“Muhteşem Yüzyıl” karşısında geçmişimizle karşı karşıya!

osmanliYabancı tarihçilerin "Muhteşem (Magnifique) Süleyman" diye de andıkları "Kanuni Sultan Süleyman"la ilgili TV dizisi "Muhteşem Yüzyıl", kamuoyunda çok geniş yankılar yarattı. Uzayıp giden harem sahnelerine tepki gösterildi. Kahramanların saraydaki teşrifat kurallarına göre oturup kalkmadığı, konuşmadığı ileri sürüldü.

Müzedeki mücevherlerin kopyaları ekranda görünürken bunların ucuz-pahalı benzerleri de piyasayı kapladı!

Padişahın haremdeki yaşamının kurcalanmasına köpürenlere karşılık, dizinin "muhteşem" geçmişimize ilgi uyandırdığı için sevinenler de az değil.

"Aşk-ı Memnu", "Yaprak Dökümü", "Hanımın Çiftliği" gibi bir iki saatte okunan kitaplardan akıl almaz eklemelerle, süslemelerle aylar süren dizileler üreten yapımcılar, her halde Kanuni'nin 46 yıl süren saltanatını konu edinmeyi kolay kolay bırakmayacaktır.

Kitapçı vitrinlerinde "Kanuni Sultan Süleyman"la, "Hürrem Sultan"la ilgili kitaplar şimdiden iki elin parmaklarının sayısını aştı.

Bunlardan herhangi birinin ciddi bir tarih incelemesi olduğunu kabul etmek olanaksız. Popüler olmayan ama hâlâ önemini koruyan önemli bir kaynak, Milli Eğitim Bakanlığı'nın desteğinde İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nin hazırladığı "İslam Ansiklopedisi"nin 11. cildinde (1970), Prof. Dr. M. Tayyib Gökbilgin'in kaleme aldığı –neredeyse bir kitap hacmindeki– madde. Bu yazıda ise –başka bir nedenle söz konusu edilen– çok daha eski bir kitap.

Devamını oku: “Muhteşem Yüzyıl” karşısında geçmişimizle karşı karşıya!

Van Gogh sarı sıcak bir ressam

Otoportre 1887Telefondaki ses: " 24 milyon 750 bin sterlin." diyor. Siyah elbiseli, siyah papyonlu bay da: "Satıyorum...satıyorum!..." diyerek bitiriyor açık artırmayı.

Van Gogh'un ölümünden neredeyse yüzyıl sonra satılan, "...iddiaya girerim ki, benim Günçiçekleri'ne şu İskoçlardan ya da Amerikalılardan biri rahat 500 frank verir..." diye, kardeşi Theo'ya yazdığı mektupta sözünü ettiği tablosudur bu.

Van Gogh'un kardeşine yazdığı yüzlerce mektuptan biriydi. Yaptığı, yapacağı tabloları en ince ayrıntısına kadar anlattığı, genellikle boya ve para istediği mektuplardan biriydi. 500 frank değer biçtiği "Günçiçekleri"nin bu kadar yıl sonra milyonlarca sterline satılmasıyla, onun haksızlığa uğramışlığı, doğrusu beni çok etkilemişti. Öte yandan böylesine değer kazanması ise buruk da olsa sevindirmişti. Aslında çok çelişkili bir duyguydu bu. İşte bütün bu karmaşık duygularla 24 yıl önce, Van Gogh üzerine, başlıktaki tümcelerle başlayan bir yazı yazmıştım Adam Sanat'a. Yıllar sonra onun üzerine yazmam istenince, ister istemez o günlere döndüm.

Yaşamına dair gelgitler ve resim çalışmalarına geç başlamış olması gibi gerçekler, zaman zaman, hatta sıkça sanatının önüne geçen bir ressamdır Vincent Van Gogh. 1853 yılında Hollanda'nın Grot Zunder kasabasında doğdu. Ailede, babası dahil, birçok din adamı vardı. Birçok da antika işleriyle uğraşan... Van Gogh da din adamı olarak yetiştirildi ve bir süre bu alanda çalıştı. İlk yaptığı dini konuşmasındaki şu tümcesi oldukça ilginçtir.

"Acı duymak gülmekten daha iyidir. Zira acı insanın yüreğini arıtır."

Devamını oku: Van Gogh sarı sıcak bir ressam

12 Mart: 40 yıl geçti unutmadık

12 Mart darbesinin üzerinden 40 yıl geçti. Gerçi on buçuk yıl sonra gelecek olan 12 Eylül darbesi halkın üzerinde çok daha şiddetli bir faşist terör estirecekti ama 12 Mart da yakın tarihimizin en karanlık dönemlerinden birisidir.

Emir komuta zinciri içinde yapılan askeri müdahalenin nedenini en özlü şekilde darbenin ilk Gen. Kur. Bşk. Memduh Tağmaç "Sosyal uyanış ekonomik gelişmeyi aşmıştı" sözleriyle açıklayacaktı.

1960'lar ve özellikle ikinci yarısı sosyal mücadeleler yılıydı. 1963 Kavel greviyle başlayan işçi eylemleri, Kozlu kömür işçilerinden, Alpagut maden işgalinden, Singer, Demir Döküm, Gamak, Haymak, Sungurlar, Ebonit, Mutlu Akü, Aliağa grevlerinden geçerek, Aliağa Rafineri inşaatında bir istihbarat teşkilatı ajanı tarafından öldürülen sendika öncüsü Necmettin Giritlioğlu dahil olmak üzere, jandarma tarafından öldürülen Kozlu işçileri Satılmış Tepe ve Mehmet Çavdar, İstanbul'da polisin öldürdüğü Şerif Aygül gibi ölüler vererek 15-16 Haziran Direnişine kadar gelmişti.

O sırada Sıkıyönetim ilan edilmiş, eyleme katılanlardan Selimiye Kışlası'na götürülen işçileri, öğrencileri Emniyet siyasi şube memurları değil, üniformalı, üniformasız subaylar sorguya çekmişler ve "yakında tekrar görüşeceğiz, bu defa geldiğimizde tam geleceğiz" demişlerdi. On ay sonra tam geldiler, daha doğrusu biz "tam geldiklerini" sanıyorduk, meğer tamın da tamı varmış, onu da on yıl sonra görecektik.

Şalcı Nihat Balyoz Nihat oldu

Kendilerini vatan kurtarmakla vazifelendirmiş kumandanların atadıkları sabık amme hukuku profesörü Nihat Erim ise "Anayasa bize lüks geliyor" dedi. [Nitekim Anayasanın 60 maddesi geri istikamette değiştirilecek ve bu oylamalarda gerekli çoğunluğu "darbeye muhatap olmuş" Süleyman Demirel'in mebusları sağlayacaktı. Sadece Anayasa mı? Deniz-Yusuf-Hüseyin'in idamlarına Meclis'te iki kolunu birden havaya kaldırarak, kinle, adavetle, şehvetle oy veren de Süleyman Demirel'in kendisiydi. Bu halk onu salt bu nedenden dolayı asla affetmeyecek.]

Darbecilerin başbakanı Nihat Erim adlı zât-ı nâşerif 1950 öncesinde CHP'nin son hükümetleri olan 2. Hasan Saka ve Şemsettin Günaltay kabinelerinde Ulaştırma Bakanlığı ve Başbakan Yardımcılığı yapmış, 1950'li yıllarda CHP'nin yayın organı Ulus'un başyazarı olmuştu.

Eski iktidar günlerinde "İcabederse hürriyetlerin üzerine şal örteriz" dediği için Aziz Nesin onu "Şalcı Nihat" ilan etmiş ve siyasetteki adı "Şalcı Nihat" olmuştu. Yani 12 Mart darbecileri başbakanlığa getirecekleri şahıs konusunda yanlış yapmamışlardı. Nitekim başbakan olur olmaz kumandanı Tağmaç'ın fikrine zikir getirerek Anayasayı lüks ilan eden Erim, şalcılık dönemini de fersah fersah aştı ve şeriki Em. Alb. Sadi Koçaş'la birlikte 26 Nisan 1972'de 11 ilde sıkıyönetim ilan ettiğinde, Nihat Erim hürriyet mücadelesi verenler için "tepelerine balyoz gibi ineceğiz" dediği için "Balyoz Nihat" oldu. Gerçi kendisi ardı ardına iki kabine kurarak 14 ay kadar Sadaret makamında oturduysa da (asker Denizleri de ona astırdıktan sonra, "hadi git" dediydi), askerin ve ABD'nin kendisinden istediklerinin gereğini yaptı.

Balyoz Harekâtıyla birlikte ülkede sürek avı başlatıldı. Duvarlara arananlardan bazılarının fotoğraflarıyla kaplı afişler asıldı, devlet radyosunda listeler yayınlandı, İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Faik Türün, Ankara Sıkıyönetim Komutanı Semih Sancar (sonradan Namık Kemal Ersun) imzalı bilmem kaç numaralı sıkıyönetim bildirileri yayınlanır oldu. Toplumun bireyleri muhbirliğe teşvik edildi, ihbarcılara sıkıyönetim bildirilerinde "Sayın Muhbir Vatandaş" denildi. O bildiri sahipleri muhbirliğin halk nezdinde ayıp ve aşağılık bir şey olduğunu bilmeyecek kadar halktan kopuktular ve kendi devlet şatolarında, kışlalarında mahpustular.

Balyoz Nihat insan öldürdü, üç genci astı, işkenceyi terörist devlet politikası haline getirdi, binlerce kişiye işkence yaptı, işkenceyle insan öldürdü, mesela TKP-ML kurucusu İbrahim Kaypakkaya'yı öldürdü. Parti (TİP, MNP), dernek (Dev Genç, DDKO), sendika (TÖS, Ünas, Teksen) kapattı, grev yasakladı, sendikal faaliyeti, grev ve toplu iş sözleşmesi yapmayı men etti, gazete, dergi kapattı, basına sansür ve oto sansür getirdi.

12 Mart davaları

Devletin zararlı gördüğü siyasi gruplara karşı Sıkıyönetim davaları açıldı. THKP-C, THKO, TİP, DDKO, TÖS, Dev-Genç, Aydınlar Davası, PDA (Şafak), Bomba Davası sayılabilir.

Bu davalardan DDKO hariç hepsi İstanbul ve Ankara'da görüldüğü için basında az çok yer aldığından ilerici kamu oyu tarafından bilinirler. Ama Diyarbakır Sıkıyönetim'indeki Devrimci Doğu Kültür Ocakları yargılamaları o kadar bilinmezler.

DDKO Davası adı altında Kürt aydınları, emekçileri yargılandılar. Tutuklananlar arasında 1992'de Jitem tarafından öldürülecek yazar Musa Anter, eski TİP genel sekreteri ve milletvekili Tarık Ziya Ekinci, 1977'de Diyarbakır Belediye Bşk. seçilecek Mehdi Zana, Kürt olmayan sosyolog İsmail Beşikçi, Mümtaz Kotan, Hikmet Bohçalı, Yünü Budak, gibi Ankara ve İstanbul, Diyarbakır, Batman, Silvan, Ergani DDKO yöneticileri, Dr. Naci Kutlan, Dr. Ahmet Melik, (sonradan kontrgerilla tarafından öldürülecek) Av. Yusuf Ekinci, Av. Bahattin Eryılmaz, Av. Erdoğan Teomete, Av. Zülküf Şahin, yazarlar Edip Karahan, Mehmet Emin Bozarslan, Abdurrahman Uçaman, İbrahim Güçlü, Nezir Şemikanlı, İhsan Aksoy, Fikret Şahin, Sabri Çepik, Sıraç Bilgin, Ali Beyköylü, İhsan Yavuztürk, Ferid Uzun, Faruk Aras, İsa Geçit, Niyazi Tatlıcı, Cemil Fazlı gibi Kürt halkının tanıdığı her yaştan siyasiler sanıklar arasındaydılar. Dava Aralık 1972'de 64 kişinin mahkumiyet kararlarıyla sonuçlandı.

Beraat kararları

Bu davalardaki tek adil yargılama Sarp Kuray ile Ali Kırca'nın 1 ve 2 no.lı sanık oldukları 84 sanıklı Denizci Subaylar Davası olmuştu. Beraat kararını veren 1. No.lı Sıkıyönetim Mahkemesi lağvedildi. Mahkemenin hakimlerinden Alb. Remzi Şirin 12 Eylül mahkemelerinde yargılananların, örneğin bazı Devrimci Yol sanıklarının avukatlığını yapacaktı. Beraatle sonuçlanan diğer dava Madanoğlu Davasıydı. Fakat bu beraat kararı mahkeme hakimlerinin demokratlığından gelmiyordu, asker içindeki hesaplaşmaların bir sonucu olan davanın ucu Cuntanın tepesindeki ve içindeki bazı isimlere ulaştığı için beraatle sonuçlandırıldı.

Beraatle sonuçlanan üçüncü dava tam anlamıyla bir skandaldı. Kültür Sarayı Yangını Davası olarak bilinen davada 27 Kasım 1970'te İstanbul Kültür Sarayı'nın, 6 Mart 1970'te lüks yolcu gemisi Marmara Vapur'unun ve 28 Haziran'da Azapkapı Tersanesi'ndeki Eminönü Arabalı Vapurunun yanması sabotaja bağlanmış ve bazı sendikacılarla solcu aydınlar tutuklanmışlardı.

Bu tamamen düzmece bir davaydı. Kültür Sarayı'nın mimarı Dr. Hayati Tabanoğlu binanın açılmaya hazır olmadığını söylediği halde bina hizmete açılmıştı. Ertesi gün yangın haberini veren Hürriyet Gazetesi şöyle diyordu:

"Otomatik alarm tertibatı işlememiştir, sahne ile salonu ayıracak çelik perde indirilememiştir ve nihayet muhtemel yangınlara karşı kullanılacak söndürme mekanizması çalıştırılamamıştır. Demek ki yerden göğe kadar haklıymış projeyi yapan mimar Tabanlıoğlu, 1969'daki uyarısında. Açmayınız...' diyordu. Hemen açılmaz bu saray. Teknik ekip yetersizdir, yarın tehlikelerle karşılaşabiliriz.' Ama dinlemediler, dinletemedi. Alelacele kurdelesi kesildi ve açıldı. Bugün onu yaşlı gözlerle seyrediyoruz."

Vatan, millet, memleket

Yangınların solculara yıkılarak 1972 Martında açılması çok ilginçti: sıkıyönetim bildirilerinde mutlaka komutanın imzası olurdu, ama o yangınları sola yükleyen bildiride İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Faik Türün'ün adı yoktu. Bildiri Komutan Vekili imzasıyla radyoda okunmuştu. Türün faşist zihniyetli ve Sol düşmanı birisiydi, buna rağmen bu davada pislik bulduğundan o bildiriyi imzalamamış, bildiri, çıkmadan Ankara'ya gitmişti. Neden mi? Marmara Yolcu Vapuru 53 milyon dolara sigortalıydı ve sigorta poliçesinde sabotaj yoktu. Yani vapurun sabotaj sonucu yakılmış olması durumunda sigorta şirketi Denizcilik Bankasına tek cent ödemeyecekti.

O sırada Ankara kulislerinde şirketin çok üst düzeyde bir komutana para ödediği, gemini sabotaj davasına bu sebepten dahil edildiği, Faik Türün'ün o sıkıyönetim bildirisini bu nedenle imzalamadığı konuşuldu.

1972 Mart'ındaki Yüksek Askeri Şura toplantısı büyük kavgalara sahne oldu. Cunta üyesi KKK Faruk Gürler Genel Kurmay Başkanı olmak istiyordu, Çünkü 7 ay sonra Mart 1973'te C. Başkanı Cevdet Sunay'ın görev süresi bitiyordu, o sırada Gen. Kur. Bşk olan kişinin C. Başkanı seçilmesi çok muhtemeldi. Tağmaç'ın kalması durumunda C. Başkanlığına o seçilecekti. YAŞ toplantısında Tağmaç taraftarlarıyla Gürler taraftarları birbirlerine girdiler, asaların bile havaya kalktığı söylendi, Gürler ve taraftarları Marmara Gemisinin sigorta poliçesini konu ederek Tağmaç'a şantaj yaptılar, sonuçta Tağmaç emekliye sevkedildi, Gürler Gen. Kur. Bşk., 2. Or. ve Ankara Sıkıyönetim Komutanı Semih Sancar KKK oldu, onun yerine Namık Kemal Ersun atandı. Sabotaj davası savcının da talebiyle beraatle sonuçlandı. Ağır işkence görenlerin çektikleri eziyetler, yattıkları hapisler yanlarına kaldı.

Burada yazdıklarımız tabii ki örtbas edilmiştir, ama gerçek dışı değildir.

C. Başkanlık yolu nereden geçer?

Daha sonra Gürler gerçekten de Mart 1973'te aday olmak için emekliliğini istedi, C. Bşk. Tarafından kontenjan senatörü atandı, Semih Sancar Gen. Kur. Bşk. Oldu, buna da Hava K. K. Muhsin Batur itiraz etti, çünkü Gürler gidince TSK'da en kıdemli komutan oydu.

Fakat AP ile CHP milletvekillerinin çoğu oy vermeyince Gürler 2/3 çoğunluk olan 300 oyu sağlayamadı, nafile turlarda Gürler seçilemedi. Demirel politikalarını üzerinden yürüttüğü Cevdet Sunay'ın görev süresini 3 yıl uzatmak için Anayasa değişikliği getirdi, o da 300 oyu bulamayınca planı suya düştü. Sonuçta Demirel ile Ecevit anlaştılar ve Kontenjan Senatörü emekli amiral Fahri Korutürk C. Başkanı seçildi.

Semih Sancar Demirel'in sadık dostu olarak 1978 Ağustos'una kadar makamında kaldı. KKK Namık Kemal Ersun 5 Haziran 1977 seçimleri öncesinde Kontrgerillanın düzenlediği Kanlı 1 Mayıs ve Ecevit'e başarısız Çiğli suikastı sonrasındaki süreçte çok sayıda rütbeli subayla re'sen emekliye sevkedildi. Ecevit'in istediği 1. Or. K. Adnan Ersöz ile Demirel'in adayı 3. Or. K. Ali Fethi Esener arasındaki Kara Kuv. Komutanlığı arasındaki çekişmeler sonucunda ikisi de emekli oldular, 4. Orduda emekliliğini bekleyen en kıdemsiz Ordu Komutanı Kenan Evren KKK oldu, ertesi yıl Sancar'ın yerine Gen. Kur. Bşk. iki yıl sonra da 12 Eylül Cuntasının başkomutanı.

27 Mayıs darbesinin komutanı Cemal Gürsel Ekim 1961'de C. Başkanı seçtirilmişti. O görev yapamaz hale gelince Mart 1966'da Gen. Kur. Bşk. Cevdet Sunay o makama geldi. Tabii ki, bir sonraki C. Başkanlığına o sırada o makamda oturan kişi Tağmaç veya Gürler seçilecekti. Yani komutanlar makam kavgalarında haklıydılar. Haklı olduklarını 1992'de kendi cumhurbaşkanlığını Anayasaya koyarak Kenan Evren ispat etti.

12 Mart darbecilerinin öldürdükleri

Kimilerinin "ara rejim" dedikleri faşist rejimler ülkeyi hapishaneye çevirirler. Ama en severek yaptıkları insan öldürmektir. Öldürdüklerinin başında tabii ki sosyalistler gelir. Boyun eğmeyip direnenler, başkaldıranlar gelir.

12 Mart Cuntası kimleri mi öldürdü? İşte öldürdükleri unutulmaz devrimciler:

- Ankara'da Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan.
- Kızıldere'de THKP-C'li Mahir Çayan, Sinan Kazım Özüdoğru, Sabahattin Kurt, Ertan Saruhan, Saffet Alp, Hüdai Arıkan, Ahmet Atasoy, Nihat Yılmaz, THKO'lu Ömer Ayna ile Cihan Alptekin ve iki Britanyalı, bir Kanadalı teknisyen. Dönemin başbakanı Erim günlüğüne şöyle yazmış: "Güvenlik kuvvetleri binaya girdiklerinde sağ olanı öldürmüşler."
- Nurhak'ta Sinan Cemgil, Alpaslan Özdoğan, Kadir Manga.
- Diyarbakır'da işkence altında öldürülen kurucusu İbrahim Kaypakkaya. Vartinik'te arkadaşı Ali Haydar Yıldız.
- İstanbul Maltepe'de Hüseyin Cevahir.
- İstanbul Arnavutköy'de Ulaş Bardakçı.
- Ankara'da gittiği evde karakol kurmuş polislerce öldürülen Koray Doğan.

24 kişi hatırladık. Anımsayamadıklarımız da vardır.

Kara kişiler, şerefli isimler

Tağmaç ve silah arkadaşları gibi, Nihat Erim, Sadi Koçaş gibi yakın tarihimize kara leke olarak yerleşen isimlerle başladığımız yazıyı, onurlu insanlarla tamamladık.

Aradan 40 yıl geçti birinci gruptakileri aileleri dışında övgüyle, sevgiyle ananlar var mı? Onların adlarını çocuklarına koyan tek aile tanıyor musunuz?

Oysa adı Deniz olan, Mahir olan, Ulaş olan, İnan olan, Yusuf Aslan olan, Sinan olan ne kadar yetişkin veya çocuk var. Onların çoğu büyüdüler 30 yaşını geçtiler, hatta onların da çocukları oldu. Onlar da çocuklarına benzer isimleri veriyorlar, çünkü o isimleri şeref sayıyorlar, onlarla onur duyuyorlar.

Yani, Ulaşlar, Sinanlar, İbrahimler, Mahirler, Denizler, İnanlar tarihte kalmadılar, anılarda da kalmadılar, bugünlere taşındılar, yarına uzanıyorlar.

Bizler nekrofil değiliz, devrimci mistikler de değiliz, öyle olmadığımız için ki 15'leri de, bugüne değin 90 sene içinde öldürülen diğerlerini de bir devrimciler panteonu olarak, anılara gömülmüşler olarak tutmuyoruz. Suphi-Nejat'lardan, Deniz-Mahir-İbrahimler'e, Mahzun-Necmettin-Kemal Pirler'den Taylanlara, Hrantlar'a kadar onların hepsi günümüzde, mücadelemizde yaşayan reel insanlardır. Işıklardır.

Kentsel Dönüşüm: Gecekondu, Terör, Yoksullar ve Herşey!

