Yeni Anayasa

Anayasalar, hiç şüphesiz, yapıldıkları toplumsal koşulların ürünü olduğu kadar yeni toplumsal koşulların oluşmasının da zeminini kurarlar. Osmanlı'dan bu yana Türkiye'deki tüm yeni anayasalar önemli toplumsal ve siyasal altüst oluşların sonucunda ortaya çıktı. Kanun-i Esasi'den 1921 ve 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunları’na, 1961 ve 1982 Anayasa’larına kadar ve hattâ 12 Mart sonrasında 1961 Anayasasında yapılan kapsamlı değişikliklere kadar tüm yeni anayasaların arka planında bu toplumsal ve siyasal hareketlilikleri ve değişimleri görmek mümkün.

Anayasaların niteliği bizde genellikle yapılış şekli üzerinden tartışıldığından ötürü, yapıldığı koşullara ve bunun toplumsal dinamiklerine, olağanüstülüğüne dikkat hâliyle daha az çekiliyor. Kitaplı dinlerden geldiğimizden olsa gerek, her iktidarın, gücü yeterse, kendine bir anayasa istemesinde garipsenecek bir yan zaten görülmüyor. O kadar ki, anayasa yapmayan darbeye darbe bile denmiyor! Hal böyle olunca, seçimle gelen bir Meclis ve hükümetin yeni anayasa talebinin de bir darbe girişimi olarak algılanması da doğal oluyor. Ne de olsa anayasaların yapıldığı konjonktürler olağanüstü toplumsal koşullara denk düştüğünden, anayasalar toplumsal düzende değişiklikler teklif ediyor ve yine tanımı gereği böylesi değişiklikleri teklif etme ve hayata geçirme hakkı orduya tanınan özel bir “hak oluyor”. Daha sonra topluma onaylatılmış olsa bile bu değişmiyor. Onaylamak bir vatandaşlık ödevi. Bu, en azından son elli yılın hâdisesi ve yaşayan kuşakların bilincine zorun gücüyle kazınmış bir gerçek.

Bu sadece bilince kazınmış değil, anayasalara da yazılmış bir gerçek. Başlangıç bölümü, "Tarihi boyunca bağımsız yaşamış, hak ve hürriyetleri için savaşmış olan;

Anayasa ve hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla meşruluğunu kaybetmiş bir iktidara karşı direnme hakkını kullanarak 27 Mayıs 1960 Devrimini yapan Türk Milleti; …" diye başlayan ve ardından kurulacak düzenin anahatlarını tarif eden 1961 Anayasası; yine Başlangıç bölümü, "Ebedi Türk vatan ve milletinin bütünlüğüne ve kutsal Türk Devletinin varlığına karşı, Cumhuriyet devrinde benzeri görülmemiş bölücü yıkıcı kanlı bir iç savaşın gerçekleşme noktasına yaklaştığı sırada;

Türk milletinin ayrılmaz parçası olan Türk Silahlı Kuvvetlerinin, milletin çağrısıyla gerçekleştirdiği 12 Eylül 1980 harekâtı sonucunda…" diye başlayan ve yine ardından kurulacak düzenin anahatlarını tarif eden 1982 Anayasası bunun örnekleri.

AKP'nin gündeme getirdiği yeni anayasa da bu kuralın istisnası değil. Bu yüzden de vâsiler eliyle getirilmeyen bir anayasa mevcut toplumsal düzene karşı bir darbe gibi algılanıyor. Halbuki yeni anayasa teklifi AKP'nin cebinden birden çıkmış bir şey değil. Hattâ yeni anayasanın hayli gecikerek yapılmış bir anayasa olacağı bile söylenebilir. 12 Eylül Anayasası, daha mürekkebi kurumadan tartışılmaya başlandı. 25 yıldır tartışılıyor. 1982 Anayasasının değiştirilmesi yönündeki talepler ve mücadelelerin tarihi neredeyse Anayasa’yla yaşıt.

