Anadil zihinsel gelişimin en etkili aracıdır

Bilimsel araştırmaların da doğruladığı üzere, henüz doğmamış bir bebeğin annesinin seslerini, konuşmalarını hissettiği bir gerçekliktir. Çocuğun bebeklikten başlayarak, tüm yaşamının evrelerinde kullandığı anadil, ona bir yaşam stili de sunmaktadır. Tartışma sistematiğinden tutun, akıl yürütme, yorumlama, politik kavrayış yeteneğinin yaratılmasına dek, asıl taşıyıcı etken anadildir.

Tarihin ve tüm yaşamsal hikayenin aktarılması, kültürel birikimin taşınması anadil sayesinde gerçekleşir. Burada ikinci ve üçüncü dillerin yüklendiği ödevleri inkar etmek elbette doğru bir yaklaşım değildir. Ne ki kendi anadili üzerinden kurgulanmamış hiçbir ikinci dil, bir anadil kadar etkili olamaz. Yabancı dilleri seslendiren de anadildir çünkü.

Bir çocuk 4 yaşına kadar kendi anadilinin seslerini, sesletim özelliklerini, 8 yaşına kadar yazım kurallarını, 12 yaşına geldiğinde de anadilinin kendisine yaşamboyu eşlik edebilecek düzeydeki kullanım becerilerini edinir. Artık bir tercümansız ölüme dek anadilini kullanabilecek noktayı yakalar. Kuşkusuz bir bilimsel araştırmaya, sanata, şiire, tiyatroya yetebilecek dili edinmek başka bir çabanın ürünüdür, bir emeğin ve yoğunlaşmanın sonucunda ancak elde edilebilir.

Anadilinden mahrum edilmiş bir çocuğun kendi tarih akışından, o güne dek biriktirilmiş ninnilerden, atasözlerinden, deyişlerden, destanlardan, fıkralardan koparılması sözkonusudur. Oysa bir çocuğu ayakta tutabilecek, onu şekillendirebilecek, kimlik sahibi yapabilecek kaynakları ancak insana dil sunabilmektedir. Bu yüzden anadil haklı olarak, bir insanlık hakkı sayılmaktadır.

Batıda anadili eğitimi, kazanılmış demokratik standartların çok altında bir muameleye tabi tutulmaktadır. Ne ki birçok ülkede, kendi anadili gereksinimlerini karşılamada bir kısım olanaklar elde edilebilmektedir. Sorunlu olsa da, Avrupaya göçmüş bir dizi halk için okullarda anadili eğitimine fırsat verilmektedir. Bir anadilin ikinci yabancı dil statüsünde, sınıf geçmeye etkili bir derse kavuşturulması mücadelemiz onyıllardır sürmektedir. Konunun kısır politikalara kurban edildiği, seçim yatırımlarında bol bol harcandığı bilinmekle birlikte, tümden reddedilemediği, uyum sürecine eşlik etmekte de etkili yol olabileceği seslendirilebilmektedir. Hiç kuşku yok ki anadil deyince salt Türkçeyi anlayan, öteki dillere aynı şansı tanımayan bir sağırlık da yaşanabilmektedir.

Anadil ekseninden kurulmuş tüm cümlelerde bir haklılık olduğu kuşku götürmez. Ne ki Türkçe için harcanan bunca dilin, konu Kürtlere gelince, hemen susup lalolduğu da acı bir gerçeğimizdir. NRW-TÖB Türkçe Anadil konseptini, bütün dıştalanmış dil ve kültürlerin temsil edilmesi hakkının ayrılmaz bir parçası görmektedir. Değilse, Türkçenin ırkçılık ve gericiliğin vaazi için kullanılması, anadilin bir insanlık hakkı olması gibi masum bir gerekçeye dayandırılarak sürdürülmesi, bizim demokratik anlayışımızla, kavrayışımızla asla örtüşmez.

Başbakanın Almanyada Türk Okulları, Üniversiteleri kurma önerisi bir hak arama, bir insanlık hakkını kullanmak gibi evrensel bir tutum almakla bağlı görünmüyor. Dahası kendi evinin önündeki, mahallesindeki Kürtlere bu hakkın zırnığını bile koklatmayanların ağzına evrensel hukuk kuralları, insan hak ve özgürlükleri hiç yakışmıyor.

Kürtler kendi anadillerinde eğitim görmeyi, bir kültürel kimlik meselesi olarak, bir demokratik özerklik sorunu olarak addediyorlar. Milyonlarca insanın bu gereksinimi hiçbir gerekçe ile savuşturulamaz. Sorun demokrasi boyutludur. Onlar nasıl yaşamak istiyorlarsa, öyle yaşamalıdırlar. Dayatmalardan vazgeçilmelidir. Kendi anadillerini bebeklikten, ölüme dek hayatın bütün alanlarında, sinema, tiyatro, üniversite, televizyon, sanat, edebiyat ve müziğini üretebileceği, bilimsel donanımlı bir eğitim ve öğretim sürecine taşıma yolları tıkanmamalıdır.

Demokrat olmanın ölçütü tam da budur! Türkiye bu demokratik adımı ivedilikle atmalıdır. Ortadoğu coğrafyasının farklı kültürleri içinde birlikte yaşamanın en önemli aracı olan Kürtçe Anadilinin, halkın yaşamına açılması, kültürlerarası iletişimin, hoşgörü ve uyumun gerçekleşmesi, yeni bir barış ikliminin yaratılması bakımından Türkiyenin önünde yadsınamaz bir ödev olarak duruyor.

Şahinkaya Olayı

gercek-1984Tayyip Erdoğan 2011 seçimlerini kendisine garanti edecek bir oylama yerine geçmesi için bir referendum düzenlediğinde bunu "12 Eylül’le hesaplaşmak" diye tanıtırken, 1982 anayasasının Milli Güvenlik Konseyi üyeleri hakkında siyasi ya da gayri siyasi herhangi bir soruşturma açılmasını yasaklayan geçici 15. Maddeyi de kaldıran değişiklik maddesini kanıt gösteriyordu.

Oysa bu maddenin süpabı da değişiklikte getirilmişti: Bugüne değin sadece kabine üyelerine uygulanan ancak Yüce Divan’da (Anayasa Mahkemesi’nde) yargılanabilirliğin kapsamına muvazzaf ve emekli kuvvet komutanları da alınmıştı.

Böylece M.G.Konseyi üyelerinden hayatta olan Kenan Evren, eski Deniz K.K. Nejat Tümer ve eski Hava K. K. Tahsin Şahinkaya hakkında soruşturma açılmasının kapısı kapatıldığı gibi mevcut ve gelecek bütün kuvvet komutanlarına da güvence sağlanıyordu. Zira o komutanlar için ya Yargıtay Başsavcısı soruşturma açabilecektir veya TBMM’de bu konuda önerge verilmesi, o önergenin Genel Kurulda kabul edilmesi, tahkikat komisyonunun kurulması, şayet komisyon “soruşturma açılmalıdır” diye karar verirse, bu kararın de Genel Kurul’da oylanıp benimsenmesi gerekecektir. Anayasaya giren bu yeni şartı önemsemeyen ya da bilmeyen bir çok aydın gidip mahalli C. Başsavcılıklarına suç duyurusu dilekçesi verdiler. O savcılıklar da görevsizlik kararı vererek dilekçeleri Yargıtay Başsavcılığına gönderdiler. Dosyaların akıbeti ne oldu, şu anda meçhul.

ŞAHİNKAYA İÇİN MECLİS ARAŞTIRMASI İSTENDİ

DSP Gen. Bşk. Yrd. İstanbul Milletvekili Hasan Macit, Tahsin Şahinkaya hakkındaki yolsuzluk iddialarını dile getirerek Meclis tahkikatı açılması için Meclis Başkanlık Divanına başvurdu. (1986'da SHP Adana Milletvekili Cüneyt Canver Şahinkaya aleyhinde F-16 uçakları ihalesindeki yolsuzluk iddiaları hakkında Meclise dilekçe vermiş, ama dilekçesi gündeme alınmamıştı, gerekçe 15. Maddeydi.) Hasan Macit’in 20 Eylül 2010 tarihli dilekçesinde şöyle deniliyor:

“12 Eylül 1980’den sonra ülkemizde uzunca bir süre Parlamento denetiminden uzak bir dönem yaşanmıştır. Bu dönemde, gemicilikten havacılığa kadar birçok alanda usulsüzlük ve yolsuzluk iddiaları ortaya atılmış; ancak pek çoğu resmiyete intikal ettirilmediği için, inceleme ve araştırma dışı kalmıştır. Bu iddiaların en çok yoğunlaştığı kişilerden biri, Emekli Orgeneral Tahsin Şahinkaya olmuştur.

Şahinkaya ile ilgili iddialar, F-16 uçaklarının alımında yolsuzluk yapmak, Hava Kuvvetleri Komutanı iken bu Kuvvetin ihale ve alımlarının belli şirketlere verilmesi için nüfuz kullanıp çıkar sağlamaktan, haksız iktisap yoluyla çok sayıda taşınır ve taşınmaz mal edinmiş olmaktan, yurt dışında ve sırdaş hesaplarda parası olmaya kadar uzanmaktadır.

Şahinkaya’nın ayrıca birtakım holdinglerle kendisinin ve yakınlarının ortaklık ilişkisi içinde olduğu iddiaları vardır. Bu iddialara göre, Şahinkaya, eşi ve çocukları, Kalebodur, Kaleterasit ve BAGFAŞ şirketlerinin ortaklarındandır. Yine Şahinkaya’nın eşi daha sonra BAGFAŞ tarafından, Denizcilik Bankası’ndan satın alınan İş-Kur’un da kurucu ortağıdır. İleri sürülen iddialara karşı savunmaya geçen şirketlerden ilki (Kalebodur şirketi) Şahinkaya’nın ve yakınlarının ortak olduğu, ikincisi ise (Kayalar şirketi) Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nın ihalelerini en çok alan şirkettir.

Silahlı Kuvvetler’in ihale ve alımlarında yolsuzluklar yapıldığına ilişkin iddiaları, ilk kez Sayın Tahsin Şahinkaya ile de ortaya çıkmamıştır. Lockheed, ITT gibi şirketlerin de Türkiye’de rüşvet dağıttıkları öne sürülmüş ve bu iddialar yargıya intikal ettirilmiştir. Bu nedenle bu tür araştırmaların Silahlı Kuvvetler’i rahatsız edeceği yolundaki söylentiler haklı olamaz. Tersine, bu gibi iddiaların ortada bırakılması, Silahlı Kuvvetler’in sağlam gelenekleri ile bağdaşmaz. Esasen bu tip yolsuzluk iddiaları, hiçbir gerekçe ile örtbas da edilemez.

Şahinkaya’nın mal varlığı ile ilgili açıklamaları da tatmin edici olmaktan uzaktır. Beyan ettiği veya elden çıkardığı mal varlığının, hangi imkanlarla iktisap ettiği hususu açıklığa kavuşmamıştır. Ayrıca Hava Kuvvetleri’nin çeşitli tesislerinin, Şahinkaya ailesinin ortak olduğu seramik fabrikalarının ürünleri ile donatıldığ ı iddia edilmektedir. Bu doğru mudur? F-16 uçakları ile ilgili anlaşma, yalnız uçak üretimine ilişkin değildir. Bu anlaşma ülke ekonomisinin boyutlarında bir dizi çıkar bağlantısını ve ipoteklerini de gündeme getirmiştir.

Yukarda belirtilen şirketler, bu anlaşmanın yan bağlantılarına nasıl olup da yerleştirilmiştir. İş-Kur, Denizcilik Bankası’nca neden satın alınmış ve daha sonra, yine bu ailenin ortak olduğu BAGFAŞ tarafından niçin geri alınmıştır?

Yukarda sorulan iddiaları açıklığa kavuşturmak için Anayasamızın 98 ve içtüzüğümüzün 104 ve 105. maddeleri uyarınca Meclis Araştırması açılmasını arz ederiz.”

OLAY KAMUOYUNA NASIL YANSIMIŞTI?

Şahinkaya hakkındaki yukarıdaki önergede özetlenen bilgilerin ayrıntıları Ocak 1984’te Türkiye Sosyalist İşçi Partisi’nin aylık yayın organı olan ve o dönemin koşullarına uygun boyutlarda çıkarılan GERÇEK’te verilmişti. Aşağıda yazılı bilgileri bir gazeteci arkadaş getirmişti. Kendisi İlhan Selçuk’un yakın dostuydu. Bilgileri önce Selçuk’a götürür, ama Selçuk “Yayınlayamam. Gazeteyi kapatırlar” der, bunu üzerine haber kaynağı olan arkadaş “Ben de TSİP’lilere götürürüm, onlar Türkiye'ye duyururlar” deyince, Selçuk “iyi yaparsın” diye yanıt verir.

TSİP yöneticilerine bilgiler o zamanki gizlilik koşullarında Aralık 1983 sonlarında ulaştırıldı. Veriler hemen metin haline getirildi ve matbaada basılarak –bir kısmı partinin olağan dağıtım ağı içinde, çoğunluğu ise eldeki adreslere postalanmak suretiyle– GERÇEK Özel Sayısı “Şahinkaya Olayı” başlığı altında 7000 adet dağıtıldı.

Postalananlar siyasi partilerin mahalli teşkilatları, Barolar, diğer meslek odaları birimleri, Türk İş sendikaları (DİSK kapatılmıştı), rektörlük ve dekanlıklar, listede yazılı orta dereceli okullar, sivil ve askeri hastane başhekimlikleri, kişilerde ise milletvekilleri, gazeteciler, tanınmış öğretim üyeleri idi. Kimsenin başını derde sokmamak için şahısların ev adresleri kullanılmıyor, işyeri adreslerine gönderiliyordu.

Postalama işleri zamana yayıldığında polis postanelerde karakol kurduğundan (7 Kasım 1982 Referandumundaki “Hayır” kampanyasında bu yüzden yakalananlar olmuştu) çeşit çeşit zarflarla ve postanelerden dikkati çekmeyecek sayılarda toplu alınmış pullarla İstanbul’un çok geniş alanında ve Ankara'da o zamanlar var olan caddelerdeki posta kutuları kullanılarak bir Cumartesi günü postalama işleri yapıldı. Kolluk güçleri fark etmeden ve postları kontrol etmeğe fırsat bulamadan Pazartesi günü zarflar yerine ulaşmıştı. Bu, Ankara Gazeteciler Cemiyeti Başkanı ve Cunta emirberi Beyhan Cenkçi’nin ertesi günkü küfürnamesinden öğrenilmişti. Basın hürriyetinin tümüyle yok edildiği dönemde Generallere temenna çakıp, tabasbus eylemekten başka bir işi olmayan Cenkçi "bozguncuların Konsey üyelerini karalamaya çalıştığından" bahsediyordu.

Sonradan öğrenildi ki, Evren o günlerde Suudi Arabistan gezisindeydi, haber hemen kendisine iletilmiş, o da “ben gelinceye kadar açıklama yapmayın” demişti.

Yeni kurulmuş olan Özal Hükümetinden de açıklama yapan olmadı. Fakat Şahinkaya Olayı’nın yaygınlaştırılması tahminlerin de üzerinde başarıldı.

Daha sonraki yıllarda basın olaya el attı, Şahinkaya’yı savunan bir siyasi parti çıkmadı, Şahıslardan ise Altemur Kılıç gibi tipler çıktı. Şahinkaya ise ses çıkarmadı, iddiaları da yanıtlamadı. Aşağıdaki metin Ocak 1984 tarihli Gerçek’in sözünü ettiğimiz yayının kısmen kısaltılmış halidir:

GERÇEK GAZETESİ:
(OCAK 1984)

“Tahsin Şahinkaya 12 Eylül darbesi yapılırken özel bir misyona sahipti. Darbeden 48 saat önce Washington'a gidip ABD Genel Kurmay Bakanı Rodgers ve diğer ‘bazı yetkililer’ ile görüşme yapıp dönmüştü. Bir başka deyişle Şahinkaya Kenan Evren cuntasının yapmak üzere bulunduğu askeri darbenin harekât planı ile çeşitli ayrıntılar ve darbeden sonra izlenecek yol hakkında bilgi vermiş ve Pentagon ile ABD'nin bu konudaki son direktiflerini almış kişiydi. Uluslararası casusluk diliyle veya askeri terminoloji ile Şahinkaya cunta ile ABD arasında 'Liaison man’ veya ‘liaison officer’ (irtibat adamı) olarak görev yapmıştı. Daha sonra da diğer cuntacı silah arkadaşlarıyla birlikte kendisi, MGK diye isimlendirilen cunta konseyinde üç yıl süreyle çalıştı. Bu konsey şimdi de Cumhurbaşkanlığı Konseyi adı altında sivil elbiseler içinde ve yeni üst komutanlarla işbirliği halinde işlevini sürdürüyor.

