İnsanın halleri ya da Shakespeare hâlâ niye güncel?

Kuşkusuz Shakespeare de kendi döneminin bir ürünüdür. Çağının açmazlarını, çelişkilerini, kırılma noktalarını, çökmekte olan ile yeni doğmakta olan düzenin bütün sarsıntılarını tüm renkliliğiyle yansıtır. Marx, Shakespeare'in, toplumsal yaşamdaki kimi yeni görüntülerin esaslı hatlarını nasıl isabetli bir şekilde nitelemeyi becerdiğine hayrandır.

Maddenin nasıl katı, sıvı, gaz, plazma… gibi halleri varsa insanın ruhsal dünyasının da sevgi, aşk, nefret, kin, öfke, coşku, hüzün, cesaret, korku, kıskançlık, intikam türünden çeşitli halleri vardır. Her sınıf ve her toplum düzeni bir yandan ihtiyaçları doğrultusunda kendi ilişki biçimlerini yaratırken diğer yandan insanlığın bu evrensel duyuş ve düşünüş şekillerini de yaratır. Binlerce yıldan bu yana süregelen evrensel insan özellikleridir bunlar. Fakat bu ruhsal davranış hallerinin içeriği tarihle sınırlı olmayan, mutlak ve değişmez bir özmüş gibi algılanmamalı. Özcü veya Hegel'de olduğu türden tarihsel bir ereklilik ve insanın bu ereğe göre davranması söz konusu olamaz. Eğer böyle değişmez bir insan özünün varlığından söz edilseydi bu özün insana kim tarafından verildiği sorusu akla gelirdi. İnsanın dışında, aşkın ilahi bir gücün varlığı kabul edilemeyeceği ve tarihin, insandan bağımsız bir ereği olmayacağından dolayı, dışarıdan insana verilerek içselleştirilmiş bir özün varlığından da bahsedemeyiz. “Tarih, insan gerçeğini anlamanın tek yoludur. İnsanın özü değil, tarihi vardır” diyen İspanyol filozof Ortega Gasset'in söylediği gibi, tarih dışı ve mutlak bir özden söz etmek mümkün değil. Dolayısıyla insanı n tüm davranış hallerinin içeriği zamanla sınırlı algılanmak zorundadır.

Binlerce yıldan günümüze kadar gelen insan özellikleri özel mülkiyetçi toplum düzeninin sınırları dahilinde şekillenmiştir. Bu davranış kalıpları, mülkiyetçi düzen ortadan kalktığı zaman, duygu ve düşünüş biçimleri de bambaşka özellikler kazanacak. Sanat da bu şekillenmeye göre yeniden içerik kazanarak, insanın özelliklerini yansıtmaya devam edecek.

Peki, Shakespeare'in hala okunur olmasının bu insanlık durumlarının devam etmesiyle ilgisi var mı? Evet var. Shakespeare'in aradan geçen 500 seneye rağmen güncel bir gerçek gibi okunmasının sırrı, tarih boyunca şekillenen insan hallerini evrensel biçimde yansıtmasından ileri gelir. Herhangi bir sanat eserinin çağını aşan bir güce sahip olması, binlerce yıla yayılan kimi insani özelliklerin –bir diğer deyimle tipik olanın– yansıtılması ve bunun evrensel özellikleri göstermesiyle ilgili olduğu biliniyor.

Her edebi yapıt öncelikle kendi çağını yansıtır. Eserin gücü, dönemin dünyasını büyük bir estetik derinlikle gelecek nesillere kavratmasından ileri gelir. Sanatçı bunu becerdiği ölçüde kalıcılaşır ve her yapıt sonraki yüzyıllarda okuyucu tarafından öncelikli olarak dönemin izlerinin arandığı bu bakış açısıyla okunur. Mesela Sophocles'in trajedilerinde Antik Yunan'ın köleci düzeninin izleri bulunabilir ve eserin gücünün bir nedeni de budur. Fakat sanatın işlevi belli bir mekan ve kendi zamanını incelikli bir biçimde anlatmasıyla sınırlı değildir. Bunu da içerecek biçimde, çağını aşacak kestirimlerde bulunması ve insanın binlerce yıldır devam edegelen tipik evrensel özelliklerini yansıtmayı becermesi gerekir. Shakespeare'in gücü tam da buradan gelir. O'nun sevgi, aşk, intikam, hile, kurnazlık, vefa, iktidar hırsı… türünden insan halleri soyutlamaları çağının sınırlarını çok aşmıştır. İnsan, onun bu yalın anlatımlarında kendinden bir parça bulabilir.