“Bize göre terörün arkasında gecekondulaşma var... Üniversiteler, meslek odaları, sermaye grupları destek vermeli, gecekondulaşmanın bitmesi için."1

"2008 yılında İstanbul'da her bölgeye gireceğiz. Belediye yapmak istiyorsa belediyeye yetki verilecek, TOKİ yapmak istiyorsa belediyeler TOKİ'nin önünü kesemeyecek."2

TOKİ başkanı Erdoğan Bayraktar, bir konuşmasında kentsel dönüşümü açıklamaya çalışırken yukarıdaki gibi çarpıcı saptamalar da yapmıştı! Gecekondu mahalleleri ile kentsel yoksulluğun yerleşik olduğu Tarlabaşı, Sulukule, Haliç çevresi gibi eski kent merkezleri de hedef alanlar olarak işaret edilmişti. Bu işaretin yönü hala aynı olmasına rağmen bu alanlara yenileri de eklenmiştir:

"Stratejimiz yenilendi. Kentsel dönüşüm hamlesi köylere kadar inecek."3

Dönüşüm sadece konut ve iş merkezleri yapmayı hedeflemekle kalmayıp, sosyal kurumları da dönüştürmeyi ve yeniden inşa etmeyi tasarlamaktadır. Kentin bir şantiye alanına çevrilerek4 hastaneler, sağlık ocakları, ilköğretim okulları, meslek liseleri, dere ıslahı, yollar, kavşaklar, sosyal tesisler ve altyapılar da dönüşümün parçası haline getirilmektedir.

"13,5 şehir konutunun yarısı yenilenmelidir."

Mülk sahipliğinin ideolojik inşası

"Kentsel dönüşüm" kentin değişen ihtiyaçları paralelinde gerçekleşen yeniden yapılanmaları içeren "şemsiye" bir kavramdır. Bu kavram "kentsel sorunların çözümünü sağlayan ve değişime uğrayan bir bölgenin ekonomik, fiziksel, sosyal ve çevresel koşullarına kalıcı bir çözüm sağlamaya çalışan kapsamlı bir vizyon ve eylem" olarak tanımlanmaktadır.5 Farklı tanımlarda ortak olarak görülen vurgu, bir kentsel alanda yitirilen ekonomik etkinliğin yeniden kazanılması sosyal sorunların iyileştirilmesi üzerinedir.6 Yani her dönemde ve her koşulda kendi meşru gerekçesini yaratan bu koşul, olası karşı direnişleri kırmak açısından da kullanılan argümanların temeli olmuştur.

Kapitalizmdeki kentsel mekanın, kentsel yeniden yapılanmalar ile düzenlenerek yeniden örgütlenmesindeki en kritik çelişki, toplumsal sınıfların kentle olan yerleşik ilişkilerinin alt üst olmasıdır. Kent içindeki karmaşayı, yoksulluğu ve suçu düzene koyma iddiası kaçınılmaz olarak sınıfsal tahliyeye de yol açmaktadır. Yoksulluğu ve suçu azaltma çabaları sosyal iyileştirme programları eşliğinde gerçekleşse dahi yaratacağı ekonomik iyileşmeler aynı zamanda ekonomik bir değer yaratmaktadır. Mekansal iyileştirmelere bağlı ekonomik değer artışları, daha yüksek gelirli kesimlerin talebini çekerek yerinden etmelere neden olabilmektedir. Yoksul kesim, oluşan değeri devam ettirecek sürekli bir ekonomik güce sahip olamadığında veya toplumsal olarak desteklenmediğinde, yerinden edilerek kentin başka bir yoksul bölgesine gitmektedir. Kısaca neoliberal kentsel dönüşüm programının niteliklerini belirtmek gerekirse;

- Kentte her türlü enformellik ve kayıt dışılığa, çıkabilecek yeni çatışma ve gerilimlere rağmen son vermek,
- İşgücünün günlük coğrafi sınırlarının kentselliği belirleme etkisinin gözetilmemesi,
- Metropol kentlerde finans, kentsel turizm, kültür-sanat, gayrimenkul geliştirme hizmetlerine dayalı ekonomik sektörleri oluşturmak,
- Soylulaştırma: yeni orta sınıfın kent içindeki etkin rolünü yaratmak.,
- Kent yönetimleri aracılığı ile "estetikleştirme" girişimlerini destekleme stratejisine yönelmek. Kamusal mekanlarda görsel tüketimi öne çıkarmak. Bazı özel grupların bu ortak mekanlar üzerindeki kontrolünü sağlamak,7
- Bu programı ısrarlı biçimde dünya kentlerinde bütün toplumsal ve mekansal farklılıklara rağmen eşgüdümlü ve hızla uygulamak.

Kentsel dönüşümün bugün Türkiye kentlerinde tasarıma dayalı simgesel gücü politik ve kültürel referanslar ile toplumsal ilişkilere de taşınmaktadır. Örneğin "yeni Osmanlıcılık"ın kentsel tasarıma taşınması gibi.

Özellikle Türkiye kentsel dönüşüm deneyimi, bütünüyle mülk sahipliğini dayatan ve konut kullanım hakkını "tapu sahipliği"ne indirgeyen bir yaklaşımla yapılmaktadır. Bu süreç, çalışan sınıfların, kent yoksullarının borçlanmasını dayatan bir koşula sahiptir. Bu kesimlerin mali piyasanın içine çekilmesi, mortgage yasası olarak bilinen ipotekli konut kredisiyle borçlanmaları ile başlayan ve bunu izleyen borç batakları ile krizin içine sürüklenmelerini yaratmıştır. TOKİ başkanının sözleri bu hedefi özetlemektedir: "parası pulu olmayandan arındırmaktır"; "Göçü yasaklayamayız ama parası pulu olmayan insanların İstanbul'da yoğunlaşmasının engellenmesi için bir takım tedbirlerin alınması gerekiyor. İstanbul'un güvenlik sorununu halletmek suretiyle yasal olmayan yolları hedefleyen insanların İstanbul'da barınmasını engelleyerek, kentsel dönüşümü yapabiliriz."8

Kentsel dönüşüm sürecini yöneten TOKİ, Başbakanlığa bağlı bir kurum olarak programını ve sürece dair otoriter yaklaşımını açıkça ortaya koymaktan da çekinmemektedir: "Vatandaşa değil, devlete tabiyiz... konut sahipleri ikna olsa da olmasa da gerekeni yapacağız."9

Kentsel dönüşüme dair yasal süreci 2004 yılında "Kuzey Ankara Girişi Kentsel Dönüşüm Projesi Kanunu"10 ile Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek başlatmıştır. Yurtdışından gelen misafirlerin havaalanı yolu üzerindeki gecekonduları görmemesini sağlamak üzere başlatılan bir girişim! Bunu takiben 2005 yılında kabul edilen, 5366 sayıyla "Yıpranan Tarihi ve Kültürel Taşınmaz Varlıkların Yenilenerek Korunması ve Yaşatılarak Kullanılması Hakkındaki Kanun"11 yasalaştı. Ama asıl hedef olan "Kentsel Dönüşüm ve Gelişim Kanunu" adıyla anılan tasarının yasalaşması idi ki bu da 2010 yılı ortalarında kabul edildi. Dolayısıyla artık kentsel dönüşümün her türlüsü her yerde (köyler de dahil) yapılabilecek. Fakat bunun nasıl bir karşı muhalefet geliştireceğinin ip uçlarına yakın bir zamanda tanık olduk. Başıbüyük, Gülsuyu-Gülensu, Sulukule, Tozkoparan, Derbent vb yerlerde yükselen örgütlenme çabaları ile direniş görüntüleri bunlardan bazılarıdır. Fakat burada kritik olan iki konu söz konusudur. Birincisi Küçükçekmece'deki Ayazma yerleşiminin Taş Yapı'ya "her sorunu halledilmiş" bir arsa parçası olarak sunulmasının bizlere bir modern kent yaratma ütopyası olarak reklamlarda izletilen hikayesidir. Bu hikayenin arkasında iki bine yakın Ayazma yaşayanının mağduriyeti vardır. 18 ailenin iki yıldan fazla bir süre yaz-kış çadırlarda yaşamak zorunda kalması vardır.

Bir diğer konu ise kentsel dönüşümün geçen yerel seçimlerde bazı AKP'li belediyelerin cezalandırılmasına yol açmış olması dolayısıyla yönetime CHP'li adayların gelmesidir ki bunun sonucu daha da hazindir. CHP kentsel dönüşüm yapmak için AKP ile neredeyse yarışmaya çalışmaktadır. Daha kötüsü kent politikasında alternatif bir öneri sunamamaktadır.

Son Söz...

"...içinde bulunduğumuz kurumsal ve imgesel dünyaların ‘çaresiz kuklaları’ olmayıp, kendi kaderlerimizin bilinçli mimarları olarak davranabilmektir. 'Toplumun inşa ve tahayyül edilmiş' olduğunu kabul edersek o zaman 'yeniden inşa ve yeniden tahayyül' edebileceğimize de inanabiliriz."12

1 http://www.emlakkulisi.com; Okuma Tarihi; 8 Eylül 2008
2 http://www.turkishaber.com; 15 Ocak 2008; Okuma Tarihi: 8 Eylül 2008
3 http://www.stargazete.com/ekonomi/kentsel-donusum-koylere-iniyor-haber-332748.htm
4 Erdoğan Bayraktar'ın söylemi ile konu bu şekilde dile getirilmektedir. Bkz. http://www.gazetelertr.com/gecekondu-tarihekarisiyor.html 22 Nisan 2008; Okuma Tarihi: 8 Eylül 2008
5 S.Thomas, 2003:Aktaran, Ivan Turok, "Kentsel Dönüşümde Yeni Eğilimler ve Dönüşüm", Uluslararası Kentsel Dönüşüm Sempozyumu, İstanbul 2004,s.25
6 Peter Roberts ve Hugh Skyes (Der.), Urban Regeneration, Sage Pub., London: 2000, s.10-13
7 Sharon Zukin, "Urban Lifestyles: Diversity and Standardisation in Spaces of Consumption", Urban Studies, Cilt. 35, No. 5- 6, sf: 825-839: 1998 ve John Lovering, "The Relationship Between Urban Regeneration And Neoliberalism; Two Presumptuous Theories And A Research Agenda" International Planning Studies, 2007 12(4)
8 www.yonjada.com; tarih: 13 Kasım 2007; okuma tarihi: 7 Eylül 2008
9 http://www.turkishaber.com: 15 Ocak 2008; Okuma Tarihi: 8 Eylül 2008
10 http://www.tbmm.gov.tr/kanunlar/k5104.html: Okuma Tarihi: 8 Eylül 2008
11 Kabul Tarihi: 16/6/2005; Yayımlandığı R.Gazete; Tarih: 5/7/2005 Sayı: 25866 Yayımlandığı Düstur: Tertip: 5; Cilt : 44
12 David Harvey, Umut Mekanları, s. 196

Kuruluşunun 50. Yılında Türkiye İşçi Partisi

13 Şubat 2011 Türkiye İşçi Partisi'nin kuruluşunun 50. Yıldönümüydü. 50. Yıl boyunca yapılacak etkinliklerin takvimi konusunda Mimarlar Odası İstanbul Şubesinin Karaköy'deki binasında bir toplantı düzenlendi.

Bu kısa değinmede partinin siyasal ve sosyal yaşamda önemli rol oynadığı ilk dönem çalışmalarını ele alacağız.

50 yıl önce hepsi sendikacı olan 12 kişi (Şaban Yıldız, Kemal Sülker, Kemal Türkler, İbrahim Güzelce, Rıza Kuas, İbrahim Denizcier, Adnan Ardan, Avni Erakalın, Kemal Nebioğlu, Hüseyin Uslubaş, Ahmet Muşlu ve Salih Özkarabay) İstanbul Vilayetine dilekçe vererek Türkiye İşçi Partisi'ni kurdular. Kurucular İstanbul Sendikacılar Birliği mensubuydular. Hepsinin amacı sosyalist bir parti değildi, ama işçilerin haklarını savunacak, gerekli iş yasalarını, toplu sözleşme ve grev hakkını getirecek yasalar için mücadele edecek bir partiye ulaşmak ortak amaçlarıydı.

13 Şubat tarihi 1961 genel seçimlerine katılabilmek için bir partinin kurulmasının son günüydü. Bununla birlikte, parti Ekim 1961 seçimlerine katılamadı. İlk Genel Başkan Avni Erakalın'dı. Sonra kısa bir süre Kemal Türkler başkanlık yaptı, kuruculardan Şaban Yıldız 1970'te M. Ali Aslan'dan sonra 4. Genel Kurula kadar kısa bir süre Genel Başkanlık yaptı, 12 Mart 1970 darbesinden sonraki aylarda Genel Başkan Boran ve arkadaşlarının tutuklu kaldığı aylarda, Parti Temmuz'da kapatılıncaya kadar tekrar Genel Başkanlığı üstlenecekti.

Parti kamuoyunda ilgi görmeyince, kurucular 1 Şubat 1962'de sosyalist kimliğiyle tanınan eski Anayasa Hukuku doçenti, eski İstanbul Baro Başkanı Mehmet Ali Aybar'a öneri götürdüler, "Ben gelirsem Behice Boran ve Sadun Aren'le gelirim" diyen Aybar Kurucular Kurulu tarafından Genel Başkan seçildi.

Behice Boran eski Sosyoloji doçentiydi, 1947'de DTCF'deki kürsüsünden gerici öğretim üyelerinin ve öğrencilerin çıkardıkları devlet tertipli olaylarla Pertev Naili Boratav (Korkut Boratav'ın babası), Niyazi Berkes ve Muzaffer Şerif Başoğlu'yla birlikte çıkarılmıştı. (Önce yargılanmışlar, beraat edince CHP hükümeti 1948'de Meclis'te aldığı bir kararla onların kadrolarını kaldırmıştı.)

ABD'ci Bayar-Menderes iktidarının Kore'ye asker göndermesine karşı çıkmak için Barışseverler Cemiyeti'ni kurduğu için hapiste yatmış, o zamandan beri eşi Nevzat Hatko'yla birlikte açtığı tercüme bürosuyla hayatını kazanmaya çalışmıştı.

Sadun Aren SBF'de İktisat profesörüydü, 1951 Türkiye Komünist Partisi tevkifatında (Eskişehir Vilayet Komitesi sekreterliği yaptığı için) hakkında tevkif müzekkeresi çıkartıldığında Britanya'da olduğu için tutuklanmamış, 1956'da Genel Af çıkınca yurda dönmüştü.

Yeni kadronun yönetime gelmesini izleyen aylarda TİP önce aydınlar arasında sempatiyle karşılandı, özellikle Kasım 1963'teki Mahalli Seçimlerde yapılan radyo konuşmaları sadece aydınların değil, halkın da ilgisini çekti. Seçimlerde 40.000 civarında oy almasına rağmen TİP'in radyo konuşmalarının uyandırdığı yankı oy miktarından çok daha önemli olmuştu.

Zamanla sosyalist eğilimli aydınlar, partiye katıldılar, eski sosyalist birikimin mensubu olan Anadolu kentlerindeki sosyalistler yerel teşkilatları kurdular. Senatör Niyazi Ağırnaslı ve Senatör Esat Çağa da TiP'i parlamentoda temsil eder oldular. Bu sayede parti Anayasa Mahkemesi'ne başvurma hakkını kazandı.

1961 seçimlerinden sonra yayına başlayan Yön Dergisi aydınlar arasında ilgi toplamıştı, İmzaya açtığı çağrıyı pek çok kimse imzalamıştı, ama bu bildiri "27 Mayıs Devrimi yarıda kaldı, dönüşümleri yapamadı" diyerek üstü kapalı olarak bir sol darbeye davetiye çıkarmaktaydı. Yön Kemalistti, ama sayfalarında komünistlere de yer veriyordu. Hatta Kürdistan siyasi hareketi tarihinde "Dr. Şıvan” diye anılacak olan, ailesi Dersim'de katledilmiş, sürgünde büyümüş, Dr. Sait Kırmızıtoprak (1971'de 36 yaşında Güney Kürdistan'da öldürüldü) Yön'de yazı yayınlamaktaydı.

TİP aydın birikimini arkasına almaya başlayınca Yön Dergisi "Çalışanlar Partisi" diye bir öneri ortaya attıysa da, ilgi görmedi.

1965 seçimleri ve milli bakiye

1964, 1965 yıllarında parti hızlı bir gelişme gösterdi ve Ekim 1965 Genel Seçimlerinde 276 bin (% 3'e yakın) oy alarak 15 milletvekili seçtirdi. Seçilenlerden 27 Mayıs müdahalesini yapan MBK'nın eski üyesi Muzaffer Karan istifa ederek CHP'ye geçti. Buna karşılık Haziran 1966 Kısmi Senato seçimlerinde Ziraat Mühendisi Fatma Hikmet İşmen Kocaeli'nden senatör seçildi.

Meclis Grubu şu isimlerden oluşmaktaydı: Aybar, Aren, Çetin Altan (İstanbul), Behice Boran (Urfa), Tarık Ziya Ekinci (Diyarbakır), Yunus Koçak (Konya), Adil Kurtel (Kars), Yahya Kanbolat (Hatay), Kemal Nebioğlu (Gıda İş Gen. Bşk. /Tekirdağ), Rıza Kuas (Lastik İş Gen. Bşk./Ankara ), Şaban Erik (Yol İş Genel Sekreteri/Malatya), Cemal Hakkı Selek (İzmir) (Pınar Selek'in büyük babası), Ali Karcı (Adana), Yusuf Ziya Bahadınlı (Yozgat).

TİP'e seçimlerde temsil başarılarını sağlayan seçim yasası Türkiye'nin görüp göreceği en adil seçim sistemiydi. TCK'nın 141-142 maddeleri, Siyasi Partiler Kanunu'nun "partiler Türkiye de azınlıklar bulunduğunu iddia edemezler" diyen o zamanki 89. Maddesi (şimdiki 81. Madde) gibi yasaklar nedeniyle seçimler demokratik sayılmazdı, ama oy dağılımının parlamentoya yansıması bakımından en adil sistemdi. Mecliste 450 iskemle vardı, TİP % 3 civarında oy aldığı için 450'nin 33'te 1'i olan 15 milletvekili seçtirmişti. Senato Üçte Bir Yenileme seçimindeki illerde 50 senatör seçilecekti, 50'de 1 oyun karşılığı 1 Senatör ediyordu. 1968 Haziran Üçte Bir seçimlerindeki illerde oy oranını % 3,3'ten % 5,6'ya çıkardığı halde, Milli Bakiye olmadığı için Senatör seçtiremedi.

Bölücülük maddesi

89. Maddenin şimdiki karşılığı olan 81. Maddeyi (güncel önemi bakımından) burada not edelim:

Madde 81 - Siyasi partiler:
a) Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde milli veya dini kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.
b) Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulunamazlar.
c) Tüzük ve programlarının yazımı ve yayınlanmasında, kongrelerinde, açık veya kapalı salon toplantılarında, mitinglerinde, propagandalarında Türkçe'den başka dil kullanamazlar; Türkçe'den başka dillerde yazılmış pankartlar, levhalar, plâklar, ses ve görüntü bantları, broşür ve beyannameler kullanamaz ve dağıtamazlar; bu eylem ve işlemlerin başkaları tarafından da yapılmasına kayıtsız kalamazlar. Ancak, tüzük ve programlarının kanunla yasaklanmış diller dışındaki yabancı bir dile çevrilmesi mümkündür.

Madde 82 - Siyasi partiler, bölünmez bir bütün olan ülkede, bölgecilik veya ırkçılık amacını güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.

Milli Bakiye adı verilen bu seçim sistemi AP ve CHP'nin elbirliğiyle, Süleyman Demirel ve İsmet İnönü/ Bülent Ecevit'in işbirliğiyle değiştirildi, d'Hondt sistemi getirildi. 12 Eylül rejimi de % 10 barajını koydu.

TİP antikapitalist bir partiydi

TİP Türkiye solunun tarihine olduğu kadar, Türkiye'nin siyasi yaşamına da önemli katkılar getirmiştir. Birinci TİP bir sosyalist partiydi, ondan Marksist-Leninist misyon ve örgütlenme beklemek olmazdı, fakat böyledir diye veya bu yazının konusu olmayan yanlışları, boşlukları yüzünden sosyalist siyasi mücadeleyi uzun erimde kucaklayamadı diye ona bir sosyal demokrat parti gibi bakmak isabetli bir yaklaşım değil.

TİP anti-kapitalist bir partiydi, 2. Enternasyonal'den beri sosyal demokrasinin böyle bir iddiası yoktur. Şurasını söylemek gerekir ki, 1. TİP'te kapatılma tehlikesi tepesinden eksik olmamıştır. Bu tehlikenin özellikle Genel Başkanca abartılmasının parti söyleminde rolü olmuştur.

Fakat içerideki ve dışarıdaki Milli Demokratik Devrim hareketinin de temel stratejisi Kemalistlerle ittifak olduğu için, işçi sınıfının, emekçi halkın örgütlenmesi yerine, "proletaryanın öz örgütü Milli Demokratik Devrim'in harabeleri üzerinde bir güneş gibi doğacaktır, "devrimde öncülük pazarlık konusu değildir, kim güçlüyse o öncü olur" denilerek "Sol-Kemalistler" adı verilen sol cunta heveslilerine atıf yapılması TİP içindeki işçi sınıfını ve emekçilerin örgütlenmesinin önemini kavramış kadroları partiye sahip çıkmaya, iyimserlikle beklemeye, partiye yönelik –somutta Kemalist etkili– taarruzun savuşturulmasına yoğunlaşmaya itti. Aşağıda değineceğimiz yönetimdeki bölünmeyle düşünsel netleşmeler başladı, bu saflaşmaları, o da bölünmeleri getirdi. Süreç partinin bulanıklıktan uzaklaşmasını, sağlıklı bir fikri ve örgütsel doğrultuya girmeyi getirmedi, fetret dönemine girildi. Proletaryanın öz örgütünün kurulmasını demokratik devrim sonrasına ertelemek demokratik devrimin partisiz olacağı anlamına geldiği gibi, TİP'e yapılan suçlamadaki gibi legalite koşullanmasıydı. Parti her koşulda vardır, legal-illegal-yarı legal örgütlenir, mücadele eder. Partinin kurulmasını MDD sonrasına ertelemek legalite şartlanması içinde örgütsüzlüğü önermektir.

Katkıları

* 1946'da çok partili hayata geçildikten sonra kurulan Türkiye Sosyalist Partisi (Bşk. Esat Adil Müstecaplıoğlu) ve Türkiye Sosyalist Emekçi Köylü Partisi (Bşk. Dr. Şefik Hüsnü Deymer) Örfi İdare tarafından hemen kapatılmıştı, 1952-57 arasındaki Vatan Partisi (Bşk. Dr. Hikmet Kıvılcımlı) Asliye Ceza Mahkemesince faaliyetten men edilmiş, 1961'de ise yöneticileri beraat etmişti.