ŞAHİNKAYA'NIN DURDURULAMAYAN ASKERİ VE TİCARİ YÜKSELİŞİ

Tahsin Şahinkaya'nın Türkiye iş çevreleri ile olan doğrudan ilişkileri kendisinin Bandırma’da Hava Taktik Üs Komutanı olarak Tümgeneral rütbesiyle görev yaptığı yıllara dayanıyor (1968-72) ve Şahinkaya yöredeki bazı sanayici işverenlerle kurduğu yakın ilişkiyi iş ilişkisine dönüştürüyor,

Şahinkaya'nın iş alemine girişi Çanakkale Seramik Genel Yönetim Kurulu Başkanı (İstanbul Sanayi Odası Yönetim Kurulu Başkanı) İbrahim Bodur ile BAGFAŞ’ın kurucusu Recep Gencer ile başlıyor. Kamuoyunda özellikle Kalebodur seramikleri ile tanı nan Çanakkale Seramik ile BAGFAŞ sıkı ortaklık içinde olan, birbirlerine ait hisse senetlerine sahip bulunan iki firmadır, BAGFAŞ Bandırma Erdek yolu üzerinde, fosfattan suni gübre üreten fabrikanın sahibidir. BAGFAŞ'ın patronu Recep Gencer. İŞKUR adıyla yeni bir şirket kurar. Kükürtü işleyip sülfürik asit imal edecek olan bu fabrikanın BAGFAŞ tesislerinin karşısındaki inşaatının harfiyat ve tesviye işlerini Şahinkaya kendi emri altındaki askeri birliğin erlerine yaptırır. Yasalar gereği askere alınmış olan erleri bir işveren emrinde angarya çalı ştıran Tümgeneral Şahinkaya'nın bu hizmet karşılığında adı geçen işadamından kaç para rüşvet aldığını bilmiyoruz, ama emekliliği sözkonusu olunca asıl rüşveti istediğini biliyoruz. Gerçekten de, Şahinkaya İbrahim Bodur ile Recep Gencer'e ‘o yıl emekli olmasının ihtimal dahilinde bulunduğunu’ söylemiş ve ‘istikbalinin teminat altına alınması’ için işadamlarından ‘yardım’ rica etmiştir. Hava tümgeneralinin bu ricası, adı geçen işverenler tarafı ndan kabul edilmiş ve generalin eşi Sema Şahinkaya İŞKUR'a hissedar yapılmıştır. Böyece Tahsin Şahinkaya, eşi vasıtasıyla İŞKUR'un 16 kurucu ortağından birisi haline gelmiştir.

‘KALEBODUR, CUNTACI GENERAL BUDUR’

Şahinkaya ailesinin işverenliği bununla da kalmamıştır. ÇANAKKALE SERAMİK'in patronu İbrahim Bodur da Sema Şahinkaya'yı KALEBODUR'a ortak yapmıştır. Böylece İŞKUR'a ve Çanakkale Seramik'e ortak olan T. Şahinkaya'ya artık iş dünyası açılmıştır. Şahinkaya'nın bir kapitalist olarak yükselişi onun askeri olarak yükselişi ile atbaşı gitmiştir, özellikle kendisi Hava Kuvvetleri Komutanı olduktan sonra bütün Hava Kuvvetleri İnşaat Emlak Dairelerinin yaptığı askeri, askeri okul, dinlenme kampı, lojman, orduevi gibi inşaatlarda Kalebodur Seramikleri kullanılmıştır. Şahinkaya bu işte o kadar ileri gitmiştir ki, eskiden yapılmış askeri binalara da olur olmaz seramik fayans koydurtarak hissedarı olduğu şirkete yeni kâr kapıları açmıştır. Zamanla Kara Kuvvetleri ve diğer askeri inşaatlarda ve binalarda da Kalebodur ürünleri kullanılır olmuştur. Bu şekilde Silahlı Kuvvetler Çanakkale Seramik mamullerinin en büyük müşterilerinden birisi haline gelmiştir, Silahlı Kuvvetlerin yaptığı bütün seramik mübayalarını Çanakkale Seramik istediği fiyata kapatır olmuştur. Bu durum özellikle 12 Eylül askeri darbesinden sonra büsbütün yaygınlaşmıştır. Örneğin Genel Kurmay Başkanlığı'nın içi de verilen bir emirle Kalebodurla kaplanmıştır. Birçok askeri bina Çanakkale Seramik ürünleriyle donatılırken, birçoğundaki seramik ve fayanslar durup dururken değiştirilmiştir. Yani T. Şahinkaya'nın mesleki yükselişi 12 Eylül Darbesi'yle daha da tırmanmış, kendisi iş adamı olarak da daha bir yükselmişti.

Askeri binalarda başlayan seramik ve fayans furyasını hiç kuşkusuz sadece Silahlı Kuvvetlerdeki komutanların lüks tutkusuna bağlamak mümkün değildir. Gerçi karargâh binalarının, orduevlerinin, subay lojmanlarının, dinlenme kamplarının giderek daha da lüksleştirildiği, komutan ve subayların lükse düşkünlüğünün özellikle 12 Eylül'den sonraki olağanüstü harcamalarla büsbütün arttığı artık her yurttaşın bizzat gördüğü bir olgudur. Ama bu lüks, ihtişam ve debdebe içinde Çanakkale Seramik ürünlerinin de hatırı sayılır bir kârı olmuştur. Dolayısıyla Tahsin Şahinkaya'nın general ve üst rütbeli subayların devlet parasıyla yaptıkları bu lüks harcamalardan hatırı sayılır bir hisse aldığı muhakkaktır.

Daha da önemlisi orduda başlayan bu Kalebodur modası her subayın dikkatini çekmiştir, Yani Şahinkaya’nın Kalebodur ortaklığı öyle birkaç kişinin bilgisi dahilinde tutulmuş ve kapalı kapılar ardında kalmış değildir, Tahsin Şahinkaya'dan başka kimin, hangi yüksek komutanın bu mubayaalardan sebeplendiğini isim isim tespit etmeye imkân yok. Ama Genel Kurmay Başkanlığı binası dahil olmak üzere askeri binalarda ve inşaatlarda böylesine yaygın bir seramik tüketimi yapıldıysa ve bütün seramikler Kalebodur'dan satın alındıysa, bundan sadece Şahinkaya'nın değil, başka yüksek komutanları da sebeplendi, hatta daha küçük rütbeli bir takım generallere de sus payı verildi. (Ayrıca not edelim ki, Şahinkaya Cunta konseyi üyesi olduktan sonra devletin sivil kesimindeki inşaatlarında da Kalebodur'un pazarı bir hayli genişlemiştir.)

Şahinkaya şüphesiz ki, bu kadar serveti sadece Kalebodur'dan edinmiş değildir. Onun asıl serveti Hava Kuvvetleri Komutanı olduktan sonra büyük çaplı askeri uçak siparişlerinden ve Hava Kuvvetleri'nin çeşitli ithalatından aldığı büyük komisyonlarla meydana gelmiştir.

KOMİSYON VE RÜŞVET

Hava Kuvvetleri Komutanlarının, yüksek rütbeli bir takım subay ve devlet adamlarının ABD'den uçak vesair silah satın almalarında rüşvet ve komisyon aldıkları artık tüm dünyanın bildiği bir şeydir. Örneğin Lockheed uçak firmasının devlet adamlarına ve komutanlara bol rüşvet dağıttığı ortaya çıkmış ve kanıtlanmıştır. O zamanki Japon Başbakanı Tanaka'ya kadar varan rüşvet ağına bazı Türk komutanları, hatırlanacağı gibi zamanın Hava Kuvvetleri Komutanı da, dahil olmuşlardır.

Hatırlanacağı gibi zamanın Hava Kuvvetleri Komutanı Emin Alpkaya'nın da adı olaya karışmıştı ve kendisi bu görevinden istifa etmek zorunda kalmıştı. Daha sonra Alpkaya'yı yargılayan askeri mahkeme olayı büyümeden kapattı, ama kamuoyuna yansıyan veriler beraat kararını doğrulamıyordu.

Bu olay Türk Hava Kuvvetlerinin sipariş verdiği ünlü F-16 uçaklarıyla ilgilidir.

Bilindiği gibi Türkiye 1981 yılı için ABD'ye başvurarak, savaş uçağı satınalmak için Başkan Reagan'dan ve Senato'dan onay istemiş ve olay Türkiye kamuoyundan gizli tutulmuştu. Ne var ki, ABD iş çevrelerinin ve Washington yönetiminin ünlü gazetelerinden Wall Street Journal bu haberi vermiş ve olayı ‘dünyada son yılların en büyük toplu silahlı siparişi’ olarak nitelemişti. Gazetemiz de Türk cuntasının bu siparişini Türkiye'nin militaristleşmesinin yeni bir örneği olarak kamuoyuna duyurmuştu. (Bk. GERÇEK, Mart 1982)

Reagan yönetimi ve ABD Senatosu aradan bir süre geçtikten sonra toplu siparişi onayladı. Daha sonra F-16 uçaklarının yapımcısı G. DYNAMICS firmasıyla görüşmeler başlatıldı, Görüşmeleri Türk tarafı adına bizzat Hv. Kv. Komutanı, Tahsin Şahinkaya yönlendiriyordu.

Daha sonra 160 adet F16 uçağı siparişi General Dynamics tarafından, ‘Türkiye'de ABD ile ortaklaşa uçak sanayi kuruluyor’ şeklinde tanıtıldı.

Bundan sonrası artık formalitesi idi. Türk Hükümeti General Dynamics ile vardığı anlaşmayı kendisinin teklif mektubu olarak Reagan yönetimine ve General Dynamics firmasına bildirdi, ABD Savunma Bakanlığı gene formalite gereği iki hükümetçe alınan kararı Amerikan Kongresine bilgi olarak sundu. Kongre'den gerekli süre içinde itiraz gelmeyince anlaşma ABD tarafından otomatikman onaylanmış oldu. Bu formalitelerin tamamlanması Aralık başını buldu. F-16 projesi 9 Aralık'ta bağlanıp, Ulusu hükümeti resmi mektubu gönderdikten sonra 13 Aralı k'ta yeni hükümet Evren tarafından atanıp göreve başlamıştı. Ne var ki bu, Özal'ın F-16 siparişine karşı olduğu anlamına gelmiyordu. Nitekim NOKTA Dergisi F-16 anlaşmasının kesinleşmesini şu cümlelerle özetliyordu; ‘... Eski MGK üyesi ve Hava Kuvvetleri Komutanı, Cumhurbaşkanlığı Konseyi üyesi Tahsin Şahinkaya bir süre önce yaptığı açıklamada, uçak sanayi konusundaki anlaşmanın 15 Aralık günü imzalanacağını belirtmişti. Gazeteciler de bu kez TBMM çıkışı yakaladıkları Özal'a bu konuda soru yöneltiyorlardı. Başbakan Özal, böyle bir anlaşmanın kendilerine gelmediğini bildirip ‘Bizden önce anlaşma olmuşsa olmuştur. Konu önümüze gelirse biz de inceleriz,’ diyordu. Konunun üstüne giden gazeteciler, anlaşmanın Ulusu hükümetinin verdiği yetki çerçevesi içinde Milli Savunma Bakanı Haluk Bayülken tarafından 9 Aralık günü bir mektup teatisi ile imzalanmış olduğunu öğreniyorlardı!’ (Bk. NOKTA 19- 25 Aralık 1983) Kaldı ki, bu konudaki kararların gelişmesine Turgut Özal, zamanın başbakan yardımcısı olarak katılmıştır.

Ulusu hükümetinin Milli Savunma Bakanı Haluk Bayülken giderayak Tercüman Gazetesi muhabirinin bu konuyla ilgili sorusuna ‘F-16 projesi ile ilgili herhangi bir sorun yoktur’ diyordu. (Tercüman 15/12/1983) F-16 projesi açısından cuntacı generaller ve General Dynamics yönünden bir sorun yoktu. O kadar yoktu ki, Tahsin Şahinkaya’nın bu siparişten aldığı rüşvet –aşağıda göreceğimiz gibi– tam anlamıyla “kıtabına uydurulmuştu.”

F-16 PROJESİNDE OFF-SET İÇİNDE RÜŞVET

Rüşvet olayının ayrıntılarına girmeden önce anlaşmanın şartlarını özetleyelim: 160 adet F-16’nın “Türkiye’de imalat” adı altında ABD’den satın alınması bugünkü cari fiyatlarda 4,2 milyar dolar tutacak ve uçakların peyderpey montajı 11 yıl sürecektir. Projenin bir kısım finansmanı ABD’nin Türkiye’ye verdiği yıllık askeri yardımlardan sağlanacak. Bu miktarın 1984 yılı içinde 200 milyon dolar olması bekleniyor. Bir başka deyimle, ABD’nin Türkiye’ye yaptığı ‘askeri yardımın’ önemli bir bölümü General Dynamics firmasına gidecek, yani ABD bir eliyle verdiğini öbür eliyle geri almış olacak. Bunun da adına yardım denilecek. Siparişin geri kalan finansmanı Türkiye tarafından karşılanacak.

Burada konuyu daha iyi anlatabilmek için uluslararası ticarette uygulanan bir ödeme yöntemi hakkında bilgi vermemiz gerekiyor.

Batı’nın çokuluslu büyük firmaları bir ülkeye veya ülkenin bir şirketine tutarı yüksek bir mal satarken bu malın fiyatının bir kısmını nakit döviz olarak peşin alırlar. Ama adı geçen devletin fonları genellikle peşin ödeme için yetersiz olduğundan ödemenin geri kalan kısmının off-set denilen bir yöntemle yapılması sağlanır. Genellikle fazla parası olmayan devletlere büyük silah satışlarında kullanılan off-set yöntemi şöyledir: Satışı yapan Batı firması alacağının bir kısmını nakit olarak alır. Geri kalan alacağını tahsil edebilmek için ya o ülkenin herhangi bir ürününü kendisi alır (nakdi ödemenin yanısıra ayni ödeme yapılır), ya da o ürün kendi işine yaramıyorsa ürünü kendisinin kapitalist dünyadaki etkinliğinden yararlanarak başka ülkelere pazarlar, bunu da genellikle paravan şirketler aracılığıyla yapar, ayrıca ticari getiri sağlar. Yani alacağına mahsuben o ülkenin bir veya birkaç kalem ürününü ucuza kapatır. O ürünü uluslararası piyasadaki cari fiyatlarının altında alır, böylelikle kendi silah satışından elde ettiği yüksek kârlara ilaveten bir de böyle spekülasyon aracılığıyla ek gelir elde eder. General Dynamics firması da F-16'lar anlaşmasını yaparken böyle katmerli kâr gütmüştür. Ve aralarında Tahsin Şahinkaya ailesinin de bulunduğu şöyle bir tezgâh kurulmuştur:

* Amerikan General Dynamics, F. Almanya’daki ünlü kimya ve ecza firması Hoechst'ü kontrolü altında tutmaktadır. Türkiye'de tesisleri bulunan Hoechst firması F-16'ların off-set ödemesi için bir paravan şirket kurmuştur. Bu paravan firma Sema Şahinkaya'nın da ortak olduğu azot ve gübre fabrikası BAGFAŞ'a yüzde 35 nisbetinde ortak olacaktır.

* Öte yandan General Dynamics kendisine bağlı bir firma olan Philips-Dodge aracılığıyla Rize Çayeli'deki bakır ve çinko kompleksi'ne ortak olmuştur. Bu amaçla kurulmuş olan Rize Çayeli Bakır Çinko fiirketi'nde General Dynamics'e bağlı Philips-Dodge firması yüzde 49 hisseye sahiptir. Etibank yüzde 45 hisseyi almıştır. Üçüncü ortak olan Gama adlı firma da kuruluşun yüzde 6 hissesine sahiptir. Tahsin Şahinkaya'nın kızı ise bu Gama Şirketi’nin hissedarıdır. Böylece adı geçen Philips-Dodge ve Etibank'ın ortak olduğu yeni firmanın yüzde 2'si Gama Şirketi aracılığıyla Tahsin Şahinkaya'ya ait olacaktır. İşletmenin başlangıç kapasitesinde günümüz cari fiyatıyla Şahinkaya'nın kârı şimdilik yılda 200 milyon liradır. 1981 de yapılan bir anlaşmayla Çayeli'de elde edilecek olan kükürtü İŞKUR satın alacak, böylece kâra ortak olacaktır. Off-set ödemesinde Şahinkaya ailesinin payı bu kadar da değildir. General Dynamics, yukarı da saydıklarımıza ilaveten, ayrıca kendisine bağlı Alman WOHLE METALLGESELLSCHAFT adlı firma aracılığıyla Kalebodur'a yatırım yapacaktır. WOHLE firması ile Kalebodur seramiklerinin ihracatını artırmak ve yeni pazarlar bulmak için yeni bir ihracat şirketi kuracaklardır. Böylece off-set'in geri kalan kısmı seramiğin pazarlaması ile sağlanacaktır. Kalebodur'un ortağı olan Şahinkaya ise hem kendi şirketinin mallarına yeni pazar bulunması nedeniyle üretimden pay alacak, hem de bu yeni ihracat şirketine ortak olarak ticari kârdan hisse alacaktır.

* Görüldüğü gibi tezgâh öylesine sağlam kurulmuştur ki, dünyada hâlâ yankıları süren Lockheed rüşvet skandalından ders almış olan Amerikan silah tekellerinden General Dynamics Şahinkaya'ya rüşveti son derece "meşru" yollardan vermektedir. Üstelik de verdiği paranın kaydı yoktur, banka numarası, yani kanıtlar ortada yoktur, ayrıca iş ilişkilerinde T. Şahinkaya'nın önüne yeni perspektişer açmaktadır,

* F-16 projesiyle ilgili Gama, BAGFAŞ, Kalebodur ve İşkur'un hepsinde Şahinkaya'nın hissesi vardır. Örneğin Rize Çayeli’de 30 milyon ton civarında maden rezervi bulunmaktadır. Yeni kurulan şirket yılda başlangıçta 600 bin ton ham cevher işleyerek ve 62 ton bakır, 206 bin ton kükürt, 41 bin ton çinko üretecektir. Bu demektir ki 30 milyon tonluk cevher tükeninceye kadar uzun yıllar Şahinkaya'nın kendisi, çocukları ve hatta torunları, salt bu işletmenin kârından her yıl pay alacaklardır.