12 Eylül Anayasası’nın değiştirilmesi yönündeki 25 yıla yayılan talepler ve mücadelelerin tümünün aynı yönde olduğunu ve birbirine bakıp beslediğini söylemek mümkün değil. Antidemokratik, otoriter ve baskıcı 1982 Anayasası’na asıl itiraz doğal olarak soldan geldi. Sol, seksenlerin ortasından itibaren 1982 Anayasası’nın getirdiği YÖK gibi kurumlara, sendikal yasaklar, siyasal örgütlenmenin önündeki yasaklar, seçimlerdeki ülke ve bölge barajları, dernek kurma ve derneklerin siyaset yapmasının önündeki yasaklar gibi hükümlere, 141-142. Maddeler gibi düşünce ve ifade özgürlüğünün önüne dikilen engellere, yayınlar üzerindeki yasaklama ve baskılara, gözaltı süresi ve gözaltı, cezaevi şartları gibi baskılara ve insanlık dışı uygulamalara, idam cezasına, sıkıyönetim ve olağanüstü hal uygulamalarına, Kürtçe üzerindeki yasaklara karşı mücadele verdiği gibi 1982 Anayasasının toptan değiştirilmesi için de mücadele etti. Solu bu mücadelesinde sosyal demokrasi de destekliyordu, en azından bu demokrasi mücadelesine karşı durmuyor, bu mücadeleyi her zaman gerçekçi bulmasa bile anlamlı buluyordu.

Solun 12 Eylül düzenine ve anayasasına karşı oluşturduğu bloğun karşısında ise, kimi istisnalar ve münferit konulardaki itirazlar dışında sağ duruyordu. Süleyman Demirel'in daha altmışlı yıllarda ilan ettiği gibi, "topluma bol gelen" 1961 Anayasası yerine, demek ki toplumun üzerine cuk oturan 12 Eylül Anayasası giydirilmiş, bu da gayet yakışmıştı. Orasından burasından sıkıyorsa, bunlar da ufak tefek tadilatla düzeltilir, hallolur giderdi. Sağın demokratlığı, mevcut anayasa ile gayet barışıktı. Zaten esas mesele Türkiye'nin “komünistlere kaptırılmaması”ydı. Devletin korunmasıydı. Yoksa devlet, millet elden gidecekti. Devlet kendisini topluma karşı koruyamazsa, zaten demokrasi falan da olmazdı. Mesele, toplumun önce şöyle bir hizaya getirilmesi meselesi idi. İşçi hakkıymış, grevmiş, özgürlükmüş, eşitlikmiş derken üretim kaybı arş-ı alayı aşmıştı. Mesele, önce ekonomi, sonra demokrasiydi. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın halâ da söylediği gibi, kişi başına on bin dolar olmadan demokrasi olmuyordu. On bin doları getiren demokrasiyi alıyor, getiremeyene diktatörlük kalıyordu.

En azından seksenlerin sonu, doksanların başına kadar Anayasa karşısındaki tutum bir turnusol kağıdıydı. "Anayasa değişsin mi," sorusuna evet diyen solcu, hayır diyen sağcı idi.

Millî iradeyi çoğunluğun oluşturduğu, çoğunluğun oyuna sahip olan hükümetin ise millî iradenin temsilcisi olduğu düşüncesine sahip olan sağ için, ideolojik tercihi bir yana, 12 Eylül Anayasası’nın otoriter, yasakçı baskı yanları bulunmaz bir nimetti. Ne de olsa toplumsal hareketin ekonomik gelişimin önüne geçmesinden duyulan rahatsızlığın ilacı toplumsal hareket ve gelişimin budanmasıydı. Siyasal özgürlükler, katılımcılık, çoğulculuk, hele hele bu hakları ulusal düzeyden evrensel düzeye çıkaran insan haklarının ise zinhar yanına yaklaşılmaması gerekirdi.

1791 yılında yapılan Fransız Anayasasından (İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi) neredeyse iki yüz yıl sonra burjuva cumhuriyetin insan hakları, genel mutluluk, ortak yarar kavramlarına bu kadar mesafeli ve soğuk olmasına şaşırmamak mı gerekir?

