Grev özgürlüğü ve “Evrensel Değerler”

4 15-16haziran-cropToplumsal barış dedikleri iyi bir şey değil mi? Hayatın gerçekliği içinde niçin sık sık bozuluyor ya da bozulmaya yüz tutuyor, ha bozuldu ha bozulacak diye de herkesi telaşa, endişeye salıyor? Bozulunca ne oluyor? “Toplum”u biliyoruz, “barış”ı da biliyoruz da sahiden biliyor muyuz?

Bir yerde, bir zaman işçiler greve gittiklerinde basında, hükümet ve işveren sözcülerinin ağzında hemen birtakım ince hesaplar öne çıkar, “Falanca yerde şu kadar süren filanca grev bilmem ne kadar iş günü kaybına neden oldu,” diye. On binlerle, yüz binlerle sayılan iş günleri ... Grevin topluma pahalıya mal olduğu, işçilerin grev yapmakla “fena bir iş” yapmış oldukları izlenimini uyandırmak, yaymak için bulunmaz fırsat!

Buna karşılık, “Peki, grevsiz geçip de kaybedilmeyen iş günleri, yani toplumsal barış, çalışanlara neye mal oluyor? Bundan çalışanların hiç kaybı yok mu? Bir de filmin arabına baksak ne görürüz acaba?”diye soracak olursanız şimdilerde adınız hâlâ bir yerlerde otlayan enayiye çıkıyor. Enayi yerine konulmakta inat eden otçul dinozorlar olarak biz de soruyoruz: ülkede “toplumsal barış” koşullarında gelir dağılımı had safhada bozulmayı sürdürürken ve “ülke sorunları”nın çözümünde bütün yük, fedakârlık çalışanların sırtına yıkılırken ikide bir demokrasi ve özgürlük talebini tekrarlayıp duranlar neden hep düşünce özgürlüğü, hukuk devleti ve insan haklarından, vb. söz ediyorlar da işçi haklarından, çalışanların iş bırakma özgürlüğünden çok az söz açıyorlar? O olmasa da olur diye düşünüyor olmalılar!

AB sözcüleri, buralara gelip giden “iyi niyet elçileri” de herhalde öyle düşünüyorlar ki onların da Türkiye’den talepleri arasında düşünce özgürlüğü, hukuk devleti, insan hakları, azınlık hakları gibi konularda “Avrupa değerleri“ ya da “evrensel değerler”e uyulması hep yer alıyor ama çalışanlar için en azından AB ülkelerinde geçerli bugünkü ölçütler düzeyinde grev özgürlüğü hemen hiç yer almıyor. Neden yer almıyor dersiniz? “Evrensel değerler” çalışanların iş bırakma özgürlüğüne ilişkin kriterleri kapsamıyor mu?

Yer almıyor, çünkü iş bırakma özgürlüğü başka özgürlüklere benzemez: ekonominin ve toplum düzeninin can damarının attığı yerden ses getirir. Belli toplumsal (“özel”) koşullarda “kıyamet”in kopmasına neden olabilir. Bunun için olsa gerek, AB çevreleri işçi hakları alanında Türkiye’nin kendine özgü “özel koşulları”nı ötedenberi hep anlayışla karşıladılar, bugün de o özel koşulların Avrupa sermayesinin Avrupa’da halen tam bulamayıp dünyada aramaya çıktığı kendisi için de “özel koşullar”dan olduğunu çok iyi biliyorlar.

Bugün bu ülkede çalışanların yasal iş bırakma özgürlüğü var mı? Var diyen beri gelsin! Onca iş ve üretim alanında (eksiğiyle gediğiyle rastgele sayarsak: hepsinin üzerinde özelleştirme rüzgarı estirilen su-elektrik-doğalgaz-petrol üretim ve dağıtımı, petro kimya, kent içi ulaşım, eğitim, sağlık, bankacılık, vb.,vb... ve ayrıca askeri işyerlerinde ve serbest bölgelerde) grev yapılabiliyor mu? Çalışanların kendi aralarında dayanışma grevi yapmaları yasak değil mi? Çalışanlar için onca hayati sorunlarla ilgili “hak grevi” niye yapılamaz? Hükümetlerin grev erteleme yetkisi bir elle verilmiş özgürlük kırıntısının dahi öbür elle geri alınması değilse nedir? “% 10 barajı” ne iş görüyor? Kamu emekçileri yıllardır toplu sözleşmeli, grevli sendikal hak mücadelesi veriyorlar. Başarıya ulaştıklarında fiilen ne kazanmış olacaklar?

Belki bütün bunların bir topyekûn “yeniden yapılanma” sorunu olduğu, çözüm için vaktin henüz erken olduğu düşünülüyordur. Vakit niçin erken? “Erken” ne demek? Bu gibi soruları yalnız iş yerlerinde sendikalı çalışan ya da rengi sararmamış sendika yaşatmamaya yeminli “çağdaş” ve “demokrat” sanayicilere, onların bir dediğini iki etmeyen “milletin vekilleri”ne, gazetelerinin semtine sendika uğratılmayan kürsü demokratı sözde “özgürlükçü” köşe yazarlarına değil, her gün birkaç kez, “Taleplerimiz yerine getirilmezse üretimden gelen gücümüzü ortaya koyarız, haa!” diye efelenen sendika babalarına da sormak gerekiyor.

Evet, “toplumsal barış”ın gerçek yüzü ayan beyan görünsün istiyorsanız, “teknoloji devrimi”nin kaldırıp bir kenara attığı eski fotoğraf arşivinizdeki negatifleri kazıyıp çıkarın: neyin ne olmadığını ola ki daha iyi seçersiniz...

Toplumsal barışın dingin sularında işsizlik artık hiç ağıza alınmayan boyutlarda seyrediyorsa, işçinin, memurun, öğretmenin, yoksul ve orta çiftçinin, emeklinin yoksulluğu diz boyunu hızla aşıyorsa ve birileri, eskimiş derisinden sıyrılan engerek yılanı gibi, “benim köylüm, benim işçim” diyerekten siyaset sahnesini yine işgale hazırlanıyorsa ve siz işsizlikle, yoksullukla mücadele edecekseniz, o mücadelenin –yani işsizliğe ve yoksulluğa karşı politikaların gündemi işgal edebilmesinin– araçlarının kazanılması gerekir. Bunun için de, demokrasi ve özgürlük talebinin kapsamı içinde bütün çalışanların her türlü yasakçı mevzuattan, uygulamadan arınmış iş bırakma ve sendikal /siyasal örgütlenme ve eylem özgürlüğü talebini ülke gündeminin en başına çıkarmak –hem de acilen çıkarmak– ve ısrarla orada tutmak gerekir.

İnsan hakları, hukuk devleti, düşünce özgürlüğü mü istiyorsunuz? Demokrasi mi istiyorsunuz? Bilin ki bu bir sınıf mücadelesi sorunudur. “Yeni bir toplumsal sözleşme” (ya da devlet) sorunu değil, doğrudan kapitalizmle mücadele sorunudur. En çok da, “toplumsal barış”.

Donkişot bir gün çıkıp gelebilir

İnsan’ın özgürlük arayan bir varlık olduğu söylenmiştir. Ama “insan” ve “özgürlük” soyuta kaçan kavramlardır. Somut insandan ve somut özgürlükten söz etmedikçe ne insan anlaşılmış olur, ne de özgürlük.

İnsanın özgürlük aradığını somut her hangi bir insana bakarak da göremeyiz. Zaten bizim görme kaabiliyetimize işi bırakmadan, insanın bizzat kendisi, tarih içindeki eylemi ile bize özgürlük arayan bir varlık olduğunu göstermektedir.

“Kaçarken bile ‘hayır’ diyebilme” özelliği insanın özgürlük aradığının kanıtı olarak gösterilmiştir. Benzer başka kanıtlar da aranırsa bulunur. İnsan sürekli başkaldırı halinde olan bir varlıktır.

İnsanın başkaldırı halinde bir varlık olduğunun anlaşılması, maalesef bir parça zeka gelişkinliğini gerektirmektedir. Aksi halde, çıplak gözümüzle baktığımız zaman korkan, boyun eğen, ağlayan, teslim olan, bilincini ve emeğini yeri geldikçe ve imkan buldukça satan bir varlık görmekteyiz. Bunun neresi başkaldırıdır?

Ama bir de topluca ve tarihi ile birlikte bakıldığı zaman, şaşırtıcı bir somut insan ile karşılaşırız. Sıradan insanların toptan ayağa kalkıp yürüdükleri, maddi ve manevi bütün putları ayakları altına alıp çiğnedikleri, kurulu her şeyi yakıp yıktıkları sahneler o kadar çoktur ki. Bu sahneleri birleştirdiğiniz zaman, başkaldıran insanı görebilirsiniz.

Bu kadar bir zihin zahmetine katlanmak istemeyenler için de insanı anlamanın bir yolu vardır. Korkan, boyun eğen, emeğini ve hatta ruhunu bile “zorda kaldıkça” satan insan, bunları yaparken ve yaşarken bile başkaldırı halindedir. Burdaki “başkaldırı” durumuna bizi götürecek anahtar kavram, “zorda kaldıkça”dır. İnsan koşullarının ürünüdür ve her koşulda varlığını sürdürmenin yolunu bularak kendini bir çok bin yıldan beri sürekli kılabilmiştir.

Bugünkü dünyanın koşullarına ve bu koşulların ürünü olan insana genel olarak baktığımızda, onun özgürlük aradığından ve başkaldırabileceğinden kuşku duyabilirsiniz. Hele bugünkü durumu 19. Yüzyılın ikinci yarısı ve 20. Yüzyıl başlarındaki dünya-insan gerçekliği ile kıyaslayacak olursanız, başkaldırı geleneğinin tarihe gömüldüğünü bile düşünürsünüz.

BAŞKALDIRI ARTIK OLMAYACAK MI?

Başkaldırı geleneğini tarihe gömecek olan, somut insan ve insanın somut yaşamı açısından her şeyin artık eskisi gibi olmadığı, insanın kendini insan olarak hissettiği bir dünyanın oluşmasıdır. Artık başkaldırıya gerek kalmadığını ileri sürenler böyle bir dünya gösteremiyorlar ama şunu söylüyorlar: Bu dünyanın neresi kötü? “İlerme” yi görmüyor musunuz? Her gün “biraz” daha düzeliyor ya dünya! Zaten “başkaldırı” geleneğini tarihe gömen de, dünyanın kusursuz bir dünya ütopyasına doğru, yavaş, hatta belki çok yavaş ama, şaşmaz bir mantıkla ilerliyor olmasının kanıtlanması değil midir? Marx da zaten toplumsal evrimi, tıpkı burjuva ideolojisinde olduğu gibi, önü kesilemez bir “ilerleme” olarak görmemiş miydi?

Siz eğer, bu söylenenlere rağmen dünyanın gerçekten kötüye gittiği görüşündeyseniz, bu görüşünüzü temellendirmeniz gerekir. Yüz milyonlarca, milyarlarca insan açısından dünyanın, onların yaşam gerçekliğine yansıdığı biçimiyle kötüye gittiğini söylemeniz yetmez; herkes için kötüye gittiğini de kanıtlamanız ve tüm dünyanın, yaşanmışların hepsinden daha büyük, daha derin, daha yıkıcı bir devrime gereksinmesi olduğunu kanıtlamanız gerekir.

Kanıt gene insandır. Bilim, teknoloji, yaratıcılık nerden nereye gelmiş olursa olsun, bütün bunların somut insan üzerindeki sonuçlarıdır önemli olan; buna bakılmalıdır.

Bakalım. Marx’ın, kapitalizme, kapitalizm gününü doldurduğu ölçüde karşı çıktığı, gününü doldurmadığı yerde ve ölçüde, dönüştürücü tarihsel eyleminin hakkını verdiği söylenmiştir. Bunu nasıl anlamalı ve kapitalizme karşı Marksist bir tutum alınacaksa, bu ne olmalı? Marx kapitalizmin, dünyayı kökünden değiştirdiğini söylerken bile ona karşı çıkıyordu. Kapitalizmde Marx’ın “olumlu” bulduğu tek şey, vaktindeki “özgürleştirici” rolü olmuştur. Ama Marx kapitalizmi, değil, insanın geleceği için kapitalizmi de yıkacak olan tarihsel gücü ortaya çıkardığı için “olumlu“ buluyordu. Örneğin kapitalist sömürgecilerin Hindistan’daki eyleminin “yıkıcı” yüzünde gördüğü şey, bu yıkıntı içinden çıkıp geleceğini düşündüğü kapitalizm sonrası gelecekti. Marx’ın aksini düşünmesi olanaksızdı. Kapitalizm kimi nerden özgürleştiriyordu? Yığınları toprağa bağlı kölelikten ve bilinci kiliseye tabi esaretten. Kapitalizmde karşı çıktığı şey ne idi? Yeni kölelik. Çünkü kapitalizm özgürleştirdiği herkesi ve her şeyi kendi tarihsel temelini oluşturmak için “özgürleştiriyordu”. Yani kendine gerekli “yeni köle”yi oluşturmak için “eski köle”yi ortadan kaldırıyordu. Kölelik denilen şeyin kendisi daha da pekişiyordu. En özgürlükçü varsayıldığı ilk döneminde bile kapitalizm özgürlükçü olamazdı. Çünkü özgürleştirdiği her şey dönüp kendisine karşı ayaklanıyordu. Bunun en açık örneği, “özgür emek” olarak topraktan çözüp “özgürleştirdiği” insandı. Kapitalizmin gelişmesine ayak bağı olan tüm tarihsel olgular ve toplumsal kategoriler sermaye sınıfı tarafından bir bir yıkılırken, yani burjuva sınıf her şeyi ve herkesi geçmişin egemenliğinden koparıp kendi egemenliği altına alırken aynı anda “hem “özgürleştirme”, hem de “köleleştirme” olan bir süreç yaşanıyordu. Kapitalizmin tarihi bu nedenle, “özgürleştirdiği” her şeyi dönüp bastırması, acımasızca ezmesi olmuştur. Kapitalizmi de zaten dün olduğu gibi yarın için de, yarattığı bu çelişki karakterize ediyordu.

KAPİTALİZM YARATTIĞI ÇELİŞKİYİ ÇÖZEBİLDİ Mİ?

Marksist dünya görüşü ve tarih kavrayışı kapitalizmi bu temel çelişkisinden yakalar, onun er veya geç yıkılacağını öngörür. Bu öngörünün doğru çıkmadığı, kapitalizmin kendi çelişkilerini çözebilecek bir iç dinamizme sahip olduğunun kanıtlandığı söylenmektedir. Eğer gerçekten de kapitalizm kendi temel çelişkilerini çözerek ilerleyen bir dinamizme sahipse, onu aşan her düzen ve dünya tasarımı (sosyalizm, eşitlik ve özgürlük ve ebedi barış vb.) ya gereksizdir, ya da kapitalizmin devinim süreçlerinden çıkacak bir aşamadır. Hal böyle ise, dünya, bizzat kapitalizm karşıtları tarafından tepe tepe kullanması için kapitalizme sunulmaktadır.

Halbuki “sorun” olan şey tarihsel olarak doğru kavranmışsa “özgürleşme”nin kapitalizme emanet edilemeyecek kadar derin bir sorun olduğu da kabul edilecektir. Herhangi bir sınıflı toplumda, yani sömürü aracılığıyla temel düzenini işletmekte olan bir toplumda, o toplumun işleyiş ilkesi ile “somut insan” arasındaki çelişkiyi ne ortadan kaldırmak olanaklıdır, ne de gizlemek. Bu çelişki, insan varoluşunun bütün alanlarında ve biçimlerinde kendini mutlaka gösterir. Kendisi ile insan arasındaki çelişkiyi çözmekte olduğu varsayılan bugünkü kapitalizmi de bu açıdan gözlemek, izlemek ve anlamak gerekir. Kapitalizm insanın, –evrimi de insanın tasarrufunda olan– tabiatına aykırıdır ve bununtesbiti kapitalizmin ötesine geçen kavrayış için anahtardır.

BAŞKALDIRI NEREYE GİTTİ?

Kapitalizmin insan tarafından örgütlenmiş gayri insani bir toplumsal düzen olduğunu benliğinde hissetmeyen tek bir insan bile yoktur. Ama kapitalizmin seçeneğini arama çabası da iyiden iyiye sönümlenmiş gibidir. Bu da insanın kendi içindeki çelişkisidir.

