Çete-i Nisvan Beyannamesi

Aşağıda okuyacağınız talepler Kadın Yolu Dergisi’nin 6 Ağustos 1925 tarihli nüshasının içinde bir müzayedede tesadüfen bulunan bir risaleden alınmıştır. Kendisine “Kadın Çetesi” adını veren bu nelkegrubun 1925 yılında dile getirdiği görüşler 90 yıl sonraki Türkiye için bile ne kadar ileri değil mi?

  • Zevcelik ve validelik tabiatin emri ve mukaddes vazife değildir.
  • Mecburiyet-i askeriye kaldırılmalı, evlatlar vatana hibe edilmemelidir.
  • Ahlâki ve milli iman kadının hürriyetine değil, içtimai muvazene için vasıta haline getirilmesine muavenet eder.
  • Irki milliyetçilik vatanperverlik değildir.
  • Tek fırkalı nizamda siyasi haklar Meclise girme ve rey verme hakkıyla elde edilemez.

Maarif, vatan ve milletten ziyade, şahsi hürriyet ve iradeye katkıda bulunmalıdır.

Nezihe Muhiddin

nezihemuhiddinTürkiye’de kadın hakları için verilmiş olan mücadele tarihinin önemli simalarındandı.

1889‘da İstanbul’da doğdu. Annesi Zehra Hanım, babası istinaf mahkemesi emekli hâkimi Muhiddin Bey'di. O yıllarda kız çocukları için okul olmadığından öğrenimini evde gördü. Farsça, Arapça, Almanca, Fransızca öğrendi.

İlk gençlik yıllarından itibaren siyasi ve sosyal konulara, kadınların durumuna duyarlı ve tepkili birisi olarak yetişti.

İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra henüz 20 yaşındayken fen dersi öğretmeni olarak çalışmaya başladı. Bu yanıyla topluma ve özellikle kız öğrencilere eğitimci olarak hizmet verdi. İttihat ve Terakki Kız Sanayi Mektebi, Selçuk Hatun Sultanisi Müdireliği yaptı, Cumhuriyet'te maarif müfettişi olarak da çalıştı.

Sadece eğitimci değildi, aynı zamanda yazardı. Yazı hayatına da çok erken başladı 1909’da “Sabah”, “İkdam” gibi gazetelerde sosyoloji, pedagoji, psikoloji konularında ilk makaleleri yayınladı. İlk romanı "Şebâb-ı Tebah" (Kaybolan Gençlik) 1911’de basıldı. Hayatı boyunca 20 roman, 300 kadar öykü, piyes, operet, senaryo kaleme aldı. Goethe, Edgar Allen Poe’dan edebi çeviriler yaptı.

1913'te “Türk Hanımları Esirgeme” adlı bir derneğin kuruluşunda yer aldı ve ilk yıllarda derneğin sekreterliğini üstlendi. Kadınlık üzerine yazılarını “Hanımlara Mahsus Gazete”de “Zekiye” imzası yla yayınladı. [1924'te de kendi parasıyla “Türk Kadın Yolu” dergisini kuracak, 18 sayı çıkan bu dergi, kadınların siyasal taleplerinin duyurulması için yayın yapacaktı.]

Devamını oku: Nezihe Muhiddin

Biyo-politika, kürtaj ve ütopya

Ütopya'nın edebi bir tür olarak Batı'da ortaya çıkışının üzerinden neredeyse 500 yıl geçti; bizim edebiyatımızda bu türe dahil edilebilecek yapıtların sayısı –ütopik esintiler taşıyanları saymazsak– herhalde 50'yi aşmamıştır. Hele ki kanonik, kendinden sonraki metinler için de yol gösterici olabilenlerin sayısı iyice azdır.

Buna karşın Türkiyeli yazarlar, geleceğe dair karamsar bir bakış içeren ters-ütopyalar üretmeye son yıllarda daha yatkın gözüküyorlar. Nedeni memleketin ufkunu saran umutsuzluk olsa gerek. Öyle ya, ütopyalar görece eşitlikçi, mutlu ve barışık toplumları tasvir ederken 'başka bir dünyanın mümkün' olduğunu da ima eder; oysa ters-ütopyalar, 'böyle giderse..' diye başlayan tehlike ikaz metinleri gibidir. Toplumsal işleyişin sarpa sardığına, kimi eğilimlerin giderek ürkütücü sonuçlar doğurabileceğine dair uyarılar içeren birer 'edebi alarm'dır.

Brechtyen yadırgatma

Bu türe dahil edilebilecek son örneklerden birisi de Gülayşe Koçak'ın Siyah Koku'su.. Bizistan adlı hayali bir ülkede geçen roman, kimi bakımlardan fena halde Türkiye'yi çağrıştırıyor. Örneğin abartılı bir 'vatan sevgisi' söyleminin hakim olduğu ülkede, etnik kökenini saklamak zorunda bırakılmış bir ailenin çoğunluğa ait değerleri nasıl içselleştirdiği anlatılmakta.

Öte yandan Siyah Koku'yu asıl ilginç kılan, içerdiği fantastik ögeler. Bizistan'ın dış borçlarını ödemekte güçlük çeken hükümeti, yoğun bir propagandaya maruz bıraktığı yurttaşlarını 'vatani görev' kapsamında organ bağışına zorlamakta; bir anlamda, organ ticaretini yasallaştırmakta ve tekeline almaktadır. Yaşı genç olanlar genellikle böbreklerini, yaşlılar da gözlerinden birini feda ederek ülke ekonomisine katkıda bulunurlar. Sağlığı daha az elverişli olanlar ise düzenli aralıklarla kan ve ilik vermek zorunda bırakılırlar.

İlk bakışta zorlama ve mizahi gelen bu uygulama, romanın 'zorunlu askerlik' bahsine yönelik eleştirisiyle birlikte okunduğunda anlam kazanmaktadır. Siyah Koku'nun orta yaşa merdiven dayamış erkek kahramanı Tuncay, askere gitmeyi reddettiği için hem devletin hem de annesi başta olmak üzere, yakın çevresinin baskısına maruz kalır; iş bulamaz, kaçak durumuna düşer ve giderek toplumdan izole, bunalımlı bir hayat sürmek zorunda kalır.

Tuncay'ın açmazı Türkiyeli okura tanıdık gelecektir çünkü onun yaptığı seçimi yapan insanları bu ülkede bekleyen durum tam da budur. Peki neden 'vatani görev' adı altında insanları ölmeye ve öldürmeye koşullayan, buna mecbur bırakan toplumu ve devleti sorgulamayız da yurttaşların böbreğini ya da iliğini 'devlet malı' sayarak metalaştıran 'fantezi'yi korkunç ve tiksindirici buluruz? Sonuçta ikisi de insan bedeninin ve yaşam hakkının, bizzat kendisine ait olduğunu kabul etmemekte; topluma, devlete, aileye ya da gelecek nesillere ait olduğunu varsaymaktadır.

Bu varsayımı, daha doğru bir deyişle 'toplumsal buyruk'u aktüele taşıyabiliriz: Kürtajın yasaklanmasını savunan Diyanet, 'kadın cenini yaşatmakla görevli bir emanetçidir' derken, Başbakan daha da ileri giderek nüfusumuzun azalması halinde ekonomik performansımızın düşeceğini ileri sürüyor. Temeli ister dine isterse genel ekonomik çıkara dayalı olsun; her iki argüman da bireyin kendi bedeni üzerindeki haklarını yok saymakta, yerine iktidarın cinsellik ve üreme faaliyetini düzenleme, giderek tabi olanların bedenleri üzerinde denetim yetkisini savunan 'biyo- politika'yı öne sürmektedir.

Gülayşe Koçak'ın Siyah Koku'suna dönecek olursak, 'yazarın imgelemi, okurun bilincinde bir değişim yaratmak, kendi realitesine yepyeni bir açıdan bakmasını sağlamak üzere hareket etmiştir' diyebiliriz. Başka bir ifadeyle, fantastik kurgu –yurttaşlarının organlarını pazarlayan devlet– militarist bir toplumda maruz kaldığımız 'kahramanlık' söylemini gözden geçirmeye kışkırtır bizi. George Soros 'Türkiye'nin en önemli ihraç malı ordusudur' dediğinde, bunun Türkiyeli gençlerin yaşamları pahasına gerçekleştiğini belki de pek düşünmemiştik.

Bilim-kurguyu da dahil ederek, ütopya ve ters-ütopyalarda fantastik ögelerin mevcut önyargıları açığa çıkarmak ve bunları kırmak üzere kullanıldığına ilk işaret eden, Zagreb doğumlu (1930) eleştirmen Darko Suvin olmuştur. Suvin'e göre mevcut toplumsal ilişkilerin 'hayali dünyalar'da ters-yüz edilmesi, yadırgatıcı bir etki yaratarak okurun konuya mesafelenmesini sağlar. Aşikâr, hatta doğal kabul edilen kimi hiyerarşik ve eşitsiz ilişki ve pratikler, bu mesafenin yardımıyla gözden geçirilir ve zihinlerde 'başka türlüsü de olabilir mi?' sorusu belirir. Suvin'in 'yadırgatıcı' adını verdiği bu türler, alternatif dünyaların kapısını araladıkları ölçüde muhaliftirler.

[Dikkatli Brecht izleyicilerinin hemen fark edebileceği gibi Suvin 'yadırgatma' terimini Alman yazardan ödünç almaktadır. Brecht estetiğinde yadırgatıcı etki (Verfremdungseffekt), bir karakter, eylem ya da ilişkinin alışılagelmiş bağlamından koparılarak yer değiştirmesi veya ortadan kaldırılmasıyla elde edilir; böylece verili ve doğruluğu herkes tarafından kabul edilebilir olmaktan çıkar.]

Cinsel yaşam, üreme ve kadın emeği

Elbette ideal ya da alternatif toplumun normları, yazarın ve içinde olgunlaştığı çağın ufkuyla sınırlıdır. Türe adını veren Thomas More'un Ütopya'sı (1516) kapitalizmin şafağında doğmuştu; tasavvur ettiği paranın, mülkiyetin ve cezaevlerinin bulunmadığı bir toplum, halen erişilememiş bir ihtiyaç olarak insanlığın önünde duruyor.

Öte yandan, örtülü ya da açık biçimde dile getirilen biyo-politikalar nedeniyle ilk ütopyaların özgürlük kavrayışı bugün için oldukça eskimiş gözükmektedir. Sözgelimi Campanella'nın Güneş Ülke'sinde (1602), cinsellik ve üreme faaliyeti, toplumun belirlediği katı kurallarca yönetilmekteydi. Platon'un Devlet'inden esinlenmiş olan yazar, gelecek nesillerin ıslahı için anne-baba adaylarının fiziki ve moral niteliklerinin gözetilmesi gerektiğini savunuyordu.

Güneş Ülke'sinde evler, eşyalar, üretim araçları ve yiyecekler ortaktır; ne var ki mülkiyetin ortadan kalkması, kadınları ve çocukları erkeğe tabi olmaktan çıkarmaz. Duygusal yakınlaşmaların ve bireysel seçimlerin yerini sosyal sorumluluk almıştır –ki bu yönüyle günümüz neo-muhafazakârlarını pekala hoşnut edebilir.

Amerikalı kadın yazar Charlotte P. Gilman Kadınlar Ülkesi'ni (1915) yazana kadar, ütopyalarda toplumsal cinsiyet meselesine radikal bir bakış görülmez. Daha doğrusu, kimi özgürlükçü yaklaşımlara karşın ütopyaların öznesi halen erkektir. William Morris'in Hiçbir Yerden Haberler (1890) adlı yapıtına göz atacak olursak, yazarın işbölümüne dayalı yabancılaşmanın ortadan kalktığı bir toplum özleminden yola çıktığını görürüz. Morris, kitlesel sınai üretimin karşısına zanaatı, teknolojinin karşısına yaratıcılığı ve el becerisini, kentsel yoğunluğun karşısına kırsalın huzurunu koymuştur. Çalışmaya ayrılan zaman ile hobi ve eğlenceye ayrılan zaman katı sınırlarla birbirinden ayrılmaz.

İronik olan, yabancılaşmayı önlemek için işbölümünün bu kadar esnekleştiği bir dünyada toplumda cinsiyete dayalı işbölümünün hâlâ korunuyor olmasıdır. Aile kurumu tamamen dağılmıştır; kadınlar partnerlerini –Çernişevski'nin ütopik esintiler taşıyan romanı Nasıl Yapmalı'da (1863) hararetle savunduğu gibi– özgürce seçebilmekte ve dilediklerinde ayrılma haklarını da kullanabilmektedirler, ancak 'doğal vazifeleri' olan çocuk bakımıyla ev işlerinden yine de kurtulamamışlardır. Aslında ev içi emeğe, genel 'emek sorunu'nun bir parçası olarak bakmak ütopya yazarının aklına gelmemiştir.

Aynı devirlerde Osmanlı aydınlarının ütopyalar bazında konuya yaklaşımı merak edilebilir. Molla Davutzade Mustafa Nazım Erzurumî'nin rüya biçiminde kurguladığı anlatısında, kadınlara eşit haklar verilmesi kabul edilmiş ancak erkeklerle beraber gezip dolaşmalarının genel ahlakı bozacağı endişesi ile dışarıda oldukları zaman gün içinde paylaştırılmıştır. İki buçuk saat İstanbul bir kadın dünyası halini alır; bu saat aralığında ne kadar meslek varsa hepsini kadınlar yürütmektedir. Rüyada Terakki ve Medeniyet-i İslamiyeyi Rüyet (1913) edebiyatımızın erken ve az bilinen örneklerinden birisidir.

Feminist ütopyalar

Üreme, cinsellik ve nüfusun denetimine yönelik biyo-politikaların ters-yüz edildiği ütopya örnekleri en çok kadın yazarların yapıtlarında karşımıza çıkmaktadır. 70'li yıllarda yükselen ikinci dalga feminizm ve çevre hareketlerinin etkisi, bu dönemde kurgulanan ütopyalara doğrudan yansımıştır.

Ursula Le Guin, toplumsal cinsiyeti sorguladığı romanı Karanlığın Sol Eli'nde (1969), tümüyle androjen (çifte-cinsiyetli) bir gezegen yaratır. Bu gezegenin sakinleri çiftleşme dönemlerinde salgıladıkları hormona bağlı olarak hem anne hem de baba olabilmektedirler; başka bir ifadeyle, bir çocuğun annesi iken daha sonra dünyaya gelen başka bir çocuğun babası olmaları mümkündür.