* F-16 uçaklarının satışının off-set kısmının cari kurdan tutarı 1 milyon 600 bin dolardır. Bu paradan Tahsin Şahinkaya da belli bir yüzde alacaktır. Üstelik de sürekli yatırım sahibi olarak kârını ilerideki yıllarda çoğaltacaktır. 5 milyar dolar civarındaki siparişten Şahinkaya'nın aldığı başka komisyonların da bulunduğu, bununsa ileride ortaya çıkacağı, ayrıca Şahinkaya'nın F-16 siparişinden daha da önce, büyük komisyonlar almıştır. General Dynamics'e rakip olan NORTHROP ile McDONNELL DOUGLAS firmaları nın meseleyi kurcaladığı belirtiliyor.

Northrop'la McDonnell Douglas'ın ortak yapımı F-48 uçaklarının son üç yıldaki siparişlerle G. Dynamics'in F-16'larını geride bıraktığı, Türkiye'nin siparişiyle General Dynamics'in büyük bir zafer kazandığı yazılırken, bu rekabet ABD Hava Kuvvetleri Bakanı Venn Orr'un Türkiye'ye F-16’ları ve Deniz Kuvvetleri Bakanı John Lehmann’ın ise F-18'leri pazarlamaya girişmesi ile ABD Kongresini karıştırmıştır. (Bak. NEWSWEEK, 5 ve 19 Eylül 1983)

İki noktayı daha not edelim;

• İŞKUR gözden çıkarılmış veya piyasada tutunamamış olacak ki iflas noktasına gelmiştir, Ne ki, İŞKUR'un, F-16 uçaklarının teknik kalitesi üzerinde tartışmalar vardır. Bu uçakların ABD'de en fazla arıza ve kaza yapan uçaklar olduğu bildirilirken, NATO üyesi Belçika ve Danimarka yetkilileri de aynı tespite katılmaktadırlar, (CUMHURİYET, 12 Ocak 1984)

F-16 projesi dahil olmak üzere cunta konseyi üyesi Şahinkaya'nın şerikleriyle birlikte çevirdiği kirli işlerini, Türkiye Kamuoyuna gazetemizin bu özel sayısıyla açıklayan Türkiye Sosyalist İşçi Partisi, konuyla ilgili yayınlarını sürdürecektir. Çünkü Şahinkaya'nın içinde bulunduğu çıkar kombinezonu burada özetlediklerimizle sınırlı değildir. Şurasını belirtelim ki, Tahsin Şahinkaya olayı tüm kapitalist dünyadaki ve Türkiye'deki kirli işlerin ne ilkidir ne de sonuncusudur.

Ne ki, ele aldığımız olayın özgülünde bir önemli nokta da var; 12 Eylül Darbesi'nin generalleri ‘anarşi terör-bölücülük’ demogojileri altında, ‘12 Eylül öncesinde günde 25 kişi ölüyordu, biz teröre son verdik’ sözleriyle kendilerini ‘vatan kurtaran aslan’ gibi göstermişlerdir, Dahası, ülkenin tüm meşru ve anayasal kurumlarına silah zoruyla el koymuşlardır. Meşru anayasayı ilga, meşru parlamentoyu fesh, meşru hükümeti ıskat etmişlerdir. Yasalar gereği meşru iktidarın emrinde birer devlet memuru oldukları halde, ellerinin altında bulundurdukları emirkumanda zincirini ve silahlı kuvvetleri kullanarak iktidarı silahla gaspetmişlerdir. Demokrasilerdeki kuvvetler ayrımını çiğneyip yasama, yürütme ve yargı erkini 5 kişilik bir konsey elinde tekelleştirmişlerdir. Yani TCK'nın 146. maddesini resmen ve fiilen ihlal etmişlerdir. Onlar 12 Eylül öncesinin faşist milliyetçi hareketinden kaynaklanan –ve CIA başta olmak üzere karanlık mihraklar tarafından yönlendirildiği apaçık olan– sokak terörünü koymuşlardır. Yani 12 Eylül generalleri en büyük suçu, İNSANLIK SUÇU'nu işlemişlerdir. Sadece bu neden bile onları tarih ve toplum önünde mahkum etmiştir,

Onlar bu insanlık suçunu, ‘vatan-millet-sakarya’ edebiyatı ile demagojik kılıflar arkasında gizlemeye çalışmışlardır.

Fakat bellidir ki bu insanlık suçluları, bu FAŞİZM SUÇLULARI, aynı zamanda rüşvetçi, dolandırıcı ve hırsızdırlar. Birer devlet memuru olarak ellerinde tuttukları mevkileri kişisel çıkarları ve vurgunları için kullanmışlardır, daha sonra ülkenin meşru ve anayasal kurumlarını bir askeri darbeyle yıkıp, yönetimi gaspedince ülkenin kadir-i mutlak şeşeri haline gelince de vurgunlarına, soygunlarına devam etmişlerdir. Onların siyasi suçlarına ilaveten bu yüzlerini de kamuoyunda teşhir etmek görevimizdir."

24 Ocak kararları ve Türkiye

GİRİŞ

Geçtiğimiz aylarda çeşitli etkinliklerle protesto edilen 12 Eylül 1980 darbesinin ekonomik zemini 24 Ocak 1980 kararlarıydı. Turgut Özal'ın damgasını taşıyan ve kısaca "24 Ocak Kararları" olarak bilinen, uygulamaya konulduktan bugüne değin yaşanan tüm ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel değişimlerin bir dönüm noktasını ifade eden “24 Ocak İstikrar Programı”, bundan otuz yıl önce, 24 Ocak 1980'den itibaren uygulanmaya başladı.

Daha çok neo-liberalizm olarak bilinen ticarileştirme, serbestleşme, özelleştirme ve her şeyi metalaştırma anlayış ve politikaları olarak, 24 Ocak Kararları, ana hatlarıyla aşağıda belirtildiği gibidir.

1- Türk lirasının yüzde 32,7 oranında devalüe edilerek günlük kur uygulamasına geçilmesi,
2- Devletin ekonomideki payının küçültülmesi ve dolayısıyla KİT'lerin özelleştirilebilmesinin önünün açılması,
3- Tarım ürünlerinin destekleme alımlarının sınırlandırılması,
4- Enerji ve ulaştırma dışındaki sübvansiyonların kaldırılması,
5- Dış ticaretin serbestleştirilmesi ve yabancı sermaye yatırımlarının teşvik edilmesi ile sermayeye yeni kar alanlarının açılması,
6- İthalatın (dış-alım) serbestleştirilmesi,
7- Döviz alım-satımının serbest bırakılarak finans sektörünün yaratılmasının önünün açılması,
8- Faiz oranlarının serbest bırakılarak, bankalar arası rekabetin önünün açılması,
9- Fiyat kontrol ve sınırlamalarının kaldırılması,
10-Vergi indirimleri ve vergilerden muaf Serbest Bölgelerin oluşturulması,

Dikkatli bir gözle baktığımız zaman, 24 Ocak kararlarının, 1970'li yılların ikinci yarısından itibaren dünya kapitalizminin girmiş olduğu yapısal bunalımıyla ilgili olduğu gerçeğiyle karşı karşıya kalırız.

KAPİTALİZMİN YAPISAL BUNALIMI VE 24 OCAK KARARLARI

Kâr ve sermaye birikiminin aksaması olarak ifade edilebilecek bunalımın kaynağı kapitalizmin kendisidir. Kapitalizm, mümkün olduğu kadar çabuk birikim yapmaya yönelen bir sistemdir. Dolayısıyla, bu sistemin olağan eğilimi sürekli olarak genişleyen yeniden üretimdir. Ancak, bu genişleyen yeniden üretimin sınırsız olacağı anlamına gelmemektedir. Öyle ki, birikimin sınırları bu sürece tamamen içsel olup, kapitalist üretimin gerçek engeli sermayenin kendisidir. Kârlılık güdüsüyle hareket eden kapitalist birikim, gittikçe artan bir biçimde kârlılığını azaltarak altını oymaya başlar. Söz konusu durum, bizzat kapitalizmin doğasında var olup, “kâr oranlarının eğilimsel düşüş yasası” olarak adlandırılmaktadır.

Kapitalizmde kârın kaynağı artık-değerdir. Kârın ve dolayısıyla artık-değerin sürekli olarak arttırılması, kapitalizmin yaşamsal öneme sahip düsturudur. Kapitalizmde kârların arttırılması, işçinin daha çok sömürülmesine ve üretimde verimliliğin artmasına bağlıdır. Söz konusu işleyiş, bir yandan muazzam bir üretim miktarı meydana getirirken, bir yandan da verimliliğin arttırılması için makineleşme ile birlikte işçinin üretimden dışlanmasına neden olur. Sonuçta, gittikçe büyüyen üretim miktarı ve düşen efektif talep (alım-gücü) malların satılamamasına neden olur. Böylece üretimin pazarda realize olamaması ile birlikte “kâr oranlarının eğilimsel düşüş yasası” devreye girer ve kârlar düşer, yani birikim kendini sınırlayarak bunalım baş gösterir.

Öte yandan, kâr oranlarının düşme eğilimi, bunalımın hemen ortaya çıkması anlamına gelmemektedir. Bunun nedeni, bu eğilimin süreç içinde gelişmesi ve bu süreç içinde karşıt eğilimlerin de işletilebilmesidir. Kapitalistler, kâr oranlarındaki eğilimsel düşüşü frenleyici, yavaşlatan ve kısmen de felce uğratan karşı-etkileri içeren düzenlemeleri uygulayarak, bunalımı atlatmaya çalışır.

24 Ocak kararları adı altında Türkiye'de uygulanmaya başlayan “24 Ocak 1980 İstikrar Programı” ile kâr oranlarındaki eğilimsel düşüşü frenleyici, yavaşlatan ve kısmen de felce uğratan karşı-etkileri içeren düzenlemeler arasındaki paralellik ve örtüşme çarpıcı bir olgu olarak görünmektedir. Söz konusu karşı-etkileri içeren düzenlemelerin başlıcalarını şöyle sıralayabiliriz:

1- Sermayenin Değersizleştirilmesi

Sermayenin değersizleştirilmesine dönük düzenlemeler; savaş ile sonuçlanan bunalım dönemlerinde olduğu gibi sermayenin fiziken yok olmasının sağlanması ya da bilimsel ve teknolojik buluşlar ile eski sermayenin bir bölümünün kâr oranlarının belirlenmesine katılımının önlenmesiyle gerçekleşir. Günümüzde, bilişim, haberleşme ve ulaşım teknolojisinin gelişmesi ve üretim sürecine katılması ile birlikte “bilgi toplumu”na geçmiş olduğumuz vurgusu, sermayenin değersizleştirilmesi ile yakından ilgili bir durumdur.

Diğer yandan, bankalara verilen devlet güvence miktarlarının (tutarlarının) neredeyse yok denilecek düzeylere indirilmesi de sermayenin değersizleştirilmesi açısından önemli bir uygulamadır. Yapısal bunalım öncesinde, para-kredi sisteminin işletilmesi ile ekonomilerin daralma dönemlerinde fiyatların düşmemesi ve dolayısıyla şirketlerin durgunluğu atlatması için, maliyetleri toplumsallaştırılmak sureti ile kredi sağlanmaktaydı. Bu tür düzenlemeler devresel dalgalanmaların azalması ve rekabetin önemli öğesi olan verimliliği düşük işletmelerin ayıklanmasını engellemekteydi. Gerçi, bunalım süreci, bu sistemin çökmesine ve sermayenin değersizleşme mekanizmasının yeniden çalışmasına da neden olmuştu. Ancak, para ve kredi arzının kısılması, yüksek faiz düzeyi ve esnek döviz kuru politikaları bu düzenlemenin gerçekleştirilmesinde pekiştirici bir rol oynamıştır.

24 Ocak kararlarının uygulamalarından biri olan günlük kur uygulaması ile faizlerin serbest bırakılması da sermayenin bir bölümünün değersizleştirilmesine yönelik uygulamalardan başka anlama gelmemektedir.

2- Sömürü Oranını Arttıran Karşı-Etkiler

Belirli süreli ve kısmi süreli (part-time) hizmet akitlerinin (iş sözleşmelerinin) iş yasalarının kapsamına alınması, emek piyasalarının esnekleştirilmesine yönelik yasaların çıkartılması ve devletin ekonomiden elini çekerek KİT'lerin özelleştirilmesinin önünün açılması sömürü oranının arttırılmasına dönük karşı-etkilerden başlıcalarıdır.

3- Sermayenin Dönüş Hızının Arttırılması

KİT'lerin özelleştirilmesi, bu karşı-etkinin işlemesi bakımından en önemlisidir. Haberleşme ve ulaşım olanaklarını geliştirip, bu olanakları kapitalistlere ucuza sağlayarak sermayenin dolaşım harcamalarını asgariye indiren KİT'ler, sermayenin dönüş hızının arttırılmasında önemli bir rol oynamaktaydı. Aynı zamanda, kapitalist işletmelere ucuz ara malları sağlamakla yükümlü olan KİT'lerin özelleştirilerek kapitalistlere devredilmesi, hem sermayenin dönüş hızında kapitalistlerin söz sahibi olmasını sağlamış, hem de kapitalistlere yeni yatırım alanları ve dolayısıyla kâr fırsatları sunmuştur.

4- Yedek Sanayi Ordusunu Arttırma, Organik Bileşimi Düşük Alanları Ekonomiye Dahil Etmek

Üretimde daha fazla makine daha az emek kullanılması karşısında işsizler ordusu (yedek iş-gücü) çoğalır. Bunalımla birlikte işsizlik öyle boyutlara varır ve ücretler öylesine düşer ki, kapitalistler için makine kullanmak yerine el emeği (iş-gücü) kullanmak daha avantajlı hale gelir. Günümüzde kapitalist şirketlerin yatırımlarını, ucuz iş-gücünün bol miktarda bulunduğu dünyanın doğusuna (Çin, Endonezya, Güney Kore gibi ülkelere) doğru kaydırmasının başlıca sebebi budur. Aynı zamanda, 1989'da Doğu Bloku'nun da çökmesi/çökertilmesi ve kapitalist sisteme entegre olmaları da söz konusu karşı-etkinin işlemesi, yani hem yeni pazar alanlarının açılması hem de ucuz iş-gücü miktarının artması bakımından kapitalistler için büyük bir şans olmuştur.

5- Ücretin, Emek Gücünün Değerinin Altına Düşmesi

Ücretlerin düşürülmesi de kar oranlarının düşme eğilimine karşı-etkilerindendir. 24 Ocak kararları ile birlikte dönemin TİSK başkanı Refik Baydur “Bugüne kadar onlar (işçiler) güldü, artık gülme sırası bizde” diyebilmiş, hem ücretlerin düşürüleceğinin sinyallerini vermiş hem de 24 Ocak kararlarının ruhunun kime ait olduğunu belirtmişti.

6- Rant, Ticaret Kârı, Faiz Gelirlerinin Ortadan Kaldırılması, Vergi indirimleri

Bu çerçevede, sanayici kapitalist işletmelerin bankacılık, pazarlama ve satış alanlarına el atması, faiz gelirlerinin vergilendirilmesi; ve en önemlisi “Arz Yanlı İktisat (Reaganizm- Thatcherizm)” politikalarının özü olan vergi indirimleri uygulamaları kâr oranlarının arttırılmasında önemli rol yanmıştır. Ülkemizdeki yasal düzenlemelerle birlikte, o dönemde %46'ları bulan Kurumlar Vergisi Oranı, günümüzde %25'lere kadar indirilmiştir. Bu vergi indirimlerinden dolayı ortaya çıkacak açıklar da devletin gelirlerinin etkilenmemesi için, KDV, ÖTV gibi dolaylı vergiler ile ilgili yasalar çıkartılarak, yoksul işçi ve emekçi halkın sırtına yüklenmiştir. Artık-değer üreticisi anlamında üretken olmayan kesimlerin toplam artık-değerden pay almalarını önleyen karşı-etkiler de bu guruba girerler. Tarımın vergilendirilmesi, maden, göl, gölet, tuzla, orman gibi rant sağlayacak doğal zenginliklerin devlet mülkiyeti altına alınması, karaborsayı engelleyerek ticari rantları önleme, söz konusu karşı-etkilerdendir.

Artık-değer üreticisi anlamında üretken olmayan kesimlerde faaliyet gösteren egemen kesimlerce el konulan toprak rantı, ticari kâr, faiz gibi gelirler kâr oranlarının oluşumuna katılmazlar. Bu nedenle bir kısım artık-değerin rant, ticari kâr, faiz gibi gelirler adı altında bu eksilişi sanayi kârının oluşumuna katılan artık-değer miktarını azaltır, bu da kâr oranlarını düşürücü bir etki yaratır. Buna karşılık kaybolan artığı yeniden kâr oranlarının oluşumu sürecine katan karşı-etkiler, düşüşü frenler. Maden, göl, gölet, tuzla, orman gibi rant sağlayacak doğal zenginliklerin özelleştirilmesi ve hali hazırda hala özelleştiriliyor olmaları bu nedenledir.

7- Dış Ticaret

Ucuz hammadde ve yoksul işçi ve emekçi halkın tüketebileceği ürünlerin maliyetleri düşürülerek, işçi ve emekçi ücretlerinin düşmesi sağlanır, böylece de kâr oranları yükseltilmeye çalışılır. Bu çerçevede hemen hemen tüm az gelişmiş ülkelerin ihracatçı ülke olma yoluna girmeleri, ucuz emek gücü nedeniyle bu ülkelerin rekabet gücünün artmasıdır. Çin ekonomisinin muazzam boyutlarda bir büyüme sağlaması ve hali hazırda hala sağlıyor olması bu olguya en önemli örnektir.

Görüldüğü üzere 24 Ocak kararlarının, kapitalizmin 1970'lerin ikinci yarısından itibaren yüzünü göstermeye başlayan yapısal bunalımından bağımsız olduğunu düşünmek imkansızdır. Yani, 24 Ocak kararları, kapitalistlerin dünya çapında bunalıma karşı oluşturmaya çalıştıkları yeni bir sermaye birikim modelinin bir parçası olarak karşımıza çıkmaktadır.