Kapitalizmin seçeneği olacak özgürlükçü ve adaletçi bir düzenin, yani insanın insan yönü tarafından denetlenebilir bir düzenin oluşturulması çabasını sönümlendirmiş gibi gösteren, kapitalizmin yüksek ikna gücü değil insanın zayıf yönüdür. Çaresiz insan zayıftır ve bugünkü insan neden çaresizdir?

Şundan çaresizdir: Kapitalizmden kurtulmak için denenmiş bir başkaldırı modeli yaşanmış ve başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bu genel bir tesbittir ve çıplak kanıtlara dayanmaktadır. Doğrudur da. Tarihin en uzun süre ayakta kalabilmiş bir özgürleşme denemesi “yarım” kalmıştır. Ama bu tesbite dayanılarak denilmektedir ki, kapitalizm de zaten, o başkaldırıya (20. Yüzyıldaki proleter ve emekçi halk devrimleri) kaynaklık eden kapitalizm olmaktan çıkmış, kendini değiştirmiş, kendisine karşı olan ve olacak olan başkaldırının gerekçelerini kendi içinde çözerek ortadan kaldırmış ve Marksist anlamda bir özgürleşme devriminin kaynaklarını kurutmuştur.

Ayrıca, bu genel tesbit üzerinden yürüyen “genel bilinç”e göre, “başkaldırı”nın kendisi de zaten, “zorunlu” olduğu zamanda bile “sorunlu” bir tarihsel olaydır. Hiç bir başkaldırı kendi ilkesine sadık kalamamıştır. Çünkü başkaldıranlar, şaşmaz bir kural olarak, ezilmiş yoksul emekçiler veya onlar adına ayağa kalkan entelektüel vicdan olmuştur. Bunlar da zaten “çaresiz”, yani güçsüz kaldıkları için ayaklanmışlardır. Güçsüzlerin ayaklanmasının işleyen dünya düzenini değiştiremeyeceği, belki sadece aksatıp kesintiye uğratacağı besbellidir. Demek ki toplumsal hayatın bambaşka olan ilerleme ve gelişme mantığı karşısında, tüm başkaldırılar, birer “toplumsal cinnet durumu” olmaktan ileri geçememişlerdir. Böyle olunca da “umutsuzluk”tan doğan başkaldırının kendisi “umutsuzluk” kaynağı olmuştur.

Böyle demekte o “genel bilinç” ve sözünü şöyle sürdürmekte: Marx’ın kapitalizme karşı gelişeceğini öngördüğü başkaldırı açısından artık dünyanın çehresi değişmiştir. Marx işçilerin başkaldıracağını söylemişti. Artık işçiler azınlıktadır. Kapitalizm bir kesimi sürekli yoksullaştırıyor, yoksulların sayısını artırıyordu; bu süreç de tersine dönmüştür. Kapitalizmi yıkınca tarihsel devinimin boşluğa düştüğü ve bizzat yıkan güçlerin de zorunlu olarak kapitalizme yöneldikleri kanıtlanmıştır. Bütün bunlardan ve tüm başkaldırıların insana acıdan başka bir şey veremediği kesin olarak anlaşıldıktan sonra elbette “başkaldırı” anlamsızdır ve insanlığın gündeminden çıkmıştır. Dünyanın yeni gelişme vizyonunda “başkaldırı”, olsa olsa, acınası bir Donkişotluktur.

DONKİŞOT MESELESİ

Yanlışlık şurada. “Sadece yoksullar ayaklanır.” Doğru değil. Ama diyelim öyle. Yoksulların ayaklanması nedendir ve ne sonuç verir? Başkaldırının bu tükenmez kaynağından bize ne kalmıştır?

Burada Engels’ten yapılacak şöyle bir alıntı sanırız hiç fena durmayacak: "Dini bir kılığa bürünen bütün Ortaçağ kıyamlarına, çağımızda da bütün proleter hareketlerinin başlangıç aşamalarına özgü çilekeş bir hayat anlayışına, daha o zamandan rastlamaktayız. Bu çilekeş ahlak anlayışı, hayatın her türlü tadından, eğlencesinden uzak durma çağrısı, bir yandan İsparta tarzı bir eşitlik ilkesiyle hakim sınıfların karşısına dikilirken, bir yandan da zorunlu bir geçiş aşamasıdır. Bu aşamadan geçilmeksizin, toplumun en alt tabakasının kendini harekete geçirmesi imkansızdır. Devrimci şevklerini geliştirmeleri, toplumun bütün diğer unsurları karşısında kendi düşmanca tutumlarının bilincine varmaları, bir sınıf olarak sımsıkı kenetlenebilmeleri için, toplumun en alt tabakaları önce onları mevcut sosyal düzenle bağdaştırabilecek her bir şeyden sıyrılmak zorundadırlar, feci durumlarını o an için azıcık da olsa dayanılabilir kılan, en sert baskının dahi ellerinden alamayacağı son bir kaç hazzı da tepmelidirler. Bu plep ve proleter kanaatkarlığı, taşkın bağnaz biçimiyle olsun, özünde olsun, Lüther'ci şehirli ahlakının ve ( ...) İngiliz Püritenlerinin bütün sırrı burjuva eli-sıkılığından ibaret burjuva kanaatkarlığından apayrı bir şeydir. Çağdaş üretim güçlerinin gelişmesi refahı son derece artırarak İsparta tarzı eşitliğin gereğini ortadan kaldırdıkça ve proletaryanın toplum içindeki yeri, dolayısıyla proletarya kendisi gitgide daha devrimci oldukça bu plep-proleter kanaatkarlığının devrimci niteliğini yitirmeye yüz tutması anlaşılır bir şeydir. Çilekeş hayat tarzı yığınlar arasında zamanla silinir gider, onun üzerine kurulu tarikatlarda ise yozlaşır, burjuva eli-sıkılığına, ya da pratikte yine dar kafalı filisten ya da lonca-zanaatkar tıynetine özgü pintilikten başka bir şey olmayan cerbezeli bir erdem düşkünlüğüne dönüşür. Kaldı ki, dünya hazlarını tepmeyi proletaryaya salık vermenin pek gereği yoktur, çünkü proletaryanın tepeceği hemen hemen hiç bir şeyi zaten kalmamıştır." *

Sadece yoksullar ayaklanmaz. Benliğini tehdit altında gören herkes ayaklanabilir. Kapitalizm sürdükçe ve ilerledikçe işçiler sayıca azalıyor olsalar bile, “İnsanlık durumu” açısından işçi ile aynı duruma gelenlerin sayısı sürekli artıyor. Bu nedenle, kapitalizmi reddetmemizin nedeni sadece yoksulluğumuz değil. Çünkü insanlığımızı, kapitalizmin bize sağladığı üç beş bin dolar ücretten çok daha derin kavramlarla tanımlamayı sürdürüyoruz. Daralmış, bir köşeye sıkıştırılmış olabiliriz, hatta kapitalizme karşı mücadelemizin görünür bir gelecekte sonuç vermeyeceğini de biliyor olabiliriz. Donkişotluğun anlamı ve erdemi de, iddiasının kendi bireyi kadar “mütevazı” ve bütün bireyler için geçerli olmaktan ötürü evrensel yüceliğidir. Elbette herkes başkaldırabilir. Benliğinin tehdit altında olduğunu hisseden herkesten başkaldırması beklenmelidir. Çünkü insanı insan yapan toplumsal ilişkiler bağlamında herkese intikal etmiş bir tarihsel miras, herkeste bir tarihsel birikim var.

Umutsuzluğun son umut olarak kışkırttığı umutsuz başkaldırıların simgesi Donkişot yenilip sahneden çekilirken herkes rahat bir nefes aldı. Son duygu adamı da çekilip gitti. Kime yenildi? Pratik cevap “akla” diyebilir. Donkişot akıldan yoksun muydu? Kapitalizmin aklına karşı dürüstlük, sadakat, cesaret, haksızlığa isyan, dayanışma vb. elden uçup gitmekte olan değerleri son bir umutla kurtarmaya çalışan “aklın” ve “duygu”nun önünde saygıyla eğilmemek, insan olabilenler için mümkün müdür? Donkişot’a her gülüşümüzün kendi akıbetimize gülmek olduğunun farkında değil miyiz? Ama o yalnızdı. Aklın güvenli sularında yelkeni alabildiğine dolan kapitalizmin artık önü kesilemezdi. Hem zaten Donkişot kendinden başka, kime ne zarar verebilirdi ki? Bu acınası şovalyenin, dünyanın yeni baronları karşısında ne hükmü kalmıştı ki?

Kendi etti, kendi buldu!

Donkişot şu veya bu, doğru veya yanlış bir düşüncenin değil, insanın kendisinin “sahneden çekilmesi”ydi. Ama insan sahneden çekilip nereye gider ki, hayatın gerçekliğinden başka? Ve öyle de zırt pırt sahneye çıkmaz; çıktığı zaman tam çıkar ve kendisi gibi çıkar. Bu kanıtlanmış insan türü gerçeğini kavramaktan uzak olanlar, Donkişot’un, tarihe gömüldüğü yerde kalacağını zannedenler kendilerini aldattılar. İlk aldanmaları Fransız Devrimi’ydi. Fransız Devrimi, üstünde yükseldiği sokağın baldırı çıplaklarının kurulan yeni dünyadan kendileri için pay istemelerine öylesine kudurdu ki... İlk çırpıda ve bir çırpıda yolunu onlardan temizlemeye girişti. Temizledi de. Burjuva sınıf, yeni “özgürlükten, ”adına “işçi” denilen ayak takımına zırnık koklatmadı. Ne oldu? Özgürlük özgürlük olmaktan mı çıktı?

Aradan otuz yıl geçti geçmedi, Lyon’da ortaya çıktı mı çıkmadı mı, dünyadan kendisine de pay isteyen o “zavallı” insan. Onun dünyadan pay istemekle aslında dünyayı istemekte olduğunu dünyayı feodallerin elinden daha dün zorla koparmış olan burjuva sınıf bu kez anlamaya başladı. Orda da onu toprağa gömdü ve rahatladı.

Başkaldıran insanı “gömdüğümüz” yere dikkatli bakmalıyız. Çünkü o, hayattan dışlayıp kovduğumuz için hayatta olmadığını sandığımız insan, yer altından, yani işin gerçeği üzerinden hep sürdürdü kendisini. Bu yüzden köstebeğe benzetilmiştir. Boşuna benzetilmemiştir. Apansız çıkıp gelir, dikilir bir yerde karşımıza. Bizim yer üstünde, sözünü edip geçtiğimiz, öyle kalıcı bir sada bile yaratmayan özgürlük istencimizin yer altındaki izdüşümüdür köstebek. Lyonda ezildikten 15 yıl sonra da ansızın yokladı yeryüzünü. Hem de bütün Avrupa’da. Gene, hem de çok kanı akıtılarak kovuldu hayattan. Gene toprağa (tarihe) gömüldü. Gene rahatladı dünya. 1871’de, bir kez daha çıkıp yolumuzu kestiği görülmüştür. Ve bu kez yolumuzu niçin kestiğini apaçık göstermiştir. Dünyadan kendine pay isteyip tepelendikçe aklını başına devşirdiği, “pay” istemekle yetinmeyip dünyanın tümünü istemekte direttiği ve onu nasıl elde edeceğini öğrenmekte olduğu dehşetle farkedilmiştir. Bu nedenle ve orada, emsaline ondan önce hiç rastlanmamış bir dehşetle yokedilmiştir.

Aradan 50 sene geçmiş geçmemiş, toprak bu kez boydan boya yarılmış, o köstebek insan yeryüzüne çıkmıştır. Bu kez “son hesaplaşma” için çıkmıştır. Bu son gelişinde bastırılması, geldiği yere geri gönderilmesi hayli uzun sürmüş ve çok pahalıya malolmuştur. Kime pahalıya malolmuştur? Bütün insanlığa ve bu arada elbette kapitalizme de. Çünkü onda dünyayı tüm insanlarla paylaşmak ve insanlara paylaştırmak gibi bir tabiatın zerresi yoktur. İnsana verdiği her şeyi ya da insanın ondan koparıp aldığı her şeyi “zarar” hanesine yazar. İnsandan koparıp alabildiği her şeyi de “kâr” hanesine geçirir. Ve bu zamanla öylesine doğallaşır ki, özgürlükçü büyük bir devrim için bile yapılabilir bir hesap haline gelir. Kapitalizm Ekim Devrimi’nden ne kadar “zarar” gördüğünü kaydetti ve hiç unutmadı. Kendini alacaklı saydı. Ne zaman ki o devrimi boğdu, insanlığa karşı büyük bir “zafer” kazandı, işte o zaman alacığını alıp “kâr”a geçti ve ancak öyle rahatladı.

KÖSTEBEK YENİDEN ÇIKIP GELİR Mİ?

Şimdi yaşadığımız sessizlik ve huzur, bu köstebek insana karşı kazandığımız en son zaferimizin sarhoşluğuna denk geliyor. Dünya çok rahat.

Bu defa artık kapitalizm kendinden çok emin. İnsanlığın kesin tercihini kapitalizmden yana yaptığını ve bunu değiştirmesi için hiç bir neden kalmadığını söylüyor. Gerçi hayatın ufak tefek kusurları yok değil, ama sabırla bunlar da düzelecek ve insanlık, beklediği ebedi saadete kapitalizm sayesinde ulaşacak.

Bunu göremeyenler de var elbet. Kapitalizme karşı savaşı sürdürmeyi öneriyorlar. Bunların önerdiği umutsuz bir savaştır. Bunlara Donkişotlar gözüyle bakılmalı, gülünüp geçilmelidir!

Söz karşımıza böyle çıkınca, aklımız hep tarihsel hesaplaşmaya takılıyor. Kapitalizme karşı savaşı sürdürmeyi öneren Donkişotlar akılsız ve “akıl dışı”, kapitalizmin insanı nihayetinde tarihin düzlüğüne çıkaracağını görenler ise akıllı ve “akıl alanı”nın insanlarıdır. Böyle deniliyor.

Peki bu “akıl dışı” alan nerden çıkıyor, bunu kim üretiyor? Elbette bunu, kendini ilerlemenin ve uygarlığın, o halde aynı zamanda “aklın” temsilcisi sayarak aklın sınırını kendine göre çizen ve böyle bakmayan herkesi “sınırı dışına” iten kapitalizm yapıyor. Yani akıl dünyasını da, akıl dışı dünyayı da o yaratıyor, adını da o koyuyor. İşte misali, bugünkü dünya. Giderek artan ve genişleyen yoksullar dünyasının 2 milyarı açlık sınırında 5 milyar insanı. Bunlar insan mı değil mi, önce buna yanıt istiyoruz. Bu insanlar çalışamıyor, öğrenemiyor, karnını doyuramıyor, hastalıklardan kurtulamıyor, yarın fikri geliştiremiyor. Bunların tümü hayatın kendisini, dünyanın halini ve geleceğini olumsuz etkilemiyor mu? Bu yaşanan hayat “akla” sığar mı? Sığmaz elbet, bu nedenle de aklın dışına çıkarılıyor. “Akıl dışı” koca bir dünya!

Gelelim uygarlığın beşiği Batı’ya! Orası “akıl alanı”! Bu hangi akıldır? Önce, doğadan akıl-varlık olarak verilmiş beş milyar insanın hayatını “akıldışı” ilan ettiği için insan aklı değil, kapitalist akıldır. İkincisi, insanı özel bir düzlemde değil, maddi zenginliği habire büyütmekten ibaret bir “ilerleme” çarkının sıradan parçası olarak gördüğü için insanı dışlayan bir “akıl’sızlık”tır. Üçüncüsü, azalan sayıda gücün tüm dünyaya ve hayata egemen olmasına doğru işlediği için akılsızlık ve haksızlıktır. Dördüncüsü, iş bu noktaya varmışken kendini entelektüel güçlerden de arındırmış, insanın tüm tarihsel birikimini karşısına alarak gayri insani bir konuma çekilmiştir.

Yoksulların, açların başkaldırısından özgürlük mü çıkacaktır? Elbette hayır. Bu sadece vicdanın başkaldırısı olur. Aklı her yerden ve kendinden de kovduğu için kapitalizme karşı başkaldırı, aklın başkaldırısıdır. Eğer kapitalizm gene “akıl” ise, o zaman artık bundan böyle “aklın yolu bir” değildir.

