Saraybosna'da dindar nesil

Saraybosna ziyaretçilerine yol göstermek üzere hazırlanan İngilizce bir dergide şöyle bir uyarıya yer verilmiş: "Bosnalılar son derece nazik ve misafirperver insanlar. Ne var ki savaştan söz açıldığında pek çoğunun lafı uzatma eğiliminde olduğu hatırda tutulmalı. Anlatacak çok sayıda dokunaklı ve ilginç hikâyeleri var. Ya iyi bir dinleyici olun ya da muhabbetten sıkıldığınızda konuyu değiştirmeye çalışın."

Uğradıkları kayıpların büyüklüğü ve yol açtığı acılar düşünüldüğünde, Bosnalıların savaşın yarattığı travmayı halen atlatamamış olması normal. Dahası, savaşın kimi izlerini özenle korumalarından anlıyoruz ki dünya da bu acıları unutmasın istiyorlar. Havaalanından Saraybosna'ya giden yol üzerinde, birkaç bloktan oluşan sekiz katlı bir sitenin üzeri boydan boya –girişten teras katına kadar– kurşun delikleriyle kaplı. Hani, "gözümle görmesem inanmazdım" derler ya, biz gördükten sonra bile inanmakta güçlük çekiyoruz. Nasıl bir nefretse, bu binalar üç buçuk yıl süren abluka sırasında defalarca, belki de saatlerce taranmış olmalı. Kafası bozulan birkaç manyağın işi değil belli ki!

Saraybosna'da okullar, fabrikalar, kütüphaneler, hastaneler, trafolar, aklınıza gelebilecek her türlü sivil yapı bombalarla, topçu atışıyla ya hasar görmüş ya da çıkan yangınlar sonucu kullanılamaz duruma gelmiş. İç savaştan bu yana geçen 17 yılda birçoğunu onarmışlar ve aslına uygun olarak yeniden yapmışlar. Fakat yaşlıların kaldığı bir huzurevinin karkası olduğu gibi korunuyor. Bu bina ölenlerin anısını yaşatmak üzere grafitilerle bezenmiş. Bunun gibi yanmış ya da hasarlı, kurşun izleri açıkça belli olan başka yapılar da var. Öyle ki bir savaş müzesi görünümündeki kentte ürpermeden dolaşmak elde değil.

Bosnalılar belli ki tarihlerine çok bağlı. Bizim Kadıköy çarşıdan daha küçük olmayan Baş Çarşı (Başçarjiya); sebili, camisi, bedesteni ve Osmanlı kentlerinin alameti farikası olan daracık sokaklarıyla Saraybosna'nın en turistik, en civcivli mekanı. Turistik eşyaların satıldığı dükkânlar, boşnak böreği ve köftesi yapan minik lokantalar, "hicab butik"ler, ilmihal satılan kitapçı lar hemen dikkat çekiyor.

Kahve Bosna kültürünün olmazsa olmazı. Telve bakımından Türk kahvesine yakın olmakla birlikte sıcak suyla yapılıyor ve lezzeti azıcık farklı. Kulpsuz, zarşı fincanlarda, yanında lokum ve suyla ikram ediliyor. (Burada lokuma, "rahatluk" diyorlar. Üzerinde "lokum" yazan kutulardan ise pudra şekersiz un kurabiyesine benzer bir kurabiye çıkıyor.)

'Ruhani aba'nın altında kimin sopası var?

Aynı sokağa sıralanmış ya da aynı avluya açılan kiliselerle camilerin varlığı kentin çokdinli, çokkültürlü yapısının belgisi. Sivri kuleli, neo-gotik tarzda inşa edilmiş Katolik kiliseleri ile kubbeli, yuvarlak hatlı Sırp Ortodoks kiliseleri, mimari özellikleri bakımından birbirinden kolayca ayırt edilebiliyor. Osmanlı'dan kalan camiler –İstanbul'daki benzerleri dikkate alındığında– daha alçakgönüllü.

Avrupa'nın Kudüs'ü olarak nitelenen bu güzel kentin üzerine çöken savaş bulutları nihayet dağıldı ve barış ortamı tamamiyle tesis edildi mi? Aslında soruyu Balkan coğrafyasına dek genişletmek mümkün. Kapalı kapılar ardında kimlerin, hangi kılıçları bilediği malum olmasa da kimi işaretler de yok değil. Benim ümitsizliğim, Saraybosna'ya henüz gelmeden, Mostar'da gördüğüm Katolik kilisesiyle başlamıştı.

Mostar, Saraybosna'ya iki saat uzaklıkta; savaşta yıkılan ve Türkiye'nin desteğiyle onarılan tarihi köprüsüyle meşhur bir kent. 130 bine yaklaşan nüfusunun en az yarısı Müslüman. Savaştan sonra kentin göbeğine, Vatikan'ın finanse ettiği söylenen, çirkin, devasa bir kilise inşa etmişler. Bina öylesine orantısız ki 'kulelerin boyu kentteki minarelerden yüksek olsun diye böyle yaptılar' izahını hiç de kuşkuyla karşılamadık. Mostar'daki Katolik (Hırvat) azınlığın, "öteki"lere karşı bir güç ve üstünlük gösterisi, bir nevi tehdit.

'Kurt dumanlı havayı sever' derler. Saraybosna'da dolaşırken adım başı rastgeldiğimiz tesettürlü genç kadınlar ve sakallı erkekler, siyasal İslam'ın da bu bölgede faaliyet yürüttüğünü –ve karşılık bulduğunu– gösteriyor. Erkekler arasında orta yaşlı olanları da var ama kadınların pek çoğu otuz yaşın altında. Yugoslavya dağılırken doğan, çocukluğu savaşta geçen, NATO'nun gölgesinde büyüyen bir kuşak. 87'liler diyebilir miyiz onlara?

Kadınların tesettür biçimleri neredeyse tıpatıp aynı. Tunik ve pantolon, altına genellikle topuklu pabuç giyiyorlar. Uzunca bir örtüyü, Nihal Bengisu Karaca'nın yaptığı gibi, başlarına ve boyunlarına serbestçe doladıktan sonra uçlarını aşağıya sarkıtmışlar. Tabii eşarbın altındaki bone saçlarını tamamen kapatıyor. Kimilerinin yaptığı gündüz makyajı, yaz ayları için abartılı. Gece gezmelerinde ayakkabıların topukları yükseliyor.

Sac üzerinde pişen Boşnak böreği yemek için oturduğumuz küçük bir lokantada,'Bira var mı?' diye sorunca, servisi yapan tesettürlü genç hanım tarafından yarı şaka yara ciddi azarlanıyoruz. "Dalga mı geçiyorsun? Sen benim başımdakini görmüyor musun?" diye yanıtlıyor İngilizce. "Börekçide bira ne arar?' deseydi daha yerinde olacaktı herhalde.

Ertesi akşam benzer bir sahne tekrarlanıyor. Bu kez yine çarşı içinde, et yemekleri yapan bir lokantadayız. Sipariş için gelen genç kadın garson, nereli olduğumuzu sorduktan sonra "hoş geldiniz, iyi akşamlar" diye kırık bir Türkçeyle selamlıyor bizi. Menüyü onun yardımıyla çözmeye çalışırken ne içebileceğimizi soruyoruz ki yan masadan bir adam Türkçe "alkollü içki yok" diye böğürüyor. İstanbul'dan gelen misafirleriyle oturduğunu ve lokantanın sahibi olduğunu tahmin ettiğimiz yurttaşımızla sohbeti derinleştirmemeyi tercih ediyoruz. (Seyahatimizi Ramazan'dan önce yaptığımızı, bu aya özgü bir "hassasiyet"le karşılaşmadığımızı da belirteyim.)

Tabii bu "nezaketsizlik"i genele teşmil etmek hata olur. Saraybosnalılar genelde ölçülü, sabırlı ve uygar insanlar. Kenti boydan boya dolaşan ve belli ki sosyalist dönemden bu yana yenilenmediği için altyapısı iyice eskimiş olan tramvay arıza yaptığında, herkes sakince inip yürümeye ya da beklemeye başlıyor. Tramvay sürücüsüyle dalaşmaya kalkan, panik halinde cep telefonuna sarılarak başına gelen bu önemli durumu yakınlarına rapor eden kimseye rastlanmıyor. Arızanın uzayacağı anlaşılınca, bizim vatman da yakındaki büfeden aldığı dondurmasının keyfini çıkarıyor. (Birazdan arızalı vagonları itmek üzere başka bir tramvay gelecekmiş.)

İç savaş esnasında Bosnalı Müslümanlar'ın verdiği büyük kayıpları, onların bu sakin ve barışçıl karakterine bağlayanlar da var. Hırvat ve Sırp tarafındaki hareketliliği fark etmiş olmalarına rağmen böyle bir saldırıya ihtimal vermedikleri ve bu yüzden tedbir almadıkları; AB'nin böyle bir şeye izin vermeyeceğine dair iyimserliklerini son ana kadar korumuş oldukları söyleniyor. Tabii bu izah, onları düşmanla çevrili bir dünyada yaşadıklarına ikna etmek ve silahlanmayı teşvik için de olabilir. "Müslüman'ın Müslüman'dan başka dostu yok" mesajını vermek için de..

Saraybosnalılar, sosyalist bir rejim altında barış içinde yaşadıkları günleri iyilikle anıyor olmalılar ki kentin en büyük caddesine vaktiyle verilen Tito ismini halen koruyorlar. Türkiyeli sosyalistlerin ne yazık ki yaşamına ve fikirlerine pek az ilgi gösterdiği bu liderin mezarı Hırvatistan'ın başkenti Zagreb'de imiş. Bir gün tekrar Balkanlar'a dönme ümidi ile ayrılıyoruz Saraybosna'dan.

Türkiye-Yunanistan zorunlu nüfus mübadelesi

“Osmanlı ve sonra da Türkiye tarihindeki etnik arındırma ve temizleme uygulamaları geniş yığınların büyük acılarına yol açtı. Eğer o politikalar geçmişte kalmış olsalardı tarihsel bir inceleme ve değerlendirme konusu olurlardı, ama bugün de devam ediyorlar ve politikayla sınırlı kalmayıp kitlesel destek buluyorlar. Zorunlu nüfus mübadelesi de aynı kapsamda yaşandı.

Osmanlı İmparatorluğu'nun çözülmesi çok sancılı oldu, “sancı” kelimesinden kastımız tabii ki insanların çektikleri acılardı: Yani savaşlar, soykırımlar, pogromlar, kitlesel göçler, yağmalar, tecavüzler, baskılar, tecritler, sürgünler, asimilasyona zorlamalar, ayrımcılıktan kaynaklanan siyasi uygulamalardı.

Güney'deki Mısır, eyalet konumundan çıkıp muhtar (özerk) statüdeki “hidivlik” şeklinde İmparatorluktan koparken ilk ayrılan milliyet Yunanlılar oldu. 1821 Mora İsyanını izleyen olaylar soncunda 1829'da Berlin Muahedesi'yle Yunanistan devleti kuruldu, Sırbistan ve Eflak-Boğdan ise muhtariyet kazandı.