Birinci Maddesinde, "İnsanlar hukuk açısından özgür ve eşit doğarlar; özgür ve eşit yaşarlar. Toplumsal farklılıklar ancak ortak yarara dayanabilir," diyen İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisinin bu hükmünün iki yüz önce insanlığın önüne açtığı ufkun aydınlığının zerresi 1982 Anayasasının üzerine düşmemişti. Cumhuriyetin niteliklerini düzenleyen 1961 Anayasasının 2. Maddesindeki "insan haklarına … dayanan" ifadesinin 1982 Anayasasında "insan haklarına saygılı" olarak düzeltilmesi Anayasa’nın rotasına işaret ediyordu. Türkiye'de sağ her rengiyle bu rotanın sadık bir savunucusu oldu.

Doksanların ikinci yarısına, tam tarih vermek gerekirse 28 Şubat'a dek toplumsal muhalefetin merkezinde 12 Eylül rejiminden demokrasiye geçiş ve 12 Eylül Anayasasını değiştirmek vardı. Bu süreçte ilk fire, benzeri bir programla ve taleplerle hükümet ortağı olan SHP'nin de 12 Eylül rejimini değiştirmek yerine onun sürdürücüsü, taşıyıcısı hâline gelmesiyle verildi.

Yine doksanların ortasından itibaren, sosyalizmin yıkılışı ertesinde, kurulmakta olan yeni dünya düzeninin ve daha sonra Avrupa Birliği'nin bir parçası olmak için anayasal düzenlemelerin gerekliliğine işaret eden liberal bir eğilim ortaya çıktı. Bu liberal eğilim solun demokratik taleplerine yakın dururken, ekonomik beklentileri taban tabana zıttı.

Anayasaya yöneltilen eleştirilerin bir diğer ucunu da, 28 Şubattın ertesinde siyasal İslamın dinsel inanç merkezli, dar kapsamlı eleştirileri oluşturdu.

Böylece solun 12 Eylül Anayasası’na ve rejimine eleştirisini tamamen paylaşan ancak Kürt sorununu daha fazla öne çıkartan Kürt hareketi ile birlikte 12 Eylül Anayasası’na dair eleştirilerin hemen hepsinden söz etmiş sayılabiliriz.

Bu yaklaşımların her biri bir diğeriyle bakışan ve birbirini destekleyen konumda olmadığı gibi, 12 Eylül rejimi her yeni hükümetle kendini bir kez daha yeniden ürettikçe, sosyal demokrasi gibi kimi siyasal eğilimler 12 Eylül rejimine ve 1982 Anayasasına karşı pozisyon değiştirdikçe, sol bu mücadelesini başarıya ulaştıramayıp toplumsal dayanaklarını kaybettikçe, 1982 Anayasasını değiştirme yönündeki mücadeleler tavsadı. Üstüne üstlük AB aday üyeliği sürecinde 2001 ve 2004 yılların’da yapılan görece kapsamlı anayasa değişiklikleriyle yeni bir yola girilmiş oldu.

AKP, AB uyum sürecinde yaptığı anayasa değişikliklerinin ardından 2007 seçimlerine yeni bir anayasa yapılması vaadiyle girdi. AKP burada liberal yaklaşımı benimsemiş görünüyor: "Cumhuriyetimizin 100. yılına yaklaşırken, ülkemiz sivil bir uzlaşma anayasasını hak etmektedir. Partimiz, yeni anayasanın, devlet-toplum-birey arasındaki ilişkileri hak, özgürlük ve sorumluluk temelinde düzenleyen bir toplumsal sözleşme niteliğinde olmasından yanadır.

Yeni anayasa, Cumhuriyetimizin değiştirilemez temel nitelikleri olan demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti ilkelerini tam olarak hayata geçirmeli, bireylerin haklarını en etkili şekilde korumalı, temel hak ve özgürlükleri 'İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin ve 'Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin getirdiği ilke ve standartlarda güvence altına almalıdır." (AKP'nin 2007 Seçim Beyannamesi, Güven ve İstikrar İçinde Durmak Yok Yola Devam, Haziran 2007, sayfa 12.) AKP seçim beyannamesinde ayrıca bu anayasanın parlamenter sistemi esas almasını, Cumhurbaşkanı’nın konum ve yetkilerini buna göre tanımlamasını, temsilî demokrasiden katılımcı demokrasiye geçilmesi ve bu anayasanın en geniş toplumsal uzlaşmayla hazırlanmasını istediğini belirtmektedir.

