İnsanın halleri ya da Shakespeare hâlâ niye güncel?

Kuşkusuz Shakespeare de kendi döneminin bir ürünüdür. Çağının açmazlarını, çelişkilerini, kırılma noktalarını, çökmekte olan ile yeni doğmakta olan düzenin bütün sarsıntılarını tüm renkliliğiyle yansıtır. Marx, Shakespeare'in, toplumsal yaşamdaki kimi yeni görüntülerin esaslı hatlarını nasıl isabetli bir şekilde nitelemeyi becerdiğine hayrandır.

Maddenin nasıl katı, sıvı, gaz, plazma… gibi halleri varsa insanın ruhsal dünyasının da sevgi, aşk, nefret, kin, öfke, coşku, hüzün, cesaret, korku, kıskançlık, intikam türünden çeşitli halleri vardır. Her sınıf ve her toplum düzeni bir yandan ihtiyaçları doğrultusunda kendi ilişki biçimlerini yaratırken diğer yandan insanlığın bu evrensel duyuş ve düşünüş şekillerini de yaratır. Binlerce yıldan bu yana süregelen evrensel insan özellikleridir bunlar. Fakat bu ruhsal davranış hallerinin içeriği tarihle sınırlı olmayan, mutlak ve değişmez bir özmüş gibi algılanmamalı. Özcü veya Hegel'de olduğu türden tarihsel bir ereklilik ve insanın bu ereğe göre davranması söz konusu olamaz. Eğer böyle değişmez bir insan özünün varlığından söz edilseydi bu özün insana kim tarafından verildiği sorusu akla gelirdi. İnsanın dışında, aşkın ilahi bir gücün varlığı kabul edilemeyeceği ve tarihin, insandan bağımsız bir ereği olmayacağından dolayı, dışarıdan insana verilerek içselleştirilmiş bir özün varlığından da bahsedemeyiz. “Tarih, insan gerçeğini anlamanın tek yoludur. İnsanın özü değil, tarihi vardır” diyen İspanyol filozof Ortega Gasset'in söylediği gibi, tarih dışı ve mutlak bir özden söz etmek mümkün değil. Dolayısıyla insanı n tüm davranış hallerinin içeriği zamanla sınırlı algılanmak zorundadır.

Binlerce yıldan günümüze kadar gelen insan özellikleri özel mülkiyetçi toplum düzeninin sınırları dahilinde şekillenmiştir. Bu davranış kalıpları, mülkiyetçi düzen ortadan kalktığı zaman, duygu ve düşünüş biçimleri de bambaşka özellikler kazanacak. Sanat da bu şekillenmeye göre yeniden içerik kazanarak, insanın özelliklerini yansıtmaya devam edecek.

Peki, Shakespeare'in hala okunur olmasının bu insanlık durumlarının devam etmesiyle ilgisi var mı? Evet var. Shakespeare'in aradan geçen 500 seneye rağmen güncel bir gerçek gibi okunmasının sırrı, tarih boyunca şekillenen insan hallerini evrensel biçimde yansıtmasından ileri gelir. Herhangi bir sanat eserinin çağını aşan bir güce sahip olması, binlerce yıla yayılan kimi insani özelliklerin –bir diğer deyimle tipik olanın– yansıtılması ve bunun evrensel özellikleri göstermesiyle ilgili olduğu biliniyor.

Her edebi yapıt öncelikle kendi çağını yansıtır. Eserin gücü, dönemin dünyasını büyük bir estetik derinlikle gelecek nesillere kavratmasından ileri gelir. Sanatçı bunu becerdiği ölçüde kalıcılaşır ve her yapıt sonraki yüzyıllarda okuyucu tarafından öncelikli olarak dönemin izlerinin arandığı bu bakış açısıyla okunur. Mesela Sophocles'in trajedilerinde Antik Yunan'ın köleci düzeninin izleri bulunabilir ve eserin gücünün bir nedeni de budur. Fakat sanatın işlevi belli bir mekan ve kendi zamanını incelikli bir biçimde anlatmasıyla sınırlı değildir. Bunu da içerecek biçimde, çağını aşacak kestirimlerde bulunması ve insanın binlerce yıldır devam edegelen tipik evrensel özelliklerini yansıtmayı becermesi gerekir. Shakespeare'in gücü tam da buradan gelir. O'nun sevgi, aşk, intikam, hile, kurnazlık, vefa, iktidar hırsı… türünden insan halleri soyutlamaları çağının sınırlarını çok aşmıştır. İnsan, onun bu yalın anlatımlarında kendinden bir parça bulabilir.

Kuşkusuz Shakespeare de kendi döneminin bir ürünüdür. Çağının açmazlarını, çelişkilerini, kırılma noktalarını, çökmekte olan ile yeni doğmakta olan düzenin bütün sarsıntılarını tüm renkliliğiyle yansıtır. Marx, Shakespeare'in, toplumsal yaşamdaki kimi yeni görüntülerin esaslı hatlarını nasıl isabetli bir şekilde nitelemeyi becerdiğine hayrandır. Gerçekten de Shakespeare bir geçiş dönemi yazarıdır. Toprak aristokrasisinin çözüldüğü, ticaret ve manifaktür sanayinin gelişmeye başladığı bir dönüşüm sürecidir o. Coğrafi keşiflerin insanlığın önüne yeni ufuklar açtığı, Rönesans'ı n olgunlaştığı ve peşi sıra dinsel reformların başladığı, felsefenin dinden ayrışmaya başladığı bir çağ. 17. yüzyılda bilimdeki sıçramaya temel teşkil eden Copernicus, Brahe, Kepler ve Galileo'nun bilimsel saptamalarının, F. Bacon'un deney ve gözlem yönteminin dinsel dogmaların yerini aldığı ve yüzyıllardır hakim olan Ptolemeus'un dünya merkezli evren algısının yıkıldığı yepyeni bir çağ. Toprak soyluluğu, kilise otoritesi ve şövalyelik yıkılmaya yüz tutarken, yerine, burjuvazinin doğmakta olan üretim ilişkilerini dayattığı bir çağ. Shakespeare'in trajedi ve komedi gibi birbirinden apayrı alanlarda eserler vermesinin nedeni de herhalde bu geçiş döneminin tanıklığından ileri gelir. Fakat Shakspeare, çöken bir sınıf ve onun toplum-insan ilişkilerinin ağır hüznü altında ezilmemiş, yeni doğan düzeni de bütün görkemiyle yansıtmayı becermiştir. Cervantes de aynı yılların yazarı. Fakat Cervantes çağının alt-üst oluşunu sadece Don Kişot'la traji-komik biçimde yansıtırken, Shakespeare aynı zamanda yaşanan kırılmanın bir diğer yanı olan trajik boyutunu yansıtmayı da bilmiştir.

Shakspeare'in eserlerinde, hem çağının insanlık durumları hem de sonraki yüzyılların insanlarıyla her seferinde yeniden ilişki kurabilmesini sağlayan evrensel insan soyutlamalarının izleri bulunabilir. Romeo ve Julyet'te “aşk”ı; Othello'da “kıskançlık”ı; Sezar'da “tiranlık ve iktidar çatışması” nı; Macbeth'te “yazgının kaçınılmazlığı, insanın hırsı için göze aldıkları ve bunun sonucunda içten içe kemiren pişmanlık”ı; Kral Lear'da “vefa, vefasızlık ve doyumsuzluk”u; Hamlet'te “iktidar kavgası-intikam arzusu” ve “halisünasyonlar içinde kıvranan insan'ı; Yanlışlıklar Komedyası'nda “insanın komiklikleri'ni; Kuru Gürültü'de “hem romantizmi hem komikliği”; Hırçın Kız'da “kadın erkek ilişkileri”ni… bulabiliriz. İnsana ait bu haller derinleştirilmeksizin ve hatta karikatürize denilebilecek düzeyde, abartılı biçimde anlatılmıştır. Öyle ki bu abartmalar, “sanat aşırılıkların ürünüdür”, tezinin ete kemiğe bürünmesi olarak değerlendirilebilir. Ama Shakespeare'ın bu eserleri uçlaştırarak yazması onların edebi değerini azaltmaz. Çünkü sanatta önemli olan insanı anlatmaktır ve Shakespeare, diğer bütün faktörleri ihmal edip, insanı ve hallerini, çıplak biçimde öne çıkartarak anlatmayı becermiştir.

Shakespeare'in yerel olanla ve zaman-mekanla kurduğu ilişki, mesela bir 19. yy. klasik romanlarıyla karşılaştırırsak, daha sınırlıdır. Eserlerinde gerçeği, yerelin sınırlılığından büyük ölçüde kopartarak neredeyse tarih dışı denilebilecek düzeyde ve evrensel olan özellikleri öne çıkartarak ifade etmiştir. Zaman ve mekandan görece bağımsızlığı, onun eserlerinin güncelliğini korumasının sebeplerinden biridir. Fakat bu durum onun gerçekle hiç ilintisi yokmuş gibi algılanmasına neden olmamalı. Shakespeare'i, Antik Yunan trajedilerinden ayıran önemli yanlarından biridir bu. O trajedilerde ilahi güçler ve mitlerin rolü fazladır. Shakespeare'in trajedilerindeki esin kaynağı ise feodal soyluluğun çöküşü ve yeni bir düzenin doğuşunda somut insanın yaşadığı çöküntü ve coşkunun gerçekliğinden gelir. Rönesans döneminde Antik Yunan ve Latin geleneğinin klasiklerine uygun eserler verilirdi. Fakat Shakespeare o formları olduğu gibi taklit etmedi. Eğer bunu yapsaydı eserleri günümüzle daha zor ilişkilendirilirdi. Shakespeare gerçeğe bağlı kaldı ama bunu hiçbir zaman yerele sıkıştırarak, zamana ve mekana hapsederek yapmadı. Eserlerinde kurgu hep oldu ama gerçekle ve evrensel olanla ilişkisini koparmadan yaptı bunu.

Özel mülkiyet düzeni var oldukça insan halleri, zaman geçse de fazlaca değişmeyecek. Çünkü “çalmayacaksın” türünden ahlak kuralları mülkiyetçi sistemde geçerliliğini koruyacak. Fakat geleceğin toplumlarında, mülkiyet toplumsallaşacağı için “çalma” durumunun maddi koşulları zaten kendiliğinden ortadan kalkacak. Dolayısıyla böylesi bir ahlak ilkesi gereksizleşecek. Ama insanlı k o toplum biçimlerine ulaşıncaya dek kimi özellikleri değişmeyecek. Shakespeare belki de insanın bu geçici hallerini, özcü bir biçimde yaklaşıp değişmez gerçekler gibi algılayarak anlattı. Ama bu zemin, yerini yeni bir düzene bırakınca Shakespeare'in yüzyıllardır okunageldiği biçimde okunmayacağı büyük bir olasılık. Çünkü o dönemin insanları, Shakespeare'de anlatılan insanlı k hallerinde kendilerine ait çok daha az özellik bulacaklar.

Korkuyu yenmek esastır

Başbakan korkutuyor. Korkarsan tabi. Aldığı yüzde 50 oya güvenerek mi korkutuyor. Masal. İş ciddiye binsin de görelim bakalım; bu yüzde ellinin teki bile arkasında duruyor mu? Korkanlar acaba Başbakanın kime söktüğü pek bilinmeyen efelenmesinden mi korkmaktadırlar? Hadi canım sende? Kimin kimden korktuğunu iyi biliriz.

Hakimler, savcılar, rektörler, televizyoncular, gazeteciler, Tüsiad'çılar Başbakandan bir emir geliyorsa ikisini yerine getiriyorlar; istediğinde takla bile atıyorlar. Bunlar nice başbakan devirdiler, yargıladılar, hapse attılar; Erdoğan'dan mı korkacaklar. Korkmazlar.

Memurların, işçilerin, karın tokluğuna çalışanların gık'ı çıkmıyor. Ekonomi büyüdü, dünyaya nam saldı, işverenler kârlılıkta ve kârda rekorlar kırdı ama bunlar seyrettiler. Tayyip Erdoğan'dan mı korkuyorlar.

Bu saydıklarımızın hiçbiri Tayyip Erdoğan'dan korkmuyor? Çünkü Erdoğan korkulacak biri de- ğil. Hatta denebilir ki, vur eline al boğazındaki lokmayı. Öyle biri işte. Ama vur da al!

Deniyor ki Erdoğan Türkiye'de 'korku imparatorluğu' kurdu. Kurdu da Türkiye'nin neresinde ve ne kadar kurdu? 2/3'ünde kurdu. Tamamında kuramadı. Kürt illerinde kurabildi mi? Kuramadı. Niye? Kürtler kurdurmadılar. İzin vermediler. Nasıl becerdiler? Elbette korkmayarak. Hem de hiç korkmayarak. 'Biz korkmayalım, o korksun' diyerek. İşte sonuç.

Anlıyoruz ki Erdoğan, korkulacak biri olduğu için değil, korkmaması gerekenler korktukları için Türkiye'nin üçte ikisinde bir korku imparatorluğu oluşabilmiş.

Korkanlar kendi dar menfaatleri için korkuyorlar. Kimse Erdoğan'dan korkmuyor, korkan devletten korkuyor.

Devletten korkmamak mümkün mü? Mümkün. Eski defterleri kurcalayan görür. Korkunun nasıl yenileceği, sadece korkuyu yenenlerin kazanacağı eski defterlerde yazılıdır. Al ve ezberleyerek değil, anlayarak ve kavrayarak oku.

Denecek ki, işçi korkuyor, memur korkuyor, öğrenci korkuyor, onlar korkmazsa gör beni, o zaman ben de korkmam.

Öyle olunca babam da korkmaz! “işçi”, “memur”, “öğrenci” dediğin yoktur, bunlar birer “enerji”dir. Sen kendine bak. Sende bu enerji var mı yok mu?

Bu soru “sol”a, “sosyalistler”e, “komünistler”edir.

“Sayın Başbakanımız böyle istedi”

ÇAYKUR'a ait Rize Taşlıdere Çay Fabrikası arazisinin Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi'ne devredilmesinden sonra fabrikaya yaş çay veren müstahsillerinin yaşadıkları 9 mahallenin sakinleri kapatma kararına tepki gösterdiler.

Fabrika bahçesinde toplanan 200 kadar kişi adına açıklama yapan Rize Muhtarlar Derneği Başkanı Mustafa Erbaş, fabrikanın kapatılmasına karşı olduklarını söyledi. Taşlıdere fabrikasının tarihi bir fabrika olduğunu anımsatan Erbaş, "Fabrikanın başka alanda yeniden inşa edilmesini ve isminin yaşatılmasını istiyoruz. Çaykur bizim malımızdır. Bir çakıl taşının dahi kaybolmasına izin vermeyiz. Fabrikanın kapatılarak makinelerinin, işçilerinin başka fabrikalara nakledilmesini değil, yerine yeni fabrika yapılmasını istiyoruz. Çaykur varsa üretici vardır, yoksa üretici yoktur" dedi.

Taşlıdere Fabrikasının tarihi bir fabrika olduğunu hatırlatan Erbaş, “Bu fabrikamızdan bu bacılarımız, bu kardeşlerimiz çaylarını bu fabrikaya satıp bu fabrikanın veznesinden paralarını almış, bir aile yuvası sıcaklığı içinde burada bu fabrikayı bir tarihi fabrika olarak her zaman yaşatmak istemişlerdir. Bundan daha doğal bir hak olabilir mi!” diye konuştu.

Taşlıdere Çay Fabrikası Üreticileri adına yazılı açıklama yapan Yaşar Papaker ise “Sayın Başbakanımız böyle istedi. Her iki kuruluşumuzu da kaldıracağız ve başka yere yerleştireceğiz. Tıp Fakültesi Taşlıdere'ye doğru uzanacak ve Tıp Fakültesi kampüsü burada olacak” dedi. Bu arada grup Rize'ye gelen Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı'nın geçeceğini düşündükleri Karadeniz Sahil Yolu'nu ulaşıma kapatmak istedi. Yola doğru yürüyüşe geçen grubu polis engellemeye çalıştı ancak başarılı olamadı. Eylemciler "Yol kesilecek" diyerek Karadeniz Sahil Yolu'nu ulaşıma kapattılar. Gruptaki bir kişi yoldan geçen iş makinesinin üzerine çıkarak kalabalığı yönlendirdi. Bu sırada devreye giren Çevik Kuvvet ile grup arasında arbede yaşandı.

Arbede esnasında Papaker soyadlı bir başka kişi, Basriye Papaker adlı yaşlı bir kadın Çevik Kuvvet ekip amirine “Yavrum bize mani olmayın. Fabrikaya ihtiyacımız var. Bizi komünist mi edeceksiniz? Başbakan'ın memleketinde bu olamaz" dedi. Daha sonra protestoya devam için AKP Rize İl Başkanlığı'na yürümek isteyen grup, polisçe engellendi.

HEY işçileri on aydır hak arıyor

Çoğu kadın 420 HEY Tekstil işçisi, 9 fiubat 2012 günü işverenleri Aynur ve eşi Süreyya Bektaş tarafından işten çıkarılmışlardı. Aynur Bektaş hâlen TOBB Kadın Girişimleri Başkanı olan Aynur Bektaş üstüne üstlük istihdam yarattığı için 2010 Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Üstün Hizmet Ödülüyle mükâfatlandırılmış bir iş kadını.

İşçiler üç aylık ödenmemiş maaşlarını ve kıdem tazminatlarını alabilmek için yani 9 Şubattan beri yani tam 10 aydır fabrika önünde, TOBB önünde veya sokaklarda eylemdeler Tazminatları ve hakları ödenmeksizin işlerinden çıkartılan Hey Tekstil işçisinin her gün yeni bir eylem biçimiyle süren direnişleri 288'inci gününe girdi. Açtıkları davaları bir bir kazanan işçiler karşılarında borçlarını ödeyecek hiçbir yetkili bulamazken, hükümet ise kulağını tıkamaya devam ediyor.

Tekstil emekçileri Güneşli'de bulunan HEY Tekstil fabrikasının önünde sürdürdükleri direnişlerini TOBB önüne taşıma kararı almıştı. Bunun üzerine Hey tekstil patronlarından Aynur Bektaş'ın TOBB'un Kadın Girişimciler Kurulu Başkanı olması nedeniyle işçiler son bir haftadır Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği'nin (TOBB) İstanbul Levent'teki genel merkezi önünde bir araya gelip seslerini duyurmaya çalışıyor. Burada sürdürülen eylemlerde işçilerin zaman zaman polisin gazlı, coplu sert müdahalesine maruz kalması ana akım medyaya dahi yansıyan görüntüler arasında yer aldı.

Konuyla ilgili açıklama yapan işçiler “Aynur Bektaş'tan çaldığı haklarımızı istiyoruz," diyorlar. Aynur Bektaş'ın sermayesine yeni sermayeler katarak büyürken, girişimcilere örnek bir şahsiyet olarak pazarlanırken işçilerin geçim sıkıntısı içinde olduklarını söylüyorlar.

Patronlarının alın terlerini çalmasının üzerinden üç mevsim geçtiğini kaydeden işçiler, “Haklarımızı çalanlar için bugüne kadar kılını kıpırdatmayan yargısı, polisiyle devlet sıra biz haklarımızı istemeye gelince 30 işçinin karşısına onlarca polisi çıkarıp saldırabiliyor” diyorlar.

420 Hey Tekstil işçisinin patronlarına, onları destekleyen sermaye örgütlerine ve siyasi partilere karşı haklılıklarından aldıkları güçle direnişlerini büyüterek sürdüreceklerinin altını çizen işçiler, Aynur Bektaş'tan haklarını istediklerini, kendilerini görmezden gelen, Disney, Esprit, Timberland gibi büyük markalara merdiven altında üretim yapan Aynur-Süreyya Bektaş'tan üç aylık maaşlarını, kıdem ve ihbar tazminatlarını almadan susmayacaklarını ve eylemlerini sürdüreceklerini söylüyorlar.

Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) ‹stanbul fiubesi Başkanı Av. Taylan Tanay ise Hey Tekstil işçilerinin zorlu bir mücadele verdiklerini belirtiyor. Tanay, 3600 işçiyi çalıştıran ve haklarını vermeyen Aynur Bektaş'ın işçilerin hakları konusunda hiçbir polisin, güvenlik görevlisinin müdahalesi ve sorusu olmazken şimdi buraya çevik kuvvet ve sivil polis yığını yapılmasını kınadıklarını belirtti.

TOBB üyeleri ve güvenlik güçlerinin işçi ve emek düşmanı tavrını protesto ettiklerini belirten Tanay, ÇHD İstanbul Şubesi olarak daima işçilerin haklı mücadelesinin destekçisi olacaklarını söyledi.

Tanay şirketin mali sıkıntı içine düşmesiyle 2010 yılından başlayarak kademeli olarak başta İstanbul olmak üzere, Batman, Nevşehir, Kastamonu, İzmit, Çankırı gibi illerde yaklaşık olarak 3600 işçinin iş sözleşmelerinin feshedildiğini dile getirdi. Tanay son olarak ise Şubat 2012 tarihinde 420 işçinin işine son verildiğini sözlerine ekledi.

İşçilerin başta Bakırköy İş Mahkemesi olmak üzere birçok mahkemede dava açtıklarını kaydeden Tanay, bunların büyük bir bölümünün tazminat, geriye kalan bölümünün ise işe iade davaları olduğunu dile getirdi. Tanay sonuçlanan davalara göre, mahkeme işçilerin haksız yere işten çıkarıldıklarına, işlerine iade edilmeleri gerektiğine hükmetmesine rağmen fabrikada üretimin durması nedeniyle ellerinde yalnızca kazanılmış mahkeme ilamı kaldığını söylüyor.

Öte yandan, devleti, işçiyi ve kendisine iş yapan atölyeleri dolandıran Aynur Bektaş'ın en son “borç benim değil kocamın” dediği öğrenildi.

Aynur Bektaş ile Süreyya Bektaş'ın sahibi oldukları inşaat, bilişim, turizm gibi birçok sektörde faaliyet gösteren Hey Grup bünyesinde en büyük iş alanı tekstil ve hazır giyimdi. İki eski bankacı olan Bektaş çifti, emekli olup 40'lı yaşlarından sonra ticarete girmişlerdi.

