kurulup finansal türev işlemlerinin bu kuruluşlar üzerinden yürütülmesine olanak sağlayan ortam özel izin ile mi sağlandı yoksa ekonomik işleyişin zorunlu dayatması ile mi oluştu ya da oluşturuldu. Bu sorunun yanıtı verildiğinde, bugün finansal dünya için öngörülen sıkı düzenlemenin şimdilik göz boyama olarak belki bir süre devreye alınıyor olmakla beraber, uzun ömürlü olamayacağı kolaylıkla anlaşılabilir. Zira kapitalizm her sürecinde piyasaları genişletme gereksinimi içinde ise, son aşamada küreselleşme ile ekstansif anlamda mekânsal genişlemeyi tüketmiş olduğuna göre artık entansif anlamda finansal genişleme yoluna girmekten başka çaresi yoktur. Dolayısıyla, kısa bir süre için ve göstermelik olarak finansal işlemlere çeki düzen veriliyor olsa bile, orta ve uzun dönemde yine finansal balonlar oluşturmak ve krize kapıyı aralamak üzere finansal genişlemenin yaşanması kaçınılmaz olacaktır.

Krizlerle bazı ekonomilerde ortaya çıkan piyasalara kamu müdahalesi kapitalist ideologları aşırı şekilde ürkütmüş olacak ki, 21 Ocak 2012 tarihli The Economist dergisi “Devlet Kapitalizminin Yükselişi” kapak başlığı ile yayınlandı. Öyle anlaşılıyor ki, The Economist dergisinin öncülüğünde kapitalist ideologlar tarafından kamu işletmeciliği yerilmeye ve özel işletmecilik karşısında orta dönemde hezimete uğrayacağının kaçınılmaz olduğu yazılıp çizilmeye başlanacak. Trotsky'nin Sovyet Devrimi yıllarında tek ülke komünizminin başarılı olamayacağı tezini ileri sürdüğü hatırlatılarak, günümüzde de kamu iktisadi teşebbüslerinin özel işletmelerin dinamizmi ve rekabeti karşısında fazla şansları olamayacağı ima edilmektedir. Bu arada, büyük şirketlerin kriz esnasında devlet desteği almaları göz ardı edilerek kamu işletmelerinin sırtlarını devlete dayayacağı ve rant kollamacılık yapacağı, hatta, Enron ya da bilanço hileleri yaparak milyarları heba eden özel işletmelerin sahteciliği unutularak kamu işletmelerinin siyasi ve ekonomik çürümüşlüklere meydan vereceği özel vurgularla anlatılmaktadır. Yazılanlara bakılırsa, kapitalist ideologlar kamusal mülkiyetteki işletmelerin yeni teknoloji uygulamalarında ve buluş ve icatlar alanı nda kesinlikle özel kuruluşlardan geri kalacakları ileri sürülmektedir. Yazının ruhu, orta veya uzun vadede kamu işletmeciliğinin özel işletmecilik karşısında hezimete uğrayacağı şeklindedir.

Yirmibirinci yüzyılın ilk derin krizinin içinden geçerken, geçmiş krizlerden almadığımız gibi bu krizden de ders almadan zamanı tüketmekteyiz. Kriz güçsüzleri ezerken, güçsüzler de krizi doğal afet gibi algılayarak, sistemin değirmenine su taşımaktadır. Kriz ertesinde alınan her önlem güçsüzlerin çaresizliğine çare olmadığı gibi, güçsüzleri bir kez daha çökertmeye yönelik yeni krizlerin tohumlarını taşımaktadır.

Türkiye, Suriye ve NATO

NATO Türkiye’nin dünyadaki yeridir. Her gelen yeni iktidarın “NATO'ya inanıyoruz ve bağlıyız...” demek zorunda olduğu ipotektir. NATO üyeliği yüzünden başı dertten kurtulmamıştır, ama hakkını da vermek lazım, bu devlet ve bu rejim 60 çalkantılı soğuk savaş yılında ancak NATO sayesinde ayakta kalabilmiştir. Türkiye’nin NATO üyeliğini tartışmak dünyadaki yerini tartışmak olduğu için, ‘NATO’nun silahlarını kullanma’ diyen ABD başkanı Conson’a başbakan İsmet İnönü “yeni bir dünya kurulur, biz de yerimizi seçeriz’ demek zorunda kalmıştı.