* Türkiye İşçi Partisi'nin düşün yaşamına ve siyasete en büyük katkısı anti-kapitalist düşünce ve siyaseti yasal olarak geniş yığınlara ulaştırmasıydı. Sömürü ve onun özü olan artı-değer kavramının işlemesi, Türkiye tarihinde ilk kez olarak yasal olanaklardan yararlanarak emekçi vurgulamasını yapmıştır, "emekçi" kelimesini bile yaygınlaştıran ve herkesin diline yerleştiren partidir. Keza tabu olan, TCK 141-142. Maddelerinden pek çok kişinin canını yakmış bulunan "sınıf" kavramını meşrulaştırmış, "işçi sınıfı" kavramının öğrenilmesinde rol oynamıştır. Gerçi bazı yöneticiler ve sözcüler "ağa-komprador- mütegallibe düzeni" ya da "marabalar, ırgatlar" tarzındaki popülist söylemleri ajitasyon vesilesi yapmışlarsa da, Türkiye'nin kapitalist bir ülke olduğu, feodalitenin kalıntı düzeyine indiği, makineli tarım ve pazar için üretim yapılan bir tarım kapitalizminin kırsal kesimde baskın olduğu, sosyalizmin işçi sınıfı düşüncesi olduğu parti edebiyatınca vurgulanmış, üyeler "ağa, mütegallibe, ırgat, maraba" söylemiyle değil modern sınıf kavramlarıyla donanmıştır.

Bugüne bakanlar, emekçi kelimesinin, kapitalizm ve işçi-emekçi kavramının yaygınca telaffuz edilmesinin ve politik literatüre girmesinin önemini küçümseyebilirler, fakat bu kavram ve bilgiler bile sosyalist düşüncenin yaygınlaşması sürecinde bir aşama olmuştur.

* Antidemokratik yasaların teşhir edilmesinde ve demokratik taleplerin eski Milli Şef İsmet İnönü'nün partisi CHP'nin ve DP'nin devamı AP'nin himmetine bırakılmamasında TİP rol oynamış, 1963 Temmuz'unda çıkartılan 274-275 sayılı iş yasalarının çabuklaştırılmasında da etkili olmuştur.

* NATO üyeliği ve ABD Muhipliği konusunda aralarında fark olmayan burjuva partilerine karşı NATO'dan çıkılması, ABD ile yapılmış ikili antlaşmaların feshedilmesi, ABD nükleer sistemlerinin, hava üslerinin sökülüp atılması,

* Türkiye'nin askeri bloklar arasında tarafsızlık politikası gütmesi ve Bağlantısız Ülkelerle iyi ilişkiler kurması,

* ABD'nin ve yabancı şirketlerin elinde olan petrol ve diğer yer altı servetlerinin millileştirilmesi, DP zamanında yabancılara imtiyaz veren Maden Kanununun iptali, gibi anti-emperyalist talepleri yaygınca dile getirmiş, bağımsız siyaset ve onun temeli bağımsız ekonomi fikrini kitlelere yaymıştır.

* Uluslararası ilişkilerde barışı savunmuş, Vietnam ve Hindiçini savaşları başta olmak üzere kararlı bir şekilde ulusal kurtuluş hareketlerinden ve Filistin'in bağımsızlığından yana olmuştur. Partinin sağladığı uluslararası saygınlık sayesinde Genel Başkan Aybar ABD'nin yargılandığı, Filozof Bertrand Russell'ın adıyla anılan, Filozof Sartre'ın da üyesi bulunduğu tarihi mahkemeye üye olarak çağrılmıştır (1967).

* Emekçilerin kurtuluşunun ancak kendi eserleri olacağı fikrini yaymış, ısrarla işçilerin, tüm emekçilerin siyasal ve ekonomik örgütlerini savunmuştur. Bugün bunlar bize genel doğrular gibi gelebilir, ama 27 Mayıs Darbesinin sol tarafından kutsandığı, sosyalizmin bir sosyal sistem olarak değil, bir kalkınma modeli sanıldığı, Sosyalizmin Kemalizmin bir üst aşaması olarak addedildiği, sosyalizmin yolunun sol bir askeri darbeyle açılabileceği yolundaki çarpıklıkların öne sürüldüğü yıllarda emekçilerin örgütlenmesi vurgusu çok önemliydi.

* Türkiye'de en önde gelen iki tabudan birisi komünizm ise, diğeri Kürt sorunuydu. TİP Kürt sorununu en geniş kamuoyunda olmasa bile, sosyalist kamuoyunda gündeme gelmesinde rol oynamış ve bu nedenle kapatılmıştır.

* Bugün hiç önemsenmese de çok önemli ve zorlu bir meşruiyet mücadelesi vermiştir. Kanuni kovuşturmaları ve Emniyet-Jandarma baskısını bir yana koyalım, kuruluş TİP'inin sağladığı asıl başarı toplumsal meşruiyet konusunda olmuştur. Anadolu kentlerinde tabela asmak mücadelesi bile yıllarca sürmüştür. Komünistler parti kuruyor diyen Devlet güdümlü güruhlar, linç kalabalıkları parti tabelalarını indirmişler, partinin kongrelerine saldırmışlardır.

Mesela, Ankara'ya bağlı Kırıkkale İlçesinde devletin istihbarat örgütü silah fabrikasında ülkücü obalar, oymaklar biçiminde örgütlenmişti. Partinin tabelası kaç defa indirildi, sayısını kimse hatırlamaz. Her defasında İl Başkanı Yalçın Cerit gençleri toplardı, 40-50 genç Kırıkkale'ye gidip, gövde gösterisiyle yeniden tabela asılırdı, çok geçmeden indirirlerdi, sonra tekrar gidilirdi.

Toplumsal meşruiyet sadece bundan ibaret değildi, özellikle Anadolu'da üye olmak veya parti binalarına gidip gelmek konusunda başlangıçta var olan çekingenlik (baskıların yanı sıra "bana komünist derler" çekingenliği) zamanla kırıldıysa TİP örgütlenmelerinin ve fedakâr yerel yöneticilerin bunda payı çoktur.

Bu meşruiyet gençlerin anne-babalarının nezdinde de sağlanmıştı. "Oğlum komünist oldu, başına iş gelecek" çekingenliğinin yenilmesinde veya geriye itilmesinde sağlanan sosyal meşruiyet ortamının payı vardır.

Doğu mitingleri

TİP'in tarihindeki önemli bir olay o zamanki adlandırmayla "Doğu Mitingleri" denilen Kürt halkının kitlesel eylemleridir. Mitingler tek başına TİP'in çalışmaları değildi. Önceki tarihlerde çalışmaları bulunan TKDP'nin sağladığı birikimin TİP'lilerle birlikte hareket etmesiyle eylemlerin gerçekleştirilmesi tarihsel nitelikli oldu. Günümüzün en önemli konusunu ilgilendirmesi bakımından bir, iki paragrafla olayı analım.

İlki Silvan'da 3 Ağustos 1967'de oldu. Arkasından Diyarbakır (3 Eylül 1967), Siverek (24 Eylül 1967), Tunceli (15 Ekim 1967), Batman (18 Ekim 1967), Ağrı (22 Ekim 1968), Suruç (17 Temmuz 1969), Hilvan (27 Temmuz 1969) ve Varto (2 Ağustos 1969) mitingleri yapıldı. (Siirt'te yapılacak Botan mitingi sonradan iptal edildi.)

Slogan ve pankartlara göz atarsak sorunun bundan 45 yıl önceki boyutlarını görürüz: "Doğuya Yatırım", "Komando Zulmüne Son", "Baskıya Son", "Doğu'da Demokrasi İstiyoruz", "Bu Vatan Bizimdir", "Kimse Bizi Buradan Kovamaz", "Hiçbir Kuvvet Haklı Haykırışımızı Susturamaz", "Bazuka Değil Fabrika İstiyoruz", "Doğu 20. Asır Türkiyesi'nin Yüzkarasıdır", "Savaşta Doğulu Vurur, Barışta Vurulur", "Birgün Güleceğiz", "Petrol, Bakır, Krom Bizde, Yaşamak Sizde", "Yaşama Hürriyeti, Okuma Hürriyeti, İnsanlık Haysiyeti İstiyoruz", "Hodri Meydan, Doğuluyu Kovmak İsteyen Kovulacaktır", "İstanbul Ne İse, Hakkâri de O Olmalıdır", "Batıya Fabrika, Doğuya Komando".

Dikkat edilirse, sadece Kürt bölgelerinin geri kalmışlığı, yer altı servetlerinin sömürülmesi dile getirilmiyordu, Kürt halkının maruz kaldığı baskı, "komando zulmü", öldürülme gibi militarist şiddet de protesto ediliyordu.

Mitinglerdeki kovma pankartları Türkçülerin, Turancıların piri, Hitler'in perçemli mukallidi Hüseyin Nihal Atsız'ın 1967'de Ötüken Dergisinde yayınladığı vasiyet gibi yazısına atıftır. Atsız "Kürtler, Çingeneler bu ülkeden defolup gidin" demiş, Kürtlerden boşalacak topraklara Orta Asya'dan Türklerin getirilip iskân edilmesini istemişti.

Sağlanan seçim başarısı aynı zamanda yanıltıcı da oldu. Bazı yöneticiler Milli Bakiye faktörünün bu başarıdaki payını önemsemediler. Mesela Genel Başkan "1969 Seçimlerinde başa güreşeceğiz" demeye başladı. Parlamento çalışmalarının ağırlığı ve yoğunluğu birikimli yöneticilerin çok vaktini aldı. Teşkilatlanma çalışmalarına verilmesi gereken asli ağırlık gereğince önemsenmedi, Parlamento kürsüsünün ajitasyon kürsüsü olarak kullanılması tabii ki gerekliydi, ama kitle haberleşme araçlarından yararlanarak yapılan ajitasyonun örgütlenmeye tahvil edilmesiydi, partinin taban örgütlerinin semtlerden işyerlerine ulaşmasıydı. Partinin kitleselleşmesi örgütlenmeye dönüşmeliydi. TİP'in vardığı azami üye sayısı 1968'de 12.500 kadardı.

Zaman içinde partinin etkisi artmadı. Dinamik bir gençlik hareketi vardı, tamamen partinin etki alanının dışına taştı, hatta çoğu TİP'ten yetişmiş gençlik liderleri siyaseten partinin karşısına geçtiler. Gençlik liderleri gençlik dışındaki kitle olaylarına katıldılar, Toprak işgallerine gittiler, küçük tarım üreticileri için mitingler düzenlediler, grevler olduğunda dayanışmaya koştular. Fakat bu çalışmalarla sağlanan birikim de örgütlenmeye dönüşemezdi. Gençlik örgütlenmeleri siyasi parti değildi.

Ayrışmalar sürdü gitti

1968 Ağustos'unda SSCB Çekoslovakya'ya askeri müdahalede bulununca, Genel Başkan'ın müdahaleyi kınaması olağan karşılanabilirdi, fakat olayın seçmen üzerinde TİP ve sosyalizm aleyhine etki yapacağını düşünen Genel Başkan ardı ardına Sovyet aleyhtarı konuşmalar yapmaya başlayınca partide fırtına koptu, pek çok üye "nereye gidiyoruz?" diye sordu,

Parti MYK'sında Sadun Aren, Behice Boran, Şaban Erik, Minnetullah Haydaroğlu ve Nihat Sargın önerge vererek (5'li takrir) Aybar'ı "parti disiplini dışına çıktığı, parti programına aykırı konuşmalar yaptığı, partinin yapısını belirleyen esaslara dayanmadan sosyalizm anlayışı üzerine yapılan kişisel plandaki gelişigüzel konuşmaların partiyi bağlamayacağı, partide yön değişikliğine varan bir şeyi söylemeden evvel olayın MYK'da görüşülmesi gerektiği"ni önerdiler.

Genel Başkan "Bu bana komplodur" deyince tartışma zemini açılmadan kapandı. Artık fetret devri başlıyordu.

1968 Kasım ve Aralık'ta üstüste yapılan iki kongreyi Aybar ve ekibi kazandı, "Doğulular" ve "Sendikacılar" Genel Başkanın yanındaydı, ama Ekim 1969 seçimlerinde TiP 2 milletvekili çıkarınca Kasım 1969'da Aybar istifa etti. Oysa Milli Bakiyenin olmadığı bir sistemde bu sonuç normaldi, fakat parlamenter koşullanma parlamenter yenilgiyle ters tepecekti.

İddialı bir genel başkanın "uzun soluklu bir mücadeleyle ve kitle çalışmasıyla partiyi güçlendireceğiz, yeniden toparlanacağız, emekçi kitlelere açılacağız" demesi, parlamenter yenilginin kitle örgütlenmesiyle telafi edilmesi mümkünken, Aybar'ın bir yıllık iğreti destekleri çöktü. Önce Ağrı'lı M. Ali Aslan sonra da sendikacı Şaban Yıldız başkan oldular.

Bu bölünme önce Milli Demokratik Devrim hareketinin işine yaradıysa da, 1970 başında zahiren Perinçekçi PDA ve Mihri Belli'ci Aydınlık Sosyalist Dergi bölünmesi yüzeye çıktı. Aynı yılın sonunda Aydınlık Sosyalist Dergi'den Belli ekibi uzaklaştırıldı. Ortaya çıktı ki, ilk bölünme Belli ile Perinçek ekibi arasında değilmiş, zira Mahir Çayan PDA bölünmesini kastederek, "Mihri Belli arkadaş saflarımıza sonradan katılmış birisidir" dedi. Bu kez legaldeki bölünme Mahir Çayan ile Belli arasında açığa vurdu. Çayan'ın THKP-C adlı örgütün lideri olduğu birkaç ay sonra anlaşıldı. Öte yandan THKO yöneticileri olan kadrolar bu çatışmaların dışındaydılar. Yani fetret devri MDD hareketini de kavramıştı.

TİP'e gelince, Kasım 1970'teki 4. Kongrede Behice Boran Genel Başkan seçildi. Bu kongrede Kürt halkıyla ilgili alınan kongre kararı bahane edilerek, 12 Mart rejimi sırasında, Temmuz 1971'de yukarıda andığımız 89. Maddeden parti kapatıldı. TİP yöneticileri zaten sıkıyönetimde yargılanıyorlardı ve hüküm giydiler. 1974 Temmuz'undaki affa kadar tutuklu kaldılar.

1 Mayıs 1975'te Boran'ın Başkanlığında, Sargın'ın Genel Sekreterliğinde TiP Yeniden kuruldu ve Ekim 1987'de Boran TKP ile TİP'in Türkiye Birleşik Komünist Partisi adıyla birleştiğini açıkladı. Yasal zeminde TBKP 1990'da Haydar Kutlu (Nabi Yağcı) ile Nihat Sargın tahliye olunca yasal olarak kuruldu. Sonradan Sosyalist Birlik Partisi'ne katılmak için kendini feshetti.

Köy Enstitüleri tartışmasına bir katkı

Köy Enstitüleri, genç Türkiye Cumhuriyetinin en çok tartışılan uygulamalarının başında gelir. Köy Enstitüleri konusundaki tartışmaların günümüzde dahi sürdürülüyor olmasının birçok nedeni var kuşkusuz. Bu nedenler üzerinde ayrı ayrı durulabilir. Fakat tartışmanın sürüp gitmesinde asıl belirleyici olan unsurun saptanması konuyu anlamak, tartışmaya katılanların hangi safta niçin yer aldıklarını kavramak açısından önemlidir.

Köy Enstitüleri tartışması, genel olarak bir eğitim kurumunu irdelemek amacıyla değil ülkemizde yaklaşık 150 yıldan beri sürdürülen "modernleşme" çabaları ve ulusal kurtuluş savaşı sonrası hayata geçirilmeye çalışılan "cumhuriyet" projesi konusunda alınan pozisyon üzerinden yürütüldüğü için tüketilememektedir. Köy Enstitülerine yandaş veya karşı olmayı belirleyen asıl etken "cumhuriyet" projesi konusundaki tutumlardır. Başka türlüsü de pek mümkün görülmemektedir. Köy Enstitülerini yaratan da yok eden de cumhuriyetin yönetici kadroları (CHP yöneticileri) olduğuna göre tartışmanın bu zeminde sürdürülmesi doğal görünmektedir. Bir üst yapı kurumu olan eğitimle ilgili anlamlı bir tartışma yapmak için dönemin sosyo-ekonomik ve siyasi durumunu elbette belirleyici bir etmen olarak ele almak ve irdelemek gerekir. Yoksa eğitim konusunda söylenecek olan birçok şey havada kalır, anlaşılamaz. Köy Enstitüleri konusundaki tartışmaların birçoğunda da bu yol denenmiş söylenmeye çalışılan düşünceler ve yapılan eleştiriler bu bütünlük içerisinde kalınarak ifade edilmeye çalışılmıştır. Fakat tartışma öyle bir noktaya taşınmıştır ki Köy Enstitülerinin bir eğitim kurumu olarak işlevi adeta yok sayılmış ve bu konuda nesnel değerlendirmeler yapılamaz hale gelmiştir. Tartışma bu zeminde sürdürülmeye devam ettikçe Köy Enstitülerinin günümüz açısından belki de anlam ifade edebilecek tek ve en önemli yönü gözardı edilmiş olacaktır.

Köy Enstitüleri için neler söylendi

Köy Enstitüleri konusu, ülkemizdeki solcular ve sosyalistler tarafından sık sık gündeme getirilmiş ve tartışılmıştır. 12 Eylül öncesinin farklı sosyalist hareketlerinin önemli kişilerinden birkaçının Köy Enstitüleri hakkındaki görüşlerini kısaca gözden geçirelim:

Köy Enstitülerinin ilkeleri ve çalışma biçimleri kapitalizmin yolunu açmanın, köyü canlandırmanın ötesine giderek sadece feodal değil her türlü sömürüye karşı bilinçlenmeyi de ister istemez birlikte getireceklerdir. Nitekim gerçekleşen ve asıl korkutan da bu olmuştur zaten. Çünkü gerçek bir burjuva demokrasisinin tarihsel ve sosyo-ekonomik yapı gereği yerleşemediği bir ortamda, bunun yerine işçi ve emekçi sınıflara karşı en sert baskıların yürütüldüğü bir burjuva diktatörlüğü ortamında "serbest rekabetçi kapitalizmin" insanı yetiştirilemezdi. İnsanı sadece kırlardaki sömürüye karşı bilinçlendirmekle yetinilemezdi. Yetinilse dahi onun bilinci sadece prekapitalist değil her çeşit sömürüyü her çeşit köleliği reddetmenin tohumlarını taşıyacaktı. Böylece yetiştirilmek istene kadrolar, burjuva devriminin kapitalist çarkın parçası olan kadrolarını aşacaktı. Nitekim genel çizgileriyle böyle oldu. (Oya BAYDAR- Yeni Toplum)

Köy Enstitülerinin kuruluşu eğitim alanında ileri bir adım, önemli bir deney olmuştur. Sürmesine ve gelişmesine müsaade edilseydi tüm eğitim sistemimizi olumlu yönde etkileyecek sonuçları olacaktı. Yaparak öğrenim, iş üzerinde eğitim ileri yöntemlerdi. Öğrenimin ders kitaplarına inhisar ettirilmeyip geniş okuma olanaklarının, özgür düşünme ve tartışma ortamının geliştirilmesi, öğretmen öğrenci ilişkilerindeki demokratik nitelik çağdaş, ileri eğitim ilkelerine uygundu. Enstitülerin kapatılmasıyla eğitimimizde olumlu bir gelişim durdurulmuş oldu.

***

Köyün kalkınmasıyla ülkenin kalkınma sorununun çözüleceğine inanmak, köy kalkınmasıyla bir bütün olarak toplumsal kalkınmayı adeta özdeşleştirmek yanlıştı. Kalkınma her şeyden önce bir düzen sorunudur. İşçi emekçi halk kitlelerinin iktidarda olduğu, hiç değilse iktidarı paylaştığı, güçlü ölçüde etkilediği bir düzende, halka dönük, demokratik, ilerici bir yönetim altında, köy öğretmeni köy topluluğunun yaşamını ilerletici, geliştirici bir rol oynayabilir. Aksi halde soyutlanmış, yalnız kalmış duruma düşer. Nitekim genellikle öyle oldu. Sömürücü, gerici düzen Köy Enstitülerine tahammül edemedi, kapattı. (Behice BORAN- Yeni Toplum)

Köy Enstitülerini bana kalırsa genel çerçevesiyle burjuva demokrat bir girişim olarak nitelemek mümkün. Hiçbir zaman demokrat olmayan, serbest rekabetçi bir dönem yaşamadığı için zaten demokrat olması mümkün olmayan despotik burjuva nasıl oluyor da burjuva demokrat bir girişimde bulunabiliyor diye bir soru gelebilir. Köy Enstitülerinin burjuva demokrat olması palazlanmakta olan yerli burjuvazinin bizzat demokrat olmasını hiç de gerektirmez. Nasıl ki aynı demokrat olmayan burjuvazi, yine burjuva demokrat girişimlerle hilafeti ilga etmişse, dine dayanan işleyiş yerine çeşitli toplumsal alanlara laikliği getirmişse, hatta fes yerine fötr şapkayı ikame etmişse... Buradaki burjuva demokratlık bu olup bitenlerin objektif niteliklerinin bilimsel adıdır.