Bakalım Köstebek çıkıp gelince bu tartışma için ne diyecek? Yoksa böyle bir tartışmaya hiç katılmayıp kendi yoluna mı gidecek? Bunları bilemiyoruz. Tarihten ve insandan bildiğimiz, çıkıp geleceğidir.

Mikro-Auschwitz ya da antropo-teknoloji

Geçtiğimiz yazın 6 Ağustos günü Hiroşima’ya atom bombası atılmasının 55. yıldönümüydü. 2. Dünya Savaşının bitmiş olmasına, Japonya’nın kayıtsız koşulsuz teslim olmasına karşın, salt ulaşılan teknik güçle bütün dünyaya gözdağı vermek için, 6 Ağustos 1945 günü Hiroşima üzerinde atom bombası patlatıldı. Ardından da Nagazaki üzerinde. Yüz binlerce insan öldü. Çok daha fazlası hastalandı, sakat kaldı. Oralarda bu büyük travmayı yaşayanların torunlarında bugün bile ağır bedensel ve ruhsal rahatsızlıklar tesbit ediliyor. İşin daha da trajik yanı, hiç bir sağlık sigortası bu insanların giderlerini ödemek istemiyor!

Birkaç on yıl önce, bir barış toplantısında, adını şimdi yazık ki anımsayamadığım bir din adamı, dünyanın tümünün Auschwitz Toplama Kampı’na dönüştüğünü...insanların makro ve mikro düzeyde iki kademeli denetim (kontrol) altında tutulduğunu söylediği zaman ne demek istediğini pek anlayamamıştık.

Konuşmacı düşüncesini sonra açıkladı: “Öncelikle, dedi, bugünün dünyası tümüyle bir toplama kampı niteliğinde ve nükleer başlıklı füzeler tüm dünyayı denetlemekte...Sonra, laboratuvarlarda orta boy bilgisayar büyüklüğünde aygıtlarla tüm dünyanın seleksiyona, ayıklanmaya taabi tutulması üzerinde çalışılmakta. Bu laboratuvarların nitelikleri mikro-Auschwitz’den farklı değil. Buralarda yarının üstün ya da yeteneksiz insanlarının ayıklanarak tespit edilmesi gerçekleştirilecek...Göreceksiniz....”

Dünyanın büyük bir nükleer tehdit altında yaşamasına neredeyse alışmıştık. Şimdi son günlerin güncelleşen antropo-teknolojisi’ne uyum sağlamak üzereyiz. Antropo-teknoloji, insanın evrimini kendi eline almasını amaçlıyor. Böylece, özlenen üstün insanlar (Hint-Avrupa ya da Âri kökenli ırk) seri olarak üretilebilecek. Gen haritaları böylesine ayrıntılı çözüldükten sonra artık ‘her şey yapılabilir” hale geldi. Geleceğin insanını üretecek laboratuvarlar hemen hemen hazır. ABD’de biyologlar kolları sıvamış, her an işe koyulmayı bekliyorlar. Psiko-farmakoloji yardımıyla birkaç ilaç karışımı bir kokteyl bu yeni insanın ruhsal dünyasını ayarlayabilecek.

Duygular, düşünceler, davranışlar denetim altına alınabilecek. Bundan sonra alkolizm, uyuşturucu kullanımı, kriminel davranışlar, tembellik, yoksulluk, asilik, başkaldırı yok... Laboratuvar görevlileri, disiplinli, çalışkan, uzun boylu – göz rengi isteğe göre boyanabilecek– savaşkan, bitirim, teknolojiye tam inançlı, kararlı, verilen her işin üstesinden gelebilir, kurulu düzeni sorgulamayı hiç aklına getirmeyen, biraz dindar, ara sıra tanrıya bile inanır insanlar üretebileceklerini söylüyorlar.

Bio-fizikci Gregory Stock’un dediği gibi, şu anda bu teknolojik gelişmeyi durdurabilecek hiç bir politik güç ya da etik yok. Olamaz, olmamalı...Atomun bölünmesinden, parçalanmasından sonra en büyük gelişmenin bu yeni Antropo-teknoloji olduğu söyleniyor. Bu sayede, Platon’dan beri tüm gerici ütopistlerin düşünü gördükleri “üstün insan” ya da Nietzsche’nin daha somut ifadesiyle “sarışın vahşiler”in seri üretimine geçilebilir.

Bir yandan Amerika Birleşik Devletleri, öte yandan Almanya’nın önderliğinde Avrupa Birliği, Nazilerin öngördüklerinden de daha güçlü, planlı geliştirdikleri politik-ekonomik yapılanmalarına ek olarak, şimdi “üstün insan” üretimini başlatma hazırlığı içindeler. Önceleri salt Auschwitz toplama kampı ve diğerleri çevresinde uygulanan soykırımlar şimdi gezegen boyu ayıklamalara, elemelere dönüşmek üzere. Burada artık eğitim yerine üretme, politika yerine biyoloji, sınıf yerine “geliştirilmiş (ıslah edilmiş) ırk”, yani “üstün insan” sözkonusu.

Konu son günlerde Almanya’da biraz daha ete kemiğe büründü ve güncelleşti. Sağlık sigortası şirketleri ortaya attıkları bir öneri ile bundan sonra genetik haritasını bilmedikleri insanları/müşterilerini üye yapamayacaklarını açıkladılar. Örnek olarak da “Kimse çarşıdan iyisi varken kötü domates almak istemez,” diyerek savlarını somutlaştırdılar. Şimdiden, politikacılar ve hukukçular ciddi bir açmazdalar. Ellerinde sağlık sigortalarını zorlayacak hiç bir yasal müeyyide ve gerekçe olmadığı söyleniyor. Gen haritasını, şifresini gösteremeyen, iyi bir sigorta şirketi tarafından sigortalanmayacak.

Peki geri kalanlar ne olacak? Şimdi bu yeni duruma uyan ve uygun bir “insani” formül aranıyor...

Belki de en doğrusu, bizdeki kimi politikacıların öngördükleri gibi, bizim genetik şifremizi hiç olmazsa şimdilik kaydıyla kasaya koyup saklamak. İlerde belki antropoloji müzeleri talip olurlar!

12 Eylül ve toplum psikolojisi

Bu 12 Eylülde "12 Eylül" ün yirminci yılını dolduruyoruz. Yirmi yıl önceki tartışmalara gidiyoruz. "Bu darbe mücadeleyi en az on yıl geriletti... Hayır, yirmi yıl geriletti." Ne kadar karamsar gelirdi bu yaklaşımlar o zamanlar! Ne demek yirmi yıl geriletmek? Olur mu öyle şey? Üç beş yıl geriletebilir o kadar. Beş altı yıl içinde yeniden toparlanır...

Oysa gördük ki geriletme yirmi yılla da sınırlı değil.

Bu gerilemenin bir çok boyutu ve bir çok görüngüsü var. Belki bazı görüngüler açısından iyimser olanları bile vardır. Sol artık daha fazla birlikten yana, daha az fraksiyon var, daha gerçekçi politikalar, daha bağımsız politikalar üretebiliyor, vs. vs. görüşünde olanlar da var elbette.

Bu yazıda 12 Eylülün işçi hareketi, sendikal hareket, sol örgütler, ideoloji, kültür , vs. üzerine etkilerinden uzun uzadıya söz edilmeyecek. Yalnızca toplum psikolojisini nasıl etkilediği ve bunun sonuçlarının ne olduğuna değinilecek.

12 EYLÜL NASIL GENEL RIZA GÖRDÜ?

Bu sorunun cevabı sol açısından çok da net ve doğru olarak verilmiyor genellikle. Her şeyden önce, genel rıza gördüğünü sol çoğunlukla reddetti. Oysa elimizde kriter olarak alabileceğimiz bir iki olgu var. Birincisi, ilk tepki ya da tepkisizlik. Dişe dokunur reflekslerin olmayışı. İkincisi ise 1982 anayasa oylaması. Tüm bunlar için haklı (!) gerekçeler bulunabilir. Bulundu da. Bu arada “O gerekçeler aslında gerçeği yansıtmıyor, insanlar gerçek fikirlerini sandığa yansıtmadılar,” diye siyasetin mantığına ve kendisine ters düşen açıklamalar da bolca yapıldı. Siyaset tarihsel ve toplumsal akışa müdahalenin kendisi ise bu müdahalenin ne yönde yapıldığı siyasi eylemcinin (yani insanların) bu akıştaki konumunu belirler. Bu akışın kendisi de tüm bu müdahalelerin bileşkesiyle yön ve ivme kazanır. Dolayısıyla, öyle olduğunu varsaydığımız niyetlerin ya da asli düşüncelerin değil, eylenen, yani eylemde somutlanan fikrin önemi vardır.

Öyleyse 12 Eylül’e toplum razı olmuştur.

Peki ama neden razı olmuştur? Solcuların da bir kısmı razı olmuş mudur? Bence evet. Toplumun rızası ile solcuların rızasının nedenlerinin tamamen aynı olduğunu söylemek haksızlık olur. Ancak solcuları da etkileyen en önemli toplumsal rıza nedeni tüm toplumun travmatize edilmesidir. Ağır bir biçimde yaralanmasıdır. Hani şu depremle birlikte yaşadığımız, bastığımız yere güvenememe, ayağımızın altındaki zeminin kaymakta olduğu ve her an her şeyi yitirebileceğimiz duygusu var ya, işte öyle bir şey.

Bin dokuz yüz yetmişlerden itibaren ciddi olarak tırmandırılan cinayetler 80 yılına yaklaşıldığında artık her an her yerde ve herkesi tehdit eden bir durum almıştı. Üniversitede öğrencilerin üzerine bomba atılıyor ve yedi kişi ölüyor, evlerinde oturan kişiler gece yarısı baskına uğruyor ve teker teker telle boğularak öldürülüyor. (Sonradan kaatillerin kimi trafik kazalarında ölürken kimileri şu ara özel af bekliyor!) Bazen sıradan kişiler, bazen toplumun tanıdığı kişiler. Bazen aydınlar, bazen yoldan rastgele geçenler. Yani ölüm her zaman, her yerde. Tıpkı deprem bölgesinde her an tetikte bekleyen insanlar gibi, her an bir artçı şok ya da yeni bir deprem beklentisi gibi, her an kör (ya da adresini bilen) bir kurşuna ya da bombaya kurban gitmek olası.

İnsanın varoluşunu böylesine tehdit altında hissetmesi bireysel ve toplumsal kişiliğini bir biçimde esir eder. Artık beyindeki en ilkel merkezler alarma geçip temel varoluşu, salt biyolojik varoluşu garanti edecek bir durumu aramaya yönelecektir. İnsanda ve toplumda farklılaşarak ve gelişerek oluşan değerler silinecek, ilkel çağlara geri dönülecektir. Bireysel olarak da yetişkinden bebekliğe bir gerileme, salt biyolojik uyaranlara cevap veren bir psiko-fizyolojik duruma geçiş meydana gelecektir. İnsanın bireysel ya da toplumsal referansları yavaş yavaş değişmeye ya da, başka bir deyişle, insan ilkelleşmeye başlayacaktır.

Bu durum bir cins kanserleşme olarak da ifade edilebilir. Farklılaşmış ve o işe özelleşmiş bir vücut hücresi, örneğin bir deri hücresi kanserleştiği zaman, deri hücresi olarak tanımlayacağımız tüm farklılıklarını yitirmeye başlar ve daha ilkel bir evreye geçer. Kanserleşmenin en ileri olduğu hücre tüm farklılıklarını yitirmiş, en ilkel hücre halini almıştır. İşte böyle bir travma sonrası toplum ve birey tarihsel ve toplumsal süreçte kazanılan değerleri yavaş yavaş yitirip ilkel hale dönmeye başlar. Ölüm korkusunun oluşmuş değerleri sildiği bir toplumu yönetmek ya da gütmek çok kolaydır. Çok açık bir güven ya da özgüven kaybından dolayı toplum artık kendisi karar veremez, sorgusuz sualsiz itaat eder. Bu süreçte eğitim ve öğrenim düzeyinin de çok büyük bir önemi yoktur. En eğitimli profesörler YÖK denen bir çeşit güdücüyü pekala benimsediler, hala benimseyebiliyorlar.

12 Eylül’e kadar tüm toplumu ruhsal travmaya uğratacak ortamı yaratanlar, artık ilkelleşmiş, değerlerini ve kişiliğini önemli ölçüde yitirmiş bu toplumu çok rahat denetim altına alabildiler. Bundan sonra sıra ikinci adıma geldi. Travmanın etkisi azaldıktan, yani akut tehdit geçtikten sonra insanlar yavaş yavaş eski hallerine dönerlerse ne olacaktı? Bunun için darbe sonrası tehditin bir süre daha devam etmesi gerekirdi. Aman, 12 Eylül öncesine döneriz! Her an 12 Eylül öncesine dönme korkusu canlı tutuldu. Tehdit sürdüğü müddetçe travma da sürer. Peki hep böyle mi olacak? Hayır. Teslim alınmış beyinler ve kişilikler yeni bir kalıba dökülecek. İşte bu kalıba dökme işlemi çok yönlü ve çok kollu yürütüldü.

Neydi bunlar? Günlük ekonomik hayatın örgütlenişiydi birincisi. Gündelik hayatın kendi akışından daha etkili bir ideoloji ya da değer taşıyıcısı olamaz. O hayat "köşe dönme", "iş bitirme", "uyanık olma", "akıllı olma (!)" üzerinden kurgulandı. Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler ekonomisi herşeyin biraz daha fazla rahat alınır satılır olduğu bir toplum yarattı. Ekonomik hayatın böye örgütlenmesinin beyinlerde yarattığı yeniden yapılanma medyayla, arabeskle, popla, ders kitaplarıyla, kuran kurslarıyla, futbolla, yeni tip eğlence ve tüketim tarzıyla, siyasi partileriyle, vs. ile desteklendi ve oturtuldu.

Teslim alınmış, tüm değerleri silinmiş beyinler yeniden şekillenmeye başladılar. Bu şekillenmenin kendisi, 12 Eylül öncesi toplumun ve bireylerin tarihsel süreçte oluşturduğu değerlerden, bırakın yılları, yüzyılla ifade edilecek bir zaman dilimi kadar geriliği ifade ediyor.

Böylesi bir gerilemenin, geriye çekilmenin, daha ilkel bireysel ya da toplumsal bir düzeye düşüşün görüngülerini hayatın tüm alanlarında görmek mümkün. İdeolojik olarak milliyetçiliğin ve dinsel karanlığın çoğalması ve insanlığın oluşturduğu tüm çağsal kültürel değerler açısından daha geri bir düzeyi ifade eden müzik yapıtları, başa çıkılamaz bir dış dünyadan kendi kabuğuna çekilme, daha diken üstünde ve daha saldırgan olma... Oluşmuş değerlerini ve birikimlerini unutan bir bireyin ve bir toplumun ortaya çıkması.

PEKİ SOL NASIL ETKILENDI?

Tüm bu yaşananlar tüm toplumu olduğu gibi solu da etkilerken sol ayrıca en büyük silahı olan "bilimsel olan"a karşı zaafiyeti yüzünden de zarar gördü. Sermaye her alanda olduğu gibi bilimde de iktidar olunca, bilim kurumları ve bilim insanları tarafından sermeyenin tezlerinin haklı olduğu fikri topluma egemen olmaya başladı. Sol da bundan etkilendi. Savunduğu fikirlerin eskimiş olduğu fikrine kapıldı. Örneğin özelleştirmelere karşı çıkarsa “dinazor” olacağı korkusunu yaşamaya başladı. Özgüvensizlik bilimsel yöntemi kullanmamayla ve bilgisizlikle birleşince, sermayenin yaydıklarını bilimin gereğiymiş gibi benimsemeye ya da bunlara açıktan karşı çıkmamaya başladı. Referanslarımızı ve değerlerimizi yitirdik.Yalnız ta rihi değil, bugünüde unuttuk

ŞIMDI?

Buradan bakıldığında yapılması gerekenler kendiliğinden ortaya çıkıyor. Solun kendine güvenini kazanması gerekiyor. Bunun için önce kendi tarihini , sonra tüm sınıf savaşları tarihini hatırlaması gerekiyor. Çünkü öz güvenini yeniden bulacağı en önemli alan orasıdır. Ardından, 12 Eylül sürecini yeniden tanımlaması gerekiyor. Yaşananlar kendisi için de, ülke insanları için de neydi? Hayatın yeni akışını ve yönünü tanımlaması gerekiyor. Ancak böylelikle bir referans odağı haline gelebilir ve kabuğunu yırtabilir.