19. yy.ın ikinci yarısında Balkan milliyetlerindeki ayrılma hareketleri ve kurulan milli devletler daha önceki yüzyıllarda Osmanlı merkezi tarafından oraya yerleştirilmiş Türk topluluklarına ya da İslamlaştırılmış yerel etnik topluluklara karşı şiddete başvurunca İstanbul'a ya da Anadolu'ya akın akın göçler yaşandı. Merkezin uygulamaları sonucu Balkanlı olmuş Anadolu Türklerinin ve İslamlaştırılmış etnilerin çok sonraki kuşakları olan kitleler kırıma uğradılar, ölmemek için göç ettiler.

Halk dilinde –Rumi Takvimdeki 1293 yılından dolayı– kısaca “93 Harbi” diye anılan 1877- 1878 Osmanlı-Rus Savaşı'ndan sonra çözülme süreci hızlandı. Sırbistan, Karabağ, Romanya ve Bosna-Hersek Merkezden tamamen koptular.

1912'deki Balkan Harbi'nde Britanya, Fransa ve Rusya'nın desteklediği Sırbistan, Yunanistan, Bulgaristan Osmanlı'yı ağır bir yenilgiye uğratınca –İttihat ve Terakki'nin 1908 öncesindeki merkezi olan Selanik dâhil– Balkanlar'daki Osmanlı varlığı tamamen sona erdi. Türk veya değil (Arnavut, Pomak, Boşnak vb.) yüz binlerce Müslüman Balkanlı yerlerinden, yurtlarından sürüldüler. Onlar tabii ki Balkan milliyetlerine kin ve öç duygularıyla dolu olarak İstanbul'a ve Anadolu'ya geldiler, Anadolu'daki yerleşik Müslümanlar tarafından pek de coşkuyla karşılanmadılarsa da, halkın “Balkan Muhaciri” dedikleri o insanlar Müslümanlar arasında Hıristiyan düşmanlığını da körüklediler. Ama daha da önemlisi, Bab-ı Âli baskınıyla iktidarı yeniden ele geçirmiş İttihat ve Terakki çetesinin de politikaları sonucu haydutlaştılar, çeteler halinde Rumlara ve Ermenilere saldırdılar.

Amaçları tabii ki intikam değildi, saldırdıkları Rumlar, Ermeniler yüz yıllardır oralarda yaşamaktaydılar, Asya Türklerinin Anadolu'ya gelmelerinden önce de oradaydılar. Rumeli Muhacirlerinden oluşmuş çetelerin eşkıyalıklarının amacı Hıristiyanları kaçırtıp, onların topraklarına, bağ-bahçelerine, evlerine ya da diğer gelir kaynaklarına konmaktı.

150.000-200.000 kadar Trakya ve Anadolu Rum'u 1914 öncesinde Yunanistan'a göç etti. Gittikleri yerlerde onlar da Batı Trakya'daki Müslümanlara karşı benzer saldırılarda bulundular.

Sözünü ettiğimiz toplulukların bir arada yaşamaları zorlaşmaya başladı.

Bulgaristan ile Osmanlı arasında bir nüfus mübadelesi antlaşması yapıldı, zorunlu göçe resmiyet kazandırıldı.

İttihat ve Terakki Türklük ve Türkçülük fikriyatını benimsiyordu, ideologların çoğu –Diyarbekirli Mehmed Ziya (Gökalp) hariç– Kafkas ve Rusya göçmeniydiler, politik ileri gelenlerin çoğu da Balkanlı.

Devleti ve toplumu Türk ve İslam esasına göre düzenlemek istiyorlardı. Bu amaçla “Gayrı müslim” dedikleri topluluklar temizlenmeliydi. Bu toplulukların çoğunluğunu ise Rumlar ve Ermeniler oluşturmaktaydı.

1913 Ekim'inde Almanya yöneticileriyle yapılan gizli görüşmede Prusya militaristleri “müşterek bir savaşa girişmeden önce Ermenilerden ve Rumlardan kurtulmak gerektiğini” zira mevcut saflaşmada onların desteklerinin karşı cephedeki Rusya, Britanya ve Fransa olacağını söylediler.

7 Haziran 1914'de İttihat ve Terakki yönetimindeki Osmanlı İmparatorluğu ile Yunanistan arasında nüfus mübadelesiyle ilgili antlaşma imzalandı ve mübadeleyi yürütecek bir Muhtelit Komisyon oluşturuldu. Fakat Birinci Dünya Savaşı'nın çıkmasıyla antlaşma uygulanamadı.

Osmanlı I. Dünya Savaşı'na Kasım 1914'te girdi, Nisan 1915'te “tehcir” adı altında Ermeni jenosidi başladı.

Savaş sonrasında 1919 Mayıs'ında Yunanistan ordusu Batı Anadolu'ya çıktı. Yunan birliklerinde Anadolu'dan Yunanistan'a göçe zorlanmışlardan devşirilmiş askerler bulunmaktaydı. Eylül 1922'ye kadar süren savaşın git-gellerine bağlı olarak Rumlarla Türkler arasında katliamlar, yağmalar, diğer zorbalıklar sürdü gitti.

Savaşı Türk ordusunun nihai olarak kazandığı taarruzda Rum köyleri yakıldı, yıkıldı, siviller öldürüldü, sayılarının yüz binden fazla olduğu iddia edilen Batı Anadolu, Marmara ve Karadenizli Rum sahillere akıp ülkeyi terk ettiler. Sakinlerinin çoğunluğu Rum ve Ermeni olan “Gâvur İzmir”in Gâvur bölgesi 13 Eylül 1922 günü askeri emirle yakıldı. Bugünkü Basmane'den Körfeze kadar olan alandaki 25.000 ev ve işyeri yandı. 200.000 kadar Rum sahildeki gemilere, teknelere sığındılar, limandaki gemilerle Yunanistan'a göçtüler. İzmir nüfusunun ancak % 24'ü Türktü, % 49'u Rum, % 7'si Ermeni, % 7'si Yahudi, gerisi Avrupalıydı. Sonuç olarak son on yıl İçinde Türkiye'den ayrılan Rumların sayısı 1 milyona ulaşmış oluyordu. Ondan da fazlası mübadeleyle gidecek ve Rumlar bu coğrafyadan silinmiş olacaktı. [Ermeniler de zaten Tehcirle silinmişlerdi, geride kalanlar da sonraki uygulamalarda kaçırıldılar. Böylece İttihat ve Terakki Türkçülüğü amacına nail oldu.]

Balkan Harbinde ve 1919-1922 arasında Anadolu'daki Rumlar baskı ve şiddet altında kalmışlardı da, Yunanistan'daki Müslümanlar kalmamışlar mıydı? Tabii ki uygulamalar benzerdi. Fakat İttihat ve Terakki yönetiminin boynundaki Ermeni-Süryani soykırım suçunun tabelası Yunanistan rejiminin boynuna asılı değildi. Orada olup bitmiş insanlık suçlarıyla İttihatçı devletin yüz binlerce insanı öldürmesi, sağ kalanları ise Suriye çöllerine sürmesi cürümüyle kıyaslanamaz.

Anadolu'daki soykırımların, katliamların, deportasyonların asıl amacı,
a) etnik ve dinsel arındırma,
b) zenginliklerin, Gayrimüslim denilen insanlar n elindeki önemli üretim araçlarının Türklere geçmesiydi. Daha sonra gelen mecburi nüfus mübadelesi bu politikaların o zamanki uluslararası hukuka uydurulmuş şekli oldu.

Lozan Mübadelesi

TBMM henüz Cumhuriyeti ilan etmeden önce Kasım 1922'de Lozan Konferansı toplantılarına başladı. Türkiye temsilcileriyle Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Portekiz, Belçika, SSCB ve Yugoslavya temsilcileri ve gözlemci olarak ABD ile katıldılar. Lozan Muahedesi 23 Temmuz 1923'te imzalandı, ama başlangıçta ele alınan konularda önce nüfus mübadelesinde anlaşmaya varıldı (o zamanki Türkçeyle adına “Mübadele-i Ahali Hakkında Lozan Muahedenamesi” denildi.) Konferansta Türk tarafını Hariciye Vekili Mustafa İsmet (İnönü), Sıhhiye Vekili Dr. Rıza Nur ve İktisat Vekili Hasan Hüsnü (Saka) beyler temsil ettiler.

Lozan görüşmelerinden önce Norveçli Dr. Fridtjof Nansen, Milletler Cemiyeti tarafından Türk-Yunan göçmen sorunlarını çözme işi ile görevlendirilmişti. Konferans toplandığında öncelikle mülteciler ve harp esirleri konusu ele alınmış, ilk görüşmesi 1 Aralık 1922'de yapılan mübadele konusunda 17 Ocak 1923'te Nüfus Mübadelesi Alt Komisyonu çalışmalarına başlamıştı. Britanya temsilcisi Lord Curzon'un teklifi ve Milletler Cemiyeti görevlisi Nansen'in raporu doğrultusunda Yunanistan'da yerleşik Müslümanlarla Türkiye'de yerleşik Ortodoks Rumların zorunlu göçünü öngören “Mübadele Muahedenamesi” 30 Ocak 1923 tarihinde imzalandı.

Bu sözleşme uyarınca; Türkiye'de sadece İstanbul kenti ile İmroz (şimdiki adı Gökçeada) ve Bozcaada'da oturan Rumlar, Yunanistan'da ise Batı Trakya'daki Müslümanlar hariç Yunanistan'da yerleşik bütün Müslümanlar Türkiye'ye, Türkiye'de yerleşik bütün Ortodoks Rumlar Yunanistan'a gönderildi. Balkan Harbi sonrasında doğan mülteciler sorununa çare olarak Mübadele kapsamına 18 Ekim 1912 tarihinden sonra yurtlarını terk etmiş olanlar da dâhil edildiler. 7 Ekim 1923'te Muhtelit (Karma) Mübadele Komisyonu faaliyete geçti.

Karma Komisyon, Sözleşmenin 11. Maddesi uyarınca azınlıkların mübadelesini denetleyecek, mallarına değer biçmek ve bu malları tasfiye etmek üzere kurulmuştu.

Komisyonun dört üyesi Türkiye hükümetini, dördü Yunanistan hükümetini temsil edecek, geriye kalan üç üye ise 1914-1918 Birinci Dünya Savaşına katılmamış ülkelerin Milletler Cemiyeti tarafından seçilecek temsilcilerinden oluşacaktı. Karma Komisyonun merkezi 8 Ekim 1923'den 21 Haziran 1924'e kadar Atina, bu tarihten sonra tasfiye edilene kadar ise İstanbul'du.

1912-1914 arası Balkan Savaşı sonrasındaki süreçte Yunanistan'dan gelen göçmen sayısı ise 125.000'di.

1923-1926 arası Karma Komisyonun tahsis ettikleri ile Türkiye'ye gelen mübadil sayısı 355.635'di. Bu sayıya kendi ulaşım olanaklarıyla Yunanistan'dan ayrılıp Türkiye'ye gelenler dahil değildi.

1921-1928 arası Türk hükümetinin iskân ettiği göçmen ve mübadil sayısı 463.534 kişiydi.

Edirne, Karesi (Balıkesir), İstanbul, Bursa, Tekirdağ, Kırklareli, İzmir, Kocaeli, Saruhan (Manisa), Çanakkale, Mersin ve Samsun gibi iller Yunanistan'dan gelen mübadillerin en yoğun olarak yerleştirildiği illerdi.