Kuşkusuz Shakespeare de kendi döneminin bir ürünüdür. Çağının açmazlarını, çelişkilerini, kırılma noktalarını, çökmekte olan ile yeni doğmakta olan düzenin bütün sarsıntılarını tüm renkliliğiyle yansıtır. Marx, Shakespeare'in, toplumsal yaşamdaki kimi yeni görüntülerin esaslı hatlarını nasıl isabetli bir şekilde nitelemeyi becerdiğine hayrandır. Gerçekten de Shakespeare bir geçiş dönemi yazarıdır. Toprak aristokrasisinin çözüldüğü, ticaret ve manifaktür sanayinin gelişmeye başladığı bir dönüşüm sürecidir o. Coğrafi keşiflerin insanlığın önüne yeni ufuklar açtığı, Rönesans'ı n olgunlaştığı ve peşi sıra dinsel reformların başladığı, felsefenin dinden ayrışmaya başladığı bir çağ. 17. yüzyılda bilimdeki sıçramaya temel teşkil eden Copernicus, Brahe, Kepler ve Galileo'nun bilimsel saptamalarının, F. Bacon'un deney ve gözlem yönteminin dinsel dogmaların yerini aldığı ve yüzyıllardır hakim olan Ptolemeus'un dünya merkezli evren algısının yıkıldığı yepyeni bir çağ. Toprak soyluluğu, kilise otoritesi ve şövalyelik yıkılmaya yüz tutarken, yerine, burjuvazinin doğmakta olan üretim ilişkilerini dayattığı bir çağ. Shakespeare'in trajedi ve komedi gibi birbirinden apayrı alanlarda eserler vermesinin nedeni de herhalde bu geçiş döneminin tanıklığından ileri gelir. Fakat Shakspeare, çöken bir sınıf ve onun toplum-insan ilişkilerinin ağır hüznü altında ezilmemiş, yeni doğan düzeni de bütün görkemiyle yansıtmayı becermiştir. Cervantes de aynı yılların yazarı. Fakat Cervantes çağının alt-üst oluşunu sadece Don Kişot'la traji-komik biçimde yansıtırken, Shakespeare aynı zamanda yaşanan kırılmanın bir diğer yanı olan trajik boyutunu yansıtmayı da bilmiştir.

Shakspeare'in eserlerinde, hem çağının insanlık durumları hem de sonraki yüzyılların insanlarıyla her seferinde yeniden ilişki kurabilmesini sağlayan evrensel insan soyutlamalarının izleri bulunabilir. Romeo ve Julyet'te “aşk”ı; Othello'da “kıskançlık”ı; Sezar'da “tiranlık ve iktidar çatışması” nı; Macbeth'te “yazgının kaçınılmazlığı, insanın hırsı için göze aldıkları ve bunun sonucunda içten içe kemiren pişmanlık”ı; Kral Lear'da “vefa, vefasızlık ve doyumsuzluk”u; Hamlet'te “iktidar kavgası-intikam arzusu” ve “halisünasyonlar içinde kıvranan insan'ı; Yanlışlıklar Komedyası'nda “insanın komiklikleri'ni; Kuru Gürültü'de “hem romantizmi hem komikliği”; Hırçın Kız'da “kadın erkek ilişkileri”ni… bulabiliriz. İnsana ait bu haller derinleştirilmeksizin ve hatta karikatürize denilebilecek düzeyde, abartılı biçimde anlatılmıştır. Öyle ki bu abartmalar, “sanat aşırılıkların ürünüdür”, tezinin ete kemiğe bürünmesi olarak değerlendirilebilir. Ama Shakespeare'ın bu eserleri uçlaştırarak yazması onların edebi değerini azaltmaz. Çünkü sanatta önemli olan insanı anlatmaktır ve Shakespeare, diğer bütün faktörleri ihmal edip, insanı ve hallerini, çıplak biçimde öne çıkartarak anlatmayı becermiştir.

Shakespeare'in yerel olanla ve zaman-mekanla kurduğu ilişki, mesela bir 19. yy. klasik romanlarıyla karşılaştırırsak, daha sınırlıdır. Eserlerinde gerçeği, yerelin sınırlılığından büyük ölçüde kopartarak neredeyse tarih dışı denilebilecek düzeyde ve evrensel olan özellikleri öne çıkartarak ifade etmiştir. Zaman ve mekandan görece bağımsızlığı, onun eserlerinin güncelliğini korumasının sebeplerinden biridir. Fakat bu durum onun gerçekle hiç ilintisi yokmuş gibi algılanmasına neden olmamalı. Shakespeare'i, Antik Yunan trajedilerinden ayıran önemli yanlarından biridir bu. O trajedilerde ilahi güçler ve mitlerin rolü fazladır. Shakespeare'in trajedilerindeki esin kaynağı ise feodal soyluluğun çöküşü ve yeni bir düzenin doğuşunda somut insanın yaşadığı çöküntü ve coşkunun gerçekliğinden gelir. Rönesans döneminde Antik Yunan ve Latin geleneğinin klasiklerine uygun eserler verilirdi. Fakat Shakespeare o formları olduğu gibi taklit etmedi. Eğer bunu yapsaydı eserleri günümüzle daha zor ilişkilendirilirdi. Shakespeare gerçeğe bağlı kaldı ama bunu hiçbir zaman yerele sıkıştırarak, zamana ve mekana hapsederek yapmadı. Eserlerinde kurgu hep oldu ama gerçekle ve evrensel olanla ilişkisini koparmadan yaptı bunu.

Özel mülkiyet düzeni var oldukça insan halleri, zaman geçse de fazlaca değişmeyecek. Çünkü “çalmayacaksın” türünden ahlak kuralları mülkiyetçi sistemde geçerliliğini koruyacak. Fakat geleceğin toplumlarında, mülkiyet toplumsallaşacağı için “çalma” durumunun maddi koşulları zaten kendiliğinden ortadan kalkacak. Dolayısıyla böylesi bir ahlak ilkesi gereksizleşecek. Ama insanlı k o toplum biçimlerine ulaşıncaya dek kimi özellikleri değişmeyecek. Shakespeare belki de insanın bu geçici hallerini, özcü bir biçimde yaklaşıp değişmez gerçekler gibi algılayarak anlattı. Ama bu zemin, yerini yeni bir düzene bırakınca Shakespeare'in yüzyıllardır okunageldiği biçimde okunmayacağı büyük bir olasılık. Çünkü o dönemin insanları, Shakespeare'de anlatılan insanlı k hallerinde kendilerine ait çok daha az özellik bulacaklar.