Bunun için yeterince kaynağımız ve umutlu olmak için yeterince nedenimiz var.

Yirminci yılında 12 Eylül

Demirel’in, Turgut Özal’a, "Askerlere yardımcı olmalıyız, kardişim", dediğini gören cuntanınözgüveni arttı ve topluma nizam verilmeye başlandı.

İkinci Soğuk Savaş 1970’lerin ortasında başladı. OPEC’in petrol fiyatlarını yükseltmesi, Vietnam Savaşı’ndan yenilgiyle çıkan ABD’nin uluslararası hâkimiyetini biraz daha zayıflatmış, 1960’ların ortasında SSCB’de keşfedilen yeni petrol ve doğal gaz yatakları, bu ülkenin enerji rezervlerinin uluslararası piyasa değerini bir anda dörde katlamıştı. Dünya kapitalizminin Altın Çağı bu yıllarda sona ermiş ve yeni bir devrimci dalga dünyanın büyük bir kısmını kaplamıştı. Portekiz’de Salazar rejimi çökmüş, Etyopya’daki devrim Afrika’daki güçler dengesini değiştirmiş, Yunanistan’daki Albaylar Cuntası yıkılmış, İspanya’da Frankizm sona ermişti. Aynı dönemde Orta Amerika ve Karaibler sola doğru yön değiştirmiş, Nikaragua’da devrim olmuş, El Salvador’da iç savaş çıkmıştı.

1970’lerin başından beri bütün mücadele alanlarında en sağcı, faşist ve militer güçlerle ittifak kuran ABD, kendisini kısa sürede kaybedenlerin safında buldu. Nükleer gücünü sürekli geliştiren SSCB ise kazananların safındaydı. 1979’da Sovyet birliklerinin II.Dünya Savaşı’ndan sonra ilk kez kendi sınırlarının dışına çıkarak Afganistan’a girmesi ve İran’da Şah’ın devrilmesi, İkinci Soğuk Savaş’ın en yüksek noktasıydı.

12 Eylül askeri darbesi, böyle bir dünyada, Amerikan yönetiminin askeri danışmanlarının Ortadoğu’daki ABD kalesini tahkim etme arzularının bir ürünü olarak gerçekleştirildi. 24 Ocak Kararları’nın öngördüğü yeni sermaye birikim modelinin mevcut anayasal ve sendikal haklar nedeniyle uygulanamayacağını gören Türkiye burjuvazisi, parlamentodaki siyasal partilere cephe almış ve askerlerin önüne çoktan kırmızı kadife halıları sermiş, bekliyordu.

Özetle, 12 Eylül darbesi, "yükselen sol dalga"yı durdurmak ya da iç savaş tehlikesini önlemek için değil, ABD dış siyasetinin ve yeni bir iktisadi modelin gereğini yapmak için gerçekleştirildi. 1977’nin kanlı 1 Mayıs’ından sonra "sol dalga" inişe geçmiş ve rejime yönelik bir "tehdit" olmaktan çıkmıştı. Aralık 1978’de yaşanan Kahramanmaraş katliamının ardından ilân edilen sıkıyönetim, bütün 12 Eylül araştırmalarının ortaya koyduğu gibi, potansiyel iç savaş ortamının kontrollü biçimde sürmesini sağlamıştı.

12 Eylül cuntası, sınırlarını ABD’nin çizdiği stratejiyi, çok temkinli ve dikkatli adımlarla uygulamıştır. Tariş baskınıyla işçi sınıfının, Fatsa baskınıyla sol grupların direniş potansiyelini ölçmüş ve önündeki yolun açık olduğunu görmüştür. Darbeden hemen sonra DİSK’i ve MİSK’i kapatmış, ancak Türk-İş Genel Sekreteri’ni bakan yapmıştır. Siyasal partileri kapatmak için tam bir sene beklemiştir.

Cuntayı oluşturan generaller, yakın ve uzak tarihte görülen benzerlerine kıyasla, oldukça temkinli, dar görüşlü, düşünsel ufku kışla nizamı ve NATO konseptiyle sınırlı basit karargâh subaylarıydı. Sendikacıların teslim olmak için başvurdukları Selimiye Kışlası önünde oluşturdukları uzun kuyrukları; binlerce silahlı sol militanın "kurtarılmış" olduğu iddia edilen bölgelerde ciddi bir direniş örgütleyebilecek kite bağlarına ve kapasiteye sahip olmadıklarını; Demirel’in gözaltındayken, Turgut Özal’a telefon edip, "Askerlere yardımcı olmalıyız, kardişim", dediğini gördükçe, özgüvenleri arttı ve topluma nizam vermeye başladılar. O sırada Pentagon uzmanlarının geliştirdiği "yeşil kuşak"la komünizmi kuşatma stratejisini abartarak, Türk-İslam sentezine yol verdiler, Suudi sermayesine yaklaştılar, halkın önüne çıkıp Kuran’dan ayet okumaya başladılar. 1983’e gelindiğinde görev sürelerini tamamlamışlar ve toplumu düzlemişlerdi. Yerlerini, her türlü ideolojik "sentez"i çürüten dizginsiz bir liberalizme ve vahşi bir kapitalizme bırakarak kışlalarına çekildiler. Yarattıkları ucube kendi ideolojik ve tarihsel varlıklarını sorgulayana kadar, yani 28 Şubat’a kadar, seslerini çıkarmadılar.

12 Eylül sosyalist solun zaaflarını ortaya çıkardı. Bu zaafların en önemlisi "özgün siyasal çözümleme" yeteneksizliğidir. Tarihsel analojilerle oluşturulan "devrim stratejileri", işçi sınıfı fetişizmi, kısmi başarıların abartılmasıyla ulaşılan muhayyel iç savaş ve direniş saptamaları, gidişatın (ya da sevk edilişin) yönünü karartmaktan başka bir işe yaramadı. Oysa Marksizm’in üstünlüğü, geleceği öngörebilmesinde, çelişkili bir toplumsal gerçekliğin ögelerini bütünleştirebilmesinde yatar.

"Eğer" ya da "keşke" sözcükleriyle tarih yorumu yapılmaz. Ama gene de insanın aklına çeşitli sorular geliyor. Sosyalist sol, bütün zaaflarına rağmen cuntaya topluca direnebilecek imkânlardan tamamen yoksun muydu? Ya da hapisane dışında direnebilecek yer kalmamış mıydı? Direnilseydi ya da eldeki bütün imkânlar, birbirinden kopuk ve sistemsiz de olsa direniş için harekete geçirilebilseydi; generaller, sosyalistlerin, işçilerin ve sendikacıların barikatlarını kırarak zaferlerini kazanmış olsalardı, bugün sosyalist sol ve sendikalar bu halde olur muydu? Solun ve sosyalizmin, kendi sorunlarına bile yabancılaşmış halkın belleğindeki ve vicdanındaki yeri bu kadar zayıf olur muydu? Ağzımızdan ya da kalemimizden çıkan sözcükler, kurduğumuz partiler, "muhalif söylemler"imiz biraz daha inandırıcı olmaz mıydı?

12 Eylül darbesinin tarihi, sosyalist solun hapisaneler dışında direnemeyişinin, bugüne de ışık tutacak derslerle dolu tarihi olarak henüz yazılmamıştır.

Sanayiden sonra tarım da gözden çıkarıldı

ABD, AB ve Japonya başta olmak üzere OECD’nin zengin üyelerince temsil edilen gelişmiş ülkeler (GÜ) bloğunun bugünkü öncelikli hedefleri arasında, tarımda ticaretin serbestleştirilmesi ve buna bağlı olarak gelişmekte olan ülkelerde (GOÜ) tarımsal desteklemeye ilişkin bağımsız ulusal tarım politikalarının tasfiye edilmesi bulunmaktadır. Bu politikaların genel çerçevesi GATT görüşmeleri sırasında çizilmiştir. 1994’te oluşturulan Dünya Ticaret Örgütü (WTO) gelişmiş ülkeler egemenliği altında bu politikalara nezaret etmeyi sürdürmektedir.

Buna ek olarak ABD veya AB’nin çeşitli tekil ülkelerle imzaladıkları ikili ticaret ve tarım anlaşmalarıyla da bu bağımlılık ilişkileri yaygınlaştırılmaktadır. Böylelikle, çok taraflı (MAI gibi) anlaşmaların imzalanmasında karşılaşılan tepkiler (Paris, Seattle) ve atılan geri adımlar adım adım telafi edilmeye çalışılmaktadır. İkili anlaşmalar Dünya ilerici kamuoyunun gündemine genellikle girememekte; ikili anlaşmanın mağduru olacak olan gelişmekte olan ülkede ise demokratik kamuoyunun sığ, insan haklarıyla aşırı meşgul, yönlendirilmiş veya bastırılmış olması nedeniyle ikili anlaşmalar yeterince tartışılamamaktadır. Bunun en son somut örneği, Seattle bozgunundan sonra Aralık 1999’da Başbakan Ecevit’in ABD’yi ziyareti sırasında Türkiye ile ABD arasında ikili bir ticaret anlaşmasının imzalanmış olmasıdır. Türkiye’nin AB ile aşırı ödünler temelinde imzaladığı Gümrük Birliği Anlaşması da bunun daha iyi bilinen bir örneğidir. Gümrük Birliği Anlaşmasının tarım ürünlerini içermemesine karşın, bu konuda da Türkiye’de çeşitli hükümetlerin bol kepçe karşılıksız ödünler vermekte duraksamaması, bağımlılık kavramının nasıl beyinleri işgal ettiğinin açık bir örneğidir.

Gelişmiş ülkeler bloğu adına üst düzey ortak karar alma mekanizmaları sürekli olarak daraltılmakta, daha hızlı davranmanın koşulları oluşturulmaktadır. Tüm dünya ülkelerini kapsayan Birleşmiş Milletler türü örgütlenmeler yeterince elverişli platformlar olarak görülmemektedir. WTO bile kısmen bu sakıncaları taşımaktadır. OECD fazla geniştir ve içinde vitrin süsü olarak bazı (Türkiye, Meksika ve G. Kore gibi) GOÜ’ler bulunmaktadır. Son zamanların hızlı karar alma düzeneği G-7 formülünde bulunmuştur (Rusya’nın bu bloğa dahil edilerek G-8 de denilmesi, hala bir nükleer güç olan bu ülkeye verilmiş geçici bir Noel ödülüdür). Kuşkusuz, GÜ adına hareket eden IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası finans kuruluşları, tüm yıpratıcı etkenlere karşın, yenilenen rolleriyle daha etkin müdahale araçları kimliğini kazanma sürecine girmişlerdir.

Tarımda korumacılığın geriletilmesi ve buna koşut olarak tarıma dönük desteklemelerin bilinen biçimlerinin sona erdirilmesi niçin GÜ bloğu ve küresel sermaye açısından bu denli önem kazanmaktadır? Çünkü, a) GÜ’lerde göreli önemi azalsa da tarımsal üretim mutlak değer olarak artmakta, dolayısıyla tarımsal ürün fazlaları sürekli büyümektedir. Bunun arkasında yüksek verimlilik düzeyleri kadar tarımsal desteklemenin GOÜ’lerdekinden çok daha önemli noktalara ulaşmasının payı vardır. Dolayısıyla, bu ülkeler açısından ciddi bir yeni pazarlar bulma sorunu vardır; b) Tohumluk, damızlık, yem, gübre, ilaç gibi alanlarda dünya ölçeğinde bir tekelleşme süreci yaşanmaktadır ve sürecin önündeki yerel engeller ayıklanmak istenmektedir.

YENİDEN YAPILANDIRMA

Demek ki, bugün spekülatif sermayenin ve dolaysız yabancı sermaye yatırımlarının önündeki ulusal engellerin küresel düzlemde aşılma çabalarını aşan ölçeklerde bir yeniden yapılandırma projesinin yürürlüğe sokulması amaçlanmaktadır. GÜ bloğunun istemleri doğrultusunda dünyanın yeniden şekillendirilmesinin bugünkü aşamasında, bölgesel güç anlamında önemli olan GOÜ’lerde, çevrelerine emsal teşkil edecek kapsam ve nitelikte yeniden yapılandırma programlarının uygulanmasına özel önem verilmektedir. Bu ülkeler düzleminde birbirini tamamlayan "istikrar" ve "yapısal uyum" programları ikizi uygulamaya sokulmaktadır.

Türkiye, 1980 24 Ocağında içine sokulduğu böyle bir uluslararası entegrasyon sürecinde, krizden krize savrularak ama her savruluşta biraz daha bağımsız politika geliştirme reflekslerini körelterek yoluna devam etmektedir. Bu kısır döngü, şimdilik, 2000 yılı başından itibaren 3 yıllık yeni bir ikiz programla sürdürülmektedir. IMF ile Dünya Bankası’nın geleneksel işbölümü altında sürdürülen istikrar ve yapısal uyum programının özellikle de "yapısal reform" denilen bölümleri, yeni bağımlılık ilişkilerinin nasıl örüldüğü konusunda yeni göstergeler oluşturma özelliğini taşıyor. Niyet mektubu öncesinden başlayıp (uluslararası tahkim, sosyal güvenlik, bankalar yasası) halen sürdürülen "yapısal reform" denilen düzenlemeler (özelleştirmenin kapsam ve hız kazanması, bireysel emeklilik yasasını da içeren yeni sosyal güvenlik düzenlemeleri, tarımsal desteklemenin mevcut kurum ve araçlarının tasfiye edilmesi) daha çok Dünya Bankası’nın denetiminde ve en küçük ayrıntısına kadar gözetim altında tutularak yürütülüyor.

Gerçi uluslararası mali kuruluşları tek başına sorumlu göstermek de büyük yanılgı olacaktır. Onlar, çıkarlarını savundukları metropol ülkeler adına olgunlaşmış bir meyveyi toplamaktan başka bir şey yapmıyorlar. Meyveyi olgunlaştıranlar yerli siyasetçi ve ekonomi bürokrasisinden başkası değil ve bunlar sadece şu sırada görevde bulunanlarla sınırlı bulunmuyor. Ancak şu sırada görevde bulunan siyasetçi ve ekonomi bürokrasisinin yer yer uluslararası mali kuruluşlardan dahi daha büyük bir heves ve gayretle "yapısal reform"lara bel bağladığı bilinmektedir. Bunun arkasında liberal virüsün beyinleri ele geçirmesi kuşkusuz başroldedir. Türkiye’yi yönetenler, bugünün krize girmiş veya girmesi kaçınılmaz yapılarından görece daha istikrarlı ve geçici bile olsa yönetilebilir/sürdürülebilir bir yapıya geçişin gerekçeleri arkasına sığınarak bugünkü programı savunmayı kamuoyu önünde meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar.

TARIMSAL DESTEKLEMEARAÇLARININ TASFİYESİ

Türkiye’de tarımsal desteklemenin uygulama araçları tarımla doğrudan/dolaylı ilişkili KİT’ler ve tarımsal kooperatiflerdir. Tarımla doğrudan ilişkili KİT’lerden TMO, TEKEL, Şeker Fabrikaları A.Ş., Çaykur gibileri aynı zamanda tarımsal destekleme politikalarının da merkezinde bulunan destekleme araçlarıdır. Bunlar alım/satım, stoklama ve/veya sınai dönüştürme işlevlerini yerine getirirler. Tarımsal fiyatların ve dolayısıyla tarımsal gelirlerin istikrarı (regülasyonu), öncelikli amaçları arasındadır. 5 Nisan 1994 kararlarıyla bu kuruluşlardan ilk üçünün faaliyet ürünleri (tahıl, tütün ve şeker pancarı) destekleme kapsamı içinde bırakılmışken, bugün bundan da vazgeçilerek özelleştirilmeleri veya işlevsizleştirilmeleri öngörülmektedir.

Pazar payları daha küçük olmakla birlikte üretici ve tüketici piyasalarında fiyat istikrarını sağlayan SEK, EBK ve Yem Fabrikaları gibi KİT’ler ise ne yazık ki fazla bir dirençle karşılaşmadan ve arsa değerlerini bile karşılamayan bedeller karşılığında özelleştirilmişlerdir. Süt ve et üreticilerinin, kısaca hayvancılığın yıkımı böylece hızlandırılmıştır.