YENİ BİR SERMAYE BİRİKİM MODELİ VE TÜRKİYE

Bilindiği gibi kapitalizm hiçbir zaman, “bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler” ilkesi ile hareket etmemektedir. Bu anlamda kapitalizm hemen hemen her dönemde iradeci bir tavır takınır. Özellikle yapısal bunalım dönemlerinde de bu iradeciliğin dozajı oldukça artar.

Yapısal bunalımın etkisi ile tüm dünya, kâr oranlarının düşme eğilimi yasasını frenleyici, yavaşlatan ve kısmen felce uğratan karşı-etkiler çerçevesinde yeniden şekillenirken, Türkiye de bu yeni şekillenmeye göre pozisyon tutmuş ve her zamanki gibi dünya ekonomisinin gerektirdiği yeni eklemlenmenin ,bir biçimi olan küreselleşmeyle yoluna devam etmeye çalışmıştır.

24 Ocak kararlarından önce, Türkiye, 1960'lardan itibaren İthal İkameci Sanayileşme modeli ile büyümeyi hedeflemişti. İthal İkameci Sanayileşme, önceleri dışarıdan ithal edilen ürünlerin (özellikle tüketim mallarının), sonradan, gümrük duvarlarıyla korunup yurt içinde üretilmeye başlanan ürünlerin, iç pazara yönelik olduğu bir büyüme (sermaye birikim) modelidir. Yani, üretim büyük ölçekte iç tüketim için gerçekleşecek ve sermaye birikimi böyle sağlanacaktı.

Ancak, kapitalizmin yapısal bunalımı bu sanayileşme, daha doğrusu sermaye birikim modelini de işlevsiz hale getirmişti. Kâr oranlarının düşme eğilimini frenleyen, yavaşlatan ve kısmen de felce uğratan karşı-etkileri içeren düzenlemelerin uygulanmaya başlayacak olması da İthal İkameci Sanayileşme modelini de gereksiz hale getirmekteydi. Hatırlanacağı gibi hemen hemen bütün üçüncü dünya ülkeleri gibi Türkiye de, “İhracatçı” ekonomi olmanın dayanılmaz hafişiği içine girmişti.

Nitekim, 24 Ocak kararlarının arifesinde TÜSİAD “ İthal İkamesi 1963'ten beri uygulanan gelişme politikasının köşe taşı oldu. İthal ikamesinin sanayileşmenin tek yolu olduğu sanıldı. Ancak bu sanayileşme stratejisi, rekabetçi olmayan, etkinlikten uzak, iç pazara yönelik, ihracatı özendirmeyen bir sanayileşme ortaya çıkardı. Genellikle sonraki tüm çabalar bu stratejide ısrar edilmesi, bunun gözden geçirilmesi biçiminde gelişti. Bugün daha büyük bir büyüme hızına ulaşmak mümkündür, ancak ekonomi yeterli dövize kavuşmalıdır. Bu ise ihracatın geliştirilmesine, yani sanayileşme stratejisinin değiştirilmesine bağlıdır.” diyordu. Genelde, TÜSİAD'ın devlet kucağında büyüdüğünü, hala devlet kucağında büyümeyi temel aldığını ifade eden ve suçlayan aklıevvel libareller, nedense, devlet kucağında büyümenin artık tıkandığını ilk fark edenlerden TÜSİAD olduğunu bir türlü göremiyorlar. Sanırım, dün olduğu gibi bugün de devletin gerçek sahibinin kim olduğunu fark edemiyorlar.

TÜSİAD'ın ve dolayısıyla burjuvazinin yeni sermaye birikim modelinin, kâr oranlarının düşme eğilimini frenleyen, yavaşlatan ve kısmen de felce uğratan karşı-etkileri içeren düzenlemeler olduğu da; “Ekonomik politika, geçmişte zarara yol açtığı artık kanıtlanmış olan ithal ikamesi stratejisinden vazgeçip ihracatı geliştirme stratejisi üzerine kurulmalıdır.” sözleriyle tescillenmiş oluyordu.

Burjuvazinin yeni sermaye birikim modeli belli olmuştu, ancak, Türkiye'de bu kararları almak ve uygulamak, kararlar öncesinde yükselmiş toplumsal muhalefet nedeniyle zordu. Ancak, daha önce ifade ettiğimiz gibi kapitalizm iradeci bir sistemdi. Gerektiğinde, iktisadi zor, ideolojik zor, politik zor veya askeri zor seçeneklerinden birini uygulamaktan imtina etmezdi ve etmedi de! Toplumsal muhalefetin epeyce kabardığı koşullarda bir fayda vermeyecek olan iktisadi zor, ideolojik zor, politik zor yerine ASKERİ DARBEYİ seçti ve 12 Eylül 1980'de burjuvazinin kolluk güçlerinden olan ordu yönetime el koyarak askeri darbe gerçekleştirildi.

[Not:Dünya Bankasından getirilerek ekonominin başına geçirilen Turgut Özal dosyalarla ve grafiklerle Genel Kurmay'a gitmiş ve mevcut rejimle istikrar tedbirlerinin uygulanamıyacağını söyleyerek generalleri darbeye teşvik etmiştir.]

24 OCAK KARARLARI VE ASKERİ DARBENİN GETİRDİKLERİ             

Askeri darbe ile birlikte olağan üstü hal ilan edildi. İşçi ve emekçi halka askeri şiddet ile birlikte neo-liberal saldırılar da başladı. Parlamento feshedildi. DİSK'e bağlı sendikaların faaliyetleri durduruldu, binlerce sendika yöneticisi ve üyesi, işyeri temsilcisi gözaltına alındı; toplu pazarlık dönemi sona erdirildi ve tüm grevler yasaklandı. Bu dönemde;

- 3308 sayılı Çıraklık ve Meslek Eğitimi Kanunu ile, elli ve daha fazla işçi çalıştıran işletmelerde toplam işçi sayısının %10'u kadar meslek lisesi öğrencisi çalıştırılmasına izin verildi. Bu kanunla birlikte hem çocuk işçi sömürüsünün önünün açılması hem de öğrencilerin grev kırıcı olarak kullanı lmasına,

- Aynı şekilde, kanun hükmünde bir kararname ile ihtiyaç fazlası askerlik yükümlülerinin, üç öğün yemek, elbise, yatak ve askerlere verilecek cep harçlığı karşılığında, kamu kurum ve kuruluşlarında, askeri disiplin altında işçi olarak çalıştırılabilmesine,

- Kıdem tazminatı tutarına tavan getirilmesine,

- Yer altı madenciliğin dışındaki tüm kamu işletmelerinde yıllık ikramiyeler 112 günlük ücret, özel kuruluşlarda ise 120 günlük ücret ile sınırlandırılmasına,

- Tüm memur ve işçilerden Konut Edindirme Yardımı adı altında kesinti yapılmasına,

- Tüm çalışanlardan Tasarrufu Teşvik adı altında bir fon ayrılmasına (bu her iki kesinti de; birisi SGK, diğeri ise T.C. Ziraat Bankası aracılığıyla olmak üzere burjuvaziye düşük faizli kredi olarak verildi.) olanak verildi .

Diğer yandan da, ayakta yapılan tedavilerde ilaç bedellerinin %20'si SSK'lıdan kesilmeye başlandı. Emekli aylığının hesaplanmasında baz olarak alınan son beş yıllık kazançların en yüksek üç yılın ortalaması yerine beş yılın tamamının ortalaması alınmaya başlandı. Daha sonra bu beş yıllık süre, önce son üç yılın ortalamasına, daha sonra ise tüm çalışılan yılların ortalamasının alınmasına dönüştürüldü. Yaşlılık taban oranı %70'den %60'a indirildi. SSK primlerinin hesaplanmasında işçi payı oranı %14'e çıkarıldı. SGK'nın elde ettiği gelirler geri dönüşü olmayan kredilerde kullanıldığından SGK çalışmaz duruma, bilerek çalışamaz duruma getirilmiş, sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesinin önü açılmıştır. Günümüzde ise özel sağlık sigortası uygulamasına doğru adım adım yürünmektedir.

SGK'ya reva görülen muameleden Kamu İktisadi Teşekkülleri de nasibini almıştır. Makine Yenileme adı altında atıl makineler aldırılmış, siyasi parti yandaşlarının rant kapıları olarak görülmüş, bunların maliyeti KİT'leri kredi kullandırılarak borçlanma yoluyla gerçekleştirilmiş ve bu kurumlar hem kredi faizi cenderesine sokulmuş hem de finansman giderleri muazzam bir şekilde arttırılarak zarar etmesi sağlanmıştır. Böylelikle de KİT'lerin de özelleştirilmesinin önü açılmıştır.

24 Ocak kararlarının alınıp uygulamaya konulmasından bu yana, süreç içerisinde adım adım “sosyal devlet” uygulamaları kaldırılmıştır. Gelir dağılımı iyice bozulmuş, yoksul işçi ve emekçiler gittikçe daha da yoksullaşmıştır.Keza, tarım ürünlerinin destekleme alımlarının sınırlandırılması ve ithalatın serbestleştirilmesi, çiftçilikle uğraşan yoksul köylülüğün yavaş yavaş yok olmasına, şehirlere göç etmesine ve göç eden bu ailelerden işsizler ordusu (yedek iş-gücü) yaratılmasına ve dolayısıyla, ücretlerin emek gücünün değerinin iyice altına düşmesine neden olmuştur. Diğer taraftan da yoksul köylülüğün yavaş yavaş yok olması ile birlikte, tarım ve hayvancılık alanı nda kriz baş göstermiş, nerdeyse tüm tarımsal ürünler ithal edilirken şimdi de et ithal eder duruma gelinmiştir.

24 Ocak kararları ile hedeflenen “ihracata yönelik ekonomi” olmak bugün itibariyle iflas etmiş durumdadır. Türkiye sıcak para-yüksek faiz-düşük kur politikaları ile ayakta kalmaya çalışmaktadır. 24 Ocak kararlarından otuz yıl sonra bugün gelinen nokta, ithalatçı bir ekonomi olmak! Dış Ticaret Açığı (ihracat ile ithalat arasındaki, ithalat lehine olan fark) her gün biraz daha büyümektedir. Ancak, dün olduğu gibi bugün de bu durumun maliyeti, yoksulluk ve sefalet olarak işçi ve emekçi halkın sırtına yüklenmektedir. Zira, TÜSİAD üyesi kapitalistler tarihlerinde hiç büyümedikleri kadar bu dönemde büyüdüklerini ifade etmekte hiç bir sakınca görmemektedir. Devletin sahiplerinin durumu iyi ise gerisi teferruat kalmakta!

24 OCAK KARARLARI VE 12 EYLÜL 2010 REFERANDUMU

24 Ocak kararları 24 Ocak 1980'de alınıp uygulamaya konulup biten bir süreç değildir. Bu kararlar ve bu kararlara ek olarak bazı yasa ve hükümlerle devam etmektedir. Bunun son örneği, 12 Eylül 2010 tarihinde yapılan referandumda da görülmüştür.

Anayasa değişiklik paketinin on birinci maddesi, Anayasa'nın 125. maddesine “Yargı yetkisi, idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlı olup, hiç bir surette yerindelik denetimi şeklinde kullanılamaz. Yürütme görevinin kanunlarda gösterilen şekil ve esaslara uygun olarak yerine getirilmesini kısıtlayacak, idari eylem ve işlem niteliğinde veya takdir yetkisini kaldıracak biçimde yargı kararı verilemez.” maddesini eklemektedir. AKP hükümetinin, Anayasanın 125. maddesine eklemiş olduğu ekten amacı, yargının hükümet kararlarının yerinde bir karar olup olmadığını denetleme hakkını almak olup, asli itibariyle referandumun özü eklenen bu ekten başka bir şey değildir. Tayyip Erdoğan'ın hemen hemen tüm referandum mitinglerinde Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilen özelleştirmelerden sürekli zarar ettiklerini söylemesi de bunun en temel götergesidir.

Anayasa'nın 125. maddesine eklenen bu ekle yargının “kamu yararı” açısından hükümet kararlarını yerinde bulup bulmama hakkının elinden alınması, 24 Ocak kararlarının devamı niteliğindedir. Her ne kadar AKP hükümeti 12 Eylül Anayasası ile hesaplaşacağını iddia etse de, yapılan referandum sonucunda Anayasa'ya eklenen maddeler ile ticarileştirme, serbestleşme, özelleştirme ve her şeyi metalaştırma anlayış ve politikalarını sürdüreceğinin ilanından başka anlama gelmemektedir.

Öte yandan, Anayasa Mahkemesine götürülen referandum kararının, yargı sürecindeki tartışmaları da yerindelik denetimi ile ilgili olup, referandum kararının “şeklen” incelenebileceği ve içeriğine giremeyeceğine ilişkindi. Anayasa Mahkemesi de fazla içeriğe girmeden şeklen incelemiş ve tartışmaya nokta koymuştu. Dolayısıyla, referandum sonucunda da kabul edilen bu ek madde ile bundan sonraki süreçte, yüksek yargı hükümet kararlarını şeklen inceleyebilecek ve içeriğine, yani kamu yararına uygun olup olmadığına, diğer bir deyişle bu kararın yerinde olup olmadığına karar veremeyecektir.

Bu değişiklikten sonra Kentsel Dönüşüm ile ilgili davalar, özelleştirmeye karşı açılan davalar, köprü, belediye otobüsleri gibi toplu ulaşım araçlarının ücretlerine yapılan zamlara karşı açılacak iptal davaları ile hidroelektrik santralleri (HES)'nin yapımına karşı açılan davalar boşuna açılmış davalar niteliğine bürünecektir. Çünkü, Anayasa'da yapılan değişiklikle birlikte, idari yargı, açılacak bu davalarda, hükümetlerin aldıkları kararların insan, toplum ve çevre açısından yerinde olup olmadığına bakamayacak, yapılan ihalelerin ihale mevzuatına uygun yapılıp yapılmadığını inceleyebilecek ve halkın veya kurumların itirazlarını da sadece “usül” yönünden” inceleyebilecek ve “içeriğine” giremeyecektir.

KAYNAKLAR

1- BORATAV, K., Türkiye İktisat Tarihi 1908-1985, Aralık 1987 - 3. Baskı Gerçek Yayınevi
2- ÇAĞLAR, Ö., İktisadi Bunalım Kuramları ve Yeniden Üretim Süreci, Nisan 1999 Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi
3- KEPENEK, Y. ve YENTÜRK, N., Türkiye Ekonomisi, Kasım 2000 - 11. Baskı Remzi Kitabevi
4- SÖNMEZ, M., Türkiye Ekonomisinde Bunalım (Birinci Kitap), Nisan 1985 - 3. Baskı Belge yayınları.

AKP'nin II. dönem kadın politikaları

Temmuz 2007 seçimlerinde Türkiye hâlâ Cumhuriyet mitinglerinin straplez Türk bayraklı t-shirt giyen “çağdaş Türk kadınlarının” derin devletle kol kola girmiş mücadelesini izliyordu. Hep birlikte kadınları maazallah evlere hapsedecek, burkalarla çarşaflarla kapatacak şeriata karşı mücadeleye çağrılıyorduk. Sosyalizm mücadelesine katılan genç kadınları üniversite disiplin kurulu kararlarıyla okuldan uzaklaştıran, polis-üniversite işbirliğiyle ailelerine haber verip okuldan alınmalarını sağlayan CHP'li Nur Sertergiller, örtünen genç kadınları üniversite kapılarından çevirip evlere kapattıklarını unutup kadınları sokağa çıkmaya çağırıyorlardı. Kadınlar militarist milliyetçilikle, İslami muhafazakârlık arasında seçim yapmaya zorlanıyorlardı. Sonuçta AKP yüzde 47 ile yeniden iktidar oldu ve ikinci döneminde hayata geçirdiği her politikasında ideolojik meşruiyetini kadınlar üzerinden de güçlendirmeye çalıştı. Özellikle Başbakan'ın sık sık kadınlara yönelik açıklamalar yapması bir yanıyla AB için vitrin oluşturmaya çalışırken diğer yanıyla da muhafazakâr seçmen tabanının kadınlara ilişkin kaygılarını giderme arzusundan kaynaklanıyordu kuşkusuz. Ancak, artık politik kimliğini Müslüman/muhafazakâr demokrat olarak tanımlayan kadınların da toplumsal ve siyasi arenada var olmalarını/görünür olmalarını sağlayacak bir politik çerçeve talebinde bulunuyor olmalarının etkisini de göz ardı etmemek gerekiyor. Muhafazakârlık kamusallaştıkça muhafazakâr kadınlar da bu kamusallaşmadan yararlanıyor ve kendi politik/toplumsal cemaatlerinin klasik erkek egemen sınırlarını esnetiyorlar. AKP'de cisimleşen yeni muhafazakârlık da kadınlara ilişkin politikalarını bu paradigmaya göre şekillendiriyor.