***

Köy Enstitüleri artık geçmişte kalmış bir olaydır. Sosyalistler, verdiği demokrat ve ilerici sonuçlar açısından özünde burjuva demokrat olan bu girişimi tarihsel olarak savunurlar. Ama günümüzde böyle veya benzeri bir öneri getirmezler. (Ahmet KAÇMAZ- Yeni Toplum)

Köy Enstitüleri, bir yandan kırsal kesimde yeni ve daha ileri üretim teknik ve yöntemlerinin, yani tarımın modernleşmesinin gerek duyduğu ve duyacağı bir kısım kadroları yetiştirmek, diğer yandan burjuvazinin üst yapıdaki atılımlarını, burjuva ideolojisini ve yaşam tarzını köye taşıyacak kadroları oluşturmak isteğinden doğmuştu. İktidarın Köy Enstitülerinden daha fazlasını bekleyip istemediğine kuşku yoktur. Ancak bu istekler bile doğuracağı sonuçlar bakımından burjuva demokrat isteklerdir. Gerek kırsal kesimde tarımın modernleştirilmesi yönündeki çabalar, gerek köy çocuklarının bu amaçla feodal dünya görüşüne göre daha ileri düzeyde olan burjuva dünya görüşünü köylere taşımaları bu anlamda anti-feodal tavır, ilerici demokratik bir tavırdır. (Kemal BURKAY- Açılışı, Gelişme ve Kapatılış Süreçleriyle Köy Enstitüleri Deneyi ve Getirdikleri)

Köy Enstitülerinin Türkiye toplumu –hatta geri kalmış toplumlar– için bir çıkış yolu olarak görenler de oldukça fazladır. Bu kesim daha çok Atatürkçü düşünceyi dile getiren, cumhuriyeti ve onun getirdiği kurumları kıskanç bir şekilde savunanlardan oluşmaktadır. Birkaç örnek görelim:

Köy Enstitüsü düşüncesi yalnız Türkiye bakımından değil geri kalmış durumda olan ve toplumsal yapı larını değiştirmek isteyen bütün ülkeler bakımından da önem taşımaktadır. Onun içindir ki Köy Enstitülerine indirilen darbe, Türk toplumunun çok ötesine taşan, bütün geri kalmış ülkelere yönelen bir ihanetin ifadesidir. (Prof. Mümtaz SOYSAL- Armağan Kitap)

Eğer Köy Enstitüleri kapatılmasaydı, bugün Türkiye'nin sancısını çektiği birçok soruın sağlıklı bir çözüme kavuşmuş olacaktı; demokrasi temele oturacak, 27 Mayıs devriminin yapılmasına gerek kalmayacaktı. Eğitim, sağlık, toprak sorunu diye bir şey kalmayacak, kendi öz kaynaklarımızı devindirerek sanayileşme yoluna girecektik. (Devrimci Eğitim Köy Enstitüleri) (...) 1956’da okuma yazma bilmeyen tek kişi kalmayacaktı. Yabancı eğitim uzmanlarına, deneme okulculuğu oyalamalarına (...) gerek kalmayacak, geri kalmış ülkelere bizim uzmanlarımız gidecekti. Demokrasinin işlemesini engelleyen güçler etkilerini yitirecek, yurttaşlar bilinçle yönetime katılacaktı. Planlı, programlı, verimli çalışmalarla artan tarımsal gelirimiz tarım kesiminden meslekleşerek yeni alanlara kayan iş gücümüz, başkalarına avuç açmadan sanayileşmemizi sağlayacaktı. Eğitim kirizmasının hazırladığı örtamda kökleşecek, kooperatifçilik tıkır tıkır işleyecek, üreticinin, tüketicinin sömürülmesi sona erecek, artan ulusal gelir daha adilane bölüşülecek, dengeli kalkınma yoluna girilecekti. Büyük "insan erozyonu" sona erecek "beyin göçü, emek göçü" diye bir şey görmeyecektik. (M. BAŞARAN- Tonguç Yolu)

Köy Enstitüsü kurucuları, bir yenik ordunun yiğit komutanlarıdır, öğrencileri ise yine bu yenik ordunun adsız askerleridir. Köy enstitülerinin kurulduğu yerlere birer "Meçhul Öğretmen Anıtı" diksek ve her 17 Nisan'da bu anıtlara saygı duruşunda bulunsak, acaba devlet ve toplum olarak, bu öğretmenlere çektirdiğimiz acıları, bir gün için bile olsa unutabilir miyiz? (Uğur MUMCU- Cumhuriyet 17.04.1987)

Köy Enstitülerine, çocukları öğretmen olarak yetiştirip bunun yanında toprağı işlemesini ve herhangi bir "zanaat" öğrenmesini sağlayan eğitim kurumları olarak bakmak çok "dar" olur. Bu kuruluşlar, temelde Anadolu'nun demokratikleşmesini, çağdaşlaşmasını sağlama işlevi gördüler. İnsanı "kul" olmaktan çıkarıp "birey" olma bilinci aşılayan Atatürk devrimlerinin, Anadolu'nun kılcal damarlarına ulaşmasını sağladılar. (Mustafa BALBAY- Cumhuriyet 17.04.1995)

Yukarıdaki yaklaşımın tamamen zıttı olarak yapılan değerlendirmeler de en az bu örnekler kadar fazladır. Köy Enstitülerinin Türkiye toplumuna zarar veren kurumlar olduğu şeklindeki bu eleştirilerin en önemli iddiası bu kurumların komünist yetiştirilen yıkıcı faaliyetlerin mekanı olduğudur. Köy Enstitüleri karşıtları farklı argümanlar ve suçlamalar da ileri sürmüşlerdir. Bunlara örnek olacak birkaç kısa özet gözden geçirelim:

Tek parti diktatörlüğünün cahillik ve ceberutluk okulları. Türk kökenli olmayan azınlıkları haraca kesen varlı k vergisiyle eşdeğerde okul türü. Bu okullar tarihimizdeki totaliter uygulamanın en kara örneklerinden birisi olmuştur. Eğitim sistemimize zorbalık anıtını dikmişitr. Halk; Enstitüleri nefret edilen belâ saymıştır. Onların aydınlığı, yarı cehaletin en ağır, tehlikeli karanlığını oluşturmuştur. Ruhuna Fatiha okuduğumuz Köy Enstitülerini yeniden hortlatmaya kimsenin gücü yetmeyecektir. (Hadi ULUENGİN- Hürriyet 1994)

Bizdeki toplumsal ve siyasal şartlar içinde Köy Enstitüleri köylü çocuklarının çile çekme ve azla yetinme yatkınlıklarından yararlanarak en ağır işlerde gaddarca çalıştırılıp sömürülmelerinden başka bir sonuç vermezdi. Nitekim bu deneme son hesaplaşmada biz Türk aydınlarının halk düşmanlığımızı değilse bile halka hiç acımadığımızı ispatlamıştır. (Kemal TAHİR- Bozkırdaki Çekirdek)

Köy Enstitüleri konusunda ileri sürülen değişik görüşlerin tamamını bu yazıda ele almak olanaksız olduğu için ancak çok sınırlı sayıda örneği çok kısaltarak ele alabildik. Verilen örneklerin bu konudaki çeşitliliği de kapsayamadığının farkındayız. Ancak olabildiğince kaba bir sınıflamayla üç temel yaklaşıma örnekler vermiş oluyoruz. Bu durum ele alınamayan değişik görüşleri daha az önemli bulmamızdan değil, yapmış olduğumuz sınıflamaya uygunluğuna göre seçim yapmamızdandır.

Köy enstitüleri niçin kapatıldı?

Köy Enstitüleri, genç cumhuriyetin idealist kadrolarının ideolojisi haline gelen "köycülük/halkçılık" yaklaşımının bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Yakup Kadri'nin "Yaban" romanının kahramanı Ahmet Cemal'in kişiliğinde ifadesini bulan Türk aydınının tipik bir "köycülük" uygulamasıdır denilebilir. Cumhuriyet yönetiminde söz sahibi bazı kadrolar, köycülük düşüncesini hayata geçirmek amacıyla, köyü ve köylüyü bulundukları ekonomik ve coğrafi ortamda daha uygar ve verimli hale getirmek üzere üç farklı uygulamayı peşpeşe hayata geçirmeye çalışmışlardır. Bunlardan ilki Halkevlerinin kuruluşu ve köycülük kolu çalışmalarıdır. İkincisi Köy Öğretmen Okulları, Eğitmen Kursları ve nihayet Köy Enstitülerinin açılmasıdir. Üçüncüsü ise topraksız köylünün toprak sahibi yapılması girişimleridir. Cumhuriyetin "imtiyazsız, sınıfsız, kaynamış bir kitle" ideolojisine uygun bulunduğu sürece bu tür girişimlere tek parti yöneticileri tarafından izin verilmiş ve bu denemeler zaman zaman da desteklenmiştir. Halkevlerinin köycülük kolu çalışmalarından ve köylüye toprak verilmesi konusundaki girişimlerden etkili sonuçlar alınamamış olsa da Köy Enstitüleri kısa sürede çok hızlı bir gelişme kaydetmiştir. Köyü, cumhuriyet "devrimleri" konusunda bilinçlendirme, cumhuriyete ayak bağı olan düşünce ve inanç unsurlarına karşı uyandırma görevini yerine getirmek üzere eğitilen köy çocukları kısa sürede istenilenden daha fazla şeyi köye taşımaya aday hale gelmişlerdi. Köye, köylüye bu yolla kültür taşımak, köylüyü Türkleştirmek çabaları istenilen sonuçları vermemekte, istenmeyen eğilimler gözlenmekteydi. İkinci Dünya Savaşı sonrasında yeniden şekillenen dünya koşulları, ülkemizdeki egemen güçlerin uluslararası tekellerle yapmış oldukları yeni ve kapsamlı işbirlikleri, ülke kalkınması konusunda yapılan farklı tercihler ve soğuk savaş döneminin anti-komünist politikaları Köy Enstitülerini gereksiz ve "sakıncalı" kurumlar haline getirmiştir. Savaş sonrası bu kurumlar, kurucusu olan CHP tarafından işlevsizleştirimiş ve daha sonra da DP tarafından kapatılmıştır. Kapitalizmin ülkemizdeki gelişme trendi ve baştan beri ittifak halinde bulunduğu kesimlerin çıkarları, köye ve köylülüğe dayalı bir kalkınma modeli yerine sanayileşme ve sehirleşmeyi gerektiriyordu. Zaten köye ve köylülüğe dayanarak kalkınmış ve gelişmiş bir ülke örneği de yoktu. Sanayileşmiş ülkelerdeki sanayileşme ve şehirleşmeye bir tepki olarak gelişen köycülüğün nesnel koşulları savaşla birlikte yavaş yavaş ortadan kalkmaya başlamıştı. Köy Enstitülerinin kuruluşu sırasında ciddi bir itiraz ileri sürmeyen bazı kesimler (Köy Enstitüleri Kanunu 17 Nisan 1940 tarihinde Millet Meclisinde oybirliği ile kabul edilmiştir.) birkaç yıl sonra çıkarlarının gereği olarak Köy Enstitülerine düşman kesilmişlerdir. Köy Enstitülerini kapatan Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri'nin bu kurumlar kapatılmadan önceki görüşleri şöyledir:

"Evet tesadüfen görmemiş olanların katiyen bilmelerine ve tasavvur etmelerine imkan olmayacak şekilde yepyeni bir gençliğin, yepyeni bir neslin bu Köy Enstitülerinde yaratılmakta olduğunu zevk alarak ve gurur duyarak gördük. Türkiye için çok faydalı olan bu köy Enstitüleri davasının muvaffak olması gerçekleşmelidir." (Aydınlanma Devrimi ve Köy Enstitüleri- Mevlut KAPLAN)

Köy Enstitülerinin kuruluşu ve kapanışı serüvenini sadece ilerici-gerici kapışması şeklinde değerlendirmenin ne kadar nesnel olduğu tartışmalı bir konudur. (Asım Karaömerlioğlu- "Orada Bir Köy Var Uzakta" adlı esere bak)

Köy enstitüleri ne kadar özgündür?

Köy Enstitüleri konusunda tartışılmaya muhtaç bir konu da bu kurumların "özgün" oldukları, dünyadaki başka örneklere benzemediği, bize mahsus oldukları iddialarıdır. Köy Enstitülerinin bize özgü biricik uygulamalar olup olmaması onları daha değerli ya da değersiz kılmaz, kılmamalıdır. Köy Enstitülerini yüceltmeyi tercih edenler arasında bu konuyu tartışmanın da tabu haline getirildiği gözlenmektedir. Köy Enstitülerinin "özgün" mü yoksa başka ülkelerdeki uygulamaların tekrarı mı olduğunu anlayabilmek için bu kurumların mimarı sayılan İsmail Hakkı Tonguç'un öğrenim yaşamını, ilgi alanlarını, eğitim anlayışını, örnek aldığı eğitim kuramcılarını ve işbirliği halinde çalıştığı kişileri incelemek yeterlidir. Tonguç, cumhuriyet öncesinde ve sonrasında Almanya'da öğrenim görmüş, 1926 yılında Ankara'da "İş İlkesine Dayalı Öğretim Kursu"na katılmıştır. Köy Enstitülerinin planlanmasında birlikte çalıştığı yakın çalışma arkadaşı Prof. Halil Fikret Kanad 1917 yılında Leipzig Üniversitesinde J. H. Pestalozzi konusunda doktora vermiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında Amerikalı eğitbilimci J.Dewey genç cumhuriyet yöneticilerine Köy Enstitülerine temel oluturacak bir rapor hazırlamıştır. Bu rapor 1924 yılında hazırlandığı halde, önerdiği "İşe Dayalı Eğitim Yaklaşımı", dönemin yöneticileri tarafından Türk toplumunun yapısına uygun bulunmadığı gerekçesiyle rafa kaldırılmış ancak 1938 yılında Türkçe'ye çevrilip kitapçık halinde yayımlanmıştır. Tonguç, Pestalozzi konusundaki düşüncelerini ve bu büyük eğitimciden nasıl etkilendiğini çevirisini yaptığı "Pestalozzi ve Devrim" adlı kitabın önsözünde şöyle ifade etmektedir:

"1936 yılından itibaren Türkiye'de ilköğretim alanında kuvvetli bir hamle yapıldı; on binlerce köyü okula kavuşturmak amacıyla eğitmen kursları ve Köy Enstitüleri açıldı. Pestalozzi, J. Dewey ve Kerchensteiner gibi eğitkenlerin eğitim ve öğretim ilkeleri bu kurumlarda, buralardan mezun genç eğitmen ve öğretmenlerin çalıştıkları köy okullarında geniş ölçüde uygulanmaya başlandı. Onun için Türk eğitken ve öğretmenlerinden bu işlere katılanlar yazarın dediği gibi 'Pestalozzi muakipleri'dirler."

Köy Enstitülerinin kuruluşundan önce Tonguç'un birçok ülkedeki eğitim uygulamalarını incelediği, bu konuda kapsamlı bir araştırma yaptığı görülmektedir. Özellikle Sovyetler Birliği'ndeki kimsesiz çocukların eğitimi için Makarenko'nun açmış olduğu "Gorki Okulları" modelinden çok etkilendiği anlaşılmaktadır. Köy Enstitülerinde uygulanan programların, yapılan etkinliklerin, okulun yönetsel organizasyonunun, öğrenci seçimine de uygulanan yöntemlerin, eğitimde kullanılan öğretim tekniklerinin, disiplin işleyişinin, Gorki okullarındaki uygulamalara ne kadar benzediğini anlamak için Makrenko'nun okul yaşamını anlattığı kitaplarını (Yaşam Yolu I-II Payel Yay. ve Kulelerde Bayraklar Evrensel Yay.) gözden geçirilmesi yeterlidir. Ayrıca Pestalozzi'nin 1800'lü yılların başındaki uygulama örnekleri de incelemeye değer.

Köy enstitülerinin önemi nedir?

Köy Enstitülerinin en güçlü ve günümüzde bile asıl önem taşıyan yanı uyguladığı yukarıda söz edilen "İşe Dayalı Öğretim" yaklaşımıdır. Bu yaklaşım, öğrenmenin ancak bireyin kendi gözlemlerine dayanarak, doğal ortamda kendini gerçekleştirmesi sonucunda oluşabileceğini ileri sürmektedir. 18. yüzyılın sonlarında Pestalozzi tarafından dile getirilen bu öğrenme kuramı, günümüze kadar çeşitli biçimlerde geliştirilmişse de halen aşılamamıştır. Son iki yüz yıllık zaman diliminde insan beyninin yapısı ve işleyişi konusunda ortaya çıkan yeni bilgiler, bireyin öğrenme süreçleriyle ilgili yapılan bilimsel araştırma sonuçları ve yeni bir bilim dalı olarak geliştirlen psikoloji disiplini sayesinde eğitbilim alanında birçok yeni yaklaşım geliştirilmiştir. Son yıllarda bu alanda ileri sürülen ve genel olarak kabul gören çoklu zeka, yapılandırmacılık (constructivism), beyin temelli öğrenme, öğrenci merkezli öğretim ve farklılaştırılmış eğitim gibi yaklaşımlar açısından ele alındığında Köy Enstitülerinde uygulanan "İşe Dayalı Öğretim" anlayışının halen aşılamadığı görülmektedir. Aslında tüm çağdaş eğitim yaklaşımları, öğrenmenin gerçekleşmesi konusunda ilkesel düzeyde üç temel unsura vurgu yapmaktadır. Bu unsurlar: bireysellik, gözlem yapılacak ortam ve bireyin kendisini gerçekleştirmesidir. Sözü edilen bu ilkesel unsurların Köy Enstitülerinde uygulanan "İşe Dayalı Öğretim" yaklaşımında büyük oranda bulunduğu görülmektedir. Köy Enstitüleri, köy çocuklarının gerçek bir öğrenme ortamında (tarla, atölye, işlik, tiyatro salonu vb), kendi ilgi ve yeteneklerine göre seçtiği değişik etkinliklerle (tarım, hayvancılık, yapı işleri, marangozluk, arıcılık, müzik, halk oyunları, spor, tiyatro, okuma, resim yapma vb.) kendini en iyi şekilde gerçekleştirerek (üretimde yapma, ürün elde etme, ekip içerisinde farklı roller ve sorumluluklar alma, eleştiride bulunma, hesap verme veya hesap sorma, usta öğretici veya öğretmenle birlikte öğrenme vb) öğrenmelerine olanak sağlıyordu. Böylece öğrenciler yaşama, üretici bir yurttaş olarak hazırlanıyor, kendine güven kazanıyordu. Kendisine biçilen, köylüye önderlik yapma rolünün gerektirdiğ i birçok beceriyi kazanmış olarak köye geri gönderiliyordu. Günümüzde de eğitimin temel hedefi, yukarı da tarif edilen üretici insan tipini ortaya çıkarmaktır. Köy Enstitülerinin günümüz eğitim kurumlarından en önemli farkı bu insan tipini kağıt üzerinde değil de gerçek iş eğitimi içerisinde ortaya çıkarmasıydı.

Sonuç olarak

Köy Enstitüleri ile ilgili tartışmaların daha uzun bir süre devam edeceği aşikar. Bu tartışmalardan geleceğe dönük olumlu bir sonuç alınabilmesi, tartışmanın doğru bir zeminde yapılmasına bağlıdır. Cumhuriyete olan bağlılığımızı ortaya koymanın bir aracı olarak Köy Enstitülerini kutsayıp kendisinde var olmayan birçok misyonu bu kurumlara yükleyerek bir sonuca varmak olanaklı değildir. Bu kapsamda geri kalmışlığı yenmek, sömürüyü yok etmek, haksız ve adaletsiz bir toplum yapısından kurtulmak gibi bazı temel sorunların çözümünü Köy Enstitülerinin devamına bağlamak tam bir körlüktür. Aynı şekilde çeşitli basit ve tartışmalı argümanları gerekçe göstererek bu kurumlara ve oradan yetişen eğitimcilere hak etmedikleri şekilde saldırılarda bulunmak da haksızlık ve kolaycılıktır. Köy Enstitüleri, burjuva devlet aygıtının bir üst yapı kurumu olarak köycülük ideolojisine sahip bir grup küçük burjuva aydın tarafından köyü ve köylüyü kültürleştirmek amacıyla kurulmuş eğitim kurumlarıdır. Bu kurumlar, dayandığı gerçekçi olmayan köycülük ideolojisinin sonucu olarak daha kurulduğu günden itibaren yıkılmaya adaydı. Ülkenin sosyo ekonomik yapısı, iktidarın sınıfsal ittifakları ve dünya gerçekleri Köy Enstitülerinin sonunu hazırlamıştır.

Köy Enstitülerinin köylü toplumu içerisideki yeri ve konumunu daha iyi anlamamızı sağlayacağını düşündüğümüz, yaşanmış bir anıyı paylaşarak devam edelim:

Yıl 1946. Mikdat Candaş, Beşikdüzü Köy Enstitüsünden mezun olup Trabzon'un Şalpazarı ilçesine bağlı Gökçeköy İlkokuluna öğretmen olarak atanır. Göreve başlar başlamaz köyde okul çağında olup da okula devam etmeyen kız çocuklarının devamını sağlamak için kolları sıvar. Bu çocukların aileleriyle görüşüp onları ikna etmeye çalışır. Çocuğunu okula göndermemekte direnen birkaç köylüyle konuşmak için Cuma namazını fırsat bilir ve köyün camisine gider. Camide aradığı köylülerden birisini bulur ve ona kızını niçin okula göndermediğini sorar. Köylü kızının nüfus cüzdanında küçük göründüğünü fakat aslında büyük olduğunu, onu bu haliyle erkeklerin arasına gönderemeyeceğ ini anlatmaya çalışır. Bu arada sözlerinin arasında, bu işi takip etmesinin öğretmen açısından iyi olmayacağını ima eden bazı şeyler de söyler. Köylü tehdit savurmakta haklıdır. Çünkü 8-10 tane erkek oğlu vardır ve çevrede herkes ondan korkmaktadır. Bizim genç öğretmen 160 cm'lik kısa boyuna rağmen ayağa kalkar ve cami cemaatinin önünde köylüye birkaç tokat atar. Herkes şaşkındır. Köylünün orada bulunan oğulları hemen ayağa fırlarlar. Herkes donakalmıştır. Köylü oğullarını azarlayarak yanına çağırır ve caminin kapısına yönelir. Tam çıkacakken öğretmene döner ve: "Hoca! Bana bu tokadı sen değil, İsmet Paşa vurdu." der ve çıkar, gider.

Köy Enstitüleri birer eğitim kurumuydu. Eğitim anlayışı ve uyguladığı yöntemler açısından bıraktığı miras incelemeye değer. Başka konularda olduğu gibi Köy Enstitüleri konusunda da sosyalistler durdukları yeri doğru seçmelidirler. Yana olmak ya da karşı olmak kolaycılığına kaçmadan. Kılı kırk yaran bir titizlikle. Sınıf pusulasının kılavuzluğunda. Ulusal hezeyanlardan uzak kalarak. Hayal kurmadan, hayal kuranları uyararak, uyandırarak. Ama asla küfretmeden, inkar etmeden.

İş Bölümü ve Marks eleştirisi

Marksizmin dibe vurduğu dönem geride kaldı. İkibinli yıllarla birlikte insanlar Marks'ı daha fazla merak eder oldular. Bundan bir kaç yıl önce ABD'de yaşanan kriz sonrası internette en çok aranan kelimeler içinde sosyalizm ve Marks ilk sıralara çıkmıştı. Kapitalizmin 1990’larda ilan ettiği "kesin" galibiyetin on yıl sonra yavaş yavaş kesinliğini yitirmeye başlaması, yaşanan krizler, savaşların artarak sürmesi, bölgesel karışıklıklar dünyanın hiç de insanların beklediği dünya haline gelmemesi insanları eski defterleri karıştırmaya itti. Sosyalizm ve Marks daha da popüler hale gelecek.

Gelecek de, şimdi Marksist olarak Marks eleştirisi yapmanın sırası mı denebilir. Sırası, hem de tam sırası.

Marks'ı eleştirirken Lenin'in siyasal zekasının Marks'ı –nesnel koşulların farklılığının hakkını vererek– aştığını da vurgulayalım. Neden aştığını sonraya saklayarak işbölümü meselesine girelim.