Tarıma dönük bitkisel tohum ve damızlık hayvan üretiminde rol alan ve çok geniş deneysel çiftlikleriyle tarımsal araştırma ve yayımda yeri doldurulamaz bir yer tutan TİGEM ile girdi üretim ve dağıtımında rol alan TZDK1, özelleştirmeye en yakın duran kuruluşlar arasındadır. Oysa özellikle birincisinin işlevinin sona erdirilmesi değil geliştirilmesi gerekmektedir.

TÜGSAŞ, İGSAŞ gibi KİT’ler tarımın en önemli girdisi olan gübre üretiminde rol almaktadır. Türkiye’de toplam gübre üretiminin yüzde 35-40’lık bölümünü sağlayan bu kuruluşlar, gübre fiyatlarında düzenleyici bir etkiye sahip olmuşlardır. Böylece özel gübre tekellerinin aralarında anlaşarak fiyat karteli oluşturmalarının önünde en büyük engeli oluşturmuşlardır. Bunların hararetle özelleştirilmelerini isteyenler arasında özel gübre tekellerinin bulunması hiç şaşırtıcı değildir2.

Tarıma dönük tek finansman kuruluşu olan Ziraat Bankası’nın özelleştirme programı içine dahil edilmesi konusunda IMF/Dünya Bankası ikizlerinin ısrarlı taleplerinin sonuç verdiği de anlaşılmaktadır. Aynı şekilde, gübre desteği yanında 1995 sonrasında tarım satış kooperatifleri birliklerine (TSKB) sübvansiyonlu alım kredisi vermekle de görevlendirilen Destekleme ve Fiyat İstikrar Fonu’nun tasfiyesi öngörülmektedir.

Yukarda sayılan kuruluşların büyük bölümü için açık bir tasfiye düzeneği öngörülmüş olmasına karşın, desteklemenin ikinci önemli müdahale araçları grubunu oluşturan tarımsal kooperatifler için, bunların hukuki yapıları göz önünde bulundurularak, örtük ve tedrici bir tasfiye planı yürürlüğe konulmuş bulunmaktadır. Bunlardan tarım kredi kooperatifleri, sübvansiyonlu faizlerle ortakları olan çiftçiye nakdi kredi sağlamak yanında, gübre ve tarımsal ilaç gibi girdilerin alım satımını yaparak da katkıda bulunmaktadır. Tarım kredi kooperatiflerinin bir tarımsal kooperatif bankasına dönüştürülmeleri perspektifiyle yeniden yapılandırılmaları bağımsız ulusal politikalar geliştirmek isteyenlerin tercihi olabilirdi. Ancak bugün kendi varlıklarını savunma noktasına geri çekilmiş durumda olan bu kuruluşların mali desteksiz bırakılarak köreltilmeleri gündemdedir.

Tarımsal desteklemede alım/satımdan işlemeye ve dönüştürmeye, hatta girdi sağlamaya kadar çok çeşitli ticari ve sınai alanda etkinlik gösteren Tarım Satış Kooperatifleri Birliklerinin (TSKB) sayısı 16’yı (Tariş’e bağlı dört birlik tek sayılırsa 13’ü) bulmaktadır. Bu kuruluşlar, 1930’ların ortalarında ilk sanayileşme hamlesinin ürünü olarak ortaya çıkmaya başlamışlar, 1960’larda planlı kalkınma anlayışının yeniden önem kazanmasıyla devlet destekleme politikasının vazgeçilmez araçlarını oluşturmuşlardır. Son olarak kabul edilen Tarım Satış Kooperatifleri ve Birlikleri Hakkında Kanunun uygulanmasıyla, özel hukuk hükümlerine tabi oldukları için doğrudan özelleştirme kapsamına alınamayan bu kuruluşlar, mali güçlerine bağlı olarak değişecek sürelerde tedrici bir tasfiye sürecine sokulmuş olacaklardır.

Yeni yasada bu kuruluşlara bundan böyle devletin veya diğer kamu tüzel kişilerinin (Örneğin Ziraat Bankası’nın, Destekleme ve Fiyat İstikrar Fonu’nun vb’, nin) hiçbir mali destekte bulunmayacağının bir yasa hükmü olarak düzenlenmiş olması, tam anlamıyla kapitüler bir ödündür. Dünyanın hiçbir egemen devleti, kendi çiftçisini yasa hükmüyle desteklemeyeceği taahhüdü altına girmemiştir.

Yeni yasal düzenlemenin satır aralarını okumasını bilenler, burada örtük olarak ifade edilen bir tasfiye planını görebileceklerdir. Buna göre, TSKB’lerin önce sınai işlevleri aşındırılacak, daha sonra ticari işlevlerini de sürdüremez noktaya getirileceklerdir. Birliklerin taşınmazları üzerindeki haczedilemezlik hükmü kaldırılmış olduğu için, kısa sürede üreticii ortakların mülkiyetinden ayrılması sağlanabilecektir. Mekanizma şöyle işleyecektir: TSKB’ler ilk yıllarda işlevlerini sürdürebilmek için kesilen kamu kredileri yerine özel bankalardan sınai işletmelerini teminat göstererek (bunların ipoteği karşılığında) kredi kullanmak zorunda kalacaklar, böylece hızla tasfiye girdabı içine çekilmiş olacaklardır.

TSKB’lerin ilk işleme tesislerini ve ileri sınai prosesleri içeren sanayi tesislerini elden çıkarmaları veya korumaları kararı da kendilerine veya mali ipotek süreçlerine bırakılacak değildir.

Yeni yasayla, Birliklerin tepesinde 4 yıl süreyle görev yapacak 7 kişiden oluşan bir Yeniden Yapılandırma Kurulu kurulmakta ve bu Kurulun emrinde bir yürütme birimi oluşturulmaktadır. Dünya Bankası telkinleriyle oluşturulan ve hatta 7 üyesinden 4’ünü doğrudan doğruya Dünya Bankası’nın atamak istediği bu Kurulun temel işlevlerinden biri, Birliklerin yeniden yapılandırılmalarına ve özellikle de sınai işletmelerinin anonim şirkete dönüştürülerek satılmaya hazır hale getirilmelerine nezaret etmektir. Kurul, Banka’nın uygulamayı doğrudan gözetim altında tutmasının bir aracı olarak çalışacak ve Banka’nın Bakanlık prosedürleriyle uğraşmasına gerek kalmaksızın bilgilendirilmesine hizmet edecektir. Bu tür bağımlılık kayıplarını içine sindirmeye alıştırılan bir Türkiye, giderek daha fazla dıştan yönetilmeye yatkınlaştırılmış olacaktır.

Görüldüğü gibi, sorun salt tarımla başlayıp bitmemektedir. Sadece konumuz açısından bakıldığında ise, tarıma ilişkin bütün destekleme kurum ve araçlarının gözden çıkarılmış bulunduğu görülmektedir. Kuşkusuz bu yeni değildir ve sadece IMF ve Dünya Bankası’nın fikri değildir. Ulusal perspektiflerini yitirmiş siyasilerin Türkiye’yi götüreceği nokta esasen başka bir yer olamazdı. 1980’lerde vergi almak yerine borç almayı yeğleyen Özalcı anlayışların ve bunu sürdüren ardıllarının ne uzun vadeli gelişme politikaları ne de ulusal tarımsal politikaları oluşabilmiştir. 5 Nisan 1994 kararlarıyla tarımsal desteklemenin bitirilmesinin ilk alıştırması yapılmış ancak yarım kalmıştır. Yerli siyasetçinin tek kaygısı kendi dönemini kurtarmak ve bunun için yeterli mali kaynakları bulmak üzerine inşa edilmiş olduğu için, büyüyen bütçe açıklarını azaltmanın en kestirme (ve IMF/DB’ca tavsiye edilen) yolu devletin her türlü sosyal ve ekonomik işlevlerinin daraltılması olarak görülmüş; bu anlamda, faiz ödemelerine yer açmak için, devletin alt yapı yatırımlarına3, tarımsal desteklemeye, sosyal yönlü harcamalara ayırdığı kaynaklar giderek tayınlanmaya/kısıtlanmaya başlanmıştır.

MALİ BAĞIMLILIK İLİŞKİLERİ

Sonuç olarak, Türkiye, iç kaynaklarını vergileme yoluyla zamanında harekete geçirme becerisini gösteremediği; kamu ekonomisi ve genel olarak ekonomide kaynak dağılımını uzun vadeli planlayamadığı (yada bundan vazgeçtiği) için dış kaynak bağımlılığından, dış şokların büyüyen etkisinden ve giderek sık tekrarlanan ekonomik istikrarsızlıklardan kurtulamamaktadır. Sonuçta, giderek büyüyen halkalar biçiminde yeniden üretilen mali bağımlılık ilişkileri Türkiye ekonomisinin uluslararası finans kuruluşları olmaksızın yönetilememesine götürmektedir. Öte yandan, Türkiye’nin dış kaynak bağımlılığı, GÜ ve onlar adına hareket eden finans kuruluşlarınca bir sorun olarak değil bir fırsat olarak değerlendirilmektedir. Hatta, 1980 sonrasında Türkiye’nin sanayisizleşme sürecine sokulmasında DB’nın doğrudan sorumluluğu bulunmaktadır. Dolayısıyla, Türkiye’nin ve benzer GOÜ’lerin tökezlemesinde iç ve dış sermaye çevrelerinin ve onların politik sözcülerinin müştereken sorumlu oldukları unutulmamalıdır.

Bu döngüden çıkış, ancak ekonomik bağımsızlık yönünde atılacak anlamlı adımlarla mümkün olabilecektir. Sağ siyasetin bu bağlamda oynayacağı rol artık tükenmiştir. Ekonomik bağımsızlık yönünde adım atabilmenin siyasal önkoşulu, ulusal çıkar perspektifine yeniden kuvvetle sahip çıkan ücretli ve üretici kesimlerin güçlerini birleştirmeleriyle hazırlanabilecektir.

sanki onların durumu çok iyi de...

türkiye’nin avrupa birliği’ne girmesi tartışmalarına kadınlar açısından nasıl bakılabilir? öncelikle, avrupa birliği meselesinde söylenebilecek bir çok şeyin “herkes” için geçerli olduğunu düşünüyorum. birincisi, avrupa birliği’ne türkiye’nin adaylığı meselesi abd’nin dayatmasıyla olmuştur. ikincisi, üyelik uzun zaman gerçekleşmeyecek, türkiye, ab’nin çeperinde, ona tabi, ama ab üyesi olmanın buranın burjuvazisine getireceği avantajlardan muaf olarak var olacaktır.

ab üyeliğinin türkiye’ye demokrasi getireceğine inananlar var. bu tahminin doğruluğu ve demokrasinin ne olduğu konusu uzundur. ancak en olumlu anlamlandırılmasıyla bile demokrasinin kadınlar açısından fazla bir şey ifade etmeyeceğine inanıyorum. çünkü kendi adıma hiçbir şekilde kullanmayacağım “demokrasi kültürü” gibi kavramlar, savunucularınca bile kamusal alana ilişkin olarak tanımlanmaktadır ve kadınların başındaki esas melanet özel alanda cereyan eder. ab’yle, sami selçuk’la, ahmet sezer’le ve hatta işçi sınıfıyla gelebilecek demokrasinin eli de oralara kadar uzanmaz.

peki ab kadınlara ne yapar?

bu sorunun cevabını vermek için elimizde bir kaç araç var; bunlardan bir tanesi avrupa birliği’ne üye ülkelerdeki kadınların durumu. bu konuda bir homojenlikten bahsetmek mümkün değil. çeşitli ülkelerde farklı konumlar söz konusu. eski sosyalist ülkelerde kadınlar, eşlerini, bedava çocuk bakımı hizmetlerini kaybetmişler, yoksulluk karşısında fuhuşa başvurmak zorunda kalıyorlar. şanslı olanlarının önünde mankenlik kapısı da açılmış tabii! ama avrupabirliğiperverler, avrupa derken bu ülkeleri kastetmiyorlar (onlar bu ülkelerin eskisine de yenisine de gıcıklar demek yalan olmaz). ancak “esas” ab ülkelerinde de kadınların turumu tam bir benzerlik göstermiyor. feminist hareketin geçmişte ve bugün canlı olduğu ülkelerde kadınlar, ücretli çalışmaya ve siyasete katılım ve medeni haklar konusunda daha iyi bir noktadalar. hareketin zayıf olduğu yerlerde ise durum böyle değil. ama yine de genel bir durum değerlendirmesi için çok “tarafsız” bir kaynağa, avrupa parlamentosu yeşiller partisi grubunun avrupa manifestosu’ndan kadınlarla ilgili bölüme bir bakalım:

“Amsterdam anlaşması, eşitsizliklerin azaltılmasını AB’nin esas ilkelerinden birisi olarak kabul eder ve AB geçmiş yıllarda kadınların toplum içerisindeki konumunu ve haklarını iyileştirmekte önemli bir rol oynamıştır. Yine de büyük eşitsizlikler söz konusudur. Yoksulluk giderek artan bir biçimde kadınlara mahsus bir durum halini almıştır: AB’nde yaşayan her yoksul dört kişiden üçü kadındır. Yeni bir araştırma, yoksulluk içindeki kadınların çoğunluğunun İrlanda’da yaşadığını gösteriyor (kadınların %33’ü yoksulluk sınırının altında.) AB genelinde kadınlar erkeklerden %20-30 daha az kazanıyorlar. Aynı zamanda karşılığını almadıkları daha fazla iş yapıyorlar. Tek başına çocuğunu büyütenlerin %90’ı yarım zamanlı işlerde çalışan kadınlar ve bunlar güvenilmez gelir ve sosyal güvenliğe sahipler.

(...)

Kadınların siyasete katılımı çok düşük düzeylerde: AB’deki parlamenterlerin yalnızca %15’i kadın. İrlanda’nın Avrupa düzeyindeki durumu nispeten daha iyi; on beş milletvekilinden dördü kadın.”

irlanda’daki kadın koalisyonu’nun varlığını hatırlatarak devam etmek isterim. gördüğünüz gibi, ab ülkeleri kadınlar konusunda türkiye’den daha matah durumda değiller. almanya ve iskandinav ülkelerindeki ileri haklar ise, daha önce de değindiğim gibi, canlı kadın hareketinin kazanımları.

buna karşılık, kadınların ev içindeki ücretsiz çalışmaları sürüyor. özellikle tarımın yaygın olduğu fransa gibi ülkelerde bu çalışma daha yoğun.

bu, türkiye’deki kadınlar açısından da önemli bir konu. çünkü, türkiye’de çalışan kadınların çoğunluğu halen tarımda ve ücretsiz olarak çalışıyor. ab, tarım alanlarında bir daralmayı hedefliyor. bu da daha fazla sayıda kadının tarım alanında aldığı ücreti kaybetmesine yol açacak. diğer yandan kırsal alandaki yoksulluk kadınların evdeki ücretsiz işlerini arttıracak, çünkü para ile alınan bir çok mal tekrar evde üretilmeye başlanacak.

ya şehirde?

şehirde kadınların ücretli emeği konusunda birleşmiş milletler tarafından hazırlatılmış, yani yine “tarafsız” olan bir rapora başvuralım:

“Kırk yılı aşkındır, kadınlarla erkeklere eşit olmayan ücret ödenmesini yasaklayan AB yasaları olmasına rağmen erkeklerin ve kadınların aldığı ücret arasındaki fark hala aynıdır. Varolan politikalar, ücret farkının yapısal tabiatını etkilemek konusunda tamamen etkisizdirler. Eğer Avrupa Birliği, eşitsizlikleri azaltma konusunda samimi ise, ücret meselesine yalnızca yasalar düzeyinde değil, sosyal taraflar aracılığıyla da müdahale edilmesi gerekir. İşverenler ve sendikalar kadınlara eşitsiz ücret verilmesinin muhafazası konusunda az rastlanır biçimde ittifak halindedirler.”

türkiye’nin bir çok alanda eşit çalışmaya eşit ücret ödenmesi konusunda çok kötü durumda olmadığı söylenir. yani ab standartları durumu daha da kötüleştirebilir.

işsizlik?

avrupa birliğ’nde de işsizlerin çoğunu kadınlar oluşturuyor. üstelik de, “erkeğin vazifesi evin geçimini sağlamaktır” yönündeki “geleneksel” anlayış yıkılmış ve fakat kadınlara eşit iş olanakları sağlanmamış olduğu için bu, daha mutlak bir biçimde yoksulluk anlamına geliyor. (modernleşme özgürleşme getirmez!) avrupa konseyi, 1996’da, işverenlerin kadınlara iş vermedeki isteksizliğine karşılık, kadınlara küçük işletme kredisi verilmesi konusunda karar almış, ancak destek projeleri başarısız olmuş (erkeklere sanayi patronluğu, kadınlara küçük işletme!), avrupa’daki kadın örgütlenmelerinin kadın istihdamı konusunda başarılı faaliyetler yürüttüğünü tespit ettikleri tek kuruluş olan now (avrupa sosyal fonu altında “kadınlara yeni imkanlar”) önümüzdeki dönemde faaliyet yürütmeyecekmiş! bunun yerine kadınlarla ilgili konuların belli bir kaynak olmaksızın yaygınlaştırılması hedefleniyor.

oysa avrupa sosyal fonunun %2’den fazlası zaten hiç bir zaman kadınlara ayrılmamış, fonun katılımcılarının %42’sini kadınlar oluşturduğu halde.