Böyle bir şeyin tıbben geçerli olup olmadığı bir yana, Le Guin'in amacı –yadırgatma etkisine başvurarak– kendi gezegenimizdeki ilişki biçimlerine dönüp bakmamızı sağlamaktır. Amerikalı yazar, toplumsal cinsiyet rolleri dışındaki rollerin bizim insani rollerimiz olduğunu, dolayısıyla onları çıkarınca geriye sadece bizi insan yapan özelliklerin kaldığını; böyle bir toplumun çok farklı bir toplum olacağını ileri sürer. Karanlığın Sol Eli'ndeki gezegen, farklı siyasi yapılara bölünmüş olmasına rağmen savaşın, taciz ya da tecavüzün olmadığı bir gezegendir. Birçok ayırıcı özelliğine rağmen en önemli meziyeti de sanırım budur.

Yine aynı yazarın kült romanı Mülksüzler (1974), çok yönlü incelenmeyi hak ediyor olmasına karşın burada sadece, son dönemde gündemi hayli işgal eden kürtaj ve annelik tartışmaları nedeniyle, bakım emeği ve toplumsal sorumluluk kısmının altını çizeceğim.

Anarres'te çiftler bir arada ya da ayrı barınaklarda yaşamayı tercih edebilirler. Çocuk sahibi olup olmamayı da. Çocuk sahibi olmanın getireceği maddi ve duygusal yük toplumca paylaşılır. Komünitenin değerleri arasında 'ana-baba sorumluluğu', 'evlatlık vazifesi' vb. bulunmaz. Aslında herkes herkesten sorumludur ve bir eşyaya, bir insana ya da bir çocuğa tutkuyla bağlanıp sahiplenme isteği ayıp karşılanır. Gezegende konuşulan dilden 'benim','senin' gibi iyelik ekleri ayıklanmıştır.

Belki sadece böyle bir dünyada toplum, çiftlerden çocuk yapmalarını ya da gebe kalan kadınlardan kürtaj olmamalarını talep edebilir. Son kararı her koşulda onlara bırakarak.

***

Kaynaklar:

M. Foucault, Cinselliğin Tarihi, Ayrıntı Yay.

D. Suvin, "On the Poetics of the Science Fiction Genre" jstor.org

F.C. Yumuşak, "Türk Edebiyatında Ütopya Geleneği ve Ütopik Metinlerde Kadın", Varlık, Kasım 2011

"Ursula'nın Dünyalarında Toplumsal Cinsiyetin İzini Sürmek" feminisite.net

Anadili, anahtar

Başbakan, Kürtçenin seçimlik ders olarak ilköğretim müfredatına alınmasından söz etti. Gerçi haberin gündemde belirmesiyle yok olması bir oldu, çünkü araya hemen Suriye'nin uçak düşürmesi girdi, bu yazı yayımlanıncaya kadar daha başka güncellikler de olabilir. Yine de, nasıl olsa Kürtçe ve anadili sorunu gündemden düşecek değil diyerek, gerekli ufuk turuna girişeyim.

Anadili sorunu bir denizse, Kürtçenin seçimlik ders olması o denizde ancak bir damla olabilir. Sorunun çözümündeki rolü ise, anadili Kürtçe olan çocuklar yönünden değil, anadili Kürtçe olmayan çocuklar yönünden rol oynayabilir; o da, Kürt varlığına, tarihine ve kültürüne ilişkin bilgileri diğer derslerin bünyesine de almak kaydıyla. Kürtlerin önemli bir bölümü, çocuklarının anadilinde eğitim almasını istiyor. Bunun teknik adı, anadili temelinde çokdilli eğitimdir.

Anadili kavramıyla ilgili çeşitli boyutların en temelinde ruhsal-zihinsel boyut yatıyor. Bunu biraz annemizle olan ilişkimizi düşünürsek daha iyi kavrayabiliriz. En iyi dilbilimciler, en iyi ruhbilimciler ve en iyi eğitbilimciler, anadilimizin bilinçdışımıza kök saldığını ve dil meselesinin her şeyden önce psikolojik bir mesele olduğunu anlatmıştır.

Gelgelelim, bu bakış açısı devletlerin en son dikkate aldıkları husustur. Türkiye Cumhuriyeti devleti başta olmak üzere, "psikolojik" deyince devletlerin anladığı, "psikolojik harekât" oluyor. Onların derdi, yönetimlerindeki halkı nasıl çekip çevirecekleri, kendi saptadıkları politikalara göre halkları nasıl hizaya getirecekleridir. Dil politikaları bu gerçeğin en belirgin olduğu alanlardan biri.

Türkiye'de devletin Kürtçeyi ve Anadolu'da konuşulan diğer anadillerini yok etmeyi hedeflemiş olduğunu biliyoruz. Bugün en azından Kürtçe için bunun başarılmamış olduğunu da biliyoruz. Lazca ve Çerkezce gibi diller de hayat belirtisi gösteriyor. Ancak devlet hâlâ zaman kazanmak peşinde. Bırakınız soruna çocuk ve birey odaklı bir açıdan bakmayı, bir bütün olarak bakmak bile istemiyor. Bütün olarak bakmak, anadillerine ilişkin taleplere her düzeyde saygı göstermeyi, eğitimin her kademesinde yurttaşların anadillerini dikkate almayı gerektirir.

'Anadilinde eğitim' kavramı, Kürt sorununu çözecek anahtar olarak önümüzde duruyor. Devlet, anadilinde eğitimin bağımsız devlet anlamına geleceği fikrini yayıyor. Oysa siyaset bilimi, ayrı devlet olmanın başlıca işareti olarak eğitim dilini değil, ayrı para basmayı gösterir. Kaldı ki anadilinde eğitim yalnızca Kürtlerin değil, başta Türkçe olmak üzere diğer anadillerinin de dünya egemeni İngilizce karşısında gitgide artan oranlarda yaşadığı bir ortak sorundur.

Biz insanlar yaşamsallıklarımızın bir bölümünü masaldaki kırkıncı odaya kapatıyoruz. Yaşamsallık derken, en geniş anlamından en dar olanına kadar gerçekten yaşamsal yönlerimizden söz ediyorum. Kırkıncı odayı kapatanlar elbette güç sahipleridir. Ancak bizler de kolayımıza ya da işimize geldikçe o odayı unutmaya ya da unutmuş gibi yapmaya teşneyiz.

Anadili kavramı, kırkıncı odaya kapatılanlardan. Devletlerin sevmediği, akademik kuruluşların görmezden geldiği, adını onyıllar boyu kimsenin bilmediği bir temel gerçeklik.

Bu gerçeklik 1900'lü yılların son onyıllarında, başka bir deyişle binyıl dönüşünde, hem dünyada hem de Türkiye'de kimlik tartışmalarıyla birlikte bastırıldığı yerden yükseldi ve su yüzüne çıktı. Gerçi konu başlıkları "anadilleri" biçimde değil, "diller" biçimindeydi. Çünkü her dil bir anadili olmakla birlikte, "anadili" kavramı dil olgusuna birey açısından bakan bir kavramdır ve dillerle ilgilenen disiplinler birey açısından bakma işini ruhbilim disiplinlerine bırakmıştır, belki de bırakmak zorunda bırakılmıştır.

Bu noktadan devam etmeme yardımcı olacak bir dolayım olarak sözü kendime getirmek istiyorum. Geriye dönüp baktığımda, kendi dilciliğim ve dil ilişkileri maceram ile, anadili kavramının bizim toplumdaki serüveni arasında bir paralellik ya da bana önemli gibi gelen kesişme noktaları görüyorum.

Türkçe dışında karşılaştığım ilk dil, on bir yaşımdayken, küçük rütbeli bir devlet memuru olan babamın "şark hizmeti" çerçevesinde gittiğimiz Tunceli ili Mazgirt ilçesi Muhundu nahiyesinde karşılaştığım Kürtçedir. Geçici bir karşılaşma değil; bütün bir yaz mevsimini, neredeyse yalnızca Kürtçe konuşulan bu yerleşim yerinde geçirdim. Gerçi daha önce yaşadığımız Akdeniz ilçesinde batı dilleriyle karşılaşmışım ama, o zamanlar yalnızca yedi yaşlarındaydım. Evimize yakın antik bir mezarı incelemeye gelen yabancı arkeologların peşinden ayrılmazdım. Onların dediklerini neden anlamadığım konusunda hiçbir fikrim yoktu.

Muhundu'da ise artık yabancı dil nedir, bildiğim bir yaştaydım. Okuduğum bazı romanların kapağındaki "çeviren" sözcüğü büyülü sözcüklerden biriydi benim için. Yalnızca birkaç ay kaldığım Muhundu'da elimde kalem kâğıt, Kürtçe sözcüklerin anlamını bulup kaydediyordum: 'Süt'ün 'şır', 'anne'nin 'day', 'çabuk oyna'nın 'zublis' olduğu aklımda kaldı. Çok iyi Türkçe konuşan bir abla ile birkaç abi vardı, onlar Tunceli ve Elazığ'da okula gidiyor, yazları Muhundu'da geçiriyorlar ve köyde hep Kürtçe konuşuyorlardı.

Ortaokula başlamak için Balıkesir'e geldiğimde beni bir sürpriz bekliyordu. Doğu illerinde geçirdiğim beş yılın sonunda edindiğim doğu aksanı fena halde alay konusu oldu. Oysa batıdan doğuya gittiğimde kimse benim batılı Türkçemle alay etmemişti. Bunun da etkisi var mıdır bilmem ama, dil alanı, okulda da okul dışında da kesintisiz bir biçimde öğrencisi olduğum bir alan oldu. Kürtçe Muhundu'da kalmıştı. Okulda İngilizceye başladım. İngiltere'de yaşamadım, İngilizce eğitim veren bir okula da gitmedim, ancak 12 Eylül'ün Mamak cezaevinde epey İngilizce çalıştım ve cezaevi sonrası hayatımı kazanmak için teknik çeviri yapmaya başladım. Daha önce lisansüstü için Fransa'da kalmış ve Fransızca öğrenmiştim ama, Fransızca çeviri talebi çok düşüktü. Eskinin egemen dili Fransızca, yerini çoktan İngilizceye bırakmaya başlamıştı, kendi konuşurlarının uluslararası ilişkilerinde bile.

Bendeki dil ilgisi çevirmenliğe paralel olarak arttı. Çevirilerin bir yan ürünü olan notlarımdan bazılarını 1988 yılında Türkçedeki İngilizce etkilerine ilişkin bir yazıya dönüştürdüm. Bu yazı Metis Çeviri dergisinde yayımlandı (ayrıca bkz. "Dilimiz, Dillerimiz" adlı kitabım, s. 169-179).

İngilizce etkisi meselesi o yıllarda yalnızca benim değil, geniş bir okur kitlesinin de ilgisini ve kaygısını uyandırıyordu. Dönem tam da küreselleşmenin ayyuka çıktığı, eğitimin özelleştiği ve yabancı dilde eğitim furyasının kısa sürede tavan yaptığı dönemdir. Yabancı dilde denen eğitim artık yalnızca İngilizce eğitim anlamına geliyordu ve Türkiye'ye özgü bir görüngü değildi. Konuyla ilgili yayınlar ve kitaplar, tüm dillerin etkilendiğini, dünyadaki altı bin küsur dilin gitgide daha büyük bir hızla ölmekte olduğunu vb. yazmaya başladı ve bu konuda bütün bir literatür oluştu. Türkiye'deki İngilizce eğitim karşıtlığı ise büyük ölçüde şoven eğilimli, yabancı düşmanlığına yatkın bir anlayış olarak kendini gösteriyordu. O dönemin İngilizce eğitim karşıtı yazılarında "anadili" kavramı konusunda yapılan hatalardan ve küreselleşmenin iki ayrı boyutu olduğundan söz eden epey yazı yazdım.

Bana göre, dillerin küresel düzeyde az önce değindiğim durumları yaşamasının temelinde Rosa Luxemburg'un önceden bildirdiği bir gelişme yatıyordu: Rosa hayattayken henüz küresel sınırlarına ulaşmamış olan kapitalist üretim ilişkileri binyıl dönüşünde artık erişmedik köşe bucak bırakmamıştı. Dil alanında geçerli olan büyük balık/küçük balık ilişkisi sermaye alanındaki ilişkilere paralellik gösteriyordu. Kapitalizm diller alanında da gönüllü ve gönülsüz asimilasyonun itici gücüydü. Aileler çocuklarını İngilizce eğitim veren eğitim kurumlarına yollamak için çırpınmaya başlamıştı ve dil ihracı, anadili İngilizce olan emperyal ülkelerin önemli ihraç kalemlerinden biriydi. Tekdilcilik kapitalizmin iç pazarları birleştirip emeği toprağa bağlı olmaktan çıkardığı ve ulusları inşa etmeye koyulduğu ilk dönemlerinde dil birliği ihtiyacı nedeniyle daha çok ülke sınırları içinde geçerliyken, XX. yüzyılın ikinci yarısında artık azar azar dünya düzeyinde de kendini göstermeye başladı. Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği vb. uluslarası birliklerin önceleri çok sayıda olan resmî dilleri gitgide daha az sayıdaki egemen dille sınırlanmak isteniyordu. Akla uygun görünümlü bir politikadır tekdilcilik: Herkesin birbirini anlaması ve gitgide daha hızlı anlaması gerektiğine göre, çeviri hatalarına yol açan, yanlış anlamaları artıran çokdilliliğe yer yoktur!

Egemen ideoloji bu olunca, modern çağ insanı da tıpkı benim Kürtçeyi geride bırakıp İngilizce ve Fransızca öğrenmem gibi, gözünü komşularının anadillerine değil, egemen dile diker, çünkü ona çekici gelen her şey egemen dillerde olup bitmektedir: Sinema, teknoloji, elektronik, bilim, sanat, felsefe... Diğer dillerde kayda değer bir ürün verilse bile bir kenar mahalle halkları buna ancak egemen dillere çevrilirse erişebiliriz, yer ve değer kazanmanız egemen kültürün filtresine bağlıdır.