Hey Tekstil, uluslararası büyük markalara tişört, pantolon, elbise gibi tekstil ürünleri üretiyordu. Zamanla Hey Travel ismiyle turizme, Hey Dış Ticaret şirketiyle de çok yönlü ihracat atağına kalkıştılar.

Son 15-17 yılda büyüdüler, yıllar içinde ciroları 200-400 milyon doları buldu. Aynur Bektaş, girişimcilik ve başka dallarda birçok kez ödüller aldı. Türkiye Giyim Sanayicileri Derneği'ne (TGSD) ikinci kadın başkan olarak seçilen Aynur Bektaş'ın kurduğu fabrikayı İstanbul'daki atölyeler, birkaç yıl içinde de Doğu'da Güneydoğu'da sadece kadınların çalıştığı tesisler izledi.

Ancak daha sonra, yaklaşık 5 bine yakın insan çalıştıran Hey Grubu'nun Başkanı Süreyya Bektaş'ın başta hayali ihracat olmak üzere pek çok suçtan suçlandığı öğrenildi. Olay yargıya intikal etti ve Süreyya Bektaş'ın hayali ihracat davası sürüyor. Bu nedenle işçiler davalarını kazansa dahi alacaklarını tahsil edememe riski ile karşı karşıyalar.

Okullarda artık kıyafet serbest mi?

MEB'e Bağlı Okul Öğrencilerinin Kılık ve Kıyafetlerini düzenleyen yönetmelikte yapılan son değişiklik özellikle eğitim camiasında tartışmalara neden oldu. Eğitim-Sen'in derslere eşofmanla girme eyleminin sendika içerisinde tartışmaları tetiklediği gözlenmektedir. Daha önce “türban sorunu” olarak gündeme gelen kadınların kılık kıyafeti ile ilgili tartışmaların bu yönetmelikteki değişiklikle yeniden alevleneceği anlaşılmaktadır. Çok açıktır ki okullarda “serbest” kıyafet öğrencilere uygulandığı andan itibaren öğretmenlerin kıyafetleri de gündeme gelecek, böylece “türban”ın kamusal alana girmesi olasılığı yeniden gerilimler yaratacaktır. Zaten Eğitim-Sen'in yapmış olduğu eylem hem biçim hem de zamanlama açısından böyle bir olasılığa karşı ilk tepki niteliğindedir.

Öncelikle şunu belirtmekte yarar var: AKP iktidarı yönetmelikte yapmış olduğu değişiklikle okullarda gerçek anlamda bir serbestlik sağlamış olmuyor. Zira devlet okullarında (askeri okullar, polis okulları, kısmen de özel okullar hariç) tek tip forma giyme zorunluluğunu kaldırmış görünürken 12 Eylül döneminin eseri olan eski yönetmeliğin “nasıl olacağını” tarif ettiği okul kıyafeti yerine özellikle kız öğrenciler için kıyafetin “nasıl olmayacağını” tarif ederek yeni kısıtlamalar getiriyor. Yeni yönetmelikte gerçek anlamda serbestlik, sadece İmam Hatip Ortaokulu ve İmam Hatip Lisesi öğrencileri ile Kur'an derslerine katılan kız öğrencilere başlarını örtme konusunda sağlanmış oldu. AKP bu değişiklikle okulları her yönden kendi dünya görüşüne uydurmaya, eğitimin içeriğinde yapmış olduğu gerici dönüşümleri kılık kıyafet yoluyla tamamlamaya çalışıyor. Özellikle kadına bakış açısının sonucu olarak kız öğrencilerini belli bir inanışın gerektirdiği kılığa sokmaya çabalıyor. Giderek kamusal alanda aynı görüntüyü yaygınlaştırmanı n hesaplarını yapıyor.

Tek tip okul kıyafetinin kaldırılmasına karşı çıkan kesimlerin çocuk psikolojisi ile ilgili ileri sürdükleri argümanların çok da kabul edilebilir olduğu söylenemez. Tek tip kıyafetin ekonomik ve sosyal eşitsizlikleri örttüğü, eğer serbest kıyafet olursa bu farklılıkların çocuklar tarafından daha çok hissedileceği iddiası geçerli ve doğru değildir. Bir çocuğun varlıklılar arasında kendi yoksulluğunu fark etmesini herkese tek tip kıyafet giydirerek engellemek mümkün değildir. Günlük yaşamda sınıflar arasındaki farklılıklar sadece kıyafetle ortaya çıkmaz. Oturduğu mahalle veya konut, yediği, içtiği, oyuncakları, tatilini nerede geçirdiği, okul kantininde harcadığı harçlık miktarı, okula gidiş geliş için kullandığı araç vb. bir sürü etmen yoksul aile çocuğunun her gün kendisini “kötü” hissetmesine yeter de artar bile. Ayrıca günümüzde artık farklı sosyo-ekonomik yapıdaki ailelerin çocukları aynı okula gitmemekte, gitmek zorunda kalanlar da çoğunlukla ayrı sınıflara devam etmektedirler. Bu gerçeği, Bakan Dinçer'in kendisi bile televizyon ekranında “Siz sanıyor musunuz ki zengin çocukları ile fakir çocukları aynı okula gitmektedir?” diyerek tüm dünyaya ilân etmiştir. Kaldı ki kendilerini diğer toplumsal kesimlerden farklı gösterme ihtiyacı, daha çok aristokrat-burjuva ailelerde gözlenmektedir. Onların yaşadıkları konutları, kullandıkları ulaşım araçları, eğlendikleri ortamlar ve çocuklarının eğitim gördükleri okullar diğer kesimlerden farklıdır. Varlıklı aileler bu farklılığı, elde ettikleri tüm ayrıcalıkları her fırsatta, çeşitli yollarla sergilemekten geri durmazlar. Onların okullarının formaları, kullandıkları semboller ayrıdır. Bu yüzden yeni çıkan yönetmelikte özel okulların nasıl bir kıyafet giyeceği ailelerin yüzde altmışının kararına bırakılmıştır. Bütün bu gerçekler ortadayken tek tip kıyafetin sınıf farklılıklarını örttüğünü ve yoksul ailelerin çocuklarının kendilerini kötü hissetmelerini engellediğini iddia etmek inandırıcı değildir. Ayrıca, toplumdaki sınıfsal farlılıkları çocuklardan gizlemeye çalışmak yerine bu farklılıkların ortadan kaldırılması için mücadele etmek gerekir.

Tek tip kıyafet, sınıflar arası farklılıkları örtmediği gibi serbest kıyafetten daha ucuz da değildir. Öğrencilerde marka takıntısının yaygınlaşmasının nedeni serbest kıyafet uygulaması değil, kitleleri çılgınca bir tüketime teşvik eden kapitalist sistemdir. Hâlihazırda piyasada oldukça büyük çapta bir okul forması ve önlük sektörü olduğu gerçeğini, marka takıntısının bu alanda da yaşandığını unutmamak gerekir. Tekstil işverenlerinin yönetmeliğe göstermiş olduğu tepki de göstermektedir ki işverenler tek tip uygulamasından pek de şikayetçi değildirler. Zaten MEB yetkilileri, tekstil işverenlerinin elinde bulunan stokların tüketilmesi için yeni yönetmeliği hemen değil, gelecek öğretim yılından itibaren uygulamayı planlamıştır. Hatta yönetmelikte mevcut tek tip kıyafetlerin 2013-2014 öğretim yılında da kullanılabileceği belirtilmektedir.

Kısacası hangi gerekçe ile olursa olsun tek tip okul kıyafetini savunmak özgürlükçü bir yaklaşım değildir. AKP iktidarının “serbestlik” adı altında özellikle kız öğrencileri belli bir dini anlayışa uygun şekilde giydirmeye zorlamasına karşı çıkmanın tek yolu, tek tip kıyafeti savunmak değildir. Bu yolu tercih etmek, hem kolaycılıktır hem de ülkemizde yıllarca sürdürülmekte olan anti-demokratik, yasaklayıcı kıyafet uygulamalarının destekçisi konumuna düşmektir.

Bu konuda asıl yapılması gereken şey, AKP iktidarının kadına bakışını ve kadının kıyafeti üzerinden topluma dayattığı politikaları teşhir etmektir. Eğitim programlarında yapmış olduğu gerici ve çağdışı değişiklikler, özelleştirmeci ve piyasacı müdahaleler, fakir halk çocuklarını küçük yaşta teslim almak amacıyla İmam Hatip Okullarının yaygınlaştırılması, eğitim kurumlarına kendi dünya görüşüne uygun yöneticilerin atanması ve nihayet öğrenci –giderek öğretmen– kıyafetlerini dini kurallara göre şekillendirme çabalarını kitlelere anlatmaktır.

Belli bir inancın giymeyi zorunlu kıldığı herhangi bir kıyafet “serbest” sayılamaz. Bir şeyin “serbest” olarak tanımlanabilmesi için “zorunlu” tutulmaması, isteyen herkesin o şeyin tersini de özgürce yapabiliyor olması gerekir. Oysaki kadınların örtünmesi, Müslüman kadınların inançlarının zorunlu kıldığı bir durumdur. Müslüman kadın örtünmediği takdirde, dinin kuralları gereği cezalandırılacağına inanmaktadır. Yani örtünüp örtünmemek onun “özgür” bir seçimi değildir. İlk-orta-lise düzeyinde (18 yaş öncesi) çocukların neyi, ne zaman giyeceklerine kendilerinin değil, ailelerinin karar verdiğini bile bile özellikle kız öğrencilerini “nasıl olmayacağı” yoluyla tarif edilmiş kıyafetlerin içerisine hapsetmenin serbestlik anlamına gelmediği açığa çıkarılmalıdır.

Baş örtüsü, hem bağlayanlar hem de bağlamayanlar tarafından belli bir inancın sembolü olarak algılanmaktadır. Bir yandan yeni yönetmelikle okullarda her türlü sembolün kullanılmasını yasaklamış görünüp diğer yandan belli bir inancın sembolü sayılabilecek bir kıyafeti giymeyi teşvik etmek açık bir ikiyüzlülüktür. Kadınlar için baş örtüsü takmanın özgür bir seçim olmadığı, daha çok erkek egemen kültür tarafından din ve inanç kuralları bahane edilerek kadına dayatılan bir “zorunluluk” olduğu bıkmadan, usanmadan kitlelere anlatılmalıdır.

Okullarda baş örtüsü takmayan kız çocuklarının bir süre sonra kendilerini baskı altında hissedebilecekleri, çoğunluğa uymak veya çevresinden onay almak için istemediği halde baş örtüsü takmak zorunda kalabileceği herkese anlatılmalıdır. AKP iktidarının dini inançları sömürerek ailelerin çocuklarını İmam Hatip okullarına ve seçmeli din derslerine yönlendirme politikası halka anlatılmalıdır. AKP'nin halkın dini inançlarına güvenmediği açıktır. Eğer inanıyor olsaydı okullarda kılık kıyafeti tamamen özgür bırakırdı. Anne ve babalara, çocuklarını nasıl bir kıyafetle okula göndereceğini tarif etmeye kalkmaz, onları belli kıyafetleri giydirmeye zorlamazdı. İktidarını sürdürmek ve etrafındaki seçmen kitlesinin desteğini kaybetmemek amacıyla insanların dini inançlarını ve değerlerini nasıl kullandığı bu uygulama örnek gösterilerek açığa çıkarılmalıdır.

Üniversitede öğrenim gören veya kamusal alanda çalışan bireylerin kılık kıyafetleri konusunda kendi kararlarını verme hakkına sahip oldukları kabul edilerek bu alanlarda her türlü kıyafetin serbest olması gerektiğini savunmak özgürlükçü bir tutumdur. Erkek egemen kültürün baskın olduğu, cinsiyet ayırımcılığının yaşamın her alanında acımasız bir şekilde yaşandığı bir ortamda kaç yaşında olursa olsun kadının özgürce kararlar alması beklenemez. Kılık kıyafet konusunda yapılan tartışmalar göstermektedir ki böylesi bir toplumda “baş örtüsü sorunu” her durumda kadını bedel ödemek zorunda bırakmaktadır. Bir kesim baş örtüsünü yasaklayarak başını örten kadınları ekonomik ve sosyal yaşamdan dışlamakta, diğer kesim baş örtüsü bağlamayı “zorunlu” bir seçim olarak kadına dayatarak kadını baskı altına almakta, aynı zamanda baş örtüsü bağlamak istemeyenleri tehdit etmektedir.

Devasa ekonomik ve sosyal sorunların yaşandığı bir ortamda toplumun en politik kesimlerinin bile katılmadan edemediği öğrencilerin kıyafeti –aslında kadının kıyafeti– nasıl olmalı ya da olmamalı tartışması ne yazık ki yeniden gündemi meşgul edecek gibi görünüyor. AKP bu tartışmadan her durumda kârlı çıkma peşinde. Eğer tartışma Eğitim Sen'de uç verdiği haliyle AKP'nin istediği düzlemde ilerlerse kârlı çıkması da kuvvetle muhtemel. Bu tartışma, laiklik-özgürlük ekseninden çıkarılıp iktidarın niyetini açığa çıkarma düzlemine taşınabilirse hem AKP'nin hevesi kursağında kalır, hem de ileriye doğru bir adım atılmış olur. Böylece bir kere de birbirimizi hırpalamadan yola devam etmeyi başarmış oluruz.

Hatırlamak direnmektir

Hindistan doğumlu feminist kuramcı Gayatri C. Spivak, “Madun Konuşabilir mi?” başlıklı ünlü makalesinde, İngiliz emperyalizmine karşı savaşan genç bir direnişçinin hikâyesini anlatır. Kendini asarak ölüme giden bu genç kadının intiharı, namus endişesi taşıyan toplumca derhal evlilik dışı gebeliğe yorulur; ölüm tarihinde adet gördüğünün anlaşılması üzerine yapılan araştırmada ise, siyasi bir eylemin riskini ve sorumluluğunu üstlenemediği için hayatına son verdiği ortaya çıkar.

Genç kadının ölmek için özellikle adet gördüğü dönemi seçmiş olması sanırım Türkiyeli kadınları şaşırtmaz. Ne de olsa üçüncü dünyada kadın olmak böyle bir şeydir: Toplumun namus endişelerini içselleştirmek, ölüme giderken bile “adının lekelenmesi”nden korkmak, varlığını erkek varlığına armağan etmek…              

İsyanın cinsiyeti

Madun (subaltern), elit sınıfların parçası olmayan ve temsil alanının dışında kalan “tâbi sınıflar”ı ifade etmek için önce Gramsci, sonra da bir grup Asyalı araştırmacı tarafından kullanılan bir kavram. “Ezilenler” ya da “halk” olarak da adlandırabileceğimiz bu çoğunluk, tarihsel kayıtlara ancak “toplumsal patlama anları”nda girebiliyor. Celali ya da Kürt isyanları; 15-16 Haziran ya da günümüz HES direnişlerinde olduğu gibi…

Yazının girişinde andığım Spivak'ın özgünlüğü ise, kadınların tarihyazımında çok derin bir biçimde gölgede bırakılmışlığını vurgulamasında yatıyor. Birileri ezilenlerin tarihini kayda geçirmeyi akıl ettiğinde bile ayaklanmanı n öznesi olarak yine erkekler öne çıkarılıyor. Spivak'a göre, sessizliğe mahkum edilenlerin yaşamlarını yeniden öyküleme, bir anlamda onlar adına konuşma yükümlülüğü de eli kalem tutan kadınların omuzlarında.

Gülfer Akkaya'nın on sosyalist kadınla yaptığı görüşmelerden oluşan Sanki Eşittik kitabı böyle bir işlevi, sınırlı da olsa üstleniyor bana göre. Bu kadınlar, 1960'lı ve 1970'li yıllarda Türkiye'de sürdürülen devrimci mücadeleyi kendi yaşamlarından yola çıkarak anlatırken, aramızda olan/olmayan başka kadınların öykülerini de paylaşmaktalar. Bunların arasında emekleri yaşam boyu görünmeyen kendi anneleri de var; gerekli tıbbi müdahale yapılmadığı için, 12 Mart'ta kaldığı cezaevinde hayatını yitiren Hatice Alankuş da…

“Türkiye'de sosyalist mücadele içinde, silahlı silahsız, yasal, yasadışı, her şekilde yer alan, işkencelerle yıldırılamayan, yıllarca hapis yatırılan ve bunlara rağmen mücadeleye devam eden”; aslında sayıları az olmadığı halde sessiz sedasız yaşadıkları için yok sayılan binlerce kadının sesi olmayı deniyorlar.

Sosyalist gelenekler ve kadın

Gülfer Akkaya, sunuş yazısında sosyalist geleneklerin kadın meselesini teorik ve politik açıdan nasıl ele aldıklarını takip amacında olduğunu ve görüşmecilerini buna uygun seçtiğini belirtmiş. En kıdemli konuğu, 1925 yılında doğmuş olan Sevim Belli.

Sevim Belli'yi –kitaptaki sırayla– Latife Fegan (Kıvılcımlı geleneği), Nurten Tunç (TİP), İlkay Alptekin Demir (THKP-C), Necmiye Alpay (TKP), Ümide Aysu (Dev-Yol), Serap Mutlu Doğan (Kürt özgürlük hareketi), Mukaddes Erdoğdu Çelik (TKP/ML), Nilgün Yurdalan (TKP-İKD) ve Gülseren Pusatlıoğlu (Kurtuluş) izliyor.

Akkaya, THKO geleneğinden bir kadının kitapta –çeşitli sebeplerle– yer alamayışını ve Kürt özgürlük hareketinden –mâlum sebeplerle– sadece bir kadınla görüşebilmiş olmasını bir eksiklik olarak değerlendirmiş. Kürt özgürlük hareketinin bu konuda attığı adımların büyüklüğü, süreç içerisindeki değişim ve deneyimin özgünlüğü düşünüldüğünde hayıflanmamak elde değil.

Öte yandan, sunuşta yer alan “Bu araştırma bir sözlü tarih çalışması değildir” ifadesinin beni düşündürdüğünü söylemeliyim. Eğer bu kitap bir “araştırma” ise, röportaj aktarımıyla yetinilmemesi ve bir “sonuç” bölümünün olması gerekmez miydi? Bu iş sanırım okurlara düşüyor.

Benim kitaptan çıkarsamam, “gelenek”lerin kadınların politik deneyimleri üzerinde belirleyici olmadığı yönünde. Başka bir ifadeyle, farklı geleneklerden gelen kadınlar benzer sıkıntıları ve baskıları paylaşmışlar; angaje oldukları partilerin/hareketlerin bunları hafifletmede ya da çoğaltmada belirli bir etkisi olmamı ş. (Belki bir istisna, silahlı mücadelenin kadınları daha da geriye ittiğini ve önemsizleştirdiğini söyleyen İlkay Alptekin Demir'in tanıklığı.) Kısacası belirleyici olan toplumsal cinsiyet dizgesi.

Feminist hareketin dalga boyu

Gülfer Akkaya da belirtiyor: 1960 ve 1970'li yıllarda devrimci mücadele içinde olan kadınların önemli bir kısmı feminizmi hem duymuş, hem az da olsa okumuş. Öte yandan, neredeyse tüm geleneklerin kadın konusunda “derin suskunluğu” dikkat çekici. Kadınların özbilinçlerindeki asıl sıçrama, ikinci dalga feminizmin 1980'li yıllarda Türkiye'de etkili olmasıyla yaşanıyor.

Çalışmada yer alan on kadından neredeyse tamamının kendini “feminist” olarak tanımlıyor oluşu, bu akımın dalga boyu konusunda ciddi bir fikir vermekte. Geçmişi anarken bu yeni bilinç, eleştirel tutumu da pekiştiriyor elbette.

Sheila Rowbotham, Kadın Bilinci Erkek Dünyası adlı kitabında, “Seçenek yaratmak isteyen ezilmiş bir topluluk, çevresini kuşatan ve ancak [egemenlerin] görüntüsünü yansıtan dünyayı parçalamak, aynı zamanda da öz görüntüsünü tarihe yansıtmak zorundadır”, diye yazmıştı.

Zorlu fakat bir o kadar da onurlu bir görev. Üstesinden gelebilmek için kadınların önünde daha yapacak çok iş var kuşkusuz.

Marks, Barbusse ve Kıvılcımlı

Demir Küçükaydın ve bir grup arkadaşın uzunca bir süredir hazırlıklarını yürüttükleri Hikmet Kıvılcımlı Sempozyumu 17-18 Ocak 2013 tarihlerinde Mimar Sinan Üniversitesinin İstanbul Fındıklı’daki binasında yapılacak. Yalçın Yusufoğlu’nun yayınlanmak üzere Hazırlık Komitesine verdiği hacimce sınırlı formattaki metnin genişletilmiş halini aşağıda bulacaksınız.

***

İki ay sonra 14 Mart 2013 Marks'ın 130. Ölüm yıldönümü. Üç ay önce 11 Ekim 1971 ise Hikmet Kıvılcımlı'nın 41. ölüm yıldönümüydü. Birisi 1818, diğeri resmi kayıtlara göre 1902 doğumluydu. Kıvılcımlı Marks'ın evrenselliğine seçkin bir kanıttı. Marks öldükten kırk yıl kadar sonra bir Şark ülkesinde genç bir tıbbiyeli büyük düşünürün düşüncelerini öğrenecek, benimseyecek ve yaşadığı toplumu değiştirme mücadelesinde yer almak üzere örgütlü mücadele edenlere katılacak, partisinin Kongresine delege olacak, ilk seçilmiş görevi olan Gençlik Sekreterliğine başlayacaktı.

Sonra 1925'te Takrir-i Sükûn'la gelen ve Kemalistlerin hâlâ “Devrim Mahkemeleri” olduğunu ilan ettikleri İstiklal Mahkemeleri'nden başlayarak hayatı hapishanelerde, sürgünlerde ya da değilse, daimi polis takibi ve tehdidi altında, yokluklar, sıkıntılar içinde geçecekti. Yıllarca tıp mesleğini icra edemediği için –çünkü “Komünist doktor”a hasta kolay kolay gelmeyeceğinden– ya muayenehane açacak parası olmayacak, açsa da hasta bulamayacak, hastaneler ise tabii ki ona, hekimliğine kapalı olacaktı.