Göçenler bırakacakları gayrimenkullerin değerlerini komisyona tespit ve tescil ettiriyorlardı, gittikleri yerlerin resmi makamları o değerlerin karşılığında tarla, bağ, bahçe, ev temin edeceklerdi, ama bu çoğu kez kâğıt üzerinde kalan bir kural oluyordu.

Yukarıda kullandığımız “yerleşikler” sözcüğü o zamanki politik literatürde Fransızca asıllı çoğul kelime olarak “etablis” şeklinde geçmekteydi. Ancak, “etablis” kavramının yorumunda anlaşmazlık çıkınca Türkiye Cumhuriyeti Ortodoks Patriğini de mübadele kapsamına alarak sınır dışı etti. Bu olay ikinci bir anlaşmazlık konusunu teşkil etti. Sonuçta Patrik 19 Mayıs 1925'de görevinden istifa etti.

Görüşmeler neticesinde, iki ülke arasında 1 Aralık 1926'da Atina'da yeni bir antlaşma imzalandı (Atina İtilafnâmesi). Metin 5 Mart 1927'de TBMM tarafından onaylandı. Bu anlaşmayla, iki ülke azınlıklarının emlâk konularında bir düzenleme yapılmış olmasına rağmen sorunlar çözülemedi.

10 Haziran 1930'da iki ülke arasında Ankara'da yeni bir antlaşma imzalanarak (Ankara Mukavelenamesi) İstanbul'da bulunan Rumlarla Batı Trakya'daki Türklerin hepsi etabli kapsamına alındı ve mallar konusunda yeni düzenlemeler yapıldı. Antlaşma 1 Temmuz 1930'da yürürlüğe girdi. 9 Aralık 1933 yılında, Muhtelit Mübadele Komisyonu'nun Kaldırılmasına Dair Antlaşma imzalandı. 19 Ekim 1934 Muhtelit Mübadele Komisyonu çalışmaları sona erdi.

1923-1930 yılları arasında 1.500.000 kadar Ortodoks Hıristiyan Rum Anadolu'dan Yunanistan'a, 500.000'i aşkın Müslüman da Yunanistan'dan Türkiye'ye göç etmek zorunda kalmıştır.

Amaç yeknesak Türkiye

Lozan Antlaşması'nın TBMM Görüşmelerinde Hariciye Vekili Mustafa İsmet Bey'in yaptığı konuşmanın mübadeleye ilişkin bölümleri Mübadelenin amacını açıkça ortaya koyuyordu:

“......Heyeti Celileye arz ettiğimiz en birisi Rum ve ahalinin mübadelesine dair Mukavelenamedir. Arkadaşlar! Gayrimuharip ve yerleşmiş ahalinin öteden beri alıştıkları araziden, muhitten ve şeraitten (koşullardan) bilmecburiye, uzaklaştırılmalarından elbette teessür duyarız. Fakat husule gelen birçok hadisatın şeraiti mücbiresine galebe edemezdi (olayların zorunlu kıldığı koşulların üstesinden gelemezdi). Bizim sun'umuz (etkimiz) olmaksızın böyle bir teessür, bizim sun'umuz olmaksızın hadis olan vaziyetler birtakım anasırla (unsurlarla) beraber yaşamak imkânını da selbetmişti (ortadan kaldırmıştı). Vaziyetin ibram ettiği (zorunlu kıldığı) çareyi kabul etmek mecburiyeti hasıl oldu. Bununla hulusu niyetimizin asırlardan beri halledemediği hastalığı esasından tesviye etmiş oluyoruz. Kazanmış olduğumuz menfaat şudur ki, Anadolu vatanı aslisi hemen hemen yeknesak bir vatan olmuştur. Memleketimize alacağımız ve muhaceret sebebiyle birçok iztırabat (acılar) çekecek millettaşlarımız gelip geçecek olan bu hali, atiye ait derin mülahazat ile iktiham etmelidir (geleceği düşünerek bu duruma katlanmalıdırlar).

Dâhilde Hükümetçe kabili tatbik olan bütün tedabiri (önlemleri) tatbik edeceğiz. Bütün bu tedabir ile beraber ıztırap ve rahatsızlık olacağını bilmek lazımdır. Çünkü gayrikabili içtinaptır (kaçınılması olanaksızdır). Kudreti beşer (insan gücü) dahilinde değildir.

Efendiler! Müteselli olduğumuz şudur ki, senelerden beri, hududu milli haricinde kalmış vatandaşların vaziyetleri mücerreptir (tecrübelerle sabittir). Bugün için, yarın için ve öbür gün için mukadder olan vaziyetten bütün kabiliyetlerini Anavatana hasretmek suretiyle kurtulmuş oluyorlar. Memleketin başka noktalarında, İstanbul ve diğer yerlerde bu mübadeleyi niçin tatbik etmediniz? diye bir itiraz varid olamaz. Mevzuubahs olan meselenin en iyi bir sureti halli için zamanında azami kuvvet sarf olunur. Fakat bir sureti hal üzerinde karar aldıktan sonra memleketimiz dâhilindeki bütün anasır için vazifemiz maziyi unutturacak bir sükûn tesis etmektir. Yeni Türkiye'nin hududu dahilinde kalacak olan bütün vatandaşlar yekdiğerleriyle itilaf etmesini (uzlaşmasını) bilerek bir vatan içerisinde huzur ve sükun içinde yaşayacaklardır. Buna katiyen itimad ediyoruz. Bu itimadı Meclisi Âlinin tasdikine arz ettiğimiz muahedat (antlaşmalar) içinde teşviş edecek (bulandıracak) hiçbir nokta yoktur.”

Lozan görüşmelerinde mübadele sorunu ekalliyet (azınlıklar) konusuyla iç içe görüşülmüştü. Bunun nedeni Türk tarafının konuyu ele alış biçiminde ısrar etmesiydi. Türk temsilcilerinin bu konudaki ısrarları mübadele sayesinde, azınlık diye nitelenen Hıristiyan unsurlardan kurtulmak, istemesiydi.

Etnik temizleme ve azınlık düşmanlığı

Ekalliyetler konusunun görüşülmesine devam edildiği 31 Aralık 1922'deki oturumda Mustafa İsmet Bey ekalliyet probleminin çözümünün mecburi mübadele olduğunda ısrar etti ve mübadelenin İstanbul'daki Rumları da kapsaması gerektiğini belirtti. Görüşmeler sonunda Türk tarafı, Yunanistan'dan göç edecek Türklerin orada bırakacakları taşınır ve taşınmaz mallara karşılık alınacak bir tazminata karşılık İstanbul'daki İstanbul doğumlu 200.000 Rum'un kalabileceğini kabul etti. Böylece Türkiye Konferansın başı ndan beri savunduğu mübadelenin bütün Rumları kapsaması görüşünden vazgeçmiş oluyordu,

Mübadele metninin Meclisteki görüşmelerinde ekalliyetler konusundaki tereddütleri yanıtlayan Lozan delegasyonunun ikinci adamı Sinop Mebus ve Sıhhiye Vekili Dr. Rıza Nur“ mübadele nedeniyle ekalliyet meselesinin tamamen ortadan kalkacağını söylüyordu.

Sonraki celsede Çorum mebusu Dursun Bey, İstanbul'daki Hıristiyanların neden mübadele dışı tutulduğunu, bunun bir mecburiyetten mi hasıl olduğunu, İstanbul'daki Hıristiyanlardan daha çok müstahsil durumda olan Hıristiyanların mübadele edilip edilmeyeceğini sordu. Dursun Bey, İstanbul'daki Hıristiyanların müstahsil olmaları nedeniyle mübadele dışı tutulduğu endişesini taşı makta ve mübadele yapılacaksa bunun, bütün Hıristiyanları kapsaması gerektiğini düşünmekteydi. Dursun Bey'in bu görüşü Lozan'da Türk Heyetinin başlangıçta savunduğu görüşlerle örtüşmekteydi.

İsmet Paşa verdiği yanıtta İstanbul'daki Hıristiyanların mübadele dışı tutulmasının nedeninin bütün müttefiklerin ısrarları sonucu olduğunu söyledi, İsmet Paşa mübadele meselesinin Türk Heyetinin emrivakisi sonucu Konferans gündemine girdiğini, mübadeleden vazgeçilmesi için Türk Heyetine çok baskı yapıldığını ve en büyük sıkıntının da bu konuda çekildiğini belirtti (Cevahir Kayam, Mübadele Portalı,19.07. 2009).

İsmet Paşa Hariciye Vekili sıfatıyla Meclis'te mübadeleyi “yeknesak Türkiye yaratmak” amacı yla açıklarken bu hususu açıkça ikrar etmişti. Böylece İttihat ve Terakki'nin başlattığı Türk-İslamcılığının halefi olan yeni yönetimin bakışı belli oluyordu. Müslüman ve Türk olmayan iki büyük etnik topluluktan Ermeniler'den soykırımla kurtulmuş olan Türkçülük, 1,5 milyon civarında Rum'dan da Mübadele yoluyla kurtuluyor, yeni kurulan Türkiye'yi dikensiz gül bahçesi haline getiriyordu.

Daha sonraki uygulamalar, meselâ 1930'lardaki ırkçı ve kafatasçı Güneş Dil Teorisi, “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyalarıyla azınlıklar üzerindeki devlet ve Türkçü toplum baskısıyla Rumlar kaçırtıldı, 1942-1943 Varlık Vergisi ırkçılığı, 6-7 Eylül 1955 pogromu ve nihayet 1964'te Kemalist tek parti rejiminin bakiyesi Başbakan İsmet İnönü'nün Rum tehciri sonucunda Türk devleti ve toplumu Hıristiyanlardan kurtulmuştur, 1934 Trakya tehciriyle ve Hitler ırkçılığını aratmayan anti-Semit basın-yayın baskısıyla ürkütülen Yahudilerin yoksul ve dar gelirli olan 150.000 kadarı 1948'de kurulan İsrail'e göçünce Yahudi sayısı da 25-30 bine düşmüş, Kemalist Cumhuriyetin kurucularının amacı tamamen hasıl olmuştur. Bugün T.C. sınırları içinde 75 milyon nüfusta vatandaş olan Gayrimüslimlerin sayısı Süryaniler dâhil 100.000 civarındadır.

Böylece I. Dünya savaşından önce % 20 olan, savaştan ve Mübadele göçlerinin ilk yoğun dalgalarından sonra 1927 Nüfus Sayımında % 2,64'e düşen ekalliyet oranı 1935 sayımında %1,98 olmuş, Varlık Vergisinden sonraki göç nedeniyle 1945'te %1,56'ya ve 1955'te %1,08'e inmişti. Bugün ise binde 1,5 kadardır.

Ön Asya'da demokrasisiyle övünen Türkiye Cumhuriyetten bu yana çoğulcu bir toplum olmamıştır, Türk iktidarlarının konuya bakışı Irak, Suriye, Mısır, Lübnan, Ürdün yönetimlerinin bakışının bile gerisinde kalmıştır.