Son yıllarda AKP hakkında çok kafa ütülendi. Erdoğan İsrail’e kafa tuttu, ‘Van minut!’ dedi, Hamas’a kol kanat gerdi vs. Davutoğlu ‘Komşularla sıfır sorun!” diye yeni bir politika ortaya koydu. ‘Arap baharı’ Erdoğan’ı mitleştirdi. Türkiye bölgenin lideri olma yolunda, yeni Osmanlı diriliyor vb. safsatalar… Dış politika AKP şakşakçılığının zirve yaptığı alan oldu.

Hem NATO üyesi, hem de komşularıyla sıfır sorun!, çocuk mu kandırıyorsunuz? Komşularımızla NATO'nun bir sorunu varsa bu, Türkiye'nin de o ülke ile sorunudur. “Komşularla sıfır sorun” masalı bir gecede “sıfır dostluk”a bu nedenle dönüşmüştür. Türkiye’nin gelmiş geçmiş en Amerikancı siyaseti olan AKP’nin NATO’ya aykırı politika gütmesini kim nasıl söyler, akıl alır gibi değildir.

Türk devletinin Ortadoğu politikası hiç olmamıştır. Batı’nın (ABD ve NATO’nun) bölgeye yönelik politikası ne ise, Türkiye ona tabidir. Bütün hükümetler gibi AKP hükümeti de Türkiye’nin bu değişmez dış politikasını sürdürmektedir. ABD’nin ve NATO’nun bölgeye en ciddi saldırısını (Irak’ın işgali) bekçi Murteza sadakatıyla kollasın diye ‘atanmış!’ bir siyaset olduğu için AKP’den Türk dış siyasetini ‘rutin dışı’na çıkarmasını beklemek abesle iştigaldir.

Soruluyor, “Türkiye Suriye ile savaşa mı girecek?” AKP’den AKP’yi aşan şeyler bekleyenlerin şaşkınlığıdır. TC Devleti gitti, AKP geldi zannetmektir bütün saçmalık. ‘Yeni Osmanlı’ üfürüğünden arındırıp bakalım. Türkiye Suriye’den, bir daha arkasına dönüp bakmadan, kaçarak çıkmıştır. Faysal Ankara’daki harekete kader birliği için yoklama çektiğinde bile “gerçekçi!” Kemalist hareket dönüp bakmamıştır. İskenderun-Hatay’ın Fransa’nın lütfuyla ilhakından sonra kapanan Suriye kapısına NATO göndermiyorsa Türkiye niçin gitsin ki?

ABD’nin savaşarak kazandığını konsolide etmesi için Irak’ı bölmekten başka çaresi yoktur. Kongre'nin üst kanadı Senato, 27 Eylül 2007’de Demokrat Senatör Joe Biden’in, Irak'ın gevşek bir federatif yapı içinde 3 bölgeye ayrılmasını öngören teklifini 23'e karşı 75 oyla onaylamıştır. Irak politikasının ‘Demokrat Parti’ kaynaklı bu varyantı güncel ihtiyaçlara da cuk oturmuştur. Bu plan, İran ve Suriye ezilmeden gerçekleşmez. Bu noktada Türkiye'ye iş düşer. Türkiye Kürecik Füze Kalkanı’na ‘he’ dedikten beri koşuşturmaktadır. Suriye'ye doğrudan müdahalenin yolu Çin ve Rusya’nın reddiyle Güvenlik Konseyinde tıkandıktan sonra Davutoğlu, “soğuk savaş”tan söz etmeye başlamıştır. Bu, NATO'ya, emrinizdeyim demektir. Sarkozy "Yapılması gereken derhal ‘Suriye’nin Dostları’ adı altında gönüllü ülkeler gurubunu oluşturmak ve harekete geçmektir” dedikten sonra Davutoğlu hızlanmıştır. “İnsani yardım” bayraktarlığına soyunmuştur. Bir koridor kurulacak, bu koridorun korunması için “Çekiç Güç” benzeri bir kalkan gerilecek, sonra barış gücü ve sonra da işgal... Bir sürü aklıevvel AKP şarlatanı daha şimdiden meseleyi “kanlı Esed rejimine karşı masum sivil halkın korunması”na çevirmişlerdir. Bu ahlaksızlıktır. NATO planına hizmet Suriye halkına “yardım!” değildir. NATO’nun planına karşı çıkmak Suriye halkına en büyük destektir.