Madde ve canlı madde

Doğada tüm nesneler maddenin yasalarına bağlıdır. Tüm nesneleri oluşturan en küçük birimler, atomlar, atom altı parçacıklar, bunlar arasındaki ilişkiler evrenin genel niteliğini belirlemektedir. Evrende bulunan her şey de kaçınılmaz olarak bu genel nitelikleri içermektedir. İşin içinde insan, ya da canlılar olmasaydı bu genel yasalar dışında bir şeyden söz etmeyecektik. Ancak, canlı madde oluştuğu andan itibaren evrendeki ilk nitel sıçramanın gerçekleşmesinden itibaren ortak yanlar dışında farklı yanlar da gündeme gelmiştir. Canlılığın ortaya çıkması aslında bir yönüyle maddenin kendi doğasına yabancılaşması diye de okunabilir. Çünkü artık madde (yani canlı maddeden söz ediliyor) daha önce (cansız madde) dış ortamla denge içinde iken artık dış ortamla denge içinde değildir. Bir bakteri hücresinde çeşitli organelleri oluşturacak şekilde bir arada olan oksijen, hidrojen, karbon, azot ve kükürt atomları artık hemen yanlarında bulunan ve hücrenin dışındaki farklı biçimlerde bir arada duran aynı atomlardan bazı nitelikleri bakımından başka türlü davranmakta farklı hızda yani enerji düzeyinde bulunmaktadırlar. Dış ortamla denge değil dengesizlik içinde olmak zorundadır. Bu dengesizliği sürdürmek için ise kendi çekirdeği etrafında elektronların dönmesi için dışardan enerji almak durumunda olmayan madde artık dışarıdan enerji kaynağı kullanmak zorundadır.

Ve artık canlı madde kendini yeniden ürütebilmektedir. Bir bakteri hücresi kendinin aynı iki bakteri hücresi oluşturmak üzere bölünmekte ve sahip olduğu bilgiyi genler aracılığı ile geleeceğe taşıyabilmektedir.

Yani canlı dış ortamla denge içinde olmayan, dış enerji kaynağı kullanan kendini yeniden üreten/çoğaltan ve geleceğe aktaran maddedir.

Geleceğe taşınan ise aslında o türdür ve bakteri ikiye bölünüp çoğalarak türü devam ettirmektedir. Çok hücrelilerde mesela insanda diyelim ki cildimizde bir hücre ikiye bölünerek çoğalırken yeni yavru hücrelerden biri ölmekte baskın olan yaşamaktadır, devam eden cildin bütünselliğidir.

Yani canlı organizma kendi maddi varlığını değil bu maddi varlığı da var eden türsel niteliği ve bilgiyi geleceğe taşımakta, onu yaşatmaktadır. Tür geleceğe kalırken değişen koşullara uygun yeni nitelikleri de kendine katmaktadır.

Dilerseniz ilk canlı hücrenin ortaya çıktığı ana gidelim. Bu ana ilişkin en tutarlı kuram kabaca şöyle özetlenebilir. Suyun üzerindeki yağlı tabaka dalga ile birlikte havaya fırladığında su ve yağın birbirini itme özelliğinden dolayı iç içe, bir kaç katmandan oluşan bir damlacık oluşur. Bu damlacıkta, en ortada su bulunurken, ona bitişik etrafını saran yağ tabakası yer alır. Bu yağın suyu seven tarafı suya temas halinde sevmeyen ucu dış tarafta olacak şekilde dizilir. Bunun etrafında yine bir yağ tabakası bulunur ki bu kez suyu sevmeyen uç içte, diğer suyu sevmeyen uçla temas halinde ve suyu seven uç ise dışarda olacak şekilde yer alır. Artık farklı yerleşimlere göre farklı özellikler var olmaya başlamıştır.

Gerçekte olan farklı çevresel koşullarda bulunmaktan başka bir şey değildir. Farklı çevresel koşullar farklı davranışları, işlevleri zorunlu olarak beraberinde getirmektedir.

Buradan çok hücreye doğru yol alalım. Birbirinin aynı hücreler özel koşullarda yan yana gelip hücre kolonileri oluşturduğunda bir süre sonra bulundukları yere göre farklılaşmaya başlarlar. En dış katmanda bulunan ile iç katmanda bulunan arasında farklılık zorunlu olarak doğar. Canlılığı sürdürmek için besine ulaşma açısından farklılık taşıyan hücreler farklı nitelikler kazanmaya başlar. Aksi durumda canlılıklarını sürdürmeleri mümkün olmayacaktır. Embriyonun oluşum sürecinde de benzerlikler görünür. Zigot birbirinin aynı hücreler yaparak çoğalırken koloninin içinde ve dışında kalan hücreler farklılaşır. Farklı basınç düzeyleri, farklı enerji düzeyleri bu hücreleri farklılaştırırken farklı komşuluklar yeni farklılaşmaları doğurur.

Maddenin evrimi diye okunabilecek bu süreç cansız maddeden canlı maddenin oluşumu, tek hücreden çok hücreye geçiş, derken düşünen maddenin yani insanın oluşumu tüm evrimsel süreçte farklılaşmanın itici güç olduğunu görüyoruz. Çünkü farklılaşma farklı çevresel koşullara daha iyi bir uyumu, daha gelişkin bir canlılığı ve örgütlülüğü doğurmaktadır. Molekül olarak örgütlenmiş atomlardan toplum olarak örgütlenmiş bireylere kadar her örgütlenme bir üst düzeyi ve farklılaşmayı doğuruyor.

İnsanların dünyasında, toplumda olup bitenleri bu kadar "mekanik" biçimde ifade etmek bazılarına yeterince insani gelmeyebilir. Hatta devam edelim toplumların tarihini sınıf savaşları tarihi olarak okuyan Marksist bakışın reddi olarak da görülebilir. Ancak sınıfsal olan olarak zuhur edenin altında hiç bir şeyin olmadığını söylemek Marksizmin temel dayanağı olan bilimsel yaklaşımla örtüşmez. Manifesto'da sınıf savaşımları tarihi, o zamanki tarih anlayışına karşı bir başka gerçekliği ifade etmek için kullanılmıştır. Tarih kralların birbiriyle savaşının tarihi değildir. Ya da basit kişiler arası iktidar kavgası değildir. Bunun maddi, nesnel, ekonomik yani sınıfsal temelleri vardır denmektedir.

Bununla birlikte bu ifade biçimi soyutlama yapılmadığı anda yanlış politik sonuçlar doğurmaya da elverişlidir. Marksizm kaba biçimiyle alındığında sınıf savaşımı iki sınıfa ait bireylerin meydan savaşı biçiminde algılanmakta, ya Marksist kalmaya çaba gösterilerek bu savaşım biçimi örgütlenmeye çalışılmakta, ya da bunun olamadığı anlarda marksizm ve sınıf reddedilmektedir. Lenin'in dehası bu sorunun aşılmasının anahtarını göstermiştir. Soyutlanmış işçi sınıfı ile somut işçi arasındaki farkı görmüş, somut işçinin salt işçi olduğu için sınıf savaşında işçi cephesinde kendiliğinden yer almayacağını kavramıştır. Sınıfa bilincin dışarıdan taşınması, öncü parti ve siyasi mücadele öne çıkmaya başlamıştır. Yine Lenin komünist toplum üzerine spekülasyon yapmaktan kaçınmış ve bu tartışmayı geleceğe havale etmiştir. Bu da yine bu tartışma üzerinden yürünmeyeceğini kavradığını göstermektedir.

Siyaseten işe yaramayan bir tartışma nasıl oluyor da filozofların dünyayı değiştirmesi gerektiğini yani aslolanın pratik olduğunu söyleyen bir kişi tarafından yapılıyor?

Burada sıkıntı "özel mülkiyet" ve "işbölümü"nün bir ve aynı şey olarak okunmasından kaynaklanmaktadır. "İşbölümü" faaliyete göre anlatımın, "özel mülkiyet" ise bu faaliyetin sonucuna göre anlatımın terimleri olduğu ifade edilmiştir.

İşbölümü ve özel mülkiyet aynı şey olarak okunmaya başlanınca özel mülkiyet karşıtlığı iş bölümü karşıtlığını da beraberinde getirmektedir. İş bölümünün özel mülkiyetin ve devletin doğuşu sınıflı toplumun varlığıyla koşut olduğuna göre sınıfsız toplum hedefli komünizm her üçünün de ortadan kaldırılmasını önermek durumunda kalmıştır. Marks'ın her ne kadar kapitalizm çözümlemesindeki asli sorunsalı artı değer gaspı olsa da, işbölümü karşısındaki tutum kafa karıştırıcı olmaya devam etmektedir.

Aslında sıkıntı burjuvazinin sınıfsal farklılıkları işbölümü olarak göstermesinden kaynaklanmaktadır. "Toplumda farklı işler ve işlevler vardır ve bu zorunluluk kimilerini işçi yaparken kimilerini de patron yapmıştır". Üretim araçları üzerinde mülk iddia etme ve işbölümü arasında burjuvazinin kurduğu ilişki kabul edilmek durumunda değildir.

Şimdi biraz Marks'ın Engels ile birlikte kaleme aldığı Alman İdeolojisi'nde söylediklerine bakalım. (Yazıda sürekli Marks olarak geçmesine karşın Engels için de geçerli olduğunu belirtmek gerekiyor.)

Marks'ın işbölümü konusunda yaptığı saptamalar çıkarımlarından biraz farklılaşıyor aslında. Mesela "Bir ulusun üretici güçlerinin ulaştıkları gelişme düzeyi en açık şekilde işbölümünün ulaştığı gelişme düzeyinden anlaşılır." Son derece doğru bir saptama. Burada işbölümü kelimesinin yerine farklılaşma kelimesi pek ala da konabilir. İşlevsel farklılaşma ya da. Çünkü Marks burada işbölümü ile işlevsel farklılaşmadan söz ediyor. Marks ile sürdürelim. " Bir ulusun kendi içindeki işbölümü, ilkin sınai ve ticari emeğin bir yandan, tarım emeğinden ayrılmasına, öte yandan ve bunun sonucu olarak kent ile kırın ayrılmasına ve çıkarların karşıtlığına yol açar." Bu nokta tartışmalı. Kent ve kır farklılaşması bizatihi bir çıkar karşıtlığı doğurmaz. Sorun kentin ve kırın hangi toplumsal bütünlük/organizma/organizasyon/ sistem içerisinde bir arada bulunduğu ile ilgilidir. Emeğin egemen olduğu bir sistemde karşılıklı ihtiyaç adil ve eşitlikçi bir biçimde giderilebilir.

"İşbölümünün gelişmesinin çeşitli aşamaları bir o kadar farklı mülkiyet biçimlerini temsil eder; bir başka deyişle, işbölümünün her yeni aşaması, çalışmanın konusu, aletleri ve ürünleri bakımından bireylerin kendi aralarındaki ilişkileri de belirler." Bu saptamalarda da sorun yok. Ancak, "kent ile kır arasındaki karşıtlığı ve daha sonraları kentlerin çıkarlarını temsil eden devletler ile köylerin çıkarlarını temsil eden devletler arasındaki ve kentlerin kendi içlerinde deniz ticareti ile sanayi arasındaki karşıtlığı daha o sıralarda görmeye başlarız” derken burada da nedensellik ilişkisinin kurulamayacağı bir çıkarsama söz konusu. İki kent devleti birbiriyle hiç savaşmadı mı? Kent devletlerinin köy devletleri karşısında ortak tutum aldıklarını açıklayabilecek bilimsel bir gerçeklik var mı?

Marks bilinç ve iş bölümü ile ilgili olarak şunları söylüyor. "Üstelik, bilincin tek başına ne yaptığı o kadar da önemli değildir; bütün bu çürüme, bize ancak şu sonucu verir: şu üç uğrak, üretici güç, toplumsal durum ve bilinç, birbirleriyle çelişkiye düşebilir", buraya kadar sorun yok, ancak devamla "ve düşmek zorundadır, çünkü işbölümü sayesinde, faaliyet ile maddi faaliyetin, keyif çatma ile çalışmanın, üretim ile tüketimin farklı farklı bireylerin payına düşme olasılığı, hatta olgusu ortaya çıkar ve bunların birbirleriyle çelişkiye düşmemelerinin tek yolu, bizzat işbölümünün kendisinin tekrar kaldırılmasıdır." Bu bölüm biraz sıkıntılı. İşbölümü olmasaydı bunların hiçbiri olmazdı doğru, ancak eşitsizliklerin ve sömürünün ortadan kaldırılması, sosyalizm işbölümü ortadan kaldırılarak kurulamaz. Ya da sosyalizm sonrası işbölümünün kaldırılması bir hedef olarak ortaya konamaz.

Marks'ın işbölümü ile ilgili bir diğer saptamasında "özel çıkar ile kolektif çıkar arasındaki çelişkidir ki, kolektif çıkarı devlet sıfatıyla, bireyin ve topluluğun gerçek çıkarlarından ayrılmış bağımsız bir biçim almaya ve aynı zamanda her zaman (...) aldatıcı bir ortaklaşma görünümü almaya götürür"

Devamla "devlet içindeki bütün savaşımlar demokrasi, aristokrasi ve monarşi arasındaki savaşım, oy hakkı uğruna savaşım, çeşitli sınıfların yürüttükleri gerçek savaşımların büründükleri aldatıcı biçimlerden başka bir şey değildir" diyerek yine önemli bir noktaya değiniyor. Sonrasında "egemen olmak isteyen her sınıf, proletaryanın durumunda söz konusu olduğu gibi, kendi egemenliği bütün eski toplum biçiminin ve bizzat egemenliğin ortadan kalkması anlamına gelecek olsa bile kendi çıkarını herkesin çıkarı gibi gösterebilmek için –ki ilk başta bunu yapmak zorundadır– siyasal iktidarı ele geçirmesi gerekir. Devlete yeniden döneceğiz. Yine işbölümü ile ilgili olarak insanların en çok yinelediği şey, belki de kapitalist dünyadaki günlük yaşamın insanı kendinden uzaklaştırması nedeniyle günün farklı zaman dilimlerinde istedikleri farklı şeyleri yapabilmesidir. "işbölümünün bize derhal ilk örneğini sunduğu şey şudur: insanlar doğal toplum içinde bulundukları sürece, şu halde, özel çıkar ile ortak çıkar arasında bölünme olduğu sürece, demek ki, faaliyet gönüllü olarak değil de doğanın gereği olarak bölündüğü sürece, insan kendi işine hükmedeceğine, insanın bu kendi eylemi, insan için kendisine karşı duran ve kendisini köleleştiren yabancı bir güç haline dönüşür. Gerçekten de, iş paylaştırılmaya başlar başlamaz herkesin kendisine dayatılan onun dışına çıkamadığı, yalnızca kendine ait belirli bir faaliyet alanı olur; o kişi avcıdır, balıkçıdır ya da çobandır ya da eleştirici eleştirmendir, ve eğer geçim araçlarını yitirmek istemiyorsa bunu sürdürmek zorundadır. Oysa herkesin bir başka işe meydan vermeyen bir faaliyet alanının içine hapsolmadığı, herkesin hoşuna giden faaliyet dalında kendini geliştirebildiği komünist toplumda, toplum genel üretimi düzenler, bu da, benim için, bugün bu işi, yarın başka bir işi yapmak, canımın istediğince, hiçbir zaman avcı, balıkçı ya da eleştirici olmak durumunda kalmadan sabahleyin avlanmak, öğleden sonra balık tutmak, akşam hayvan yetiştiriciliği yapmak, yemekten sonra eleştiri yapmak olanağını yaratır"! Romantik ve kapitalist toplumda kendini sıkışmış hisseden bireyin ruh halini gayet iyi yansıtıyor.

Gelelim sorunun kaynağına, evrim süreci bilgi kazanma sürecidir. Bu bilgi hücresel düzeyde de toplumsal düzeyde de birikir. Farklılaşma dediğimiz şey de aslında kazanılan bilgiden kaynaklanan ve onun doğurduğu yeni bir işlevi işaret eder. Bu yeni bilgi olmasaydı işbölümü olmayacaktı. Ya da yeni bir bilginin olmadığı yerde hiç bir işbölümünden söz edilemez. Canlının doğal süreci dediğimiz şey aslında "doğa"nın reddinden başka bir şey değildir. Canlı doğanın kendine yabancılaşmasıdır ve canlıyı farklılaştıran şey hiç de kötü bir şey değildir. Buna olumsuzluk atfetmenin hiçbir anlamı yoktur daha doğrusu. Cansız madde dışrıdan enerji almadan varlığını sürdürürken canlı madde dış enerji olmadan varlığını sürdüremez. Ne yapacağız? Hadi buna "ahlaki" yaklaşalım. Canlı cansız karşıtlığı üzerinden politika yapalım. Saçma mı geldi? Devam edelim o zaman, canlı vücudunun işbölümünün köleleştirici olduğunu savunalım. Organlar arasındaki işbölümü her organı köle yapmaktadır! "Buradan faşizm çıkar" kolaycılığına hemen düşülmemeli. Marks "faaliyet gönüllü olarak değil doğanın gereği olarak bölündüğü sürece" derken bir şeyi atlıyor, insanın doğanın parçası olduğunu. Belirli toplumsal ve tarihsel koşullarda ortaya çıkmış bir duyguyu ve o duyguya dayanan bir düşünceyi "insanın doğası" yerine koyuyor. Özel çıkar ile ortak çıkar arasındaki karşıtlıktan söz ederken de Marks yanılıyor. Bunlar karşıt değildir. Ortada bir organizma varsa bağımsızlıktan söz edilemez, bağımlılıktan, kölelikten söz edilemeyeceği gibi. Bu kavramların siyasi sonuçlarından korkarak gerçeklik eleştirilemez. Bireyin varlığı –burada sözü edilen birey bir soyutlamadır– toplumun varlığı dışında mümkün değildir. Birey sahip olduğu her şeyi ama her şeyi toplum sayesinde elde etmiştir. Bireysel düşüncesi dediği anda kullandığı her kavram, dil, düşünce biçimi, tüm bilgisi toplum ürünüdür. Birey ancak ve ancak toplum içerisinde iken birey olabilir. Aksini savunan varsa toplumdan aldığı herşeyi iade edip öyle konuşmalıdır diyeceğim ama konuşamayacağını düşünemeyeceğini biliyoruz. Canlı böyle bir şeydir ve her türün bireyi o tür geliştiği yarına kaldığı sürece gelişkinlik kazanabilir.

Bunun siyasi sonuçlarından korkmak derken anlatılmak istenen aslında bu benzeşmeden sömürünün ve sınıfların varlığının çıkacağından korkmamak gerektiği çünkü durumun öyle olmadığıdır. "Ortada bir sistem var ve bu sistem canlı doğaya uygundur, birileri işçi birileri patron olur ve toplum da yaşar gider. Buna karşı çıkılamaz." önermesi bu benzeştirmeden doğal olarak üretilemez. Ortada bir sistem olduğu ve bu biçimiyle işlediği az çok doğrudur. İşte mesele ve bakılması gereken yer tam da bu sistemin kendidir. Tüm sistemler canlı organizmalardır ve canlı organizmalar canlılıklarını sürdürebilmek için değişikliklere uğrarlar, bazen yavaş bazen hızlı. Geçenlerde arsenikli ortama uyum sağlayan bakterinin bulunması bunun en büyük kanıtı. Canlılar için zehirli olarak bilinen bir madde bir bakteri tarafından yapıtaşı olarak kullanılıyor. O bölgede evrim o yönde gelişmiş. İnsanın evrimi ise daha ileri bir düzeye daha iyi bir sistem oluşturarak geçmesi biçiminde gerçekleşiyor. İnsan topluluğunun oluşturduğu sistem ayakta kalması konusunda avantajlar sunmuyorsa yok oluyor. İnkaların İspanyollar karşısında yok olması gibi. Bunun insanlık dışı olduğunu söyleyebiliriz. Bu bugüne ait bir değerdir. İnsanın düşüncesinin farklılaşarak geldiği bugünkü noktada söylediği bir şeydir. Bugün buna soykırım denebilir, ancak o gün böyle okunmamaktadır.

Bir başka nokta da bazı işbölümlerindeki doğal olan ile olmayanın karıştırılmasıdır. Kadın ile erkek arasındaki işbölümünde çocuk yapmak ile ilgili işbölümü doğal olabilir, ilk çağlarda erkek avlanırken kadının evde olması da doğal olarak zorunlu olabilir. Çünkü türün devamı dişinin daha fazla sakınılmasını zorunlu kılıyordu. Bir dişi en fazla 11 ayda bir üreme gerçekleştirebilirken bir tek erkek aynı dönemde bir kaç yüz üreme eylemi gerçekleştirebilir. Avlanmak için dışarı çıkan ve risk altındaki erkek değil kadın olsaydı tür belki de yok olacaktı. Bu işbölümü sıkıntılı değildir. Ancak koşulların değiştiği durumda türün korunmasının zorunluluğu olan bir eylemin ebedi zorunluluk olarak algılanması sıkıntılıdır.

Yeniden Marks'ın hayellerine dönecek olursak insanın kendini özgürce geliştirmesi ile farklılaştırması arasındaki diyalektik bağın gözden yittiğini görürüz. Geliştirdikçe farklılaşır ve farklılaştırdıkça gelişir. Farklılaşma farklı fonksiyon kazanma bu fonksiyonun gerçekleşme anından hariç var olamaz. Bu fonksiyonun gerçekleşme anı işbölümünün yaşanması dır. En basit işte bile insanların nasıl örgütlendiklerine bakın. Karpuz kamyonundan karpuz indirirken dört kişi her biri teker teker kamyona gidip karpuz alıp tezgaha götürüp dizmez. Biri arabada diğeri tezgahta iken diğer iki kişi arada bir zincir oluştururlar. Yangın söndürürken kuyudan yangın yerine su taşırken de öyle. Kovalar elden ele geçer. Çünkü bilinir ki böylesi daha üretkendir. Üstelik Marks da sabah balıkçılık yapan, öğlen bahçeyle uğraşan, bir gün gitar öbür gün keman çalan birinden ve bunlardan oluşan bir topluluktan iyi bir senfoni dinleyemeyeceğini, senfoninin ortasında kemancıların kemanı bırakıp birinin gitar diğerinin bas çalmasının keyifli gelmeyeceğini bilir.

Devlete gelecek olursak bunun ayrı bir tartışma konusu olduğunu söylerken geçmek istemediğim nokta, işbölümü ile devlet arasındaki ilişki ve devletin sönümlenmesi meselesinin bu tartışmalardan ayrı yürüyemeyeceğidir. Lenin'in büyüklüğü de biraz bu tartışmada pratik olarak devleti söndüren değil yeniden kuran, işbölümünü ortadan kaldıran değil onu yeni bir organizasyon için yeniden yaratan rolü oynamasından gelir. Lenin pratiğin ona gösterdiğine bakmış ve sofistike tartışmaları geleceğe bırakmıştır. Günü ise doğru tahlil etmiş ve devrimi gerçekleştirmiştir.