Türkiye'de bütün o yapılanlara uluslararası İngilizce siyasi literatürde “ethnical purification” (etnik arındırma) ya da “ethnical cleansing” (etnik temizlik) diyorlar.

Mübadele anlaşması çerçevesinde Türkiye'den gönderilen Rum nüfus yıllar itibarıyle aşağıdaki şekilde kaydedilmiştir:

Seneler Erkek Kadın Yekûn
1921   5.488   5.591   11.079
1922   5.189   4.904   10.093
1923  25.553  25.136   50.689
1924 120.322 115.092 235.414
1925  28.353  28.170   56.523
1926  18.481  16.570  35.051
1927  15.557  16.658  32.215
1928  15.573  16.869  32.442
1929   7.485    6.989   14.474
Yekûn 242.001 235.979 477.980

[İstatistik Yıllığı, III, Ankara, 1930]

“Muhtelit Mübadele Komisyonu” Türkiye'ye gönderme hazırlıkları sırasında mübadillerin mesleklerine uygun iskân alanlarına gönderilmesini sağlamak için mesleklerini da belirlemeye çalışıyordu, yerleştirilen mübadillerin büyük çoğunluğunu kırsal kesimden gelenler oluşturmaktaydı. Tarım en yaygın geçim yolu olduğundan gelen mübadillerin büyük bir kısmı; tarım kesimi ile ilgili çiftçi, rençber, bağcı, ameleydi, ama aralarında az da olsa öğretmen, ayakkabıcı, pastacı, kasap, semerci gibi kentli meslek sahiplerine de rastlanmaktaydı. Türkiye'ye geldikleri zaman da, terk ettikleri yörenin doğal koşullarına uygun yörelere ve Yunanistan'daki mesleklerini burada da icra edebilecekleri toplumsal ortamlara yerleştirilmelerine çalışılıyor, onlara tarım aletleri, tohum ve diğer gerekli araç ve gereci dağıtılıyor, zanaatkârlara ve tüccarlara bir miktar başlangıç sermayesi veriliyordu. Geldikleri yerlerde tarımla uğraşmayanlara ise küçük ve orta çaplı işletmeler verilmişti.

Gönderilen Rumların bıraktığı konutlar, bağ- bahçe-tarlalar ya da boş dükkânlar gelenlerin oluyordu.

Gidenler üretken, ehil insanlardı, kırlarda ve kasaba yahut şehirlerde ekonomik hayatiyeti sağlayan unsurlardı, onların gidişi ekonomiye ağır darbe vurdu. Türkiye'nin o kayıpları telafi edebilmesi, üretim bilgi ve deneyimine sahip Türk ve Müslüman kuşaklar yetiştirmesi çok uzun zaman aldı.

Gelenlerin giden Rum ve Ermeniler kadar ekonomik potansiyeli yoktu., büyük bir kısmı eğitimsiz köylülerdi. Yerli ve göçmenler arasında uyumun sağlanmasında sorunlar vardı, ekonomik ve kültürel anlamda kaynaşma gerçekleşebilmesi kuşaklar aldı. Mübadelenin değiş-tokuş edilen insanlar üzerinde doğrudan etkisi olmuştur ve mübadiller büyük sıkıntılar çekmişlerdir.

Yerlerini, yurtlarını, doğup büyüdükleri köyleri, kasabaları, kendi öz çevrelerini terk etmişler, tamamen yabancı ortamlara gelmişlerdi. Üstelik geldikleri yerlerde istenmiyorlardı, “muhacir” damgasını yiyorlardı, “muhacir” kelimesi adeta gıyabi küfürdü.

Karşılaştıkları kültürel çatışkı ve yaşadıkları yabancılık duygusu önemli boyutlardaydı.

Rumların ülkeden ayrılmasıyla ekonomik anlamda oluşan boşluğu, savaş sonrası yıkımı mübadillerin doldurması beklenemez, ülkenin iktisadi hayatında belirleyici oldukları söylenemezdi.

Balkanlardan gelen göçmenlerin tarımsal teknoloji bakımından Anadolu'ya daha gelişmiş ürünler ve teknolojiler getirdiği söylenebilir. Bu açıdan tarımsal üretimde, bağcılığın ve zeytinciliğin bulunmadığı yörelerde gelen mübadillerin rolü olmuştur, ama gidenlerin uzmanlık beceri alanları arasında bu sektörlerde (onlara bağlı sabun, zeytinyağı, şarap sanayiinde) Ege ve Marmara'da büyük kayıplar ve gerilemeler yaşanmıştı. Aynı kayıplar Pontosluların gönderildiği (ya da daha önce Giresunlu Osman çetelerince katledildiği) Orta ve Doğu Karadeniz'de de söz konusuydu.

Resmi tezleri savunanlar o kayıplardan hiç söz etmezler, bir simülasyon olarak dahi şayet onlar gitmeselerdi Türkiye ekonomisi ne kadar ilerlerdi, toplum çağdaşlaşma olarak ne kadar yol alırdı bunun hesabını yapmamışlardır, yapmış olsalar bile asla açıklamamışlardır. Onlar İslamiyeti (ve de Sünniliği) toplumun çimentosu olarak görmüşlerdir.

Bugün de öyle düşünmektedirler. Bir önceki Savunma Bakanı Vecdi Gönül, Kasım 2008'de Brüksel'deki bir konuşmasında “ Mübadele ve tehcirin çok faydalı olduğunu söyledi, kendisi İzmir valisiyken öğrendiği İzmir Ticaret Odasının kurucuları arasında hiçbir Müslümanın bulunmadığını, Ege'de verimli toprakların azınlıkların elinde olduğunu söylüyor. “Cumhuriyet öncesinde Ankara Yahudi, Müslüman, Ermeni ve Rum olmak üzere dört mahalleden olurdu” diye hatırlatıyor. “Ege'de Rumlar devam etseydi ve Türkiye'nin pek çok yerinde Ermeniler devam etseydi, bugün acaba milli devlet olabilir miydi?” diye soruyor.

Türk İslam ve Sünni

Kemalizmin iddiası ve gayreti modernizasyon (çağdaşlaşma) olduğu halde, özellikle büyük kentler dışında kalan ahalinin büyük kesimi için çağdaşlaşmanın asli unsuru olacak (Müslüman ve Sünni kültüründen daha ileri) kültür ve anlayışta olanları bu topraklardan tasfiye etmişler ya da Alevi-Bektaşileri baskı ve ayırımcılık altında tutmuşlardır. Dini devlet kontrolüne alarak irticai etkilerini önleyeceklerini sanmışlar, kendi din anlayışlarını topluma tepeden empoze etme yolunu seçmişlerdir. Toplumun birliğini dinsel, mezhepsel ve etnik çoğulculukla ve hak eşitliğiyle sağlamak yerine monolitik (yeknesak) bir toplum yaratmak ve farklıları, ezmek, sindirmek, yok etmek istemişlerdir. Bunun vasıtası devlet olunca, o da zor anlamına gelince silahlı güç öncelik ve imtiyaz kazanmış kendisini “rejimin bekçisi” ilan etmiştir. Son yıllarda siyasi iktidar partisi –ABD'nin de desteğiyle– onlara galebe çalmış ise de iktidarı paylaşan her iki güç demokraside değil devlet otoritesinin bekasında ve pekiştirilmesinde uzlaşmışlardır.

Ortak ideolojik zemin Türk-İslam-Sünni sentezidir.

İşte size son iki örnek: Urfa'da ezkaza kalmış olan bir Yahudiliğini gizlemiş Eyüp Badem kentte bir Yahudi kabristanının bulunmadığını, Yahudilerin Müslüman mezarlığına gömüldüklerini söyleyerek kendisinin Yahudi törelerine göre ve Yahudi Mezarlığına defnedilmesi için Belediye Bahçeler ve Mezarlıklar Md.ne başvuruyor, Bld. Bşk. Yrd.dan red yanıtı gelince, dilekçe sahibi Başbakan Erdoğan'a mektup yazıyor. Tek cümlelik yanıt alıyor: Belediyenin kararı geçerli, diyor yanıt. Israrlı çabaları sonucu Başbakanlık yetkilisinden tekrar benzer yanıt geliyor.

Müslüman Sünnilerin iftar yemeklerine Hahambaşı'nı davet edip kardeşlik ve barış söylevleri atmak kolaydır, ama Yahudi mezarlığı için parası talipler tarafından ödenecek üç karışlık toprak ayırmamak başbakanlıktır. O Urfa ki, Türkler ve Müslümanlar Anadolu'ya gelmeden önce Edessa olarak Yahudilerin ve Hıristiyanların kentiydi. Dini ve siyasi nutuklarınızda o kentle “Peygamberler Şehri” diye övünürdünüz, “Hak Peygamberi” saydığınız Hazreti İbrahim'i putperest Nemrut'un nasıl mancınıkla ateşe attığına, ama Allah'ın alevleri su, onları balık yaptığına dair din efsanelerini yeri geldikçe tekerlersiniz, ama gerçek kimliğinizi işte böyle bir durumda sergilersiniz. Çünkü kişi olarak siz de, size oy veren % 50 seçmen kitlesi de Yahudi aleyhtarıdır.

Eyüp Badem, kendilerine ait bir mezarlığa sahip olmak için gösterdiği çabayı gazeteye anlattı: “Urfa'da Yahudiliğini saklayan yaklaşık 53 aile var. Biz de şu ana kadar hep Yahudi olduğumuzu saklıyorduk. Mezarlarımız Müslüman mezarlığında. Korktuğumuz için mezarlıkta dini vecibelerimizi yerine getiremiyoruz. Dinimize ait bir sembol kullanamıyoruz. Ölülerimizi artık Müslüman mezarlığında değil, dinimize ait olan mezarlıkta defnetmek istiyoruz. Ama yaptığım başvurulardan beklediğimin aksine ret cevapları aldım.” (Taraf, 23.08.2009).

Yahudi yurttaşların ölüsüne bile rahat vermek istemeyenler, hayatta hiç rahat verirler mi?

Bu yurttaşın evine sivil polisler geliyor ve onu sorguya çekiyorlar. Başka kimlerin Yahudi olduklarını soruyorlar. Türkiye'deki Yahudilerin sayısı 30.000 bile yok, Türk-İslam sentezcileri gene de paranoya içindeler. Hele böyle gizli Yahudiler çıkınca iyice korkuyorlar.

İkinci örnek Foça'daki bombalı vakada ölenlerin cenaze töreni İstanbul'da Cemevinde yapılıyor, ama askeri yetkililer tabutu alıp Camiye götürüyorlar, orada Sünni tören yaptırıyorlar. Alevi-Bektaşi toplumunun sözcülerinden Ali Kenanoğlu da “Çocuklarımıza Cemevinde tören yapamayacaksak, bizi askerlikten muaf tutun” diye demeç veriyor.

Yani ne “gâvur" ve Yahudi düşmanlığı, ne Alevilik reddiyesi sona ermiş durumda.