Hâkeza AKP'nin hazırlattığı anayasa taslağı da bu doğrultudaymış gibi gözükmektedir. Ancak bunun AKP'nin tüm niyetlerini tam olarak yansıttığını söylemek mümkün değildir.

"Yetkisini millet iradesinden alan siyasal çoğunluğun hukuka, anayasaya, evrensel hak ve özgürlüklere bağlı kalarak, sorumluluğunu taşıdığı kararları alma yetkisi tartışılamaz.(abç) Ancak demokrasi bir çoğunluk yönetimi olduğu kadar, çoğulcu bir yönetimdir." (AKP'nin 2007 Seçim Beyannamesi, Güven ve İstikrar İçinde Durmak Yok Yola Devam, Haziran 2007, sayfa 10.) AKP bir yandan çoğulculuk, katılımcı demokrasi anlayışına vurgu yaparken, sağın siyasal kültürünün bir parçası olarak ve daha da önemlisi, özellikle cumhurbaşkanı seçimi sürecinde yaşadığı sorunlardan, yeterli çoğunluğa sahip olsa bile bu çoğunlukla cumhurbaşkanı seçememiş olmasından çok etkilenmiş gözüküyor.

Bir yandan parlamenter sisteme vurgu yaparken, diğer yandan cumhurbaşkanını halkın seçmesi yönünde anayasa değişikliği yapması, AKP'nin yatkın olduğu yöne, yani çoğunlukçuluğa işaret ediyor. Özellikle AKP'nin ve Tayyip Erdoğan'ın gelen eleştirilerle ilgili, "herkes kendi işine baksın," "siz bizi ne hakla eleştirirsiniz" (bunlar TÜSİAD ve benzerlerine), "ananı al da git" (bu da halka) yollu tutumları bu gerçeğe işaret ediyor. AKP hükümeti kuracak, anayasayı değiştirecek, yasa yapacak, vb. çoğunluğa ve yetkiye sahip olduğu andan itibaren millî iradeyi temsil etme, hayata geçirmek hakkını yalnızca kendinde, çoğunlukta görüyor. Millet, halk, vatandaş sadece seçmen olacak, siyasete katılımı bununla sınırlı kalacak, seçilen parti ise "millî irade"yi temsil edip hayata geçiren güç olacaktır. Bu "saf millî irade"ci yaklaşım (Bülent Tanör) 12 Eylül Anayasası’nın toplumu siyaseti dışında tutan anlayışıyla uzlaşmakta, yalnızca çoğunluğun üzerindeki "seçilmemiş" olanların yetkilerini törpülemek istemektedir. Devlet iktidarından “çoğunluğun temsilcileri”ne daha fazla pay, daha fazla kontrol, daha fazla yetki istemektedir.

AKP'nin son genel seçimlerdeki başarısı üzerine ifade ettiği "toplumsal merkez" kavramı, cumhurbaşkanı seçiminde karşılaştığı güçlüklerle de birleştirildiğinde AKP'nin yeni bir anayasa yapılması arzusunun esas kaynağına işaret ediyor.

Bu, toplumsal merkezle siyasal merkez (devlet) arasındaki mesafenin toplumsal merkez lehine kapatılmasını içeriyor. AKP toplumsal merkezin özünü dindar vatandaşta gördüğü ölçüde siyasal merkezin ideolojik pozisyonunu toplumsal merkeze yaklaştırmayı arzulamaktadır.

Son olarak AKP 1982 Anayasası’ndan bile temizlenemeyen kimi sosyal hakları ve ödevleri, kamucu yönelimleri temizleyerek liberal ekonominin önündeki son engelleri de temizlemeyi öte yandan özellikle temel hak ve hürriyetlerde bireyi devlete karşı daha fazla korur görünen değişikliklerle AB üyeliği sürecinde anayasal uyumu tamamlamayı istemektedir.