Gönüllülük meselesi, asimilasyon süreçlerinin belki de en zor yanı. Ancak, asimilasyonun her zaman rızaya dayalı olmadığını biliyoruz. Bizim ülkemiz zora dayalı asimilasyonun en kötü örneklerinden biridir. "Vatandaş Türkçe konuş!" sloganı yalnızca Osmanlıcadan vazgeçmeye çağrı değil, aynı zamanda ya da ağırlıklı olarak, anadili farklı olan yurttaşlarımıza yönelik bir parmak sallamaydı. Bugün Türkiye'de, UNESCO'nun ölmek üzere olan diller listesine girmiş anadilleri var. Yaşama iradesi gösteren Kürtçenin yasaklandığı ve "Kürtçe" sözcüğünün bile sözlüklerden çıkarıldığı dönemlerden geçtik. 1984'te patlak verenin temelinde yatan baskılamanın 12 Eylül Diyarbakır zindanından ibaret olduğunu kimse söyleyemez. 1984, en az altmış yıllık bir baskılamanın sonuçta seddi yıkmasıdır. Eğer insanların anadilleri etrafında tarihin en uzun ve en acılı çatışmalarından biri sürüp gittiyse, bunda bireylerin ruhsal derinliklerine kadar işleyen değerler meselesi anahtar bir rol oynuyor. Bundan yararlanmak isteyen "dış güçler" in dahli her ne olursa olsun.

Yine benim kişisel tarihçeye döneyim. 1980'lerin ikinci yarısı ve 90'lı yıllarda çevirmenlik, Türkçe sorunları, yabancı dilde eğitim ve İngilizceleşme konularıyla ilgilenip bu konularda okuyup yazarken fark ettim ki akademik olan ve olmayan tüm dil çevrelerinde "anadili" kavramı elbirliğiyle gizlenmekte, gizlenemediğinde ise "anadil/ ana dil" biçiminde saptırılmaktadır. Yukarıda da belirttiğim gibi dünyada da öne çıkarılmayan bu kavram ('mother tongue, mother language, langue maternelle'), Türkçede yanlış anlaşılmaya elverir bir biçime sokulmuştur. Dilci olmayan akademisyenler, İngilizceleşme karşısında harekete geçiyor, eğitimde İngilizce karşısında "anadilde eğitim"i savunan hararetli yazılar yazarken, "anadil" ya da "ana dil" biçimi verilmiş olan kavramın 'resmî dil, ülkenin dili' gibi bir anlamı olduğunu sanarak, böyle bir bağlam yaratarak yazıp çiziyorlardı. Yaratılan bağlamı esas aldığınızda Türkiye'de tek anadili var oluyordu: Türkçe! Türkologlar ya da dilbilimciler cenahında olayı bilenlerden bu konuya ilişkin tek düzeltme geldiğine tanık olmadım. Dolayısıyla, literatürü az çok izleyen biri olarak iş başa düştü duygusuyla elimden geldiğince bu konuyu da yazmaya başladım. 2001 yılının Avrupa Diller Yılı ilan edilmesi de aydınlanmak isteyen için iyi olanaklar sunuyordu. Aynı yıl Radikal gazetesinin haftalık Kitap ekinde yazmaya başlamış olduğum "Dil meseleleri" sütununda, birilerini ve herhalde devleti öfkelendirmek pahasına yukarıda belirttiklerimi de yazıp durdum. 2005 yılı Mart ayında Diyarbakır'daki bir yazarlar toplantısı sırasında bir sabah saat 05.30'da gözaltına alındıysam bunun nedeni yazılarımdan başka bir şey değildi. Bana hiçbir gerekçe belirtmediler, hakkınızda yakalama emri var, Ankara'dan talimat bekliyoruz diye penceresiz bir odada beklettiler. Sonunda 12 Eylül döneminde hakkımda çıkarılmış olan bir arama emrinden ötürü yanlışlıkla gözaltına alındığımı söyleyerek serbest bıraktılar. Mesaj belliydi. Korkmuştum ama, aynı zamanda da çok öfkelenmiştim.

Kürtçeye ve anadili kavramına ilişkin yazdıklarıma hiçbir akademi mensubu dilciden itiraz gelmediği gibi, tanıksız sohbetlerde bana hak verdiğini söyleyen epey akademisyen de olmuştur. Gelgelelim uzun süre beni yalnız bıraktılar, Türkçe yazılı ve sözlü anlatım dersleri verdiğim üniversitede yanıma gelmekten çekinenler oldu, adım "Kürtçü"ye çıktı, daha nelere çıktı, bilmiyorum. İşi şakaya getirip, sevgilin Kürt mü yoksa, diye soran bile oldu. Zihniyet bu düzeylerde. Ancak, İsmail Beşikçi'yi düşününce, şikâyetten ar ederim.

Evet, Kürtçe tüm lehçeleriyle hayatta kalmak için inanılması güç bir direnç gösterdi. Kırkıncı odadan kurtulalı çok oldu. Kürtler bu bapta batının tuzu kuruları olarak çoğu zaman farkında bile olmadığımız trajik olaylar yaşadılar ve yaşıyorlar. Orhan Eskiköy ve Özgür Doğan'ın "İki Dil Bir Bavul"u gibi güzelim filmler, Gülsüm Cengiz'in "Kamber Ateş Nasılsın?" adlı güzelim şiiri bütün trajik olayların henüz pek azını ortaya koymuştur. Diyarbakır'da bir Kürt arkadaş küçük bir öğrenciyken okula gittiğinde anadilinden ötürü utanmış olduğunu söylemişti; hiç unutmayacağım tanıklıklarımdan biridir.

Eğitim-Sen ve Türk Tabipleri Birliği gibi meslek örgütleri, anadili gerçekliğiyle onyıllardır en yakından karşı karşıya kalan ve kendi alanlarında bu sorunlarla başa çıkmak için çözümler bulmaya çalışan kuruluşlardır. Eğitim-Sen, çeşitli sempozyumlarla konuyu ele almaya çalıştı, kapatılma tehdidi altında çalışmalarını yayın haline de getirdi. Kürt Enstitüsü yıllardır Kürtçenin en yeni sözlüklerini yapmaya, dilbilgisini geliştirmeye çalışıyor. Son yıllarda da Eğitimde Reform Girişimi ve DİSA (Diyarbakır Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü) çerçevesinde çabalar gösteriliyor. Bu bapta DİSA'nın Ekim 2010 tarihli "Dil Yarası: Eğitimde Anadilinin Kullanılmaması Sorunu ve Kürt Öğrencilerin Deneyimleri" adlı yayınını ve son olarak beşincisi yayımlanan son derece değerli broşürlerini salık veririm. DİSA yayınlarını şu internet sitesinden indirebilirsiniz: http://www.disa.org.tr. Konuyla yakından ilgilenecekler için, çokdilli genç akademisyen Şerif Derince'nin 15 Haziran 2012 tarihli Agos gazetesindeki yazısını da anmadan geçmeyeyim.

Bijî zimanê maderî!

Orta sınıf nereye gidiyor?

“Orta sınıf” (1) denilen katmanlar sermaye düzeninin ideolojik ve iktisadi bakımdan sürdürülebilmesi açısından önemlidir.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD, savaşın hareketlendirdiği sanayi sektörü ile bu sektörün diğer sektörlere olumlu etkisi ve aşırı tüketim ile birlikte hızlı bir iktisadi büyüme kaydetmişti. Söz konusu iktisadi büyüme görece toplumun tüm kesimlerine yayılmıştı. Devletçe finanse edilen iş eğitimleri ile kalifiye hale gelen Amerikalı işçiler yüksek ücretler alırken, seri ve kitlesel üretim de bu ekonomiyi desteklemekteydi. Sonuç olarak, 1980’lere kadar olan dönemdeki iktisadi göstergeler, ABD’nin, harcanabilir geliri –efektif talebi– olan geniş bir imalat sınıfına, yani tüketici bir sınıfın ve dolayısıyla geniş bir orta sınıfın varlığına da işaret etmekteydi.

Ancak, ABD’de, gelir dağılımı üzerine yapılan araştırmalar hem imalat işlerinin hem de imalat sınıfının ve dolayısıyla orta sınıfın hızlı bir şekilde azaldığını göstermektedir. Foreign Policy in Focus yazarı Nan Chen’in 12.06.2012 Tarihli Birgün Gazetesinde çevrilerek yayınlanan “Çin’in Kayıp Orta Sınıfı” adlı makalesi, ABD’deki orta sınıfın durumuna ilişkin çarpıcı veriler sunmaktadır:

“Piketty ve Saez’in yaptığı araştırmalar, gelir paylaşımında en çok kazanan yüzde 0,01’lik dilimin 1973’te yüzde 0,5’ten 2007’de yüzde 6’ya yükseldiği sonucuna varıyor. Ekonomik Politika Enstitüsü ise en çok gelir elde eden beşte birlik kesimin kazançlarının 1979 ile 2009 yılları arasında yüzde 49 oranında büyüdüğünü gösteriyor. Gelir sahipleri arasında ortadaki beşte birlik dilimin kazançlarında sadece yüzde 11,2’lik bir artış varken, en alttaki beşte birlik kesim içinse yüzde 7,4’lük bir düşüş söz konusu.”

Kansas'taki Osawatomie kasabasında ilk seçim konuşmasını yapan Barack Obama’nın ABD’deki orta sınıfla ilgili değerlendirmesi şöyle idi: "Kim olduğuna, nereden geldiği, nerede, nasıl başladığı hiç önemli olmaksızın, çalışan herkes, en azından orta sınıfa girebilecek durumdaydı. Böylelikle de dünyanın en güçlü ekonomisini yaratma fırsatımız oldu. Her Amerikalı bunun gururunu ve başarısını paylaştı, en tepedekilerden, orta yöneticiye, fabrika işçilerine kadar. İnsanların, eve götürecek, çocuklarını büyütüp okula gönderebilecek, sağlık sigortasını ödeyecek, emeklilik zamanı için kenara koyacak kadar geliri vardı."

Birçok Amerikalı için, bu koşulların ekonomik krizden çok önce ortadan kalktığını dile getiren Barack Obama nedeni şöyle açıklamıştı: "Orta sınıf eriyip giderken, tepedekiler, yatırımı ve gelirleri ile giderek zenginleşti. Hiç bir zaman olmadıkları kadar zengin oldular. Onlardan başka herkes sıkıntı yaşamaya başladı, birikim değil geçim derdine düştü. Bu durum ülkede, 'Çay partisi' ya da, 'Wall Street'i İşgal Et' gibi protestolara yol açtı. Gelir dağılımındaki adaletsizlik orta sınıf için 'olmak ya da olmamak' sorunu haline geldi."

Dünya ekonomisinin diğer bir itici gücü olan Çin’deki durum da ABD’den pek farklı değil.

Nan Chen aynı makalesinde şunları yazdı: “Son otuz yılda, yıllık yaklaşık yüzde onluk bir oranda seyreden Çin’in gayrı safi milli hasılasındaki büyümeden (ABD’deki şu anki duruma benzer bir şekilde) azınlık bir elitin yararlandığı görülüyor. Büyüme belli bir ölçüde bütün Çin vatandaşlarını olumlu yönde etkilese de, gelir eşitsizliği had safhada. Çin’in Gini katsayısı (bir eşitsizlik ölçüsü) tehlikeli bir eşitsizlik düzeyine yaklaşarak kabaca 0,453 civarına bir artış gerçekleştirdi. Dolayısıyla, İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerika’daki orta sınıf büyümesini tekrarlamak yerine, Çin’in o aşamayı atlayıp sıra dışı bir üretkenlik modeline doğru yol aldığı, ancak ABD’de şu an görüldüğü gibi orantısız bir refah dağılımına da sahip olduğu söylenebilir.”

Bu söylenenler bütün ekonomiler için geçerli. Küresel ölçekte aşırı mal fazlalarının bulunmasının asıl nedeni sermayenin organik bileşimindeki artış nedeniyle ortaya çıkan yapısal bir bunalım olmakla birlikte, rekabet ve krize bir tepki olarak gerek işçi sınıfı ve yoksulların ve gerekse orta sınıfın harcanabilir gelirlerinin azalması da nedenlerden biridir. ABD’nin başkanı olduğundan bu yana Barack Obama’nın ısrarla orta sınıf meselesi üzerinde yoğunlaşması –seçim konuşmasında sorunun kapitalizmin işleyişinden kaynakladığını itiraf etmiş olsa da– kapitalizmin yapısal bunalımını “orta sınıfı yeniden yaratmakla” aşabileceğini düşündüğü içindir.

Orta sınıf yaratabilmek açısından “sağlık reformu” gibi, gelirleri bir yönüyle yeniden düzenleyici olabilecek bir tasarıyı Barack Obama imzalayıp yürürlüğe koymuştu. Sağlık reformu tasarısında sigortasız 32 milyon Amerikalının sigorta kapsamına alınması hedefleniyor. Tasarıda devletin sağlık sigortası sağlaması öngörülmüyor. Ancak devlet özel sigorta şirketleri üzerindeki denetimi arttırıyor. Tasarıda sigorta şirketlerinin geçmişteki sağlık sorunlarını mazeret göstererek hastaları sigortalamayı reddetmesi yasaklanıyor. Sigorta primlerine denetim getirilirken primlerin ani bir şekilde arttırılması da önleniyor. Tasarıya göre 2014 yılı itibarıyla da Amerikalıların sağlık sigortası edinmesi zorunlu hale gelecek. Reform paketinde ayrıca yoksul kesimlerin sigorta alabilmesi için kaynak ayrılacak. Kongre Bütçe Dairesi’ne göre reformun maliyeti önümüzdeki 10 yıl içinde 940 milyar dolar olarak hesaplandı. Barack Obama’nın bu küçük adımı bile, O’nun “komünistlikle suçlanmasına” neden olmuş, hala orta sınıf içinde tutunabilenlerin protestosu ile karşılaşmıştı. Söz konusu protesto, sermaye düzeninin olağan bir şekilde sürdürülmesi için orta sı- nıfın (sınıfının içinde kaldığı müddetçe) ideolojik bakımdan kapitalizme nasıl bir bağ ile bağlandı- ğını göstermesi açısından önem arz etmekteydi.

Gerek ABD ve gerekse Çin’de orta sınıf tartışmaları sürerken, Ipsos KGM adlı bir araştırma şirketinin iki yılda bir “Türkiye’yi Anlama Kılavuzu” isimli raporunda yer alan orta sınıf ile ilgili sonuçlar tartışma yaratmıştır. Son raporlarına göre 74,7 milyon nüfuslu Türkiye’nin yüzde 59’u orta sınıf mensubu olup, son bir yılda da 1,9 milyon kişi daha orta sınıfa katılarak, o katmandaki nüfus 43,5 milyon kişiye ulaşmış.