Aslında Başbakan hem kendi tabanındaki dinî patriarkal erkek değerlerini, hem AB'ye uyum vitrinini, hem de modern muhafazakâr kadın seçmenlerini idare edecek bir çerçeve kuruyor. Bir gün kadın istihdamını Avrupa seviyesine çıkarmak için çabaladığını anlatıyor, ertesi gün kadınlara üç çocuk doğurmalarını salık veriyor. Bir gün Başbakanlık genelgesiyle kamu kurumlarında kadın erkek fırsat eşitliği sağlansın buyuruyor, ertesi gün, kadınla erkek eşit olmaz sadece fırsat eşitliği olabilir diyor. Temmuz 2007'de iktidara geldikten hemen sonra başlayan düzenlemelerde kadınların zaten sınırlı olan kazanımları AB'ye uyum, ekonominin ihtiyaçları vs. gibi gerekçelerle tırpanlanmaya başladı. Bu dönemde son yılların en kapsamlı neo-liberal saldırı paketleri Meclis'ten geçti. Patriarka ile sermayenin ittifakının neo-liberal sözleşmesi, SSGSS yasası ve İstihdam Paketi'nde ifadesini buldu. Önce SSGSS ile hem evde hem işte çalışırken taşıdığımız yükün mezarda emeklilik anlamına gelen düzenlemelerle ömrümüz yettiğince süreceğini gördük. Babalarımızdan kalan sağlık ve maaş güvencesinin 18-24 yaşından sonra kalkması ile kocalara ya da açlığa mahkum edildik. Ardından yeni istihdam paketi geldi. Paket, kadınların istihdamını arttırma iddiasını temel olarak iki düzenlemeye dayandırıyordu. Birincisi, 150'den fazla kadının çalıştığı yerde kreş açılması zorunluluğunu yasa maddesiyle işletmenin dışarıdan alabileceği bir hizmet olarak düzenlenmesi, ikincisi ise işe yeni alınacak kadınların işveren sigorta primi payının işsizlik fonundan karşılanması. Kısacası AKP bir yandan kadınları anne-eş kimliğine, ev içindeki köleliğe mahkûm etmeye çalışırken, diğer yandan kadınların ücretli emek gücüne katılımının ön şartı ve çok sınırlı kullanılabilen kreş hakkını, işverenler lehine düzenlemelerle kullanılamaz hale getiriyordu.

Patriarkal kapitalizm kendini kadın emeği üzerinden örgütleyerek güçlendiriyor. İçinden geçtiğimiz dönemde kadınlara sunulan, "iş ve aile yaşamlarının uyumlulaştırılması" politikası kadınlar için sınırlı kimi olumluluklar içermesine rağmen, sürekliliği olmayan, sendikasız, sigortasız güvencesiz işlerde yarı zamanlı ya da esnek çalışmayla sömürülmek anlamına gelebiliyor. Serbest bölge, ev eksenli çalı şma ve yarı zamanlı çalışma kadınların çalışma modelleri haline geldi. Cinsiyetçi işbölümünün aşılması ve eş değer işe eşit ücret hâlâ ancak bir hayal gibi görünüyor.

AKP, temsilcisi olduğu sermaye kesimlerinin politik yönelimlerinin kendisini iktidara taşısa bile, orada uzun kalabilmesinin yolunu açacak olanın dünya finans merkezleriyle uzlaşmak olduğunun bilincinde. IMF programlarını harfiyen uygularken, AB yolunda gerekli kimi açılımları da kerhen hayata geçirmeye başladı. Kuşkusuz devletin kırmızı çizgilerine basmadan. Böylece uyum yasaları çerçevesinde TCK değişikliği, kadına yönelik şiddete karşı kampanyalar vs. uygulamaya kondu. Ancak aynı anda, haksız tahrik indirimi girişimleri, üç çocuk doğurun tavsiyeleri ve “kota için Ruanda'ya git” söylemleriyle temsil ettiği muhafazakâr çoğunluğa da değişmediğini göstermeye çalıştı. İslami muhafazakârlık neo-liberalleşirken kaçınılmaz olarak modernleşiyor da. Muhafazakâr sermaye sınıfının güçlenmesi, kendi orta sınıfını da büyütürken, yeni yaşam tarzının propagandasını da beraberinde yürütüyor. İslami yaşam tarzı, bu kesimin derinden yürüttüğü açılımı günyüzüne çıkarmaya başladı. Yani türban aşağıdan yukarı tüm sınıfların içinde köklerini güçlendirirken aslında geri dönülmez biçimde kamusallaşıyor. Yeni muhafazakârlık türban aracılığıyla dindar orta sınıfın başkaldıran kızlarına aile dışına çıkmak için alternatif ve daha sancısız bir kamusallaşma olanağı sunarken, aile baskısını ideolojik olarak rasyonelleştiriyor. Militarizmin/Kemalizm'in milliyetçi patriarkal değerleriyle kamusal alana çıkışı engellenen türbanlı kadınların muhafazakâr ailenin dört duvarı arasına hapsoluşları meşrulaştırılıyor.

Referandum sürecinin hemen öncesinde gündeme gelen fırsat eşitliği genelgesinin hedefi de Başbakan'ın zihniyetini yansıtıyor aslında. Ekonomi büyüsün, kadınlar istihdama daha çok katılsın diye hazırlanan genelgenin bütününde kadınların ezilmişliğinin başlangıç noktası olan eviçindeki erkek egemenliğini aşındırmaya yönelik herhangi bir adım söz konusu değil. Toplumsal yaşamda eşitlenme hedefinin kendisi neo-liberal yeni muhafazakâr aydınlanma projesinin bir vitrini. AB normları toplamda kaç kadının istihdama katılacağından ve kamu çalışanları arasındaki kadın oranından öte bir şeyle ilgilenmediğine göre, kadın-erkek eşitsizliğini koruyacak genelgelerle idare etmekte de bir sakınca olamaz! Son istihdam yasası da aynı hedefe kilitlenmişti: Kadınları ucuz emek gücü haline getirerek istihdam oranlarını yükseltmek. AKP'nin son istihdam düzenlemeleriyle zaten çok sınırlı olan kreş hakkını nasıl kullanılamaz hale getirdiği düşünülürse fırsat eşitliği genelgesinin neden AB'ye uyum için hazırlanan bir vitrinden öteye gidemeyeceği görülür. Biz kadınların sadece ucuz niteliksiz emek gerektiren işlerden kurtulmamızın ilk adımı Başbakan'ın itiraf ettiği gibi eviçindeki erkek egemenliğini baki kılacak fırsat eşitliği değil, pozitif ayrımcılığı ilke olarak benimseyecek yasal düzenlemelerle istihdamda zorunlu kadın kotası uygulanmasıdır. Üstelik sadece bir işyerindeki toplam çalışan sayısı üzerinden değil, cinsiyetçi işbölümünü aşacak şekilde erkeklerin yoğun olarak çalıştığı bölümlerde de zorunlu kota uygulanmalı. Kadınların bu işlere aday olmaları için, kadınların emeklerinin niteliğini artıracak ücretsiz teknik eğitim olanakları sağlanması, kreş hakkının kullanılır hale getirilmesi (kadın erkek elli kişinin çalıştığı her işyerine kreş), erkeklere zorunlu devredilemez doğum izni verilmesi gibi yasal düzenlemelerle, kadınların eviçindeki sorumlulukları hafifletilmeli. Sözün özü bize fırsat eşitliği değil pozitif ayrımcılık/kota ve ev içindeki erkek egemenliğini aşındıracak genelgeler ve yasalar gerekiyor.

Son dönemde kadın dayanışması üzerine nutuklar atan Başbakan örtünmeyen kadınlara türbanlı kadınların üniversitede okuma hakkı için mücadele çağrısı yapıyor. Kuşkusuz örtünen kadınların okuma haklarının elinden alınmasına onay vermek feminist politika açısından mümkün değil ama feminizm erkek egemen baskı ve şiddete karşı mücadeleyi Başbakan'ın tercihlerine göre örgütlemez. Başbakan'ın erkeklerle eşit olmadığına inandığı kadınların her gün üç tanesi öldürülüyor. Erkek şiddetinden korunmamızı sağlayacak sığınaklar yok denecek sayıda. Muhalif politika yapan sosyalist ve Kürt kadınlar hâlâ devletin kolluk kuvvetleri tarafından kaçırılıp tacize, tecavüze uğruyor. Kadından sorumlu bakan eşcinselliği hastalık olarak tanımlarken, travesti ve transseksüeller nefret cinayetlerine kurban ediliyor. Ve hâlâ hepimiz evdeki erkeklere karşılıksız hizmet edip sermayeye ucuz işgücü oluyorsak önceliklerimizi de kadın dayanışmasını da Başbakan'dan öğrenmeyeceğimizi de her gün yeniden anlıyoruz.

Not: Yazar, Sosyalist Feminist Kolektif üyesidir.

Bir siyasal tahakküm aracı: Zorunlu din dersi

Din dersi sorunu, Türkiye'nin laikliği açısından olduğu gibi, demokrasi ve hukuk devleti olmak iddiaları açısından da nasıl derin bir ikiyüzlülükle karşı karşıya olduğumuzu göstermektedir.

12 Eylül Darbesinin din dersini zorunlu kılmakla kalmayıp, diğer derslerden ayrımla anayasal bir yaptırım haline getirmesi, bir dini inanç sorunundan öte, toplumun tektipleştirilmesini amaçlayan siyasal bir tahakküm aracı ile karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.

Sonraki dönemde Anayasada bir dizi reform yapılmış olmasına karşın bu konuda en küçük bir değişim teşebbüsü bile yapılmamış olması da, sorunun sadece bir 12 Eylül ve AKP sorunu olmayıp, rejimin niteliksel bir tercihi olduğunu göstermektedir.

Oysa anayasa mantığı yanında dünyevileşme ve inanç özgürlüğü standardı olan laiklik açısından da meşrulaştırılamaz bir durumla karşı karşıyayız. Üstelik bu anayasal tahkimli zorunluluğun Amerikancı darbecilerce yapılmış olması, sorunun sadece laiklik açısından değil, Müslüman bir hassasiyet ve İslamcı bir iddia açısından da sorgulanmasını gerektiriyor. Ne ki böylesi bir sorgulamanın yapılmadığı bir yana, halen ülkeyi yönetmekte olan AKP'nin bu dersi daha da geliştirme iradesi sergilediği görülmektedir.

Ancak yukarıdaki belirlemeler, soruna ilişkin yapılacak çözümlemelerin, toplumun kontrolü amacıyla geliştirilen bu İslamizasyondan beslenen AKP ile sınırlı tutulmamasını gerektirmektedir. Aksine karşı karşıya olduğumuz yaptırım, halen birbiriyle kavga eden taraflarıyla bir bütün olarak rejimin ortak paydalarından biridir. Üzerinde mutabakat sağlanan amaç ise, ayakların hep ayak olarak kalması ve yurttaş refleksinin gelişiminin olabildiğince engellenmesi için İslamcılık dozajı arttırılmış bir Türk İslamcı tektipleştirme, ılımlı İslamcı bir siyasal kurumlaşmadır; ki zorunlu din dersi de bu tercihin temel bir aracıdır.

***

Zorunlu din derslerinin bir sorun olduğu gerçeğinin kamuoyu gündemine sokulmuş olmasında Alevi örgütlerinin yürüttüğü kampanyaların tayin edici bir rolü olmuştur. Oysa sorun sadece Alevileri ilgilendiren bir sorun değildir. Onların asimilasyonu amacını taşımakla birlikte zorunlu din dersi uygulaması, bir bütün olarak toplumun devlet eliyle dindarlaştırılması, kullaştırılması ve bu yolla rejim adına kontrolü amacının yansımasıdır.

Çünkü laiklikte (veya bu kavramı sorunlu bulanlar açısından söylersek; gerçek bir inanç ve vicdan özgürlüğünde) devlet din alanına girmez, sadece dinsel inanç ve vicdan alanında özgürlükçü bir atmosferi sağlar ve garanti eder. Bu açıdan da bakıldığında devlet dini eğitim ve din öğretimi vermemek durumundadır (ancak demokratik bir hak olarak çocuğunun din dersi alması doğrultusunda talepte bulunan aileler için, isteğe bağlı olarak bir ayrıcalık sağlanabilir; ki bu da devletin dinsel değil, demokratik bir yükümlülüğü olarak gerekçelendirilebilir).

Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi, isminin de gereği olarak dinler hakkında ve dinlerden getirdiği öğelerle birlikte esas olarak din dışı olan ahlak öğrenimine uygun olarak değişime uğramak, mevcut bu haliyle ise o, ancak isteğe bağlı verilen bir ders konumuna geçirilmek zorundadır. Aksi uygulama Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi'nin, "taraf devletleri, çocuğun düşünce, vicdan ve din özgürlükleri hakkına saygı göstermek”le yükümlü kılan 14. madde 1. fıkrasının açık ihlalidir. Uygulama diğer yandan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kararında da teyit edildiği gibi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin düşünce, vicdan ve din özgürlüğünü koruyan 9. maddesine de aykırıdır.

12 Eylül Anayasası ve ek yasa metinlerinde her ne kadar "Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi" dersi olarak tanımlanıyorsa da, bu ders, AİHM'nin de saptadığı gibi, gerçekte belli bir inancın belli bir mezhebinin öğretilmesi ve bunun üzerinden toplumun dinsel anlamda tektipleştirilmesi amacına göre şekillendirilmiştir. Nitekim Alevi Hasan Zengin'in uzun uğraşlardan sonra konuyu taşıdığı AİHM, 9 Ekim 2010 tarihli kararında, zorunlu din dersi uygulamasının, çoğulcu, eleştirel, nesnel bir nitelik taşımadığına ve başka bir dini veya felsefi inanca sahip olan ailelerin çocuklarına başka hiçbir seçim bırakılmadığını karar altına aldı. Bu saptamadan hareketle AİHM, dersin "Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin eğitim hakkıyla ilgili maddesine aykırı" olduğunu, "din derslerinden muaf tutulma uygulamasının da uygun bir yöntem olmadığı, zira bu uygulamanın öğrenci ve ailesini dini veya felsefi inançlarını açığa vurmaya zorladığı" gerekçesiyle hukuk dışı olduğuna hükmetti.

Özetle bilimsel, laik bir eğitim mantığı çerçevesinde dinlere ve din kültürüne dair bir bilgilendirme veya kimi Avrupa ülkelerinde uygulandığı gibi bir din kültürü eğitimi ile değil, doğrudan İslam/Sünni/Hanefi inanç dogmalarıyla düzenlenmiş bir din eğitimi uygulaması ile karşı karşıyayız. Böyle bir şey ise, demokratik bir devletin yurttaşlarına karşı görev alanının tamamen dışındadır. Dersin zorunluluğu ve sınıf geçmeyi belirleyen niteliği de dikkate alınacak olursa, laik bir devlet uygulaması ile değil, aksine din devletinin toplumu dinen koşullandırması ve İslamizasyonu uygulaması ile karşı karşıyayız. Benzer bir uygulamanın Milli Güvenlik dersinde de yinelendiği ve tıpkı din dersinde olduğu gibi orada da toplumun hak ve özgürlüklerine karşı tektipleştirmeyi ve militarizasyonunu amaçlayan bir devlet refleksi ile karşı karşıyayız. Her iki durumda da amaç, farklılıkları, farklılaşmaktan gelen hak ve özgürlükleriyle varolabilen yurttaşlık konumunun içeriksizleştirilmesi ve devlete toplumu gütme tekeli sağlanmasıdır.

***

Bu derslerin etkinliği ile şekillenen bir eğitim sistemi, toplumun hak ve özgürlükleriyle eşit ve yurttaş olma refleksi ile ters orantılı bir işlev görmektedir; ki rejimin tüm unsurlarıyla bu dersi korumak için sergilediğ i mutabakat da bunun göstergesi.

Bu durumdan beslenen güçlerin başında gelen AKP, bugüne kadar gerek AB'den, gerek AİHM'nden ve tabii Alevi yurttaşlardan gelen din derslerinin kaldırılması veya isteğe bağlı kılınması konusundaki hukuki talepleri duymazdan gelmekte, dersin seçmeli yapılması gibi geri bir talebi bile karşılamamak konusunda tam bir kararlılık sergilemektedir .Tabii AİHM'nin din dersine dair kararını ısrarla görmezden gelen AKP'nin, AİHM'nin kararına rağmen türbanın serbestleştirilmesi konusunda sergilediği cevval tutum, hem onun topluma vermeye çalıştığı şekil, hem de hukuk karşısındaki çifte standart tutumunun temel bir göstergedir. Hiç kuşkusuz sol bir zihniyet ve onun gereği olan özgürlükçü bir laiklik açısından üniversitelerdeki başörtüsü yasağı kabul edilemez. Ancak AİHM kararları karşısında sergilenen bu çifte standart tutum AKP'nin, farklı inanç ve vicdani tercihlere ve laikliğe karşı, ama İslamcı olan yaptırımlardan yana bir zihniyet dünyasına sahip olduğunu göstermektedir.

Alevi örgütlerinin Sünni/Hanefi din dersi zorunluluğu ve bu yolla kendilerine yönelik asimilasyonuna (tıpkı Kürt hareketinin Kürtlere yönelik asimilasyona) karşı geliştirdiği mücadelenin genişleyen süreğenliği ve toplumdaki etkisinin artışı karşısında AKP hükümetince son olarak geliştirilen yöntem ise, derslerin Alevi öğeleri içermek üzere yeniden yapılandırılması olmaktadır. Bu çerçevede din derslerine Ali ve Hacı Bektaş gibi Alevi kültüründen öğeler konularak, AİHM kararı by-pass edilmeye çalışılmaktadır.

Açıktır ki bu yaklaşım, laikliğe ve AİHM kararına aykırı olması yanında, esasen dini bir eğitim sistemini uygulamak kararlılığı ve ılımlı İslamcı bir siyaset anlayışının tezahürüdür. Bu bir yana, din derslerine konulan Ali, Hacı Bektaş vb. Alevi inanç öğelerinin, Alevi belleğindeki nitelikleri ortadan kaldırılmaktadır. Nitekim bu derslere eklenen Hacı Bektaş, Aleviliğin özüne ve Hacı Bektaş gerçeğine karşıt bir yerden, Anadolu ve Balkanları Müslümanlaştıran İslam mücahidine, Ali ise Ortodoks fiii ve Sünni dünyasının Ali'sine çevrilmekte, bu yolla din derslerinin asimilasyon kararlılığı daha ince yöntemlerle sürdürülmektedir.