Korkuyu yenmek esastır

Başbakan korkutuyor. Korkarsan tabi. Aldığı yüzde 50 oya güvenerek mi korkutuyor. Masal. İş ciddiye binsin de görelim bakalım; bu yüzde ellinin teki bile arkasında duruyor mu? Korkanlar acaba Başbakanın kime söktüğü pek bilinmeyen efelenmesinden mi korkmaktadırlar? Hadi canım sende? Kimin kimden korktuğunu iyi biliriz.

Hakimler, savcılar, rektörler, televizyoncular, gazeteciler, Tüsiad'çılar Başbakandan bir emir geliyorsa ikisini yerine getiriyorlar; istediğinde takla bile atıyorlar. Bunlar nice başbakan devirdiler, yargıladılar, hapse attılar; Erdoğan'dan mı korkacaklar. Korkmazlar.

Memurların, işçilerin, karın tokluğuna çalışanların gık'ı çıkmıyor. Ekonomi büyüdü, dünyaya nam saldı, işverenler kârlılıkta ve kârda rekorlar kırdı ama bunlar seyrettiler. Tayyip Erdoğan'dan mı korkuyorlar.

Bu saydıklarımızın hiçbiri Tayyip Erdoğan'dan korkmuyor? Çünkü Erdoğan korkulacak biri de- ğil. Hatta denebilir ki, vur eline al boğazındaki lokmayı. Öyle biri işte. Ama vur da al!

Deniyor ki Erdoğan Türkiye'de 'korku imparatorluğu' kurdu. Kurdu da Türkiye'nin neresinde ve ne kadar kurdu? 2/3'ünde kurdu. Tamamında kuramadı. Kürt illerinde kurabildi mi? Kuramadı. Niye? Kürtler kurdurmadılar. İzin vermediler. Nasıl becerdiler? Elbette korkmayarak. Hem de hiç korkmayarak. 'Biz korkmayalım, o korksun' diyerek. İşte sonuç.

Anlıyoruz ki Erdoğan, korkulacak biri olduğu için değil, korkmaması gerekenler korktukları için Türkiye'nin üçte ikisinde bir korku imparatorluğu oluşabilmiş.

Korkanlar kendi dar menfaatleri için korkuyorlar. Kimse Erdoğan'dan korkmuyor, korkan devletten korkuyor.

Devletten korkmamak mümkün mü? Mümkün. Eski defterleri kurcalayan görür. Korkunun nasıl yenileceği, sadece korkuyu yenenlerin kazanacağı eski defterlerde yazılıdır. Al ve ezberleyerek değil, anlayarak ve kavrayarak oku.

Denecek ki, işçi korkuyor, memur korkuyor, öğrenci korkuyor, onlar korkmazsa gör beni, o zaman ben de korkmam.

Öyle olunca babam da korkmaz! “işçi”, “memur”, “öğrenci” dediğin yoktur, bunlar birer “enerji”dir. Sen kendine bak. Sende bu enerji var mı yok mu?

Bu soru “sol”a, “sosyalistler”e, “komünistler”edir.

Okullarda artık kıyafet serbest mi?

MEB'e Bağlı Okul Öğrencilerinin Kılık ve Kıyafetlerini düzenleyen yönetmelikte yapılan son değişiklik özellikle eğitim camiasında tartışmalara neden oldu. Eğitim-Sen'in derslere eşofmanla girme eyleminin sendika içerisinde tartışmaları tetiklediği gözlenmektedir. Daha önce “türban sorunu” olarak gündeme gelen kadınların kılık kıyafeti ile ilgili tartışmaların bu yönetmelikteki değişiklikle yeniden alevleneceği anlaşılmaktadır. Çok açıktır ki okullarda “serbest” kıyafet öğrencilere uygulandığı andan itibaren öğretmenlerin kıyafetleri de gündeme gelecek, böylece “türban”ın kamusal alana girmesi olasılığı yeniden gerilimler yaratacaktır. Zaten Eğitim-Sen'in yapmış olduğu eylem hem biçim hem de zamanlama açısından böyle bir olasılığa karşı ilk tepki niteliğindedir.

Öncelikle şunu belirtmekte yarar var: AKP iktidarı yönetmelikte yapmış olduğu değişiklikle okullarda gerçek anlamda bir serbestlik sağlamış olmuyor. Zira devlet okullarında (askeri okullar, polis okulları, kısmen de özel okullar hariç) tek tip forma giyme zorunluluğunu kaldırmış görünürken 12 Eylül döneminin eseri olan eski yönetmeliğin “nasıl olacağını” tarif ettiği okul kıyafeti yerine özellikle kız öğrenciler için kıyafetin “nasıl olmayacağını” tarif ederek yeni kısıtlamalar getiriyor. Yeni yönetmelikte gerçek anlamda serbestlik, sadece İmam Hatip Ortaokulu ve İmam Hatip Lisesi öğrencileri ile Kur'an derslerine katılan kız öğrencilere başlarını örtme konusunda sağlanmış oldu. AKP bu değişiklikle okulları her yönden kendi dünya görüşüne uydurmaya, eğitimin içeriğinde yapmış olduğu gerici dönüşümleri kılık kıyafet yoluyla tamamlamaya çalışıyor. Özellikle kadına bakış açısının sonucu olarak kız öğrencilerini belli bir inanışın gerektirdiği kılığa sokmaya çabalıyor. Giderek kamusal alanda aynı görüntüyü yaygınlaştırmanı n hesaplarını yapıyor.