Kapitalizm, İslam, AKP (1)

Geçtiğimiz yılın son aylarında Saadet Partisi'nin ikinci kez bölünmesi nedeniyle siyasal hayatımıza giren Has Parti ile birlikte, öteden beri tartışılan İslam'ın iktisadi anlayışı (yaklaşımı) konusu yeniden gündeme geldi. Gerek Has Parti içinde yer alan Sosyalistlerin varlığı ve gerekse Has Parti'nin "jipe binen türbanlılardan çok yağmur çamurda otobüs bekleyen türbanlıların" sorunlarını dile getireceğini ifade etmesi, kimilerinde Has Parti'nin "Sol İslamcı" ve kapitalizme alternatif bir yaklaşımı benimseyen bir parti olacağı gibi bir intiba uyandırdı.

Her ne kadar böyle bir intiba uyanmış olsa da, bir yandan türbanlıların da içinde yer aldıkları dindar kesimin kendi içinde sınıfsal konumlarının farkına varmaya başlaması olarak ifade edilebilecek "türbanlıların da jiplere binmesi" söylemi, mülkiyetli dindarların zaten çok önceden jiplere binmeye hazırlandıkları gerçeğini örterken, diğer yandan da NTV'de bir programa katılan Has Parti Genel Başkanı Numan Kurtulmuş, sözüm ona 24 Ocak 1980 Kararlarını eleştirirken, söz Turgut Özal'a geldiğinde gözleri parlayarak ve rahmetle anmaya başlamıştı. Oysa, 24 Ocak Kararlarının uygulanması için elinden geldiğini yapan ve hatta bu uğurda askerleri darbe yapması için onlara brifing veren, ikna etmeye çalışan (gerçi ikna edilmelerine de gerek yoktu ya!) Turgut Özal'dan başkası değildi.

Tüm olup bitenler, İslam'ın iktisadi yaklaşımının ne olduğuna dair bir tartışmayı zorunlu kılıyor.

Herhangi bir iktisadi sistemin veya yaklaşımın ne olduğunu anlayabilmek için, o sistem veya yaklaşımın, emek ve sınıflar, üretim araçlarının özel mülkiyeti ve iktisadi bölüşüm konularında nasıl konumlandığını, ne söylediğini ve nasıl bir pratik sergilediğini çözümlemek gerekmektedir. İfade ettiğimiz bu çerçeve İslam'ın iktisadi yaklaşımı için de geçerlidir.

Kur'an'daki çeşitli ayetlerden peygamberin hadislerine ve sonrasındaki İslam ulemalarının yorumlarına kadar bütün İslam külliyatında, insanlar arasında sınıf ve statü farklılıklarının olması gerektiği konusu vurgulanmaktadır. Nitekim bu durum, Araf suresinin 128. ayetinde "şüphesiz arz Allah'ındır. Kullarından dilediğini ona varis bırakır." şeklinde ifade edilirken, sınıflar olgusunun "doğal ve zorunlu" olduğu vurgusu ise Ez Zuhruf suresinin 32. ayetinde şu şekilde ifade edilmektedir: "insanlardan bir kısmı bir kısmını tutup çalıştırsın diye bir kısmını bir kısmının üzerine çıkardık."

Gerek yukarıda belirtmiş olduğumuz ayetler gerekse Kur'an'da yer alan benzer birçok ayet, hemen hemen tüm İslamcı Yorumcular tarafından, "eğer Allah bütün insanları rızk bakımından eşit yaratmış olsaydı dünyanın bir düzeni olmayacağı" şeklinde yorumlanmış ve sınıf ve statü farklılıklarının ve dolayısıyla sosyal eşitsizliğin ısrarlı savunucusu olmuşlardır.

Sınıf ve statü farklılıkları ile sosyal eşitsizliğin "doğal ve zorunlu" olduğu olgusunu vurgulayan ayetlerde; sınıf ve statü farklılıkları ile sosyal eşitsizlik konuları çok açık bir biçimde belirtilmesine rağmen, İhsan Eliaçık gibi İslamcı araştırmacılar, İslam'ın bu konuları öne çıkaran bir görüşü olmadığı konusunda oldukça ısrar etmektedirler. Oysa sınıflı toplum ve sosyal eşitsizlik İslam'ın özünde olup, İslam'a içkin bir durumdur. Öyle ki, gerek ortaya çıkış aşamasında, gerekse günümüze değin geçirdiği evrim neticesinde kapitalist sistemi kutsayan ve onun bir parçası haline gelen İslam'da, Allah tüm insanlardan, peygamber diğer insanlardan, halifeleri ve peygamberin yakın çevresinden oluşan ayrıcalıklı gruplar geri kalanlardan, mülk sahipleri mülksüzlerden (burjuvazi işçi sınıfından) ve nihayetinde erkekler de kadınlardan üstündür. (Doğa'nın ve hayvanların da tüm insanlar için yaratılmış olması, gerek hayvan katliamlarının ve gerekse doğanın tahrip edilmesi açısından, göz ardı edilmemesi gereken önemli bir husustur.)

Yukarıda ifade etmiş olduğumuz Araf suresinin 128. ayetinde olduğu gibi Al'i İmran suresinin 27. ayetinde de "Allah dilediğini hesapsız rızıklandırır." denilirken, yine Ez Zuhruf suresinde ise, "Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Onların dünya hayatındaki geçimlerini de aralarında biz taksim etmişizdir." denilerek hem özel mülkiyet kutsanmış hem de sınıfların ve dolayısıyla mülk sahibi sınıfların meşruiyeti sağlanmıştır.

Star Gazetesi yazarlarından Mustafa Akyol, derindusunce.org adlı internet sitesinde yer alan "İslam ve Kapitalizm Üzerine" adlı yazısındaki konu ile ilgili olarak ileri sürmüş olduğu fikirler, konunun anlaşılması açısından gayet çarpıcıdır. Söz konusu yazıda Mustafa Akyol, gerek sınıflı toplum ve özel mülkiyet gerekse İslam ile kapitalizmin ne derece örtüştüğü ve sınıflı toplumun ve/veya kapitalizmin İslam'a ne kadar içkin olduğu konusunda, şunları söylemektedir:

" Denebilir ki, 'Kapitalizm Hıristiyanlıkla uyuşmuş olabilir ama İslam'a uymaz.

Oysa tam aksine, İslam'ın kapitalizme Hıristiyanlıktan daha bile açık olduğunu savunmak mümkündür. İncil'de fakirlik övülmesine rağmen, Kur'an'da 'mülk' olumlu bir kavramdır. İslam peygamberi Hz. Muhammed, hayatının büyük bir bölümünde ticaretle ilgilenmiştir ve hatta 'rızkın onda dokuzu ticarettendir' dediği rivayet edilir. Zaten İslam dünyasının Ortaçağ'daki görkemli yükselişinde de, dünya ticaret yollarının merkezinde yer alması ve Müslüman tüccarların bu konumu çok iyi değerlendirmesinin rolü büyüktür.

Ama elbette kapitalizm ticaretten ibaret değildir ve asıl belirleyici karakteri 'sermaye birikimi' ve 'ekonomik eşitsizliktir'. "

Tüm inanç sistemlerinde olduğu gibi İslam da, öncelikle ahlaki bir öğretidir. Söz konusu ahlaki öğreti; dünyevi ve uhrevi hayatı birlikte ele alarak, dünyevi hayatın uhrevi âlem için bir "imtihan"dan ibaret olduğunu temel alan düalist bir hayat felsefesine dayanmaktadır.

Buna göre, Müslüman insan tipi Allaha inanan, rasyonel davranıp Allah'a güvenen, sebeplere başvurup Allah'a tevekkül eden, Allah'ın kullarına hizmet bilinci içinde müteşebbis (girişimci - kapitalist) ve kul hakkına saygı gösteren kanaatkâr bir tiptir. Diğer taraftan da, İslam, iktisadı; "İslam'ın ahlaki ve ideolojik bir alt birimi" olarak tanımlamaktadır. Bu çerçevede bakıldığında Müslüman birey; toplum yararını kendi çıkarından üstün tutan, üstelik müteşebbis yani girişimci (kapitalist) fakat kanaatkâr ve dolayısıyla adil bir nitelik taşımaktadır.

İslam'a göre iktisadi düzen, Allah'ın teklif ve realitesinden kaynaklanmakta ve dolayısıyla da bu düzenin temelinde insani hiçbir etki olmamaktadır. Bu nedenle de sosyal eşitsizliğin ilahi bir veri olarak kabul edilmesi gerektiği savunularak asıl vurgulanması gerekenin, "sosyal adalet" olduğu ifade edilmektedir.

Elbette ki, sosyal adaletin sağlanması da toplumdaki tüm bireylerin, yukarıda tanımlamada idealize edilen niteliklere haiz Müslüman birey haline gelmesi yani, toplumun bütününün Müslümanlaştırılmasından geçmektedir.

İslam'ın iktisadi yaklaşımında, idealize edilerek tanımlanmış Müslüman bireyin adil olmasını sağlayacak iki yardımcı unsurdan bahsedilebilir: zekât sistemi ve faiz karşıtlığı.

Günümüzde artık pek tartışılmayan faiz karşıtlığı; faiz yerine ikame edilen fakat işleyiş bakımından ondan hiç de farklı olmayan "kâr payı", "katılım payı" gibi adlar alarak gündemden düşmüştür. (Her ne kadar faiz karşıtlığı esas itibariyle "Yahudi Karşıtlığı"ndan kaynaklanıyorsa da, ülkemizde İslamcı partilerin İsrail ile yaptıkları iktisadi ve askeri anlaşmalar göz önünde bulundurulduğunda, bu karşıtlığın, Yahudi ve Müslüman'ın "Kapitalizm Kardeşliği"nde son bulduğunun düşünülmemesi için hiç bir neden bulunmamaktadır!)

Yine, Mustafa Akyol'un yukarıda sözünü etmiş olduğumuz yazısında yer alan aşağıdaki ifadeleri ile zekât sistemi ve sosyal adalet için söyledikleri, konunun anlaşılması bakımından gayet önemlidir:

" Kapitalizme karşı çıkan Müslüman teolog ve entelektüeller de bu noktaya işaret ediyor ve Kur'an'da sosyal adalet için yapılan vurgunun kapitalizmle çeliştiğini düşünüyorlar.

Oysa böyle bir çelişki yoktur, çünkü Kur'an'ın sosyal adalet kavramı, toplum içindeki zenginlerin, kendi istek ve rızalarıyla fakirlere yardım etmeleri üzerine kuruludur. Özel Mülkiyet ve veraset pek çok ayette güvence altına alındığına göre, kimsenin malına zorla el konulmaz. Zekât ve sadakalar da, zorla alınan değil, gönüllü olarak verilen bağışlardır. Bir başka deyişle Kur'an; fakirlerin "devrim" yapmasından veya malların "kollektivizasyonundan" değil, kapital sahiplerinin ahlaklı ve merhametli davranması ndan söz etmektedir."

Bu ahlak ve merhametin nasıl bir şey olduğu konusuna bakıldığında, konunun kendi içindeki muhatapları arasında yürütülen bir tartışma, tipik bir örnek olarak verilebilir.

MÜSİAD'ın kurucu başkanı ve "Türkiye'nin gerçek burjuvazisi" biziz diyen Erol Yarar ile İslamcı araştırmacı İhsan Eliaçık'ın, bir TV programında, zekât sisteminin nasıl olması gerektiği konusunda bir tartışma yürütmüşlerdi. Söz konusu bu tartışma, "kapital sahiplerinin" ahlaklı ve merhametli davranmaları bakımından hem hakiki hem de hayli öğretici bir tartışmaydı.

İslamcı araştırmacı İhsan Eliaçık'a göre, zekât sisteminin; kazandıklarıyla ihtiyaçlarını gideren kapitalistin, ihtiyaçlarından arta kalanının tümünün zekât olarak verilmesi gereken bir sistem olduğunu ifade ederken, muarızı olarak Erol Yarar ise, zenginlerin, malının sadece 1/40'nı dağıtmaları gerektiğini ve bunun da zekât sisteminin temeli olduğunu ileri sürmekteydi. Tartışma boyunca taraflar birbirini ikna edememiş ve tartışma programının sonunda Erol Yarar üstü kapalı olarak İhsan Eliaçık'ı "komünistlikle" suçlayarak hem ne denli merhametli olduklarını hem de gerçekten Türkiye'nin gerçek burjuvazisi olduklarını göstermişti. (Bu suçlamanın bir nev'i İslam'dan aforoz anlamını taşıdığı da çok açık bir şekilde de belli olmaktaydı.)

Zekât sistemi, yoksulları varsılların merhametine ve vicdanına mahkûm eden bir anlayış olup, bu sistemin işleyişinde herhangi bir dünyevi denetim mekanizması ndan söz edilmemektedir. Tek denetim mekanizması "uhrevi imtihan"dır.

Uhrevi kelimesi "ahiret" isminden gelen bir sıfat olduğuna göre, Uhrevi İmtihan denilen denetim mekanizması öyle bir mekanizmadır ki; varsılın malını çalan bir hırsız, yaşadığı dünyada en acımasız bir biçimde cezalandırılırken, varsılların, ezilen ve sömürülen emekçilerden gasp ettiği ve mülkiyetlerinin ana kaynağı olan artı-değer hırsızlığının cezası ise uhrevi imtihana kalmaktadır. Ne de olsa "Adalet mülkün temeldir". Her ne kadar bu mülk devlet anlamında olsa bile!

Diğer taraftan, zekât sistemi, savunulduğunun aksine adaleti sağlayacak bir sistem olmadığı gibi eşitsizliği kutsayan, varsılların (mülk sahiplerinin) "sevap kazanma aracı" işlevini gören bir işleyişe de sahiptir. Öyle ki, zekât sistemi, zekât veya sadaka veremeyen ve kurban kesecek durumda olmayan yoksulların sevap kazanma olanaklarının sınırlı olduğunu kabul eden bir sistemdir aynı zamanda. Yoksulsan az sevap kazan!

İslam'da emek ve sermaye ilişkileri de, yine Ez Zuhruf suresinde belirtilen sınıfsal ve statü farklılıklarının doğal ve zorunlu varlığı çerçevesinde irdelenmektedir.

İslam'a göre sermaye ile emek işbirliği ettiği takdirde kısa zamanda ve daha az emek sarfıyla daha fazla üretim sağlanmakta, sermayenin büyüdükçe o sermayenin tek başına işletilmesi güçleşmekte ve başkalarının emeği kiralanmaktadır. Gerek düşünce tarzı ve gerekse işletiliş bakımından bu iktisadi yaklaşımın kapitalist iktisattan hiç bir farkı bulunmadığı açıktır.

Emek ve sermaye ilişkilerinin rasyonel üretim için gerekli olduğunu ifade ederek, kendisini de kapitalizm içinde rasyonelleştiren İslam'ın emek ve sermaye ilişkilerine yaklaşımında, işçi ile kapitalistin, işçiye verilecek ücret miktarını "serbest pazarlık" sistemine göre birlikte belirleyeceği belirtilmiştir. Yukarıda da belirttiğimiz üzere, bu pazarlıklarda da denetim mekanizması bulunmamakta ve sosyal adalet ve ahlak prensipleri ile çalışan sistemde herhangi bir sorun çıkmayacağı varsayılmıştır. Ancak, yine kendini rasyonel hale getiren İslam, bu konunun istismar edilebileceğini kabul ederek, tarafların seçtiği "hakem kurullarıyla" serbest pazarlık sistemine müdahale edilebileceğini vurgulamaktadır. Söz konusu müdahaleden ötesi hakkında herhangi bir öngörü bulunmamakta ve sorun yine kapitalistin ve hakem kurullarının merhametine, vicdanına ve uhrevi imtihan'a terk edilmektedir.

Kapitalist iktisadın doğal ve rasyonel bir sistem olduğunu düşünen İslam'ın iktisadi yaklaşımı; sistemde sendikaların bulunmasının da kaçınılmaz olduğunu ve bunların var olmasının İslami prensiplere aykırılık teşkil etmediğini, ancak sendikaların İslami hak ve adalet prensiplerine uygun çalışması gerektiğini önemle belirtmektedir.

Doç. Dr. Hamza Aktan, İslam'da emek ve sermaye ilişkisi adlı tebliğinde sendikaların fonksiyonunu aşağıdaki biçimde ifade etmektedir:

" İşçilerle işveren arasında bir uyuşmazlık söz konusu olduğu takdirde işçinin işyerini kapatması ve çalışmayı zoraki tatil etmesi kabul edilemez. Her toplu sözleşme bitimine doğru işçi ve işveren temsilcilerinin toplanarak yeni bir anlaşmaya varmaları beklenir. Eğer anlaşma sağlanamamışsa hakem kurulunun günün şartlarını, o iş kolunun ve işyerinin imkânlarını dikkate alarak vereceği karara tarafların uymaları gerekir. Uymak istemeyen tarafa hem adaletle verilmiş hükmün uygulanması adına hem de toplumun hukukun korunması adına zorlayıcı müeyyideler uygulanabilir. Fakat şunu da hemen belirtmekte fayda vardır. Hak ve adalet duygularını kaybetmiş ve haksız da olsa sadece kendi şahsi ve maddi menfaatini düşünür hale gelmiş bir toplumda hangi sistemi getirirseniz getiriniz çalışma barışını sağlamak mümkün olmaz. Eğer işçi işvereni emeğini sömüren bir hırsız, işveren de işçiyi malına göz dikmiş kıskanç bir mütecaviz gözüyle görüyorsa böyle taraflar arasında çalışma barışını hiçbir sistemle sağlamak mümkün olmaz. Onun içindir ki İslam'ın objektif prensiplerini, onun iman ve ahlak prensipleriyle birlikte değerlendirmek gerekir. Adaletle verilmiş olan kararlara ancak müminlerin kolaylıkla itaat edeceğini, içinde nifak hastalığı taşıyanların ise yüz çevireceğini beyan eden ayetler bu gerçeği ifade etmektedirler."

Görüldüğü üzere, işçi sınıfının grev yapmasını kabul edilemez bulan İslam, inançlı Müslüman (itaatkâr) bireylerini, çok rasyonel buldukları kapitalizm için bulunmaz bir nimet olarak sunmalarında hiçbir beis görmemektedirler. Ve bu rasyonel (!) kapitalizmi en iyi biz yönetebiliriz düşüncesinde olduklarından dolayı, toplumu, idealize etmiş oldukları itaatkâr Müslüman bireyin veri olduğu bir Müslümanlaştı rma çabalarını gün geçtikçe yoğunlaştırmaktadırlar. Dinsel milliyetçi bir iklimin egemen olacağı böylesi bir toplumsallık, kapitalistler için, özellikle 1970'li yılların sonunda itibaren süregelen yapısal kriz ortamında bulunmaz fırsatlar yaratmaktadır. Bu nedenle, işçi sınıfı da Müslüman bireylerden oluşmalı ve sendikalar da İslami hak ve prensiplerin uygulandığı birer örgütlenmeler olmalıdır. (Böylelikle, İslamcı sendikalaşmaların önünün neden açılmış olduğunu da anlamış oluyoruz.)

Öte yandan, İslam'da gerek işçinin ve gerekse sermayenin mükellefiyetleri söyle düzenlenmiştir:

İşçi kendi kapasitesine göre mümkün olabildiğince dürüst çalışmalı ve emeğini satabileceği işyerini de ilahi bir lütuf olarak görmelidir. Sermaye ise satın almış olduğu emeğin hakkını teslim etmelidir. Doç. Dr. Hamza Aktan'ın sözünü etiğimiz tebliğinde işçinin talepleri konusunda tebliğ (beyan) ettiği fikirler, irdelenmeye ve üzerinde söz edilmeye değer ifadelerdir:

"Emeğini kiralaması karşılığında işçinin ne gibi talepleri olabileceğini Hz. Peygamber (S.A) şu şekilde ifade buyurmuşlardır. 'Her kim bizim işlerimize tayin edilirse evli değilse evlensin, evi yoksa bir ev, bineği yoksa bir binek, hizmetçisi yoksa bir hizmetçi edinsin. Kim bundan fazla bir şey edinirse kıyamet günü Allah'ın huzuruna hırsız ya da azgın sıfatıyla çıkarılır.' Her ne kadar bu hadis-i şerif'te kamu sektöründe çalışan memurlar istihdaf (amaçlanmak, Ö.Ç.) edilmişse de ister kamu hizmetinde çalışan bir memur olsun ister özel sektörde bir işçi, imkân ölçüsünde ev, vasıta edinebilecek ve hizmetçi tutabilecek seviyede ücret talep edebilecektir. Kur'an-ı Kerim'de 'biz herkese gücünün yettiğini teklif ederiz'; Allah bir kimseyi ancak ona verdiğiyle mükellef tutar' buyurulması her şeyin imkânlar ölçüsünde olabileceğini ifade etmektedir."

Her şeyin ticarileştiği, metalaştığı, kârların maksimize edilebilmesi için ücretlerin yerlerde süründüğü ve sömürünün kat be kat arttığı bu rasyonel (!) kapitalizmde "ev, araba alabilecek ve hizmetçi tutabilecek" memur ve işçiden bahsetmek, her halde baldan, sütten ve şaraptan ırmakların aktığı cennetten bahsetmekle eş anlamlı olsa gerek! (Kula kulluk edecek uşakların, kâhyaların, aşçıların vs. oluşması da işsizlik derdine bir çare olarak düşünülüyor olmalı!)

Allah'tan rasyonel kapitalizm; her ne kadar işçi sınıfının tarihsel mücadelesi sonucunda da olsa, (şimdilerde oldukça budanmaya çalışılan) sosyal güvenlik primlerini, sağlık giderlerini, işyerlerinde işçi yemek giderlerini, iş elbisesi giderlerini karşılıyor da, İslam da, (bu konuda da kendini kapitalizmde rasyonelleştirdiği için olsa gerek) söz konusu hakların, işçi sınıfının hakları olduğunu vurguluyor. Yoksa nice olurdu halimiz!