Önce raporda yer alan yukarıdaki rakamlara nasıl ulaşıldığına bakmakta fayda var: araştırma, günde kişi başına 10 dolar (günlük 18 TL, aylık 540 TL) üzerinde harcayabilenleri orta sınıf mensubu kabul eden OECD’nin satın alma gücü paritesi baz alınarak geçekleştirilmiş. Söz konusu paritenin yoksulluğa kılıf olan ideolojik bir parite olduğundan kimsenin kuşkusu olmasın! OECD’nin kişi başına 10 dolarlık satın alma paritesine göre, Türkiye’de net asgari ücretin vergi muafiyeti ile 701,14 TL olduğu, bu ücreti elde eden herkesin orta sınıfı mensubu olacağı aşikâr; ancak yine de tek bir asgari ücretle geçinen dört kişilik bir aile için kişi başına 540 TL bile hayal olarak görülmelidir. Söz konusu parite ve bu pariteye göre raporda belirlenen orta sınıf oranı, hepimizin aşağı yukarı aynı yaşam koşullarına sahip olduğumuzu ima eden ve rahatlamamızı sağlamaya dönük “ideolojik bir aygıt” olarak düşünülmelidir.

Disk-Ar, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Hane Halkı Harcama Kalıbı, TÜİK madde fiyat ortalamaları ve dört kişilik bir ailenin sağlıklı bir biçimde alması gereken kalori miktarı üzerinden hesaplanan beslenme kalıbı dikkate alınarak 2012 Mart ayı için, dört kişilik bir ailenin açlık sınırını 1.047,00 TL, yoksulluk sınırını ise 3.312,00 TL olarak hesaplamıştır. Tayyip Erdoğan ise memurlara “iki araba alacağınıza bir ev alın” tavsiyesinde bulunmaktadır. Veriler iki tane araç alabilecek orta sınıf mensubu veya memur bulabilmenin olanak dışı olduğunu açıkça göstermektedir.

O halde Türkiye’nin yüzde 59’u orta sınıf mensubu değildir. Çünkü TÜİK verilerine göre, en yoksul ile en zengin arasındaki fark 2005 yılında 7,5 kat iken 2009 yılında 8,5 kat olmuştur. Orta sınıf büyümüş olsaydı en zengin ile en yoksul arasındaki uçurum farkının küçülmesi gerekirdi.

İpsos KGM araştırma şirketinin yapmış olduğu araştırma sonuçlarında iddia etmiş olduğu yüzde 59’luk orta sınıf oranı, işçi ve diğer emekçi sınıfların giderek yok olduğu ve/veya gittikçe azaldığı ya da işçi sınıfının gittikçe orta sınıf haline geldiği anlamına da gelmektedir. Oysa hayatın akışının bu yönde olmadığı bellidir.

Ayrıca, toplumsal sınıflar elde ettikleri gelirlere göre değil, üretim sürecindeki ve üretim araçlarının karşısındaki konumlarına göre belirlenmektedirler. İşçiler ve diğer emekçiler üretim aracına sahip olamayan ve çalışmazsa yaşayamayacak olan yani emeğinden başkaca satacak bir şeyi olmayanlardır.

Orta sınıf kavramının ve/veya statüsünün gün geçtikçe yoksulluğu örten ideolojik bir perde haline geldiğini görmekteyiz. Yıllık olarak gelirinin sadece 74 lirasını sinemaya, tiyatroya ve maça gidebilmek için ayırabilen bir sınıfsal kategoriye orta sınıf demenin başka anlamı yoktur.

***

(1) “Orta sınıf” kavramı tartışmalı bir konu, daha ziyade ABD sosyolojisinde kullanılıyor. Üst sınıf (upper class), orta sınıf (middle class) ve alt sınıf (lower class) diye geçiyor, hatta daha da öteye gidip orta sınıfı da ayırıyorlar “yukarı orta sınıf ” (upper middle class) ve alt orta sınıf (lower middle class) diyorlar. [Gülünçtür ama arasına “orta orta sınıf” (middle middle class) diyenler bile var.]
Anlaşılacağı gibi bu toplumsal hiyerarşi yıllık gelire göre yapılıyor. Oysa sosyal sınıf tanımının muğlak olmayan içeriği o katmana mensup insanların üretim araçları karşısındaki durumlarına ve üretim sürecindeki yerlerine göredir.
Kavram Marksist literatürde şehir ve kır küçük burjuvazisine tekabül eden katmanlardır.
(2) Metinde geçen “orta direk” lafı Turgut Özal’ın uydurduğu içi boş bir sözdü. Bilim dışıdır ve evrensel ekonomik ya da sosyal literatürde yeri yoktur. Herkes farklı anlamıştır, ama şurası kesin Özal’ın orta direği “orta sınıf” değildi, işçiler dâhil geniş ve anlamsız bir sözdü ve hazret kendisine oy vermiş olanları kastediyordu. Onların da oranı önce % 44’ten % 33’e düştü, sonra da % 22’ye. Özal Başkanlıktan Cumhurbaşkanlığına düşünce, “orta direk” de unutuldu gitti.

Fanon: Sömürgecilik ve renk

Fransa, işgal altındaki özgür insanların ülkesidir.

Bir ülke işgal edildiğinde amaç ekonomik, politik ve askeri çıkar sağlamaktır. Ülkenin ekonomik kaynakları talan edilir, stratejik konumu yeni saldırılar için kullanılır ve bu işgal ek işgaller için zemin hazırlar.

İkinci Dünya Savaşı başlarında Fransa Naziler tarafından işgal edilir. Birkaç yüzyıldır uzak ülkelerde görülen Avrupa sömürgeciliği, Nazilerle Avrupa'ya taşınır. Sömürgecilik artık Afrika, Uzak ve Ortadoğu ülkelerine değil, Avrupa'ya yöneliktir.

Fransa işgal edilmeden İngiltere'nin işgaline teşebbüs edilemezdi. Naziler, Fransız toplumunu ayrıştırıp bir bölümünü yanlarına çekerler. Kıtasal özellik taşıyan Yahudi soykırımının bu ölçekte hayata geçirilebilmesinde yerli işbirlikçilerinin önemli rolü vardır.

Fanon, Avrupa'daki sömürgecilikle ya da Avrupalının Avrupalıyı sömürgeleştirmesiyle, Avrupa'nın kıta dışındaki sömürgeciliğini birbirinden ayırır. Fransa için yapılan belirleme, işgal altındaki özgür insanların ülkesi, Fanon'un görüşlerinin tek cümlelik özetidir.

Bu cümle, sömürgeciliğin insanla doğrudan ilgili yanının, psikolojik yanının bulunduğu anlamına da gelir. Sömürgeciliğin bu yanı ekonomik göstergeler sınırları içinde kalınarak anlaşılamaz. Bağımsızlık istemenin ekonomik olarak açıklanamayacak yanları vardır.

Fanon'un Yeryüzünün Lanetlileri'nde Cezayir ve diğer Afrika ülkeleri için açıkladığı gibi, ulusal burjuvazinin bağımsızlık istediği kuşkuludur. Bağımsızlık sonrasında sömürgeci ülkenin sermayesi ve teknik elemanları gittikleri için ekonomik durum eskisinden de kötü olur. Buna rağmen Cezayir halkının artan oranda bağımsızlık istemesinin başka güçlü nedenleri olmalıdır.

Fanon'a göre sömürge bir ülkenin bağımsız olması, bir insan türünün yerini başka bir insan türünün alması demektir.

Bağımsızlık mücadelesi, sömürge ülke insanının kendinden kurtulma mücadelesini de içerir. İnsanlığın yaklaşık yüzde 70'i bir dönem sömürgelerde yaşadı ve bunların tamamına yakını da derisi beyaz olmayan insanlardı. Sömürgecilik, bu nedenle, farklı deri rengi anlamına da gelir; beyaz Avrupalının derisi renkli olanların yaşadığı ülkeleri sömürgeleştirmesi...

Fransa'yı işgal eden Naziler ülkenin ekonomik kaynaklarını talan ederler ama insanı sömürgeleştirmeleri sınırlı kalır. Fransa halkının diline, tarihine, kültürüne dokunmazlar.

Avrupa dışı sömürgecilikte ise insan da sömürgeleştirilir. Siyah insanın (Fanon özellikle Afrikalılar için konuşmaktadır) dili, tarihi, kültürü yoktur. Var olduğu sanılan da işe yaramaz ve kısa sürede unutularak ya da geri plana itilerek sömürgecinin dilinin, tarihinin, kültürünün benimsenmesi gerekir. Sömürge ülkenin siyah insanı artan oranda insan olmaktan çıkar ve kendini aşağılayarak sömürgecinin değerlerine sahip olması için zorlanır.

Fransa'da üniversite bitirmiş Martinik’li bir siyah olan Fanon psikanalisttir ve sömürgecilikle renk ilişkisinin psikolojik çözümlemesini yapar.

1950'li yıllarda geçerli olan kurama göre, psikolojik rahatsızlıkların kökeninin araştırılmasında kişinin çocukluk dönemine gidilmesi gerekir. Yetişkinlikte ortaya çıkan psikolojik rahatsızlıklar genellikle ilk sosyalizasyondaki (aile içi sosyalizasyon) sorunlardan kaynaklanır.

Fanon'a göre sömürge insanı için bu kuram yetersizdir. Sömürge insanı aileden görece ayrılıp eğitim ve öteki toplumsal kurumlarla karşılaştığında (aile sonrası sosyalizasyon) büyük şok yaşamakta ve bu da onda genellikle ağır psikolojik sorunlara yol açmaktadır. Normal olarak ailedeki sosyalizasyonunun aile sonrasındakine hazırlaması gerekirken, sömürge ülkelerde ikincisi ilkini reddeder. Ailede öğrendiği kadarıyla anadil ve kültürün toplumsal kurumlarda önem taşımadığını görür. Bildiklerini unutmalı ve sömürgecinin dilini ve kültürünü benimsemelidir.

Fanon bu durumu bir dönem psikiyatrist olarak çalıştığı Cezayir'de hastalarından verdiği örneklerle açıklar.

Sömürge insanı ailede ve işleyişi sömürgecilik tarafından belirlenen kurumlarla ilişkilerinde birbirinden oldukça farklı normlara uymak zorundadır. Kendini inkar etmeye ve başka birisi olmaya zorlanır. Sömürge insanı insanlıktan çıkar ve bu durum onu büyük bir gerilime sokar.

Fanon, Kuzey Afrika ülkelerinde görülen ve nedenleri açıklanamayan büyük cinayet dalgalarını bu gerilime bağlar. Gerilim sömürge insanını şiddete sürükler ve bu şiddet önce benzerlerine yönelir.

Şiddetin iyileştirici işlevi

Fanon'un tezlerinin yıllardan beri özellikle ilgi çeken ve tartışılan yanı şiddetle ilgilidir. Fanon'a göre sömürge insanının kendinden kurtulabilmesi, insanlık dışılıktan insanlığa geçebilmesi, özgüvenini kazanması ancak sömürgeciye şiddet uygulamasıyla mümkündür.

Burada söz konusu olan sömürgeciye karşı şiddet kullanılarak bağımsızlığın kazanılabileceği değildir. Bu görüş yeni değildir ve Mao ile Giap'ta kaynağını bulur. Fanon'u farklı kılan, şiddetin birey üzerindeki iyileştirici etkisidir. Sömürgecilik şiddet demektir. Yerlinin hayatı sürekli olarak sömürgecinin şiddetiyle doludur. Yerli her şeyiyle reddedilmenin ve aşağılanmanın yarattığı gerilimden ancak şiddet uygulayarak kurtulabilir.

Sömürgeciye yönelik şiddet, yerlinin kendini ispatlaması ve başka birisi olmaya zorlanmanın yarattığı iç gerilimden kurtulması için önemlidir.

Cezayir'de ulusal kurtuluş savaşının gelişmesinin ardından ülkedeki cinayet dalgalarının hafiflemesi dikkat çekicidir. Yerlinin kendine yönelmiş şiddeti artık sömürgeciye yönelmiştir.

Fanon'da şiddetin iyileştirici işlevi değişik yanlış değerlendirmelere yol açmıştır, ki bunlardan bir tanesi Arendt'te görülür.

Fanon, Sorel'de olduğu gibi, şiddeti genel bir çare olarak görmez. Fanon için şiddet, sömürge insanının geçmesi gereken zorunlu bir aşamadır ve görüşlerinin özellikle Kuzey Afrika ülkeleri için geçerli olduğunu belirtir. Onun şiddetle ilgili görüşünü herhangi bir ek analize gerek duymadan metropollere taşımak doğru değildir.

1961 yılında 36 yaşında iken kan kanserinden hayatını kaybeden Fanon'un şiddete ilişkin görüşleri, 1968 hareketinin bir bölümü tarafından metropoller için de benimsenir. Arendt'in eleştirisi de bu benimsemeden yola çıkmakla birlikte, başka alan için geçerli olduğu savunulan bir teoriyi metropollerdeki uygulamalarından hareket ederek eleştirmek doğru değildir.

Fanon ve Marksizm

Fanon kapitalizme karşı olduğu için kendisini marksist olarak tanımlar. Benzeri bir durum 1950'li yıllarda Afrika ülkelerinin sömürgecilikten kurtuluş mücadelelerinde sivrilen öteki entelektüeller (Nkrumah, Cabral) için de geçerlidir.

Ne ki Fanon, 1950'li yıllarda sömürgeciliğe karşı savaşları destekleyen SSCB'nin güçlü olarak varolduğu koşullarda kendisi için başka bir tanımlama bulamadığı için marksisttir. Fanon ve diğer sosyalist entelektüellerin marksizmle sorunu, marksizmin Marx-Engels döneminde sömürgeciliği ilerici olarak değerlendirmesinden kaynaklanır.

Fanon'a göre marksizm sömürgecilik konusunda yetersizdir. Daha açık söylendiğinde, marksizm başından itibaren sömürgeler konusunu yanlış değerlendirmiş ve yanlış tutum almıştır.

Kapitalizm sömürgecilik olmadan düşünülemez. Sömürgelerin talanı ve köle emeği olmadan ilkel birikim gerçekleşemeyeceği gibi, kapitalizmin hızla yükseldiği dönemin yaşanması da mümkün olmazdı.

Klasik sömürgecilik Avrupa kökenlidir (İngiltere, Fransa, Hollanda, Belçika, İspanya, Portekiz, Almanya). İngiltere ve Fransa büyük sömürge imparatorluklarına sahip iki ülkedir. Marx ve Engels sömürgecilerin vahşetini ve kapitalizmin kan denizi içinde yolunu açabildiğini belirtmelerine karşın, bu durumu tarihsel olarak ilerici çerçevede değerlendirirler.

Kapitalizm sömürge ülkelerin geleneksel ekonomilerini yıkar, onları dünyaya açar, o ülkelerdeki kapitalizmi geliştirir, işçi sınıfının ortaya çıkmasını ve çoğalmasını sağlar.