Daha da önemlisi, sayısız olanaksızlıklar, kaynaksızlıklar ve yasakçılıklar ülkesinde okumak, araştırmak, düşünceyi geliştirmek için çalışacak, çalışacak, ülkesinin yetiştirdiği Marksist teorisyen olarak eserler verecekti. Marks Londra'da yüz binlerce kitaplık British Museum'a giderdi, Doktor Hikmet ise cezaevinde veya sürgün şehrinde değilse Beyazıt Kütüphanesine. 1937'ye kadar evi Sultanahmet'teydi. Hem Babıâli'ye yakındı, hem de Beyazıt'a.

Sağlığında ya da ölümünden sonra 60'tan fazlası yayınlanmış, daha da fazlası Emniyet veya Adliye bodrumlarında rutubetten, küften heder olmuş ya da kendi deyimiyle “farelerin kemirici eleştirisine” bırakılmış ciddi çalışmalar yapacaktı.

Pek çoğumuzdan farklı olarak, cezaevi yıllarını fazlasıyla değerlendirerek zamanını okumaya, düşünmeye, yazmaya hasredecekti. 1929 İzmir Tevkifatında 4,5 yıllık hapis cezası yüzüne okunduğunda, “Bu kadar zaman bir kızıl profesör olmaya yeter” diyecekti. Onun kuramsal çalışmalarına verilecek profesörlük unvanı da neymiş? Tıp doktoru Hikmet Kıvılcım(lı) yaptığı sosyoloji, tarih ve ekonomi çalışmalarıyla kaç profesörlüğü hak ediyordu? Marks'ın Prof. titri var mıydı? Kim Marks'ınkileri herhangi bir profesörün çalışmalarıyla kıyaslayabilirdi? Kıvılcımlı için de aynı sözü söylemek akademik unvan sahiplerine haksızlık olmaz…

Yaşamının son günlerinde yazdığı bir mektupta söylediği gibi hayatı boyunca “kara toprağın kuru öküzü gibi” çalışıp durmuştu. Ne bir ikbal beklemişti, ne şan, şöhret ne de para. Tek gayesi sadece ve sadece toplumunun sosyalizme doğru yol almasına katkı getirmekti.

Kara toprak onun kıymetini bilmiş miydi? Kozlu mezarlığında kendisine bir yer bulabilmişti, o kadar.

Emin Sekun'un, Ahmet Fırıncı'nın cenaze törenlerinde imamın “Fatiha” çağırması üzerine Doktor'un usulca ellerini açıp mırıldandığını görmüştüm, fakat onun cenazesindeki imamın ücretini aldığı işi küfreder gibi yapmasına çok hırslandığımı hatırlıyorum. Oysa ne Emin Sekun, ne Ahmet Dede, ne Doktor Kıvılcımlı, ne de ben imamların inandıklarına inanıyorduk. Ne de defnedilen komünistlerin imamların duasına, musalla önünde veya kabir başında okunan Fatihalara ihtiyacı vardı. Geleneksel olarak İslam ritüelleri komünistlere de, başka inançsızlara da uygulanıyor.

Cahiliye devrinde Arapçada “abd” köle demekti, kelime “itaat” kavramıyla ilişkiliydi. Kur'an'da ise “abd” Allah'la bağlantılı olarak öne çıkarıldı. Gerçekte köle aynı zamanda Pagan tapınağı Kâbe'deki putların ve tabi ki adı “Allah” olan baş putun da kölesiydi. İnsanın insana köleliği ile insanın Allah'a köleliği özdeşti.Köleci hakim sınıfın aynı zamanda Allah adına hükmettiği düşünülürse, kavramları ayırmanın anlamı yoktu.

Türkçede “köle” ve “kul” sözcükleri ayrı olduğu için, iki kavramın ayrı oldukları sanılıyor, ama Arapçada karşılığı tek kelime ve tekrar edelim “kayıtsız şartsız itaat eden” demek.

İlgili kelimelere gelince: “ibadet” tabii ki “abd” ile bağlantılı, “mâbud = ibadet edilen”, “mâbed” de “ibadethane” anlamına geliyor. Dilde, aynı aileden “ubudiyet” kelimesi “kölelik” demek oluyor, örneğin 1960'lı yıllarda bile müdürüne “arz-ı ubudiyet ederim” diyen memura rastladıydım.

Özetle, insanın insana köleliği ile insanın Allah'a köleliği (kulluğu) aynı.

Türkçe bu iki sözcüğü ayırmış, “kulluğa” ulviyet atfetmiş, “kölelik” maddi ve kötü kalmış. Oysa her ikisi de maddi, yani somut hayata ait. Nitekim halk otantik olduğundan, “kul” ile “köle”yi reel dünyada çoğu kez yan yana kullanmış, “kul köle olmak” demiş, “kulun kölen olayım” diye yalvarmış. Günümüzde de Tayyip Erdoğan “insanı severiz yaradandan ötürü” demiyor mu? Oysa referans aldığını övünerek söylediği İslam ilahiyatına göre, o insan bir “abd”.

Şu halde, komünistin ibadet etmemesi, sadece metafiziği reddetmesi değil, onunla bağlantılı olarak –ve esas olarak– köleliği reddetmesidir.

Devletin ona yaptıklarını bir yana koyalım. O devleti destekleyen toplumun ant-komünist şartlanmaları olmasaydı devlet o eza ve cefayı yapabilir miydi? Bir hapishane cezasından sonra sürgün gönderildiği Anadolu kentinde ana caddeden geçerken herkes “Komünist doktor” diye birbirine gösterirmiş. Komünist doktor. Sanki vebalı.

Peki, komünist doktor komünistlerden –o zamanki kelimelerle söyleyeyim– muavenet ve müzaheret görmüş müydü? Ne gezer? 1960'ların başlarında ilk tanıdığım Türkiyeli komünistlerden onun için“Deli Doktor” diye bir yakıştırma duymuştum. Tıptaki ihtisasını bilmediğim için Psikiyatr olduğunu sanmıştım. Belki rastlamışsınızdır, ruh hekimlerine arkadaşları “deli doktoru” diye takılırlar. Sonra baktım ki, meğer “Deli Doktor” diyorlarmış. İşte, kitaplar yazarsanız, özgün fikirlere sahip olursanız, kimi skolastik sosyalizm anlayışlarına göre “deli” sayılırdınız. O kişiler sizin yoldaşlarınız, cezaevi arkadaşlarınız olsalar dahi.

O yıllarda henüz yeni kuşaklar için kitapları basılmış değildi. Marksizm Bibliyoteği'nden de haberim yoktu, 1953'teki “Fetih Broşürü”nden de.

Sonra üst üste kitapları çıktı: 1965'te “Tarih, Devrim, Sosyalizm”, “”Türkiye'de Kapitalizmin Gelişimi”, “İkinci Kuvayı Milliyeciliğimiz”, “İlkel Sosyalizmden Kapitalizme Geçiş: İngiltere” ve 1966'da” Marks'ın Özel Dünyası” yayınlandı.

Bu kitaplardan ilki Tarihsel Maddeciliğin Komintern didaktisyenleri tarafından “İlkel toplum, köleci toplum, feodal toplum, kapitalist toplum, sosyalist toplum” şeklinde şematikleştirilmiş kalıplarını kırıyor, sorunun Marks-Engels tarafından “ilkel toplumdan çıkışlar” şeklinde konulduğunu söylüyordu.

Başlangıçta hemen hepimiz Komintern'den Otto Kusinen'in ve Fransa'dan işçi üniversitesi hocası Politzer'in tasnifini kabul ettiysek de, hatta çoğumuz Kıvılcımlı'nın bu kitabından habersiz idiysek de, Marks'ın “kuzeyden gelen ilkel sosyalist Germen kavimleri”nin Roma İmparatorluğunu nasıl yıktığını anlattığını öğrendik, hatta Marksist olmayan DTCF profesörü Mustafa Akdağ'ın Kıvılcımlı'dan tamamen habersiz olarak Osmanlı tarihinde bu konuda benzer bulgulara ulaştığını okuduk. Ayrıca 1960'lı yıllarda bir başka cenahta –kökenini Marks metinlerinden alan– Asya Tipi Üretim Tarzı tartışmaları yapılmaktaydı. Derken “Japonya'da feodalizm” konuşuldu. Kısacası yukarı da andığımız şematik tasnifin Marks ile Engels'in vülgarizasyonu olduğunu sonradan öğrenecektik.

Demek ki, bütün toplumların tarihsel evrimi illa ki Avrupa'yı esas alan şemadaki gibi değildi.

Kıvılcımlı'nın “Osmanlı Tarihinin Maddesi” adlı çalışması 1974'te yayınlandı, “Grundrisse”yi Birikim 1979'da bastı. Kısacası tarihsel süreç hakkında dar görüşlülükten çıkma imkânı doğdu.

[“Kanuni” lakabıyla anılan II. Süleyman hakkındaki bir TV dizisi için günümüz başbakanının “at sırtında” ettiği laflar nedeniyle Süleyman konuşulur oldu. Hakkındaki değerlendirmeleri yerli yerine oturtmak için “Osmanlı Tarihi'nin Maddesi” adlı eseri kaynak almakta, o kanunların ne işe yaradıklarını, Tımar ve Zeamet'ten Mukataa düzenine geçmenin ne anlama geldiğini bilmekte yarar var. Tayyip Erdoğan'ın “at sırtında” olmakla övündüğü talan ve yağma ekonomisidir. Üstelik “fethettim” dediğin ülkelerden 6 yaşındaki erkek çocukları devşirip, büyük çoğunluğunu kışlalarda Yeniçeri olarak yetiştirip, sonra da at sırtında başka ülkeleri yağmaya göndermek 2012'nin, 2013'ün sadrazamı tarafından övülsün ve “atalarımızın atla gittiği yerlere biz de gideriz” denilsin.]

“İkinci Kuvayı Milliyeciliğimiz” teorik bir çalışma değildi, adlandırma günün hayli revaçta bir jargonuna uygundu. Türkiye İşçi Partisi Gen. Bşk. Aybar da, “Yön” Dergisi Başyazarı Doğan Avcıoğlu da, “Yön”de yazan, daha sonra kendi dergisi “Türk Solu”nu çıkartacak olan Mihri Belli de (atfettikleri içerikler aynı olmamakla birlikte) aynı şablon sözcüğü kullanıyorlardı. Kuvayı Milliye hareketi İstiklal Harbi'nin ve öncesindeki çete (gerilla) mücadelesinin genel adıydı. Kuvayı Seyyare dağıtılıp, inisiyatif ve otorite tamamen düzenli orduya geçtikten sonra bu kez orduya o ad verildi ve halk dilinde onlara “Kuvvacılar” denildi. O yıllarda bu adlandırma tabii ki saygındı. Ama 1960'larda tamamen ayrı koşullarda onun yeri yoktu. Siz ne kadar sınıf vurgusu yaparsanız yapın “milli” vurgusu konuyu emekçi karakterinden uzaklaştırıp “milli” kılıyordu, ve Milli Kuvvetler'e ister istemez NATO Ordusunu, hayali bir “milli burjuvazi”yi dahil ediyordu.

“Milli” kelimesinden oldum olası hoşlanmayan biri olarak, sadece bugün 2010'larda değil, 1960'larda da “Milli Kuvvetler” sözünden den hazzetmezdim. Bugüne değin hiçbir yerde bu adlandırmayı kullanmış değilim. Kuvayı Milliye bir taneydi, ikincisi olmamıştı ve olmayacaktı. Nitekim terim sol tarafından terk edildi ve kendilerine “ulusalcı” diyen Hulki Cevizoğlu, Emin Çölaşan türü kişilerin sözcülüğünü yaptığı paralel devlet destekli bir siyasi akımın rozeti haline gelmiştir.

Gelelim Kıvılcımlının o yıllarda “Tarih, Devrim, Sosyalizm”den sonra yayınlanmış en önemli teorik çalışması olan“Türkiye'de Kapitalizmin Gelişimi” ne. Kitap “Türkiye yarı sömürge, yarı feodal bir ülkedir, Türkiye'de kapitalizm gelişmemiştir, bir avuç komprador burjuvazi ve onunla ittifak halindeki feodalite iktidardır, komprador burjuvaziyi defedersek, Milli Demokratik Devrim gerçekleşir, bunu da Kemalistlerle birlikte yapabiliriz, hatta onlar öncü olarak yolu açabilirler, devrimde öncülük pazarlık konusu değildir” türünden görüşlere (o görüşler Yön çevresini aşıp solun geniş kesimlerine yayılmadan önce) verilmiş açık seçik bir yanıttı. Ama bu kitaba aldıran az oldu ve Kemalist solculuk bir süre revaç buldu, hatta “Atatürkçülük” ile “Kemalistlik” ayrı kavramlar sayıldı, Atatürkçülük kötüydü, Kemalizm iyiydi. O ayırım da yetmedi “Sağ Kemalistler”, “Sol Kemalistler” tasnif ve tanımlamaları yapıldı.

Oysa Hikmet Kıvılcımlı 1960'larda hâlâ tapınılan putun daha Cumhuriyetin ilk yıllarında, tek parti istibdadı altında İş Bankasını kurarak nasıl da finans kapitali yeşertip, büyüttüğünü anlatmaktaydı. Gazi Paşa'nın emriyle İş Bankası'nı kuran Mahmud Celal Bey'in aynı Reisicumhur tarafından önce İktisat Vekilliği, sonra da Başvekillik makamına getirilmesini finans kapitalin palazlanıp, güçlenmesinin siyasi kanıtı olarak göstermekteydi.

Marksizm ile Kemalizmi içi içe sokan siyasetin kuramcıları ise “Türkiye 1938'de sosyalizme bugünkünden daha yakındı” diyerek, ne işçi sınıfının 30 yıl içindeki gelişmesine aldırıyorlardı, ne işçi hareketinin zorlamasıyla Türk-İş yönetiminin düzenlediği 31 Aralık 1961'deki İstanbul Saraçhanebaşı'nda kendi sınıf tarihinin ilk büyük mitingine işaret kabul ediyorlardı ne de Kavel Grevini (1963) kaale alıyorlar, Kozlu Direnişinde (1965) Satılmış Tepe ve Mehmet Çavdar adlı kömür işçilerinin jandarma tarafından öldürülmesinin sınıf mücadelesi karakteri üzerinde duruyorlardı. Sonraki Paşabahçe, Derby, Singer, Demir Döküm, EAS, Mutlu Akü, Sungurlar, Gamak, Haymak Alpagut grev ya da işgalleri, 15-16 Haziran 1970 direnişi bu eylemlerde Şerif Aygül, Mehmet Gıdak, Yaşar Yıldırım, Mustafa Bayram ve nihayet Aliağa'da bilinçli işçi lideri ve Kıvılcımlı'nın öğrencisi Necmettin Giritlioğlu'nu Jandarma, Emniyet ve Milli Emniyet kurşununa kurban verdi.

Örneğin 1969 Ağustos'unda 2000 işçili Demir Döküm fabrikası işgalinde askeri birliğe kumanda eden albayı fabrikanın tanklarla kuşatılmış olduğunu, saat 24.00'e kadar çıkmazlarsa bahçede toplanmış işçilere ateş açtıracağını duvarın ardındaki işçilere elindeki megafonla anons ettiğinde fabrikanı n dışında bulunan bir grup öğrencinin “Ordu-İ şçi El Ele/ Milli Cephede” diye slogan attığına tanık olmuştum.

Sınıf mücadelesi o arkadaşların asla umurunda değildi, bütün miting ve yürüyüşlerde “Ordu- Gençlik El Ele / Milli Cephede” diyen sloganlara alışmış öğrenci gençler, Koç'un fabrikasında çalışan işçileri de askerle yapılacak muhayyel ve mutasavver ittifaka sokuvermişlerdi.

Çocuk yaşından beri 10 Kasım, 29 Ekim, 19 Mayıs, 23 Nisan hamasiyatı ve kişi tapıncıyla yetişmiş gençleri bir NATO Ordusunun tamamını değilse bile, önemli bir bölümünü “Milli Ordu”ya ikna etmek zor değildi, zor olan işçileri, köylüleri siyasi mücadeleye kazanmaktı.

9 Mart 1971'deki KKK Faruk Gürler'li, HKK Muhsin Batur'lu “sol” cunta teşebbüsleri, 12 Mart faşist darbesine dönüşünce “Bir daha hazırlıksız yakalanmayalım” denilecekti.

Dr. Hikmet Kıvılcımlı'nın görüşleri işte bu ortamda yaygınlık kazanmaya başladı. 15-16 Haziran İşçi Direnişinin “devrimci ordu” düşlerine son verdiği, aynı yılın sonbaharında Kıvılcımlı'nın “Adana'nın 15-16 Haziranı” dediği işçi olaylarının meydana geldiği günlerde, Türkiye kapitalizmi ve işçi sınıfının “sınıf savaşı” üzerine vurgu yapan Kıvılcımlı'ya tabii ki kulak verilecekti.

Öyle de oldu. Ancak bu ortamda “Türkiye'de Kapitalizmin Gelişimi”ndeki görüşler ve tesbitler üst üste yayınladığı kitaplarla ve haftalık Sosyalist Gazetesindeki yazılarla pek çok sosyaliste ulaştı. Kanımca gecikerek ulaştı, ama ulaştı; “gecikme” onun sürece müdahale etmesine vakit kalmamış olmasındaydı, ayrıca sürece kişiyle ve yayınla değil, ancak örgütle müdahale edilebilirdi. Bizler gibi toplama kadrolarla da o parti kurulmazdı.

“Türkiye'de Kapitalizmin Gelişimi” çalışmasını salt siyasi bir kitap olarak değerlendirmemek gerekir. Lenin “Rusya'da Kapitalizmin Gelişmesi”ni yazmıştı, Kıvılcımlı da kendi toplumunda aynı konuyu işledi. Lenin'in kitabı verdiği bilgilerden, yaptığı tahlillerden öte, bir yöntem harikasıydı. Zaten Marksizmin düşünceye en önemli katkısının “metot” olduğunu, Lenin'in de aynı yolda yürüdüğünü hatırlayalım.

Kıvılcımlı'nın yukarıda adları geçen 1965, 1966 yılı kitapları kısıtlı mali olanaklarla basılmıştı, ama içerikleri o güne değin hiçbir Türkiyeli Marksistin bize sunmadığı ölçüde zengindi. Sanırım o kitapların yayınlanmasında başlıca çabayı Türkiye İşçi Partisi'nin son Gençlik Kolları Başkanı Nizamettin Üstündağ göstermişti, ikinci Sosyalist Gazetesi döneminde Nuruosmaniye'de avukatlık bürosu vardı, vakit buldukça Laleli'deki lokale gelirdi. “Sosyalist” ödeme sıkıntısıyla karşılaştığında bizlere imkânları dâhilinde yardım da ederdi. [Gazetenin düzenli mali kaynaklarından birisinin Umur Bugay tiyatrosunda sahnelenen Vasıf Öngören'in epik klasiği “Asiye Nasıl Kurtulur” piyesinin telif hakkı olduğunu Vasıf gibi unutulmaz bir arkadaşımı anmak için eklemek isterim. Mali işlerle ilgili gençler gidip o haftaki gişe hasılatının % 7,5 oranını alırlardı. Haftalık yayın çıkarmış olanlar, dağıtımcı kuruluştan gelen paylar yanında, düzenli bir haftalık girdinin ne demek olduğunu iyi bilirler.]

Karl Marks'ın Özel Dünyası

“Karl Marks'ın Özel Dünyası” yayınlanmasından itibaren bende özel bir yer tuttu. Hayatı hakkında çok az şey bildiğim Marks'dan her hangi bir yapıt okumadan önce onun hayatını, mizacını tanıma fırsatı verdi. O hayata dair Doktor'dan öğrendiğim pek çok husus belleğimde canlı kaldı. Daha sonraki yıllarda Marks'ın yazdıklarını okurken, o yazılanların arkasındaki kişilik aklımdan, hatta, örneğin kendisini araba, Engels'i at yapıp, torunu omzunda, bahçeyi fırdolayı koşması, “Schneller, schneller,” diye atı dehlemesi gözlerimin önünden gitmezdi.

Kıvılcımlı 1966'da yeniden yazıp yayınladığı kitabın özetini 1935'te Marksizm Bibliyoteği'nden “Marx-Engels Hayatları” adıyla yayınlamış, ama elinde tek bir nüsha kalmamış, kitabın el yazmalarından da pek az şey kalmış. Bu nedenle, Marks-Engels'i çalışmaları açısından tek bir insan gördüğü halde, 1966'da sadece Marks'ı yazabildiği, Engels'i ondan ayırdığı için özür diliyor. [Ama o 60 kadar eserinin yayınlanmasında büyük emeği geçen Ahmet Kale Sosyal İnsan Yayınları Yönetmeniyken “Marx-Engels Hayatları”nı bulup broşür olarak basmıştı.]

Kitapta anlatılan Marks'ın bin bir güçlük ortasında, yoksulluk ve hastalıklarla boğuşarak, çocuklarının ölümlerine katlanarak olağanüstü bir azim ve iradeyle çalışmasıdır: Bu çalışmayı yapmış, onca mücadeleyi vermiş kişinin insan yönleridir.

Kıvılcımlı Marks hakkında bu kitapta yazdıklarını karihasından icad etmemiş ya da kulaktan dolma bilgilere başvurmamış, söylediklerini –bizzat Marks'ın yazdığı mektuplar dahil– tanıklıklara dayandırmıştır. Hem de o, o anıların, anlatıları n, mektupların, konuşmaların hiç biri Türkçeye çevrilmemişken bize Marks'ı onların dilinden Türkçe'ye çevirerek tanıtmıştır.

Kıvılcımlı kitaptaki çabasını şu sözlerle özetliyordu: “Marks'ın doktrinini bir yana bırakıyoruz. Yalnız etten, kemikten yapılmış, herkes gibi fâni Marks'ın kişiliği üzerine söylenenleri tanıtacağız. Ta ki, Marks'ın bir PUT değil, İNSAN olduğu anlaşılsın.”