Sermayenin Türkleştirilmesi

Gayrımüslimlere karşı güdülen politikaların etnik temizlikten başka boyutu ekonominin Türkleştirilmesiydi. Bu ise somutta sermayenin Türkleştirilmesi demekti. Balkan Harbi sonrası nda kaçırtılan Rumlardan, Ermeni Tehcirinde Ermenilerden kalan gayrimenkuller talan edilmişti. Bu yağmalardan en büyük payı şehrin eşrafı ve köy zenginleri almıştı. İstiklal Harbi bitiminde 1 milyon kadar Rum ülkeyi terk edince onların da malları, mülkleri yağma edildi. TBMM Hükümetinin o zamanki İktisat Vekili Mahmud Esat yağmayı ve talanı açık açık savundu (bu şahıs sonradan Adliye Vekili olarak “Bu memlekette Türk olmayanların ancak köle olmaya, hizmetkâr olmaya hakları vardır” diyecek şahıstı.)

Mübadelenin de amaçları arasında ekonomiyi Türkleştirmek vardı. Buradaki Türkleştirme sözcüğünden anlamamız gereken kapitülasyonların kaldırılması, yabancı sermayeye ait şirketlerin devletleştirilmesi değildi. Bu terimin ifade ettiği anlam Türk ve Müslüman olmayan, ama bu ülkenin vatandaşı olan kişilere ait sanayi, ticaret ve tarım birimlerinin Müslümanların eline geçmesiydi. Yukarıda üzerinde durduğumuz İstanbul Rumlarından 300.000 kişinin Mübadeleye dâhil edilmesindeki ısrarın ve TBMM'deki mebusların bu madde Lozan'da kabul edilmedi diye itiraz etmelerinin de nedeni aynıydı.

Bütün o yapılanlar yetmediği için az-çok sermaye sahibi olan azınlıklara en büyük darbe Varlık Vergisiyle vuruldu. Büyük çoğunluğu İstanbul'da bulunan Gayrimüslim vergi mükelleflerinin çoğu biçilen yüksek meblağları ödeyebilmek için işletmelerini ve gayrimenkullerini yok pahasına elden çıkardılar. Alıcılar Türk ve Müslümanlardı, onlar da –özellikle gıda sektöründeki– istifçilik, karaborsacılıkla savaştaki zenginleşme süreçlerine bu kalemi de kattılar.

O zamanki Başvekil Şükrü Saraçoğlu'nun CHP Meclis Grubunda (başka parti zaten yoktu) Varlık Vergisi Kanunu'nu savunurken söylediği sözler çok açıktır:

"Bu kanun aynı zamanda bir devrim kanunudur. Bize ekonomik bağımsızlığımızı kazandıracak bir fırsat karşısındayız. Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz… Bu memleket tarafından gösterilen misafirperverlikten faydalanarak zengin oldukları halde, ona karşı bu nazik anda vazifelerini yapmaktan kaçınacak kimseler hakkında bu kanun, bütün şiddetiyle uygulanacaktır.”

Osmanlı'dan bu yana Gayrimüslim vatandaşlar zaten “Ecnebi” diye niteleniyorlardı [bugün de “dil sürçmesi” olarak öyle diyen yetkililer var].

6-7 Eylül pogromu Türkleştirmenin yeni bir halkası oldu. 1964'deki Başbakan İnönü'nün deportasyonu da.

1912-1922 arasındaki savaşlarda yaşananlardan sonra Türklerle Rumlar bir arada yaşayamazlardı, Mübadele en ehven çözüm oldu diye düşünenler bugün de az değil.

Bu yaklaşıma hak vermek doğru olmaz. Çünkü 1,5 milyon insanı süren, yarısını bu arada yok eden zihniyet neydi? Karar I. Dünya Savaşından önce alınmıştı. Ermeniler Ruslara yardım ettiler savı da uydurmadır. Birkaç bin Ermeni öyle yaptı diye kadın-çocuk-yaşlı 1.5 milyon insanı bu coğrafyadan silmek mi gerekirdi? Yahut da Ege, Marmara, Güney ve Orta Anadolu'daki Ermeniler Rusları mı görmüşlerdi? Toplum Ermeni ve Rumlardan arındırıldıktan sonraki azınlık ve gayri Müslim düşmanı politikalar da “Rumlarla Türklerin bir arada yaşayamayacakları”nın gereği miydi?

***

Burada Mübadelenin sadece siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel boyutlarına Türkiye açısından değindik.

Yüz binlerce kişinin yaşadıkları acıları örnekleriyle hatırlatmak bile yazımızın sınırlarını aştı. Dido Sotiriyu'nun yazdıkları başta olmak üzere bu konuda yazılmış kitaplar –keza “İki Kere Yabancı” ve “Kardeş Nereye?” adlı belgeseller– var. Kitapların bir listesini bu sayımızda kaynakça olarak sunuyoruz. İlgilenenler o kaynaklardan veya İnternet kaynaklarından anlatıları okuyabilirler.

 

Barış hareketinin gelişebilmesi için

Almanya'da herhangi bir kütüphaneye gittiğinizde mutlaka barışla ilgili birkaç kitap bulursunuz. Üniversite kütüphanelerinde ise barışla ilgili kitaplar en az bir rafı doldurur.

Barış denilince "silahların susması" ve "vicdani red"den başka şey aklınıza gelmiyorsa, barışın kapsamlı bir konu olmasını düşünebilmeniz de zordur.

Geçtiğimiz yıl yayınlanan ve büyük boy 640 sayfa kalınlığındaki "Barış El Kitabı" içindeki konulardan bazılarını sıralamak bu konuda fikir verebilir:

Barış araştırmaları savaş ve barış, uluslar arası ilişkiler teorilerinde barış, sivilleşme projesi olarak barış, barış hareketi, barış ve cinsler, iç barış, barış ve gazetecilik, barış ve kilise, barış ve insan hakları, barış ve militarizm, barış ve milliyetçilik, barış ve din, sosyal barış ve başka maddeler...

Maddeler farklı kişiler tarafından yazılmış.

Sadece bu kitabın içeriği bile barış konusunun kapsamı ve düşünülebilecek tüm diğer konularla ilişkisi hakkında fikir veriyor. Bu genişlikte bir kadronun bulunması ülkedeki barış hareketinin gücünün göstergelerinden bir tanesidir.

Almanya barış hareketinin sol kesimi her yıl Kassel kentinde yıllık toplantısını yapar. Barış hareketinin sol kesimi ifadesi, başka kesimlerin de olduğunu gösterir. Barış hareketi komünistler ve genel olarak soldan ibaret değildir. Sosyal Demokratlar (SPD), Yeşiller, sendikalar ve kiliseler de vardır bu hareket içinde. Her kesimin kendisine özgü barış anlayışı vardır ve bu durum savunulan sosyal düzenle barış anlayışı arasındaki bağlantıyı da gösterir.

Bu bağlantıyı bize ve sadece Kürt sorunuyla ilgili olarak tercüme edersek:

1. Teslim ol, devlete sığın, biz de bir şeyler düşünürüz. Sonuçta burada savunulan da barıştır; devlet ve AKP'nin barışıdır.
2. Bu savaş ekonomiye pahalıya geliyor; sorunun bazı önlemlerle çözülmesi ülkeyi ve ekonomiyi rahatlatacaktır (TÜSİAD barışı).
3. Türkiye Kürt sorununu çözerse Ortadoğu'da önü açılır, bölgenin lider ülkesi durumuna gelir. Kürt-Türk ittifakının önünde kimse duramaz. (Aralarında Kürtlerin de bulunduğu bazı sermayedarların barışı).
4. Kürt halkına özerklik, Kürtçenin eğitim dili olması. Kürtlerin yarıya yakını Batı, Güney ve Marmara bölgesinde yaşadığı için, bu talep ülke genelinde yerel yönetimlerin özerkliği ve ülkenin çift resmi dile sahip olması anlamına gelir. Bu talepler teorik olarak kapitalizm şartlarında gerçekleşebilir, somut durumda ise bu gerçekleşme mümkün değildir. Ülkede önemli bir değişim zorunludur (sosyalistlerin bir bölümünün görüşü).

Görüşler çoğaltılabilir, ancak bu kadarı yeterlidir. Burada açık olan; farklı barış anlayışlarının varlığı ve her anlayışın kendisine ait bir sosyal düzen savunusuyla ilişkili olmasıdır.

Dikkatimizi sadece sol üzerinde toplarsak...

Kassel'da yapılan yıllık toplantıda birkaç büyük konferansın yanı sıra çok sayıda çalışma grubu da vardır.

Almanya emperyalist bir ülkedir ve dünyanın her tarafında şu veya bu oranda vardır. Sol barış hareketi de bu durumu barışla ilgili değişik bilişenler açısından inceler:

Almanya'nın yeni savunma anlayışı, Afganistan savaşı, Somali'de Alman savaş gemileri, Irak savaşı, Kürdistan'da savaş ve Almanya'nın rolü, silah ihracatı, Almanya-ABD arasındaki güç dengesi, yeni emperyalizm teorisi, Alman ordusunun yeniden yapılanması, Birleşmiş Milletler'in (BM) işlevi, Arap baharı ve son gelişmeler...

Konular çoğaltılabilir. İki gün süren toplantının ne kadar yoğun geçtiği konulardan da anlaşılabilir.

Geçen yılki toplantıda en fazla tartışılan konu şuydu:

Suriye'de taraflar arasındaki savaşın sona ermesi ve sorunların görüşmeler yoluyla çözümlenebilmesi için ne yapılması gerekir?

"Kahrolsun emperyalizm" demekle bir şey olmuyor. Suriye'de barışın zorlanması ve bunun için de bir çeşit müdahale gerek. Bu müdahale BM Barış Gücü ile mi yoksa BM'den silahsız gözlemcilerle mi yapılmalıdır?

Afrika ülkeleri arasındaki çatışmalarda BM Barış Gücü'nün bileşimi Afrika Birliği tarafından belirlenir. Bu uygulamanın zararlı yanları neler olmuştur ve benzeri bir durum Arap Birliği'nin bileşimini belirlediği Barış Gücü'nde de ortaya çıkar mı?

Barış Gücü'nün olumlu işlev gördüğü örnekler hangileridir?

Görüldüğü gibi tartışma geniş bir bilgi birikimi temelinde yürüdü. Kassel üniversitesi barış araştırmaları konusunda tanınmıştır ve başka üniversitelerde de "Barış ve Çatışma İncelemeleri" bölümleri vardır. Bu bölümlerden gelen konuşmacılar dinleyicilere ayrıntılı bilgi verebiliyordu.

BM Barış Gücü kendini korumak için silah taşır, çatışmalara girmez. Çatışan taraflar arasında yer alarak savaşın yoğunluğunun azalmasına hatta durmasına çalışır.

Engelli sosyalistler

Suriye'de çatışmalar başladıktan sonra bu ülkeye Barış Gücü gönderilmesi gerektiğini savundum ve düşünmediğim bir durumla karşılaştım. Barış Gücü'nün ne olduğunu bilen azdı ve hatta bunu NATO ile karıştıranlar bile vardı. Bir başka bölüm sosyalist ise BM'in emperyalist ülkelerin kuklası olduğunu düşünüyordu.

Tartışılabilir, ama asıl soruya cevap yoktu:

Suriye'de çatışmaların durmasını ve sorunun görüşmeler yoluyla çözülmesini istiyoruz; ama iki taraf da buna yanaşmıyor ve iç savaş büyüyerek sürüyor. Bu durumda ne yapılacaktır?