***

Toparlarsak dinlere dair her türden tanımlama ve öğretme edimi, anayasasında laik olmak taahhüdünde bulunan, herkesin kendi inançlarını kendi istediği gibi tanıma, yayma ve sürdürme hakkına karışmamak durumunda olan bir devletin yetki alanının dışındaki bir sorundur. Laik ve demokratik devlet, yurttaşların inanç kodifikasyonu ve eğitimiyle değil, hak ve özgürlükleriyle ilgilenir.

Mevcut haliyle Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin sona erdirilmesi ve bunu tamamlamak üzere, Anayasa'nın 24. Maddesi'nde yer alan, "Din Kültürü ve Ahlak Öğretiminin ilk ve ortaöğretimde okutulan zorunlu dersler arasında yer almasını" öngören fıkrasının acilen kaldırılması hem laikliğin, hem demokrasinin, hem de AİHM kararları, AİHS ve BM Çocuk Hakları Sözleşmesinin gereğidir.

Dolayısıyla mevcut niteliğ iyle zorunlu din dersi uygulaması, demokratik bir laik hukuk devletinden yana olan herkesin, kendi inanç tercihleri başta olmak üzere hak ve özgürlükleriyle yaşamak isteyen herkesin tavır alması gereken bir sorun alanı oluşturmaktadır.

Sosyalist hareket ve bireyler açısından bunların anlamı, zorunlu din dersi uygulamasının kaldırılması sorununun sadece Alevilerin değil, bir bütün olarak Türkiye'nin demokratikleştirilmesi, laikleştirilmesi ve evrensel hukuk standartlarına yükseltilmesinin olmazsa olmaz gereği olduğunun bilincinde bir tutum ve mücadele içinde olmaktır. Bu açıdan doğru bir tutum ve toplumsal bir hegemonya geliştirebilmek için, soldaki ulusalcı/cumhuriyetçi savrulmalara olduğu kadar, son dönemde Hükümetin her 'açılımına', 'yetmez ama ..' öntakısıyla peşinen yedeklenen savrulmaya karşı tavır da yaşamsal bir önem taşımaktadır.

Türbana mı, kadına mı özgürlük?

Son dönemde, “türban” tartışması alevlendi. Yoğun bir şekilde bu konu yeniden tartışılmaya başlandı. Bu kez, tartışmanın başlamasına CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu'nun referandum sırasında söylediği “Türban sorununu da biz çözeceğiz.” sözleri neden oldu. Bu sözlerin ne kadar içtenlikli olduğu bir yana, yıllardan beri bu “sorun” sayesinde taraftar sayısını artıran R.T. Erdoğan'ın “konuya el atması” ile kızılca kıyamet koptu. Diyanet İşleri Başkanlığı ardı ardına açıklamalarla tartışmaya “bilimsel” bir boyut kattı. Sağcısı, solcusu, radikali, liberaliyle herkes, bir biçimde bu tartışmada durduğu yeri belli etmeyi gerekli gördü. Cumhurbaşkanı ve eşi bile tartışmaya “tarafsız” kalamadılar! Herkes yüksek sesle safını belli etme ihtiyacı duyunca, “türban” tartışması gündemin ilk sıralarına tırmandı, tırmandırıldı. Görülen o ki tartışmanın genel olarak iki tarafı bulunmakta: “Türbana özgürlük” diyenler ve çeşitli gerekçelerle demeyenler/diyemeyenler. Tarafların sorunu ele alış biçimleri böyle olunca bu tartışmanın daha da süreceği ve kısa vadede elle tutulur bir sonuç elde edilemeyeceği aşikar. Tartışmanın tarafları sorunu gerçek zemininde tartışmadıkları sürece bu süreç sonunda hiç bir yere varılamayacaktır. Sorun doğru tanımlanmadığı sürece “türban” konusu kadınlar açısından tam bir çıkmaz olarak kalacaktır. Zira bu konuda hangi tarafın önerileri kabul edilirse edilsin, sonunda kadınlar –sadece kadınlar– önemli bir fatura ödemek zorunda kalmaktadırlar. Şöyle ki:

- Türbanlı kadınların okullarda öğrenim görmesi ve devlet kurumlarında çalışma hakları engellendiğinde (Cumhuriyet dönemi uygulaması) bir grup kadın öğrenim ve çalışma haklarını kaybetmektedir. Böylece bu kadınlar ekonomik ve toplumsal yaşamdan önemli ölçüde dışlanmış olmaktadırlar.

-Türbanlı kadınların öğretim kurumlarında öğrenim görmeleri ve devlet dairelerinde çalışmaları serbest bırakıldığında ise türbanlı olmayan kadınlar, toplumun bir kesimi tarafından inançsız/günahkar muamelesi görme riskinden dolayı korkmaktadırlar. Toplumun inançlı kesimi (özellikle baba-koca-ağabey üçlüsü ve diğer erkekler) tarafından kendilerinin de örtünmeye zorlanacağından kaygılanmaktadırlar.

-Üniversitelerde öğrenim görme hakkı verilip devlet kurumlarında çalışma hakkı tanınmadığında, bu kadınların yıllar süren öğrenimleri sonucunda elde ettikleri mesleklerini yaşama geçirme, ekonomik ve sosyal yaşamda yer alma hakları en azından kamusal alanda engellenmiş olmaktadır.

Görüldüğü gibi tartışma bu şekilde sürdürüldüğü sürece türban, kadın açısından hep “sorun” olarak kalacaktır. Aslında konuya taraf olanlar, türbanın bir “sorun” olarak kalmasından pek de rahatsız değildirler. Çünkü taraflar açısından türban, “sorun” olarak kaldığı sürece işe yaramaktadır. Türban sayesinde siyasetçiler yandaş bulmakta, erkek egemen toplumsal yapı pekişmekte, kadının köleliğe isyanı gecikmektedir. Çok büyük boyutlara ulaşan tesettür piyasası (Türkiye'de yılda 2,9 milyar dolar –Reuters/Milliyet– 12 Kasım 2010) bu “sorun” sayesinde günden güne palazlanmaktadır. Yeşil sermaye diye adlandırılan kesim başta olmak üzere işverenler, türbanlı kadınları daha düşük ücretlerle daha uzun süre çalıştırmaktadırlar (TESEV araştırma raporu- 2010)

Peki bu türban sorunu hangi zeminde tartışılmalıdır? Tartışmayı doğru bir zemine çekmek için kadınların ülkemizdeki konumuna ışık tutan birkaç veriyi gözden geçirelim:

Dünya Ekonomik Forumu'nun (WEF) açıkladığı “Küresel Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği 2010” başlıklı raporuna göre:

-       Kadın erkek eşitliği sıralamasında Türkiye, 134 ülke arasında 126. (Son 5 yılda 21 basamak geriledi),
-       Ekonomik katılım ve fırsat eşitliği açısından 131.
-       Eğitim alanında 109.
-       Siyaset alanında 99.
-       Sağlık alanında ise 61. durumda.
-       Aynı rapora göre Türkiye, dünyanın 17. en büyük ekonomisine sahip.

Ayrıca,

-       Günden güne kadına yönelik şiddet artıyor.(2002'den 2009'a yüzde 1400)
-       1989-2008 döneminde kadınların işgücüne katılım oranı yüzde 36,2 iken 2010'da bu oran yüzde 24'e gerilemiş durumda.
-       Yerel meclislerde kadın üye sayısı yüzde 9 civarında. (Serpil Yılmaz - Milliyet/19 Ekim 2010)

Bu rakamların dikkat çekici yanlarından birisi, kadın hakları konusunda özellikle son yıllarda (AKP iktidarı dönemi) ciddi bir gerileme yaşanmakta olduğunu göstermesidir. Bu dönemde görülen gerilemenin en önemli nedeninin AKP iktidarının kadına bakış açısı olduğunu söyleyebiliriz. Fakat AKP, iktidarı devraldığında (laik iktidarlar dönemi) durumun hiç de parlak olmadığı ortadadır. O halde sorunun sadece laik-anti laik ekseninde tartışılması çok anlamlı değildir.

Ülkemizde kadın hakları açısından böyle vahim bir durum varken yıllardan beri türban sorununa bu denli mesai harcanması oldukça ilginçtir. Bu ilginçliğin temel nedeni, bu tabloyu görmezden gelerek kadın hakları sorununu “türban”a indirgeme çabalarıdır. Kadın hakları konusunda kılını kıpırdatmayanlar türban konusunda bir numaralı özgürlükçü kesilmektedirler. Bu durum, tartışmanın kendisinin de, taraflarının da samimi olmadığının bir göstergesidir. Bu samimiyetsizliği görmek için türban tartışmasının en önemli aktörlerinin tutumlarını gözden geçirelim:

Başbakan, türban konusunda çözüm için “bilimsel” bir yol öneriyor: Diyanet İşleri Başkanlığının görüşüne başvurmak ve bu kurumun önerilerine uygun çözümler üretmek. Diyanet İşleri Başkanı da bu talep üzerine zaman geçirmeden yapmış olduğu açıklamanın ilk cümlesinde şunları söylüyor: “... Birincisi; kadınların başlarını örtmesi, hem dinin ana kaynaklarının (Kuran ve sünnet) bir gereği hem de Müslümanların 14 asırdır ortak algılarının bir sonucu olarak dini bir vecibe olarak görülegelmiştir. İkincisi, ancak bir kadının başını örtüp örtmemesi onun Müslümanlığa giriş şartı olarak hiçbir zaman algılanmamış sadece kendi dindarlığının bir tercihi olarak görülmüştür.” Bu açıklamadaki kilit sözcük, “vecibe” sözcüğüdür. Vecibe, “vacib olan” anlamına gelir. “Vacib” sözcüğünün Türkçe karşılığı şöyledir: Bırakılması caiz ve mümkün olmayan, yapılması gerekli, dince yapılması gerekli olan, farzdan sonraki gelen emir (Osmanlıca-Türkçe Sözlük-M. N. Özon). Diyanet İşleri Başkanlığı, kadınların başını örtmesini Müslümanlığa giriş şartı olarak görmese bile, bunun kadın için “bırakılması caiz ve mümkün olmayan” bir emir olduğunu belirtmektedir. Yani kadının önüne iki seçenek koymaktadır: Ya başını örtersin ya da dini emirleri yerine getirmeyen –en azından dinen borçlu– bir kişi olursun. Bu durum, senin müslüman olmanı engellemez fakat dindarlığın konusunda şüphe uyanmasına neden olur. Böyle bir durumda kadının özgür bir seçim yapması mümkün müdür? Kendisine başörtüsü takması dayatılan bir kadının özgürlüğü, ancak bu dayatmaya karşı çıkabilmesiyle mümkündür. Başörtüsü takmayı zorunluluk kabul eden bir kadının bu konuda özgür bir karar alması mümkün değildir.

Cumhurbaşkanı'nın eşi Hayrünnisa Gül, İngiltere'de yapmış olduğu bir açıklamada “İlköğretim öğrencilerinin başını bağlamasının cahillik sonucu olduğunu” söylemiş ve bu açıklama toplumun önemli bir kesimi tarafından övgüyle karşılanmıştır. Oysa ki Hayrünnisa Gül konu ile ilgili açıklamasını şöyle gerekçelendirmektedir: “İlköğretim öğrencileri daha çocuktur. Çocukların örtünmesi dinimizce zorunlu değildir”. Bu açıklamaya göre çocuklar henüz “kadın” sayılmadıkları için başörtüsü konusunda özgür sayılırlar. Yoksa kadının bu konuda özgür olamayacağı zaten peşinen kabul edilmiş durumdadır.

Türban konusunda “laik” kesimin büyük bir çoğunluğu ise tam bir ikilem içerisinde tepinmektedir. Bunların önemli bir kısmı kendilerine göre bir İslam modeli oluşturmaya ve kadının örtünme zorululuğunu bu model içerisinde yok etmeye çalışmaktadırlar. Onlara göre Müslümanlıkta başörtüsü takmak zorunlu değildir. İlgili ayetler din adamları tarafından yanlış yorumlanmaktadır. “Gerçek” İslam'da kadının başını örtmesi zorunlu değildir. Sorun aslında dinle ilgili değil, onu yanlış yorumlayan çağdışı anlayışlardan kaynaklanmaktadır. Kimin daha dindar olduğunu ancak tanrı bilebilir. “Laik” kesimin diğer kısmının düşüncesi ise şöyle özetlenebilir: Türbanlı kadınlar modern yaşamı tehdit etmektedirler. O halde kamusal alanda türbanlı olarak bulunmaları engellenmelidir.

İslamcı kesimin türban konusundaki genel tutumu ise İslam dininin emri olan başörtüsünün inanan kadınlar tarafından kullanılmasının zorunlu olduğu ve türbanın yaşamın her alanında serbest olması gerektiği şeklindedir. Bu kesimin büyük bir çoğunluğunun başörtüsü konusundaki bu “özgürlükçü” tavrını günlük yaşamında yapmış olduğu tercihlere ne denli yansıttığı ise tartışma konusudur. Bu kesime dahil olan işverenlerin kendi şirketlerinde özellikle üst düzey yönetici olarak başörtülü kadınlar yerine başı açık kadınları tercih ettikleri görülmektedir. Bir kısmı ise başörtülü kadın çalıştırmayı bir “sosyal sorumluluk” olarak görmekte, çalışma hakkını başörtülü kadınlara bir lütuf olarak sunmaktadır (TESEV raporu 2010). Çeşitli TV kanallarında türbanlı kadınların sözcülüğüne soyunan ve kendisi de türbanlı olan bir kadın gazetecinin söyledikleri ilgi çekicidir. Bu yazara göre ekonomik durumu iyi Müslüman erkekler, eşlerini veya sevgililerini genel olarak başı açık kadınlardan seçmektedirler. Eğer bu iddia nesnel bir gözleme dayanı yorsa –ki öyle görünüyor– erkekleri böyle bir tercih yapmaya yönelten güdülerin neler olduğunu doğru saptamak gerekir. Tarihte kölesine aşık olan kahramanlara çok az örnek verilebilir!

Şimdi bir de kadının örtünmesi ve özellikle başörtüsünün insanlık tarihindeki yerine bakalım:

Tarihin her döneminde var olan başörtüsü, bir simge olmadan önce gündelik yaşantının araçlarından biriydi. Bu açıdan bakıldığında, insanlık tarihinin başlarında, saçı temiz tutmak, güneşten korumak vb. işlevleri gören başörtüsüne, onu takanın cinsiyetiyle bağlantılı bir anlam yüklenmediğini söylemek mümkündür. Ne var ki, kadın için saçlarını örtmek, “devlet”in ortaya çıkmasıyla aynı dönemlerde zorunlu bir edim haline gelmeye başlamıştır. Devlet sayesinde erkeğin toplumsal yaşama egemen olmasına koşut olarak kadının da örtünme zorunluluğu gündeme gelmiştir. Uygulandığı dönemin koşulları ve toplumun özelliklerine bağlı olarak biçimi değişse bile kadın saçı erkekler tarafından örtülmesi gereken bir “tehlike” olarak görülmüş ve kadınlar örtünmeye zorlanmıştır. Kısaca “örtünme” kadın talebi değil, erkek dayatmasıdır. Başörtüsü kadının erkek cinsi tarafından boyunduruk altına alınmasının sembollerinden birisi olmuştur.

Tek tanrılı dinler de dahil olmak üzere kadın, tüm dinler tarafından örtünmeye zorlanmıştır. Tarihi araştırmalara baktığımızda Sümerler'de (MÖ 3200) özellikle tapınak fahişelerinin, tapınak dışında başlarını örttüklerini görüyoruz (Muazzez İlmiye Çığ). Asurlar'da ise bir kısım kadın, başını devletin çıkarmış olduğu yasalar gerektirdiği için örtmek zorunda kalıyor. Musevilikte kadının örtünmesi gerekli ve makbul sayılmaktadır. Hıristiyanlık dini özellikle evli kadınların sokağa çıkarken baş örtüsü bağlaması konusunda ısrarlıdır. Evli veya bekar her kadının başı açık olarak kiliseye girmesi yasaklanmıştır. Kadınlar için örtü takmak Batıdaki uzun ve zorlu aydınlanma mücadeleleri sonunda ancak, zorunluluk olmaktan çıkarılabilmiştir. Halen din görevlisi kadınların örtünme zorunluluğu devam etmektedir. İslam dini ise kadının örtünmesi konusunda çok açık ve net bir tavır içerisindedir. İlgili ayetler (Ahzâb 33 ve 59, Nur 31 vb.), bazıları tarafından farklı anlamlandırılmaya çalışılsa bile, çok büyük bir çoğunluk, Kuran'ın kadınların örtünmesini zorunlu kıldığı konusunda hemfikirdir. 14. yüzyıldan bu yana İslam coğrafyasındaki uygulamalara bakıldığında müslümanların bu konudaki genel kabulü açık bir şekilde görülmektedir. Kaldı ki laik Türkiye Cumhuriyeti'nin en yetkili din görevlisi olan Diyanet İşleri Başkanı'nın “Başörtüsü dini bir vecibedir...” açıklaması bu tartışmayı sonlandırmaktadır. İslamiyetin, kadının örtünmesine neleri gerekçe olarak gösterdiğini merak edenlerin, herhangi bir Kuran tefsirinin yukarıdaki ayetlerle ilgili bölümlerini incelemeleri yeterlidir. Tarih boyunca erkek egemenliğinin kadını köleleştirme araçlarından birisi olarak kullanılan “örtünme”nin burada da açık bir örneği görülecektir. Günümüzde, kadının başını örtmesiyle ilgili yasakların birçok toplumda aşıldığı bir gerçektir. Ama özellikle İslamiyetin geçerli olduğu toplumlarda başörtüsü, dindarlığı simgeleyen bir aksesuar olarak halen çok önemli bir işlev görmektedir.