Anlatılanlarda dikkati çeken belirgin noktalar- dan birisi Marks ailesinin çektiği olağanüstü sıkıntıydı. Bilgin ve eylemci olan Marks gece gündüz çalışıyor, ama çalışmaları ona doğru dürüst bir gelir getirmiyordu. Mesela, Kugelman'a gönderdiği 28 Aralık 1862 tarihli mektupta Das Kapital adını alacak yeni kitabının gecikme nedenlerini izah ederken”1861'de ABD'de iç savaş çıkınca, başlıca gelir kaynağı olan New York Tribune Gazetesi yazarlığından olduğunu, iş için demiryollarına başvurduğunu, ama el yazısı iyi olmadığından kabul edilmediğini” anlatır.

Marks'ın biyografisini yazmış olan yazarlardan Joseph Diner-Desner Londra yıllarında ailenin çektiği sıkıntıları anlatırken ev sahibinin kirayı alamayınca savurduğu tehditleri, kasaba, bakkala fırıncıya, pastacıya borçlar ödenmeyince alacaklılar kapıya dayandığında Bayan Marks'ın utancını, kocasının birkaç şilin ödünç bulabilmek için sokaklara düştüğünü, akşamleyin eli boş, midesi boş döndüğünü anlattıktan sonra “Londra'da Marks'ın üç çocuğu yoksulluğa kurban giderek öldüler” der.

Bu çocuklardan Franzizka öldüğünde babası “defin parası bulamadığı Fransız komşularına başvurduğunu” Engels'e yazar. Mektup 23 Nisan 1852 tarihini taşıyor, yani Marks 1862'de parasızdır, 1852'de de. Uzatmamak için son bir örnekle konuyu bitireyim: 3 Eylül 1852 tarihli mektubunda Engels'e “karım hasta, Jenny (büyük kızı) hasta, Lenchen'in (evin vefakâr emektarı Helen) sinir hummasını andıran ateşi var. Doktor çağıramıyorum, çağıramadım, çünkü vereceği ilaçları alacak param yok 8-10 günden beri aileyi ekmek ve patatesle besledim… gerekli makaleyi yazmadım. Çünkü gidip gazeteleri okuyacak bir meteliğim yok…En sonunda şu son sekiz on gündür, canımı en çok sıkan şeyi yaptım: İşçilerden birkaç peni ve şilin ödünç aldım; açlıktan ölmemek için bunu yapmam gerekti.”

Her hangi bir insan bu koşullarda ne kadar karamsar olur değil mi? Bırakınız o denli yoğun düşünce üretmeyi, her gün muntazaman British Museum'un kütüphanesindeki kitaplara dalmayı, notlar almayı, depresif ruh halinden kurtulamaz, hiçbir şey yapamaz.

Fakat Jenny günlüklerinde bakın babası için ne yazmış: “En dehşet verici anlarda bile geleceğe beslediği güvençten ve neşesinden bir şey yitirmedi. Beni şen gördükçe ve çocukların aziz annelerini okşayışlarını görünce sevinçle doluyor.”

Ekonomik zorluklar konusunda Marks ile Kıvılcımlı arasında bir paralellik kurmak istemem, ama o kadar eserin ve pratik mücadelenin sahibi Doktor'un da çektiği sıkıntıları tahmin etmek güç olmasa gerek. Sosyalist Gazetesindeki çalışmalar sırasında evim onunkine bir otobüs durağı mesafede olduğundan kendisiyle sık sık görüşüyorduk, iş-güç arasında konuşma fırsatımız oluyordu. O sırada hayattan göçmüş bulunan annesi ve teyzesini anarken iki kız kardeşin dikiş dikerek, örgü örerek, bazen idare lambasında çalışmak zorunda kalarak hapishanedeki oğullarına baktıklarını yıllarca sonra bile büyük bir minnet ve duyarlılıkla anardı.

Özellikle Vatan Partisi tevkifatında iki yaşlı kadının Sultanahmet Cezaevine, (mensuplarının çoğu işçi olan komünlerine) bakraç bakraç yemek getirdiklerini, mönünün çoğu zaman mercimek çorbası, etsiz kuru fasulye ya da nohut ve lahana turşusu olduğunu söylemişti. Bu ve benzeri anılarını (şikayet edasıyla değil, “biz neler çektik” tarzında hiç değil) anlatırdı. Her şey tabii ki, siyaset değildi, ama çekilen eziyetler, sıkıntılar siyasi mücadelenin bir parçasıydı.

“Karl Marks'ın Özel Dünyası” kitabında Kıvılcımlı'nın Marks için yazdığı karakter özellikleri bir devrimcide olmasını elzem gördüğü özelliklerdi: Açık sözlülük, dürüstlük, sevgi en başta geliyordu. Marks'ın polemiklerini okuduğunuzda onu öfkeli bir insan sanırsınız, ama Doktor'un aktardığı alıntılar tam da tersini söylüyor.

İlginçtir, Hikmet Kıvılcımlı için de aynı saptamalar geçerli. Yazdıklarında eleştirdiği görüşlere ve sahiplerine karşı dili keskindi, ama kendisiyle konuştuğunda o kadar hoş sohbet, şen ve şakacı bir bilgeydi ki, konuşmasına, üslubuna ve tarzına doyamazdınız. Gıyaben söz edeceği kişiyi zemmedecekse bile, “Allah selâmet versin, bizim…” diye o kişinin ismini anarak başlardı.

Marks'ın kızlarının babalarına sordukları bazı sorulara verdiği yanıtlar Almanya-Lüksemburg sınırındaki Trier kasabasındaki müze-evinde durur. Bu yanıtlar arasında Marks'ın beğendiği söz (motto) “İnsanım, insana dair hiçbir şey bana yabancı değil” (homo sum humani nihil a me alienum puto) sözüdür.

Kıvılcımlı “Türkçenin Üreme Yolları” konusunda “ismin sonuna “cil” gelince sıfat olmasından hareketle cümleyi çevirirken “insancıl” sözcüğünü kullanmış, ama “insancıl” hümanist anlamında anlaşılıyor, burada kastedilense “hümanist” değil, “insana dair olan olumlu-olumsuz her şey”dir.

1972'de kabri yapılırken eşi Emin Hanım Doktor'a atfen “Marks'ın mezar taşında bu söz yazılıymış, ben de öyle yazdıracağım” dedi, Marks'ın söylediği insancıl'ın başka insancıl olduğuna kâni olmadı, kelime mezar taşına “insancıl” olarak yazıldı. Daha sonra ben Londra'da Highgate Mezarlığına gittiğimde Marks'ın mezar taşında öyle bir cümleye rastlamadım. [Not: Ben kişi isimlerinin ana dillerindeki özgün şekilleriyle yazılmasından yanayım ve o kişiyi içselleştirmek için de olsa Türkçe transkripsiyonlara başvurmamayı tercih ederim. Fakat Dr. Kıvılcımlı Marx'ın adını “Marks” diye yazdığı için, bu metinde onun tercihini korudum.]

İnkilapçı Münevver nedir?
Henri Barbusse

Kıvılcımlı Henri Barbusse 1935'te öldüğünde Marksizm Bibliyoteği'nden bu broşürü çıkarmıştı. Broşür aynı zamanda Barbusse üzerine yazı yazan bazı Türk aydınlarına yönelik bir polemikti de. Broşürün son baskısı “Sosyal İnsan Yayınlarınca “Devrimci aydın Nedir? (Henri Barbusse) adıyla basılmış (İst., Mart 2011).

Bu değinmede bir devrimcinin nasıl olması gerektiğini vurgular. Kıvılcımlı'nın vurgulamalarına geçmeden önce Barbusse'ü tanıyalım.

Henri Barbusse 1873 doğumlu bir edebiyatçıydı, önceleri sembolist bir şairdi (Pleuureuses= Ağlayan Kadınlar), sonra neo-natüralist bir romancı oldu (l'Enfer=Cehennem).

I. Dünya Savaşı başlayınca gönüllü olarak orduya yazıldı, Fransız milliyetçisi olarak gittiği cephede madalyalar da aldı, ama esas olarak savaşın dehşetini yaşadı ve 1916'da “Le Feu” (Ateş) adlı savaş romanını yayınladı. Romanın alt başlığı “”Journal d'une escouade” (Bir Takımın Güncesi”dir. Barbusse Fransız askerlerinin yaşadıklarını anlatırken aynı zamanda insanların nasıl kan döktüklerini de anlatır. Roman “Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” kadar tanınmış olmasa da, dünya edebiyatının savaş karşıtı sayılı romanlarından biridir. [Kitabın Türkçe'deki ilk basımı Zeki ve Sırrı Öztürk Kardeşlerin Öncü Yayınevi tarafından yayınlanmıştı (1970)].

Barbusse 1917'de yaralanır ve malülen ordudan çıkarılır. Savaşın suçlusunun sadece politikacılar ve generaller değil, bütün toplum olduğunu düşünmektedir. Gerçekten de savaş ilan edildiğinde cepheye giden askeri birlikler Paris'in ve büyük kentlerin bulvarlarında nasıl coşkuyla uğurlandıklarını gösteren haber filmlerini görüp de o toplumu kınamamak elde değil. Fakat zaman geçtikçe o caddeler anneleri, eşleri, kızları yardımıyla yürüyen sakatlarla, körlerle dolacaktır.

Barbusse sonra Komünist Partisine katılır. Zamanla dünya çapında bir barış aktivisti olur. 1935'te Moskova'da ölür, Fransa'da defnedilir.

Kıvılcımlı broşürüne şu sözlerle başlar:

“Barbüs'ün ölüsü önünde üç gün iki gece Devrimci Matem Marşı bir dakika bile susmadı. Ve bütün çalışan Moskova –bizde ancak vurguncu fırıncılar önünde ekmek alınırken görülen– bir üşüşme ile ordu oldu, geçit yaptı.

Barbüs Fransızdı. Moskova Fransa değildi. Neden bu coşkun yas?

Barbüs'ün ölüsü ardında Kızıl bir bayrak ve başak ormanı içinde, komünistinden sosyalistine ve radikaline kadar yumruklarını havaya sıkmış” 300.000 Parisli insan ırmağı saatlerce taşa taşa aktı.

Barbüs komünist idi. Paris, henüz Komüna'yı boğan bir Emperyalist ocağıdır. Bugün Habeş katliamında, Mussolini faşizmine 1 milyar kredi açan gerici hükümetin merkezinde, bir Bolşevik uğruna, bu yüz binlerce insana Paris'i çiğneten nedir? Yeryüzünün beşte dördünü tutan emperyalist dünyasından hiçbir hükümet şefi, hiçbir devlet başkanı, ülke kralı veya Roma papası, Barbüs'ün ardından başsağlığı göndermedi. Fakat, Çin kuli'sinden, Arjantin köylüsüne kadar yeryüzünün beşte birini dolduran milletler ve insan toplulukları içinde nerede bir yığın örgütü, dünyaya geldiyse, oradan sol Fransız gazetelerine, Barbüs'ün ününü yücelten ve insanlığın olgun bilincini bir alev bayrak gibi yükselten bereketli bir Hommage (saygı) sağanağı, haftalarca süre ile bardaktan boşanırcasına yağdı.

Bu milletleri kim zorladı? Barbüs dünyayı bu kadar nasıl sardı?”

Kıvılcımlı bu sorusunu ilerleyen sayfalarında yanıtlıyor.

“Barbusse'ü 'Cehennem'den kurtaran ve bizim Barbüs yapan şu üç şarttır:

1-Kitle ve hareket adamı olmak;

2-Teşkilat adamı olmak,

3-Enternasyonal adam olmak.”

Kıvılcımlı Barbusse'ün komünist harekete katılışından önceki dönemi onun “prehistoryası” (tarih öncesi) saymaktadır. Yazarın sözleriyle “bugünün ve yarının yazarına düşen görev”in birbiriyle çatışan iki ana eğilimi ayırt etmek ve “mevcut kurulu düzeni muhafaza etmek isteyenler ile o düzeni adalet ve genel çıkar yönünde değiştirmek isteyenler” arasındaki mücadelede tarafını seçmek” tir.

Barbusse 35 yaşında safını seçmiştir, Kıvılcımlı seçimini daha genç yaşta yapmıştır, ama birisi Fransa'da, diğeri Türkiye'de bir başkası mesela Hindistan'da, başka başka insanlar başka başka coğrafyalarda dünyayı değiştirme mücadelesine girişmişlerdir. Birbirlerini hiç tanımasalar da bütün o insanlar dünyanın dört bir köşesinde vardırlar, büyük bir ailenin fertleridirler.

Kıvılcımlının da kendi kuşaklarına ve sonradan gelenlere Barbusse'ü örnek göstermesi bundandır.

Son bir ek yapmama izin veriniz. Kıvılcımlı 1970 Aralık sonlarında prostat ameliyatı olmuştu. Eve çıktıktan sonra Ankara'dan gelip, ziyaretine gittim, yataktan kalkamayacak durumdaydı. İlk söylediği “Pazar akşamına kadar çok kötüydüm. Kendi kendime 'Demek ki, mücadelemiz buraya kadarmış' dedim" oldu. Hastanede biyopsiyi istemiş, oyalamışlar, vermemişler; o zaman geçirdiğinin sıradan bir prostat ameliyatı olmadığını anlamış.

Dikkatimi çeken ve hâlâ da bugünmüş gibi hatırladığım şey şuydu: Nasıl ki bir Müslüman aynı durumda “Demek ki, vademiz bu kadarmış” derdi, Doktor da aynı edayla “Demek ki, mücadelemiz buraya kadarmış” demişti.

Tüm hayatı mücadeleyle geçmiş komünistler komünisti hocamız, kendisini ölüm döşeğinde hissederken yaşamdan ayrılacağını düşünürken, mücadeleden ayrı düşeceğine de üzülüyordu.

“Türkiye NATO toprağıdır”

Tayyip Erdoğan bölgede kendisine verilmiş olan görevi elinden geldiğince yerine getirmeye çalışıyor. Vazifesini o kadar benimsemiş ki, geçenlerde hızını alamadı “Türkiye NATO toprağıdır” deyiverdi. Zaten ne zaman irticalen konuşsa veya eline verilmiş yazılı metnin dışına çıksa, her an gaf yapmasını bekleyebilirsiniz. Ettiği laf bize göre gaftır, ama onun için değildir, zikri fikrine uymaktadır.

Kızılcık'ın geçen sayıdaki ilk makalesi “Türkiye yoktur NATO vardır” başlığını taşı- yordu. Tayyip Erdoğan aynı ay bizi doğruladı. 23 Kasım'daki bir konuşmasında bakın ne dedi: Türkiye Toprakları Aynı Zamanda NATO'nun Toprağıdır", "Şu anda bizim topraklarımız aynı zamanda NATO'nun da topraklarıdır. Sayısal olarak ne kadar buraya NATO asker gönderir ve güvenlik elemanı gönderir, onu şu anda bilmemiz zaten mümkün değil. Önemli de değil. Ama bunun için NATO'nun bir şu anda uygulaması olacağı için de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nden herhangi bir izne de gerek yok."

Bir devletin bir ittifaka üye olması, o ülkeyi o ittifakın toprağı yapmaz. İngiltere, İskoçya, Galler veya K. İrlanda Birleşik Krallık toprağıdır, Alaska ya da Hawai ABD toprağıdır diyebilir misiniz, ama hiçbir NATO üyesi “NATO toprağı” değildir.

Tayyip Erdoğan 28 Ocak 2004'te Beyaz Saray'da Walker Bush'la yaptığı görüşme sonrasında "Türkiye'nin, sınırları genişleyen ve demokratik değerlerin yerleştirilmesini öngören Büyük Ortadoğu Projesine destek verdiğini, Türkiye'nin projede anahtar rol oynayacağını" söylemişti.

Derken, kendisinin “eşbaşkan”lığını açıkladı: “Geniş Büyük Orta Doğu Projesinde demokratik ortak olarak bir görev üstlendik. Şu anda Orta Doğu coğrafyası üzerindeki ülkelere yapmış olduğumuz ziyaretler de, bunun açık, net örnekleridir.” Bu sözleri söylediğinde tarih 8 Haziran 2005'di.

Türk başbakan ertesi yıl görevini tekrar yinelemişti:

“Türkiye'nin Orta Doğuda bir görevi var. Biz BOP'un eşbaşkanlarından biriyiz. Bu görevi yapıyoruz.“ (4 Mart 2006).

Bu tasarı ABD'nin şu veya bu partiye ya da Başkana bağlı olmayan Devlet projesidir. Adı “Greater Middle East Projesi”dir. Baştaki tanımlama sıfatı Türkçeye “Büyük” diye çevrildiyse de, sözcük “Daha Büyük” anlamına geliyor. Niçin “daha büyük?” Çünkü ABD hedeflediği hâkimiyet alanını batıda Atlas Okyanusu'na kadar uzatmış, yani Kıbrıs dahil, Kuzey Afrika'nın tamamını katmış, doğuda ise Afganistan ve Pakistan'ı da içine alarak Orta Asya'ya uzatmış. [O devletin metinlerinde geçen diğer ad da “Yeni Bir Orta Doğu İçin Proje” şeklinde.]

Yani, Büyük Ortadoğu Projesi hayli geniş bir bölgeyi kapsıyor; batı-doğu ekseninde bir uçta Fas ve Moritanya'dan, öbür uçta Hindistan ve Çin sınırına varıyor, kuzeyde Türkiye Kafkasya, güneyde Arap Dünyası'nın tamamıyla birlikte Somali'ye kadar uzanıyor.

Bu “Daha Geniş” coğrafyada yer alan ülkeleri her şeyden önce siyasi, askeri ve iktisadi egemenliği altına almak istiyor. Bu bölge aşağı yukarı tamamen İslam coğrafyasıdır. Merkezinde İsrail vardır. Yani emperyalist proje aynı zamanda siyonisttir de.

Biliyorsunuz, “eşbaşkan” sözcüğü Türkçe literatürde yeni sayılır. Başka dillerde tüzel kuruluşlarda “Başkan Yardımcısı” için kullanılıyor. İngilizce'de co-chairman, co-president diye karşılıkları var. Projenin başkanının ABD Başkanı olduğu açıktır. Dün Walker Bush'tu, bugün Barack Obama, yarın onun halefi ilh.

Yeni ABD yüzyılı ve BOP

Cumhuriyetçi Ronald Reagan döneminde şekillendirilmesine çalışılan proje 1997'de kurulan ve deklare edilen “Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi” (Project for New Amerikan Century) (PNAC) ile ete kemiğe bürünmüştü. Projenin hedefleri şöyle ifade ediliyordu:

  • Küresel sorumluluklarımızı yerine getirmek için savunma masraflarımızı hatırı sayılır ölçüde arttırmalı ve silahlı güçlerimizi modernize etmeliyiz.
  • Bizim çıkarlarımıza ve değerlerimize hasım olan rejimlerle başa çıkabilmemiz için demokratik müttefiklerimizle bağlarımızı güçlendirmeliyiz.
  • Ülke dışında siyasi ve iktisadi serbestiyeti geliştirmeliyiz.
  • Güvenliğimize, refahımıza ve prensiplerimize yarayacak bir uluslararası düzeni korumak ve geliştirmek için Amerika'nın özgül rolünü ve sorumluluğunu kabul etmeliyiz.

1997'de Demokrat Partili Bill Clinton Başkandı. PNAC denilen projeyi hazırlayan ekipteki bazı isimler 2000 yılında seçilen Cumhuriyetçi Başkan George Walker Bush yönetiminde kilit görevlere geldiler: Baba George Bush zamanında 1991 Körfez Savaşı'nın Savunma Bakanı olan Dick Cheney oğul George Bush'un Başkan Yardımcısı oldu, Donald Rumsfeld Savunma Bakanı, Paul Wolfowitz Savunma Bakanı Yardımcısı yapıldı.

PNAC'ın diğer isimlerinden Karanlıklar Prensi Richard Perle ve Wolfowitz 2003'de Irak Savaşı' nın planlayıcılığını ve yürütücülüğünü üstlendiler. Wolfowitz 2006'da Dünya Bankası Başkanlığına getirildi, bir usulsüzlüğü açığa çıkınca, “ahlâk kurallarını çiğnemekten” İcra Direktörleri Kurulu'nun karşısına çıkarıldı, istifa etmesi karşısında kendisine ağır bir yaptırım uygulanmaması için pazarlık yaptı. 1943'ten beri “hür teşebbüs ve özel sektör” çıkarları için faaliyet gösteren American Enterprise Institute adlı muhafazakâr düşünce kuruluşuna katıldı.

Neo-conların askeri doktrini hâlâ da “Rumsfeld- Wolfowitz doktrini” diye adlandırılır.

Yeni Yüzyıl Amerikası Projesi Walker Bush yönetiminde GMEP (Türkçesi BOP) adıyla somutlanınca, PNAC projesini yönetmekte olan kurum 2006'da kendi kendisini feshetti.

Siyasi literatüre “Neo-cons” (Yeni Muhafazakârlar) olarak geçen bu ekibin çizdiği doğrultuyu 2008 Başkanlık Seçimlerinden sonra Barack Obama üstlendi.

Asıl eşbaşkan İsrail

Başkan belli, ama eşbaşkanlar kim? Tayyip Erdoğan övüne gerine kendisini söylüyor da, diğer eşbaşkanı söylemiyor, o söylemez, fakat herkes bilir: Erdoğan'ın suç ortağı İsrail'dir. Daha doğrusu, projenin esas olarak bir eşbaşkanı vardır, o da İsrail'dir. Erdoğan'ın ağzına bir parmak bal çalmışlar, o da kendisinin önemli bir adam sayılmasının gururuyla “”eşbaşkanım” diye böbürleniyor.

Kısacası, Türk Başbakanının övündüğü misyon yukarıda anlattığımız hedeflerdi. Resmen söylenmeyen ise bölgedeki İsrail çıkarlarıydı. Yani Tayyip Erdoğan 2009 Şubat'ında Şimon Perez'e “one minute” diye atraksiyon yaparken ve tabasbusçuları tarafından “Davos Fatihi” ilan edilirken, ABD-İsrail projesinin eşbaşkanlığını İsrail'le birlikte yürütmekteydi.

Bir noktayı daha hatırlatmadan geçmeyelim: Tayyip Erdoğan'ın andığımız angajmanı 2004'te başlamıyor. Kendisi Adalet ve Kalkınma Partisi'ni kurduktan 5 ay kadar sonra 2002 Ocak ayında Başkent Washington'a gidiyor, Bush ve Rumsfeld dahil çeşitli ABD yetkilileriyle görüşüyor, onlara bağlılığını ifade ediyor ve stratejik angajman daha o zaman başlıyor. O sırada Washington'da çalışmakta olan gazeteci Turan Yavuz bu temasların ayrıntılarını “Çuvallayan İttifak” kitabında yazdı (Destek Yayınları, İstanbul 2006).