Etkisi olmadığı belli olan "çatışmalar durmalıdır" denilmeye devam mı edilecektir, yoksa eksikleri ne olursa olsun BM'in müdahalesi mi istenecektir?

Konuşmanın ötesinde yapmak konusunda başka bir fikri olan varsa öğrenmek isterdim, ama yoktu.

Benzeri bir durum yıllardan beri Afrika ülkeleri arasındaki ya da ülke içindeki çatışmalarda söz konusudur. Dışarıdan, konuşmanın ötesinde müdahale yapılamadığı durumlarda, Fransa çatışmayı durdurmak gerekçesiyle ülkeye asker gönderiyor.

Acizlik ve hareketsizliğin sonucu emperyalist ülkelere yol açmak oluyor.

Sözüm ona enternasyonalist olmakla birlikte bizi doğrudan ilgilendirmeyen savaşları duymak bile istemediğimiz için, kendi dünyamıza kapanıp yaşıyoruz. Bir deyişle, gökyüzünü kuyunun ağzı kadar sanıyoruz.

Suriye'deki gelişmeler bizdeki barış hareketinin ne kadar kötü durumda olduğunu yeniden gösterdi. Bilgi olmadan politika üretilemez ve bunun bile yapılamadığı bir yerde ise az da olsa etkili olmaktan söz edilemez.

Barışı savunanların uluslar arası kuruluşların etkin olmasını savunması, bunun için mücadele etmesi gerekir. Aksi durumda, Suriye örneğinde olduğu gibi, oldukça geç kalınarak ülkeye birkaç yüz gözlemci gönderilir ve onlar da bir şey yapamadan geri dönerler.

Bu durum sosyalistlerin yapmak konusunda engelli durumda olduklarının yeni bir örneğidir. Konuşmak yeterli sayılmaktadır. Konuşulan nasıl yapılacaktır, belli değildir. Bu konuda kafa yormak ise gerekli değildir.

Yeni içsavaş

Suriye, 21. yüzyıldaki ilk "küçük dünya savaşı"nın yanı sıra, ilk uygulaması Libya'da görülen "yeni iç savaş"ın da örneğidir.

Kapitalist ve sosyalist blokların var olduğu geçtiğimiz yüzyılın ikinci yarısında, bloklar arasındaki çatışmalar temsilciler aracılığıyla yapılırdı. Gerçekte olan iki blok arasındaki savaştı, ama çatışmanın büyümesi ve nükleer silahların kullanılması tehlikesinin artması nedeniyle çatışma bölgesel olarak yürütülürdü.

Angola'da MPLA ve UNITA örgütleri arasındaki savaş örneklerden bir tanesidir. İlki SSCB ikincisi ABD yanlısıydı ve her iki ülkeden yardım alarak yıllarca savaştılar. Sosyalist sistem Küba vasıtasıyla bu ülkeye asker ve askeri danışman gönderirken, o yıllarda ırkçı yönetimin işbaşında bulunduğu Güney Afrika da aynısını UNITA için yaptı ve sonuçta savaşı MPLA kazandı.

Suriye daha küçük bir ülke olmakla birlikte çatışan güçler yelpazesi daha geniştir: Bir tarafta ABD, Fransa, İngiltere, Türkiye ve Suudi Arabistan bulunuyor; karşı tarafta ise Rusya Federasyonu, Çin ve İran.

Bölgenin güçlü örgütlerinden Müslüman Kardeşler ilk tarafta iken, Lübnan'daki Hizbullah ikinci taraftadır.

İsrail ilk tarafa yakın olmakla birlikte ikirciklidir. Esad rejimiyle arası iyi değildir ama yönetimin Müslüman Kardeşler'e geçmesini de istemiyor.

Suriye'deki iç savaşta küçük bir dünya savaşı söz konusudur ve son olarak bir başka bölgesel güç olarak Kürtler de devreye girmiştir.

Suriye'deki iç savaş aynı zamanda iki bölgesel gücün, İran ve Türkiye'nin arasındaki savaştır.

Türkiye yıllardan beri NATO'nun güneydoğu kanadı olmaktan ibaret bir güç değil, bölgesel bir güç konumundadır.

Türkiye'nin hangi ülkelerde askeri var, diye sorarsanız, sosyalistlerin çoğu cevap veremez. Afganistan'daki işgal güçlerinden birisi olan Türkiye'nin bu konumu ya bilinmiyor ya da unutulmuştur.

Hepsi bu kadar mı, değil...

Yanı başımızdaki bir ülkede süren iç savaş hakkında garip değerlendirmeler duyuluyor. Örneğin, "Suriye halklarının yanındayız" gibi...

Yeni iç savaş stratejisi bir ülkede halkın rejime muhalefet eden kesimini, mevcut iktidarı savunan kesimine karşı destekleyip güçlendirmeyi ve açık işgale başvurmamayı içerir.

Bu strateji ilk olarak Libya'da denendi ve ülkeye asker çıkarmak yerine Kaddafi karşıtı güçlere hava desteği sağlamakla yetinildi. Suriye'de ise İran, Esad rejimine askeri yardım yaparken, Türkiye'nin de içinde bulunduğu diğer güçler ise muhaliflere destek oluyorlar.

Suriye muhalefeti çok parçalı ama dış destekle yapay olarak oluşturulmuş bir muhalefet değil. 1981'de Hafız Esad'ın ordusu Hama'da Müslüman Kardeşler'den yaklaşık 40 bin kişiyi öldürmüştü ve aradan 30 yıl geçtikten sonra Hama yine muhalefetin merkezlerinden birisi durumundadır.

Birbirine zıt kamplara ayrılmış halkın iki kesimini birden nasıl destekleyebilirsiniz, bilinmez.

Bu konuda daha çok yazılabilir, ancak bu kadarı bile bizdeki barış hareketinin feci durumunu göstermek için yeterlidir. Avrupa'da ve Türkiye'de barış konusunda ciddi iç eğitime ihtiyacımız var.

Barış hareketinin büyük bir teorik arka planı vardır. bu arka plan ülkenin içeride ve dışarıda genel analizini içerir. İçerde ve dışarıda ne yapılıyor ve bu temelde biz barışı etkin biçimde savunmak için neler yapmalıyız?

Sonuç

2000-2005 yılları arasında Demokratik Sosyalizm Partisi'nin (PDS) Frankfurt'ta barış politikası sözcüsüydüm. Bu kent Almanya barış hareketinde önemli yere sahiptir.

Dört yıl önce Avrupa Barış Meclisi'ni (ABM) kurduk ve bugüne kadar getirdik. Önümüzdeki dönemde en büyük eksiğimizin iç eğitim olduğu konusunda görüş birliği içindeyiz.

Bizdeki barış hareketi (içerde ve Avrupa'da) Almanya ya da başka bir ülkedekinin benzeri olamaz.

Türkiye bir şiddet toplumudur. Şiddetin önemli bölümü günlük şiddettir ya da politik iktidarı hedeflemeyen şiddet. Günde ortalama bir kadın öldürülmekte, çocuklara yönelik şiddet ve istismar büyük boyutlara ulaşmış bulunmaktadır.

Militarizm, şovenizm ve geçmişle hesaplaşmaktan ısrarla kaçınmak kültürel olarak derin köklere sahiptir.

Barış hareketi bu ülkedeki ayırıcı özellikleri dikkate alarak geliştireceği açılımlarla etkinliğini artırabilir.

Ciddi bir barış kültürüne ihtiyaç var...

 

Neo-liberalizm yabancılaşma ve din

Neo-liberalizmi liberalizmden ayırt eden en önemli özelliği, neo-liberalizmin bir “toplumsal mühendislik” projesi olmasıdır. Sermaye birikiminin önündeki engelleri kaldırma açısından, özelleştirmeler ve devletin istihdam alanından çekilmesi, sendikasızlaştırma ve taşeronlaştırma, esnek çalışma, eğitim, sağlık gibi temel insan ihtiyaçlarının metalaştırılması yoluyla yeni kâr alanlarının ortaya çıkartılması, söz konusu toplumsal mühendislik projesinin iktisadi alandaki en önemli unsurlarını oluştururken, “din” ise toplumsal yaşamdaki başlıca araç olarak projede yerini almıştır.

Bizde sermaye düzeninin, öteden beri dini kullandığını bilmekteyiz. Ancak dinin toplumsal yaşamda daha görünür ve tüm topluma nüfuz edecek bir biçimde kullanılır hale gelmesi neo-liberal mühendislik projesi ile birlikte gerçekleşmiştir. “Yeşil Kuşak” projesi ile başlayıp 12 Eylül askeri darbesi ile tırmandırılan bu süreç, AKP iktidarıyla birlikte daha da derinleştirilmiştir.

Sermaye birikiminin önündeki engelleri kaldırma bağlamında din, bir yandan neo-liberal saldırılara karşı işçi ve diğer emekçi sınıfların “itaat ve rızasını” sağlarken, bir yandan da sermaye düzenine dönük potansiyel tehlike teşkil edebilecek “yabancılaşmanın” etkilerini yok etmek için kullanılmaktadır. Bu çerçevede din, gündelik hayatın her alanında “uygulanabilir olanın sınırlarını tayin eden” kültürel bir hegemonya haline gelmiştir. 2012 olimpiyatlarında altın madalya alan Türk sporcusunun, mikrofonlara başarı öyküsünü anlatırken “ ibadet yapar gibi çalıştık” diyebilmesi dini kültürel hegemonyanın topluma ne kadar nüfuz ettiğini göstermesi açısından dikkat çekici bir örnek olarak karşımıza çıkmaktadır.

Geçimini topraktan sağlayan ve bir toprak sahibine bağlı serfin, kente göçüp emek gücünü satmak zorunda kalan bir işçiye dönüşmesi, o işçinin özgürlüğü ya da özgürsüzlüğü çerçevesinde bir değişim yaşamasına yol açmaktadır. Bu değişim, önceleri belirli kişi ve mekânlara bağımlıyken, sonraları istediği yere gidebilmesine ve “efendi”sini terk edebilecek duruma gelmesine rağmen sermaye düzeninin içinde bir vida ya da kullandığı üretim aracının bir eklentisi olmaktan ve dolayısıyla da yabancılaşmadan kaçınamamasıdır. Son otuz yıldır topraktan geçimini sağlayan çok sayıda aile kırsal kesimden şehirlere göçerek işçi ve diğer kent emekçisi sınıflara ya da yedek iş gücü ordusuna (işsizliğe) dâhil olmaktadır.

Liberallerin (pek sevdiği) çevrenin merkezi kuşatması olarak adlandırdıkları yukarıda ifade etmeye çalıştığımız bu göç sürecinin sermaye düzeni açısından bir tehlike teşkil etmemesi büyük bir önem arz etmektedir. Bu çerçevede etnik, dini ve hemşehrilik cemaatleri gibi ilişki ağları hem işçi ve diğer emekçi sınıfların üzerinde kurulan hegemonik kontrolün (baskının ve rızanın) araçlarını sunmakta hem de göç edenlerin yaşayacakları hayal kırıklıkları ve yabancılaşmanın teşkil edeceği tehlikeleri massetmektedir. Söz konusu ilişki ağlarının, ilişki içinde bulundukları üyeleri için iş bulma, işçi bulma, ev bulma ve hatta evlilik konusunda bile yardımcı olmaya kadar varan işlevleri olduğunu görmekteyiz.