Sınıflı toplumu ve sosyal eşitsizliği içinde barındıran İslam'ın iktisadi anlayışının, Mustafa Akyol'un da dediği gibi, İslam'ın kapitalizme Hıristiyanlık'tan daha açık olduğunu daha doğrusu kapitalizmin bizzat kendisinin olduğunu günlük yaşantılarımızda da görmekteyiz. Ancak, İslam'ın kapitalizme sunduğu katkı ları göz ardı etmemekte de fayda bulunmaktadır:

1- 1970'lerin sonlarından itibaren yaşanan krize dönük kapitalizmin kendini yeniden üretim sürecinde ifadesini bulan Neo-Liberalizm için "tüketim kültürü"nün tüm dünyada yerleşmesi gerekmekteydi. İslam inancının başat olduğu toplumlarda, bu kültürün oluşturulabilmesinde, yani tüketim toplumlarının inşa edilebilmesi için, dindar kişi ve cemaatlerin tüketici konumuna getirilmesinde ve kendi (İslam) çerçevesinde seküler kılınmasında,

2- Aynı şekilde, Neo-Liberal politikaların daha rahat uygulanması için sol ve sınıfsal siyasetin ezilmesinin yetmeme ihtimaline karşılık olarak "...müminlerin kolaylıkla itaat edeceğini, içinde nifak hastalığı taşıyanların ise yüz çevireceğini beyan eden ayetler..."in mevcudiyeti çerçevesinde itaat kültürünün yerleştirilmesinde,

3- Sermayenin uluslar arasılaşmasının, Neo-Liberal politikaların uygulanmasının ve sınıfsal siyasetlerin toplumların gözünde kalkmış olduğu yanılsamasının yaratılmasının bir sonucu olarak, siyasetin, dinsel ve etnik temele dayanmasının getirdiği "sermaye için ulus-devletin" silikleşmesi ile birlikte aynı silikleşmeyi talep edebilecek işçi, emekçi ve ezilenlerin talebini geriletmede, yani egemen ideoloji olan kapitalizmi destekleyici, eskiyi de içinde barındıran ancak yeniymiş gibi olan "resmi ideolojilerin" oluşturulması nda, İslam'ın büyük bir rolü olmuştur.

Sonuç olarak, kapitalist üretim tarzının kendinden önceki üretim tarzlarından ayırt edici özelliği, üretimin mübadele (değişim) için olması değil, emeğe özgü bir meta piyasasının doğmasıydı. Zira kapitalizm- öncesi ekonomilerin çoğunda yaygın bir iç ve dış ticaret vardı. Dolayısıyla, işçi, emekçi ve ezilenlerin sömürüldüğü emeğe özgü bir meta piyasasını ve bu meta piyasasının bir sonucu olarak üretim araçlarının özel mülkiyetini kaldırmayı amaçlamayan hiçbir sistem veya iktisadi yaklaşım kapitalizmi aşamaz.
(Devamı gelecek sayıda)

Kaynaklar:
1 - Aktan Hamza; İslam'da Emek Ve Sermaye İlişkisi Adlı Tebliği - dusuncekahvesi.wordpress.com - 11.04.2009.
2 - Akyol Mustafa; İslam ve Kapitalizm Üzerine (1), derindusunce. org - 11.08.2008.
3 - Ertürk Ahmet; Türkiye'de İslami Hareketin Gelişim Süreci, Dünya ve İslam Dergisi - Sayı 3 - 4 (Yaz 1990 - Güz 1990).
4 - Işık Yüksel; Emek Sermaye Çelişkisi ve İslam - Eğitim ve Yaşam Dergisi, Kış 1998.
5 - Tuğal Cihan; Pasif Devrim İslami Muhalefetin Düzenle Bütünleşmesi, Koç Üniversitesi Yayınları – 2010.
6 - Ongan Nilgün Tunçcan; İslam Ekonomisinde Bölüşüm; Çalışma ve Toplum, 2008/4.

 

Sermayenin denetlenemez gücü

Usûl Hakkında Birkaç Söz

Kriz tartışmalarının, farklı ekol iktisatçıları tarafından, genelde iki hat üzerinden yürütüldüğüne tanık olmaktayız. Aralarında, başta ABD olmak üzere, gelişmiş merkez ekonomilerin ünlü üniversitelerinin profesyonel iktisatçılarının bulunduğu ana-akım iktisatçıları, krizin oluşumunu modelleme hatalarından finans kesimi aktörlerinin aşırı hırslarına dek uzanan bir dizi faktörle açıklamaya çalışmaktalar. Bu arada söz konusu profesyonellerin krizi öngöremedikleri yönünde biribirini suçlamalarına olduğu kadar, önlemler konusunda da aralarında anlaşma sağlayamamalarına tanık olmaktayız. Buna karşın, marksist ekole dahil iktisatçıların ise, Marx'ın yazılarında çeşitli yerlere serpiştirilmiş kriz yaklaşımları üzerinde gezinerek, konuya sistem içi yaklaşım yapmış olduklarını görüyoruz. Anaakım iktisat ekolünün ve marksist ekolün açıklamalarını biribirinin alternatifi olarak görmek doğru bir yaklaşım değildir. Başka bir deyişle, iki ekol de aynı olgu üzerinde açıklama yapma çabasına giriştiğiden, söz konusu ekolleri biri diğerini ikame edebilecek şekilde alternatif olarak algılamak fevkalade yanlıştır. Hal böyle olunca, krizin oluşumu, etkileri ve sonuçlarının tartışıldığı ortamda sağlıklı sonuca varabilmek için, güvenilir yönteme başvurmanın kaçınılmaz olduğu açıktır. Bu yaklaşım ise, marksizmdir!

Aşağıdaki açıklamalarda neden marksizmin ana akım iktisat karşısında daha güvenilir bir çözümleme yöntemi oluşturduğu meselesine gelince, yüzeysel anlatım yerine sistemik çözümleme yapan marksizmin bize daha güçlü analitik araçlar sunduğunu görmekteyiz. Böyle bir kanıya varmama yol açan bir dizi neden yanında, günümüzde yaşanan kriz karşısında ana akım iktisat ekolünün gerek krizi öngörmede gerek tedavi yönteminde çaresiz ve başarısız kalmasıdır. Zira, çok ileri kantitatif teknikler ve rafine aletler kullanan ana-akım iktisat ekolünün bu denli derin ve uzun seyreden bir krizi öngörememesi, hatta İngiltere Kraliçesi'nin ünlü Londra İktisat Okulu profesörlerinden bu konuda hesap sorması ana-akım iktisat ekolünün yetersizliğinin en büyük kanıtını oluşturmaktadır. Kapitalizm üçüncü büyük krizini yaşarken, böylesi tekrarlayan patolojik oluşumların ve derin çöküşlerin ana-akım iktisat tarafından dışsal nedenlerle açıklanmasının yeterli olmadığı açıkça görülmektedir. Açıklama yeterli olmayınca, krizlere karşı geliştirilen önlemler ve/veya tedavî yöntemleri de, doğal olarak, başarılı olamamaktadır. Hal böyle olunca, kaçınılmaz olarak, marksizme yönelinmektedir. Zira, marksizm sistemin genetik dokusunu analiz ederek, sosyal olayların açıklanmasına derinlik ve tarihsel perspektif kazandırmaktadır. Sürecin ana dokusunun ve devinim mekanizmalarının çözümlenmesi sonucunda, geçmiş açıklanabildiği gibi, gelecek de, belirli yanılma payı içinde, tahmin edilebilmektedir.

Toplumlara birbirine alternatif olarak verilen iki akımdan, tüm zayıflığına rağmen, ana-akım iktisat ekolünün revaçta olması, Blaug'un çok yerinde ifade ettiği gibi, bu ekolün sistemi yüzeysel olarak anlatmasına ve güç ilişkilerini gizleyerek, meşrulaştırmasına bağlıdır. Oysa, marksist yöntemle yapılan çözümlemede, sermaye dürtüsü ile devinen kapitalizmin, patolojik süreçlerle kendisini ifna yolunda ilerlerken, sürecin devamının, uzay sistemine benzer şekilde, devamlı genişlemesi koşuluna bağlı olduğunu görmekteyiz. Emperyalizmin ana dokusunu oluşturan kapitalizmin devamlı genişlemesi, yerine göre, krizleri erteleyebildiği gibi, zaman zaman koşullara bağlı olarak, bizzat krizi rampaya oturtarak, yeni evrelere geçip, bir süre için rahatlama da sağlayabilmektedir. Ana-akım iktisat ekolünün zafiyeti, sermaye kesiminin çıkarı gereği, bu süreci tetikleyen güç ilişkisini perdeleyerek, baş aktörü gizlemesi ve sadece buz dağının satıhtaki görüntüsünü sergilemesinden kaynaklanmaktadır. Aynı güç ilişkisi, satıhtaki görüntünün arkaplanını ortaya koyabildiği ve sistemin işleyiş dinamiklerini açığa çıkarabildiği için marksizmi akademik alanda hak ettiği yere oturtmamaktadır. Varolan ve kendi çöküşüne doğru yol alan, bu doğrultuda seyrederken de doğayı ve insan dokusunu tahrip eden kapitalizmin patolojisinin irdelenmemesi, hatta bu yapının idamesini meşrulaştıran bir yaklaşımın akademik olarak görülmesi ve algılanması hiç bir şekilde savunulamaz. İşte bu nedenle, aşağıdaki açıklamalarda ana-akım iktisattan ayrılıp, marksist yaklaşımla, krizde gelmiş olduğumuz bugünkü aşama üzerinde basit bir egzersiz yapmaya çalışacağım. Bu egzersizi iki aşamada sürdürmek istiyorum. Birinci aşamada, çok kısa olarak krizin oluşumu ve krize karşı ileri sürülen önlemleri açmaya çalışacağım. İkinci aşamada ise, krizin Avrupa'da ve bizler gibi "yükselen piyasalar" daki seyrini tartışacağım.

Kriz ertesinde oraya çıkan tablonun açıklanmasında siyasal dönüşüm mü yaşanacağı yoksa sistem içi yeniden yapılanma süreçlerinin mi devreye gireceği konusu da, bir yandan krizin şiddetine, diğer yandan da sosyo-ekonomik alt-yapı koşullarına bağlı bulunmaktadır. Kriz ertesinde, üretim ilişkilerini de köklü dönüştürecek güçlü bir siyasal değişim, genellikle harpler ya da derin sosyal çalkantılarla ortaya çıkar. Bu denli güçlü ivme yaratamayan ya da derin bir sosyal çalkantı ile yaşanmayan kriz dönemleri genellikle sistem için çözümlere yönelir. Böyle bir yöneliş Joseph Schumpeter'in "yaratıcı yıkıcılık" hipotezi ile anlatılır. Teknolojik atılımlarla eski ve demode üretim süreci yerini modern ve daha ileri teknolojik üretim sürecine bırakırken, yeni ürünler için piyasa canlanır ve, aslında sistemin içine yeni ve daha güçlü kriz tohumları atılıyor olduğu halde, krizden çıkılıyor gibi görüntü oluşturan geçici bir rahatlama dönemi yaşanır.

Krizin Oluşumu, Tanımlanması ve Geliştirilen Önlemler

Hiç lafı uzatmadan söylemeliyim ki, son kriz ABD'de finans kesiminde başlamadı. Evet, görüntü şöyle: Kriz, ABD'de mortgage sürecinde ortaya çıktı ve buradan reel kesime ve farklı ekonomilere sıçradı. Ancak, bu görüntünün arkaplanına baktığımızda, yukarıdaki ifadeyi şöyle değiştirmenin gerekli olduğunu düşünüyorum: "Kriz kapitalizmin en gelişmiş bölgesinde ve en kırılgan dokuda ortaya çıktı!" Diğer bir deyişle, içinden geçtiğimiz derin kriz konuşulurken ABD'yi ve finans kesimini odağa koymak, daha başlangıçta oluşumu saptırarak perdelemek ve hadisenin anlaşılmasını zorlaştırmaktan öte bir işleve sahip değildir. Kapitalizmin işlevi güç ilişkisini perdelemek ve saptırmak olduğundan, anaakım iktisat yanlılarının böylesi yaklaşımı anlaşılabilir. Gerçekten de, ana-akım iktisatçıları krizin oluşumuna, ABD'de bir dönemde uygulanan düşük faiz politikasının ev ipotekli işlemleri coşturduğu, böylece yükselen varlık değerlerinin kredi talebini hızlandırdığı, bu işlemler arasında bankerlerin hırsları ile piyasalara sürülmüş riskli kâğıtların sistemi çökerttiği şeklinde bir açıklama getirmişlerdir. Bazı profesyonel iktisatçılar finans dünyasının bu denli çılgınlığını insan psikolojisine bağlayarak, ana-akım iktisat ekolünün öngörüsüzlük hatalarını perdelemeye çalışmışlardır.

Oysa, ana-akım iktisat ekolünün çok temel yanlışı bilimsel çözümleme tekniği kullanmaması ve bu bağlamda diyalektik mantık örüntüsü içinde oluşumları irdeleyememesidir. Şöyle ki, sosyal olguların betimlenmesi bilgi oluşturabilir, hatta bu bilgiler doğru da olabilir, ancak bu yöntem bilimsel bir yaklaşım olarak kabul edilemez. Zira, bilimsel yaklaşım "niçin" veya "neden" üzerinde yoğunlaşarak, sosyal olayları tetikleyen arkaplanları açığa çıkarmaya çalışır. Bu mantıkla yaklaşım yapıldığında, sistemin bireyler üzerindeki etkisi "iktisat psikolojisi" temelinde açıklanarak, iktisadî olayların insan davranışlarını nasıl tetiklediği irdelenebilir. Yukarıda ana hatlarıyla vermiş olduğum ana-akım iktisat yaklaşımı, iktisadî olayların insan psiokolojisi üzerindeki etkisini irdelemek yerine, insan psikolojisini sanki fanusta oluşmuş bir dış faktör gibi ele alarak ekonomik olayları hızlandırdığını savlaması, oluşumların arkaplanlarının açıklanmaması nedeniyle sağlıklı bir analiz olarak kabul edilemez. Küresel krizi tetiklediği iddia edilen ABD'de bir dönemde faizlerin düşük düzeyde tutulduğu meselesine bir siyasî hata ya da öngörüsüzlük olarak mı bakacağız, yoksa bunun nasıl bir iktisadî zaruretten kaynaklandığını mı araştırmaya koyulacağız. Düğümü çözebilecek böylesi temelden başlayan bir sorgulama, kaçınılmaz olarak, bizi sistem dinamiklerinin analizine taşımaktadır.

Kapitalizmin birikim amacıyla tetiklenen devamlı genişleme sürecinin sürdürülebilmesi, bu sürecin hiçbir engelle karşılaşmaması koşuluna bağlı bulunmaktadır. Sermaye birikim sürecinde, başlangıç aşamasından, artı değerin gerçekleştirilmesine ve yeniden devreye sokulmasına dek, emek, sermaye, özellikle de piyasa hacmi gibi alanlarda karşılaşılan engeller kapitalizmin kriz nedeni olarak karşımıza çıkar. Ne var ki, söz konusu çok çeşitli engellerin de bizzat sermaye birikim sürecinden kaynaklandığı dikkate alındığında, kendi sonunu hazırlayan bir süreçle karşı karşıya olduğumuz ortadadır. Bu formatta bakıldığında, ABD ekonomisinin olgunlaşmış ileri sermaye birikim aşamasında bulunduğu için duraklama evresine girmiş olduğu görülmektedir. Şu hale göre, faiz haddinin düşürülmesi, yaşanan durgunluğun aşılabilmesi için önlem olarak devreye sokulmuştur. Gerçekten de, faiz haddinin düşürülmesi kredi talebini tetikleyerek, mortgage işlemleri vasıtasıyla bir kısım potansiyel tüketicilerin gelecek dönem gelirlerini şimdiye çekerek, ev alım işlemlerine canlılık getirmiştir. Böylece, şişen ipotekli mesken talebi, göreli fiyat dengesini bozarcasına mesken fiyatlarında yapay artışa yol açmıştır. Yapay artışın oluşumu, aşırı parasal değere ulaşan varlığın, diğer varlıklarla değişim oranının anormal yükselişiyle ortaya çıkar. Değeri yükselen varlığın piyasa değerinin sürdürülebilmesi, bu metaya olan talebin devamlılığına, talebin devamlılığı ise kredi hacminin durmadan genişletilmesi koşuluna bağlı bulunur. Kredi koşullarının ortadan kalktığı ya da engellendiği durumda, kapitalizmin genişlemesi önünde bir engel çıkmış demektir. Bu durum kriz işaretidir. Böyle bir engelin çıkmasının nedeni de, bazı alanlarda şişmiş parasal değerlerin bir mal ya da hizmete dönüştürülememesinin piyasa deneyimi ile anlaşılmış olmasıdır. Diğer bir deyişle, kredi halkasındaki bir borcunun ödenemez hale gelmesi (subprime credit) borçlunun emek geliri ile ya da bizzat ipotekli varlığı satarak borcu karşılayamamasını ifade eder ki, bu durum, ipoteğin emek değeri olarak ya da varlığın diğer varlıklarla değişim değeri olarak kredinin parasal değerini karşılamadığı anlamına gelir. Özet olarak söylemek gerekirse, aşırı kredi şişkinliği parasal piyasalarla reel piyasalar arasındaki bağın kopmuş olduğu anlamını ifade eder.

Doğal olarak, bu durumun da sorgulanması gerekir. Şöyle ki, kredi hacminin, reel sektörden bu derece kopmasına yol açan aşırı şişkinliğinin nedeni irdelenmelidir. İşte bu nokta, tüm sorunların tekelci kapitalizm döneminde aşırı üretime piyasa yaratma kaygısından kaynaklandığını ortaya koymaktadır. Sermayeler arasında yaşanan rekabet, üretimde teknoloji boyutunu devamlı olarak pompalamakta, bunun sonucunda büyüyen üretim hacmi karşısında piyasa gereksinimi ortaya çıkmaktadır. Üretim sürecinde yaşanan kronik kriz, çeşitli safhalarda, reklamlar, sosyal politikalar, finansal genişleme, hatta küreselleşme yoluyla aşılmaya çalışılırken, bu süreçlerde yaşanan herhangi bir engelleme akut krizi kronik hâle dönüştürebilmektedir. Kronik krizin en birikimli aşamasına ileri kapitalist alanlarda rastlanır. Aşırı birikimin soğurtulması işlevini yerine getirmeye çalışan çeşitli araçlar içinde de en hızla yayılabilen fakat en hassas ve kırılganı olan finans kesimidir. ABD küresel kapitalizmin en gelişmiş alanıdır ve orada yaşanan durgunluğun giderilebilmesi için finansal kesime, tüm denetim kuruluşlarının da gözetiminden uzak tutulurcasına büyük bir özgürlük sağlanmıştır. Bundan dolayı, yukarıda da ifade etmiş olduğum gibi, "kriz, ABD'de finans kesiminde başladı" ifadesini akademik dile çevirdiğimizde, "kriz, en gelişmiş kapitalist alanda, en hassas kesimde ortaya çıktı" şekline dönüştürmemiz gerekir. Bunu izleyen aşama, talep yönünde psikolojik faktörlerin de devreye girdiği, arz yönünde ise, güçlü sermayenin değersizleşen sermayeyi piyasadan sildiği bir tür domino etkisi olarak görülmelidir.

Krizin başlangıç yeri olgunlaşmış sermaye ekonomisi olan ABD olunca, doğal olarak, acil önlemler de ABD'de ortaya çıktı. İlk etap önlemler, 1929 Krizi ertesindeki fecaatdan ders alınırcasına Keynes politikalarının uygulanması şeklinde, çöken sermayenin bir bölümüne destek sağlamak ve talebi canlı tutmaya yönelik politikalardan oluştu. Bilindiği gibi, bu amaçla piyasalara milyarlarca dolar enjekte edildi, çoğu kuruluşlara devlet hissedar olarak destek sağladı vs. İlk aşamada, yangını söndürmek için devreye sokulan bu tür çözümler Keynesyen bir görüntü sergiliyordu. Ancak, kriz ertesi ekonomilerin orta ve uzun dönemli şekillenmesinde, bir yandan finansal işlemlere sıkı denetim getirilmesi, diğer yandan da daha çok Schumpeter'in "yıkıcı yaratıcılık" ifadesi ile ortaya attığı teknolojik yenilenmenin öngörüldüğü, G-20'ler ve sair uluslararası toplantılarda alınan kararlardan anlaşılmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki, söz konusu önlemlerle kısa sürede toparlanma eğilimi gösteren dünya ekonomisi, bizzat önlemlerin etkisi altında, yakında yeni bir krize sahne olacaktır!

Avrupa Birliği'nde Kriz ve Olası Sonuçlar

ABD'de patlak veren krizin AB ülkelerine sıçraması, birkaç nedene bağlı olarak çok doğaldı. Bir defa, kriz paniği, zihinlerde 1930'lar çağrışımı yaparak, psikolojik etkisi ile toplumsal tüketimin geriletilmesine neden oldu. Bu etki, sadece gelişmiş AB ülkelerinde değil, hemen tüm ekonomilerde farklı boyutlarda görüldü. Nitekim, Türkiye de bir miktar bu etkinin altına girdi. Gerek ABD'de gerek AB ekonomilerinde finansal krizin bu denli hızla reel kesime yansımasının çok önemli bir nedeni, söz konusu ileri ekonomilerde harcamaların psikolojik esnekliğinin, yâni risk algılamasının yüksek olmasıdır. Başka bir deyişle, bireylerin harcanabilir gelirlerinde ve fiyatlarda bir değişiklik olmadan harcama eğilimlerinin değişmesi bireysel psikoloji ile ilgili bir durumdur. İleri ekonomilerde toplam bireysel harcamalar içinde zarurî ürünlere yapılan harcamalar oranının düşük olması, ufak bir olumsuz psikolojik algılamada harcamalarda derhal kısıntı yapma şeklinde ortaya çıkabilmektedir. Açıktır ki, bu durum görece düşük gelirli ekonomilerde söz konusu olamaz. Bu oluşumun bir başka türlü anlatımı da, ileri ekonomilerde tüketim neredeyse doyma düzeyine gelmiş olduğundan, herhangi bir olumsuz gelişme derhal harcama kısıntısına neden olabilmektedir. Bu durum ileri kapitalizmin kronik kriz içinde seyrediyor olmasının çok açık bir göstergesidir.

İkinci olarak, ABD'de finansal alanda patlak veren kriz, sadece aynı ya da benzer gelişme düzeyindeki ekonomiler arasında yaygınlık gösteren ekonomilerde finansal krizlere yol açtı. AB ekonomilerindeki finansal kriz iki nedene bağlı olarak gelişti. Birincisi, ABD'de ipotekli borç senetlerinin "seküritizasyon" ya da "varlığa dayalı kâğıt ihracı" yoluyla, yâni alacak senedinin paraya dönüştürülmesi amacıyla diğer finans kurumlarına aktarılması süreci, henüz banka sistemi Batı dünyası ile tam olarak entegre olmamış gelişmemiş ekonomilerdeki kurumlardan çok, AB'deki bankaları ağına aldı. Böylece, değersiz kâğıtların ciro edilerek ikinci hatta üçüncü ellere satılması durumunda, ödeme zincirinin ilk halkasında yaşanan bir aksama tüm zincirde çökertme etkisi yarattı. Buna karşın, merkez ekonomiler bankalar ağına dahil olmamış olan Türkiye ve benzeri ekonomiler finansal kriz alanı içine girmedikleri için finansal alandaki şoku aynı şiddtte yaşamadılar. Bununla beraber, dünya krizi yaşanırken güvenli liman arayarak merkez ekonomilere doğru çekilen spekülatif sermaye, doğal olarak, Türkiye'yi de etkiledi. Türkiye, yukarıda açıklanan nedenlerle finansal krizi Batı ekonomileri yatırım kurumları kadar yaşamamış olmanın yanında, dünya ölçeğinde yüksek faiz veren bir ekonomi olarak spekülatif sermayenin ilgi odağı olmaya devam etti.