Bugün aramızda olmayan Turan Yavuz'un kitaba bu adı vermesinin nedeni 4 Temmuz 2003 günü ABD askerlerinin Irak Kürdistan'ında Türk subaylarının başına çuval geçirmeleriydi. Oysa 2001 Ocak ayında kurulmuş o ittifakın çuvallamadığı bugün açıkça görülüyor.

Süprülmemesi, kullanılması gereken adam

Tayyip Erdoğan'ın ABD ile siyasi ilişkileri daha önceye dayanıyordu. Gazeteci Hayrullah Mahmud Özgür'ün söylediğine göre, Erdoğan İstanbul'un Refah Partili Belediye Bşk. iken Cüneyt Zapsu ile birlikte ABD Başkonsolosluğunu ziyaret etmiş, belediye görevlerini değil geleceğe dönük siyasi tasavvurlarını anlatmış, tasarladığı politik kariyeri için ABD'ye güven vermiş uygun bir dille destek istemişti.

Cüneyt Zapsu ismini hatırladınız mı? 2006'da Hamas lideri Halid Meşal resmi davetli olarak Türkiye'yi ziyaret ettiğinde Beyaz Saray Türk Başbakanına kızmış, Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice “bu kadarını beklemiyorduk” diyerek devletinin tepkisini açıkça dile getirmişti.

Tayyip Erdoğan, Cüneyt Zapsu, Şaban Dişli ve Egemen Bağış'ı apar topar Washington'a gönderdi. Zapsu'nun ABD yöneticilerini nasıl yumuşatmaya çalıştığını unutmamışsınızdır: Yukarı da adı geçen American Enterprise Institute adlı düşünce kuruluşunda yaptığı –ve basına yansıyan– konuşmasında Zapsu başbakanı için “Bu adamdan faydalanın, onu devirmeye çalışmak, delikten aşağı süpürmek yerine, kullanın. Ondan faydalanın” demişti.

Önce Awacs, şimdi Patroit... yarın ne?

Eskiden Kürecik'de ABD üssü vardı. Çoğumuz adını bile duymamıştık, ama Adıyamanlı- lar biliyorlardı. Ne zaman ki Sinan Cemgil, Kadir Manga ve Alpaslan Özdoğan üssü basmaya giderlerken Nurhak'ta öldürüldüler (31 Mayıs 1971). Kürecik üssünü o zaman öğrendik.

Şimdilerde o üs AWACS erken uyarı sistemleriyle yeniden donatıldı, adına da ABD üssü değil, NATO üssü denildi.

Yetmedi, şimdi Patriot füzeleri yerleştiriliyor. NATO Genel Sekreteri Rasmussen'in 20 Aralık 2012 günü TRT Haber kanalına verdiği mülakattan gördük ki, yalan üstüne yalan söyleyen politikacı sadece bizde yok. Rasmussen eskiden Danimarka Başbakanıydı. Acaba başbakanlık koltukları hep böyle midir diye düşünmekten kendimizi alamıyoruz.

Eski Danimarka Başbakanı söz konusu füzelerin İran'a karşı kurulmadığını, Suriye'nin olası bir skud füzesi saldırısına karşı Türkiye'yi koruma amacı taşıdığını ısrarla, söyleyip durdu, nafile yere nefes tüketti. NATO Genel Sekreterinin söyledikleri yalan, apaçık ve düpedüz yalandı. Patriotlar İran'a bir ABD-İsrail saldırısında destek amacıyla kuruluyor ve AB bu suça ortak oluyor.

Devlet, devrim, BOP ve Marksizm

Kısa hatırlatma.

Kızılcık’ta daha önceki sayılarda sınıf, kimlikler, devrimin öznesi, işbölümü, devlet ve devrim meseleleri ele alındı. Ayrıca maddenin evrimi diye okunabilecek süreçte oluşan “canlı”nın dış ortamla denge içinde olmayan, dış enerji kaynağı kullanan kendini yeniden üreten/çoğaltan ve geleceğe aktaran madde olduğu belirtildi. Canlı madde olarak tek hücreden çok hücreye geçiş ve buradan düşünen madde olarak insanın oluşumu sürecinde farklılaşmanın itici güç olduğu ve tüm bu değişikliklerin işbölümünü ortadan kaldırmak yönünde işlemediği dolayısıyla devletin de ortadan kalkmasının bir hedef olamayacağı söylendi. Toplumsal evrimin, işbölümünün gelişmesi ve daha gelişkin toplumsal organizmaların ortaya çıkması süreci devam ettiği, ABD, Sovyetler Birliği ve AB 'nin bunun örnekleri olduğu, ancak evrim sürecinde ortaya çıkan gelişkin bir yapının sonsuza kadar devam etmeyebileceği, tüm yapıların aynı yolu izlemeyebileceği, tüm ilkel formların ortadan kalkmayabileceği ve bu dönem yaşananların daha karmaşık yapıların doğum sancıları olduğu iddia edildi. Bu sancılar çekilirken insanların yeni bir kuruluş etrafında bir araya gelebileceğini ve solun bu konuda inisiyatif alması gerektiği söylendi. ABD ve AKP bir biçimiyle bu süreçte inisiyatif almaya çalışmakta ve yeni yapılar tarif etmektedirler. Bunların ne derece gerçekçi olup olmadığı ayrı bir tartışma ancak çözülmenin hissedildiği her yerde yeni yapı önerileri bir biçimiyle karşılık bulacaktır ve bulmaktadır. Sol politikaların karşılık görmesi için yine kurucu bir iddiayı taşıması, farklı rollerle şekillenmiş siyasi kimliklerin kendi içlerinde ve bu kurucu iddiayla nasıl ilişkileneceğini tarif edebilmesi gereklidir. Her ne kadar bu noktadan sonra söylenebileceklerin tartışma içerisinde olgunlaştırılabileceği ifade edilmiş olsa da günlük siyaset dışındaki tartışmaları n pek de ilgi görmediği ve yeterli geri bildirim olmadığı bir durumda biraz da provokatif bir biçimde konuyu ilerletelim.

Marksizmden Farklı Bir Çözümleme mi?

Ortada Marksizm bağlamında çelişkili gibi görünen yanlar var. Bu yanlardan biri toplumsal evrimin giderek daha kollektivist bir dünyanın oluşumuna hizmet ettiğidir. Bir diğeri, işbölümünün farklılaşmaya bağlı olduğu ve bunun ortadan kalkmayacağıdır. Daha “insancıl”, daha “toplumsal” ama işbölümü olan ya da hep olacak bir toplum! Toplumsal evrimin nasıl bir dünyaya doğru ilerlediği tartışmasını bir kenara bıraksak bile değişikliklerin evrimsel bir süreç olarak okunmasında bile Marksizm açısından bir problem görülebilir. Evrimci bir bakış devrimciliği rafa kaldırmış olmuyor mu? Aslında oluyorsa Marksizm için de bu rafa kaldırma söz konusudur denebilir. Evrimci bakışla devrimcilik rafa kaldırılmıyor diyorsak, devrimleri nesnel zorunlulukların gerçekleştiği anlar olarak okuyoruz demektir. Daha farklı olunamayacak bir anda atılan adım devrimci bir adım mıdır? Bir bakıma evet. Öte yandan ise bu bir zorunluluk değil midir? Üretim ilişkileri artık üretici güçleri geliştirmiyorsa seçenek ya ölüm ya değişim değil midir? Öyleyse “devrimci eylem” başka türlü var olunamayacak anda ortaya çıkan bir şeydir. Birilerine devrimcilik atfetmek aslında sadece soyutlamadır. Bugün ya da geçmişte Türkiye'de kendine devrimci ismini yakıştıran pek çok kişi ve de grup oldu. Onlar devrimci mi/-ydi? Hangi devrimi gerçekleştirdiler. Bu ülkede beğenelim ya da beğenmeyelim bugüne bir şey kalmış olsun ya da olmasın Mustafa Kemal devrimciliğinden başka devrimcilik yoktur. Varlık yokluk anında bir toplum eskiyi yıkmış ya da zaten yıkılmakta olan bir eskide bir kurucu iddia taşıyarak yeni bir şey yaratmıştır. Bu bir devrimdir ve gerçekleştirilmiştir. Devrimciliği devrimseverlikten, devrimisterlikten ayırt etmek gerekiyor. Devrimister/devrimseverlerin tutumları politikaları hiç bir biçimde devrime hizmet etmiyor olabilir pekâlâ. Keşke devrimsever olmak devrim yapmaya yetseydi. Devrimseverlerin sayısını artırırdık ve hoop devrim yapardık. Zaten sol adına politika yapanları n çoğu bunu yapmıyor mu? Yani devrimseverlerin sayısını artırmaya çalışmıyor mu? Oysa tarih göstermiştir ki toplumlar varlık yokluk durumlarında devrim yaparlar. Olağan dönemlerde, yani üretim ilişkileri üretici güçlerin gelişimine hizmet ettiği sürece, yani devrimci durum ortada yok iken devrim gerçekleşmeyecektir. Yalnızca iradi tutum ile devrim yapılabilineceğini iddia etmek esasen Marksizm dışı olur. Toplumlar var oluşsal tehdit hissettikleri zaman harekete geçerler. Hangi yanları tehdit altındaysa o yanları ile harekete geçerler. İnsanın bir avantajı var. İnsan dönüşebilir. Bir köle sahibi bir feodal beye yine aynı feodal bey bir kapitalist işletmeciye pekâlâ dönüşebilir. O insan olarak biyolojik varlığının son bulması ayrı köle sahibi ya da feodal bey olarak var olamaması ayrıdır. Bazen bir tutumda ısrar biyolojik varlığın son bulması anlamını taşıyacaksa insanlar tutum değiştirebilirler.

Bu durum insanların her zaman bir sistem içerisinde yaşamaları güdüsüyle de yakından ilgilidir. Bir an toplumu canlı bir organizma olarak ve de insanı da o organizmanın hücreleri olarak düşünelim. İnsan ölürse tüm hücreler kendilerini besleyen sistemden yoksun kalacaklardır. Toplumun ölümü de insanlar için aynı varoluşsal kaygıyı doğurur. Dolayısıyla olağan dönemlerde insanlar devrimci isteklerde bulunmazlar. İyi ya da kötü var oldukları bir sistemin yıkılması onlar için de ölüm anlamı taşır. Hoşnutsuzlukları olabilir, yani muhalefet edebilirler ama devrim karşısında muhafazakâr tutum takınacaklardır. Ne zamana kadar o sistem artık onlar için varoluşlarının garantisi olmayana kadar. Türkiye'de bir kaç yıl önceki 'cumhuriyet mitingleri'ne katılan kitlenin davranışları da böyle idi. O zamanlar Cumhuriyet gazetesinin reklamları gibi 'tehlike'nin farkında olarak harekete geçtiler. Gelmekte olduğunu düşündükleri sistemde kendilerini ifade eden o kimlikle var olmaları artık mümkün değildi. Harekete geçtiler. O günkü muharebeyi kaybettikleri söylenebilir. Ancak henüz süreç tamamlanmış değildir. Tamamlanmış değildir çünkü çözülme sürmektedir. Çözülme sürecinde yol çatallanmaya başlar. Birinci yol restorasyondur. Çözüleni yeniden tahkim etmek diyelim biz buna. Çözülme sonrası yeniden kurma dönemi ise devrimci bir süreçtir. Osmanlı'nın çözülüşü sonrasında Cumhuriyet'in kuruluşu gibi. Cumhuriyet mitingleri devrimci bir ruhla gerçekleşmedi. O bir çözülmeye direnme eylemi idi. Sosyal demokrasi dışındaki solun çok büyük bir kısmı çözülmeye direnme eylemi içerisinde yer almadı. Bir kısım sol ise çözülmenin derinleşmesi doğrultusunda AKP politikalarına ya da en azından şu ya da bu kısmına destek verdiler.

'Yetmez Ama Evet' doğru muydu?

Peki şu anda önemli bir soru soralım. Toplumsal süreç bu bölgede devletleri çözme yönünde ilerliyorsa bu çözülmeye karşı durmak gerici bir eylem olmuyor mu? Eğer süreç daha toplumsal yapıların kurulması olarak okunuyorsa mevcut yapıların çözülmesi ilerleme olarak mı okunmalıdır? Öyle ya, tarihin tekerleğinin ileriye doğru çevrilmesi demek daha karmaşık yapıların doğması demektir. Bunun için de mevcut yapıların çözülmesi, çürümesi, yeni bir araya gelişlerin olması gerekiyor. Bunun karşısında durmak, eski rejimi savunmak ise bir yönüyle gericilik olmayacak mı? Öyleyse Türkiye'de devlet çözülürken bizim bunun karşısındaki pozisyonumuz ne olmalıdır? AKP çözme görevini yerine getirirken “devrimci” bir iş mi yapmış oluyor? “Yetmez ama evet” anlayışı bu bağlamda değil ama demokrasi bağlamında AKP'ye olumlu bir rol vermişti. Şimdi bizim de tarihin ileriye doğru akışına hizmet ettiğini düşünerek AKP'yi olumlamamız mı gerekecek? Karmaşık yapıların doğum sancıları çekilirken ABD ve AKP ebelik görevlerini yerine getiriyorlar gibi de bakılabilir meseleye. ABD süreci kendi çıkarları doğrultusunda dönüştürmek için çaba gösteriyor diye daha gelişkin yapıların kurulmasına yol açacak olan mevcutların çözülmesinin karşısında mı olacağız?

Bugün için bu sorunun cevabını vermek sırat köprüsünden geçmeye benzemektedir. Ortada devrimci bir öznenin olmadığı yerde çözülmenin hızlanması ve altüst oluş karşı yönde bir devrimle sonuçlanacaktır. Karşı devrim bir kez başarılı olduğunda ise muhtemelen eskisinden çok daha olumsuz koşular solu bekliyor olacaktı r. Çözülen yapılar o an ortamda bulunan öğelerle etkileşimleri çerçevesinde yeniden yapılanırlar. Bu yeniden yapılanma süreci tek bir yapıdan yeni tek bir yapı biçiminde de gerçekleşmeyebilir. Bugün hemen batı tarafımızda Yugoslavya, güneydoğumuzda Irak bunun örnekleri. Biraz uzağımızdaki Libya'da durum hiç de sağlıklı bir sistem kurulmuş görüntüsü vermemektedir. Aynı şey Suriye ve Türkiye için de geçerli olacaktır. Suriye'de birbirine karşı harekete zorlanan dinsel ve mezhepsel grupların yanı sıra Kürt-Arap karşıtlığı ülke çözüldükten sonra birleşik bir Suriye'nin kurulmasına engel olacaktır.

Bu arada atladığımız bir noktaya da dikkat çekelim. Türkiye'nin çözülmesi kendi içsel dinamiklerinin bir ürünü müdür? Değil ise dış dinamikler kendiliğinden mi gelişmektedir yoksa iradi bir çözme eylemi ile mi karşı karşıya kalınmıştır. Bu genel olarak tüm devrimci durumlar için tartışılabilir. Bir ülkedeki sistemin çözülmesinin kendi doğal akışının bir ürünü, ya da dışsal müdahalenin bir ürünü olup olmaması onun yeniden kuruluşunu ya da devrimini belirler mi? Ciddi anlamda etkilese bile belirler diyemeyiz. Neden diyemeyiz dersek çözülme bir arada olan unsurların bağlanma potansiyellerine rağmen gerçekleşebilir ancak birleşme bu bağlanma potansiyeli olmadan gerçekleşemez. “Yine de dışarıdan bir güç bu birleşemeyecek parçaları bir arada tutmayı başarabilir mi?” sorusuna evet olabilir cevabı verilebilse de bu dışsal enerjinin sürekli olması için bu durumun çıkarlarına ciddi olarak hizmet etmesi ve elde ettiği kazancın harcadığı enerjiye değmesi gereklidir. Bu da çok kolay değildir.

Çözülen yapıların artıklarının yeniden yapılaşmasında ortamda bulunan tüm öğelerin etkileştiğinden söz etmiştik. Çözülme dışsal dinamiklerle gerçekleşiyorsa ortamda dışsal öğeler ve hatta içsel öğelerden daha güçlü dışsal öğeler olduğunu da söylemiş oluyoruz. Dolayısıyla yeni yapı ya da yapılar ne oranda sol için ya da toplum için daha olumlu olabilirler ki? Oluşacak yeni tablonun sol için daha avantajlı olduğu iddia edilebilir mi? Hadi geçtik solu gerçekten o insanlar için daha yararlı olduğu söylenebilir mi? Sol kendi siyasi çıkarlarına hizmet edip etmemesini bırakın genel olarak toplumun çoğunluğu için iyi olmayacak bir durumun savunuculuğunu yapabilir mi? Bir not daha düşelim. Eğer toplumun çoğunluğunun çıkarları ile solun siyasi çıkarları arasında bir karşıtlık varsa ortada bir yanlışlık var demektir.

Yoksa bu gelişmeleri özgürleşmek olarak mı okumak lazım? Yani dış öğeler bizi özgürleştiriyorlar. Beyaz adamın Afrika'ya “medeniyet götürmesi!” sonucu elde edilen özgülük gibi, ya da Iraktaki gibi, ya da Özgür Suriye Ordusunda cisimleştiği gibi bir özgürlüğü yaşayabiliriz.

Meyve ağacını birileri silkelemeye çalışırken biz de ona yardımcı olacak mıyız? Yere düşen meyveleri toplayacak ve işleyecek konumumuz yoksa, hiç birine sahip çıkamayacaksak, bizim de bir taş atmamız ya da biraz sallamamızın ne anlamı olabilir ki? Bazen meyveleri ağaçta bırakmak daha güvenlidir. Siyaset yapmak hayata müdahale etmek ise bu müdahalenin ne zaman ve biçimde yapılacağı da önemlidir. Yapacağımız müdahale bizim hedeflerimizle ne kadar örtüşecek diye bakmak durumundayız. Öte yandan hayata müdahale sürecinde kimlerle ne tür ilişkileri yaşamak zorunda olduğumuz da düşünülmelidir. Yarın sol güç kazandığında kimlerle yan yana gelerek yeni bir sistem organize edecektir? Bugünkü pozisyonlarımız yarınki ilişkilerimizi ne kadar kolaylaştıracak ya da zorlaştıracaktır? Bu soruların cevaplarını düşünmeden siyasi tutum alamayız. Bugünden yarını hazırlayacak eylemlerde bulunmuyorsak, eylemlerimiz bir hedefe yönelen siyasetimizin bilinçli adımları değilse siyasi bir özne değiliz demektir. Dolayısıyla yetmez ama evet tarzı bir anlayış siyasi figüranlıktan öte giden bir değer    taşımaz. Üstelik bu figüranlık başkalarının senaryosunun figüranlığıdır ki o senaryonun güç kazanmasına hizmet ettiği oranda da karşı devrimcidir.

Nasıl bir yeni?

Gelelim bu sürecin bir kesitinde Ortadoğu coğrafyasında, hem daha toplumsal hem işbölümünün olduğu bu toplum ve devletin nasıl ortaya çıkacağı sorusuna. Devlet olmayan devlete doğru evrilmesi beklenmeyen, belki daha fazla devlet olacak bu devlet içerisinde farklı sınıfların konumu ne olacak? İş bölümü bu toplumsal olan devletteki uzlaşmayı nasıl sağlayacak? Böyle bir devletin kuruluşu mücadelesi Marksizm'den bir sapma değil midir? Marksizm aslında dar anlamda alındığında öyle görülebilir. Ne var ki onun esasına ilişkin bakıldığında sapma olmadığı da iddia edilebilir.

Öte yandan bu perspektifin Lenincilikle herhangi bir çelişkisinin olmayacağı da ortadadır. Devrimin Rusya'da gerçekleştirilmesi de kaba bir değerlendirmeyle Marksizmden sapma olarak da okunabilirdi, ama Lenin'in Marksçılığından şüphesi olanlar sanırım pek azdır.

Çelişkiler bunlarla sınırlı değil.

Bu perspektiften mevcut durumla ilgili tutarlı ve anlamlı bir politika üretmek mümkün müdür? Mümkündür; buradan yürüyerek devam edelim.