AKP'nin şu anda karşısındaki en güçlü muhalefeti ise böylesi bir anayasa değişikliğiyle iktidarları sarsılacak olan sivil-asker bürokrat elitle, burjuvazinin pozisyon kaybeden veya kaybetme korkusu yaşayan kesimleri temsil etmektedir. Bunların milliyetçi-devletçi ideolojiyle kitleleri harekete geçirme yetenekleri de ortada. Kimse iktidarını, iktidardaki payının bir kısmını sessiz sedasız teslim etmez. Yeni anayasa yapma girişimini kadük bırakmak, 1982 Anayasasının vazgeçilmez olduğunu kanıtlamak, hiç olmuyorsa pozisyonunu azami oranda koruyacak uzlaşmalara gitmek bu cenahın önündeki seçenekler olarak duracaktır.

Burada toplumsal kutuplaşma elde var birdir. Ancak yüzde 60 ile kabul edilen 1961 Anayasası buna örnektir. Yüzde 90 ile kabul edilen 1982 Anayasası ise kimseyi kandırmamalı. “Hayır” propagandasının yasaklandığı ve yalnızca “evet” oyu için propaganda yapılabildiği, seçmenin neredeyse açık oy kullandığı ve daha da önemlisi bu anayasaya evet oyu vermezseniz, başınızda kalmaya devam ederim diyen 12 Eylül cuntasının baskısıyla bu oya ulaşılmıştır.

11 Eylül 2001 ertesi güvenlik paranoyalarının arttığı, dünkü ittifakların hepsinin parçalandığı, otoriter eğilimlerin güç kazandığı bir dünyanın içerisinde toplumsal reformlar yapmaya çalışmanın özel güçlükleri de durmaktadır. AB'ye uyum yasalarını çıkarırken seçimin hemen arifesinde PVSK'da aksi yönde değişiklikleri yapmakta bir an tereddüt etmemiş, düşünce ve ifade özgürlüklerini genişletme hedefi 301. Maddenin acı uygulamalarıyla paramparça olurken hiçbir şey yap(a)mamış bir hükümetten söz ediyoruz. Medeni Kanundaki değişikliklerle eşitlik yönünde kimi olumlu kazanımlar elde etmiş olan kadınları yeni Anayasa taslağında "özel surette korunmayı gerektiren kesim" düzeyine getiren bir anlayıştan söz ediyoruz.

Burada AKP'nin en temel zaaflarından biri, çoğunlukçu demokrasi anlayışına da paralel olarak, aldığı oyları bizatihi bir toplumsal dinamik sanmasıdır. Aldığı oyların ayrıca bir gücü varmış gibi davranmaktadır. Halbuki bu güç zaten AKP'nin, hükümet kurabilen milletvekili sayısına zaten olmuştur. Elbette, büyüklüğün bir çekim gücü olur ve bu oy toplamını oluşturan bir dizi toplumsal dinamik vardır ve bunlar hareket halindedir ama tüm bunlar oyların kendisini bağımsız bir toplumsal dinamik derecesine yükseltmez.

Bu yüzden AKP'nin arkasına aldığı toplumsal dinamikleri harekete geçirme gücü hep az oluyor. Gücünü kanıtlamak için her seferinde sandığa işaret etmek zorunda kalıyor.

Kurulan bu anayasa denkleminin dışında kalana baktığımızda ise, gördüğümüz, bu burjuva kampların dışında ama bunların siyasal ideolojik etkisi altında kalan büyük halk kesimleri; işçiler, emekçiler, ezilenler, yoksullardır. Bunlardan beklenen, seçmen olarak sandığa gidip kendilerine şöyle veya böyle sunulanı onaylamaktan ibaret olacak pasif bir mekanizmayı işletmekten ibarettir. Bunun 12 Eylül rejiminin mantığından farkı nerede? Kitlelerin politizasyonundan böyle ölesiye korkan bir toplumsal düzen tasarısı 12 Eylül rejiminin yaşadığı açmazların ve bunlara baskıdan başka bir çözüm bulamayan çaresizliğinden daha farklı ne üretebileceği düşünülebilir ki?