Türkçede yaygın olarak kullanılan doğru yoldan saptırmak anlamındaki “baştan çıkarmak”; iş güç sahibi olmamak, boşta gezmek, özgür olmak anlamına gelen “başı bozuk”; hiç kimsenin sorumluluğunu almayanları, kendi başına yaşayanları evlendirmek anlamındaki “başını bağlamak” ve başkalarının egemenliğine karşı çıkmak anlamındaki “baş kaldırma” deyimleri bile aslında başörtüsünün kısıtlayıcı, yasaklayıcı işlevini ortaya koyan bir kültürün izlerini taşımaktadır.

Özetleyecek olursak başörtüsü, erkeğin kadın üzerindeki egemenliğinin bir simgesidir. O halde kadının gerçek özgürlüğü, erkek egemenliğine karşı vereceği mücadele sayesinde elde edilecektir. Soruna bu açıdan bakıldığında türban konusunda şu andaki tartışmanın ne kadar yanlış bir zeminde sürdürülmekte olduğu daha net olarak anlaşılacaktır. Yazının giriş bölümünde belirtildiği gibi bu tartışmaya katılanlardan bazılarının niyeti başörtüsü sorununu çözmek değil, bu sorundan mümkün olduğunca yarar sağlamaktır. İyi niyetle bu tartışmaya dahil olanların önemli bir kısmı ise tartışmayı yanlış zeminde sürdürmektedirler. Oysa ki bu sorunun gerçek sorumlusu erkek egemen toplumsal yapıdır. Sorgulanması gereken bu toplumsal yapı ve onun yarattığı erkek egemen kültürdür. Asıl sorun, kadının erkek karşısındaki köleliğidir. Çözüm ise kadının bu zinciri kırması, özgürleşmesidir.

Sorun, “kadına özgürlük” olarak değil de “türbana özgürlük” olarak ele alındığı sürece her durumda kaybeden, kadın olmaya devam edecektir. Bu konuda tarafların ileri sürdüğü tüm “çözüm önerileri” aslında çözümsüzlüğü içermektedir. Çünkü bu önerilerin hepsi, bir kısım (azınlık ya da çoğunluk) kadının bedel ödemesi sonucunu doğuracaktır. Tüm öneriler bir kısım kadın için “özgürlük” gibi algılansa da diğerleri tarafından kısıtlama anlamına gelmektedir. Kadının özgürlüğü, elbette bedel ödemeyi gerektirir. Bu konuda ödenecek bedeller kadının gerçek anlamda özgürlüğüne katkı sunduğu ölçüde anlam kazanır. Kadının gerçek özgürlüğü, örtünmeyi kendisine zorunlu kılan erkek egemenliğine karşı vereceği mücadele ile kazanılabilir. Kadınların bu bilinçle mücadeleyi öne çıkarmaları, yapay niteliği şüphe götürmez başörtüsü sorununun çözümlenebilmesi için olmazsa olmaz koşuldur.

Başörtüsünü kadına zorunlu kılan erkeklerin kamu alanında en üst düzeyde görevlere gelebildiği bir ülkede, sadece kendisine dayatılan başını örtme zorunlululuğuna baş kaldıramadı diye kadınların cezalandırılması asla doğru değildir. İnsani de değildir. Kaldı ki kamusal alanda başörtüsü yasağı getirmek sorunu çözmez, çözmemektedir. Başörtüsünü yasaklamak veya serbest bırakmak gibi bir kolaycılığa kaçmadan, sorunun asıl çözümünün zorlu bir mücadeleden geçtiğini kavramak, bu mücadeleye omuz vermek gerekir; bedel ödemeyi göze alarak, sorunun kökenine inip tabular yerine gerçekleri ortaya koyarak... Eveleyip gevelemeden, küçük düşünmeden, kitlelerin tepkilerine teslim olmadan...

Referandum sonrası bazı değerlendirmeler ve “Beyaz Türkler”

İster genel seçimler olsun, ister referandum, her türlü oylamanın sonuçları, oy kullanan her farklı kişinin oy verme saikindeki çeşitlilik kadar farklı biçimlerde yorumlanabilir. Son referandum öncesinde ve sonrasında kamuoyu önünde yapılan tartışmalar, bu çeşitliliğin ancak sınırlı bir bölümünü yansıtabilmiştir. Bu tartışmalardan bir kısmı, hangi grupların, kime ve neden oy verdiğini anlama çabası güdüyordu. Diğer taraftan, bu tartışmaların önemli bir kısmı ise verilecek oyu etkileme, ya da sonuçları yeni siyasal stratejiler etrafında biçimlendirme amacını güdüyordu. Artık, seçim sonuçlarını değerlendirmenin, etkili siyaset yapma biçimi haline dönüştüğü açıktır. Bu nedenle, oylama öncesi ve sonrası yapılan tartışmaları değerlendirmek ilginç bir deneyim olmaktadır.

Genel olarak, demokrasiyi sadece oy vermeye indirgeyen ve çoğunlukçuluğu demokrasi olarak kabul eden popülist yönetimlerin, “referandumu” da çok sevdikleri bilinir. “Referandum”, özellikle demokrasinin kurumsallaşmadığı toplumlarda, popülist yönetimlerin, çoğunluk baskısını hissettirmek için kullandıkları bir propaganda aracı haline de dönüşebilir. Bazen de, popülist yönetimler, arkalarındaki kitlesel desteğin boyutlarını ölçmek, süreç içinde güçlerine güç katıp katmadıklarını sınamak amacıyla da referanduma başvururlar. Bu durumda, referandumun sonuçları, seçimlerin risksiz bir provası olarak kabul edilir ve sonuçta güven oylaması anlamına gelir. Nitekim, Türkiye'de seçimlere bir yıl kala yapılan son referandumda iktidar ve çevresinin bu kadar heyecanlı olması, gündemi belirlemek ve oyları etkilemek için büyük çaba göstermesi belki de bununla ilişkilidir.

Türkiye'de referandum öncesinde, kamuoyu önünde yapılan tartışmalar ve mitinglerde atılan nutuklar, daha çok, demokratikleşme, 12 Eylül Anayasası, cuntacılık, sivilleşme, özgürleşme, hukuk düzeninde yenileşme gibi konulara yoğunlaşmıştı. Bu arada tartışmaların bir kısmı, referandumun ana konusu olan anayasa değişikliği üzerine yoğunlaştı. Hukuk felsefesi ve hukuk tekniği gibi konuların ele alındığı bu tartışmalar daha çok, hukukçular, siyasetçiler ve siyaseti yakından izlemeye çalışan eğitimli orta sınıfların ilgisini çekti. Buna karşılık, popülist yönetimlerin hedeflediği kitleler için bu tür teknik konuların çok da önemli olduğu söylenemez. Kitleler için, siyasetin gündelik yaşamı dönüştürme biçimi her zaman çok daha önemli olmuştur. Gündelik yaşamda nelerin olup bittiğini ise sadece medyadan ve buralardaki tartışmalardan izlemek mümkün değildir.

Bugüne kadar gözlemlenenler, görkemli biçimlerde ifade edilen popülist söylemlerin “çoğunluk” desteğini alabilmek için gerekli, ancak yeterli olmadığını göstermektedir. Popülist siyasetin başarısını sürdürebilmesi büyük ölçüde, söylenenlerin gündelik yaşamdaki somut karşılıklarına da bağlıdır. Bu nedenle, iktidarlarını pekiştirmek isteyen popülist yönetimler için referandum, sadece yüksek sesle söylediklerinin değil, aynı zamanda, sessiz sedasız atmış oldukları birçok somut adımın etkisinin de ölçülmesi anlamına gelir. Referandum sonuçlarının sürprizlere açık olmasının bir nedeni de bu olabilir.

AKP'nin ve karizmatik liderinin popülist söylemlerini medyadan hemen her gün izlemek mümkündür. Bu söylemlerde kimi zaman, İslami değerleri ve bu değerlere dayalı cemaatçi günlük yaşamı destekleyen, kimi zaman milliyetçiliği pompalayan ve esas olarak kitleleri “biz” ve “onlar” olarak tanımlayarak homojen bir çoğunluk yaratmayı amaçlayan mesajlar yer almaktadır. Ancak, sadece bu konuşmaları izleyerek, kitlelerin günlük yaşamının nasıl değiştiğini ya da bu söylemlerin hangi grupları, nasıl etkilediğini anlamak mümkün değildir. Bunun için, günlük yaşamı dönüştürmeye dönük somut politikaların da izlenmesi gerekmektedir.

AKP'nin ekonomide “piyasacı-liberal”, gündelik yaşamda ise “cemaatçi-muhafazakar” politikalar izlemeye çalıştığı, demokrasiyi ise “seçim” ve “çoğunlukçuluk” olarak algıladığı söylenebilir. Bu genel çerçeve içinde, AKP, bir taraftan Türk siyasal yaşamının eski usul “merkeziyetçi-klientalist siyaseti diğer taraftan yerel siyaset ağırlıklı yeni popülist politikaları sürdürmüştür. AKP'nin ve ondan önceki İslamcı partilerin daha önceki seçim başarılarında yerel yönetimlerde uyguladıkları politikaların çok önemli olduğu bilinmektedir. Bu bağlamda, mevcut iktidara mensup yerel yönetimler, merkezin de desteği ile, yeni kentlilerin temel altyapı, sağlık, ulaşım gibi, acil ihtiyaçlarını karşılamışlar, büyük kentlerin eski gecekondu bölgelerini kentsel dönüşüm programlarıyla yenilenmeye açmışlar, buralarda yaşayan yoksulları da cemaatçi ilişki ağları ve cemaatçi değerlerle dağıttıkları sosyal yardımlar aracılığıyla kavramaya çalışmışlardır. Yerel demokrasiyi sürekli olarak gündeme getiren AKP yönetimi, merkezdeki konumunu güçlendirdikten sonra, maalesef, sadece kendisine mensup yerel yönetimleri desteklemeye başlamıştır.

Referandum sonuçları güven oylaması olarak değerlendirildiğinde, iktidarın “yüzde 58 Evet” oyu ile büyük bir başarı kazandığı söylenebilir. Ancak, referandum sonrasında dikkati çeken nokta, iktidarın bu başarıdan çok, “yüzde 42 Hayır” oyunu gündeme getirmesidir. Bu bağlamda, gerek iktidara yakın çevreler, gerekse medya o tarihten bu yana, “Hayır” oyunun anlamını, “Hayır” oyunu verenlerin kimler olduğunu ve neden bu oyu verdiklerini tartışmaktadır. Aynı yoğunlukta olmasa da, referandum sonrası tartışılan bir başka konu da, Doğu Anadolu'daki Kürtlerin referandumu “boykot” etmeleri olmuştur. Bu tartışmalarda, “Hayır”cıların, “Beyaz Türkler” olduğu, ve Türkiye'nin siyasi açıdan, “Laik Beyaz Türkler”, “Müslüman Çevre” ve “Kürtler” olarak üç ana gruba bölündüğü yönünde analizler geniş bir kabul görmüştür. Bu arada, AKP yönetiminin, bu analizlerle yetinmeyip “Hayır” oyunu özel bir kamuoyu araştırmasıyla sorgulaması dikkati çekmiştir. Bu araştırmanın en önemli sonucu, “Hayırcı”ların daha çok eğitim görmüş olmalarıydı.

İktidarın referandum sonrasında “Evet” oylarının başarısını kutlamaktan ve tadını çıkarmaktan çok, Batı'da yüksek oranlara ulaşan “Hayır” oyu ile Doğu'da Kürtlerin yoğunlaştığı bölgede yapılan “boykot”u mercek altına alması dikkati çeken bir konudur. Referandum sonrasında “yüzde 42 Hayır” oyunun bu kadar büyük bir ilgi görmesinin anlamının tartışılmasında yarar vardır. Bu konuya verilecek ilk yanıt, iktidarın beklentisinin çok daha yükseklerde olduğu ihtimalidir. Bir diğer değişle, iktidar, bugüne kadar uyguladığı politikalara güvenmekte ve bu politikaların kendilerine daha yüksek bir oy desteği sağlayacağına inanmaktadır.Bu açıdan bakıldığında, iktidar için, referandum sonuçları, uyguladıkları politikaların başarısını gösterdiği kadar, bu politikaların etkisinin sınırlarını da göstermektedir.

İktidar partisi, Doğu'daki uygulamalarının, Kürt desteğini arttıracağını beklemiş olabilir. Bu çerçevede, iktidarın kendi tabanının sınırlarını zorlayarak hazırladığı “Kürt Açılımı” girişimi, atılmış olan önemli adımlardan biri olarak görülebilir. İktidar bunun yanı sıra, bölgede, cemaatçi “İslamcı” ilişki ağlarını maharetle kullanmış, bölgedeki yoksulları da cemaatçi anlayışla yapılan sosyal yardımlarla kavramaya çalışmıştır. Diğer taraftan, iktidar, bölgeye geleneksel siyasal klientalizm ağları açısından hayati öneme sahip olan, yatırım faaliyetlerini KÖYDES ve TOKİ aracılığıyla pompalamıştır. Aynı şekilde, iktidar, kendi partisine mensup olmayan yerel yönetimlere destek vermeyerek Ankara'nın geleneksel otoriter merkeziyetçi yaklaşımını sürdürmüştür. Bütün bunlara karşın, bölgede BDP'nin gücünü sürdürmesi ve Kürt oylarını “boykot” kararına dönüştürmekteki başarısı iktidar için şaşırtıcı bir sonuç olmuştur. Bölge halkının boykot kararına verdiği destek, buralarda uygulanmış olan politikaların sınırlarını göstermektedir.

Diğer taraftan, Türkiye'nin Batı bölgelerinde AKP'nin neredeyse tek etkili bir siyasal parti olarak at oynattığı ve karşısında kitleleri örgütleyebilen etkili bir muhalefetin olmadığı bilinmektedir. Böyle bir ortamda, uygulanan popülist politikaların ezici bir “çoğunluk” desteğine dönüşmemiş olması, sadece iktidar tarafından değil, aynı zamanda muhalif siyasal gruplar tarafından da dikkatle değerlendirilmesi gereken önemli bir durumdur.

Bu noktada, “yüzde 42 Hayır” oyu verenler için, “darbeci”, “laikçi”, “ulusalcı” ve “Beyaz Türkler” gibi tanımlamalar yapılmıştır. Burada, son dönemlerde yaygın olarak tartışılan ve tanımlanmaya çalı şılan “Beyaz Türk” kavramı üzerinde biraz durmak istiyorum.

“Beyaz Türk” tanımının, Amerikan sosyolojisinde kullanılan “WASP” kavramından ilhamla türetildiği söylenebilir. Amerikan toplumundaki ekonomik, siyasal ve kültürel eliti tanımlayan “WASP” kavramı, bu yerleşik elitin, ırksal, etnik ve dinsel köken olarak “Beyaz, Anglo-Sakson, Protestan” gruba mensup olduklarına işaret eden ve olgusal bir karşılığı olan bir kavramdır. Bu kavram, aynı zamanda Amerikan toplumundaki sınıfsal bölünmelerin etnik-ırksal bölünmelerle çakıştığına da işaret etmektedir. Bu bağlamda, Amerikan toplumu gibi ırksal, etnik ve dinsel açıdan heterojen bir toplum için bu kavram anlamlı olabilir.

Bu bağlamda, Türkiye'de yapılan tartışmalarda “Beyaz Türk” kavramı, ırksal, etnik ya da dinsel olarak somut bir grubu tanımlamaktan çok, referandumda Evet oyu vermeyenleri, üzerinde fazla düşünmeden, fazla irdelemeden, çok kestirme olarak tanımlamak üzere kullanılan muğlak bir kavram haline dönüşmüştür. Bu nedenle de, aralarında akademisyenlerin de bulunduğu yorumcular, yüzde 42 gibi büyük bir kitleyle örtüşebilecek bir tanım geliştirememekte ve her bir yorumcu bu kavramı soyut bir kavrammış gibi algılayarak, kendine göre tanımlamaktadır.

“Yüzde 42 Hayır” oyunu verenlerin tümünü “WASP” kavramında ifade edildiği gibi, aynı dinsel, ırksal, etnik kökene ve aynı zamanda aynı sınıfsal güce sahip olan bir grup olarak kabul etmenin anlamsız bir zorlama olduğu açıktır. Yine aynı şekilde, “Hayır” oyu verenlerin tümünü, küçük bir grubu tanımlayan “WASP” kavramında olduğu gibi, Türkiye'nin kültürel, ekonomik ve siyasal yaşamını elinde tutan “elit” olarak da kabul etmek mümkün değildir. Bu bağlamda, “Hayır” oyu verenleri, sadece, “Bayram'ı yurt dışında geçiren” (!) kentli yeni üst orta sınıflarla açıklamanın mümkün olmadığı açıktır.

Yine aynı şekilde, sürekli olarak yüzde 99'u Müslüman olduğu iddia edilen, ırksal açıdan çok önemli farklılıklara sahip olmayan, ancak etnik köken olarak karmaşık olduğu bilinen Türkiye'de siyasette yükselmenin öncelikli şartının, çoğunluğu temsil ettiği varsayılan, “Türk ve Müslüman” olmak olduğu ve buradaki Müslümanlığın da “Sünni-Hanefi” olarak tanımlandığı bilinmektedir. Bu bağlamda, Türkiye'nin “WASP”ının, dinsel ve kültürel köken olarak, kendini Türk olarak tanımlayan “Sünni”ler arasından çıktığı ve mevcut iktidarın da bunun bir istisnası olmadığı açıktır. Bu tanım çerçevesinde, Türkiye'nin “WASP”ı, ancak, örneğin, kendini hem Kürt, hem de Alevi olarak tanımlayan bir grubun iktidar olduğu bir durumda tasfiye edilmiş olur.