AB ekonomilerinde görülen finansal krizin bir nedeni de, AB'ye yeni katılan özellikle Balkanlar'daki tasarruf yetersizliği içinde gelişmeye çalışan, buna bağlı olarak da AB merkez ekonomilerin banka sistemine dayanan ufak devletlerin sürüklendikleri ekonomik bunalım karşısında finans kesiminin dayanı ksızlığından kaynaklandı. Bu ekonomilerde şubeler açmış olan AB içindeki büyük ekonomilere ait bankalar, söz konusu ufak ekonomilerdeki zararları merkeze taşımamak için, bu ülkelerdeki finansal işlemlerini daraltması yanında, o ülkelerden sağladığı kârları da merkeze transfer etmeye yeltendi. Türkiye'deki yabancı bankalar ve ortakların kâr transferi yapmış olması durumunda aynı vahim olay, farklı boyutta olarak, Türkiye'de de yaşanıyor olabilirdi. Böyle bir risk karşısında, Banka Düzenleme ve Denetleme Kurulu'nun 2008 yılı sonu itibariyle finans kurumlarının kâr dağıtımı yapmaması önerisini, ülkede krizin derinleşmemesi yönünde önemli bir karar olarak görmek gerekir.

Yunanistan'ın çok özel durumu, gelişmiş sanayi ve ciddî ihracatı olmayan bu ülkede uzun yıllar yaşanan kamu açığı ile açıklanmaktadır. Oluşan yüksek boyutta kamu açığı, yaşanan finansal kriz nedeniyle döndürülemez hale gelince, borçlar ödenemez oldu ve, psikolojik etkinin de altında, kriz reel sektörü de ağır bir şekilde vurdu. Çok ufak hacimli bir ekonomi olan İrlanda, oldukça büyük ekonomik hacimli İspanya ve Portekiz ekonomileri de, benzer şekilde birikmiş açıkları karşısında, finansmanının güçleşmesi, yâni para akışının tıkanması sonucunda krize sürüklendiler.

Krizin Avrupa Birliği ülkelere yayılması karşısında Birlik, biri ekonomik, diğer ise siyasî açıdan olmak üzere iki sorunla karşı karşıya geldi. Ekonomik açıdan, topluluğun bir üyesinde çıkan krize diğer ülkelerin bigâne kalması söz konusu olamazdı. Zira, bir kaçı hariç, tüm ülkeler aynı parayı kullanıyor ve bir Merkez Bankası'na (Avrupa Merkez Bankası) bağlılar. Hal böyle olunca, ekonomik birlik olmaları dolayısıyla, bir ekonomide patlak veren kriz hızla tüm birlik üyelerine yansıyabilir. Müşterek para birimi sisteminde hiçbir Birlik ülkesi başka bir Birlik ülkesinde çıkan krizden kendisini koruyamaz. Nitekim, bazı AB ekonomilerinde patlak veren krize Almanya ve Fransa gibi merkez ülkeler müdahale etmede gecikmedi. AB ekonomilerinde yaşanan krize karşı alınan acil önlem, ABD'de kriz sonrası önlemle nitelik olarak aynı, ama kaynak olarak farklı gelişti. Kriz ertesinde ABD Federal Merkez Bankası'nı (FED) çalıştırıp, milyarlarca doları piyasaya sürerken, AB ekonomilerinde yaşanan kriz karşısında Avrupa Merkez Bankası yerine, başta Almanya ve Fransa olmak üzere, ülkelerin ulusal bütçeleri devreye sokuldu. Finans dilinde "son ödeme merci" olarak anılan kriz riskini önleme yeri, ABD'de ABD Merkez Bankası olurken, AB'de büyük ulusların bütçeleri bu işlevi yüklendi. Bunun temel nedenini, AB içinde aşırı enflâsyonist baskı yaratmama endişesi oluşturdu. ABD ise saçılan dolardan dolayı iç ekonomide güçlü bir enflâsyonist baskı beklemiyordu. Zira, ekonomiye zerk edilen dolarların bir bölümü dolar alanı içinde başka ülkelere yayılacak, dolayısıyla ABD içindeki para baskısı hafifleyebilecek idi. Kaldı ki, "asit fon" olarak nitelenen değersiz kağıtların ve bunların yarattığı değersiz zincirlerin de her türlü tahminin üzerinde olduğu düşünülmektedir.

AB topluluğunun kriz nedeniyle karşılaştığı ikinci sorun, yine iktisat temelinden kaynaklanıyor olmakla beraber, bir boyutu ile siyasîdir. Şöyle ki; küresel kriz döneminde AB içindeki çeşitli ulusal ekonomik yapılardan oluşan bir toplulukta yaygın kriz esnasında görece güçsüz olanlar güçlülere dayanmaktadır. Bu durum, doğal olarak, güçlü ekonomilerin aleyhine gelişmektedir. Bu nedene bağlı olarak, bir ara AB içinde müşterek para birimi olan Euro'dan ayrılmak isteyen ülkeler olduğu söylentisi yaygınlaştı. Bu durumun, ekonomik birliğin korunarak, sadece para biriminden ayrılmak şeklinde mi, yoksa ekonomik birliğin temelden çatırdadığı şeklinde mi gelişeceğini şimdiden ileri sürmek doğru olmaz. Bu noktada, münferit ekonomilerin ve bir bütün olarak ekonomik birliğin ekonomik ve siyasal çıkarları doğrultusunda tartışma yürütülebilir.

Bu konuda ilk ağızda söylenebilecek nokta, AB'yi oluşturan ekonomilerin, özellikle de AB'de lokomotif rolünü üstlenen Almanya ve Fransa gibi güçlü ekonomilerin çok önemli olduğudur. Zira, krizden derin yara almış AB ülkelerinin gelişmiş ekonomilerin ekonomik ve siyasal birliğin devamı konusundaki çıkarı, görece zayıf ülkelerinkinden farklıdır. AB içinde hakim karar verme durumunda olan ülkeler merkez ülkeler olduğundan, bu ülkeler açısından tartışmayı yürütmek akılcı bir davranış olur. Küreselleşme ile bir anlamda Üçüncü Paylaşım Savaşı'nı yaşıyor olduğumuz varsayımı altında, başat oyuncuların bu savaşın muharebe alanlarındaki stratejileri Birli- ğin kaderi ile ilgili sonucu belirleyecektir. Krizden dikkatlerimizi ileriye doğrulttuğumuzda, bu savaşın muharebe alanlarının borsalar ve reel üretimde teknoloji yoğun alanlar olduğunu görürüz. Zira, borsalar ekonominin likidite havuzunu genişletir, teknoloji yoğun üretim ise ekonomide yüksek değerde katma değer yaratma yolunu açar. Söz konusu iki amacın gerçekleştirilmesi geniş piyasa olanaklarına ihtiyaç gösterir. AB içinde merkezî konumda olan Almanya ve Fransa'nın, ABD'nin sahip olduğu büyüklükte bir piyasayı ancak AB ile elde edebileceği bilincinde olmaları doğaldır. Japonya'nın bir zamanlar ucuz emeğe dayanarak tüm gelişmiş bölgeleri pazarı olarak kullanarak yoğun teknoloji geliştirmesi bu konuda güçlü bir örnektir. Zamanımızda ucuz Japon emeğinin ortadan kalkması durumunda, bu kez de Mercosur adı ile kendi çevresinde bir birlik kurması, hatta Afrika ve Çin'e uzanmaya çalışması da piyasa gereksiniminin doğal sonucudur. Nitekim, kriz sonrasında 2009 yılının ilk aylarında gerçekleştirilen G-20 zirvesinde, tüm ülkelerin küreselleşme politikasına bağlı kalmaları ve ekonomilerini uluslararası ticarete kesinlikle kapatmamaları yönünde ciddî bir uyarı yapıldı. Bu düşünceler doğrultusunda AB'de merkezî konumdaki güçlü ekonomiler, ABD ve Japonya, hatta ekonomik alanda hızla büyüyen Çin ile rekabete girebilmeleri için büyük hacimli iç ekonomiye gereksinimleri olduğunun farkındadırlar. Karar mercî olan Almanya ve Fransa'nın, AB'nin devamı konusundaki kararda birleşmeleri şaşırtıcı olmaz. Kaldı ki, Birlik içindeki görece güçsüz ekonomiler de krizden çıkış yolunda güçlü ekonomilerden kolay destek sağlayabilme olanağına sahip olduklarından, Birliğin devamı lehinde karar oluştururlar. Böylece, farklı nedenlerle de olsa, hem güçlü hem de güçsüz ekonomilerin Birliğin devamı konusunda ittifak etme eğiliminde olacakları isabetsiz bir tahmin değildir.

Bu düşüncelerin de ötesinde, AB'nin devamı konusundaki kararlılık lokomotif devletleri avantajlı kılabilir. Kriz esnasında çöken perifer ekonomilere faiz dönüşlü kredi sunabilen merkez ekonomiler, bu ekonomiler fertleri üzerinde baskı kurarak faiz geliri sağlarlar. Böylece, merkez ekonomiler çevre ekonomilere finansal emperyalizm yolu ile uzanmış olur. Ancak, krizlerin sıklaşması gündeme gelir ve çevre ekonomilerin giderek kötüleşmesi durumu ortaya çıkarsa, merkez ekonomilerin avantajı ortadan kalkabilir ve birliğin geleceği tehlikeye girebilir.

Türkiye'de Kriz Etkisi

Son yaşadığımız küresel kriz, tetiklenmesi ve yayılması yönleriyle tipik bir olgunlaşmış sermaye krizidir, yani tipik bir marksist krizdir. Diğer bir deyişle, bu tür krizler gelişmekte olan ekonomileri ancak dolaylı olarak etkiler. Bu niteliği ile son kriz de Türkiye'yi doğrudan değil, reel ve finansal kesimler üzerinde dolaylı yoldan olumsuz yönde etkiledi. Dış dünyada talep gerilemesine bağlı olarak ihracat gerilediğinden reel kesimde durgunluk yaşanırken, finansal kesimde de kısa süreli likidite sorunu ortaya çıktı. Bu etkilere bağlı olarak reel kesimde bazı firmalar çöktü, finansal sektörde ise döviz kuru ve faizler yükseldi. Dövizin ve faizin yükselişi, doğal olarak, reel sektörde ikinci aşamada da geriletici etki oluşturdu. Ancak, ileri ekonomilerde nakit bolluğu sebebiyle faizler neredeyse sıfır düzeyine gerilerken, Türkiye'de faizlerin kademeli olarak geriletilmesine rağmen, hâlâ uluslararası düzeyde yüksek seviyesini koruduğundan, spekülatif fonların kısa sürede Türkiye'ye dönüşü gerçekleşti. Böylece, likidite sorununu çözmüş olarak politikalarını belirlemeye çalışan Türkiye'de, öteden beri şikâyet konusu olan "yüksek faiz - değerli ulusal para" politikasında değişim ve yeni politikalara yönelme eğilimi oluştu. Merkez Bankası ve Para Kurulu faiz politikasını gözden geçirerek, enflâsyon alanında fazla risk almadan, kademeli olarak faizleri indirme politikasına ağırlık verdi. Bu durum karşısında, spekülatörlerin Türkiye'de hâlâ yüksek faiz elde ediyor olmalarına rağmen, faiz düşüşlerine enflâsyonun geriliyor olmasının eşlik etmesine bağlı olarak, nominal faiz ile elde edilen fiilî getiri arasındaki farkın daralması para piyasasında restleşmelere yol açtı. Spekülatif fonların piyasadan çekilme eğilimi dövizi yükseltirken, faizler üzerinde de olumsuz etki yarattı. Bir yandan yüksek carî açık veren, diğer yandan da kronik kur riski taşıyan ekonomi böylece kritik kararlar aşamasına gelmiş oldu.

Seçime giderken dövizin ve piyasa faizinin yükselmesi iktidar partisinin işine gelmeyeceğinden, önümüzde iki olanak gözükmektedir. Bu durumda ya yükselen kuru frenleyebilmek için piyasa faizleri yükselecek ya da likit piyasasında yaşanabilecek döviz sıkışıklıkları Merkez Bankası'nı geri adım atmaya zorlayacaktır. Siyasi olarak değerlendiğinde, kuru geri çekebilmek için Merkez Bankası'nın faizleri yükseltme yönünde geri adım atması Merkez Bankası'nın olduğu kadar ülkenin de itibarını ciddî şekilde zedeleyebilir. Petrol zengini ülkelerle girişilen yoğun siyasî temasların ülkeye döviz getireceğini düşünmek iktisat mantığı ile bağdaştırılamayacağından, çözümü ekonomik süreçler içinde irdelemek gerekir. Mısır'da patlak veren ve Ortadoğu ülkelerine yayılma istidadı taşıyan siyasal çalkantılar kısa dönem için önümüzü görmeyi engellemekle beraber, her şeye rağmen Merkez Bankası'nın faiz politikasında dik durması ve arızî çalkantılar atlatıldıktan sonra, 1980'lerin sonlarına doğru uygulamaya koyulmuş olan "sıcak para" morfinine bir son vermesi ya da, hiç değilse, hafifletmesi dileğimizdir!

Bazı Çıkarsamalar

Kapitalizm küresel düzeyde yaygınlaştı, hemen tüm çevre ekonomilerde bireyleri proleterleştirdi ve yoksullaştırmaya doğru yol almaktadır. Dünya geliri, düşük oranlarda da olsa, her yıl büyürken, yoksulluk her geçen gün yaygınlaşmakta ve yoğunlaşmaktadır. Küreselleşme aşamasında yaşanan derin kriz kapitalist dünyayı belki de silahlı bir çatışmaya taşımaktadır. Tüm bu alt-üst oluşumlar arasında bir "değişim" ya da "dönüşüm" sözcüğü kafamızda vınlatılmaktadır. Dünyamızdaki bu değişiklikler bazı çıkarsamalar yapmamıza olanak sağlamaktadır.

Bir defa, son gelişmelerle, ünlü "medeniyetler çatışması" görüşünün ne denli yersiz olduğu çok açık olarak görüldü. Bir çatışmaya doğru gittiğimiz açık olmakla beraber, bu çatışmanın fitilini ateşlemek üzere, ekonomik olarak geri ulusların ileri uluslara saldırması yerine, ileri ekonomilerin emperyalist amaçlarla dünyanın geri bölgelerine saldırması daha yakın bir olasılık olarak gözükmektedir. Bundan da öte, önümüzdeki olası çatışmanın bizzat gelişmiş ekonomiler arasında olması da çok uzak bir olasılık değildir. Zira, yer kabuğunun devamlı hareketine analojik olarak, ekonomiler de gelişme ya da büyüme yolunda devinirlerken çatışma daima gündemdeki yerini korur.

Tüm oluşumlara geniş bir tarihsel perspektiften baktığımızda "tarihi okumak" ve "değişim" ya da "dönüşüm" sözcükleri üzerinde de kafa yormak ve bu sözcüklerin ideolojik alt-yapılarını ortaya koymak gerekmektedir. Çok fazla geriye gitmemek adına, kapitalizm içinde kalarak toplumsal dönüşümleri, diğer deyişle tarihi okumaya çalıştığımızda, biraz abartı ile de olsa, tek bir faktörün çok başat rolde olduğunu görüyoruz. O da; özel mülkiyet konumundaki sermaye yapısı ve bu yapının insanlığı kendisine köle eden devinim kurallarıdır. Bu düşünceya bağlı kalarak, "tarihi doğru okumak" sözcüğünü, oluşan nesnel koşullara kayıtsız kalarak ve/veya edilgen bir şekilde şartsız uymak şeklinde değil, fakat tarihin akışını, insanı köleleştiren sermayenin özel mülkiyet yapısının değiştirilmesi şeklinde algılamayı daha etiksel bir yaklaşım olarak görmek gerekir.

"Tarihi doğru okumak", tarihsel gidişe uymak, yani "sosyal darvinizm" yolunu açmak karşısında tarihi değiştirmek gibi iki farklı yol ayrımını ifade eder. Biyolojik darvinizmin savladığı, biyolojik dokunun, değiştirmeye gücü yetmeyen doğal ortama uyarak yaşamını sürdürmesi gerektiği kabul edilebilir bir görüş olabilir. Zira, varolan bilgi ve teknoloji çerçevesinde doğa güçlerini değiştirmek şimdilik söz konusu değildir. Ancak, bu görüşü sosyal ve ekonomik çevreye uygulamak geçerli olamaz. Tarihi doğru okumak demek, tarihin nasıl şekillendiğini anlamak ve onu insanlığın yararı doğrultusunda dönüştürmek şeklinde algılanmalıdır!

Tunus, Kahire, Bingazi... Ya Diyarbakır?

Tunus, Mısır, Yemen, Bahreyn'de yaşananlar ve Libya halkının başkaldırısı ve devamı Arap Dünyasını sarsan olaylar oldu.

Bu gelişmeler sadece Arap rejimlerinin ders alacakları olaylar değil. AKP yöneticileri, başta Tayyip Erdoğan, ayaklanan kitleleri övüp duruyorlar. Kendilerini gamdan, kasavetten, ibretten âzade sanıyorlar. Sanki Tunus, Kahire, Sana'a, Menama, Rabat kentleri bizden çok uzaktaymış gibi.

Başbakan Erdoğan bütün dikkatini, enerjisini 12 Haziran seçimlerinde azami oy almaya ve 367 iskemleyi sağlamaya teksif etmiş durumda. Sanıyor ki, o noktaya ulaşırsa, Anayasayı istediği gibi değiştirebilecek, Başkanlık sistemini getirecek ve 5+5 formülüyle 10 yıl için Çankaya'yı garanti edebilecek.

Oysa bütün bu ereklerine ulaşsa bile, ister Konut'ta, ister Çankaya'da olsun, koltuğunda rahat oturamayacak. Çünkü Türkiye'nin en yakıcı sorunu olan Kürt halkının hürriyet ve adalet mücadelesi sonuçsuz ve çözümsüz durduğu müddetçe ne Erdoğangilin, ne Kemalistgilin vesayet rejimi ayakta kalabilir. Kızılcık'ta epeyce önce yazdık, sorunun nereye gittiğini söyledik. Okurlarımız hatırlarlarsa, dünyada sivil itaatsizlik diye demokratik ve yığınsal mücadele yöntemlerinin yaygınlaştığını belirttik. "Filistinli çocukların başlattığı İntifada'ya övgüler düzersiniz, zaten bir kısmı sokaklarda yaşayan Kürt çocukları taş atarlarsa 'çocukları kullanıyorlar' diye feryat edersiniz" dedik.

Yarın Kürt halkı sokağa çıktığında, onların üzerine tankla, bazukayla, uçakla gidemezsiniz dedik, sivil kitleleri öldürmek gerilla öldürmeğe benzemez, uluslararası topluluk buna izin vermez, çünkü siz Batı camiasının üyesisiniz, NATO'ya, Avrupa Konseyi'ne, AB'ye, AGİK'e mensupsunuz, hemen BM Güvenlik Konseyi toplanır, "ordu bölgeden çekilsin" diye karar alır, uymazsınız, yangın devam eder, sonuçta BM Genel Kurulu bölgeye Barış Gücü göndermeye karar verir. İşte o zaman sizin pek övündüğünüz diplomatik başarınız neymiş –ne kadar da yalnızmışsınız– görürsünüz.

İşte o zaman Kürt ulusunun temsilcileriyle barış masasına oturursunuz. Ama biz olaylar bu noktaya gelsin istemiyoruz, onurlu bir barış olsun istiyoruz, dedik.

Tabii siz bunlara inanmadınız. Arap dünyası ayağa kalktı, gene inanmıyorsunuz. Aklınıza hiç mi "ya Diyarbakır, Batman, fiırnak, Van, şehirleri Tunus, Kahire, İskenderiye, Sana'a, Menama, Bingazi, Rabat olursa" sorusu gelmiyor? Gözünüzün önündeki Hakkâri'yi, Yüksekova dediğiniz Gewer'i nasıl görmüyorsunuz?

İri iri konuşmayın, Arap haklarının başkaldırısına kuru sıkı övgüler düzmeyin, öyle yapmanız için önce kendi avlunuzu düzgün tutmanız gerekir. Arap halkları haklı da, Kürt halkları değil mi? "İşte size TRT 6 açtık, açılım başlattık" gibi elma şekerleriyle onları aldatabileceğinizi mi sanıyorsunuz? Onlar siyasal eşitlik istiyorlar, topluluk hakları istiyorlar, hak eşitliği istiyorlar. Siz emperyal heveslere kapılmadan, Osmanlı'yı 21 asırda ihya etmeye kalkışmadan önce, devletinizin uyruğundaki Türk ve Kürt toplumlarının eşitliğini tanıyın, Britanya, Belçika, İspanya, İsviçre'de ne varsa o evrensel kuralları ve ilkeleri hayata geçirin.

Vakit çok geç olmadan bunu yapın. Bakın, BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ne diyor? "Mübarek, Kaddafi neyse, bizim için de Erdoğan odur" diyor. Hiddetlenmeyin, şiddetlenmeyin bu sözün sahibinin arkasındaki milyonlarca insanın taleplerini ve dinamizmini, düşünün. Bizde demokrasi var deyip, demokrasiyi sandığa indirgiyorsunuz, faşist rejimin koyduğu barajdan medet umarak sandığı da yasaklıyorsunuz, seçilmiş belediye yöneticilerini hapse atıyorsunuz? Hani sizin milli iradeniz? O dediğiniz irade Türk milletinin iradesi, Kürt milletinin değil, Tayyip Erdoğan'la, Kılıçdaroğlu’yla, Bahçeli’yle, devletin sivil ve asker ortaklarıyla bu ülke karanlığa doğru sürükleniyor, çünkü hepsi Kürdistan özgürlük hareketine karşı bir ve tektirler. Yapmayın, etmeyin, Türk halkına da yazıktır, Kürt halkına da. Toplulukları barış ve kardeşlik içinde yaşamanın yolunu açın. Bu yolun evrensel ilkeleri dünyada yüz yıl önce bulunmuştur, pek çok ülkede uygulanmıştır.

İş işten geçmeden siz de onlara uyun. Önce söyleminizi değiştirin, Türk halkını Kürt halkına karşı kışkırtmaktan vazgeçin. Ve barış masasına oturun.