Evet, isteyen, din dersi almak isteyenlerin mi, yoksa almak istemeyenlerin mi dilekçe vereceğini olanca hevesi ve iştahıyla tartışmaya devam edebilir. Ama tam burası başa dönmenin yeridir. Anayasalar, hiç şüphesiz, yapıldıkları toplumsal koşulların ürünü olduğu kadar yeni toplumsal koşulların oluşmasının da zeminini kurarlar. Yeni anayasa, yapılmasını zorlayan nesnel koşullara yanıt üretemezse, 1982 Anayasası’nın yapıldığı ilk günden beri varolan ve kendisini yeniden üreten açmazların kamburunu halâ sırtında taşıyarak bir kez daha değiştirilmeye mahkûm bir hayat sürmeye başlayacaktır. Eğer yeni anayasa, Kürt sorununa, kronik hâle gelen ve artan işsizliğe, işçilerin ve emekçilerin sürekli gerileyen ücret düzeylerine, köylünün yıkımına ve göçlerin yarattığı sorunlara, kadınların ezilmesine, çevrenin yıkımına, eğitim, sağlık, barınma sorunlarına karşı yasal güvenceler oluşturmayacaksa, bunun çözümünün toplumsal dinamiklerinin önünü açmayacaksa, değişen pek bir şey olmayacak, temel hak ve özgürlükler yine kâğıt üzerine yazılmış ve "ancak" kaydına bağlanmış olacaktır.

Bu nesnel koşullar ancak onun mağdurları tarafından değiştirilebilir. Demek ki, 12 Eylülün ve onun toplumsal düzeninin mağdurları kimler ise onu değiştirecek olanlar da onlardır. Değişimin motoru olacak toplumsal güçlerin; işçi ve emekçiler, Kürtler, kadınlar, yoksullar, işsizler ve ezilenlerin önüne dağınıklık ve örgütsüzlüklerini aşmalarına olanak sağlayacak koşullar bir kez daha geliyor. Bu kuvvetlerin mevcut hâli onların yeni bir toplum tasavvuruyla hareket etmelerine olanak vermese bile "özgür ve eşit doğan, özgür ve eşit yaşayan, toplumsal farklılıkları ancak ortak yarara dayanan" bir toplum için birleşik bir mücadele hattı örmelerinin yolunu açıyor. Farklı toplumsal taleplerini birbirleriyle paylaşarak taleplerini ve mücadelelerini ortaklaştırma olanaklarını sunuyor. Yalnızca seçmen olarak rızalarını vermeleri için açılan kapıdan içeri, hiç davet edilmedikleri bir kimlikle, eşit ve özgür bir toplumun yolunu döşemek üzere mücadele hattı ören birleşik bir kuvvet olarak girebilirler.

Tarihe Nasıl Bakmalı?

Tarih insanların ve kavimlerin hal ve durumlarının nasıl değişmiş olduğunu, devlet sınırlarının nasıl genişlemiş, kuvvet ve kudretlerinin nasıl artmış bulunduğunu, ölüm ve yıkılma çağı gelinceye kadar yeryüzünü nasıl imar ettiklerini bize bildirir. Bu,tarihin zahiri manasıdır. Tarihin içinde saklanan mana ise incelemek, düşünmek, araştırmaktan ve varlığın sebep ve illetlerini dikkatle anlamak ve hadiselerin vuku ve cereyanının sebep ve tertibini inceleyip bilmekten ibarettir. İşte bundan dolayı tarih şereflidir ve hikmet'in içine dalmıştır. Bundan ötürü tarih, hikmet=felsefe ilimlerinden sayılmaya layıktır." ( 1)

İbn-i Haldun

"Ama sosyalist insan için dünyanın tarihi denen şeyin tümü, insan emeği yoluyla insanın yaratılmasından başka bir şey olmadığına göre, doğanın insan için oluşumundan başka bir şey olmadığına göre, kendi doğumunun, kendi oluşum sürecinin yalanlanamaz ve göze görünür kanıtı gene kendisidir." (2)