Bugün Türkiye için alınabilecek siyasi tutumlar son derece sınırlı hâle gelmiştir. Birincisi CHP'nin yaptığı gibi durumu kabullenmek, hiç bir şey olmamış gibi davranmak, gerçekleşen değişiklikleri önemsizleştiren bir yaklaşımla bir an önce normalleşecek bir siyasi atmosfer içerisinde muhalefet yapmayı istemektir. CHP bunu yapmaktadır. CHP'deki merkez algı daha önce dışlanmış olan dincilerin iktidarı alıp bu dışlanmaya son vermeye çalışırken biraz aşırıya kaçtıkları biçimindedir. Durum az da olsa 12 Eylül sonrası döneme benzetilebilir. Evet biraz antidemokratik olabilir ama memleket “kurtulmuş” idi. O dönem için egemen olan anlayışa göre bir an önce ortam normalleşmeli, seçimlerle daha demokratik olan bir iktidar kurulmalıydı. Şimdi CHP'nin AKP karşısındaki tutumu budur. 12 Eylül Anayasa oylaması ile son referandum arasında anlamlı bir fark yoktur. Oranlar yanıltmamalıdır. O günün koşulları deyip geçilemez. Yıllar sonra da bugüne bakılıp yine o koşullardan bahsedebilirler. Türkiye'de insanların zor ve devlet karşısındaki tutumu pek çok zaman benzerlik göstermektedir. Kimse kimseyi ya da kendini kandırmasın, zor hep oyunu bozmuştur. Bu halk zora hep boyun eğmiştir. Zorun örgütlenmiş biçimi olarak devlete de boyun eğmiştir. Bu halk böyle de başka halklar farklı mıdır? Ayrıca bu durum korkaklık gibi şeylerle mi açıklanacaktır? Bu durumun daha farklı ve anlaşılır açıklaması vardır. İnsanlar bir sistem/yapı dışında var olamayacaklarını hissediyorlar. Bu his egemenlerin önerdiği yapı olmaz ise başka bir yapının kurulamayacağı yönünde bir bilgiyle birleşince egemenlerin yanında yer alıyorlar. En kötü yapı yapısızlıktan iyidir, yani en kötü devlet devletsizlikten iyidir! Ne zaman ki birinin yıkılacağını hissederler o zaman yeni devlete yönelirler. Lenin'in devrimci durum için söylediği şey bundan farklı mıdır? Değildir. Yönetenlerin eskisi gibi yönetemediği ile söylenmek istenen aslında devletin artık eskisi gibi işlemediği ve işleyemeyeceğidir, yoksa yöneticilerin beceriksizlikleri anlatılmak istenmiyor. İşte insanlar da görür ya da hissederler ve bu dengesiz, kararsız ve bir yönüyle yapısız halden bir başka ve güvenli yapı ya geçmek isterler. İşte devrim insanlara ihtiyaç duydukları şeyin kuruluşu için mücadele ettiklerini gösterebilenlerin mücadelesinin ürünü olarak ortaya çıkar. Ama öncesinde insanların mevcut yapının bitmekte olduğunu bilmesi ya da hissetmesi gereklidir. Yine devrimci durum ile ilgili bir başka önermeyi “üretim ilişkilerinin üretici güçlerin gelişiminin önünde engel olması durumu”nu düşünelim. Yine söylenen bir sistemin canlılığını yitirmesidir. Mevcut sistem artık canlılığını yitirmektedir ve yeni bir şey ortaya çıkmak zorundadır! Böyle zamanlar dışında devrim yoktur. İçinde bulunduğumuz coğrafyada da durum aynıdır. Mevcut yapılar canlılıklarını yitirmeden yeni bir şey doğmayacaktır. Bu önerme siyasi mücadeleyi devrimciler için anlamsız kılmaz mı derseniz cevap ilginç bir biçimde evet olacaktır. Evet “devrimci” mücadeleyi anlamsız kılar. Bu yüzden devrimci durumun söylem ve eylemleri mevcut yapının canlılığını sürdürdüğü dönemlerde anlamsız ve saçma olur. Bu tür söylemler daralmayı ve kitle bağlarının azalması sonucunu doğurur. Devrimci durum yoksa devrimcilere de ihtiyaç yoktur, devrimci söylemlere de. Hemen arka yüzünü çevirelim madalyonun, devrimci durumlarda ise yani artık sistemin dağılmakta olduğu dönemlerde olağan dönem politikalarına ihtiyaç yoktur. Yani CHP politikası bu dönem için anlamını yitirmiştir. CHP bu yüzden bitmeye mahkûm bir partidir. CHP hiç bir şey olmamış gibi davranmayı sürdürdüğü sürece politikanın dışına doğru itilecektir. Bunun birdenbire olması beklenmemelidir. CHP'ye oy verenlerin de bir kısmı hiç bir şey olmamış gibi davranma eğiliminde olduğundan CHP'nin politikasını anlamlı bulabilirler. Ancak hayat gerçekleri görmek istemeyenleri de aynı oranda etkilediği için hayatın içinde olan herkes bir süre sonra etkilendiği oranda yeni arayışlar içerisinde olacaktır.

Bu çevre için yeni anlayış iki biçimde görülebilir. Bu anlayışlardan birincisi yıkılışı görüp onu onarmaya çalışmak, yeniden eskisi gibi kurmaktır. Kırılmış vazo parçalarını toplayıp vazoyu yeniden yapmaya kalkışmak gibi bir şeydir bu durum. İkincisi ise gerçekten yeni bir şey kurmaya çalışmaktır. Bu da daha radikal bir kopuş anlamına gelir.

CHP dışındaki sol için de benzer kalıplar söz konusudur. İktidarda kimin olduğunun bir önemi olmadığını düşünen ve daha önce T.C. Devleti için ne tür bir dönüşüm öneriyorsa aynı öneriyi tekrarlayan bir anlayış ile bir çözülmenin olduğu ve bu çözülmenin sonrasında kurulacak yeniyi kimlerle nasıl kuracağını düşünen anlayış karşı karşıyadır. Birinci anlayış hayattan kopuk olduğu için siyaset üretme potansiyeli taşımamaktadır. İkinci anlayış ise parçaları birleştirerek değil belki ama yeni malzeme ve çamurla aynı vazoyu tekrar yapmak ile farklı bir vazo yapmak gibi iki farklı yol ile karşı karşıyadır ve yine birincisi çıkmaz sokaktır. Eski vazonun neden ve nasıl kırıldığının anlaşılmadığını göstermektedir. Bugün artık ne T.C.'yi onarmak ne de yeni bir T.C. kurmak mümkündür.

Öyleyse mümkün olan nedir?

Mümkün olan artık farklı bir devlettir. Daha gelişkin, daha fazla ögeyi barındıran T.C. sınırlarını aşan bir devlettir. Mümkün olan aynı zamanda 'imkansız olan'dır. Bu devlet mevcut 'büyük devletler'in isteği ya da en azından onayıyla mı kurulacaktır, yoksa ona rağmen mi kurulacaktı r? Her iki biçimiyle de imkansızı çağrıştıran bir görüntü oluşuyor. ABD ve AB'nin bugünkü hâli yeni bir büyük devlet oluşumunu kaldıracak cinsten değildir. Hele de Ortadoğu gibi bir bölgede! Çin gibi bir ülkenin potansiyeli yeterince sıkıntı yaratmıştır zaten. Yeni rakiplere değil daha küçük ve rekabet potansiyeli ortadan kalkmış daha bağımlı yapılara ihtiyaç vardır. Bu yüzden sırtını ABD'ye dayayan AKP'nin Yeni-Osmanlı rüyası boştur. ABD kendi eliyle böyle bir şey yapmayacaktır. Ancak bölgeyi çözme ve yeniden yapılandırma, ya da en azından çözülme sonrası aleyhine oluşabilecek yapılardan korunma doğrultusunda AKP'yi kendi çıkarları için bölge üzerindeki etkisini artırmak için sonuna kadar kullanacaktır. Bunu yapmaya çalışırken AKP'nin pozisyonuna bakarak kimse hayallere kapılmamalıdır. RTE'nin kendini hezeyana kaptırması daha kolay olabilir, ancak geniş çevrelerin bu hezeyan içerisinde olması yalnızca ülkenin maceralara sürüklenmesi ve bölgenin daha fazla yıkıma uğraması anlamına gelir ki son derece tehlikelidir. ABD açısından bakıldığında bunun olması ya da olmaması mevcut diğer alternatiflere göre istenir olabilir de. Sürekli savaş yaşayan bir bölge herhangi bir yapının kurulamadığı, iktidarın kimde olduğunun belli olmadığı bölünmüş küçük devletler ve iç savaşlar bölgesi pekâlâ tercih edilebilir de.

Bu durumun Türkiye'deki karşılığı Türk Kürt çatışmasıdır. Türkiye'de muhtemelen halkın çoğunluğu PKK'nın ABD tarafından desteklendiğini düşünüyor. Bunu söyleyen halk şizofrenik bir biçimde ABD tarafından desteklenen iktidar partisine ve ABD ile ilişkileri kesmekten, NATO'dan çıkmaktan bahsetmeyen diğer partilere oy veriyorlar. ABD açısından durum görüldüğü gibi değildir. CIA aracılığı ile tüm örgütlerde ajanlarının bulunması, bunlara kendi işlerine yarayabilecek kimi eylemleri yaptırmaları olasıdır ve bu durum farklıdır. Aynı şey tüm diğer istihbarat kurumları ve tüm diğer örgütler için de geçerlidir. Ancak sistemsel bir kurgu çerçevesinde bakıldığında bugün için PKK'nın ABD'nin ihtiyacını karşılayan bir yapısı olmadığını söyleyebiliriz. ABD Kürt politikasında Barzani ile çıkar birliği içerisindedir. ABD'nin PKK'yı desteklemesi Barzani'nin pozisyonunun değişmesi ve hatta denetimini kaybetmesi anlamına gelir. Bir an düşünelim, PKK Türkiye topraklarında 'ayrılıkçı emel'lerine ulaştı. Ne olacak, iki ayrı Kürt devleti mi olacak, yoksa bu iki parça birleşecek mi? Birleşirse bu Kürt devletinde yönetim kimin olacak, Barzani'nin mi, PKK'nın mı? İki taraftaki Kürt nüfusa bakarak bile kolayca hesaplanabilir bu durum. ABD Barzani'yi niçin harcasın? Tabii ki yeri gelir harcamak zorunda kalabilir ama bugün hiç de ihtiyacı olmayan bir şeyi kendi elleriyle neden yapsın? Hem Türkiye’deki Kürtler ABD açısından daha güvenilmezdir. Türklerle çok fazla iç içedirler ve bu durum sonrasında da yeni bir Türk Kürt birliğine kapı aralayabilir. Bölgede kendi denetimleri ve istekleri dışında daha büyük bir devletin doğmasına yardımcı olmak istemeyeceklerdir. ABD Türkiye’deki Kürtleri dönüştürmeden ve PKK'yı etkisizleştirmeden ya da kendi denetimi altına almadan ayrılıkçı politikaları desteklemeyecektir. Ancak Türk Kürt geriliminin tırmandı rılmasında ABD'nin kesinlikle çıkarı vardı r. Gelecekteki birliklerin engellenmesi için buna ihtiyacı vardır ve yarılmayı derinleştirecek her tür eylemi açık ya da gizli biçimde destekleyebilir. Bugün için Türklerin Yunanlılarla aynı devlet içinde birlikte yaşamalarının psikolojik altyapısı olduğu söylenebilir mi? Bunun nedeni ayrı dine filan dayandırılamaz. Türkiye'de Aleviler için de Sünniler için de bir Hristiyan ile aynı ortamda yaşamak diğer mezheple aynı ortamda yaşamaktan daha fazla tercih ediliyor olabilir. Osmanlı'da öyle olmadı mı? Hristiyansa Ramazanda oruç tutmayabilir ancak Alevi ise aynı hoşgörü gösterilmemiştir. Mesele sadece dinsel farklılıkla açıklanmaz. Tarihsel süreçle ilgilidir. Türkler Araplarla da aynı dine sahiptir ama Kürtlerle olan yakınlık Araplara karşı hissedilmemektedir. Bu daha fazla oranda T.C.'nin kuruluş sürecinde kimlerin kimlerin yanında ve kimlere karşı savaştığıyla ilgilidir. Yalnızca onunla da ilgili değildir. Aynı zamanda daha öncesindeki toplumsal bilinçaltına yerleşmiş deneyimler de rol oynamaktadır. Türkler ve Kürtler arasında toplumsal bilinçaltında düşmanlı k olarak okunabilecek bir durumun ipuçları henüz mevcut değildir. Bunun mevcut olmaması gelecekteki ortaklıkları daha kolay kılar. Madem ki ABD açısından durum budur, o halde yarılmayı artırmak için daha fazla enerjiye ihtiyaç vardır. AKP politikaları bu yönde işlev görecektir.

AKP politikaları yalnızca Türk Kürt yarılmasını değil aynı zamanda Alevi Sünni yarılmasını da derinleştirmeye hizmet etmektedir. ABD Ortadoğu’daki tüm farklılıkları çatışmaya çevirmek niyetindedir. Hemen yakın geçmişteki İran Irak savaşını biliyoruz. Bugün de Sünni ve Şii karşıtlığı üzerinden politika yapılmaktadır. Hizbullah ve İran karşısında Sünni eksen çabaları yalnızca basit bir yandaşlık karşıtlık ilişkisi değildir. ABD'ye yandaş ya da karşıt olmasından daha önemlisi kendi aralarındaki karşıtlıkları n derinleşmesi ve yan yana gelmelerinin önündeki engellerin artırılmasıdır.

Tarih bir yandan sınıf savaşımları tarihi olarak okunabilir ama aynı zamanda daha basit biçimlerden işbölümünün daha da arttığı daha karmaşık yapılara geçiş tarihidir de. Daha karmaşık ve daha büyük yapıların oluşumu üretim sürecinin zorunlu sonucudur. Burada bir parantez açarak daha karmaşık yapıların coğrafi komşuluklarla sınırlı olmayabileceğini de bilmek gerekiyor. Ancak yine de coğrafi komşuluk daha düşük bir enerji ile birleşmeyi sağlaması açısından bir avantajdır. Uzak birlikler bunu gerçekleştirmek için harcanan ek enerjinin fazlasıyla karşılanması durumunda anlamlı olabilir.

ABD'nin eğilimleri bu yöndeyken solun eğilimi ne olmalıdır dersek kabaca tersi olması gerektiğini söyleyebiliriz. Tersi olmalıdır ama nasıl?

Birinci Birlik: Kürtler

Bugün Türkiye’deki siyasal önermenin yeni bir kuruluş olması gerektiğini söyledik. Siyasi iddiası olan sol bir yapının Demokratik Ortadoğu Birliği (DOB)'ni hedeflediğini ilan etmesi gereklidir. Böyle büyük bir iddiaya sahip olmak kendi kendine gelin güvey olmaya benzetilebilir. Başlangıçta öyle görülebilir. İddia bu olunca atılacak tüm adımların bu hedef gözetilerek atılması gerekli olmaktadır. Siyaseti mümkün kılan ve ilerletici olan da budur. DOB hedefi demokratik olarak ifade edilecekse bunun anlamı şudur ki bölgedeki hiç bir etnik grup bir diğerini egemenliği altına almaya kalkışmayacaktır. Bu AKP zihniyetinin bilinçaltında yatan bir imparatorluk hevesi değildir. Bu birliğin çekim merkezi Türk Kürt birliğidir. Vaktiyle birileri söylemişti Avrupa Birliğine giden yol Diyarbakır’dan geçer diye. O yol oradan geçer mi bilmem ama Diyarbakır'a uğramadan DOB'ne gidilecek bir yol olmadığı açıktır. Üstelik artık süreç yalnızca bunun hedeflenmesi ve sağlanması noktasını aşmıştır.

Diğer birlikler:

Türk Kürt birliği öyle bir birliktir ki artık ülke sınırlarını aşan bir alanı ifade etmektedir. Söz konusu olduğunda hadi İran'ı şimdilik bir kenara bırakalım Irak'ın dışında kaldığı bir birlik ne oranda sorunsuz bir birlik olarak kurulabilir ki? Bu birliğin oluşumu bu birlikle Irak merkezi hükümetinin karşı karşıya gelmesi anlamına gelir. Dolayısıyla bu birlik Irak ile de yan yana gelmeyi hedeflemeden kurulamaz. Irak ile yan yana gelmek demek Türk Kürt, Kürt-Arap, Arap-Türk çatışmalarının önlenmesinin yanı sıra Sünni-Şii/Alevi çatışmasının da önlenmesi demektir. Bugünden hayal gibi görülebilir bunlar. ABD çıkarları açısından ise bırakın Türk-Kürt ya da Alevi/Şii-Sünni çatışmasını Fars şiiliği ile Arap şiiliğini bile karşı karşı ya getirmenin yolları aranmaktadır. Türkiye’deki Aleviler ile Suriye’deki Nusayrilerin duygusal anlamda farklılaştırılması için de benzer yollar aranmaktadır. Kısmen başarılı da olunmuştur. RTE'nin Kılıçdaroğlu'na her Suriye politikası eleştirisi sonrasında mezhepsel yakınlığa gönderme yapması Kılıçdaroğlu'nu Esat ile ilgili sürekli olumsuz konuşan , aslında biz de 'Esat diktatörüne karşıyız' dedirten bir yere itmiştir. Bazı Alevi çevrelerinde Suriyeli Alevilerle farklı olduklarını açıklama ihtiyacı hasıl olmuştur. Kimse de çıkıp RTE'ye “sen de mezhepsel yakınlıktan dolayı mı Suudi Kralına de- ğil de Esat'a karşısın ve de kendi ülkesinde idama mahkûm edilen Haşimi’ye kol kanat geriyorsun?” diye soru sormuyor.

Bu gerçekler işin zorluğunu bize sürekli hatırlatırken bir başka gerçeğin de üstünü örtmektedir. Bu da şu an aslında Türkiye Cumhuriyetinin varlığı ile Suriye ve Irak'ın varlıkları birbirine sıkı sıkıya bağlıdır ve biri savunulmadan öteki savunulamaz. T.C.'yi savunmak sosyalistlerin işi değil diyenler çıkabilir. Ya da bu kaygıyı dile getirenlere “ulusalcı” etiketi yapıştırılabilir. Üstü örtülen gerçeği ifade ederken hem biraz iddialı olmak hem de biraz cesaret göstermek gerekiyor. Bugün solun farkında olması gereken gerçek aslında bir çeşit üçüncü dünya savaşının yaşandığıdır. Bu savaşın ne zaman nerede başladığı, tarafların kimler olduğu yıllar sonra tartışılabilir. Ancak bugün hâlâ geleneksel sol ile teorik bağlarının sürdüğünü iddia edenler için önemli olan öncülük bir süreci öngörürken de anlamlıdır. Yaşanan üçüncü dünya savaşı boyutlarındadır. Büyük miktar kan ne zaman akacaktır bilinmez. Ancak haritaların yeniden çizilmesi anlamında bir üçüncü paylaşım savaşının görece sıcak ve daha sıcaklaşacak döneminde yaşamaktayız. Bu an itibariyle Türkiye, Suriye ve Irak isteseler de istemeseler de aynı saldırı altındadırlar ve bu savaşta aynı cephededirler. Yine bu cephenin aynı tarafında bugün için İran da yer almaktadır. Barzani'nin karşı cephede olduğundan kuşku yoktur ve fakat Türkiye sınırları içerisindeki Kürtlerin tutumu henüz net değildir. Netleşme kısa zamanda mümkün müdür bilinmez. Solun bu süreçte Kürtleri aynı cepheye davet etmesi gerekli olabilir ama yeterli olacağından kuşku duyulmalıdır. Kuşku duymak çaba göstermenin önünde bir engel değildir, ancak siyaset üretirken yarınki saflaşmaların değişebileceği sürekli göz önünde bulundurulmalıdır.

İşin aslında daha ilginç yanı Ortadoğu’daki bu kamplaşmalarda nesnel çıkarlarla öznelerin tutumları arasında ciddi farklılıklar hatta karşıtlıkların olmasıdır. Bazen iktidarda bulunanların ya da muhalefet edenlerin kötü niyeti ya da “satılmış” olmaları ile açıklanabilir olsa da bu coğrafyada her türlü geçmiş olumsuz deneyimden kaynaklanan önyargıların ve de politik öngörüsüzlüğün en az ihanet kadar karşıtlık doğurduğunu da unutmamak gerekiyor. Bu ilginç coğrafyada nesnel olarak İsrailli Yahudilerin de bu cephede yer aldıklarını söylemek bazılarına şaşırtıcı gelebilir ama öyledir. İşte bu nesnelliktir ki Suriye karşısında ABD ve Avrupa ülkelerinin ve tabii ki Türk hükümetinin saldırgan tutumu düzeyinde bir saldırganlık İsrail tarafından öyle kendiliğinden ortaya çıkmamıştır.

“Bu kadar çetrefilli sözlere ne gerek var, sol zaten bütün halkların kaderlerinin aynı olduğunu söylemiyor mu?” diye sorulabilir. Burada sadece halklardan söz edilmiyor. Devletlerden de söz ediliyor. Özellikle de T.C., Suriye ve Irak devletlerinden. En baştaki önermemize geri dönelim. Toplumsal evrim daha karmaşık yapıların doğuşu yönünde ilerliyor. Bu süreçte mevcut yapılar çözülüyor ve bu bölge önünde iki seçenekle karşı karşıya ya çözülerek ABD merkezli yapının bir biçimiyle organik bileşeni haline gelecek ya da kendisi yeni bir gelişkin organizma olarak yeniden doğacak. ABD'nin ve AB'nin bu bölgeyle organik birlik haline gelmeye şiddetle ihtiyacı var. Yirmi yıl sonra dünya ölçeğinde iktidarını yitirmiş bir ABD'nin kımıldamaya hali olmayan bir AB'nin mevcut yapılarını sürdürmesi imkansız hale gelecek ve bir süre sonra onlar yeni ve daha gelişkin yapıların oluşmasına yol açacak bir çözülmeyi yaşayacaklar.

Şu an aslında bir kırılma anıdır ve bu anın en kritik noktası ise Suriye'dir. Suriye'nin düşmesi tüm bölge halklarının kaybetmesi anlamına gelecektir ki buna Kürtler, Türkler, Araplar, Yahudiler ve diğer herkes dahildir. Kırılma anlarında tarafsızlık, amalı fakatlı tutumlar ihanet ile eşdeğer sonuçlar doğuracaktır. Türkiye solu da bu savaşta eylemi ya da eylemsizliği ile ya bir yana ya da diğer yana hizmet ettiğinin farkında olmalıdır.

Demokrasimiz 'ileri' mi 'geri' mi?

Orhan Kemal, bundan 50 yıl önce kaleme aldığı “Gurbet Kuşları” (1962) adlı romanındaki iki paragrafta şunları yazıyor:

“Az sonra karşılaşacağı adam koskoca bir bakandı. Büyük beyefendiye sözü geçeceklerden. Karısının dediği gibi, Büyük beyefendi ilimden, âlimden nefret ederdi. Çevresindekilerden ona kayıtsız şartsız bağlanmalarını ister, Atatürk'ten bu yana en büyük Türk olabilmek için yalnız İstanbul'a değil, bütün Türkiye'ye, hatta bütün dünyaya damgasını vurmak isterdi. “Tek lider, tek şef”likti amacı. şimdilik “Atatürk'ten sonra en büyük Türk”, ondan sonra da “Atatürk dahil,en büyük Türk” olacaktı. Çevresindekiler buna hazırlıyorlardı zaten.”

...

“Beyefendiler beyefendisi, Atatürk'ten daha büyük Türk, karısının da bulunduğu bir mecliste bir gece kafayı çekip çekip “Arkadaşlar, her ne pahasına olursa olsun, iktidardan düşmeyeceğ iz. Hak hukuk, adalet demokrasi boş laflar. Muhalefetin ak dediğine kara, kara dediğine ak diyeceğiz. Muhalefet bâtıl mı dedi? İrtica mı dedi? Biz onların burunladığı her şey gibi bunlara da dört elle sarılıp, halkın hoşuna gitmekten çekinmeyeceğiz. Bizi biz yapan halktır, muhalefet değil. İktidar onların eline yeniden geçse vallahi tozumuzu attırır. Onun için bizden olmayan herkesi kendimize can düşmanı bileceğiz, vuracağız, kıracağız, yakıp yıkacağız. Ta ki akıllarını başlarına alıp ya bizimle birleşirler ya da mahvolup giderler. Başka çaremiz yok.”