Tek tip okul kıyafetinin kaldırılmasına karşı çıkan kesimlerin çocuk psikolojisi ile ilgili ileri sürdükleri argümanların çok da kabul edilebilir olduğu söylenemez. Tek tip kıyafetin ekonomik ve sosyal eşitsizlikleri örttüğü, eğer serbest kıyafet olursa bu farklılıkların çocuklar tarafından daha çok hissedileceği iddiası geçerli ve doğru değildir. Bir çocuğun varlıklılar arasında kendi yoksulluğunu fark etmesini herkese tek tip kıyafet giydirerek engellemek mümkün değildir. Günlük yaşamda sınıflar arasındaki farklılıklar sadece kıyafetle ortaya çıkmaz. Oturduğu mahalle veya konut, yediği, içtiği, oyuncakları, tatilini nerede geçirdiği, okul kantininde harcadığı harçlık miktarı, okula gidiş geliş için kullandığı araç vb. bir sürü etmen yoksul aile çocuğunun her gün kendisini “kötü” hissetmesine yeter de artar bile. Ayrıca günümüzde artık farklı sosyo-ekonomik yapıdaki ailelerin çocukları aynı okula gitmemekte, gitmek zorunda kalanlar da çoğunlukla ayrı sınıflara devam etmektedirler. Bu gerçeği, Bakan Dinçer'in kendisi bile televizyon ekranında “Siz sanıyor musunuz ki zengin çocukları ile fakir çocukları aynı okula gitmektedir?” diyerek tüm dünyaya ilân etmiştir. Kaldı ki kendilerini diğer toplumsal kesimlerden farklı gösterme ihtiyacı, daha çok aristokrat-burjuva ailelerde gözlenmektedir. Onların yaşadıkları konutları, kullandıkları ulaşım araçları, eğlendikleri ortamlar ve çocuklarının eğitim gördükleri okullar diğer kesimlerden farklıdır. Varlıklı aileler bu farklılığı, elde ettikleri tüm ayrıcalıkları her fırsatta, çeşitli yollarla sergilemekten geri durmazlar. Onların okullarının formaları, kullandıkları semboller ayrıdır. Bu yüzden yeni çıkan yönetmelikte özel okulların nasıl bir kıyafet giyeceği ailelerin yüzde altmışının kararına bırakılmıştır. Bütün bu gerçekler ortadayken tek tip kıyafetin sınıf farklılıklarını örttüğünü ve yoksul ailelerin çocuklarının kendilerini kötü hissetmelerini engellediğini iddia etmek inandırıcı değildir. Ayrıca, toplumdaki sınıfsal farlılıkları çocuklardan gizlemeye çalışmak yerine bu farklılıkların ortadan kaldırılması için mücadele etmek gerekir.

Tek tip kıyafet, sınıflar arası farklılıkları örtmediği gibi serbest kıyafetten daha ucuz da değildir. Öğrencilerde marka takıntısının yaygınlaşmasının nedeni serbest kıyafet uygulaması değil, kitleleri çılgınca bir tüketime teşvik eden kapitalist sistemdir. Hâlihazırda piyasada oldukça büyük çapta bir okul forması ve önlük sektörü olduğu gerçeğini, marka takıntısının bu alanda da yaşandığını unutmamak gerekir. Tekstil işverenlerinin yönetmeliğe göstermiş olduğu tepki de göstermektedir ki işverenler tek tip uygulamasından pek de şikayetçi değildirler. Zaten MEB yetkilileri, tekstil işverenlerinin elinde bulunan stokların tüketilmesi için yeni yönetmeliği hemen değil, gelecek öğretim yılından itibaren uygulamayı planlamıştır. Hatta yönetmelikte mevcut tek tip kıyafetlerin 2013-2014 öğretim yılında da kullanılabileceği belirtilmektedir.

Kısacası hangi gerekçe ile olursa olsun tek tip okul kıyafetini savunmak özgürlükçü bir yaklaşım değildir. AKP iktidarının “serbestlik” adı altında özellikle kız öğrencileri belli bir dini anlayışa uygun şekilde giydirmeye zorlamasına karşı çıkmanın tek yolu, tek tip kıyafeti savunmak değildir. Bu yolu tercih etmek, hem kolaycılıktır hem de ülkemizde yıllarca sürdürülmekte olan anti-demokratik, yasaklayıcı kıyafet uygulamalarının destekçisi konumuna düşmektir.

Bu konuda asıl yapılması gereken şey, AKP iktidarının kadına bakışını ve kadının kıyafeti üzerinden topluma dayattığı politikaları teşhir etmektir. Eğitim programlarında yapmış olduğu gerici ve çağdışı değişiklikler, özelleştirmeci ve piyasacı müdahaleler, fakir halk çocuklarını küçük yaşta teslim almak amacıyla İmam Hatip Okullarının yaygınlaştırılması, eğitim kurumlarına kendi dünya görüşüne uygun yöneticilerin atanması ve nihayet öğrenci –giderek öğretmen– kıyafetlerini dini kurallara göre şekillendirme çabalarını kitlelere anlatmaktır.