 

Kürecik: Yalan yalan üstüne

ABD'nin Orta Doğu eş başkanı Tayyip Erdoğan'dan beklentileri var. Bunlardan birisi de Kürecik'teki ABD üssünü İsrail'in askeri amaçları için İran'a karşı kullanmak. Başbakan ve onun Dışişleri Bakanı sürekli olarak yalanlayıp duruyorlar, ama söylediğimizin bir iddia değil, gerçek olduğunu ABD ve İsrail kaynakları habire doğruluyor. Sadece geçtiğimiz Şubat ayında haber bir kaç kez teyit edildi.

14 Şubat 2012'de Mossad'a yakın DEBKA'da bildirildiğine göre, İsrail F-15 savaş uçağının Akdeniz üzerinde uçarken, Doğu-Batı yönünde bir Rafael Blue Sparrow 2 füzesini fırlattığı, bu şekilde İran'dan İsrail'e atılacak bir füzenin simülasyonunun sağlandığı belirtildi. Muhayyel İran füzesinin İsrail'deki ve Kürecik'teki radarlardan saptanıp, denize düşmesine kadar an be an izlendiği ifade edildi ve "bu süre zarfında İsrail'deki radar ile Malatya'daki radar arasında veri paylaşımı ve tam koordinasyon sağlandığı" bilgisini verdi. Haberde, "Böylece olası bir İran saldırısında havadaki füzenin hızı ve koordinatlarının anında belirlenebilmesi için İsrail ve Türkiye'deki radarın uyumlu bir şekilde çalışabileceği görülmüş oldu. Tatbikat için Türkiye'den izin alındı" denildi. (www.debka.com/article, 10 Şubat 2012.)

Yalanlama İsrail veya ABD makamlarından gelmedi, Türklerden geldi, tabii ki AKP'li Türklerden: NATO Parlamenter Asamblesi Türk Grubu Başkanı AKP Aksaray milletvekili Ali Rıza Alaboyun, Kürecik'teki radarın kurulmasına 4 ay önce karar verildiğini, 2013'te aktif hale geçmesinin planlandığını ileri sürdü, "İsrail'deki benzer radar 2010'da kuruldu. Bu radarın testi ile ilgili bir habere Kürecik ortak edilerek, Türk-İsrail ilişkilerine yönelik yanıltıcı bir haber üretilmiştir" dedi.

Hükümet, Kürecik üssünün Nato kapsamında olduğunu ileri sürerken, ABD Füze Kalkanı Teşkilatı'nın hazırladığı 2013 Bütçe Raporunun 2011 Başarıları bölümünde "Malatya-Kürecik'e yerleştirilen füze kalkanı" da sayıldı. Yani, a) Füze kalkanı çoktan yerleştirilmiş, b) ABD'nin denetimindeymiş.

Dahası da var: 2012 ve 2013 yılı boyunca radarın operasyon masrafları da bütçede gösterildi. Buna göre Kürecik'teki radarın Japonya'daki benzeriyle birlikte ABD'ye 2 yılda yıllık 650 milyon dolara mal olacakmış.

Devam edelim: Aynı Pentagon raporunda İsrail'le işbirliği programlarına katılımın kararlılıkla sürdürüleceği kaydedildi. "Davud'un Sapanı" isimli İsrail Hawk füze savunma sistemine bilgi gönderilmeye devam edileceği belirtiliyor. [ABD'nin bilgileri paylaştığı Siyonist askeri sistemin adı" David's Sling" (veya Sihirli Değnek). İslamiyetin Davud Peygamber dediği David, Birleşik İsrail Krallığının ikinci ve en önemli hükümdarıydı (M.Ö. 1003-970). Efsaneye göre David çocukken sapanıyla Callud'u alnından vurarak devi yere sermiş.]

Daha sonra gelen resmi açıklamayı da verelim: NATO'nun 2010 Lizbon Zirvesi'nde kabul edilen yeni stratejisi çerçevesinde Malatya'nın Kürecik beldesindeki Çarşak tepesine kurulan erken uyarı radar sisteminin faaliyete geçtiği ABD Avrupa Ordusu Komutanı Mark Hertling tarafından ilk kez resmen doğrulandı.