Elli yıl geçti aradan. Bugünün “Beyefendiler beyefendisi” ile o günkü arasında ne fark var? İkisi de birbirine ne kadar benziyor değil mi? Haksızlık etmeyelim. O dönemin “Beyefendiler beyefendisi”nin, benzer şeyler yapmış olsa bile aşağıdaki icraatları gerçekleştiren bugünkü kadar başarılı(!) olduğu söylenemez. Bugünkü “Beyefendiler beyefendisi”ni o günkünden daha başarılı kılan icraatlarını şöyle sıralayabiliriz: o Kars'ta barış ve kardeşliği temsil eden 35 metre yüksekliğinde ve 350 ton ağırlığındaki “İnsanlık” heykelini “ucube bir şey” olarak nitelemek ve yıktırmak.

  • KCK operasyonlarında Kürt halkının seçilmiş temsilcilerinin de içerisinde bulunduğu binlerce kişinin tutuklanması. (Eski beyefendi 1951 TKP tevkifatında tutuklayacak 167 kişi bulabilmişti.)
  • Uludere'de bombalanarak öldürülen 34 Kürt'le ilgili hesap vermekten kaçmak, hesap sormak isteyenleri suçlamak.
  • Tekel işçilerinin, iş güvencesi haklarını savunmak amacıyla yapmış olduğu şanlı direnişi, polis zoruyla, gaz ve göz yaşartıcı bombalarla ve işçileri kışın ortasında havuza attırarak bastırmak. (Günümüzde Beyefendinin sayesinde artı k grev ve direniş ya yapılamıyor, ya da yapıldığı takdirde güvenlik güçleri tarafından derhal “müdahale” edilerek dağıtılıyor.)
  • 1 Mayıs'ta, yıllarca işçilerin Taksim Alanı'na çıkmasını yasaklamak, hatta DİSK genel merkez binasını panzerlerle kuşattırarak tazyikli su ve gaz bombalarıyla muhasara altına aldırmak. (Emekçilerin zorlu mücadeleleri sonucunda son iki yıldır Taksim Alanı'nda 1 Mayıs gösterilerine izin verilmeye başlandı.)
  • Halk tarafından seçilen 9 milletvekilini yıllardan beri tutuklu tutmak, yasama görevlerini yapmalarına izin vermemek. (Eski beyefendi, iki dönem üst üste Osman Bölükbaşı'yı milletvekili seçti diye il statüsündeki Kırşehir'i 1954 yılında ilçe yapmıştı.)
  • Ülkemizi, tutuklu gazeteci sayısı konusunda dünyanın en önde gelen ülkesi konumuna getirmek. Ayrıca siyasi iktidar gücünü kullanarak gazete, dergi ve TV kanallarındaki onlarca gazetecinin görevini sürdürmesini engellemek.
  • Kürt özgürlük hareketini hizaya getirmek amacıyla idam cezasının geri getirilmesi önerisini gündeme getirerek Kürt muhalefetini tehdit etmek.
  • Yüzde on seçilme barajını kaldırmak bir yana, çok haksız koşullarda bağımsız olarak meclise girmiş Kürt milletvekillerini, dokunulmazlıklarını kaldırılmakla tehdit etmek.
  • Anadilde eğitim ve savunma hakkı talebiyle açlık grevine katılan binlerce insanın sağlığı ve varlığı ile alay edercesine sorumsuz davranıp sonunda pabucun pahalı olduğunu anlayınca eksik de olsa meclise bir yasa önerisi getirmek zorunda kalmak.
  • Özellikle öğrenci gençlik üzerine güvenlik güçlerini salarak, gözaltına alarak, tutuklayarak, hapis cezaları vererek onları yıldırmaya çalışmak. (Ağustos 2012 tarihinde Adalet Bakanlığının verdiği rakamlara göre cezaevlerindeki hükümlü ve tutuklu öğrenci sayısı 2824 kişi. Bu öğrencilerin önemli bir kısmı, parasız eğitim istemek, YÖK'ü protesto etmek, Deniz Gezmiş'in fotoğrafını taşımak gibi suçlar(!) işlemiş durumdalar.)
  • ODTÜ'ye adeta fetih komutanı gibi binlerce polisin desteğiyle girip demokratik taleplerini dile getirmeye çalışan öğrencilere gazlı, bombalı saldırıda bulunmak. Yönettiği ülkede gösteri yapan öğrencilerin var olmasını kabullenemeyip bu öğrencileri yetiştiren hocaları kınayıp, ayıplamak.
  • Bir yandan evli çiftlere en az üç çocuk yapmalarını salık verirken, diğer yandan bekârlara da hemen evlenerek çocuk sahibi olmalarını tembih etmek.
  • Kadına, annelik görevini yaptığı sürece değer verdiğini açıklayıp günden güne sayısı artan kadına yönelik şiddet olaylarına karşı önlem almayı hep savsaklamak.
  • Son dönemde gündeme taşıdığı “kuvvetler ayrılığı” tartışması ile demokrasiden ne anladı- ğını açık bir şekilde ortaya koymuş olmak.
  • Kontrolsüz ve denetimsiz kullandığı büyük yetkilere rağmen tek yetkili konumuna gelebilmek için “başkanlık sistemi”ni halka dayatmak. o Aklına estiği yere köprü, otoyol, işyeri, cami yaptırmak. Keyfine göre yeşil alanları imara açmak. o İşine gelmeyen durumlarda mahkeme kararlarını geçersiz kılmak için kişiye özgü yasa çıkarmak.
  • Bu arada tiyatrolara ve televizyon dizilerine yapmış olduğu açık müdahaleleri de anımsamakta yarar var.

Yukarıda sayılanları (tabii yazının hacmini şişirmemek için sayılmayanları da) gözden geçirdiğimizde bugünkü “Beyefendiler beyefendisi” nin, Orhan Kemal'in elli yıl önce sözünü ettiği “Beyefendiler beyefendisi”nden daha maharetli olduğu anlaşılmaktadır. Bu arada elli yıldan beri ülkemizi yöneten diğer “Beyefendiler”i de unutmamak gerekir.

Her seferinde demokrasimizi geliştirdiğimiz, hatta AKP iktidarı döneminde onu “İleri” mertebesine çıkardığımız söylenmesine rağmen görünen o ki demokrasimizin gelişmesinde arpa boyu kadar yol kat edememişiz. Geri gittiğimizi söylemek de pekâlâ mümkün. Peki, neden?

Bazılarına göre bu sorunun yanıtı çok basit: Başımızdakiler demokrasiye inanmıyorlar. Eğer halkımız demokrasiye inanan birilerini seçse, demokrasimiz de gelişecek. Halkımız eğitimsiz, cahil, kimi seçeceğini bilmiyor. Onun için kolay kandırılıyor. Halbuki bu ülkede demokrasimizi geliştirmek için geçmişte çok önemli hamleler yapılmıştı. Bugünlerde, başta lâiklik olmak üzere cumhuriyetimizin geçmişte elde ettiği kazanımlar, AKP iktidarı tarafından yok ediliyor. Halkımız bu gerçeği göremiyor ve bu gidişata engel olamıyor. Zaten demokrasimizi korumaya çalışan kahramanların çoğu son dönemde iktidarı n gerçekleştirdiği operasyonlarla ya hapsedildi ya da etkisiz hale getirildi.

Bir başkalarına göre ise demokrasiyi geliştirmek için onu asker-sivil bürokratik vesayetten kurtarmak gerekiyor. Ülkemizde demokrasimizi yok etmeye hazır bir vesayet güruhu var. Onlar geceli gündüzlü düzenledikleri entrikalarla demokrasimizi boğazlıyorlar. Bu güruhun demokrasi üzerindeki vesayeti kaldırılmadıkça demokrasiyi geliştirmek mümkün olmaz. Zaten geriye doğru baktığımızda hep bu vesayetin izlerini görmüyor muyuz? AKP iktidarı, ilk yıllarında bu vesayetin kaldırılması için çok olumlu adımlar attı. Eğer bu adımlarına devam edip bir de AB'ye giriverseydi bizim de nur topu gibi bir demokrasimiz dünyaya gelecek, AKP yöneticileri ve Başbakan da tarihe geçecekti. Ne olduysa oldu, Başbakan bu kararlı tutumundan çark etti ve vesayetçilerle anlaştı. Böylece çok ciddi bir hayal kırıklığı yarattı.

Halkın büyük çoğunluğu açısından ise demokrasimiz de ekonomimiz de çağ atlamış durumda. Demokrasimizi herkes örnek alıyor ve kıskanıyor. Daha düne kadar başörtülüler, dindarlar, inanç sahipleri, lâikler tarafından horlanıp dışlanıyordu. Artık o devir kapandı. AKP iktidarı döneminde hepimiz demokrasiye kavuştuk. Kürtlere serbestçe kendi dillerini konuşma hakkı verildi. Kürtçe televizyon bile yayına başladı. Bu iktidara karşı olanlar, eski baskıcı yönetimi arzu edenlerdir.

Yukarıdaki belirtilen görüşlerin sahiplerinin hepsi, bir gerçeği gözden ırak tutuyorlar. O gerçek şu ki demokrasi, insanların kafalarında değil, bizzat yaşamın içerisinde şekilleniyor. Düşünce ve niyetlerden bağımsız olarak gerçekleşiyor. Toplumdaki farklı kesimlerin birbirlerine kabul ettirebildikleri talepler, demokrasiye şekil veriyor. Kim daha güçlü ve örgütlü ise demokrasi onun isteklerini karşılayacak şekilde kendisini konumlandırıyor. İktidar olanların görevi, yaşamın her alanında sürmekte olan bu çatışmada güçlü olanların isteklerine hizmet etmek, işlerini kolaylaştırmaktır.

Şöyle bir geriye doğru baktığımızda çok partili düzene geçildikten bu yana ülke yönetimine seçilen siyasi iktidarların tamamının, farklı çıkarlar doğrultusunda çatışma yaşayan işçi-işveren, kadın-erkek, sünni-alevi, Türk-Kürt vb, saflaşmalarında hangi tarafı desteklediklerini görebiliriz. Tüm iktidarların, işverenlerden, erkek egemenliğinden, sünni inancına dayalı bir müslümanlıktan ve Türk milliyetçiliğine ve asimilasyona dayanan bir ulusalcılıktan yana tavır koydukları yadsınamaz bir gerçektir. Zaman zaman taraflılık dozu ve söylemleri farklılık gösterse bile -ki bu farklılık asla siyasilerin niyetleriyle ilgili değil, o dönemlerde toplumun değişik kesimlerinin vermiş oldukları mücadelenin ivme kazanması ile ilgilidir- iktidarda olanlar, hep aynı kesimlerin sözcüleri konumundadırlar.

Demokrasiyi tanımlarken, onun yaşam buldu- ğu toplumun sınıfsal ve sosyal yapısını, toplumsal kesimler arasındaki güç dengelerini, ona şekil veren sosyal mücadelenin boyutlarını hesaba katmak gerekir. Demokrasiyi, siyasi iktidarı elinde bulunduranların düşünce ve niyetleriyle açıklamaya çalışmak, hedefi şaşırmamıza neden olur. Demokrasi, toplumu meydana getiren değişik kesimlerin bir arada yaşayabilmesi için aralarında güçleri oranında oluşturdukları geçici bir uzlaşmadır. Bu uzlaşma, çıkarları birbirinin zıttı olan kesimler arasındaki mücadelenin sona erdiği anlamına gelmez. Tam aksine bu mücadelenin daha yoğun bir şekilde sürmesine zemin hazırlar. Her seferinde mücadelede kazanan taraf lehine dolayısıyla kaybedenler aleyhine demokrasinin niteliklerinde değişimler yaşanır. Siyasi iktidarların görevi, mücadelenin yarattığı koşullara göre güçlüler lehine yapılacak bu değişiklikleri gerçekleştirmektir. Anayasalar, yasalar, hukuksal ve bürokratik uygulamalar bu nedenle ihtiyaç duyuldukça değiştirilir. Değişikliklerin hangi kesimlerden yana olacağını, o dönem iktidarı elinde bulunduranların niyetlerinden çok, sosyal mücadeledeki tarafların elde ettiği başarılar belirler. Egemen sınıflar uzun erimli çıkarlarını düşünerek kendi iktidarları için önemli bir tehdit oluşturmayacak bazı değişimleri kendiliğinden yapabilir. Böylece muhalefet saflarındaki kitlelere şirin görünerek iktidarının ömrünü uzatmaya çalışır. Toplumsal muhalefeti başka türlü kontrol altına alamayacağına karar verdiği anda ise her türlü baskı ve zulmü devreye sokmaktan da geri durmaz. Çoğu zaman kitlelerin kendi mücadeleleri sonucunda elde edilmemiş olan haklar, en küçük bir kıpırdanışta egemen sınıflar tarafından kolayca geri alınabilir. Demokratik kazanımları elde etmek kadar, bu kazanımları korumak da mücadele gerektirir.

50 yıl önce Orhan Kemal'in yazdıklarının bugün bile bize çok tanıdık gelmesinin ve ileriye doğru önemli bir gelişme sağlanmamış olmasının temel nedeni, demokrasiye şekil veren ülkemizdeki toplumsal yapı ve sınıf ilişkileridir. Çatışma içerisinde bulunan toplumsal kesimlerden hangilerinin daha güçlü ve örgütlü olduğudur. İktidarların hangi kesimler adına toplumu yönetmeye talip olduklarıdır. Muhalefette bulunan kesimlerin hak ve özgürlükleri için verdikleri mücadelenin ne kadar etkili olduğudur. Hiç kimse iktidarı elinde bulunduran egemen güçlere karşı mücadele edilmedikçe daha “ileri” bir demokrasiye kavuşamaz. AB müktesebatını Türkiye'ye uyarlayarak böyle bir demokrasi elde edeceğimizi hayal edenlerin, ülkenin sosyal gerçekliklerini hesaba katmadıkları sürece hayal kırıklıkları yaşamaları kaçınılmazdır. Eğer bugün hala AB ve Batı demokrasilerinin gelişmişliğinden söz edilebiliyorsa, bunu yüzyıllarca süren sınıf mücadelesine borçlu olduğumuzun farkında olmalıyız. Kaldı ki kapitalizmin kronikleşen ekonomik krizleri böyle devam ederse çok sıkça örnek verilen AB demokrasisinin de geleceği yoktur. Ne yazık ki bunun emareleri görülmeye başlanmıştır.

Demokrasinin “ileri” veya “geri” olarak adlandırılması, muhalefetin devlet yönetiminde ne kadar söz sahibi olduğu ile ölçülebilir. Gerçek anlamda “ileri demokrasi” emeğin tamamen özgürleştiği, insanın kendini her yönüyle geliştirme fırsatı yakaladığı, sınıfsız ve sömürüsüz bir toplumda ancak gerçekleştirilebilir. Böyle bir demokrasiyi kazanıncaya kadar toplumsal sınıflar arasında mücadele durmaksızın sürecektir. Zaten sınıfların var olduğu, sömürünün devam ettiği, ezenlerle ezilenlerin bir arada bulunduğu, cinsiyet ve kimliğinden dolayı insanlar arasında ayrımcılığın yapıldığı, doğanın yok edildiği bir ortamda başkası düşünülemez. Demokrasimize “ileri” vasfını kazandırmanın tek yolu toplumsal muhalefet güçlerinin iktidarı elinde bulunduran egemen sınıflara karşı verdiği mücadeleye omuz vermektir. AKP iktidarına karşı mücadele, egemen sınıflara karşı mücadelenin günümüz özelinde önümüze koyduğu somut bir görevdir. Bu mücadele AKP iktidarının alaşağı edilmesiyle bitmez, bitmeyecektir. Gerçek demokrasiyi kazanmanın yolu mücadeleyi bırakmamaktan, örgütlü ve güçlü olmaktan geçiyor. Hiç kimse bize “ileri” demokrasiyi altın tepside sunmayacaktır.

Onur sürçmesi

Kenan Evren ve avukatlarının iddiası: “Biz ihtilâle teşebbüs etmedik, ihtilâl yaptık. 82 Anayasası'nı kurucu irade olarak hazırlatıp yürürlüğe koyduk. Bu anayasa halktan tam onay aldı. Hâlen (ve hâlâ) yürürlükte.”

Sahiden de 82 Anayasası otuz yılı aşkın bir süredir yürürlükte… Öyle değil mi? CHP sık sık Anayasa Mahkemesi'nden bir iptal kararı çıkarmak için hangi anayasanın hangi geçerli maddelerini mehaz olarak ileri sürüyor? Mahkemenin üyeleri hangi anayasaya göre, hangi yetki ile şu ya da bu yönde karar veriyorlar?

“Darbe suçu işleyen beş general nasıl olur da kendilerini kurucu irade yerine koyabilirler? Akıl var, izan var!” diyebilirsiniz.

Pekala koyarlar!

Aklı ve izanı 13 Eylül 1980 sabahı düşünecektiniz. Hadi o sabah aklınıza gelmedi, gaafil avlandınız. Gafletiniz aynı günün akşamına kadar sürdü ve ondan sonra tam 30 küsur yıl geçti… Şimdi çok geç!

12 Eylül cuntasının vaazettiği anayasayı ve daha birçok Cunta yasasını (sayanlar bugün 600 tanesinin resmen yürürlükte ve uygulanmakta olduğunu söylüyorlar) otuz yıl boyunca kendi anayasanı z ve yasalarınız bellemişseniz, onlarla hükümet edip onlarla işinizi yürütmüşseniz, onlardan aldığınız meşruiyet ve icazet sayesinde kendi kudretinize kudret, onun bunun servetine servet kattıysanız, otuz yıl sonra ne şecaat sergilerseniz sergileyin, iş oraya varır. Bu, otuz küsur yıldır bu ülkeyi kimler yönettiyse onlar kadar bu ülkede o yönetimler altında yaşamış ve yaşayagelen herkes için geçerlidir.

Bir anayasa bir siyasi manifesto değildir. Bir doktora tezi olarak da hazırlanmaz. Anayasalar, son kertede silah zoruyla uygulanmak üzere yapılır ve yürürlüğe girer. K. Evren Anayasası'nın 32 yıldan beri sürüyor olmasına ne zaman, ne gibi laftan ibaret olmayan bir itiraz vaaki oldu? Gününde hiç bir fiili kıymeti harbiyesi olmayan, fakat ahlâken ve siyaseten bu toplumun geleceğinin hiç unutulmayacak bir ilk gözağrısı olarak anılacak birkaç münferit komünist ve devrimci girişim dışında herkes (kimi, içinden, “Başa gelen çekilir,” diye yutkunarak, kimi, “ Bundan iyisi can sağlığı” diyerek) sustu oturdu. Sorun o anayasada ve onu dayatanlarda değil, onu kabul edenlerdeydi. Hâlâ da öyle. Yolda karşınıza eşkiya çıktı, siz de o anda canınızı kurtarmak için malınızdan, haysiyetinizden vazgeçtiniz diyelim, sonradan sabah akşam habire yolunuzu kesen aynı eşkiya ile hesaplaşmak için 32 yıl mı beklersiniz? Cunta, cunta idi. Yapıp ardında bıraktığı anayasa da işte bu anayasa. Siz ne idiniz? Şimdi necisiniz? Ne olduğunuzu sanıyorsunuz?

Yunan faşist cuntası başa geçer geçmez ülkenin önde gelen burjuva partisi dahil siyasi kuruluşların büyük çoğunluğu içerden ve dışardan aktif direnişe geçmişti. Cunta 74 yılında devrildi, hemen ertesi günü elebaşlarının tümü yargılanmaları filan beklenilmeksizin içeri tıkıldılar. Çok kısa bir süre sonra yargılanıp hakettikleri cezaları aldılar. Çoğu içerde öldü. Ölmeyen varsa hâlâ içerde.

Bizde ne oldu?

“Cuntabaşı nihayet yargılanıyor!” ne demektir?

Cuntabaşı'nın kelimenin her anlamında baş üstünde tutulmuş olduğunun bir kez daha tescilidir. Bizde olan budur!

Darbenin ertesi gününden itibaren, Cunta'nın birkaç aylığına Zincirbozan'a götürüp misafir ettiği bir düzine siyasi parti yöneticisi başta olmak üzere bütün siyaset camiası, yüksek yargıçları n tümü, tekmil devlet bürokrasisi, iş ve sermaye alemi, üniversite hocalarının kısmı azamisi, barolar,vb…, vb… ve basın Cunta'ya biat etti. Kenan Evren ve avânesinin “darbe için daha da oluşmasını” (kendi ifadeleri!) bekledikleri, günde ortalama yirmi insanın öldüğü, büyük patırtı koparan siyasi suikastların birbirini izlediği, Çorum'da, Maraş'ta feci Alevi katliamlarının sahnelendiği “anarşi” ortamının ardındaki sırrın ne olduğu pekâlâ biline biline!

Cunta'dan sonra da, otuz küsur yıldan beri, birbirini izleyen bütün TC hükümetleri meşruiyetlerini Cunta anayasasından aldılar. Bütün genel seçimler o anayasa hükümleri tahtında yapıldı. O lanetli % 10 barajını bile değil kaldırmak, uygulanmasında en ufak bir değişikliğe gitmeye otuz yıldır hiç bir parti yanaşmadı. Her siyasal parti, her sendika o anayasa ve yine Cunta'nın koyduğu yasa hükümlerine uyularak kuruldu, hükümetler o mevzuatta belirtilen esaslara göre başa geçti ve sözünü geçirdi. Siyasi Partiler Yasası Cunta nasıl buyurduysa aynen öyle duruyor.