Marx, Hindistan'daki İngiliz egemenliğini bu çerçevede değerlendirir. Hindistan sömürgecilik vasıtasıyla kapitalizme ve modernizme açılmaktadır.

Aynı anlayışı Engels, Fransa'nın Cezayir'i işgal etmesi üzerine, İngilizce yayınlanan Çartist gazete Northern Star gazetesinin 22 Ocak 1848'de 535 nolu sayısında yayınlanan yazısında da ifade eder. Yazının başlığı yeterince açıklayıcıdır: "Defence of Progressive Imperialism in Algeria - Cezayir'de İlerici Emperyalizmin Savunulması."

Bu saptama Cezayir ulusal kurtuluş savaşçıları ve genel olarak devrimci Afrikalı entelektüeller için kabul edilemez özelliktedir.

Fanon yazılarında sadece marksizmden söz eder, leninizmden söz etmez. Marx ve Engels'in sömürgecilikle ilgili saptamalarının kapitalizmin serbest rekabetçi ya da ilerici dönemine ait olduğu, emperyalizm döneminde durumun değiştiği söylenebilir. Böyle bir yanıt sömürge ülkeleri halklarının entelektüellerini ikna etmeyecektir. Onlar, bunun Avrupa marksizmine ait bir saptama olduğunu, kendileri için durumun iki dönemde de değişmediğini belirteceklerdir. Ülke iki dönemde de talan edilmiş, yerli halk iki dönemde de insanlıktan çıkarılmıştır.

Fanon, sömürgeci ülkelerdeki marksizmden ya da Avrupa marksizminden söz eder. Marx-Engels'e göre sömürgeci ülkelerin işçi sınıfı sömürge halklarının doğal müttefikidir, ama sömürge halkları bu sınıftan kayda değer bir dayanışma görmemişlerdir. Tersine, metropollerdeki işçi sınıfı sömürgelerin talanından küçük de olsa payını almıştır.

Fanon'un genç yaşta ölümü Afrika marksizmini geliştirmesini engellemiş olmakla birlikte, Avrupa marksizminden en önemli ayrılık noktasını açık olarak ifade etmiştir: Sömürge ülkelerin işçi sınıfı ayrıcalıklı bir konuma sahiptir ve sömürgeciliğin nimetlerinden az da olsa yararlanır. Sömürgelerde kaybedecek şeyi kalmamış olanlar işçiler değil, köylülerdir.

Fanon ve Fransız komünistleri

Fanon hayatı boyunca Fransız Komünist Partisi ile ilişki içinde oldu. Fanon, Martinik'te iken şiirlerini okuduğu Aime Cesaire parlamento seçimlerinde Fransız Komünist Partisi'nden (FKP) aday olur. Fanon seçim kampanyasında Cesaire için çalışır.

Cezayir Kurtuluş Savaşı sırasında FKP'nin tutumu her ikisinde de büyük hayal kırıklığı yaratır. FKP, Fransa sömürgesi olan Vietnam'ı desteklemiş olmakla birlikte, aynı tutumu Cezayir için göstermez. Cezayir, Fransa için herhangi bir sömürge değildir. Cezayir, Afrika'da Sahra'nın güneyindeki Fransa sömürgelerinden de farklıdır. Cezayir, Fransa'nın uzantısıdır ya da başka bir deyişle Cezayir, Fransa'dır. Cezayir'de 130 yıldır süren sömürgecilik boyunca bu ülkenin Fransa'nın ayrılmaz bir parçası olduğu işlenmiş, halkın ve aydınların zihninde doğal bir durum gibi yerleşmiştir.

1956 yılında Fransız parlamentosu hükümete Cezayir'deki savaşta özel bazı uygulamalar (milis kurulması vb.) için yetki verir. FKP milletvekilleri yetki yasası lehinde oy kullanırlar. Gerekçeleri, Fransa halkının da Cezayir'i Fransa'nın parçası olarak gördüğüdür. (Benzer bir gerekçe Birinci Dünya Savaşı öncesinde savaş kredilerini destekleyen SPD tarafından da kullanılmıştı: işçiler böyle istiyor.) Bunun üzerine Cesaire FKP'den istifa eder. Cesaire'nin istifa gerekçesi çok sayıda siyah aydının ortak düşüncesi gibidir: "Marksizm ve komünizmin siyah insanların hizmetinde olmasını dilerdim, tersinin değil."

Fanon, "Fransız entelektüelleri, demokratları ve Cezayir devrimi" başlıklı makalesinde, bu kesimin kendilerine sürekli akıl verdiğini, Cezayir'in bağımsızlığını desteklemek yerine pazarlık yapmaya çalıştıklarını anlatır.

J. P. Sartre gibi bir bölüm entelektüelin açık dayanışmasına karşın Fransız demokratlarının çoğunluğunun ve FKP'nin olumsuz tavrına karşın Fanon bu kesime yönelik ikna çabasını ve dayanışma çağrısını sürdürecektir.

Fanon eleştirilerini açıkça yapmakla birlikte FKP'ye ve Fransız demokratlarına yönelik sivri bir dil kullanmaz. FKP'nin tutumu açıkça şovenizm kapsamına girmekle birlikte eleştirilerinde böyle bir belirleme kullanmaz.

FKP, İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa'sının İtalyan Komünist Partisi ile birlikte en güçlü iki partisinden bir tanesidir. Fanon ve Afrikalı devrimci entelektüellerin sosyalizmin örgütlü güçlerinden bir tanesiyle olan ilişkisi büyük hayal kırıklıklarını içerir ve "onların marksizmi Avrupalıdır, bizimki başka olmalıdır" düşüncesini güçlendirir.

Fanon sonrasında Fanon

Fanon'un erken yaşta ölümünün ardından Fanon bazen unutulur gibi olur bazen güncelleşir. Rengi siyah olanların dünyanın her tarafına dağılmış olması ve onlarla ilgili olarak yapılan çok sayıda araştırmada mutlaka Fanon'a referans verilir. Fanon'un tezleri ulusal kurtuluş savaşının oldukça ilerisinde içeriğe sahiptir. O, siyahın beyaz karşısındaki psikolojisini incelemiştir. İçine itildiği derin komplekslerden nasıl kurtulabileceğini açıklamıştır.

Bu açıklama sadece 1950'li yıllardaki Afrika ülkeleri ulusal kurtuluş savaşlarında değil, ABD ve değişik Avrupa ülkelerinde yaşayan siyah insanlar (Afro Amerikalı, Afro Avrupalı) için de geçerlidir.

THY Grev yasağı ve direniş

Hava-İş sendikası ile THY patronu arasında müzakere edilen 23. Toplu İş Sözleşmesi (TİS) dönemi işçi sınıfına yönelik eşi görülmemiş saldırıları da gündeme getirdi. Son on yılın siyasal iktidarı ilk gününden itibaren sınıfa saldırıda 12 Eylül darbesini aratmazken, bu son saldırıyı 12 Eylül bile yapamadı. TİS prosedürünün her aşamasında THY patronu ile aralarında su geçirmez birlik oluşturarak bu sayede dünyada ve Türkiye'de ilk kez görülen hak gaspları yaşandı. Hava taşımacılığı iş kolunu grev yasağı kapsamına alan yasa değişikliği ILO'yu bile şaşkına çevirdi. Çünkü hem ILO sözleşmeleri açıktan açığa çiğneniyor, hem de dünyada ilk kez Türkiye'de hava taşımacılığına grev yasağı getiriliyordu.

Dava Oyunu Ya da Elli Dokuz Yılın İnkârı

Hava iş kolunda yirmi yıldır grev yapılmadı. 21. Dönem TİS görüşmeleri yapılırken (yürürlüğü 01.01.2007-31.12.2008) grev kararı alındıktan sonra TİS imzalanabilmiştir. Bu dönem TİS süreci 14 ay gecikmeye uğratılmış (yürürlüğü 01.01.2011- 31.12.2012 olacak), sendika ancak 2 Şubat 2012 tarihinde THY patronu ile müzakere masasına oturabilmiştir.

THY patronu iktidardan aldığı güçle yasaları ve yarım yüz yılı aşan uygulamayı yok saymaya çalışarak süreci 14 ay geciktirmiştir. 1963'den bu yana TİS yasasında (275 ve 1983'te çıkan 2822 sayılı yasalar) hava taşımacılığı ayrı bir işkolu olarak düzenlenmiştir. O günden bugüne kadar THY'nin bu işkolunda olduğu Bakanlıkça 59 yıldır kayıt altına alınmış ve 22 dönem yapılan TİS'lerle de belgelenmiştir. THY patronu bu belgelere rağmen hava taşımacılığı işkolunda olmadığı iddiasıyla Hava-İş'in bakanlıktan aldığı yetki belgesine mahkemede itiraz etmiştir. Bununla, kasıtlı olarak TİS sürecini uzatma hilesine başvurulmuş, bakanlık seyirci kalmış, mahkeme davayı reddetmemiştir. Eninde sonunda iş mahkemesi THY'nin gıda, tekstil vb. değil hava taşımacılığı işkolunda olduğuna karar vermiştir. Hızını alamayan THY patronu bu sefer de sendikanın % 50 + 1 işletme barajını aşamadığı iddiasında bulunarak süreci uzatmaya çalışmıştır. Bu engeli de aşan sendika 14 ay sonra 02.02.2012 tarihinde müzakere masasına oturabilmiştir. 19.03.2012'de sendika uyuşmazlık tutanağı tutarak arabulucu atanmasını istemiştir. Bu aşamadan sonra grev kararı alınacağı için THY patronu arabulucuya itiraz ederek grev kararını geciktirmek istemiştir. Nitekim mahkeme 4 ay sonraya gün vererek fiilen grev kararını geciktirmiştir. (Atanmış arabulucuya itirazı kabul yetkisi olmadığı halde; ve böyle bir dava ilktir.) Böyle bir hilenin sendika tarafından kolaylıkla aşılabileceği düşünüldüğü için siyasi iktidarın, sürece müdahale etmekten başka bir çaresi kalmamıştır. Yoksa grev kararı kapıya dayanacaktır. Böylelikle dünyada ve Türkiye'de ilk kez bir grev uygulama ihtimali, iş kolunu grev yasağı kapsamına alan yasa değişikliği ile saf dışı bırakılmıştır.

Bakanlar Kurulu kararıyla başlayan grevi bile yasadaki süre kadar erteleme gaspının örneği vardır, ama yasayla yasak kapsamına almak ilktir. Kamuoyunu yanıltmakta ustalaşanlar durum hiç böyle değilmiş ve son derece normalmiş gibi ele alarak Çalışma Bakanından Başbakana kadar ezcümle “ …ülkemizin yüz akı şirketin ve toplumun menfaati için grev yasaklanması normaldir.” demiş, hatta İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin grevi yasaklayan yasa için, “Türkiye'nin yüz akı bir kurumun grev uygulaması nedeniyle başarısının engellenmesine izin vermezdik.” diyerek yasağın amacını ve arkasındaki zihniyeti daha açık bir şekilde ifade etmekte beis görmemiştir.

Grev Kırıcılığı Yetişmedi Yerine Grev Yasağı

Tam 17 aydır belirtilen hileli hukuki yollara başvurularak geciktirilen THY Toplu İş Sözleşmesinin en önemli talebi ücret artışı maddesi değildir. 2007 yılından bu yana THY'nin filo sayısı üç kat artarken çalışan sayısı aynı oranda artmadığı için (% 50 artmış) çalışma koşulları olağanüstü ağırlaşmış, daha önceki TİS'de bulunan ve çalışma koşullarını düzenleyen hükümleri THY patronu ihlal etmeye başladığı için, yeni dönem TİS teklifinde en çok bu alan düzenlemeleri öne çıkartılmıştır. Bunlar için sendikanın grevi göze alacağını düşünen (ve de topladığı bilgilerden bu sonuca varan) THY patronu (2007'de grev kararı alındığı için TİS'i imzalamak zorunda kaldığını da unutmamıştır) siyasi iktidarla kol kola bu süreci durdurmaya çalışmıştır.

Mahkeme oyunları ile TİS sürecini uzatmaya çalışmanın asıl nedenlerinden biri de siyasi iktidarın 12 Eylül ürünü sendikalar yasası ve TİS yasasını (2821-2822 sayılı yasalar) güya değiştirme girişimidir. Toplu iş ilişkileri yasası adıyla hazırlanan taslak TBMM'ye ineceği gün Çalışma Bakanı'nın TOBB ve Türk-İş temsilcisi ile görüşerek yasa taslağının 64. Maddesinde sadece hava taşımacılığı iş kolunu ilgilendiren kritik bir değişiklik yapılıyor. Bu değişiklikle, “… İşveren grev sırasında faaliyetin %40'nı sürdürebilir. Bu durumda çalışacak işçilerin sayısı, niteliği ve çalışma yerleri, işyeri ve işletmede çalışan işçi sayısına göre işverence belirlenir.” Düzenlemesi yapılarak özel olarak THY patronuna dünyada ilk kez yasayla grev kırıcılığı yetkisi verilmek istenmiştir. Bu tasarı TBMM komisyonunda aynen bu hali ile kabul edilerek mecliste müzakereye açılmak üzere sıraya konmuştur. Ancak, TİS süreci her an grev aşamasına gelebileceğinden, yasa tasarısı yetiştirilememiş, THY patronu da apar topar devreye girerek AKP milletvekillerine işin yakıcılığını hatırlatmıştır. AKP İstanbul Milletvekili Metin Külink öncülüğünde bir grup milletvekili, “ Korsan taksiler, otopark mafyası ve itfaiye erleri” için düzenlenen torba kanun teklifine 2822 sayılı TİS yasasının 29. Maddesinin grev yasağı olan işlere “Hava taşımacılığı” ilavesini yaparak grev yasağını bu işkolunda kanunlaştırmıştır.

Toplu iş ilişkileri yasa tasarısındaki grev kırıcılığı yetişmeyince, 12 Eylül'ün bile silah zoruyla yapamadığı, bu iş kolu için grev yasağı THY patronunun imdadına yetiştirilmiştir. Bu yasa, bu işkolunda dünyada ilktir. Altına imza atılan ILO sözleşmesinin 87 ve 98 sayılı sözleşmesine aykırı olduğu gibi Anayasanın 90'ıncı maddesine de aykırıdır.