Esas olarak, “Hayır” oyu verenlerin çok farklı etnik ve sınıfsal kökene sahip olan heterojen gruplar olduğu açıktır. Eğer, AKP'nin yaptırmış olduğu araştırmanın sonuçlarına güvenecek olursak, bu grubun ağırlıklı olarak kentli ve eğitimli olduğu söylenebilir. Kentli ve eğitimli olan grupların en önemli özelliği, farklılaşmış taleplerinin olması ve bu taleplerinin ancak “çoğulcu” bir anlayışla karşılanabilmesidir. Türkiye'deki demokratikleşme sürecinin önündeki en önemli engelin, farklıların, azınlıkların ya da aykırıların yadırganması ve homojenleştirmek üzere sürekli törpülenmesidir.

Türkiye'deki demokratikleşme sürecinin önündeki bir başka engelin de, “örgüt” ve “örgütlenme” üzerine öteden beri yapılmış olan baskılar ve engeller olduğu açıktır. Türkiye'de siyasal ve toplumsal yaşamın “örgütlenme” ile ilgili sorunları olduğu bilinmektedir. Bu nedenle, kentlerde farklılaşmış talepleri olan toplumsal grupların örgütlü olmamaları bu grupların var olmadığı anlamına gelmemektedir. Diğer taraftan, yeni kentsel grupların ve genel olarak sivil toplumun gün geçtikçe artan ve çeşitlenen farklılaşmış taleplerinin, iktidarın önerdiği çerçevede ya da canlandırdığı cemaatçi ilişki ağlarıyla karşılanamayacağı da açıktır. Bu çerçevede, örneğin, genç ve dinamik bir nüfusun olduğu kentlerde, mevcut iktidarın liberal iş piyasası anlayışının, özellikle “sendika” karşıtlığının, “cemaatçi-muhafazakar” bir yaşam projesiyle perdelenmesi mümkün olmayabilmektedir. Bu bağlamda, muhtemelen “Hayır” diyenler arasında, “bayramda tatile giden beyaz Türkler” den başka, örgütlü olmasa da, iş güvencesi ve sendikalaşma talebi olan genç işçiler, sadece sosyal yardımla geçinmeye razı olmayan işsizler, cemaatçi ilişkilere ayak uydurmakta zorlanan bireyler, ateistler, agnostikler, vicdani redciler, kendilerini kadın ya da erkek olarak tanımlanmış rollere sığdırmak istemeyen insanlar, geleneksel cemaatçi kadın rolünü reddeden genç eğitimli kadınlar, kentsel dönüşümden zarar gören yoksullar, güçsüzler ve hatta “Açılım”a rağmen “Çingeneler”, hızla artan yatırımların doğada yarattığı tahribata duyarlı olan çevreciler, kültürel alanların tahribine karşı çıkan korumacılar, “çoğunluk” olmak istemeyen marjinaller de vardır. Kimbilir?
(Kasım 2010)

CHP: Boş ümitler

Beklenmedik bir olay sonucu geçen yıl 22 Mayıs’ta Genel Başkan seçilen Kemal Kılıçdaroğlu 18 Aralık Kurultayı’nda oluşturduğu Parti Meclisi ve özellikle onun içinden seçtiği MYK ile şimdi kendi kadrosu denilen bir ekiple altı ay sonraki Genel Seçimlere gidecek.

CHP yönetiminin Deniz Baykal, Önder Sav ve bir kısım kazma Kemalistlerden kurtulmuş olması olumludur, ama bu olumluluk ne CHP’yi iyi-kötü bir sosyal demokrat çizgiye çekmeye yeter, ne de 2011 Haziran’ında umduğunu bulmaya.

CHP’lilerin yüzde kaçı önümüzdeki seçimlerde partilerinin iktidara geleceğine inanıyorlar bilemeyiz, fakat sandıktan birinci parti olarak çıkacaklarına bile inananların çok olduğunu sanmıyoruz.

Her ne kadar politika yapanların seçim tahminlerinde kendi kendilerini aldattıkları çok görülmüşse de şimdiki yürüyüşe “iktidara yürüyüş” demek realiteler yerine temennileri geçirmek olur. Siyasette bu kadar önemli bir değişmenin ortada hiç bir göstergesi yoktur. CHP toplumda herhangi bir coşku hatta halkta eskisinden farklı bir ilgi yaratmış değildir.

Kendisinin yüzde 25 civarında blok oyu vardır. Seçimlerden birinci parti çıkabilmesi için Genel Başkanın son Kurultay’da seçim manifestosu gibi madde madde okuduğu vaatlere toplum kulak asmaz.

CHP’nin “Yeni CHP” olabilmesi için kendisini ve politikalarını tepeden tırnağa yenilemesi gerekir. Oysa çok değil, bundan 20 yıl önce Kürt seçmenin oylarında birinci parti olan SHP’nin bugünkü hali olan CHP’nin yeni genel başkanının Kürt kelimesini ağzına alamaması partisinin nasıl bir zeminde ve hangi dengelerde olduğunu göstermektedir.

AKP’li medya CHP’nin değişmesi için “mütedeyyin” dedikleri dindar seçmene ulaşması gerektiğini söylüyorlar. Bu bir aldatmacadır. Seçmeni kazanmanın yolu dinciliğe şirin gözükmek değildir. Ecevit CHP’si Ekim 1973’te 1. Parti olarak çıkarken dini bütün Adalet Partisi’ni yenerek şaşkına çevirirken sağladığı başarı demokrasiyi savunması ve AP’nin işbirliği yaptığı 12 Mart askeri rejimine doğrudan karşı çıkması olmuştur. (Ecevit 12 Mart 1971 Muhtırasıyla uzlaşan Genel Başkan İsmet İnönü’yü protesto ederek Genel Sekreterlikten istifa etmişken, başbakan Demirel şapkasını alarak hükümetten gitmiş, parti başkanı olarak C. Başkanı Cevdet Sunay üzerinden generallere etki kurmuştu. Ecevit bu tutumuyla Mayıs 1972 Kurultayı’nda tarihi İsmet İnönü’yü yenmişti. Birinci parti çıkmasının esas nedeni buydu.)

Türban yasağının kalkmasına “Evet” demesi de CHP’yi alternatif yapmanın anahtarı değildir.

AKP basının “elit aydınlarla mütedeyyin halk kitlesi arasındaki çelişki” diyerek dini referans ögesi olarak göstermelerini bir yana koyunuz. Sorun CHP’nin ekonomik, sosyal ve demokratik programlara ve politikalara sahip olamaması, AKP’nin tuzağına düşerek CHP-AKP karşıtlığını laiklik meselesine onu da türban konusuna indirgemesidir.

Yukarıda Ecevit’ten bahsettik, bu toplum Ecevit’i bir gün bile Cuma namazında görmediği halde ona yüzde 42’ye kadar oy vermiştir. “Toprak işleyenin su kullananın” demesi, onun Cuma namazı kılmamasından daha önemli olmuştur. Askeri rejime karşı çıkması onu popüler kılmıştır.

Veya Kılıçdaroğlu yolsuzluk dosyalarıyla AKP’nin karşısına dikildiği için 2009 yerel seçimlerinde CHP’nin İstanbul’daki oyunu yüzde 10 arttırabilmiştir, namaz kılarak değil. O zamanki İstanbul İl Bşk. Gürsel Tekin’in çarşaflı kadına madalya takması sayesinde değil.

a) CHP’nin halk yığınlarının sosyal istemlerini etkili ve inandırıcı şekilde dile getirmesi ve somut ekonomik öngörülerle, inandırıcı çözümlerle toplumun önüne çıkması ve bir dizi projeyi halkın önüne koyması gerekmektedir.

b) İnsan hak ve özgürlüklerini kararlı ve tutarlı bir şekilde savunması ve talepleri siyasal, yığınsal hareketlere dönüştürmek için aktif davranması elzemdir.

Demokrasi genel laflarla olmaz. O kadarını bütün partiler yapıyor. AKP’nin demokrasi zihniyetinin karşısına çağdaş demokrasi kavramıyla çıkmak ve onu yığınlara mal etmek için köklü adımlar atmak ve yoğun siyasi, sosyal uğraş göstermek lazımdır.

AKP için demokrasi genel oydan ibarettir. TBMM çoğunluğu demektir. O kadarını 1945’te kurulan Demokrat Parti de söylemekteydi. Erdoğan’ın dilindeki “ileri demokrasi” lafı “bana oy verin, sizin için en doğrusunu ben yaparım” demektir.

Oysa demokrasi sadece çoğunluğun temsili demokrasisi değildir, çoğunluk olmayanların da hak ve özgürlüklerinin savunulması ve geliştirilmesi demektir. Tayyip Erdoğan’ın “açılım” adı altında yaptığı Kürt, Alevi, Roman toplantıları ve çıkışları birer gösteriden ibarettir. CHP ise değil Kürt sorununa çözüm önermek, Kürt kelimesini bile ağzına alamamaktadır.

Demokrasi katılımcılık demektir. Değişik toplum kesimlerinin kendi kitle örgütleriyle yönetimin politikalarında, uygulamalarında aldığı kararlarda söz ve karar sahibi olması demektir.

Demokrasi bütün toplum kesimlerinin mesleki ve temsili örgütlenmelerini geliştirmek demektir. Demokrasiyi isteyen bir parti bu örgütlenmelerde aktif olmak ve örgütlenmenin önündeki kısıtlamalara karşı mücadele etmek zorundadır.

Bu tutum aynı zamanda ademimerkeziyetçiliği demokrasinin bir parçası görmek demektir.

Günümüzün teknolojik imkânlarının kullanılmasıyla doğrudan demokrasiye hizmet edecek yöntemlerin geliştirilmesi, bu sayede elde edilecek toplumsal kamuoyu verilerinin değerlendirilmesi demokrasi kapsamına girmektedir.

Kadın hakları konusunda CHP’nin diğer partilerden farkı yoktur. Kadın-erkek eşitliği konusunda Türkiye dünyada 126. sırada ise bu yüz karasında elbette CHP’nin de payı büyüktür. “Modern Cumhuriyeti biz kurduk” ya da “Partimizin kurucusu Ulu Önder kadınlarımıza seçme seçilme hakkı tanıdı” diyerek övünmekle kadın hakları savunulmuş olmaz.

CHP kendi kitlesindeki kadınları kadın hareketinde aktif kılmak için herhangi bir çaba göstermemektedir. Örneğin 2007’deki Cumhuriyet Mitinglerine askeri vesayet için katılan kadın kitlelerinin onda biri bile demokratik kadın eylemlerine katılacak sosyal bilinçte değildir.

İster Kürt nüfusun yoğun olduğu illerde, ister İstanbul’da yapılan kadın etkinliklerine BDP’li kadınlar binlerce kişi olarak katılırken, yüzde 25 oyluk CHP’nin kadın kitlesi İstanbul, Ankara, İzmir’deki kadın hareketinde yoktur.

Çevrenin korunması, doğal ortama sahip çıkılması mücadelesinde tek tek CHP’li kadınlar yerel olarak aktif olsalar bile bu onların kişisel tutumudur, partinin bu konuda çabası yoktur. Onun için varsa yoksa laiklik ve başörtüsü önemlidir.

AKP’nin en belirgin özelliği dindarlık değildir, ultra-liberalizmdir. Sanıldığının aksine, temel referansı İslam değildir, paradır. “Paranın dini, imanı, milliyeti olmaz” diyen Erdoğan’ın kendisidir. AKP devlet imkânlarıyla zenginler yaratmaktadır. Yerel CHP örgütlerinin bunların hepsinden haberi vardır, ama parti atalet içinde hırsızlığa, kayırmacılığa karşı aktif değildir.

CHP’nin AKP liberalizmine, haraç mezat her şeyi satmasına (sıra ormanlara gelmiştir) karşı hiçbir programı ve projesi yoktur.

CHP’nin sosyal programları nedir? Ona oy verenler Kemalizmine vermektedirler. Oysa Kemalizm karın doyurmaz. Kemalizmin içinde karın doyuracak ideolojik ögeler yoktur. Altı Ok’taki “Halkçılık” ilkesi partinin adındaki “Halk” kelimesi kadar kof bir laftır.

Ve nihayet, gerek toplumsal gelişme için gerek sosyal yatırımlar için kaynak nerededir? Bunu topluma göstermek gerekmektedir. Nesnel olarak bakıldığında bu kaynak savunma bütçesinin kısılmasından sağlanacak fonlardadır.

Ama partisiyle ve kitlesiyle en azından on yıldır askerin ve onun otoritesinin sözcülüğünü yapan bir parti bunu asla yapmayacaktır.

Bu nedenlerden dolayı Kılıçdaroğlu’nun sevimli imgesi onu ve partisini Türkiye’nin kaderini etkileyecek bir profil kılamayacağı gibi, bu toplumsal yapıdaki CHP’nin AKP’ye alternatif oluşturmasını da beklemek doğru değildir

Çıra gibi

R. Tayyip Erdoğan'dan, gerilimi düşürmek için "yumuşak" konuşması isteniyor. "Öfkelenme, sakin ol!" deniyor kendisine. "Toplumbilimci" geçinenlerin, gördükleri "yakın tehlike"ye karşı bulabildikleri tek çare bu.

Peki, siyasal gerilimin dozunu düşürmek için "gerilimin" diğer tarafı olan öfkeli halk kitlelerinin de "yumuşaması" gerekmez mi? Buna bir çareniz var mı?

Gerilimi Başbakan Erdoğan'ın öfkesi yaratmıyor. Aksine, Erdoğan'ın kendisi gerilime öfkeleniyor. Korku'nun öfkesidir bu, ya kaçacak, ya da saldırganlaşacaktır. Toplumsal gerilim bu noktaya geldikten sonra başka çare yoktur.

"Gerilim!" dedikleri de bir kaç çürük yumurta ya da yakına gelip yüzüne bir kaç söz etmekten ibaret. Sanılıyor ki başbakan'ın öfkesi bunadır. Hayır. Azgınlaşan polisine arka çıkması, henüz daha konuşmaya başlamamış olanlardan duyduğu korkudandır.

Gençlerin ya da çocukların ya da kadınların ya da işsizlerin dışa vuran bu sempatik öfkesine siyasette "öfke" denilmez. Asıl "öfke", bu medyatik protestoları seyreden milyonların diş bilemesinde, sıkıp kanattığı avuçlarında, boğazına kadar gelmişken geri yuttuğu, sessiz okkalı küfründedir.

AKP'nin yalan söyleme ve aldatma kapasitesi sınırsız olabilir. Ancak, inandırma kapasitesi, yığınların somut deneyimleri ile yüklendiği bilinç ya da duygu ile sınırlıdır. Gerilim, bu sınırın daraldığına işaret ediyor.

Bu duruma gelinmişse, siyaset hamiledir. Bariz örneklerinden biri, Kürtlerin Türklerden çözüm beklemek yerine Türklere kendi çözüm platformunu sunması, sen çözemiyorsan, al işte, ben çözüyorum demesidir.

Hükümet, sadece kendisine karşı eften püften parlamento içi aktif siyasi muhalefeti değil, toplumu tehdit etmeye başlamıştır. "Herkes yaptığının sonuçlarına katlanır" söylemine geçmiştir. Rejimin Kürt ayağı çökerse, diğer bütün desteklerinin de çökeceğini bildiği için, bugüne kadar hiç oynamak zorunda kalmadığı iktidar kartlarını kullanacağını duyurmaktadır. İnandırmakta zorlandığını korkutmaya sıra gelmiştir. Önemli olan bunun "diktatörlük" veya "faşizm" olmayacağını merak edip tartışmak değil, AKP'yi geldiği yere gönderecek bir siyasetin, elbirliği ile ve erkenden kotarılmasıdır.

Sayı 40 - İçindekiler

Çıra gibi (KIZILCIK)
40. sayı kapakLozan kabusu ve tapusu
CHP: Boş ümitler

Referandum 2011 (Yalçın Yusufoğlu)

Referandum sonrası bazı değerlendirmeler ve 'Beyaz Türkler' (Sema Erder)

Türbana mı, kadına mı özgürlük? (Cemal Candaş)

Bir acayip örgüt davası (Mahir Sayın)

Süreci yanlış okuma ve siyasetsiz kalma (İ. Barut)

Bir siyasal tahakküm aracı: Zorunlu din dersi (Erdoğan Aydın)

AKP'nin II. Dönem kadın politikaları (Hülya Osmanağaoğlu)

24 Ocak kararları ve Türkiye (Özcan Çağlar)

Mehmet Bekaroğlu ile konuşma

2011 genel seçimi ve CHP (Tevfik Çavdar)

Bu bir gönüllü birlik planıdır

Cumartesi anneleri 300. kez

Latin Amerika'da seçimler (Zeki Yavuz)

Bir kadın (Aysel Güzel)

Nihat Sargın  

Devrimci bilimadamı Prof. Fahrettin Petek'i kaybettik      

Hrant Dink davası

Şahinkaya olayı         

Anadil zihinsel gelişimin en etkili aracıdır (Ali Mahir Abdik)

Şirazlı Hafız (Refik Zerengil)

1915'de Almanlar olay mahallindeydi (Yeşim Dinçer)

Frans Hals: Bir portre ustası (Ayfer Coşkun)

İki tutam saç: Dersim'in kayıp kızları           

Arif Damar

Futbolcular ürün, taraftar tüketici (İvan Ergiç)

Belge
Akdeniz'in çığlığı (Akdeniz için İklim Birliği)

Tarihten
Madam Curie