Hertling, Karadağ'daki askeri hava alanında AP muhabirine verdiği mülakatta onarılıp yenilenen Kürecik üssünde, dünyanın en gelişmiş radar sistemlerinden ABD Raytheon firmasının ürettiği AN/TPY-2 X-band radarı yerleştirildiği belirtildi. Korgeneral, 2100 rakımlı Çarşak tepesine kurulu radar sisteminin yüksekten seyreden balistik füzeleri imha etmeyi sağlayacak gelişmiş Xband teknolojisi ile donatıldığını belirtti.

Hertling, "Askerlerimiz, Türkiye'nin güneyinde bulunan radar tesislerine yerleştirildi" diye konuştu. "Şu an sadece kara temelli savunma birimleri için konuşabilirim. Ancak size sürekli olarak ABD Donanma ve Hava Kuvvetleri ile koordinasyon içinde olduğumuzu ve füze savunma sistemini kurmak için planlanan zamana göre ilerlediğimizi söyleyebilirim" dedi.

Hertling aynı zamanda Romanya ve Polonya'da durdurucu füzeler, İspanya'nın Rota kentinde ise savunma kapasitesine sahip dört balistik füze bulunduğunu, kontrol merkezinin ise Almanya'da bulunan Ramstein üssünde olduğunu kaydetti.

Kürecik radarıyla, Akdeniz'deki USS Monterrey gemisinin bir füze saldırısına karşı devrede olacağı, karadaki füzesavarların 2015'te Romanya'ya, gelişmiş durdurucuların ise 2018'de Polonya'ya yerleştirilmesi öngörülüyor. Bu merkezde Türkiye'nin, general seviyesinde bir temsilci bulunduracağı ve böylece kontrolde söz sahibi olacağı ifade ediliyor. (Star, 28. 02. 2012.)

Vurgularsak: Hükümet, Malatya-Kürecik'teki radarın İran'ı hedef almadığını tekrar edip durur. AKP radarın İsrail'in güvenliği için kurulduğunu inkâr eder. Ancak Kürecik radarının ABD-İsrail tatbikatıyla test edildiği ortaya çıkmıştır. Politikacılar niçin gerçekleri saklarlar, yalana başvururlar. Yaptığı şeyin iyi olmadığını ve toplumda tasvip bulmayacağını bildiği için öyle yapar. Oysa çıkarsın halkın karşısına, nedenlerini gerekçelerini açıklarsın. Nasıl olsa % 50 oyun var. Sen ne yapsan sana hak verecek, "bir bildiği vardır" diyecek, ikna olmaya teşne seçmen kitlen var. Ama "one minute"ün rantını senelerce yemişsen, İsrail savunmasına topraklarını açtığını halktan gizlersin.

NOT: Sinan Cemgil ve beş arkadaşı Kürecik üssünde eylem düzenlemeye giderken 31 Mayıs 1971'de yollarını kesen askerle çatıştılar, Sinan Cemgil, Kadir Manga ve Alpaslan Özdoğan öldüler. Gidin Küreciklilerle ve onların çocuklarıyla konuşun, hiç tanımadıkları ama adlarını unutmadıkları o gençleri saygıyla, heyecanla anarlar. Bağımsızlık ve sosyalizm için hayatlarını veren o devrimci gençleri 41 yıl sonra saygıyla anmamak mümkün mü? O üs dün SSCB'ye karşı kurulmuştu, bugün İran'a karşı, yarın belki Rusya'ya ya da başka bir ülkeye. Nato'ya girişinin 60. yılında Türkiye her zaman ve her yerde, ABD'nin emrinde hâzır ve nâzır.

Demokrasi dediğin bizde böyle olur

Basında “MİT krizi” diye anılan olayın taraflarının hiç birisinde demokrasi lehine hiçbir yan yoktur. MİT denilen kuruluşun kirli ve kanlı bir örgüt olduğunu herkes bilir. [Mesela, Aralık 1978 K. Maraş olaylarının tertipçileri arasında bulunduğunu biz değil, olaylardan sonra İçişleri Bakanı olan Hasan Fehmi Güneş defaten açıklamıştır. 9 Kasım 2009'da belediye otobüsüne yanıcı madde atarak lise öğrencisi Serap Eser'i yakarak öldüren kişi de MİT görevlisi çıktı, ilh.]