THY işçisi grev hakkı olmadan sorunlarını çözemeyeceğini ve dişe dokunur bir TİS yapamayacağını bildiği için 29 Mayıstan bu yana meşru direniş hakkını kullanıyor. THY patronu ise boş durmayarak yasadışı grev yapıyorlar yakıştırması yaparak 305 THY işçisini yasaları hiçe sayarak cep telefonundan SMS çekerek işten attığını açıkladı. Başbakan ve bakanlar ağız birliği yaparak, “… Milli ekonominin çıkarı ve toplumun huzuru için …” diyerek olup biteni savunmuştur. THY yönetim kurulu başkanı Hamdi Topçu ise baklayı ağzından çıkararak “hava taşımacılığında sadece THY'de sendika var” diyerek gerçek niyeti dile getirmiştir.

Sıra Kimde Ve Nede?

THY patronu ile anlaşamayan sendika grev yasağı nedeni ile yasanın tanıdığı sürede TİS yapamadığı için 06.06.2012 tarihinde TİS yapılması için (işkolu yetkisini kaybetmemek için) YHK (Yüksek Hakem Kurulu)'na müracaat etmiştir. Kamu çalışanları da yasal sürede anlaşamadıkları için toplu sözleşmelerini Kamu Görevlileri Hakem Kuruluna göndermişlerdi. Sonuç: % 4 + 4'lük ve hak kaybına neden olan bir TİS'tir. YHK kurulundan THY çalışanları için daha ağır kayıpların olduğu bir TİS'nin gelme ihtimali yüksektir.

Grev yasağı olduğu için akıbetin böyle olacağını bilen THY işçisi 29 Mayıstan bu yana grev yasağının kaldırılması için direnmektedir. KESK, DİSK, TÜRK-İŞ ve TMMOB direnişteki THY işçilerine destek ziyareti yaptılar ve basın açıklamaları yolu ile de grev yasağını protesto ettiler. Hava-İş sendikasının da içinde yer aldığı SGBP (Sendikal Güç Birliği Platformu) da aynı minvalde tutum sergiledi. Alınan böyle bir tutumla iktidarın geri adım atacağını sanmak saldırının amacını ve THY ile sınırlı kalamayacağını en hafifi ile görmemektir.

THY işçisine yapılan bu saldırı savuşturulamaz ise hak gaspları süreci hız kazanacaktır. Yeni yasaklar devreye sokularak sınıf ve sendikal hareketin tam denetim altına alınmasında önemli mesafe kat edilerek sermayeye dikensiz gül bahçesi hazırlanacaktır. Kıdem tazminatının fona devredilme süreci hızlanacak, özel istihdam büroları geciktirilmeden devreye sokulacaktır. Siyasi iktidarın Ulusal İstihdam Stratejisi eylem planı önündeki engeller kaldırılarak hayata geçirilecektir.

Çalışma Bakanı'nın ve ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı'nın her fırsatta '657 sayılı kanun yaşlanmıştır, emekli edip değiştirelim' demeleri bundandır. 657 sayılı kanuna karşı yasa taslağı hazırdır ve en uygun zamanda meclise inecektir. Taslağın geçici 11. Maddesine göre “… Personelin grev kararı vermesi, bu yolda propaganda yapması, herhangi bir grev veya grev teşebbüsüne katılması, grevi desteklemesi yahut teşvik etmesi yasaktır.” düzenlemesinin yer alması ne yapılmak istendiğine açık kanıttır.

Yapılanlar ve hemen ulaşılabilecek kanıtlar ve hazırlıklar bize göstermektedir ki, siyasi iktidarın hedefinde işçi sınıfının tamamı, sendikal hareket ve kazanılmış hakların kalanının eksiksiz tasfiye edilmesi vardır.

Şimdi, siyasi iktidarın bu oyunu ya bozulacak ya da sınıfa saldırının ardı arkası kesilmeyecektir. Eğer THY işçisinin direnişi, 23 Mayıs 2012'de KESK ve KAMU-SEN'in birlikte yaptığı genel grev tekrar edilir, DİSK ve TÜRK-İŞ genel grev ilan edip, TTB, TMMOB gibi emek yanlısı kuruluşların desteği ile birleştirilip böyle bir cephe ile mücadele örülebilirse bu süreç durdurulabilir. Burada en büyük sorumluluğun sosyalistlere düştüğünü söylemek bile fazlalıktır. 12 Eylül'ün silah zoruyla yapamadığını yapmaya kalkanlar sadece bundan anlar. Bu, bugünün 15-16 Haziranıdır. Alternatifi sadece çıkmaz sokak değil, daha fazlasıdır!...

Rejimin AKP'leşmesi

Başbakan dört yılda bir yapılan genel seçimlerin hükümetin işini lâyıkıyle görmesine engel olduğunu, yetmediğini, eskisi gibi yine beş yılda bir yapılmasının daha uygun olacağını söyledi. Bu çıkışın ardında parlamenter demokrasinin istenmeyen ve beklenmeyen bir “sürpriz" unsurunu her zaman içinde taşıması bakımından bir “tehlike” arzettiği kaygısını görmek pekâlâ mümkün.

Dört yıl yetmiyorsa beş yıl da yetmeyebilir, hatta –isterseniz– on beş yıl da! İstikrar içinde verimli iş görme uğruna Türkiye Büyük Millet Meclisi’den külliyen sarfı nazar edilemez mi? Uluhakan Abdülhamit Han’nın günâhı neydi? Ya da bir zamanlar Anayasa Mahkemesi raportörü olan Osman Can biraderimizin hukuka giydirmeye pek meraklı olduğu cezvit mantığına sığınarak, “Millet ve AKP bâki kaldıkça TBMM teferruattır,” denilse kıyamet mi kopar?

Başbakan bir laf daha etti, Mayıs ortalarına doğru: “Tutuklu milletvekilleri AKP’nin sorunu da değil, işi de. Mecliste ele alınmasına biz yokuz. Anayasa’nın 14. Maddesi ortada. Bırakın bu sorunu yargıçlar çözsün,” dedi ve “onları aday gösterirken düşünselerdi. Yargıdan adam kaçırmaya kalktılar,” diye de ekledi. Bu tavır, işte, tipik AKP’li tavırdır. Her durumu kendi çıkarına uydurmak için AKP’liler ve en başta AKP lideri T. Erdoğan, adeta bir sanat haline getirdikleri kaba demagojinin, safsatanın yine şahikasını sergilemekteler.

Bir kere, tutuklu milletvekillerini aday yapan siyasi partiler değil, Yüksek Seçim Kurulu’dur. Partiler sözkonusu kişileri aday adayı olarak Kurul’a sunmuşlar, Kurul durumlarını enine boyuna inceleyerek ve seçilmelerine anayasal ya da yasal bir engel olmadığını saptayarak onları aday ilan etmiştir. İkincisi, Meclis Başkanı C. Çiçek’in inisiyatifiyle geçen yıl Meclisteki partiler arasında bu soruna Meclis içi bir çözüm bulunması için çalışılacağına dair bir protokol imzalanmış, Tayyip Erdoğan da AKP Genel Başkanı sıfatıyla o protokolü imzalamıştı. Şimdi, imzasını hiçe sayıp sözünü tutmamakta, mezhebi ve meşrebi mucibince hiç bir beis görmemektedir.

Üçüncüsü, söz konusu milletvekillerinin tutukluluklarının Cemaat ya da Hizmet ehli oldukları artık hiç şüphe götürmeyen yargıçlarca sürdürülmesinin o milletvekillerinin Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde söz ve oy haklarının gaspı demek olduğu gün gibi aşikârdır. Yasamanın alanına yargının bu şekilde müdahalesi (hatta, tecavüzü) sorunun vahamet derecesine işaret ediyor. Başbakan’ın gittikçe daha üst perdeden söylemine pelesenk ettiği milli irade ve sandık edebiyatı ile bu halin sürüp gitmesi karşısında sergilediği duyarsızlığı nasıl bağdaştırdığı herhalde kendisine sorulacak bir soru olmasa gerek. Alacağınız cevap şimdiden bellidir.

Dördüncüsü, Tayyip Erdoğan’ın daha önce verdiği sözden dönüp şimdi böyle bir tavır almasının ardında, Meclis’te ola ki yeni anayasa oylamasıyla ilgili birtakım sayı hesaplarının olduğu da hiç olmayacak bir şey değil. Böyle bir şey, sonunda partiler arasında nasıl olsa bir mutabakat sağlanamayacağı, ya da sağlanabilecek herhangi bir mutabakatı AKP’lilerin işlerine geldiği gibi torpilleyebilecekleri kanaatiyle, istedikleri, gerekli gördükleri ve kendilerine yakıştırdıkları, ya da küresel kapitalizmin kimi âcil ve akut ihtiyaçlarının ve taleplerinin karşılanmasına müzahir bir “yeni" anayasayı tek başlarına (referandumlu ya da referandumsuz) çıkarabilecekleri düşüncesinin en azından AKP kulislerinde istişare konusu olduğunu da gösterir.

Beşincisi –ve en vahimi– Başbakan herkesin gözünün içine baka baka, “Anayasa’nın 14. Maddesi orda duruyor!” demekle –adına ister faşist cunta anayasası deyin, ister lanet olası zombi anayasa!– 82 anayasasına yürekten sahip çıktığını, o anayasanın sağladığı imkânlarla seçmen iradesi üzerinde sürdürülen tasalluta bigâne kalarak Cemaat yargıçlarının suçuna ortak olduğunu âdeti veçhiyle “açık ve net" ortaya koymuştur.

Bütün bunlar, kısaca, AKP’nin başı ve sair ileri gelenleri arasında rejimi AKP’leştirme yönünde bir eğilimin gün be gün güçlenmekte olduğunu gösteriyor. Önlerine koydukları hedef, öyle otoriteryenlik ya da sivil vesayet gibi kavramlarla ifade edilebilir bir şey değil. Çok daha ileri ve vahim, tehlikeli bir gidişin habercisi.

Hedefe ne kadar yaklaşmış olduklarını söylemek henüz mümkün değil. O hedefe her şeyi göze alarak, ne yapıp edip mutlaka ulaşacakları da bugünden kestirilemez. Ama gidişin o istikamette olduğunun, kısaca, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin, küresel “ileri demokrasi” rüzgârlarının estiği bir dünyada çağ dışı kalmış fuzuli bir “anayasal kurum"a dönüştürülüp âlâyü vâlâ ile devre dışı kılınmak istendiğinin görülmesi için ortada –12 Eylül yönetim anlayışından menkul Kanun Hükmünde Kararnameler yoluyla yasama erkine el koymanın sıradanlaştırılmasından, belli başlı hayati önemi haiz işlevleri tırpanlanıp kadükleştirilen Meclis Genel Kurulu yerine AKP Meclis grubunun ikâme edilmesine kadar– yeterince alâmet olduğu muhakkak.

Asıl sorun, bu gidişin ardındaki niyetin nereye varacağı ya da oraya varıp varmayacağı değil, o alâmetlerdedir.

Tarih hemen şimdi, gözlerimizin önünde yazılıyor…

Din, Merkantil Çıkarlar ve Eleştiri

Marx, gençlik yıllarında Hegel ve sol Hegelciler ile hesaplaşırken kaleme aldığı bir makalesine şu cümle ile başlamıştı: “Almanya için dinin eleştirisi esas itibariyle bitti ve dinin eleştirisi her türlü eleştirinin başlangıcıdır”.1

Aslında genç düşünürün bu makalesi Alman felsefesi ile Fransız devrimi ilkelerini, yani teori ile pratiği birleştirmek amacıyla Fransa'da çıkaracağı dergi (Alman-Fransız Yıllığı, 1844) için yazılmıştı ve aynı dergide yayınlanacak olan Yahudi Sorunu başlıklı yazısını tamamlayıcı nitelikteydi. O yıllarda Feuerbach dinin antropolojik temelde eleştirisini yapmış, Bruno Bauer de kısa süre sonra dinleri –ve özel olarak da Yahudiliği– eleştiren bir eser (Die Judenfrage, 1843) kaleme almıştı. Marx, burjuva insan hakları doktrinini eleştiren ve B. Bauer'inki ile aynı başlığı taşıyan yazısında bunlara yanıt veriyordu.

1840'ların başlarında Almanya'da tüm siyasi eleştiriler din ve ilahiyat kılıfı içinde yapılıyordu. Oysa Fransa, Aydınlanmacı düşünürler sayesinde bu evreyi daha 18. yüzyılda aşmış ve 1789 Devrimi de laik felsefe ilkelerini adeta kutsallaştıran bir bildiri yayınlamıştı. Bu alanda daha sonra yaşanan karşı-devrimler ne olursa olsun artık ülkede “siyasal eleştiri” öncelikli bir statüye kavuşmuştu. Kant'tan itibaren Fransız Devrimi'nin tüm Alman düşüncesini en çok etkileyen yönü de bu oldu. Kant “Aydınlanma” konusundaki anlayışını, bütün açıklığı ile, tam da Fransız Devrimi'nin patladığı yıl ortaya koydu.

Gerçekten de daha 1789'da, “Yüzyılımız, gerçek bir eleştiri yüzyılıdır;" diyordu Kant; "hiçbir şey eleştirinin dışında kalamaz: Ne kutsallığı dolayısıyla din ve ne de yüceliği dolayısıyla yasalar.” (İtalikler Kant'ın).2 Alman filozof iki yıl sonra Aydınlanma konusundaki ünlü konferansında da aynı noktaların altını çizmiş ve şu tanımı vermişti: “Aydınlanma'nın temel noktasını, insanların bizzat kendilerinin sorumlu oldukları vesayet durumundan, özellikle de din konularındaki vesayetten çıkmalarında görüyorum; çünkü dînî vesayet tüm vesayetlerin hem en zararlısı hem de en onur kırıcısıdır”3

***

1840'ların başlarında Marx ile Bruno Bauer din konusunda tartışırken Almanya Fransa'dan hayli farklı koşullar içinde bulunuyordu. Napolyon savaşları küçük Alman devletlerinde devrim ilkelerini yaymış ve bu arada halk kesimlerinde de “tebaa”dan “vatandaş” statüsüne geçiş sürecini başlatmıştı. “Yahudi sorunu” da bu bağlamda ortaya çıkmıştı. Mali planda çok güçlü bir konuma gelen Yahudi cemaati artık siyasal haklar da talep ediyor, “din devleti”nin kısıtlamalarından kurtularak Almanlarla eşit statüye kavuşmak istiyordu. Bu istek aslında tüm devrimci Alman aydınlarının da desteklediği bir istekti. Fakat nasıl gerçekleşecekti?

Bu konuda en radikal çözüm önerisi Bruno Bauer'den geldi.