Belli bir inancın giymeyi zorunlu kıldığı herhangi bir kıyafet “serbest” sayılamaz. Bir şeyin “serbest” olarak tanımlanabilmesi için “zorunlu” tutulmaması, isteyen herkesin o şeyin tersini de özgürce yapabiliyor olması gerekir. Oysaki kadınların örtünmesi, Müslüman kadınların inançlarının zorunlu kıldığı bir durumdur. Müslüman kadın örtünmediği takdirde, dinin kuralları gereği cezalandırılacağına inanmaktadır. Yani örtünüp örtünmemek onun “özgür” bir seçimi değildir. İlk-orta-lise düzeyinde (18 yaş öncesi) çocukların neyi, ne zaman giyeceklerine kendilerinin değil, ailelerinin karar verdiğini bile bile özellikle kız öğrencilerini “nasıl olmayacağı” yoluyla tarif edilmiş kıyafetlerin içerisine hapsetmenin serbestlik anlamına gelmediği açığa çıkarılmalıdır.

Baş örtüsü, hem bağlayanlar hem de bağlamayanlar tarafından belli bir inancın sembolü olarak algılanmaktadır. Bir yandan yeni yönetmelikle okullarda her türlü sembolün kullanılmasını yasaklamış görünüp diğer yandan belli bir inancın sembolü sayılabilecek bir kıyafeti giymeyi teşvik etmek açık bir ikiyüzlülüktür. Kadınlar için baş örtüsü takmanın özgür bir seçim olmadığı, daha çok erkek egemen kültür tarafından din ve inanç kuralları bahane edilerek kadına dayatılan bir “zorunluluk” olduğu bıkmadan, usanmadan kitlelere anlatılmalıdır.

Okullarda baş örtüsü takmayan kız çocuklarının bir süre sonra kendilerini baskı altında hissedebilecekleri, çoğunluğa uymak veya çevresinden onay almak için istemediği halde baş örtüsü takmak zorunda kalabileceği herkese anlatılmalıdır. AKP iktidarının dini inançları sömürerek ailelerin çocuklarını İmam Hatip okullarına ve seçmeli din derslerine yönlendirme politikası halka anlatılmalıdır. AKP'nin halkın dini inançlarına güvenmediği açıktır. Eğer inanıyor olsaydı okullarda kılık kıyafeti tamamen özgür bırakırdı. Anne ve babalara, çocuklarını nasıl bir kıyafetle okula göndereceğini tarif etmeye kalkmaz, onları belli kıyafetleri giydirmeye zorlamazdı. İktidarını sürdürmek ve etrafındaki seçmen kitlesinin desteğini kaybetmemek amacıyla insanların dini inançlarını ve değerlerini nasıl kullandığı bu uygulama örnek gösterilerek açığa çıkarılmalıdır.

Üniversitede öğrenim gören veya kamusal alanda çalışan bireylerin kılık kıyafetleri konusunda kendi kararlarını verme hakkına sahip oldukları kabul edilerek bu alanlarda her türlü kıyafetin serbest olması gerektiğini savunmak özgürlükçü bir tutumdur. Erkek egemen kültürün baskın olduğu, cinsiyet ayırımcılığının yaşamın her alanında acımasız bir şekilde yaşandığı bir ortamda kaç yaşında olursa olsun kadının özgürce kararlar alması beklenemez. Kılık kıyafet konusunda yapılan tartışmalar göstermektedir ki böylesi bir toplumda “baş örtüsü sorunu” her durumda kadını bedel ödemek zorunda bırakmaktadır. Bir kesim baş örtüsünü yasaklayarak başını örten kadınları ekonomik ve sosyal yaşamdan dışlamakta, diğer kesim baş örtüsü bağlamayı “zorunlu” bir seçim olarak kadına dayatarak kadını baskı altına almakta, aynı zamanda baş örtüsü bağlamak istemeyenleri tehdit etmektedir.

Devasa ekonomik ve sosyal sorunların yaşandığı bir ortamda toplumun en politik kesimlerinin bile katılmadan edemediği öğrencilerin kıyafeti –aslında kadının kıyafeti– nasıl olmalı ya da olmamalı tartışması ne yazık ki yeniden gündemi meşgul edecek gibi görünüyor. AKP bu tartışmadan her durumda kârlı çıkma peşinde. Eğer tartışma Eğitim Sen'de uç verdiği haliyle AKP'nin istediği düzlemde ilerlerse kârlı çıkması da kuvvetle muhtemel. Bu tartışma, laiklik-özgürlük ekseninden çıkarılıp iktidarın niyetini açığa çıkarma düzlemine taşınabilirse hem AKP'nin hevesi kursağında kalır, hem de ileriye doğru bir adım atılmış olur. Böylece bir kere de birbirimizi hırpalamadan yola devam etmeyi başarmış oluruz.

“Sayın Başbakanımız böyle istedi”

ÇAYKUR'a ait Rize Taşlıdere Çay Fabrikası arazisinin Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi'ne devredilmesinden sonra fabrikaya yaş çay veren müstahsillerinin yaşadıkları 9 mahallenin sakinleri kapatma kararına tepki gösterdiler.

Fabrika bahçesinde toplanan 200 kadar kişi adına açıklama yapan Rize Muhtarlar Derneği Başkanı Mustafa Erbaş, fabrikanın kapatılmasına karşı olduklarını söyledi. Taşlıdere fabrikasının tarihi bir fabrika olduğunu anımsatan Erbaş, "Fabrikanın başka alanda yeniden inşa edilmesini ve isminin yaşatılmasını istiyoruz. Çaykur bizim malımızdır. Bir çakıl taşının dahi kaybolmasına izin vermeyiz. Fabrikanın kapatılarak makinelerinin, işçilerinin başka fabrikalara nakledilmesini değil, yerine yeni fabrika yapılmasını istiyoruz. Çaykur varsa üretici vardır, yoksa üretici yoktur" dedi.