Olayın diğer bir tarafı ÖYM'dir, eski DGM'lerin İleri Demokrasideki devamıdır. Bırakınız DGM'leri, İstiklal Mahkemeleri'nin günümüz koşullarında hortlatılmış biçimidir, tıpkı onlar gibi astığı astık, kestiği kestiktir. İstediğini tutuklar, istemediğine tutuklama gerekçesini açıklamaz, aylar boyu iddianame bile yazmaz. Parasız sessiz bir pankartla eğitim isteyen iki genci 19 ay hapiste alıkoyar. Buna karşılık Deniz Feneri kovuşturması askıya alınır, yetmez, o soruşturmanın savcıları hakkında soruşturma açılır.

Diğer bir kurum ÖYM Savcısıyla birlikte bütün takiplerin, dinlemelerin, dosya tanzimlerinin tanzimcisi ve faili Emniyet teşkilatıdır.

Başka kimler var? HSYK seçimlerinde görüldüğü gibi yargı mekanizmasına ve Emniyete hâkim olan Nur Cemaatinin bugünkü şekillenişi var.

Ve nihayet ileri demokrasinin hem banisi, hem hamisi, 12 Eylül 2010 referandumunun, 12 Haziran 2011 seçimlerinin galibi Tayyip Erdoğan var.

Değişim değişim diye Erdoğan'a misyon atfedenler ve sair muhipler bu son olayı Tayyip Erdoğan'a yonttular. Efendim, Erdoğan Kürt sorununu barışçıl yollardan çözmek istiyormuş da “güvenlikçi politikalar” izleyen Cemaat buna engel oluyormuş. Yani Tayyip Erdoğan güvercin ve da barış meleği oldu. Yıllardır şiddeti uygulayan, 6000 kişiyi KCK diye tutuklatan rejimin başındaki şahıs o değilmiş gibi.

Nisan ayında Erdoğan yeni bir açılım yapacakmış, Cemaat buna engel olmuş. Oysa herkes biliyor ki Obama'nın talebiyle 2009 yazında açılımı başlatan, ama Habur'da Kürt halkının gösterdiği coşkuya karşı Türkçülüğün saldırıları sonucu anketlerde oylarının % 27-29'a düştüğünü görerek çark eden ve hemen KCK tutuklamalarını başlatan, bir yıl sonra da referandum düzenleyerek 2011 seçimlerini garantiye alan Tayyip Erdoğan'dan mı barış gelecek?

Peki, Oslo Görüşmeleri neydi mi? Apaçık değil mi: 2010 Referandumu ve 2011 Genel Seçimleri öncesinde PKK'yi oyalamak, eylemsizleştirmek için başvurulmuş bir entrikaydı. Çünkü ateşkesin olmaması halinde, AKP oy kaybedecekti. Oyun tutmuştur, Erdoğan istediğini elde etmiştir, 12 Haziran seçiminden az önce hükümet açısından düzmece olan bir protokol yapılmış, PKK taleplerinin kabul edileceği izlenimi yaratılmış, seçimlerden hemen sonra Temmuz 2011'de Başbakan mutabakat metnini imzalamamıştır.

Çocuk mu kandırıyorsunuz? Lozan'da bile İsmet Paşa sık sık Kemal Paşa'ya telgraf başında bilgi verip, görüş alırken, bugünkü iletişim çağında Oslo'nun evrelerinden ve hazırlanan protokolün her cümlesinden Erdoğan'ın haberi olmaması olası mı? Tabii ki, protokol kandırmaca amaçlıdır.

Ve o metne bir Türkiye Cumhuriyeti Başbakanının onay verebileceğini havsalanız alıyor mu? Bugüne değin istisnasız bütün hükümetlerin ve medyanın sürdürdüğü kara politikaların, yalan ve tezviratın koşullanması altında, ayrıca Türklük propagandasıyla kendinden geçmiş Türk seçmeninin öyle bir metni kabul edebileceğini iddia etmek, ancak AKP'nin kandırmacalarına ortak olmak demektir.

Buraya kadar olay demokrasiye ne getirir, ne getirmez sorusuna baktık. Ama ortada iktidar içi bir güç paylaşımı çekişmesi olduğu açık. Erdoğan 19 Şubat'ta partisinin gençlerine multivizyondan seslenirken har zamanki gibi baskınlık yaptı, bağırdı, çağırdı, olay hakkında yorum yapanlara çattı, kurumlar arasında tam uyum olduğunu buyurdu.