Bruno Bauer'e göre din irrasyonel bir ideolojiydi ve Feuerbach'ın gösterdiği gibi insanların icadıydı. Üstelik giderek halk kitlelerinin aydınlanmasını önleyen bir “afyon” haline gelmişti.4 Bu bakımdan “Yahudi Sorunu”nu çözmek için yapılacak şey de Almanlarla Yahudileri ayıran iki dini (Hıristiyanlığı ve Yahudiliği) ortadan kaldırmak olmalıydı. “Eşit vatandaş” statüsü ancak bu yolla kurulabilirdi.

B. Bauer sorunu kökten halletmek istiyordu; ne var ki Marx bu fikirde değildi. Bu önerisiyle, Bauer, salt siyasal planda kalmış, asıl sorunun sosyal olduğunu görememişti. Almanya elbette anayasal planda bir “din devleti” olmaktan çıkmalıydı; fakat bu, inançların yok edilmesi yönünde bir kavgayı gerektirmiyordu. Din devleti olmaktan çıkan bir siyasal toplulukta din de siyasal statüsünden kurtulacak ve sivil toplumun bir parçası haline gelecekti. Ve böylece mülkiyet ve sermaye ilişkileri bağlamında diğer sivil toplum öğeleriyle birlikte ele alınarak değerlendirilecekti. Bu temel fikrini, Marx, Yahudi Sorunu'nda şu cümlelerle ifade etmiştir: “Biz Yahudilere, Bauer gibi 'Jüdaizm'den köklü bir şekilde kopmadan siyasal olarak özgürleşemezsiniz' demiyoruz; onlara daha çok şunu söylüyoruz: Jüdaizm'den tamamen ve köklü biçimde kurtulmadan siyasal olarak özgürleşebileceğiniz içindir ki tek başına siyasal özgürleşme, (reel) insanın özgürleşmesi değildir”.5

Marx'ın Yahudiliği finans çevreleri ile bağlantıları çerçevesinde ele alan ve kıyasıya eleştiren çözümlemeleri bu küçük eserdeki anlayışa dayanmaktadır. Bu bağlamda Marx, ideolojileşmiş bir dinin, toplumsal sınıflaşma temelinde “afyon” işlevi görebileceği gibi, “kalpsiz dünyanın ruhu (Gemüt) ve esprisiz (Geist) durumların esprisi” olarak “yoksulluğa karşı bir protesto” olma işlevi de görebileceğini söylüyordu.

***

O tarihlerde Osmanlı toplumu da din ve siyaset ilişkileri açısından bir bakıma Almanya'ya benzer koşullarda bulunuyordu. Devlet bir din devleti idi ve Müslüman olmayan tebaa “milleti mahkûme” statüsüyle kamu yönetiminin dışında tutulmuştu. Gerçi Tanzimat Fermanı eşitlik yönünde bir adım atmış, Müslümanlar gibi Müslüman olmayanların da can ve mal güvenliğinin garanti altına alınacağını ilan etmişti. Ne var ki bunlar Osmanlı Devletini bir din devleti olmaktan çıkarmıyordu. Zaten Ferman'da da Osmanlı çöküşüne “Ahkâm-ı celilei Kur'aniye ve kavanini şer'iyeye kemaliyle riayet edilmemesi” neden olarak gösterilmişti. Kısaca Rönesans, Reform ve Aydınlanma hareketlerinin dışında kalan Osmanlı ülkesinde, Şeriat, egemen zümrenin hizmetinde ilahiyat, fıkıh ve ahlak ilkelerinden oluşan genel bir “ideolojik sistem” statüsünü koruyordu. III. Selim'den itibaren başlayan Batı “bilim”ine ilgi de, aslında, insan tecessüsünün “gerçek”leri her türlü tabu ve önyargının dışında arama tutkusundan doğmamıştı. Daha çok, bilimin teknolojiye dönüşerek bir üretim gücü haline gelmesi ve Osmanlıların karşısına yepyeni bir “savaş teknolojisi” olarak çıkmasıyla başlamıştı. Ve “savaş fenni” ne duyulan merak, Osmanlı “Devri saadet”ine yeniden dönebilmek için bu teknolojiyi alma gereğinin anlaşılmış olmasından kaynaklanıyordu. Oysa bu gelişme, “bilim” kavramına da aykırı bir şekilde, özgür araştırmayı giderek sermayenin esiri kılan bir sürecin ifadesiydi.

***

Aslında Osmanlı Devleti'nde Tanzimat'la atılan çekingen adımlar bile ürküntü yaratmış ve devlet matbaası, 1839'u izleyen yıllarda, dinci fanatizmin önde gelen temsilcisi Mehmed Birgevi Efendi'nin eserlerini yeniden yayınlamayı bir ihtiyat önlemi olarak görmüştü.6 Kırım Savaşı' ndan sonra, özellikle Fransa'nın baskısıyla gayrimüslimleri “eşit vatandaş” statüsüne yaklaştıran yeni bir Ferman kabul edilince, buna ilk karşı çıkan da Reşit Paşa oldu ve Osmanlı tarihinde yeni bir kavga başladı. Dahası, çok geçmeden Yeni Osmanlılar da bu kavgayı Ali ve Fuat paşaları bile dinsizlikle suçlamaya varan bir bağnazlığa dönüştürmeyi başardılar. Gerçekten de Namık Kemal, Devletin asıl Anayasası'nın (“Şartname-i hakikî”sinin), Şer'i Şerif olduğunu söyler ve “(ona uyulmuş olsa idi) Tanzimat'ı neşre hâcet kalmazdı” derken; ya da Ziya Paşa, en ünlü şiirlerinden birinde, Ali ve Fuat paşalar dönemini “Dinsizlere tevcîh-î reviyyet (itibar edilmesi) yeni çıktı” diye nitelerken böyle bir eğilimi temsil ediyorlardı.7

***

Yeni Osmanlılar hareketi, eklektik yapısına ve kendi içindeki tutarsızlıklara rağmen, “modernleşme” tarihimizin önemli bir halkası olarak kabul edilmiştir. Ne var ki, “vatan” ve “hürriyet” gibi kavramları yüceltmelerine ve geleneksel Osmanlı “meşveret”ini “demokrasi” perspektifinde yorumlamalarına rağmen, Yeni Osmanlılar laik bir açılımı ifade etmiyor, Şeriat sınırlarını zorlamıyorlardı. Oysa Engels'in daha 1840'larda söylediği gibi, “ilahiyat zamanla ya özgür bir felsefeye dönüşür ya da kör bir inanç haline gelir”.8 Osmanlılar, özgür bir felsefe geliştiremedikleri ve Batı'daki gelişmelere de kulaklarını tıkadıkları için, bir zamanlar İbn Rüşd'leri, İbn Haldun'ları yaratmış İslam ilahiyatı giderek ülkede kör bir inanca dönüştü. Batı kapitalizminin ve “Doğu Sorunu” diplomasisinin şekillendirdiğ i bu gelişmeler Mithat Paşa ve “Kanun-u Esasi” ile kendi mantığının sınırlarını zorlayınca da süreç sona erdi ve II. Abdülhamit fundamentalizmi koyu “istibdat”ını, bu koşullarda, Taif cinayeti ile temellendirdi.

***

Osmanlı Devleti siyasal alanın kontrolü dışında, özerk “sivil toplum” kuruluşları –ya da Habermas'ın daha ayrıntılı olarak çözümlediği bir “kamusal alan” – yaratamadan tarihe göçtü. Fakat bu alanı Cumhuriyet yönetimi kurabildi mi?

Batı'da “kamusal alan”, kamusal sorunların özgürce tartışıldığı bir alan olarak sanayileşme ve şehirleşme süreci içinde ortaya çıkmıştır. Sermaye birikiminin cılız kaldığı ve modern sınıfların oluşmadığı bir yapıyı devralan erken cumhuriyet döneminde “kamusal alan”ın gelişememiş olması doğaldı. 19. yüzyıl Osmanlı toplumunda en tutucu sınıflarda kök salmış ve bazı dogmatik klişelere indirgenerek çağdışı bir “hayat tarzı” ile özdeşleşmiş Osmanlı reel İslamı bu gelişmeyi hem önleyen hem de simgeleyen etkenlerden biri olmuştu. Bu yüzden –otoriter yolla da olsa– tekke ve tarikatların yasaklanması gerçek özgürlük yönünde atılmış bir adım teşkil etti. İlginçtir ki tüm İslam dünyasını ilgilendiren ve bugün bile hararetle tartışılan bu uygulamayı en iyi anlayanlardan biri o dönemin ünlü İslam düşünürü Muhammed İkbal olmuştur. Gerçekten de Hintli düşünür 1930'da yayınlanan “İslam'ın yeniden yapılanması” başlıklı eserinde bu devrimci adımı övüyor ve tüm İslam âlemine örnek olarak gösteriyordu.

Aslında İkbal tarikatlara ve tasavvufa karşı değildi ve eserinde Mevlana'ya olan hayranlığını da saklamamıştır. Ne var ki tüm İslam dünyasında tasavvuf zamanla bozulmuş ve özgür düşünceye engel teşkil etmeye başlamıştı. “En aslî sufi okulları,” diyordu İkbal, “İslam'da dini tecrübeyi yönlendirerek ve ona bir biçim vererek yararlı bir iş yaptılar; fakat şimdiki (1920'lerdeki T. T.) temsilcileri, modern espri konusundaki cehaletleri yüzünden bu alandaki tecrübe ve düşünceden ilham alma gücünden mutlak olarak yoksun kimselerdir.”9 Aynı bağlamda, Hintli düşünür, materyalist felsefede de övgüye değer bir taraf buluyor ve materyalizmin “halkın cehaletini ve saflığını istismar etmek için halkı uyutan mollalara ve sûfilere karşı etkili bir silah olduğunu” söylüyordu.10

***

Cumhuriyetin tek partili döneminde de, Türkiye'de din, bir “kişisel inanç alanı” olarak değil, toplumun belli kesimlerinde hayatın her yönünü kapsayan bir “ideoloji” olarak ele alınıp analiz ve eleştiri konusu yapılmadı. Çabalar, daha çok, dini “tarihsel”leştirerek ortaçağ hurafelerinden kurtarmak ve yaşanan çağla uyumlu kılmak yönünde sarf edildi. Aslında böyle bir yaklaşımın kökeni İslam tarihinde de mevcuttu. Daha bin yıl önce Abbasi Devleti'nde Mutezile akımı Kuran'ın “halk edilmiş”, yani “tarihsel” olduğunu savunmuş, hatta bir ara Hilafet'i de ele geçirmişti. Sonradan bir karşı devrimle ezilmiş olsalar da, Mutezile mensupları tüm tarih boyunca İslam'da çağdaşlaşma ve sekülerleşme eğilimlerini temsil ettiler. İkinci Meşrutiyet yıllarında bizde de dine –adı anılmadan– Mutezile esprisi içinde yaklaşan düşünürler ortaya çıktı. Şair Mehmet Akif, Safahat'da Kuran'ın “asrın idraki içinde” yorumlanmasını savunurken tam da bu çizgiyi temsil ediyordu. Amak-ı Hayal romanında bir kahramanı ağzından Allah'ı ararken aklı sorgulayan ve Erasmus gibi akıllı ile deli arasındaki farkı tartışan Şehbenderzade Ahmet Efendi de aynı sorunsal içindeydi. Geleneksel Kelam ilmini çağdaş felsefeyle diyalog ve tartışma içinde yenilemeye çalışan İsmail Hakkı İzmirli ise aynı akımın felsefedeki temsilcisi idi. Örnekleri daha da uzatabiliriz; ayrıca unutmayalım ki Muhammed İkbal de Türk Devrimi'ni överken Hilafet'in kaldırılarak dinle devletin ayrılmasını Mutezile geleneği perspektifinde yorumlamıştı. Oysa Cumhuriyet'in ilanından doksan yıl sonra, bugün, ülkede en güçlü dini akım olarak karşımıza hala Ortaçağ'dan kopamamış ve siyasallaşmış akımlar çıkıyorsa bütün bu çabaların amacına tam anlamıyla ulaşamadığını kabul etmeli ve bunun nedenleri üzerinde düşünmeliyiz. Gerçekten de Türkiye'de dinci ideoloji, liberallerin öncelikli referansı Weber'in modernleşme olarak sunduğu “rasyonelleşme” ve “büyülerin çözülmesi” (Entzauberung) sürecinin aksine giderek güçlenmekte, din adına yasaklama çabaları giderek daha geniş bir alana yayılmaktadır. Burada bu gelişimi yaratan sosyo-kültürel nedenlerin ayrıntısını bir yana bırakarak, yazımızı günümüzle ilgili bazı genel gözlemlerle bitirelim.

***

Bugün Türkiye'de İslamcılar –ve de soyut bir “demokrasi” anlayışından hareket eden liberaller– tek parti dönemini bir baskı ve zorbalık dönemi olarak görüyor ve eleştiriyorlar. Kuşkusuz bu eleştiriler tamamen haksız değildir ve tek parti döneminde sadece Şeriatçılar değil sosyalist ve demokrat aydınlar da yer yer bu baskı ve zorbalıklardan nasibini almıştır. Ne var ki bu eleştiriler hiç de yeni değildir ve çok partili hayata geçişle beraber bugün bütün bu söylenenlerin, hatta daha fazlasının söylenmiş olduğunu unutmamalıyız. O halde bugünkü durumda hiçbir özgün taraf yok mudur? Ya da varılan noktada tarih yinelenmiş ve trajedinin yerini, Hegel'in dediği gibi, komedi mi almıştır?

Aslında bugünkü durumdaki özgün taraf, kutsallık ve “inanç özgürlüğü” perdesi altında, dinin kapitalist çıkarlarla bütünleşmiş bir ideoloji olarak eleştirisinin dahi giderek zorlaşmakta oluşudur. Böylece, yazımızın başında ifade ettiğimiz koşullara dönüyor ve dinle siyaset ilişkilerini yeniden tartışmak durumunda kalıyoruz.

Bir “özgürlük rejimi” olarak demokrasi elbette ki her türlü inanca saygı ilkesi üzerine kurulmuştur. Ne var ki insan inançları dini inançlardan ibaret olmadığı gibi “kutsallık” da dinlerin tekelinde değildir. Hele tek bir dinin ya da mezhebin tekelinde hiç değildir. Farklı inançlara elbette saygı gösterilmedir; fakat inançlar toplumsal düzen ve belli çıkar çevreleriyle bütünleşmiş bir “ideolojik sistem” şeklinde karşımıza çıkıyorsa bu saygı eleştiri hakkımızı ortadan kaldıramaz; aksine zorunlu kılar. Oysa bugün Türkiye'de tanık olduğumuz –ve giderek hegemonyacı statü kazanan– eğilim tam da bu yöndedir. Ülkede din hızla siyasallaşıyor ve belli bir “hayat tarzı” paradigmasıyla merkantil çıkarların aracı haline getiriliyor. Böylece mevcut kapitalist uygulamaları değerlendirebilmek için de dinle siyaset ve ekonomiyi bir arada ele almak ve birlikte eleştirmek kaçınılmaz oluyor.