Sinemalar, tiyatrolar, konserler, kitapçılar, konferanslar, kurslar, okullar, parklar vs. ile kent yaşamı insana potansiyel olarak daha fazla özgürleşme ve birey olma olanağı yaratsa da, gerçekte işçi ve diğer emekçiler ile kent yoksulları bu olanaklara erişememektedirler. Yapılan araştırmalara göre orta gelir düzeyine sahip bir kişinin bile yılda yetmiş dört lirasını bu tür aktivitelere ayırabildiğini göstermektedir. İşsizlik ve çalıştığı işte tutunabilme güdüsü ile yaşanan rekabete dayalı iş koşulları kişiliklerin aşınmasına neden olmakta ve kent yaşamının özendirdiği tüketimcilik, köşeyi dönme ideolojisi ve kültürel hegemonyanın bir parçası haline gelen medyanın pompaladığı magazinvari eğlence anlayışıyla birey (ben) olma yerine bencillikle eş anlamlı olmak üzere bireycileşmenin önü açılmaktadır. Kentlere gelen kitleler genel anlamda özgürleşme olanaklarına daha fazla sahip olsa da geleneksel yaşayış biçiminin baskılarından kurtulduğu oranda, dini kültürel hegemonyanın tek tipleştirici etkisi altında yaşamaya başlıyor. Yaşanan bu süreç, kültürel hegemonyanın etkisi ile çok para kazanmaya indirgenmiş bir başarı ve güç anlayı şı ile pekiştirilmektedir. Yaşanan bu sürece boyun eğilmekte, dolayısıyla da kendini ve içinde yaşadığı toplumu değiştirme ve dönüştürmenin büyük bir cesaret istediği bir atmosfer hâkim olmaktadır.

Marx, Aydınlanma düşüncesindeki “akıl”, “ilerleme” ve “evrensel insanlık onuru” kavramlarını “sınıf bilinci”, “ilerlemenin trajedisi” ve “evrensel insan” idealine dönüştürmüş olup, yabancılaşma kavramının tarihsel ilerlemenin trajedisini göstermek için kullanmıştır. Feodalizmden kapitalizme geçiş bir ilerlemeyi ifade etmektedir. Ancak, yabancılaşmanın olmadığı bir dönemden yabancılaşmanın had safhaya vardığı bir döneme geçişin ilerleme sayılabilmesi paradoksal bir durumdur. Söz konusu paradoksal duruma rağmen yabancılaşma, aslında özgürleşmenin önünü açabilecek bir evre olarak düşünülmekte ve yabancılaşma bilinci, insanın kendini ve yaşadığı toplumu dönüştürme potansiyelini ortaya çıkarabilecek bir duruma işaret etmektedir. Marx'a göre yabancılaşma tümüyle kötü değildir. Çünkü yabancılaşmadan en çok etkilenenler sınıf savaşına girerek bu durumun bilincine varabilirler ve sınıf bilinçleri geliştikçe hem kendilerini hem de içinde bulunduğu toplumu dönüştürerek özgür ve sömürüsüz yeni bir toplum yaratabilirler.

Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere, yabancılaşmanın yani tarihsel ilerlemenin trajedisinin sermaye düzeni açısından yaratabileceği tehlikenin etkilerini yok etmek ve hatta mümkünse bu potansiyel tehlikenin başlamadan önlenmesini sağlamak için din, neo-liberal toplumsal mühendislik projesinin, toplumsal yaşamdaki en önemli unsuru haline gelmiştir. Topluma, “Ne yapmam gerekiyor?” sorusuna yanıtlar veren dinden başka tutunacak bir dal bırakılmamış ve böylelikle de toplumda yabancılaşma ile din yer değiştirmiştir.

Nicedir işçi ve diğer emekçi sınıflara yöneltilen neo-liberal saldırılarla, işçi ve diğer emekçi sınıfların elinden alınan savunma araç ve gereçlerinin yokluğunda, dinden başkaca bir araç bırakılmamıştır. Öte yandan, kırsal kesimden göç ederek işçi ve diğer kent emekçisi sınıflara ya da yedek iş gücü ordusuna dâhil olanların da etnik, dini ve hemşehrilik cemaatler gibi ilişki ağlarına sığınmaktan başkaca bir çare bırakılmamıştır. Sermaye düzeninin sürdürülebilmesi açısından, din temelli ve/veya cemaatler üzerinden siyaset üretenlerin de neo-liberal toplumsal mühendislik projesini alternatifsiz olarak sunmaları, işçi ve diğer emekçilerin, kent yoksullarının, itaatkâr ve rızası alınmış ve içine kapanık cemaatlerin bir mensubu haline gelmesine neden olmuştur. Öte yandan sermaye düzeninin AKP'yi içine sindirebilmesinin, AKP'nin dinin kültürel hegemonyayı tesis edebilmesi olduğunu söylememizde herhangi bir beis görünmemektedir.

Kuruluşundan bu yana, 12 Eylül askeri darbesi ile başlayan bu sürecin derinleştirilmesi için elinden geleni ardına koymayan ve neo-liberal toplumsal mühendislik projesini alternatifsiz olarak sunan AKP, hem bu sürecin sürdürüleceğinin hem de baş aktörlüğüne aday olacağının garantisi ile iktidara gelmiştir. Bu çerçevede elde ettiği güven ile köpeksiz köyde değneksiz gezmektedir.

AKP'nin çıkarmış olduğu 4+4+4 Yasası, imam hatip okullarının açılması, tüm okulların imam hatip okullarına dönüştürülmesinin önünün açılması, Kürtaj ve Sezaryen Doğum Yasası, alkolsüz festivaller, melelerin (mollaların) devlet memuru statüsüne kavuşturulması ve dindar nesil yetiştirme politikaları, sermaye düzeninin sürdürülebilmesi için oluşturulan dini kültürel hegemonyanın bir parçasıdır.

AKP'ye muhalefet ediyormuş gibi yapan CHP ise yürütülen bu politikalara pek ses çıkarmamaktadır. Sermaye düzeninin verili koşullarda bundan daha farklı proje ve politikalarla yürümeyeceğini gayet iyi bildikleri ve kendileri de toplum mühendisliğinden mâlul oldukları için AKP'yi anlayışla karşılayarak sadece dini kültürel hegemonyanın dışına çıkmadan sadece bu alanda rakip olarak görmektedirler. Yani, neo-liberal toplumsal mühendislik projesini daha iyi yürüteceklerinden başkaca bir şey söylememektedirler. Zira Deniz Baykal, “ Biz Tayyip Bey ile anlaştı k; onlar (AKP) yorulana kadar iktidarda kalacaklar, yorulduklarında da biz iktidara geçeceğiz!” demişti. Çarşaf açılımı, din adamından milletvekili seçtirilmesi ve hatta bugünlerde iftar sofralarında boy gösterilmesi ile dini kültürel hegemonyanın gerektirdiği gibi politika üretmektedirler. Ancak, “aslı”nın olduğu yerde suretine itibar edildiği pek görülmemiştir. Neo - liberal toplumsal mühendislik projesini daha iyi yürüteceklerine inandıkları ve sermaye düzeninin dışına asla çıkmayacaklarından, ne Diyanet İşleri Başkanlığının kaldırılması ve dinin devletin egemenlik alanından soyutlanmasını (devletin dinden elini çekmesi gerektiğini) ne de Diyanet İşleri Başkanlığının devlet bütçesi içindeki payını tartışmaya açabiliyorlar. Aynı zamanda, yine bu nedenler ile de Alevilerin sorunlarını ne dillendirebiliyorlar ne de çözebiliyorlar.

Neo-liberal toplumsal mühendislik projesinin bir parçası olarak dini kültürel hegemonyanın kırılabilmesi için çok yönlü bir mücadele yürütmek gerekmektedir. Ancak yürütülecek mücadelelerin temeli dinin devletin tekelinden çıkartılması yönünde olmak zorundadır. Özgürlükçü laiklik gibi muğlak söylemler yerine “Devlet Dinimden Elini Çek!” söylemi gibi somut hedefleri yaygınlaştırmalıyız. Öte yandan da sosyalizmin aynı zamanda “dinin özgürleşmesi” anlamına geldiğinin bilince çıkartılması gerekir.

Kaynaklar:

1-Silier, Yıldız (2010); Oburluk Çağı Felsefe ve Politik-Psikoloji Denemeleri - Yordam Kitap.
2-Durak Yasin (2011); Emeğin Tevekkülü Konya'da İşçi-İşveren İlişkileri ve Dindarlık - İletişim Yayınları.

 

Dokunulmazlık

Şemdinli’ye giden BDP’li 9 milletvekilinin yolu PKK gerillaları tarafından kesildi. Gerillaların amacı münferit show ya da CHP Tunceli milletvekili Hüseyin Aygün’ün kaçırılmasında da olduğu gibi, ‘barış mesajı’ göndermek olsa bile yaptıkları büyük bir siyasi acemilikti. Ama işe yaradı. İktidarlar ve Türkler tarafından “siyasi çözüm”e gönderme yapan bütün düşüncelerin, analizlerin ve politikaların laf lapası olduğunu gösterdi. PKK’nın gerillalarının da son tahlilde tıpkı sizler ve bizler gibi insan olduklarını, fakat sadece BAŞKA BİR MİLLET’e mensubiyetlerini ima eden söz ve davranışlar anında Türkler’in şuurunu altüst etmeye, Türk ırkçılığını ve milliyetçiliğini hortlatmaya yetiyordu.

Devlet ve Başbakan Erdoğan –temsilcisi aracılığıyla– PKK ile görüşüyor, birlikte protokol imzalıyorlar ve bu “terörün meşrulaştırılması” olmuyor da, PKK’ın üç beş gerillasıyla, kurgu dışı olduğu besbelli “buluşma!”da yüz yüze gelmek “terörü meşrulaştırmak” oluyor. Tam da burada “çözüm, çözüm” diye yırtınan Türklerin politik riyakârlığı gün ışığına çıkıyor.

Türkiye’nin içindeki ‘Kürt Meselesi’ni çözecek olan Meclistir deniyor ya, bunu der demez artık ‘bundan sonra olacakların tümünden de bu meclis sorumludur’ demiş oluyorsunuz. O halde “çözüm yeri meclistir” dediğiniz günden sonra ‘Kürt Meselesi’ çemberi içinde gerçekleşen ölümlerden, yaralanmalardan, harcanan paralardan, maddi ve manevi tüm kayıplardan sorumlu tutulması gereken de bu Meclis’tir. Hatta belki de çözüm zamanlama olarak bu Meclis’in başka bir kurucu irade tarafından ikame edilmesinden sonra açılacaktır. Siyasi çözüm vebalini AKP’nin ‘Kürt açılımı’ndan başlatır ve Kürt olayı yüzünden uğradığımız maddi ve manevi zararı hesaplarsak bunun bu meclis için faturası ağır olmaz mı?