çünkü kadınların ücretli iş hayatına katılması 1950’den beri hızlanmış, ancak ivme sürekli olarak düşüyor! 1998’de avrupa birliği’nde kadınların ancak %51.2’si ücretle çalışıyordu; bu da erkeklerin %20 daha altında bir oran. kadınlar çoğunlukla “esnek” işlerde çalışıyorlar, yani annelik ve karılık vazifelerine zaman sağlayan, ama insana gerçek bir ekonomik özgürlük sağlamayan işler. bakın, bu türkiye için bir yenilik olabilir!

kadınlar hala tipik kadın işi sayılan mesleklere yöneliyorlar. ve bütün bu dezavantajlar, azınlık kadınları ve lezbiyenler için katlanarak artıyor.

uzun lafın kısası:

avrupa’da kadınların durumu tam bir kelin melhemi olsa kendine sürermiş vaziyeti. diyelim ki ha deyince türkiye avrupa birliği’ne girdi, diyelim ki “onlar”a benzememiz yönünde bir takım yaptırımlar var, hadi girer girmez “onlar”a benzedik de, yine de kadın milletinin durumu değişmeyecek!

o yüzden,

avrupa birliği hayalleri kuracağımıza oralardaki kızkardeşlerimizin bizimkinden daha kıdemli olan mücadele tarihlerine göz diksek daha hayırlı olur bizim için. belki de herkes için, hepimiz için.

Kapitalizmin araçları: Dünya Bankası ve IMF

Somut hedef olarak DB/IMF gibi kurumlara çatmak politik açıdan anlamlı ve işlevsel olabilmekle beraber, aynı eleştirilerde sermaye ve sistem de odağa konulmadıkça hedef saptırılmış ve sistem korunmuş olur.

Mayıs’larda meydanlarda toplanan emekçilere, emekçi liderleri Dünya Bankası ve IMF’yi şikayet eder. Yapılan konuşmalarda Yeni Dünya Düzeni’nin işsizliği arttırdığı yönünde serzenişlerde bulunulur. Nihayet, toplumsal heyecan doruklara ulaştığında, “IMF Politikalarına Hayır!” sloganları atılır. Kısacası, emekçi kesimin ve sermaye karşıtlarının IMF ve Dünya Bankası’ndan şikayetçi olduğu açıktır.

Öte yandan, Dünya Bankası Başkan Yardımcısı, ünlü iktisatçı Joseph Stiglitz ise Dünya Bankası ve IMF politikalarını eleştirdiği için, nerede ise Banka’dan apar topar kovuldu. Son Davos toplantısında Dünya Bankası ve IMF politikaları bizzat kapitalist patronlar tarafından sorgulanmaya başlandı. Bu görüşmelerde söz konusu mali kurumların tavsiyelerinin fazlaca işe yaramaması bir yana, uygulandıkları ülkelerde ekonomileri daha da kötü konuma getirdikleri ileri sürüldü.

DB/IMF’Yİ KİMLER NE İÇİN ELEŞTİRİYOR?

Öyle anlaşılıyor ki, Dünya Bankası ve IMF iki yanlı hücum karşısında kendilerini savunma durumu ile karşı karşıya gelmiş bulunmaktadır. Sermaye karşıtı kesimler bu kurumları yoksullaştırıcı politikaları nedeni ile eleştirirken, Stiglitz’e yöneltilenlerde olduğu gibi, içeriden ve kapitalistlerce yöneltilen eleştirilerdeki ağırlık noktasını ise, önerilen politikaların kapitalizmi çökertecek nitelikte olduğu görüşü oluşturmaktadır. Bu iki farklı çevreden gelen eleştiriler, uygulanan politikaların merkezi kapitalist dokuyu güçlendirici, buna karşın çevresel dokuları çökertici nitelikte olduğu noktasında birleşmektedir. Başka bir deyişle, çevre, çok haklı olarak, yoksullaşmadan yakınırken, merkez de çevrenin bu denli metalaştırılmasından yakınmaktadır. Başka bir deyişle, her iki kesim de, çevre ekonomilerin bu denli fakirleşterilmesine karşı tepki geliştirirken kendi çıkarını düşünmektedir. Ancak, çevre halkı kendi yoksullaşmaları üzerinde bilinç oluştururken, merkez, çevrenin bu denli yoksullaştırılmasının kendi aleyhlerine döneceğinden dolayı, dolaylı politikalara karşı çıkma yönünde bir bilinç oluşturmaktadır.

Marksist olmayan, aslında kapitalist bir iktisatçı olan Stiglitz tam de bu noktada hem merkezden, hem de çevreden yöneltilen eleştiririlerin temel mantığından ayrılmaktadır. Stiglitz’in konuya ve IMF politikalarına bakış açısı politik olmayıp, daha tekniktir. Stiglitz, uygulanan genel politikaları eleştirmekle beraber, tüm eleştirilerden de temelde ayrılmaktadır.

Mesele şudur: Stiglitz, Dünya Bankası ve IMF’nin “yapısal reform” adı altında çevresel ekonomileri içine ittiği “piyasa ekonomisi”ne tam olarak inanmamaktadır. Ona göre, piyasalar “asimetrik bilgi” ya da tarafların bilgi eksikliği nedeni ile, iddia edildiği üzere, optimal koşulları oluşturacak biçimde çalışmamaktadır. Başka bir ifade ile, Stiglitz’e göre, Dünya Bankası ve IMF’nin önerdiği ve ülkeleri uygulamaya zorladığı biçimde piyasa ekonomisi ne o ülkeyi kalkındırır, ne de Dünya Bankası ve IMF’nin hedeflerinin gerçekleşmesine katkıda bulunur. Bu yönü ile, Stiglitz’in söz konusu kurumların önerdiği politikalara yönelttiği eleştiri politik olmaktan çok, teorik gözükmektedir.

Stiglitz-dışı çevrelerce Dünya Bankası ve IMF’ye yöneltilen eleştirilerin sonuçlarla ilgili olup, içerikten yoksun olduğunu vurgulamamız gerekir. Şöyle ki, gerek Dünya Bankası, gerekse IMF, neo-klasik iktisat öğretisi doğrultusunda hareket etmektedir. Bu öğretinin iki temel ögesi bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, insan faktörünü dikkate almadan, sermaye hedefleri doğrultusunda ayarlamalar yapmak ve sermayenin çalışma koşullarını kolaylaştırmaktır. Neo-klasik iktisat öğretisinin ikinci önemli kuralı ise, piyasa koşullarını hakim kılarak, tüm örgütlenme ve işleyişi göreli fiyatların göstergesi altında sürdürmektir. Piyasaya iman derecesinde inanan neo-klasikler, göreli fiyatların tüm dengeleri sağlayacağını düşünürler. Ne ki, piyasaların oldukça dengeli olduğu, monopolleşmenin bulunmadığı ve faktör getirilerinin verimliliklere göre gerçekleştiği koşullarda ancak göreli fiyatlar anlamlı gösterge olabilir.

Günümüz koşullarında, bir yandan gözlemlenen tekelleşme eğilimi, diğer yandan da sermayenin olgunlaşması ve bileşimindeki “ölü emek/diri emek” oranının birinciler lehine büyümesi, göreli fiyat yapısının eski işlevini yitirmesine yol açmıştır. Artık göreli fiyat yapısı ile gelir ve optimum kaynak dağılımının sağlanabileceğini düşünmek ve öngörmek olası olmadığı gibi, böyle bir ekonominin kendi iç dinamikleri ile kalkınmasını ve iç yapısını güçlendirmesini beklemek de yanlış olur. Anlatımdan açıkça anlaşılabileceği gibi, klasik ve neo-klasik öğretinin hakim olduğu dönemlerdekinden farklı olarak, günümüz koşullarında piyasalar, görece dengeli güçlerin bir araya geldiği bir faaliyetler ve etkileşim alanları olmaktan uzaklaşmış ve dengesiz güçlerin baskı ve artan sömürü alanları haline gelmiştir.

Bu görüşleri toparladığımızda şöyle bir sonuca ulaşıyoruz. Uygulanan ekonomik sistemin işleyiş dinamiklerilerini ihmal ederek, salt sonuçları ile ilgilenmek bizi fazla bir yere götürmemektedir. DB/IMF politikalarının uygulandığı ve giderek yoksullaşan çevre ülkelerinin, yoksullaşmalarının nedeni olarak söz konusu kurumları sorumlu tutması, eleştirinin hedefi açısından hedef şaşırtıcı olduğu gibi, aynı zamanda sistemin lehine bir girişim olarak da görülebilir. Zira, böyle bir eleştiri sistemi perdelemekte ve sistemin tetikçi kurumlarını asıl sorumlu gibi sahneye sürmektedir. Oysa, sorunun esasını, teknoloji-yoğun aşamaya ulaşmış olan sermayenin tüm dünyayı üretim araçları ve tüketim alanı olarak kapsaması sonucunda, sömürünün ve çevreden merkeze kaynak çekme gücünün artmış olması oluşturmaktadır.

SERMAYE KARŞITI KAZANIMLARIN İKİLİ İŞLEVİ

DB/IMF ikilisine Davos Toplantısı’nda ve merkez kapitalizm tarafından yönetilen eleştiriler ise, birincilerden farklı olarak, sistemin işleyiş dinamiklerini reddetmemekte, fakat bu dinamiklerin sistemi çökertecek biçimde aşırıya varacak biçimde işletilmesine karşı çıkmaktadır. Bu yönü ile, birincilerden daha bilinçli olarak geliştirilen bu eleştiriler, özünde, sistem mantığına karşı çıkmamakta, fakat sistemin işleyiş dinamikleri üzerinde ufak manipülasyonlar yaparak, sistemin çevreyi metalaştırma hızını, yine merkezin yararı doğrultusunda, geriletmeyi amaçlamaktadır. Kapitalist sistem içinde geliştirilmiş olan sendikacılık hareketleri, sosyal güvenlik sistemi, hatta sosyal politikalar hep, sermayenin emeği ve sermaye karşıtlarını mutlak metalaştırma süreci önündeki engellerdir. Tüm benzer politikalar ve sermayenin çevreyi mutlak metalaştırması karşısındaki benzeri engeller, sermayenin doğal devinimi ile oluşabilecek ve bizzat sermayeye zarar verici sonuçları düzeltici işlevle yükümlüdür. Görülüyor ki, sermayenin sömürü gücünü frenleyen politikaları sadece emeğin mücadelelerinin kazanımı olarak görmek fazla doğru değildir. Emeğin ve tüm sermaye karşıtlarının tarihsel mücadelelerini yadsımadan, mücadelenin tam olarak değerlendirilebilmesi için, dönemin tarihsel koşulları yanında, mücadele ile gerçekleştirildiği ileri sürülen kazanımların, aynı anda, sermayeye de neler sağladığının dikkate alınması gerekmektedir. Örneğin, sermaye karşıtlarının sağladığı ileri sürülen kazanımlarla piyasalar genişletilerek, sermayenin önündeki pazar sorununun aşılması yanında, sermaye karşıtlarının mücadele gücü kırılarak sisteme karşı bilinç yükseltmeleri önlenmiştir. Kısacası, sermaye karşıtlarının tarihsel kazanım olarak savladıkları politikalar, tarihsel diyalektiğin işlemesi önünde engel oluşturabilmelerı derecesinde sermayeye hizmet etmiştir, diyebiliriz.

STIGLITZ VE SİSTEMİN EHLİLEŞTİRİLMESİ

Stiglitz’in mücadelesine geldiğimizde, karar için henüz erken olmakla beraber, Stiglitz de, ikinci eleştiri grubuna dahil olarak, DB/IMF politikalarındaki tarihsel diyalektiği keskinleştirebilecek yaklaşımları törpülemeye çalışmaktadır, diyebiliriz. Bu yönü ile, Stiglitz de 1940’larda Keynes’in görmüş olduğu işleve benzer bir konum sergilemektedir: Şöyle ki, sistemi koruyarak ve aşırı uçlarını törpüleyerek onu ehlileştirmek! Nitekim, Stiglitz de şunun farkında ki, neo-klasiklerin dayandığı “piyasa” kavramı, yapısı ve işleyişi ile günümüzdeki piyasaların yapıları ve işleyişleri arasında dağlar kadar fark bulunmaktadır. Neo-klasik dönemin oldukça etkin ve hakça çalışan piyasa yapısı, günümüz koşullarında tam bir hakim güç hegemonyasına dönüşmüş vaziyettedir. Böylesi çarpık bir piyasa yapısı ne üretimin yönlendirilmesinde, ne de hakça dağıtımın sağlanmasında güvenilir bir mekanizma oluşturmaktadır. Bunun da ötesinde, söz konusu hakim güç ilişkisi, hiçbir engelle karşılaşmadığı, yani ehlileşterilmediği koşulda, kendi sonuna daha çabuk yaklaşmaktadır.

Öyle anlaşılıyor ki, DB/IMF’ye yöneltilen eleştirilere şu iki noktadan bilinçli ve dikkatli yaklaşmak zorundayız. Birincisi, DB/IMF bu sistemin bir ajanıdır ve, çok da haklı olarak, geliştirdiği politikalar sistemle tutarlı olacaktır. Çünkü bu kuruluşlar merkezi kapitalizmin çıkarlarını korumak ve yüceltmek, hatta bunları meşrulaştırmakla yükümlüdür. Bu nedenle, sistemi perdeleyecek biçimde salt söz konusu kurumlara ve onların geliştirdikleri politikalara çatmak, sisteme yarar sağlamaktan öte bir hizmet görmez. Somut hedef olarak DB/IMF gibi kurumlara çatmak politik açıdan anlamlı ve işlevsel olabilmekle beraber, aynı eleştirilerde sermaye ve sistem de odağa koyulmadıkça, hedef saptırılmış ve sistem korunmuş olur.

DB/IMF’ye yöneltilen söz konusu eleştirilerde dikkat edilmesi gereken ikinci nokta ise, birinciden de önemli olarak, bu tür eleştirilerin sistemi törpüleyip ehlileştirerek tarihsel diyalektiği geciktirici ve bu yönü ile de sistemi korumaya yönelik olmalarıdır. Bu nedenlerle, her iki eleştiriyi de aynı kapta ele alarak, DB/IMF politikalarına karşı eleştirel bakış açısı kazanmamıza yardımcı olabilecek görüşler olarak kabul etmek ve söz konusu kurumların politikalarına karşı ekonomileri koruyucu önlemler olarak görmek doğru ve anlamlı değildir.

DB/IMF POLİTİKALARI ÜZERİNE

DB/IMF politikalarını eleştirmekle beraber, aynı zamanda bu politikaları, sistemin işleyişini netleştirici olarak algılamak ve bu yolla günümüzün kapitalist ilişkileri bağlamında sistem dinamiklerini irdelemede ve anlamada bir tür kolaylaştırıcı olarak görmek daha yerinde bir davranış olur. Böyle bir görüş açısından yaklaşım yaparak, günümüzün kapitalist ilişkiler bağlamında sermayenin devinim dinamiklerine baktığımızda, hem DB/IMF politikalarını, hem de kapitalizmin olası sonuçlarını, kısaca da olsa, tartışabiliriz.