Öyle görünüyor ki din ve devlet ilişkilerinde bugün unutulan nokta şudur: Laiklik, genel anlamıyla, düşünce ve inanç özgürlüğü demektir ve dini inançları dışlamaz; buna karşılık dinin siyasallaşması, sonunda laikliği mutlaka dışlayacak bir evrimin başlangıcıdır. Dinle laikliğin uzlaşabileceği nokta, dinin siyasallaşması değil, sivil toplumun bir parçası olarak nesnel koşullar bağlamında değerlendirilmesi ve eleştirilebilmesidir. Bu bağlamda bizde bu konuda sorulması ve üzerinde düşünülmesi gereken soru da şu oluyor: “Demokratik” Türkiye'de, günümüzde, Kant'ın iki yüzyıl önce söylediği şekilde, her şey gibi din de eleştiri konusu olabiliyor mu?

Elbette ki bunun hiç yapılmadığını söyleyemeyiz. Ne var ki demokrasi ve laiklik tartışmalarının merkezinde yer alması gereken değerlendirme ve eleştiriler medya dünyasında kendisine ancak marjinal planda yer bulabiliyor ve merkez medyada istisnai olarak yer alabildiği durumlarda da, çoğu kez, merkantil çıkarların aracı haline gelmiş bir inanç demeti, (Cemaat, Hizmet Hareketi, Akıncılar vb gibi adlar altında) olumlu ve özendirici bir tablo içinde sunuluyor.11 Öyle görünüyor ki, geniş –ve yer yer çelişkili– bir koalisyonun bugün ülkede “demokrasi”yi getirmiş olduğu nokta budur. Bu koalisyon, Başbakan Erdoğan'ın giderek radikalleşen İslamcı söz ve eylemleri karşısında çözülme eğilimleri gösterirken, bilime düşen görevde din, siyaset ve ekonomi ilişkilerini birlikte ele alıp incelemek, açıklamak ve eleştirmek olacaktır.

***

1 K. Marx; Critique de la Philosophie du Droit de Hegel; Paris, Aubier, 1971, s. 51. (İtalikler Marx’ın).
2 Kant, Critique de la Raison Pure, Paris, Garnier-Flammarion, 1976 (ilk baskı 1781), s. 31; 1 no’lu dipnotu.(İtalikler Kant’ın).
3 Kant; Vers la paix perpetuelle; Que signifie s’orienter dans la pensée; Qu’est-ce que les Lumières; Paris, Garnier-Flammarion, 1991, s. 50. (italikler Kant’a ait).
4 Genel olarak Marx’a atfedilen “Din, kitlelerin afyonudur” cümlesi aslında ilk kez Bruno Bauer tarafından söylenmiş (Der Christliche Staat und unsere Zeit; Hallische Jahrbücher, 1841) ve Moses Hess de bunun yayılmasında rol oynamıştı. Marx, yukarıdaki satırları yazarken (1843) bu formül çok yaygın bir düşünceyi ifade ediyordu ve bu yüzden Bauer’e gönderme yapmak gereksizdi.
5 K. Marx; La Question Juive, Paris, Union Générale d’Edition, 1968, s. 34.
6 Bkz. J. Hammer; Bibliographie Ottomane, Journal Asiatique, 1843 ve 1844 Mart sayıları.
7 Namık Kemal, Bütün Makaleleri, I, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2005, s. 221-224. 18 Ramazan 1289 tarihli İbret gazetesinde çıkan Tanzimat başlıklı makale. Ziya Paşa’nın 1870 tarihinde, İsviçre’de iken kaleme aldığı bu dizesi Terkibi Bend’de yer alıyordu. Bkz. Dr. Kemal Kahraman, Ziya Paşa, Timaş Yayınları, İstanbul, 2001, s. 88.
8 F. Engels; Esquisse d’une Critique de l’Economie Politique; Annales Franco-Allemandes (Paris, 1844) içinde.
9 M. İqbal; Reconstruire la Pensée Religieuse de l’Islam; Paris, 1955, s. 28 (ilk baskı, Lahor, 1930).
10 Aynı eser; s. 18.
11 Bunun son örneklerinden birine Zaman gazetesi yazarlarından Şahin Alpay’ın Radikal’de yayınlanan bir söyleşisinde tanık oluyoruz. Alpay, bu söyleşisinde, Fethullahçı Hareket’in (“Hizmet Hareketi”nin) Özal’la başlayan dışa açılmanın devamı olduğuna işaret ettikten sonra, bu açılımın “Türk işadamlarının, özellikle AK Parti iktidarından sonra dünyanın dört tarafında ticari faaliyetlerini yaygınlaştırmasına sebep olduğunu” anlatıyor ve şu tanımı veriyor: “Bu hareket eğitim ve ticaret hareketidir”. Alpay’a göre F. Gülen’in (120 ülkeye yayılmış) okullarının “faaliyete geçmesinden bir süre sonra Türkiye’den gelen işadamları hemen faaliyete başlıyor; çünkü bu okullar aynı zamanda bir ticari köprü kuruyor”. Radikal; 20 Şubat 2012

"Sıfır sorun"dan düşmanlık ilanına

Suriye'nin Türk savaş uçağını düşürmesine karşı Türk tarafının gösterdiği tepki pek çok kimsenin bildiği bazı örtülü gerçeklerin açık bir şekilde görülmesine de yol açtı. Daha da önemlisi, Suriye topraklarını üzerinde bir tampon bölge oluşturma emellerini gerçekleştirme için olayı bir vesile yapmaya hazırlandığını ortaya koydu.

Tayyip Erdoğan "Suriye artık düşman ülke" dedi, oysa Türkiye bu ülkeye karşı zaten düşmanca davranmaktaydı, muhalifleri ağırlıyor, onlarla toplantılar düzenliyordu. Erdoğan'ın sözleri Türk hükümetinin krizin bahane olarak kullanılacağına dair belirtiler verdi.

Erdoğan'ın sözleri "angajman kurallarının değişeceğini" ve bunun sonucunda sınıra yaklaşan Suriye askeri hedeflerinin tehdit olarak görüleceğini açıklaması, Suriye içinde "tampon bölge" uygulamasını fiili olarak hayata geçirmeye dönük bir açıklamaydı. Nitekim üç Suriye helikopterine karşı gösterilen tutum ilk uygulama oldu. F-16 savaş uçakları kaldırılarak helikopterler kendi ülkelerinde tehdide maruz bırakıldılar.

Türkiye Cumhuriyeti Başbakanının "Suriye eli kanlı diktatör ve çetesinden kurtuluncaya kadar Türkiye gereken her türlü desteği verecektir" demesi silahlı muhalif grupları destekleyen hükümetinin bundan sonra bunu açıktan yapacağı, askeri desteği daha öteye taşıyacağı anlamına gelmekteydi.

Yakın zamanlarda Batı basınına yansıyan bilgiler Hatay'da mülteci kamplarının yanı sıra, askeri eğitim kampları da bulunduğunu ortaya koymuş ve kamplarda Suriyeli muhaliflere Türkiye ve ABD tarafından silah temin edildiği, eğitim verildiği bildirilmişti. Suriye'de ateşkes sağlanması için BM tarafından uygulanmaya çalışılan Annan Planı'nı kağıt üzerinde kabul eden AKP hükümeti, bu nedenle bu planı sabote etmeye dönük saldırılar düzenleyen muhaliflere silah ve askeri eğitim verdiğini resmi olarak kabul etmese de söylenenler gerçekti.

Muhaliflere silah sevkiyatı

New York Times gazetesi ABD'li yetkilileri kaynak göstererek Washington'un Suriye'deki muhaliflere CIA aracılığıyla otomatik tüfek, tanksavar ve diğer bazı başka silahların verildiğini yazmıştı.

Bu silah sevkiyatının, Suriye'deki Müslüman Kardeşler'in de aralarında olduğu bir grup aracıdan oluşan gizli şebekeler üzerinden yapıldığı ve silahların parasının da Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar tarafından ödendiği belirtilmişti.

Üst düzey ABD'li bir yetkili, CIA ajanlarının son birkaç haftadır Türkiye'nin güneyinde faaliyette olduklarını ifade etmiş, ajanların aynı zamanda söz konusu silahların El Kaide ve başka terör örgütlerinin eline geçmesini engellemek için de çalıştıklarını söylemişti.

Gazete Türkiye'de faaliyet gösteren ABD istihbarat birimlerinin Suriye'nin değişen muhalefet yapısı hakkında daha fazla bilgi edinmeyi amaçladıklarını, hangi gruplara silah verilmesi gerektiğine karar verdiklerini de bilgilere eklemişti.

Gazeteye konuşan ve düzenli olarak ABD'li muhataplarından bilgi alan bir Arap istihbarat yetkilisi, 'CIA görevlileri burada bulunuyor ve hem yeni kaynak, hem de kendilerine çalışacak yeni kişiler bulmaya çalışıyor ' dedi.

CIA'in Suriyeli muhaliflere tek yardımı silah ve mühimmatla da sınırlı değil. ABD'li yetkililer ve CIA ajanları, Suriye birliklerinin durum ve konum bilgilerine dair uydu görüntülerini ve başka bazı ayrıntılı istihbaratı da muhaliflerle aktarmaktadır (New York Times, "CIA Said to Aid in Steering Arms to Syrian Rebels, 21 Haziran 2012).

Sadece bu kadar da değil: Türkiye'nin 2000 kadar eğitilmiş gönüllüyü Suriye'de savaşmak üzere sınırdan içeri soktuğu da iddialar arasında yer alıyor.

Uçak olayında yalanlar

Düşürülen F-4 tipi Türk savaş uçağının donanımlı olduğu, silah bulundurmadığı, deneme uçuşu yaptığı ve yeni kurulan radarları kontrol ettiği Ankara tarafından söylenmektedir. Yeni kurulan radarlardan kasıt resmen açıklanmasa da, Kürecik'teki radarlardır.

Gerçekte ise denenen radarlar Rusya'nın Suriye'de yeni kurduğu ve alçak uçuşları kontrol eden radarlardır. Yani F-4 uçağı bir casus uçağıdır.

Uçağın uluslararası hava sahasında vurulduğu ise tamamen yalandır. Türk tarafı uçağın Suriye hava sahasına girdiğini, ama çıktığını, çıktıktan sonra vurulduğunu, kayarak düşerken tekrar o alana girdiğini ve Suriye kara sularına düştüğünü söylemektedir. Uçağın uçaksavarlarla değil, füzeyle vurulduğunu iddia etmektedir. Suriye ise uçağın füzeyle değil, uçaksavarla düşürüldüğünü söylemektedir.

Burada Suriye'nin açıklaması doğru gözükmektedir. Türk tarafının iddiasını Fatih Altaylı şöyle çürütmüştür: “Uçaksavar menzili en fazla 3 km.dir, uçağın Suriye alanında vurulmuş olması bu nedenle akla yatkındır, o sahanın uzağında uçak ancak füzeyle vurulabilirdi, o durumda havada paramparça olurdu, yani kayarak düşmesi, tekrar Suriye alanına girmiş olma ihtimali yoktur."

Daha sonra Wall Street Journal Gazetesi de uçağın Suriye hava sahasında vurulduğunu yazınca Tayyip Erdoğan Kayseri'de pek hiddetlendi ve şiddetlendi, gazeteyi "namert" diye niteledi. Namert lafı argoda kabadayılar tarafından kullanılır ve bir gazete "namert" olmaz, fakat siz dünya kamuoyuna değil Türklere sesleniyorsanız, hele hele karşınızdaki kitle partinizin yerel kongre delegeleri ve üyeleriyse, bol bol namert diye küfredebilirsiniz. Nasıl olsa üyeleriniz ve seçmenleriniz siz ne söyleseniz hikmet buyurduğunuzu kabul edecek kadar size tapmaktadırlar.

Öte yandan, Suriye'nin sahasına girmiş uçağı vurmaması, uyarması gerekirdi. Vurduğu alanın kendi hava sahası olması yaptığını meşru kılar, ama haklı çıkarmaz. Bu bakımdan Şam rejiminin yaptığı olağan değildir. Fakat Erdoğan uzun yıllar kardeşim, dediği, sık sık muhabbetle kucaklaşıp, öpüştüğü, hatta ailecek tatil yaptığı Esad'a ve rejimine karşı o denli düşmanlık güttü ki, Suriye de onun uçağına düşman tayyaresi gibi davrandı.

Şam rejiminin uygulamaları ve katliamları tabii ki kabul edilemez, muhaliflerin köktendinci gruplar olması da işbaşındaki rejimi asla aklamaz, ama Ankara'nın ABD politikaları uyarınca Suriye'nin içine müdahale etmesi, Washington'un bölgedeki politikalarına koçbaşlığı yapması da reddedilmelidir.

Hatırlanacağı üzere, aynı şahıs AKP Genel Başbakanı olarak ABD'nin peşinde Irak'a müdahale etmek için topraklarını ABD ordusuna açmıştı, ABD birlikleri İskenderun'dan karaya çıkıp, Mardin'e kadar gelmişlerdi, dahası da Trakya'dan Güneydoğu'ya katar katar asker sevkedilmişti. Ama 1 Mart 2003 tezkeresi Meclis'te gerekli 2/3 oyu alamayınca, Erdoğan'ın savaş sevdası yarıda kalmıştı. Şimdi kendisi Suriye'ye karşı da benzer politika içindedir. ABD Irak'a olduğu gibi Suriye'ye müdahale edemeyeceği, Rusya ve Çin'in sert tepkisini göze alamayacağı için şimdi politikasını muhibbi Erdoğan üzerinden yürütmektedir.

Hatırlatalım ki, Erdoğan 2001'de partisini kurduktan altı ay kadar sonra Ocak 2002'de Washington'a gitmiş ve (o sırada gazeteci olarak orada bulunan Turan Yavuz'un "Çuvallayan İttifak" kitabında ayrıntılarla anlattığı gibi) George W. Bush'la görüşmüş, taahhütlerde bulunmuş, başını ta o zamanlardan Beyaz Saray'da bağlatmıştı. Aradan 10 yılı aşkın zaman geçti, o yolda azimle yürüyor. Her ne kadar Davutoğlu'nun Osmanlı'yı ihya etmek hayalleri iflas ettiyse de, evvel Allah Beyaz Saray sapa sağlam yerinde.