Karl Marx

GİRİŞ

Türkiye'de solun kendi tarihiyle ilgilenme, öğrenme, keşfetme, açığa çıkarma ve nihayet yazma, "resmîleştirme" çabaları hep güdük kalmıştır. Geçmiş dönem solcularının yaşadıklarını bir tarih formunda düşünmeleri, deyim yerindeyse kendi "vakanüvislerini" çıkarmaları pek düşünülemezdi. Belge bırakmak da solun tarihi ağırlıklı olarak yeraltında geçtiği için pek mümkün görünmüyordu. Belge bırakmak aslında iki türlü olabilir. Birincisi, solun, sol hareketlerin siyasal faaliyetle, ya da daha dar anlamda kendi siyasal mücadeleleriyle ilgili politik örgütlenmeye ve mücadelenin teknik boyutuna ilişkin belgeler, ikincisi ise siyasal hareketlerin ideolojik, politik düşüncelerini, değerlendirmelerini içeren, Marksist hareketin karşılaştığı ideolojik, politik sorunlarla ilgili belgeler, dokümanlar, daha doğrusu ürünler olabilirdi. Ne yazık ki Türk solu her ikisinde de yoksuldur. Solun bu kapsamda sayılabilecek ürünleri, genellikle kısır polemiklerden ve aşırı bir şekilde savunma konumlarından yazılmış yazılardan, makalelerden ibarettir. Yine de son dönem, belge bakımından, önceki dönemlere oranla daha şanslı sayılabilir. Ama bugüne kadar tarih yazımı asıl olarak yalnızca tanıklıklara, polis ve mahkeme kayıtlarına dayandı. Bu tanıklıklar da tanıkların birbirlerine olan öfke ve nefretleriyle yaralıydı. Demek ki bunların toplamından bir sol tarih yazımı çıkartmak zor olacaktı. Solun tarihini yeniden yazma çabası, "büyük yenilgi" sonrasında yeniden canlandı. Bu kez tarihi yazmak isteyenlerin ağırlıklı bölümü geçmişi pek iyi duygularla hatırlamayanlardan oluştu ve onlar da sonradan gelen dönemin, neo-liberal ideolojik baskının tarih yazımını doğrudan etkileyen rüzgârlarıyla eğilip büküldüler ve neyin tarihini yazmaya çalıştıklarını unuttular. Ortada belgeler olsa ve ciddi kurumlar tarafından yayınlansalar bile belgeleri tartışanların önemli bir bölümü, şimdilik, tarihe ve kendi tarihlerine pişmanlığın, yenilginin gözleriyle bakıyorlar. Ortada bir tartışma var gibi görünüyor. Bu tartışma şimdilik yalnızca geçmişin ciddi bir biçimde değerlendirilmesinden çok "yenilginin" ifadesinin alınması gibi dar bir amaçla kendini sınırlamış durumdadır. Kuşkusuz, solun kendi tarihi ile ilgili bilgilenmeye, bunun için de bilgi birikimine, belgelere ve ciddi bir tartışmaya ihtiyacı büyüktür. Bu bilgiye ulaşabilmek, eldeki belgeyi yorumlayabilmek, daha sonra bir tarih yazımına dönüşebilmesini sağlamak için genel olarak tarihe son yıllarda unutulmuş tarih bilinciyle, yani teorik bir bakışla yaklaşmakta büyük yarar var.

***

Yeryüzünde olayların, ulusların birbirleriyle ilişkilerinin, saldırganlıkların, yıkımların, sistem değişikliklerinin hızlandığı, hızlandırıldığı, birbirine bağlı, "domino etkisi" tanımına uygun olarak geliştiği, tek tek insanları, bireyleri doğrudan, birebir etkilediği ve bu etkilemenin bugüne kadar olduğundan daha fazla hissedildiği, görüldüğü, insanların karşı koymaya ya da boyun eğmeye zorlandığı günlerdeyiz. Bu köşeye sıkışma durumunun "devrimci durum" ya da benzeri bir tanımla henüz ilgisi yok. Söz konusu durum, aynı zamanda insanlarda ve politika alanında kafaların iyice karışmasıyla da kendini gösteriyor. Anlık, günlük değerlendirmeler insanlara yön veriyor. "Doğrularla" "eğrilerin" aynı anda, aynı kişi ve çevrelerde hızla yer değiştirdiği görülebiliyor. Tarihte böyle sıkışma aralıkları var. Kısacası bu, insanlığın başına ilk kez gelmiyor, ama insanlığın her bu türden aralıkta bir öncekine göre durumu çok yönlü olarak daha yoğun yaşadığı söylenebilir. Bunun nedenleri arasında herhalde yoğun "bilgi" akışının, enformasyon bombardımanının bir etkisi vardır. Popüler kültür saldırısının bu yetkin ve yaygın araçla birlikte ideolojik bir "üstünlük" kurduğundan belki söz edilebilir. Malumat arttıkça bilginin azaldığından ve bilincin bulandığından söz etmek herhalde yanlış olmaz.