O anayasa silah zoruyla dayatılmıştı diyorsanız, o zora ilk anda ve sonraki yıllarda siyaset camiasının ve toplumun ezici çoğunluğu sanki bir doğal afetle karşılaşılmış ve o geçtikten sonra her şey normale, olması gerektiği hâle dönmüş gibi, ortaya çıkan yeni koşullarda kendini işine gücüne vermedi mi? Darbeden dokuz ay önce yine bir Demirel hükümetince yürürlüğe konulan 24 Ocak kararlarının mimarı olan ve darbenin ertesi günü Cunta'nın Evren'den sonra ikinci adamı olarak zuhur eden Turgut Özal'ın 83 yılında yeni bir partinin kurucusu ve başkanı olarak katılmasına özel izin verilen göstermelik bir seçimden sözde “zafer”le çıkıp başbakan olmasıyla “demokrasiye geçiş” ten sonra K. Evren'in yedi yıl daha cumhurbaşkanı sıfatıyla yerinde oturup, kendi kendine bahşettiği yetkileri kullanmasına tahammül edenler, zor ürünü o anayasanın hükümleriyle bağlı olarak seçim kazanırlarsa doğru Çankaya'da huzura (ilk yedi yıl boyunca Kenan Evren'in huzuruna!) çıkıp görev alarak teşekkürler ve temennalarla milletin gözünün içine baka baka çalışıp “iş” görmeye ve gördürmeye koyulanlar kimlerdi hep biliyoruz. Onları her seçimde siyaset meydanlarında “Millet sizinle gurur duyuyor!” diye boğazlarını yırtarcasına haykırıp karşılayanlar da toplumun sözde “yurtdaş” sıfatlı ezici çoğunluğu idi…

Hadi ilk anda zor karşısında herkes gaafil avlandı (aslında hiç de öyle olmadı, darbenin emin adımlarla gelmekte olduğu pekâlâ biliniyor, görülüyordu), darbe öncesinin o ölümcül anarşi ortamından insanlar yılmıştı, tek tük sol, sosyalist, devrimci grupların münferit direnme girişimleri dışında zora direnilmedi, direnmenin koşulları ve mümkünü yoktu diyelim. Onca yıl, pekâlâ değerlendirilebilecek öyle bir fırsat hiç mi belirmedi? Ülkenin geniş tabanlı, bir hayli yerleşik siyasi teşekkülleri eliyle niçün tek bir teşebbüs dahi olmadı? Bırakın teşebbüs olmasını, hangisinin aklından “kazara da olsa” böyle bir şey geçti? (Tek tük birkaç savcının, kendi başlarına, darbe suçunu soruşturmaya kalktılar diye nasıl yapayalnız bırakıldığını, başlarına neler geldiğini hep biliyoruz.)

K.Evren ve hempalarının Türkiye'ye ülkesiyle ve halklarıyla lâyık gördükleri rejim ve o rejimin polis devleti nizamnamesi kılıklı anayasası temel kurgusu ve ana hatlarıyla ve özellikle emekçileri ezen, ilelebet yıldırmayı öngören, işçi sınıfının her türlü siyasi ve ekonomik örgütlenmesinin önünü kesmeyi, işçi eylemlerini devlete ve topluma karşı suç sayarak baltalamayı en başta gelen bir yönetim ilkesi katına çıkaran ve siyaseti geniş kitlelere yasaklamayı iş edinen hükümleriyle bugün hâlâ sürüyorsa, ülkeyi yönetmeye talip olanların işine öylesi geldiği için sürüyor. Bundan birkaç yıl önce AKP birkaç anayasa uzmanı prof.'a hazırlattığı bir anayasa taslağını sonunda gürültüye getirip rafa kaldırdı. Ne kadar AKP sempatizanı olsalar da sırtlarında yumurta küfesi taşımayan uzman prof.'ların hazırladığı taslak AKP'lilerin işine gelmemişti. Ellerindeki Cunta anayasasından daha iyisini nerde bulacaklardı? Orası burası kendi çıkarlarına uydurularak pekala işlerini görüyordu.

Bu durum, bu hâl ve vaziyet, otuz küsur yıldır böyle sürdüğüne göre, o anayasa hâlâ meriyette ise, o anayasanın mucitleri çoktandır kurucu irade olup çıkmışlar demektir.

Öyle değil midir?

Bir de şu var: Evet, 82 Anayasası'nın şimdiye kadar birçok maddesi ve Cunta'dan kalan kimi başka yasalar bugün yok. Değiştirildi. Bu doğru. Bazı yasalar da sonraki iktidarlarca yürürlüğe konuldu. Bunlardan bazıları sözgelimi, AKP iktidar olduktan sonra yeni baştan ele alınıp “ güncelleştirilen” Polis Vazife ve Selahiyetleri Yasası ile Terörle Mücadele Yasası Cunta'ya dahi rahmet okutacak bir “değişim”e uğradı! Ne var ki, o aynı anayasanın emekçi kitlelere, öğretmenlere, öğrencilere, memurlara ve vicdanlarının sesini dile getirmekten vazgeçmeyen namuslu aydınlara en ağır baskı ve yıldırma uygulamalarını öngören hükümlerinin hiç birine dokunulmadı. O alanda STATÜKO olduğu gibi korunuyor. O anayasanın bazı maddeleri dıştan (AB'den) gelen dürtüklemeler ve baskılar altında bir parça değiştirildiyse de, onları n da uygulamaya geçmeleri için gerekli uygulama yasaları üzerinde çalışmalar aylar, yıllardır bir türlü bitirilmiyor. İyiye doğru bir gelişme sayılabilecek değişiklikler örümcek ağı bağlamış kirli raflarda çürümeye terkediliyor. İkide birde “statükocu” diye niteleyip mutlaka baştan sona değiştirilmesi gerektiğini söyleyip durduğunuz bir anayasanın bilmem ne kadar maddesi arasından üç beş, ya da on veya yirmi maddesini işinize geldiği gibi değiştirip gerisini olduğu gibi bırakırsanız ne olur? O anayasayı her değişiklikle bir kere daha, geriye kalan hâliyle onaylamış ve benimsemiş olmaz mısınız..?

82 Anayasası'nın doğrudan ve hassaten sermaye dostu olmasının yanı sıra baştan sona özgürlük düşmanı terörist baskıcı karakteri hiç değişmeden olduğu gibi kalmış, üstelik sonradan AKP iktidarınca getirilen daha bir sürü yeni yasa ve yasa değişikliğiyle büsbütün takviye edilmiştir. 2010 Eylül referandumu ile sağlanmak istenen ve sağlanan sonuçlardan biri de zaten buydu.

***

Otuz yıldır bir birini izleyen her iktidar, her TC hükümeti –koalisyon olsun, tek parti çoğunluk hükümeti olsun– Cunta anayasası'nın vaazettiği esaslarla tam uyum içinde bir rota izleyerek uluslararası sermaye mihraklarının küresel ihtiyaçlarını gözeten ekonomi ve finans politikaları ve sosyal devlet düşmanı anlayışın gündeme getirip dayattığı “sosyal reform” girişimleriyle, her türlü sendikal örgütlenmeyi azami ölçüde yokuşa süren resmi/gayriresmi tavır ve tutumlarla, grev yasakları ve ertelemeleriyle, geniş halk kesimlerinin en zaruri ihtiyaç maddelerinin fiyatlarında sık sık % 15-20'yi aşan zamlarla ve bütün bu kâbil uygulamaları gerçekleştirmek için gerektikçe kapsamı ve şiddeti gitgide artan baskıcı yasalar, olmazsa yasa dışı fiili müdahalelerle emekçi ve yoksul kitleleri ezip geçmeyi sürdürdü. Burjuva ekonomi politiğin en yüzsüz martavallarının başında gelen “kişi başına milli gelir” artış rakkamlarını dillerine dolayarak toplumda gelir dağılımı uçurumu derinleştikçe emekçi ve yoksul kitlelerin gitgide daha da yoksulluğa ve yoksunluğa düçar oldukları gerçeğini ters yüz ederek ülkeyi ve insanlarını “zenginleştirmek”le övünmeyi âdet edindiler. Hiç biri bu hususta 24 Ocak kararları “ruhu”ndan, anlayışından, sözde bilincinden milim şaşmadı. Şu sıralar demokrasi ve özgürlük konusunda AKP iktidarını aşağılayıp demediklerini bırakmayan kimi liberal, solcu kalemler, konu ekonomi olunca AKP' ye hiç toz konduruyorlar mı? Kondurmazlar. Onu öve öve göklere çıkarırlar. İşleridir. Entellektüel ufukları yeni liberalizmin küresel boyutta zorlamaları ve martavallarıyla bağlanmış, teslim alınmıştır.

Ekonomik öngörülerine ve “performansına hayran olasılası” hükümet şu sıra maliyeti 150 kuruş olan akaryakıtı, üzerine bir araba yükü vergi yığarak 4,5 TL'ye satıyor. TC devletinin halkın elinden koparıp aldığı dolaylı vergi toplamı ABD'dekinin 10 katı! 30 binden çok (ölü sayısı hiç bir zaman tam açıklanmadı) insanı n can verdiği 99 Gölcük depreminin yaraları sarılacak diye konulan “geçici” deprem vergisiyle yıllar boyu halktan zorla alınan çok büyük meblağlar genel bütçe masraflarına harcandı. O günlerin başbakanı Ecevit, bundan daha doğal bir şey olamayacağını söylüyordu! O geçici vergi bugün hâlâ yürürlükte ve aynı anlayışla kullanılıyor. Çalışan halkın maişetinden kesilen paralar, hâlen, “İşte size kaynak. Bulmasını bilen bulur!” denilerek AKP'nin övünç konusu “çılgın proje”lere sarfediliyor. Şu satırlar, en son Köprüler ve Otoyollar özelleştirilmesi üzerine Radikal gazetesinde yazıldı (Uğur Gürses, 19 Aralık 2012): “Finansal olarak, düzenli” (25 yıl boyunca elde edilecek - Kızılcık) “bir gelir iskonto edilerek bugünkü değere indirgeniyor. Siyasal olarak ise seçimle 4 yıllık bir süre için iktidar olmuş bir parti, gelecek 25 yıllık bütçe gelirini bugüne indirgeyip harcıyor. Böyle bir özelleştirme için Meclis kararı ya da yasa dahi çıkarılmış değil.” Bunu, bugün, Cunta'nın hayatta kalmış iki üyesi sözüm ona yargılanırken, hangi hükümet yapıyor? Cunta'dan devralınmış yüzde 10 barajlı seçimde başka partilere verilmiş oyları da almış farzedilerek 356 üye çoğunluğuyla başa geçip “millet iradesi”ni har vurup harman savuran AKP iktidarı!

Vb…, vb…

K. Evren, 82 Anayasası Cunta'ya gönüllü hizmet sunan bir takım uzman prof.'larca hazırlanmaktayken, “Öyle bir anayasa yapacağım ki, bir daha darbe yapmaya lüzum ve ihtiyaç kalmayacak!” demişti. Ondan sonra gelenler onun bu sözünü tuttular. Öyle bir tuttular ki, 1950'den sonra onar yıl arayla birbirini izlemesi adeta kurala bağlanmış darbelerin arkası kesildi. Otuz iki yıl oluyor, hâlâ şöyle dört başı mamur, “nur topu gibi bir darbe” olmadı. Ne için olacaktı ki? Cuntabaşı bu kadarını da beklemiyordu herhalde. Bütün bir kuşak politikacı taifesi adına konuşmuş olduğunu nerden bilecekti?

Kimler mi?

Liberal geçinen zevatın ve liberalliğe özenmekten başka kendi geçmişleri, hâlleri ve gelecekleri adına çıkış yolu göremeyen kimi solcu/ komünist şahsiyetin öve öve bitiremediği Turgut Özal en başta olmak üzere, Mesut Yılmaz, Süleyman Demirel, Erdal İnönü, Tansu Çiller, Deniz Baykal, Necmettin Erbakan, Bülent Ecevit ve her birinin büyüklü küçüklü takipçileri. Son on yıldan beri de Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül ikilisi ile avâneleri…

Yeni bir cuntaya, hatta sıradan bir sıkıyönetime dahi lüzum ve ihtiyaç göstermeden boğazlarına oturmuş gitgide sıradanlaşan bir sıkı rejim altında yaşıyor ülkenin insanları, yetmiş seksen milyon kişi, 32 yıl sonra hâlâ…Bugün bu ülkede şimdikinden daha azgın ve gaddar, kan içici bir baskı ve terör rejimi manzarasının pek görünmüyor olması, TC'nin kurulduğu yıllardan başlayarak yaşanan onca zulüm ve soyguna en ufak bir itiraz halinde kendilerinin ve çocuklarının canı fena hâlde yanmış, her defasında dara düşürülmüş kitlelerin, başlarındaki yöneticilerin suyuna gitmeyi tercih ediyor, aksi halde başlarına ne belâlar açılacağını çok iyi biliyor olmalarındandır.1965 sonrası ve 70'lerin “itiraz yılları”nda yaşananların ve o yılları izleyen “normalleşme”nin idraklerde, vicdanlarda ve bilinçlerde açtığı onulmaz tahribat günümüz insanını ve toplumunu bu hâle getirmiştir. AKP iktidarı, bazen –o da salt Kürt sorunu bağlamında– şirazesinden çıkar hâller alan asayiş sorunu ile bizzat kendisi, AKP devleti olarak, meşgul olmayı tercih ediyor, tekmil Cumhuriyet kuşaklarının yakından aşina oldukları “sıkıyönetim”i hiç ağzına almıyor. Başbakanın sevgili yurtdaş “kardeşleri”ni öyle bir belâdan esirgemek gibi bir derdi olduğundan değil, Eylül Cuntasından devraldığı miras sayesinde buna lüzum ve ihtiyaç duymadığı için ve bir de, zaman zaman “ayakların baş olması” zehap ve umuduna kapılabilecek bir güruh olarak gördüğü ülke insanlarının pekâlâ müstahak olduklarını düşündüğü belânın kendi başında patlayacağından korktuğu için!

***

82 Anayasasının % 90'nın üstünde referandum onayı alarak yürürlüğe girmesi ardından gelen bütün yönetimler, üst ve orta düzey siyasetçiler ve bürokratlarla alt kademelerde hizmet veren “emir kullar”ı, en azmanından en çurçuruna kadar her çaptan iş adamları ve sermaye sahipleri, medyada fink atan yalaka, yavşak, yanardöner kalemler, hepsi, K. Evren Cuntası'nın meşum etkileri bugünlere kadar gelen cürüm ve cinayetlerinin SUÇ ORTAĞI'dırlar. Bugünün karizmatik denilen başbakanının kameralar karşısında –tıpkı bir saray soytarısı cüretiyle– yanağını okşayan gazeteci, Cuntabaşı'nı Boğaz'daki yalısında koltukları kabara kabara misafir eden kişiydi. 83 sözde genel seçiminde partisi tek başına iktidar olan Turgut Özal, Çankaya'ya çıkıp da başbakan nasbedildiğine dair teskereyi “Cumhurbaşkanı” Evren'in elinden alır almaz ani bir hamleyle Cuntabaşı'nı milyonlarca seyircinin gözü önünde kucaklayıp iki yanağından şap diye öpmüştü! İçten gelen ani bir duygu seli miydi, yoksa politik bir jest olarak önceden tasarlanmış bir mizansen mi, hangisi idiyse, Türkiye Cumhuriyeti'nde siyasetin o gün olduğu kadar bugüne kadar süregelen mecrasında da neyin, kimler için ne olduğunu görmeye yarar bir sahneydi.

Günümüzde onca patırtı gürültüye rağmen esasta hâlâ hükmünü sürdüren depolitizasyon, Cunta işini gördüğü sırada ve gittikten sonra 90'lı yıllar başına kadar süren sözde “demokratikleşme” yıllarına da damgasını vuran cürüm ve cinayetlerin ağır baskısı altında toplumun iç dokularına ölümcül bir uyuşturucu gibi adeta zerkedilmiştir. Hükmünü bugün da o sayede sürdürmektedir. Cunta'nın has adamı T. Özal'ın Cunta gittikten sonra yedi sene ülkenin başında 82 Anayasası'nın bahşettiği yetkilerle başbakan olarak kalması ve ardından bir de cumhurbaşkanı olması, bizatihi, bunun kanıtıdır. Hâlen AKP iktidarını giderek AKP devletine dönüştürmekte olan süreç de bu depolitizasyonun dışavurumunun ta kendisidir. Medya da ve genel kamuoyunda iktidarın “olağanüstü güçlü” olduğu algısı ile toplumsal muhalefetin aczi, aynı fenomenin 12 Eylül faşizminin damgasını taşıyan ve birbirini belirleyen iki veçhesidir.

Laf uzadı. Sadede dönelim.

Gün, Kenan Evren artık yargılanıyor diye sevindirik olma günü değil. Gün, 12 Eylül 1980 sabahından bu yana geçen yılları yaşamış ve idrak etmiş (ne kadar ettiyse…) bütün bir toplumun YUH OLSUN BİZE! diyerek nedamet getirme günü. Ve, birazcık olsun, UTANMA günü! Otuz iki yıl sonra bu da bir işe yarar mı, neye yarar, orası ayrı mesele…

Peki, Evren ve Beşli Cunta'dan hayatta kalmış olan Tahsin Şahinkaya –iki piri fani– şimdi yargı önüne çıkarılıp sigaya çekilmesinler mi? Elbette yargılanmalılar. Ama niçün yalnız onlar? Doğum yılları ve özel sağlık durumları dolayısıyla hâlâ sapasağlam yaşayan sürüyle cunta suçlusu var ortalıkta. Cuntabaşı iş başındayken atanmış hükümet üyeleri, 13 Eylül sabahı ndan itibaren görevleri başında kalıp Cunta'ya da, yediği halta da minnet ve şükran duyguları nı esirgemeyen, her verilen görevi –kanlı mı, kansız mı diye bakmadan– yerine getirmeye koşan asker, sivil bürokratlar, Cunta'nın yaptıklarının ve yapacaklarının kendi üzerlerine biçilmiş kaftan olduğunu görüp, Cunta iş başından çekildikten sonra –“Parlamentoyu feshetmelerini… içime sindiremiyorum, ama Türk ordusu başka ülkelerin darbe yapan ordularına benzemez. Mutlaka, işleri bittikten sonra kışlasına geri dönecektir,” diyordu Bülent Ecevit, üç hafta bir yerlerde alıkonulduktan sonra elini kolunu sallaya sallaya çıktığı Avrupa başkentleri gezisinde– gelecek yıllarda, “bir daha darbeye lüzum ve ihtiyaç duyulmayacak koşullarda” sağlayacakları kazanımların ve kazançların hesabıyla mest olmuş iş ve sermaye alemi; yıllardan beri özgürlüğe, demokrasiye, işçi sınıfına kin ve nefret kusan Komünizmle Mücadele dernekleri, Aydınlar Ocağı, MHP'li Ülkücüler,vb… fitne ve fesat mihrakları, oralardan feyiz alıp yetişmiş, bugün Allah ve Millet adına herkesin kafasını ütüleyen yazılı, sözlü medya çaylakları… kaffesi! Mış gibi yapılarak değil, bir iyice, sahiden ve hakikaten yargılanmalı. Onların ve onlar gibi daha nicelerinin suçları alabildiğine TEŞHİR edilmeli. Tek bir darbe ya da iktidar gaspı suçu değil çünkü söz konusu olan. Cunta baştayken ve sonraki yıllarda tek tek yüz binlerce yurtdaşın canına, kanına, özgürlüğüne, sağlığına ve geleceğine karşı kasten ve taammüden işlenen onca suç söz konusu. Bu alanda sorumluluk zinciri en üst kademeden en alta kadar kırılmadan iner. Devlet dairesinde kapıcı olan gariban o kapının önünde “emir kulu”dur, arka odalardan birinde işkenceye yatırılan bir yurtdaşa tek bir yumruk vurduğunda emir kulu filan değil, azılı bir işkencecidir!

Sayısı bir milyona yaklaşan yurtdaşa her türlü maddi, manevi eziyeti reva görüp en ağır suçları işlemiş kişiler –Mamak cezaevinde üne eren Raci Tetik adlı adamın binlerce klonlanmış kopyası– ve onların suçlarına “emir kulu” olma iç rahatlığıyla iştirakten geri kalmayan başkaları; 28 Şubat ve 27 Nisan sözde darbelerinin mağduru maskesi altında pür azamet ortalarda dolaşıp AKP yandaşlığı ile övünen gazetelerin sayfalarında, Cemaat yayınlarında “kanaat önderi” sıfatıyla gündem belirleyen adamlar insan yüzüne çıkamaz olmalı. Hayatta olmayanlar için de (T. Özal ve avânesinden öyleleri; darbe öncesinde koşullar oluşturulmaktayken ve darbe geldikten sonra perde arkasında Cunta'ya akıl hocalığına soyunan Coşkun Kırca'lar, Turhan Fevzioğlu'lar, İhsan Doğramacı'lar, Adnan Kafaoğlu'lar, Aldıkaçtı'lar ve onların her soydan ve her boydan benzerleri; say say bitiremeyeceğiniz, sorulduğunda demokrasi ve özgürlük aşığı, yurdunu herkesten çok seven anadan doğma Atatürkçü tipler, vb…, vb…) “post mortem” (öldükten sonra) yargı denilen bir usûl vardır, gıyablarında o işletilebilir.

Diyeceksiniz ki, Cuntabaşı ve Şahinkaya ikilisinin yargılanmamaları için ne gerekiyorsa say say bitiremedin sen de! Çok doğru. Böyle yargı lama olacaksa hiç olmaması evlâdır. Nuh peygamber zamanında tanrılara kurban diye sunulan günah keçileri misâli o iki piri fâni ile uğraşmak, bunu kendilerine iş edinenlerin boylarının neye yettiğini göstermekten başka bir işe yaramaz. İşlenen suçun melâneti ne kadar büyükse işleyenin yanına o kadar kâr kaldığının ve kalacak olduğunun tescilidir sadece. “Cuntabaşı yargılanıyor!” efsanesi bütün bir toplumun âcizliğinin ve onur sürçmesinin örtbas edilmesine alet edilmemeli. 12 Eylül toplu cinayetinin hesabı, trajedi orta oyununa çevrilerek görülemez.

Zulme boyun eğmenin İslam'da en ağır günahlardan biri olduğu söylenir. Vicdan ve haysiyet, namus sahibi herkes için de zalimlerden halas ummak akıl ve izan tutulmasıdır.