Taşlıdere Fabrikasının tarihi bir fabrika olduğunu hatırlatan Erbaş, “Bu fabrikamızdan bu bacılarımız, bu kardeşlerimiz çaylarını bu fabrikaya satıp bu fabrikanın veznesinden paralarını almış, bir aile yuvası sıcaklığı içinde burada bu fabrikayı bir tarihi fabrika olarak her zaman yaşatmak istemişlerdir. Bundan daha doğal bir hak olabilir mi!” diye konuştu.

Taşlıdere Çay Fabrikası Üreticileri adına yazılı açıklama yapan Yaşar Papaker ise “Sayın Başbakanımız böyle istedi. Her iki kuruluşumuzu da kaldıracağız ve başka yere yerleştireceğiz. Tıp Fakültesi Taşlıdere'ye doğru uzanacak ve Tıp Fakültesi kampüsü burada olacak” dedi. Bu arada grup Rize'ye gelen Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı'nın geçeceğini düşündükleri Karadeniz Sahil Yolu'nu ulaşıma kapatmak istedi. Yola doğru yürüyüşe geçen grubu polis engellemeye çalıştı ancak başarılı olamadı. Eylemciler "Yol kesilecek" diyerek Karadeniz Sahil Yolu'nu ulaşıma kapattılar. Gruptaki bir kişi yoldan geçen iş makinesinin üzerine çıkarak kalabalığı yönlendirdi. Bu sırada devreye giren Çevik Kuvvet ile grup arasında arbede yaşandı.

Arbede esnasında Papaker soyadlı bir başka kişi, Basriye Papaker adlı yaşlı bir kadın Çevik Kuvvet ekip amirine “Yavrum bize mani olmayın. Fabrikaya ihtiyacımız var. Bizi komünist mi edeceksiniz? Başbakan'ın memleketinde bu olamaz" dedi. Daha sonra protestoya devam için AKP Rize İl Başkanlığı'na yürümek isteyen grup, polisçe engellendi.

HEY işçileri on aydır hak arıyor

Çoğu kadın 420 HEY Tekstil işçisi, 9 fiubat 2012 günü işverenleri Aynur ve eşi Süreyya Bektaş tarafından işten çıkarılmışlardı. Aynur Bektaş hâlen TOBB Kadın Girişimleri Başkanı olan Aynur Bektaş üstüne üstlük istihdam yarattığı için 2010 Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Üstün Hizmet Ödülüyle mükâfatlandırılmış bir iş kadını.

İşçiler üç aylık ödenmemiş maaşlarını ve kıdem tazminatlarını alabilmek için yani 9 Şubattan beri yani tam 10 aydır fabrika önünde, TOBB önünde veya sokaklarda eylemdeler Tazminatları ve hakları ödenmeksizin işlerinden çıkartılan Hey Tekstil işçisinin her gün yeni bir eylem biçimiyle süren direnişleri 288'inci gününe girdi. Açtıkları davaları bir bir kazanan işçiler karşılarında borçlarını ödeyecek hiçbir yetkili bulamazken, hükümet ise kulağını tıkamaya devam ediyor.

Tekstil emekçileri Güneşli'de bulunan HEY Tekstil fabrikasının önünde sürdürdükleri direnişlerini TOBB önüne taşıma kararı almıştı. Bunun üzerine Hey tekstil patronlarından Aynur Bektaş'ın TOBB'un Kadın Girişimciler Kurulu Başkanı olması nedeniyle işçiler son bir haftadır Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği'nin (TOBB) İstanbul Levent'teki genel merkezi önünde bir araya gelip seslerini duyurmaya çalışıyor. Burada sürdürülen eylemlerde işçilerin zaman zaman polisin gazlı, coplu sert müdahalesine maruz kalması ana akım medyaya dahi yansıyan görüntüler arasında yer aldı.

Konuyla ilgili açıklama yapan işçiler “Aynur Bektaş'tan çaldığı haklarımızı istiyoruz," diyorlar. Aynur Bektaş'ın sermayesine yeni sermayeler katarak büyürken, girişimcilere örnek bir şahsiyet olarak pazarlanırken işçilerin geçim sıkıntısı içinde olduklarını söylüyorlar.

Patronlarının alın terlerini çalmasının üzerinden üç mevsim geçtiğini kaydeden işçiler, “Haklarımızı çalanlar için bugüne kadar kılını kıpırdatmayan yargısı, polisiyle devlet sıra biz haklarımızı istemeye gelince 30 işçinin karşısına onlarca polisi çıkarıp saldırabiliyor” diyorlar.

420 Hey Tekstil işçisinin patronlarına, onları destekleyen sermaye örgütlerine ve siyasi partilere karşı haklılıklarından aldıkları güçle direnişlerini büyüterek sürdüreceklerinin altını çizen işçiler, Aynur Bektaş'tan haklarını istediklerini, kendilerini görmezden gelen, Disney, Esprit, Timberland gibi büyük markalara merdiven altında üretim yapan Aynur-Süreyya Bektaş'tan üç aylık maaşlarını, kıdem ve ihbar tazminatlarını almadan susmayacaklarını ve eylemlerini sürdüreceklerini söylüyorlar.

Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) ‹stanbul fiubesi Başkanı Av. Taylan Tanay ise Hey Tekstil işçilerinin zorlu bir mücadele verdiklerini belirtiyor. Tanay, 3600 işçiyi çalıştıran ve haklarını vermeyen Aynur Bektaş'ın işçilerin hakları konusunda hiçbir polisin, güvenlik görevlisinin müdahalesi ve sorusu olmazken şimdi buraya çevik kuvvet ve sivil polis yığını yapılmasını kınadıklarını belirtti.

TOBB üyeleri ve güvenlik güçlerinin işçi ve emek düşmanı tavrını protesto ettiklerini belirten Tanay, ÇHD İstanbul Şubesi olarak daima işçilerin haklı mücadelesinin destekçisi olacaklarını söyledi.

Tanay şirketin mali sıkıntı içine düşmesiyle 2010 yılından başlayarak kademeli olarak başta İstanbul olmak üzere, Batman, Nevşehir, Kastamonu, İzmit, Çankırı gibi illerde yaklaşık olarak 3600 işçinin iş sözleşmelerinin feshedildiğini dile getirdi. Tanay son olarak ise Şubat 2012 tarihinde 420 işçinin işine son verildiğini sözlerine ekledi.

İşçilerin başta Bakırköy İş Mahkemesi olmak üzere birçok mahkemede dava açtıklarını kaydeden Tanay, bunların büyük bir bölümünün tazminat, geriye kalan bölümünün ise işe iade davaları olduğunu dile getirdi. Tanay sonuçlanan davalara göre, mahkeme işçilerin haksız yere işten çıkarıldıklarına, işlerine iade edilmeleri gerektiğine hükmetmesine rağmen fabrikada üretimin durması nedeniyle ellerinde yalnızca kazanılmış mahkeme ilamı kaldığını söylüyor.

Öte yandan, devleti, işçiyi ve kendisine iş yapan atölyeleri dolandıran Aynur Bektaş'ın en son “borç benim değil kocamın” dediği öğrenildi.

Aynur Bektaş ile Süreyya Bektaş'ın sahibi oldukları inşaat, bilişim, turizm gibi birçok sektörde faaliyet gösteren Hey Grup bünyesinde en büyük iş alanı tekstil ve hazır giyimdi. İki eski bankacı olan Bektaş çifti, emekli olup 40'lı yaşlarından sonra ticarete girmişlerdi.

Hey Tekstil, uluslararası büyük markalara tişört, pantolon, elbise gibi tekstil ürünleri üretiyordu. Zamanla Hey Travel ismiyle turizme, Hey Dış Ticaret şirketiyle de çok yönlü ihracat atağına kalkıştılar.

Son 15-17 yılda büyüdüler, yıllar içinde ciroları 200-400 milyon doları buldu. Aynur Bektaş, girişimcilik ve başka dallarda birçok kez ödüller aldı. Türkiye Giyim Sanayicileri Derneği'ne (TGSD) ikinci kadın başkan olarak seçilen Aynur Bektaş'ın kurduğu fabrikayı İstanbul'daki atölyeler, birkaç yıl içinde de Doğu'da Güneydoğu'da sadece kadınların çalıştığı tesisler izledi.

Ancak daha sonra, yaklaşık 5 bine yakın insan çalıştıran Hey Grubu'nun Başkanı Süreyya Bektaş'ın başta hayali ihracat olmak üzere pek çok suçtan suçlandığı öğrenildi. Olay yargıya intikal etti ve Süreyya Bektaş'ın hayali ihracat davası sürüyor. Bu nedenle işçiler davalarını kazansa dahi alacaklarını tahsil edememe riski ile karşı karşıyalar.

Hatırlamak direnmektir

Hindistan doğumlu feminist kuramcı Gayatri C. Spivak, “Madun Konuşabilir mi?” başlıklı ünlü makalesinde, İngiliz emperyalizmine karşı savaşan genç bir direnişçinin hikâyesini anlatır. Kendini asarak ölüme giden bu genç kadının intiharı, namus endişesi taşıyan toplumca derhal evlilik dışı gebeliğe yorulur; ölüm tarihinde adet gördüğünün anlaşılması üzerine yapılan araştırmada ise, siyasi bir eylemin riskini ve sorumluluğunu üstlenemediği için hayatına son verdiği ortaya çıkar.

Genç kadının ölmek için özellikle adet gördüğü dönemi seçmiş olması sanırım Türkiyeli kadınları şaşırtmaz. Ne de olsa üçüncü dünyada kadın olmak böyle bir şeydir: Toplumun namus endişelerini içselleştirmek, ölüme giderken bile “adının lekelenmesi”nden korkmak, varlığını erkek varlığına armağan etmek…              

İsyanın cinsiyeti

Madun (subaltern), elit sınıfların parçası olmayan ve temsil alanının dışında kalan “tâbi sınıflar”ı ifade etmek için önce Gramsci, sonra da bir grup Asyalı araştırmacı tarafından kullanılan bir kavram. “Ezilenler” ya da “halk” olarak da adlandırabileceğimiz bu çoğunluk, tarihsel kayıtlara ancak “toplumsal patlama anları”nda girebiliyor. Celali ya da Kürt isyanları; 15-16 Haziran ya da günümüz HES direnişlerinde olduğu gibi…

Yazının girişinde andığım Spivak'ın özgünlüğü ise, kadınların tarihyazımında çok derin bir biçimde gölgede bırakılmışlığını vurgulamasında yatıyor. Birileri ezilenlerin tarihini kayda geçirmeyi akıl ettiğinde bile ayaklanmanı n öznesi olarak yine erkekler öne çıkarılıyor. Spivak'a göre, sessizliğe mahkum edilenlerin yaşamlarını yeniden öyküleme, bir anlamda onlar adına konuşma yükümlülüğü de eli kalem tutan kadınların omuzlarında.