1944 yılında, İkinci Paylaşım Savaşı’nın sonlarına doğru, dünyamızın Doğu ve Batı olarak ikiye ayrılmasının netleşmesi aşamasında, dünyanın patronluğuna soyunmayı kalbine ve kafasına yerleştiren ABD, bu patronluğunu, hem durumu biraz perdeleyebilmek hem de maliyetleri paylaştırabilmek amaçlarıyla, Dünya Bankası ve IMF kurumları eli ile yürütmeyi yeğledi. ABD, Bretton Woods kasabasındaki konferansta kendi tezini kabul ettirerek, bir yandan yıkıma uğrayan kapitalist alemi ayağa kaldırmak, diğer yandan da komünist dünyanın etrafını kapitalist kuşakla çevrelemek politikası gütmeye başladı. Dünya Bankası’nın rolü orta ve uzun dönemli kalkınma kredisi vermek, IMF’nin rolü ise dış ödeme aksaklıklarını giderme olarak belirlendi.

İkinci Paylaşım Savaşı’nı izleyen dönemlerde, henüz kapitalist dünya bu denli finansal işlemlere açılmamışken, büyük rol Dünya Bankası’na düşüyordu. Dünya Bankası proje kredisi sağlayarak, kalkınmakta olan ülkeleri komünist blok dışında tutmaya çalışırken, aynı zamanda, hem çevre ekonomilerin denetlenmesi, hem de merkez kapitalizme yatırım piyasası oluşturma işlevi yükleniyordu. Çevre ekonomilerin denetlenmesi; bu ekonomilerin kalkınma hızlarının devamlı kontrol altında tutulması ve sadece iç piyasaların geliştirilmesi ve ithal-ikameci korumacı politikalar yolu ile dışa bağımlı montaj sanayilerinin kurulmasını ifade etmektedir. Böylesi bir gelişme yolu izleyen ekonomiler, ithalatlarını geliştirirken, ihracatta başarılı atılım yapamamışlardır. Nitekim, Türkiye’nin de 1970’lerin sonunda “bir cent’e muhtaç” hale gelmesi bu tür ithal ikameci korumacı politikaların bir sonucudur.

1970’lerin ortalarından itibaren başalayarak, 1980’lerde iyice suyüzüne çıkan kapitalist kriz, merkezin finansal aşamaya gelmesi, çevrenin ise ithal-ikameci korumacı politikalar izlemesi sonucunda büyük dış ödemeler açığı vermesi merkezle çevre arasında yoğun finansal akımların oluşmasına neden olmaya başladı. Sovyetler krizi de, artık komünizmin çevresinde tampon bölge oluşturma gereksinimi ortadan kaldırınca, bu kez temel işlev IMF’ye geçmiş oldu. Zira, yeni durumda IMF merkez kapitalistlerin çevresel ekonomilerdeki çıkarlarını korumak ve kollamakla görevli kılındı.

Burada dikkat edilmesi gereken iki önemli nokta bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, kapitalist dünyada artık finansal akımlar öne çıkmış olduğu için, buna paralel olarak günümüzde de IMF öne çıkmış bulunmaktadır. Burada IMF ve politikalarını anlayabilmek için, eşitsiz ekonomiler arasında oluşan finansal akımların dinamiğini kavramak kaçınılmazdır. Ağır borçlu konumda bulunan gelişmekte olan ekonomiler dış ödemeler sorunlarını IMF politikaları ile aşmak istediğinde, kapitalist dinamiğe uygun olarak, bir yandan borçları karşılığında garanti vermek, diğer yandan da borç-alacak akımının kesintiye uğramadan sürdürülmesini sağlamak zorunda bırakılmaktadırlar. Bu politikalar “borç/özkaynak değişimi” politikaları yanında, güçsüz kesimlerin baskılanmasını da gündeme getirmektedir. İşte, IMF politikalarını uygulayan ülkelerin kısa-dönemde derin gelir dağılımı sorunu ve yoksulluğa sürüklenmesinin nedeni budur.

IMF politikalarında dikkat edilmesi gereken ikinci önemli konu da, IMF politikalarının, sıkıntı içinde bulunan ekonomilerin sorunlarına uzun-dönemli çözüm getirmeyip, tam tersine temel ekonomik ilişkileri bozarak, ekonomileri uzun-dönemde daha derin sorunlara sürükleyici nitelikte olmasıdır. IMF politikaları, sadece kamu kesimi borçlanma gereksinimi, faiz haddi, enflasyon ve cari açık gibi parasal dengelere yönelmekte, buna karşın ekonominin yatırım, istihdam, teknoloji düzeyi ve gelir dağılımı gibi temel sorunlarını ihmal etmektedir.

IMF politikalarının temel özellikleri, sistemin işleyişi ve bu kurumların yüklenmiş oldukları işlevlere bağlı olarak, kaynakların merkeze çekilmesi biçiminde yansımaktadır. Bu özellik, finans dünyasının kısa-dönemli sorunlarını çözebildiği halde, uzun-dönemde merkezin kaynak dokularını tahrip edici bir nitelik taşımaktadır. İşte, IMF ve Dünya Bankası politikalarına bizzat kapitalist merkezlerden yöneltilen eleştiriler, merkezin çevre dokularının bu denli hızlı yoksullaştırılmasını engellemeye yöneliktir. Merkez, çevreyi sömürerek hayatiyetini sürdürdüğü için, çevrenin hızlı tüketilmesi merkez kapitalizmin uzun-dönemde işine gelmemektedir. Yoksa, bu eleştirilerin kapitalizmin özüne yönelik olduğunu düşünmek doğru değildir. Böyle bir eleştiri kapitalizmin merkezinden gelemeyeceği gibi, sol çevrelerin bu eleştirileri temel ve yönlendirici olarak alması hem doğru değildir, hem de böyle bir yöneliş ciddi kafa karışıklığına neden olabilir.

Küreselleşme ve sosyalizm üzerine

I. BAŞLANGIÇ

Son zamanlarda dünyada ve ona bağlı olarak ülkemizde çok önemli değişmeler ve gelişmeler olmuştur. Bu değişmelerin, bu yazıdaki maksadımız açısından, iki temel olgudan kaynaklanmakta olduğunu söyleyebiliriz. Bunlardan birisi Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin ve onunla birlikte Dünya Sosyalist Sistemi’nin çöküp bu tarz sosyalizmin (reeel sosyalizm) insanlığın gündeminden çıkmış olması, diğeri de Küreselleşme (globalizm) dediğimiz olgudur, bu olgunun sürekli yaygınlaşmasıdır. Aşağıda bu iki olguyu, özellikle sosyalistler için önemleri açısından, kısaca ele alacağız.

II. SOVYET TIPI SOSYALIZMIN ÇÖKÜŞÜ

Sovyet tipi sosyalizm stratejisini (yolunu) en yalın bir biçimde şöyle özetleyebiliriz: Ülkedeki sosyalist bir parti önce siyasal iktidarı ele geçirecek, sonra üretim araçlarını kamulaştırarak burjuvaziyi (egemen sınıfları) tasfiye edecek ve merkezi bir planlamayla sosyalizmi kuracaktır. Sovyetler Birliği çökünceye kadar dünyadaki bütün Marksist-Sosyalist partilerin benimsemiş oldukları bu stratejinin hayati önemdeki temel ögesi Sovyetler Birliği’nin varlığıydı. Çünkü bu partilerin ülkelerinde etkin bir iktidar mücadelesi verebilmelerinin de, iktidarı ele geçirdikleri takdirde onu muhafaza edebilmelerinin de temel koşulu Sovyetler Birliği ile enternasyonalist dayanışmaydı. Bu nedenle hem sosyalist mücadele içinde olmak hem de Sovyetler Birliğine karşı olmak en hafif tabiriyle tutarsızlık ve yapılan işin dünya çapındaki önemini görmemek olurdu. Bu nedenle böyle yapanlar Dünya Sosyalist Hareketi tarafından hemen dışlanırlardı. Gene bu nedenle, sosyalizm için başka bir yol aramak ne kimsenin aklına gelmiştir ne de kimse böyle bir yol aramaya cesaret etmiştir.

Sovyet tipi sosyalist strateji devrimcidir. Yani sosyalizmi bir hamlede kurmayı amaçlar. Diğer taraftan biliyoruz ki bir ülkede sosyalistlerin iktidarı ele geçirmeleri egemen sermaye sınıfları için son derece vahim sonuçlar meydana getirir. Bu nedenle sosyalizm için mücadele istense de barışçı yollarla yürütülüp sonucuna kadar götürülemez. Böyle olunca, sosyalist mücadelenin uzatılmaması, başlatılınca kısa bir sürede sonuçlandırılması gerekir. Uzatılırsa, egemen sınıflar bu sürede iktidarlarını faşizme kadar uzanan anti-demokratik yöntemlerle sürdürürler. Dünyanın her ülkesinde bunun çeşitli örnekleri görülmüştür. Nitekim Sovyetler Birliğinin çökmesinden önceki bu döneme Soğuk Savaş Dönemi dendiğini biliyoruz.

Demek oluyor ki eski strateji izlenerek sosyalist bir iktidar gerçekleştirmek, çok zordur. Hele Sovyetler Birliğinin çökmesinden sonra bu yol tamamiyle kapanmıştır. Kaldı ki bu yolla gerçekleştirilecek sosyalizmin, insanlığın özlemini çektiği sınıfsız, sömürüsüz, özgürlükçü, eşitlikçi ve barışçı bir toplum düzenine bizi kavuşturmayacağını, Sovyetlerdeki deneyimde açıkça görmüş bulunuyoruz. Gerçekten de 80 yıllık uygulamadan sonra Sovyetlerin arkasından özgürlük ve eşitlik gibi sosyalizmin temel ögelerinden hiçbirisi çıkmamıştır. Burada araçların amaçlara uygun olması gerektiğinin bir örneğini görüyoruz.

Demek oluyor ki, eski strateji (yol) bugün artık kesin olarak kapalıdır. Ancak burada şunun altını çizerek belirtmek isterim ki, bu yolun bugün artık kapalı olması, eskiden bu yolu benimsemiş ve izlemiş olan insanların (sosyalistlerin) aptalca ya da çocukça işler yapmış oldukları anlamına gelmez. Bu kimseler sosyalist inançları uğruna önlerinde açık olan tek yolda yürümüşler, yani o zamanın koşullarında gereken ne ise onu yapmışlar ve bunun çok ağır ceremelerini de çekmişlerdir.

III. KÜRESELLEŞME

Son zamanlarda Dünya’da ve Türkiye’deki değişikliklere kaynaklık eden diğer temel bir olgu da küreselleşmedir. Küreselleşme bir ülkenin çeşitli mal ve hizmet üretimi alanlarını başka ülkelerin girişimcilerine eşit koşullarda hiçbir farklı kısıtlama ya da özendirme getirmeden açması demektir. Örneğin Türkiye’de isteyen her yabancı yatırımcı, Türklerle eşit koşullarda (ve birbirleriyle de) otomobil üretmekte özgürse, Türkiye’deki araba sanayii küreselleşmiş demektir. Küreselleşme dünyanın çeşitli ülkelere dağılmış bulunan ekonomik kaynaklarının en etkin (kârlı) bir biçimde kullanılmalarını sağlar. Sermayedarların ve ekonomiye yön veren insanların, bu nedenle, küreselleşmeye eğilimli olmaları doğaldır. Bu olguya A. Smith meşhur kitabında, Marks ve Engels’de Komünist Manifestosunda (1848) vurgu yapmışlardır.

Küreselleşme bir ülkenin tümü için değil, fakat o ülkedeki tek tek üretim alanları için sözkonusudur. Örneğin, bütünüyle Türkiye değil, fakat araba sanayii, petrol sanayii ya da eğlence sanayiinin küreselleşmesinden söz edilebilir. Ancak, küreselleşmenin bir kaç sanayi dalında başladıktan sonra hızla diğer alanları da kapsamı içine alacağı açıktır. Nitekim buna son yıllarda sürekli tanık oluyoruz.

Küreselleşme ulus-devletleri kendi başlarına anlamlı birer toplumsal birim olmaktan çıkarır. Buna bağlı olarak ülkeler arasındaki siyasal sınırlar da sürekli olarak silikleşmekte ve anlamını yitirmektedir. Bunun doğal bir sonucu olarak ulusal bağımsızlığın da anlamı ve önemi sürekli olarak azalmaktadır. Aynı olayı başka bir biçimde ifade etmek istersek diyebiliriz ki, ulusal bağımsızlık bize ulusal çıkarlarımızı korumak için gereklidir. Küreselleşme, ulus-devletleri kendi başlarına anlamlı toplumsal birimler olmaktan çıkarmaya başladıkça, onun başka bir görünümü olan ulusal çıkar da anlamını yitirmekte ve dolayısıyla ulusal bağımsızlığa da gereksinme kalmamaktadır.

Ulus-devlet ve ulusal çıkar tarih sahnesinden çekildikçe onların yerini bireyler ve bireylerin çıkarları almaya başlamıştır. Zaten ülkeler arasında bağımsızlık ne demekse, nasıl bir işlev görüyorsa, bireyler arasında da demokrasi o işleri görür. Demek oluyor ki, küreselleşme bireyi ve onun haklarını ön plana çıkarır ve onları özgürleştirir. Bireyler haklarını savunmak için köy, mahalle, belediye, gibi göreli olarak küçük yerel idareler ve çeşitli çıkar gruplarının oluşturdukları sivil toplum kuruluşlarında yer almak zorunda kalırlar. Yani artan özgürlüklerinin bedeli olarak daha atak ve çalışkan olmak zorundadırlar. Bireylerin bu koşullarda özgürlüklerinden ne ölçüde yararlanacaklarını bu yöndeki çabaları ve yetenekleri belirler.

Demek oluyor ki, bugünkü kapitalist düzen koşullarında gerçekleşmekte olan küreselleşmede var olan haksızlıklar ve eşitsizlikler devam edeceklerdir. İşte bu noktada karşımıza insanlığın ezeli özlemi olan sınıfsız, sömürüsüz, eşitlikçi, özgürlükçü ve barışçı bir toplum düzenine, yani sosyalizme nasıl erişeceğimiz konusu çıkmaktadır.

IV. SOSYALIZMINYENI YOLU

A. Sovyet tipi sosyalist uygulamanın (reel sosyalizmin) çökmesi, sosyalizmin de çöktüğü ya da öldüğü ve artık ona ulaşmak için çaba gösterilmesinden vazgeçilmesi gerektiği anlamına gelmez. Çünkü sosyalizm insanların bilimsel maddi temelleri de olan ezeli bir özlemidir. Ölmesi, yok olması söz konusu değildir. Onu gerçekleştirmek için denenen bir yol çıkmamışsa, yapılacak iş, başka bir yol aramaktır.

B- Burada sosyalizme yeni bir yol ararken bizi yanıltabilecek bazı ön yargılarımıza değinmek istiyorum:

a- Değineceğim bir önyargı, sosyalizmin üretim amaçlarının kamulaştırılması ile eş anlamlı olarak kabul edilmesidir. Bunun nedeni Sovyet tipi uygulamada üretim araçlarının kamulaştırılmasının çok önemli bir rol oynamış olmasıdır. Bu o kadar önemli bir önyargıdır ki, bizi gene artık kapalı olduğunu söylediğimiz eski sosyalizmin yoluna götürür ve yeni bir yol aramamızı önler. Çünkü gördük ki, üretim araçlarını kamulaştırmak için daha önce sosyalistlerin iktidara gelmiş olmaları gereklidir. Ve bu bizi eski yola götürür. Bugün yapılan özelleştirmelere, sosyalizm adına karşı çıkmak da aynı yanılgının bir başka görünümüdür. (Kuşkusuz özelleştirmelere başka gerekçelerle karşı çıkılabilir.)

b- Aynı derecede önemli başka bir önyargı, merkezi plancılığın sosyalizmin olmazsa olmaz karşılığı sayılmasıdır. Bu, piyasa mekanizmasını kapitalizmle özdeşleştiren eski yanlışın bir devamıdır. Oysa, ne kapitalizm piyasa mekanizmasına çok bağlıdır, ne de sosyalizmin işlemesi için merkezi plancılık zorunludur. Unutulmamalıdır ki, kapitalizmi kapitalizm yapan öğe, az sayıda kimselerin üretim araçları üzerindeki egemenlikleridir. Yoksa piyasa mekanizması değildir.

c- Diğer bir önyargı, çalışan insanların sadece demokratik mücadelelerle hiçbir kazanım sağlamayacağı inancıdır. Onun için ya iktidar bütünüyle alınacaktır ya da hiçbir şey yapılamayacaktır. “Ya devlet başa, ya kuzgun leşe.”

d- Diğer bir ön yargı sosyalizmi fukaralık ve ezilmişlikle eşleştirmektir. Buna göre sosyalizm için mücadeleyi en çok fakirler ve ezilmişler yapar. Bunun pratik yaşamdaki görünümü burjuva hükümetlerin emekçi halka da yarayan başarılı icraatını görmezden gelmek ya da aşağılamaktır. Bunun diğer bir dışa vurumu, emekçilerin durumunu iyileştirecek her türlü reforma, sosyalist mücadeleyi gereksizleştirir endişesiyle karşı çıkmaktır. Oysa fakirlik - ezilmişlik insanları mücadeleci yapmaz, tersine, ezer ve köleleştirir.

e- Bununla benzeyen diğer bir ön yargı sınıf mücadelelerinde işçi sınıfını sadece kol emekçilerinden ibaret sanmaktır. Oysa toplumsal üretimdeki teknolojik değişiklikler sonucu kol emekçileri oransal olarak azalmış, buna karşı memur, mühendis, doktor, avukat, bilim adamı gibi kafa emekçileri de ücretle çalışanlar durumuna gelmişlerdir. Bu nedenle artık işçi sınıfından değil, çalışanlar sınıfından söz etmek daha doğrudur. Bu yanılgı bizi sosyalizmin öznelerinin ve yandaşlarının sürekli olarak ve hızla artmakta olduğu gerçeğini görmemizi önler.