Belli bir durumla ilgili eğer devletin herkesçe bilinen bir stratejisi ve hükümet politikası yoksa “Türkiye aklını kaybetti!” deriz. Eylül ayı itibariyle bu durumdayız. MHP, ‘PKK buluşması’nda yer alan BDP’li 9 milletvekilinin dokunulmazlıklarının kaldırılması teklifini ortaya attı. CHP “kürsü masuniyeti” şerhiyle MHP’nin teklifine destek vereceğini açıkladı. AKP teklifi ciddiye aldığını gösterdi. Kaldıralım, kaldırmayalım tartışması başlatıldı. Bundan da cesaret alan başbakan "ben yargıyı bağladım, sıra mecliste" diyerek köpürdü. Buna nasıl bakalım?

Burada ilk dikkat çekilmesi gereken, CHP’nin riyakârlığıdır. “Kürsü masuniyeti” yasama dokunulmazlığının kapsamı dışında “Yasama sorumsuzluğu” denilen mutlak bir korumadır, ömür boyudur ve parlamenter sistemin temelini oluşturur. ‘Fikir özgürlüğü’ ile akraba bir kavramdır. Dokunulmazlık ise bambaşka bir şeydir, seçilmiş siyasetçinin ‘tüm politik eyleminin’ güvence altına alınmasıyla ilgilidir. Daha da önemlisi “dokunulmazlık” kurumu sisteme özellikle işçi, emekçi ve tüm mazlumların talebi olarak girmiştir. Siyasi tarih, hakim gücün bu dokunulmazlığı ‘istemediği siyasetler’ ve siyasiler için meşru olmayan ve hatta illegal yollardan ihlâl ettiği örnekler mezarlığıdır. Türk hakim sınıfı için de bu “dokunulmazlık” denilen şeyin bir kıymeti harbiyesi bulunmamaktır. TBMM’nin tarihi sicili yönünden baktığınızda aklınız gider. Ali Şükrü’nün de dokunulmazlığı vardı, Deli Halit Paşa’nın da. İstiklâl Mahkemeleri de TBMM’dir, Menderes’in Tahkikat Komisyonları da. Bakın bakalım sadece bu paranteze; öldürülen, asılan, sürülen, hapsedilen “dokunulmaz”ları saymakla bitirebilir misiniz?

Şimdi de 9 BDP milletvekilinin, –sanki varmış gibi– dokunulmazlıklarına göz dikilmiş. Kaldıralım diyenler var, kaldırmayalım diyenler de. Demokrasi ise burası, dokunulmazlığın tartışılması bile ayıp. Tartıştıklarına bakın: Hesapkitap. Kaldırsak mı kârlı çıkarız yoksa kaldırmasak mı? Buna BDP’nin cevabı, ister kaldır, ister kaldırma biçiminde olursa yanlış mı olur.

Zaten BDP milletvekillerinin dokunulmazlıkları yok. Sabahat Tuncel’i her gördüğün yerde biber gazıyla boğmaya çalış, Pervin Buldan’ın bacağını kır, Bengi Yıldız’ı yerlerde sürükle, Ahmet Türk’ü döv, yetmedi yine döv; sonra da dokunulmazlıkları kaldırılsın de, ya da deme, ne farkeder ki.

BDP Genel Başkanı besbelli ki iyi niyetli ve medeni bir insan, ayrıca naif bir politikacı olduğu için “Meclis babanızın çiftliği mi?” diye tepki veriyor. Ha şunu bileydin! Elbette babalarının çiftliği. Bu topluma ve tarihine bir de sınıflar gözüyle bak, meclisin hangi sınıfın çiftliği olduğunu kolayca görürsün. Bilimsel manada ‘kapitalist’ demeyi haketmedikleri için ‘para babaları’ deyip geçtiğimiz dar bir zümrenin çiftliği olduğunu Demirtaş elbette görüyor ve zaten konu bu şekilde tartışılsın istediği için nezaketle soruyor?

Demek ki CHP bu şart ve ahvâlde AKP-MHP blokuna destek vermekle, tıpkı 02 Mart 1994 tarihinde, mecliste el birliğiyle altı DEP’li, bir bağımsız milletvekilinin dokunulmazlıklarının kaldırılması ve Meclis’ten el–ense alınıp KCK soruşturmasına dahil edilip 10 yıl 20 yıl hapse tıkılmasına destek vermektedir. "Dokunulmazlıktan sonrası bizim işimiz değil, yargının işi" demektedir. Buna Türkçe’de işi “yargının ‘pençe’sine havale etmek!” denilmektedir. PENÇE’nin ne demek olduğunu ve yargı olup olmadığını CHP bilmez mi ki. Bilir ve desteğinde samimidir. CHP’nin güneydoğu ve doğu Kürt illerindeki geleneksel tabanı ve seçmeni gün görmüş kentli Kürt kesimiydi. Bunu BDP’ye kaybetti, bu nedenle söz konusu illerde tıpkı AKP gibi, CHP’nin de rakibi BDP’dir.

"Türkler aklını yitirdi!”. Zannederiz. Oysa Türkler özellikle Kürt meselesinde aklını yitirmezler. Yine 90’lı yıllara mı dönüyoruz. Çözümden uzaklaşıyor muyuz gibi sorular soruluyor. Yok. Sadece bu son Kürt isyanı o politika ile aşılamadıysa bu politikaya geçiyoruz. Bir yere dönüldüğü falan yok. Keşke daha geriye, işin başına, 1920’lere dönülebilse.

Dönelim. Çünkü ancak o zaman, bugün “çözüm” denilen ve ‘bireysel haklar temelinde’, hiç ilgisi olmadığı halde demokratikleşme sorunu olarak ele aldığımız ve bütün tartışmaları bu eksene oturttuğumuz meselenin aslında ‘bir milletin hakları’ meselesi olduğunu, kuruluşta böyle ele alındığını, hatta Cumhuriyet’in, adı konulmamış örtülü bir Türk-Kürt federasyonu şeklinde kurulduğunu, bugünkü çözümün de o günkü çözümün mantıksal bir uzantısı olabileceğini kavramış oluruz. Bakalım.

Erzurum Kongresi sonuç bildirisinde Kürtlerin “tarihi, dini, ırki ve sosyal hakları”na uyulacağı tahhüt edilmişti. Sivas Kongresi'nde Kürtler için 'Sosyal ve siyasal farkları ile bölgesel kurallarına saygı’ denilerek taahhüt daha da pekiştirilmişti. Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyeti Tüzüğü'nde hukuki formülasyon '... Hürmeti mütekabile (karşılıklı saygı) ve hissi fedekarı ile meşhum ve vaziyeti ırkiye ve içtimaiye ve şeriatı muhtiyelerine (hukukuna) riayetkar’ bir birlik oluşturdukları biçimini almıştı. Dahası mı, imzalanan protokollerde bütün bunların teritoryal (toprak) temeli de konulmuştu. Ve Türkler şu sözü de imzaladılar: 'Bununla beraber Kürtlerin serbestçe gelişmelerini sağlayacak şekilde ırki ve içtimai hukukları aynen kabul edildi'.

Devletin arazisi mi? ‘İskenderun Körfezi güneyinden Antakya'dan, Halep ile Katma İstasyonu arasında Caraplun Köprüsü güneyinde Fırat Nehri'ne kavuşur. Oradan Dirzor'a iner; daha sonra Doğu'ya uzanarak Musul Kerkük, Süleymaniye'yi içine alır. Bu sınır Türk ve Kürtlerin oturduğu vatan parçamızı içerir...’

Buna göre ‘Türkiye’ ne oluyormuş? Türk ve Kürtlerin ortak vatan sınırları içindeki eşitliğini, ortaklığını ve kuruculuğunu kayıt altına alan bir ortak tapu senedi. En iyisini de M. Kemal söylemişti: 'kardeş milletlerin milli sınırı.'

İnsan bir sorar, Kürt kimdir? Bu duruma gelinmişken bile Kürtlere neyi ne kadar verirsek PKK silah bırakır arayışları sürmektedir. Yeni bir şey istemiyorlar. Doksan yıl önce ne ise gene odur. Sorun, ne istediklerini söylerler. Mustafa Kemal merak etmiş, 1920’nin 10 Mart’ında sormuş, isteklerini göndermeleri ve yanlarındaki Ermeni’leri teslim etmelerini istemişti. Onlar da isteklerini, “Temiz bir kalple görüş ve düşüncelerimizi aşağıda geçtiği şekilde size sunuyoruz" diyerek gönderdiler.

“1-Savaş ve kan dökmek Kürt ve Türk’ün çıkarına değil.
“2-Mustafa Paşa; Sivas ve de Erzurum kongrelerinin kararı üzerine Kürdistan’ın sınırlarının büyük bir ölçüde ayrılması gerekiyor.
“3-Hükümetin kararıyla Kürdistan idari, ekonomik ve bilgi açılarından bağımsız olmalı ve Türkiye ile aynı olacak şekilde bakılmalı.
“4-Osmanlı’nın eski siyaseti Kürdistan için canlandırılmamalı. Kürd’ün hakları tanınmalı. Türk nasılsa Kürd’e de o şekilde bakılmalı ve devlet işlerine katılmalı.
“5-Koçgiri Kürt’lerinin isteklerine karşı güç kullanmanın sonucu kötü olur. Değil sadece Koçgiri, ağır vergi yükü altında hepimizin hayatı zehir oldu. Biz, bütün Kürt’ler, okulsuz, hastahanesiz ve doktorsuzuz. Dünya savaşı evimizi viran etti. Bundan dolayı Kürdistan’ın yeniden yapılanmaya ihtiyacı var.
“6-Bütün mahkumlar bırakılmalı. Türk askeri Kürd’e düşman gözüyle bakmamalı. Biz meşru olmadığı sürece kan dökmeyiz.
“7-Yanımızdaki Ermeni’lerin hepsi çocuk, kadın ve yaşlılardır. Silahsızlar ve bize sığındılar ve de masumlar. Bundan dolayı onları teslim etmeyiz.” [(“1919-1923 Mustafa Kemal Atatürk’ün Kürt Meselesi Karşısındaki Tutumu”)- Araştırma- Sabah Ghalib (Soranice Kürtçesi’nden Türkçe’ye çeviri: Agit Khorshid Zaher)]

Demek ki Kürt bir milletmiş. Tarihi, ırki, sosyal ve kültürel temelleri varmış. Kendine has coğrafyası (yurt) da bulunuyormuş. O halde bugün ortalıkta “çözüm, çözüm” diye boş laf dolaştı rmaktansa, birleştirilmiş tapular için ifraz da istenmiyorsa, mülkiyet ortaklığını sürdürmek için yeni bir uzlaşma sağlamak gerekir. Farkında olunmalıdır, Türk unsur bugün ortak olan tapuyu meşru olmayan yollardan tümüyle kendi üzerine geçirmekte ısrar ettiği müddetçe Kürt meselesi çözülemeyecektir. Çözülemeyince de, olaya uluslararası hukuk el atacaktır, son gelişmeler bu yöndedir. Şimdi tartışsak ne yazar: BDP milletvekillerinin dokunulmazlığını kaldırsak mı, kaldırmasak mı? Kaldırsak ne, kaldırmasak ne? Zaten sorun Türkiye'nin elinden kaymaktadır. Sosyalist Enternasyonal konuyu Birleşmiş Milletlere havale etme kararını aldı bile...