Peki, o halde savcıyı neden görevden aldırdın, 9 Emniyet mensubunu neden oradan kaydırdın, en önemlisi yıldırım hızıyla kanun çıkarıp, MİT mensuplarına dokunulmazlık sağlayarak yarını neden garantiledin ve kuruma güvence verdin? Ya da madem ki ortada bir olay yoktu, “seçilmişleri atanmışlara kul etmeyiz” diye neden höykürdün? O atanmışları sen ve senin adamların atamadı mı?

Son olayın uluslararası boyutları, bölge politikası na ilişkin yönleri hakkında bir bilgi sahibi de- ğiliz, bu hususlar ileride açıklığa kavuşacak. Ama iç politika olarak şu kadarını söyleyelim ki, olay Erdoğan rejiminin karakterinin yeni bir ispatı oldu: Parlamentodaki çoğunluğuna dayanarak istediğin gibi yasa çıkartıyorsun, kendinin ve senden sonra gelecek başbakanların “ben görev verdim” demesiyle kamu suçlularına, çetelerine koruma şemsiyesi sağlıyorsun, işine geldiği gibi memleket yönetiyorsun.

Bunun da adı demokrasi oluyor. Hem de senin ve kavuk sallayıcılarının dilinde “ileri” cinsinden bir demokrasi.

Katliamcılığın veraset ve intikali

Son ayların Türkiye politikası gündeminde Dersim Katliamı, Ermeni Soykırımı konusu öne çıktı. Başbakan Cumhuriyet Hükümetinin Dersim Katliamını ikrar etti, Fransa Parlamentosundaki Ermeni Soykırımını inkâr yasası vesilesiyle bütün devlet büyükleri hep bir ağızdan soykırımı inkâr etti. Fransa Devletinin yasa girişimi vesilesiyle Türkiye'de yeni bir şovenizm isterisi estirildi, bu vesileyle Ermeni düşmanlığı üzerinde milli birlik ve beraberlik pekiştirildi, bu milli heyecan kasırgası altında çok sayıda Kürt gazetecisi gözaltına alındı, 35'i tutuklandı, askeri operasyonlar var hızıyla sürdü. Çok sayıda gerilla öldürüldü.

Dersim ve Ermeni katliamı tartışmalarına bir de K. Maraş katliamının 33. Yıldönümü anmalarını eklemek gerekir. Zira kolluk kuvvetleri anmalara ve protesto eden Alevi-Bektaşi Federasyonu mensuplarına müdahale etti, katliamın protesto edilmesine izin vermedi.

Daha önemlisi K. Maraş olaylarının hemen sonrasında istifa eden CHP'li İçişleri Bakanı ve eski Sıkıyönetim Komutanlarından İrfan Özaydınlı'nın yerine bakanlığa atanan Hasan Fehmi Güneş, Balçiçek İlter'e verdiği mülakatta K. Maraş olaylarında MİT'in belirleyici bir rolü olduğunu açık açık ve kesin bir dille belirtti.

Bu üç olay arasındaki müşterek ve hakim unsur Ermeni, Kürt ve Alevi katliamlarında devletin rolüdür.

Siz ne kadar bağırırsanız bağırın, 1514'te I. Selimle başlayan kitlesel Türkmen katliamlarının ulus devlete giden süreçte II. Abdülhamid'le Ermeni katliamlarıyla devam ettiği, İttihat ve Terakki devrinde Rum ve Ermeni toplu katliamları yapıldığı, Cumhuriyet'te Kürtleri tenkil harekâtları, Trakya Yahudi tehciri, sonra Dersim katliamı, Amele Taburları, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül pogromu, 1964 Rum tehciri, 1978-79 K. Maraş, Sivas, Çorum katliamları, 1993 Sivas Madımak kıyımı… bunların hepsi bir bütündür.

Bu ayıplar temizlenmeden –ikrar edilip özür dilenmeden– sizler de bütün o suçları işleyenlerin varisisiniz. İnsan gruplarının topluluk hakları ve talepleri karşısında tek yönteminiz şiddettir, tenkildir, susturmaktır, katliamdır.

Diğer Makaleler...