Gülfer Akkaya'nın on sosyalist kadınla yaptığı görüşmelerden oluşan Sanki Eşittik kitabı böyle bir işlevi, sınırlı da olsa üstleniyor bana göre. Bu kadınlar, 1960'lı ve 1970'li yıllarda Türkiye'de sürdürülen devrimci mücadeleyi kendi yaşamlarından yola çıkarak anlatırken, aramızda olan/olmayan başka kadınların öykülerini de paylaşmaktalar. Bunların arasında emekleri yaşam boyu görünmeyen kendi anneleri de var; gerekli tıbbi müdahale yapılmadığı için, 12 Mart'ta kaldığı cezaevinde hayatını yitiren Hatice Alankuş da…

“Türkiye'de sosyalist mücadele içinde, silahlı silahsız, yasal, yasadışı, her şekilde yer alan, işkencelerle yıldırılamayan, yıllarca hapis yatırılan ve bunlara rağmen mücadeleye devam eden”; aslında sayıları az olmadığı halde sessiz sedasız yaşadıkları için yok sayılan binlerce kadının sesi olmayı deniyorlar.

Sosyalist gelenekler ve kadın

Gülfer Akkaya, sunuş yazısında sosyalist geleneklerin kadın meselesini teorik ve politik açıdan nasıl ele aldıklarını takip amacında olduğunu ve görüşmecilerini buna uygun seçtiğini belirtmiş. En kıdemli konuğu, 1925 yılında doğmuş olan Sevim Belli.

Sevim Belli'yi –kitaptaki sırayla– Latife Fegan (Kıvılcımlı geleneği), Nurten Tunç (TİP), İlkay Alptekin Demir (THKP-C), Necmiye Alpay (TKP), Ümide Aysu (Dev-Yol), Serap Mutlu Doğan (Kürt özgürlük hareketi), Mukaddes Erdoğdu Çelik (TKP/ML), Nilgün Yurdalan (TKP-İKD) ve Gülseren Pusatlıoğlu (Kurtuluş) izliyor.

Akkaya, THKO geleneğinden bir kadının kitapta –çeşitli sebeplerle– yer alamayışını ve Kürt özgürlük hareketinden –mâlum sebeplerle– sadece bir kadınla görüşebilmiş olmasını bir eksiklik olarak değerlendirmiş. Kürt özgürlük hareketinin bu konuda attığı adımların büyüklüğü, süreç içerisindeki değişim ve deneyimin özgünlüğü düşünüldüğünde hayıflanmamak elde değil.

Öte yandan, sunuşta yer alan “Bu araştırma bir sözlü tarih çalışması değildir” ifadesinin beni düşündürdüğünü söylemeliyim. Eğer bu kitap bir “araştırma” ise, röportaj aktarımıyla yetinilmemesi ve bir “sonuç” bölümünün olması gerekmez miydi? Bu iş sanırım okurlara düşüyor.

Benim kitaptan çıkarsamam, “gelenek”lerin kadınların politik deneyimleri üzerinde belirleyici olmadığı yönünde. Başka bir ifadeyle, farklı geleneklerden gelen kadınlar benzer sıkıntıları ve baskıları paylaşmışlar; angaje oldukları partilerin/hareketlerin bunları hafifletmede ya da çoğaltmada belirli bir etkisi olmamı ş. (Belki bir istisna, silahlı mücadelenin kadınları daha da geriye ittiğini ve önemsizleştirdiğini söyleyen İlkay Alptekin Demir'in tanıklığı.) Kısacası belirleyici olan toplumsal cinsiyet dizgesi.

Feminist hareketin dalga boyu

Gülfer Akkaya da belirtiyor: 1960 ve 1970'li yıllarda devrimci mücadele içinde olan kadınların önemli bir kısmı feminizmi hem duymuş, hem az da olsa okumuş. Öte yandan, neredeyse tüm geleneklerin kadın konusunda “derin suskunluğu” dikkat çekici. Kadınların özbilinçlerindeki asıl sıçrama, ikinci dalga feminizmin 1980'li yıllarda Türkiye'de etkili olmasıyla yaşanıyor.

Çalışmada yer alan on kadından neredeyse tamamının kendini “feminist” olarak tanımlıyor oluşu, bu akımın dalga boyu konusunda ciddi bir fikir vermekte. Geçmişi anarken bu yeni bilinç, eleştirel tutumu da pekiştiriyor elbette.

Sheila Rowbotham, Kadın Bilinci Erkek Dünyası adlı kitabında, “Seçenek yaratmak isteyen ezilmiş bir topluluk, çevresini kuşatan ve ancak [egemenlerin] görüntüsünü yansıtan dünyayı parçalamak, aynı zamanda da öz görüntüsünü tarihe yansıtmak zorundadır”, diye yazmıştı.

Zorlu fakat bir o kadar da onurlu bir görev. Üstesinden gelebilmek için kadınların önünde daha yapacak çok iş var kuşkusuz.