Bu konuda daha başka örnekler de verilebilir. Fakat yukardakiler bunların başlıcalarıdır ve maksadımızı aydınlatmak bakımından yeterlidir. Gerçekten, dikkat edilecek olursa bütün bu ön yargılar, reel sosyalizmin tek geçerli sosyalizm olduğu varsayımdan kaynaklanmaktadır. Oysa, gördük ki, bu varsayım yanlıştır ve bu yol kapalıdır. O halde sosyalizm için yeni bir yol ararken bütün bu önyargılardan kendimizi kurtarmamız, bunları kafalarımızdan silmemiz zorunludur. Bu, zor fakat yapılması hayati önemde bir iştir.

C- Sosyalizme yeni bir yol ararken her şeyden önce onu varılacak bir hedef ve yapı olarak değil fakat yaşanacak bir süreç– yürünecek bir yol olarak düşünmemiz gerekir. Zaten insanları hedeflerden çok onları o hedeflere götürecek yollar ya da süreçler ilgilendirir. Çünkü insanların ömürleri hedeflerde oturarak değil, fakat onlara giden yollarda yürüyerek geçer. Sosyalizm, yani sınıfsız, sömürüsüz, eşitlikçi, özgürlükçü ve barışçı bir yaşam düzeni bir hedeftir. Bu hedef çok uzaktadır ve bir hamlede varılması da söz konusu değildir. Kaldı ki zaten belki tam olarak hiçbir zaman varılamayacaktır. Bu nedenle yapılacak şey bizi ona götürecek yolda sürekli olarak ilerlemektir. İşte sosyalizmin yeni yolu budur. Bu yolun doğruluğunun ölçüsü, yol boyunca sömürünün sürekli olarak azalıyor olmasıdır. Çünkü biliyoruz ki, sömürü sürekli olarak azaltılmadıkça özgürlük, eşitlik ve barışa varılamaz. Bu noktada tamamlayıcı bir görüş olarak şunu da söylemek isterim ki; doğru yolda olduğunu görmek ve bilmek çok defa insanlara hedefe varmış gibi doyum sağlar. Tıpkı Ankara garında İstanbul trenine bindiğimiz zaman artık planlarımızı İstanbul’daymış gibi yapmaya başlamamız gibi.

D- Kapitalizmde ekonomik sömürünün üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetten kaynaklandığını biliyoruz. Özel mülkiyet, sahibine üretim amaçlarını yönetme hakkını verir ve bu da ona üretilen artı-değere el koymak (sömürü yapmak) olanağı sağlar. O halde sömürünün sürekli azaltılmasının ve giderek tamamıyle kaldırılmasının yolu çalışanların işyerlerinin yönetimine katılmalarıdır. Bu katılım ne kadar kapsamlı ve yoğun olursa sömürü de o kadar azaltılmış olur. Çünkü, mülkiyet hakkının uygulamadaki görünümü yönetme hakkıdır. Çalışanların katılımıyla bu hak paylaşıldıkça patronun mülkiyet hakkı ve dolayısıyla sömürüsü küçültülmüş olur.

E- Eskiden, bütün kötülüklerin kaynağı ekonomik sömürü olarak kabul edildiğinden, sosyalistler yalnız onu hedef almışlar ve onu kaldırdıkları taktirde, cinsiyet, ırk, din, cinsel tercih ve böyle farklılıklardan kaynaklanan tüm kötülüklerin de kendiliğinden ya da kolayca ortadan kalkacağına inanmışlardı. Bu nedenle eskiden sosyalistler bu diğer kötülükleri/sorunları ayrıca ele alıp çözmeyi düşünmemişlerdi. Oysa bunun böyle olmadığı, yani ekonomik sömürü ile sözünü ettiğimiz sorunlar arasında doğrudan ve bire bir ilişki bulunmadığı anlaşılmıştır. Böyle olunca sosyalizmin kapsamı insan ilişkilerinin çok daha geniş yönlerini de içine alacak biçimde genişlemiştir. Buna koşut olarak sosyalist kadrolar da eski bir model (yekvücut) olma niteliğini kaybetmiş, renklenmiş ve çeşitlenmişlerdir. Bu da doğal olarak sosyalistler arası hoşgörüyü ön plana çıkarmış ve onu adeta sosyalizmin temel bir öğesi haline getirmiştir.

Özetleyecek olursak, diyebiliriz ki, sosyalizmin yeni yolu çalışanların ve ilgili olan herkesin yalnız fabrikalarda değil, fakat toplumsal yaşamın bir yönetimin söz konusu olduğu her yerinde, yani ailede, okullarda, hastanelerde, spor kulüplerinde, partilerde, sendikalarda, belediyelerde yönetime katılmalarıyla gerçekleştirilecektir. Diğer bir deyişle, katılımcı demokrasi (doğrudan demokrasi) sosyalizmin temel aracıdır.

Dikkat edilecek olursa küreselleşme ile sosyalizmin yeni yolu arasında büyük bir uyum vardır. Öyle ki, küreselleşme adeta sosyalizmin gereklerini hazırlamaktadır. Her ikisinde de bireyler ön plana çıkmıştır ve herşey onların bilinçli çabalarıyla yürümektedir.

F- Sosyalizmin yeni yolu esas olarak ve büyük ölçüde bireylerin karar ve eylemleriyle yürüyecek olmakla beraber, bunlar arasında bir eşgüdüm sağlanmasının gereği açıktır. Ayrıca birçok konularda yasal düzenlemeler de yapılacaktır. Bu nedenle sosyalist hareketin bir parti yönetiminde yürütülmesi zorunludur. Bu zorunluluk hiç değilse uzunca bir süre için geçerlidir. Daha ileri aşamalarda partiye gerek olmayabilir.

Bu partinin, eskiden olduğu gibi, çok disiplinli ve demir çekirdek gibi bir yapıda olması gerekmez. Yukarıda değinmiş olduğumuz gibi, sosyalizme farklı nedenlerle gelmiş olan üyelerin tek bir düşüncenin (örneğin kadın hakları, etnik kimlik ya da ekoloji gibi) disiplini ile yönetilmesinin yanlış ve geçersiz olacağı açıktır. Ama üyelerin eylem birliğini sağlayacak asgari bir disiplinden de vazgeçilemez. Bu disiplin, üyelerin yüksek bir sosyalizm bilincine sahip olmalarından kaynaklanan hoşgörü öğesi ile sağlanabilir. Halen ÖDP böyle bir parti olma çabası içindedir.

IV. SONUÇ

Bu yazıyı şöyle bitirmek istiyorum. Bugün dünyamızın yaşam biçimini ve koşullarını belirleyen en önemli olay küreselleşmedir. Küreselleşme ulus-devletlerin yetki alanlarını daraltarak insanları yalnızlaştırmakta ve birbirleriyle doğrudan doğruya rekabet etmelerini (doğaldır ki işbirliği yapmalarını da) öne çıkarmaktadır. Böylece dünyamız gerçekten “her koyunun kendi bacağından asıldığı” bir dünya olmaktadır. Küreselleşme birçok öğenin bir araya gelmesi ile kendiliğinden oluşmaktadır. Kimse bunu kendi keyfine göre durduramaz. Tıpkı suların denizlere doğruakmasının durdurulamayacağı gibi. Buna karşı alınacak önlem vatandaşlarımızı böyle bir dünyaya uyum sağlayabilecek bir biçimde sağlıklı, eğitimli ve demokrat/ücadeleci bir biçimde yetişmelerini sağlamaktır. Bunlar aynı zamanda sosyalizm içinde geçerli ve gerekli olan çabalardır. Buna ek olarak, dünya kültürünü zenginleştirmek üzere, her ülkenin kendi yerel dil ve kültürlerini geliştirmesi de çok önemlidir. Çünkü küreselleşme koşullarında bireylerin kimliğini siyasal aidiyetlerinden çok kültürel varlıkları belirleyecektir.

Küreselleşme karşıtları ne istiyor?

kukla1Küreselleşme karşıtı bir direniş tarzı ve bu karşıtlığı temellendiren talepler ile, bu taleplerin ifade edilişini temsil eden dil oluşmaya başladı. Renkli bir tarz ve renkli bir dil oluşuyor. 20. Yüzyılın çok zengin amaçları bütünleştiren monolitik tarzına ve diline benzemediği için 21. Yüzyıldaki sınıf mücadelesinin tarz ve dil yönünden nasıl olacağının ipuçlarını da verdiği varsayılarak desteklenen bu mücadele, Seattle’de, Dünya Ticaret Örgütüne karşı başladı, Cenevre’de ve nihayet Eylül 2000’de Prag’da, Dünya Bankası ve IMF’ye karşı protestolarla sürdü. Bu hareket irdelenmeli, anlaşılmalı ve dünya çapındaki eşitlik ve özgürlük mücadelesi açısından yerli yerine oturtulmalı. Bu yapılırken, “Küreselleşme” denilen ve bir “Çağ dönümü” olarak sunulan dönüşümün karakteri de iyi irdelenmeli, anlaşılmalı ve dünya çapındaki emekçi sınıflar mücadelesi açısından yerine oturtulmalı.

“ÇÖZÜM” MÜ, NE ÇÖZÜMÜ?

Dışardan gelen feryatları duyan ABD Merkez Bankası Başkanı refleks gösterip, “Bu bağıranları duymazlıktan gelmeyelim, onlar için çözüm üretelim”, dedi. Yani emperyalist kapitalizm, bugüne kadarki varlığının tabii bir sonucu olarak oluşan dünya çapında bir soruna “çözüm” bulacak! Sanki protesto, onlardan çözüm bekleyenlerin protestosu...

Protestocular dünkü çocuklar değil, 20. Yüzyılın özgürlükçü ve eşitlikçi mücadelesinden süzülüp geliyorlar. Emperyalizmin ezip dışladığı, soyup soğana çevirdiği, napalm, atom olup başına yağdığı, sırtından semirdiği, kendi kaderini tayine her kalkışında başına bindirdiği dünyanın çocukları bunlar ve Prag’a “istemeye” değil, reddetmeye geldiler. Bu reddiyeye aklı ve vicdanı yerinden kaymamış herkes sempati duyuyor. Ona “çözüm” önermek, emperyalizme düşmüyor.

Emperyalizm nesini çözecek, kendi eliyle ve varlığı nedeniyle oluşturduğu bu dünyanın? “Sorun” emperyalizmin kendisinden başka nedir ki?

Ancak bu gerçekliğin üstüne örtülmüş kalın bir şal örtünün varlığı da inkardan gelinemez. Kapitalizmin tüm ruhları satın almış bir yeryüzü hegemonyası da var. Bugünkü dünyanın haksızlığına herkesin bir “itirazı” var. Ama itirazı olan herkes, çözümsüzlüğe bir kördüğüm daha atarcasına, arzuhalini emperyalizmin vicdanına veriyor. ABD Merkez Bankası Başkanı “biz çözelim” derken, bu şaşkınlığı, bu pusulasını kaybetmişliği istismar ediyor.

Küreselleşmeci emperyalist sermaye güçleri yeni dünyanın paradigmalarını beyinlere şırınga ederken karşıt güçler hala, “küreselleşme”nin adını koyma ve artısını eksisini tartışma hesabında iseler, yapılacak çok işleri var demektir.

ÇÖZÜMÜ VAR MI BUNUN?

Dünyayı eline geçirmiş, onu evirip çeviren güçlerin yapacağından başka yapılacak ne vardır diye soruluyor, böylelikle kapitalizmin sunduğu “çözüm”lere “çözüm” diye bakılıp gerçek bir “çözümsüzlük” yaratılıyor. Kapitalizme karşı mücadeleyi şövalyelik olarak görmek “çözümsüzlük”tür ve bu sadece bir fikir olarak kafaları istila ettiği için “çözümsüzlük” gibi görünmektedir. Protestoya, haksızlığı yaratanlara “ikaz” olması anlamında geniş bir sempati duyulmakta, ama çözümün gerçek sahnesine ilgisiz kalınmaktadır. Şöyle düşünülmektedir:

Ulus-devlet çağı bitti, dolayısıyla bu kavramla direnilemez.

Çelişki sınıfsal özünden başka taraflara kaydı, sınıflarla direnilemez.

Marksizm artık açıklayıcı hükmünü yitirdi, yeni durum onunla açıklanamaz.

Dünyayı emperyalizm ile paylaşmak gerekir; çünkü dünya emperyalizmin elinden alınamaz...

Yanlış! Bu yanlışı yanlış olarak tesbit etmek, onu geriye, Ekim Devrimi’ne, reel sosyalizmin paradigmalarına çağırmak anlamına gelmez. Tam tersine, “Kızılcık”ta, satır aralarında veya satırlar üzerinde “yanlış” bulduğumuz belli bir anlayışı ileriye, somut duruma yakından bakmaya çağırıyoruz. Küreselleşmekte olan şeyin bugünkü dünya olduğunun, bugünkü dünyanın olduğu gibi küreselleşmesinin eşitlikçi ve özgürlükçü umutları büsbütün açmaza iteceğinin gözardı edilmesinden doğacak bedeli ödemek zorunda kalacağımızı anlatmak, bu zeminde tartışmak istiyoruz.

Küreselleşmeye karşı olanlar renkli bir dünya oluşturuyor. Ama hesaplaşmaları “bir haksızlıkla” değil, hepten haksızlıkladır. Bu hesaplaşmanın dilini henüz keşfetmiş değillerdir ama kullandıkları dil, sınıf dilinin bir lehçesidir. Bu nedenle Prag’daki, ondan önce ve bundan sonra, ınternet üzerinden iletişimle oluşacak protestoları, bu protestolar ister kapitalizmin belli bir haksızlığına karşı çıksın, isterse kapitalizmin temeline, onları seviyor ve destekliyoruz. Gelişen ve süreklilik kazanan bu yeni dinamiğin içindeki evrensel renk zenginliğinin farkındayız ve bu zenginliği, sınıf mücadelesinin bugünkü koşullarında Marksist ve devrimci mücadeleyi de zenginleştiren, ona güç katan bir aşı olarak değerlendiriyoruz.

Bize, küreselleşmeye karşı yeni ve daha zengin içerikli bir enternasyonalizmin oluşabileceğinin de işaretlerini veren bu harekete Marksistlerin, politik işçi hareketlerinin uzak durması ve seyirci kalması doğru olmayacaktır. Zira bu yeni toplumsal muhalefet hareketleri küreselleşmeyi, emperyalist kapitalizm ile aynı kefeye koyup karşı çıkmaktadırlar. Her bir renk, kendi özgün proğramının gerçekleşebilmesi için dahi kapitalizmden kurtulmanın şart olduğu bilinciyle devinmektedir. Seattle’den bu yana hareketin öne çıkan ana sloganının “Kapitalizme .....????