İnsanlığın karşılaştığı bu sıkışma ânının iki temel nedeni olduğundan söz edilebilir. Bunlardan birincisi artık doğanın kendini yenilemekte zorlanmasıdır. Bununla doğa ile onu çok kötü kullanan insan-sistem arasındaki olumlu-olumsuz, insani-gayri insani ilişkiyi anlatmak istiyorum. Bu durumun insan yaşamına ilişkin çok sayıda yeni sorun doğurduğu, bu sorunların ise insanları her geçen gün biraz daha doğrudan etkilediği de gözle görülüyor. Gerçekten de çevre insan ilişkileri ve burada aynı anlama gelmek üzere sorunları artık ideolojik ve politik değerlendirmelerin önemli bir unsuru hâline gelmiştir.

İkincisi ise, insanlığın toplumsal gelişimin önünü tıkayan, gelişimi önleyen toplumsal formasyonu değiştirememek, dönüştürememek, formasyonu belirleyen üretim ilişkilerini, kapitalizmi, yani önümüzdeki en büyük sorunu aşmakta zorlanıyor olmaktır. Üstelik bu kapitalizm, ulaşabileceği en üst aşamaya da ulaşmış, insanlık için daha uygun koşulları vaat eden ve daha "kolay" gerçekleştirilebilecek bir sistem için nesnel koşulları yaratmış durumdadır. Değişime uğramayan, dönüşmeyen, ilerleme tarafından belirlenemeyen toplumsal formasyon çürüme belirtileri gösterir. Bu çürüme toplumsal hayatın her yanına sızar. Doğa ve doğayla birlikte onunla ilişki içindeki insan bu çürümeden nasibini alır. Karşılaştığımız bu durumun, bu güncel tarihsel olgunun teorik bir alt yapısı var. Bu nedenle de biz bir kere daha tarihle, tarihin materyalist yorumuyla ilgilenmek durumundayız. Öyleyse bu iki temel nedenle ve bunların birbiriyle ilişkisi üzerinde durmak yerinde olacaktır. Doğa-insan ilişkisi, bu ilişkide emeğin yeri ve rolü, tüm bunları kapsamak üzere toplumsal formasyonu belirleyen unsur olarak günümüz kapitalizminin durumu ele alınmadan, konuyu tarihle ilişkilendirmek mümkün olamayacaktır.

Marx'ın Feuerbach Üzerine Tezler'inin üçüncüsü, insanla doğanın karşılıklı ilişkisini ele alır. Bu ilişkinin gerçekleşmesinde başrol ise emeğindir. Marksizmin toplumsal gelişme ile ilgili tahlillerinin tümü de emek kategorisine dayanır. Çünkü emek, her şeyden önce insanın varoluşunun bir önkoşuludur. Emek, insanla doğa arasındaki etkileşimi, karşılıklı ilişkiyi dolayımlayan ve hep dolayımlayacak olan doğal zorunluluktur. Eğitenin de eğitildiğini vurgulayan Üçüncü Tez, koşullar (doğa)/insan ilişkisinde insana aktif, eylemli bir yer veren materyalizmden söz eder. Koşullar (doğa) insanı eğitir, ama aktif materyalizm, eğitenin de eğitilmesi gerektiğini unutmaz. "İnsanların koşulların ve yetiştirilişin, dolayısıyla değişmiş insanların da başka koşulların ve gene değişmiş değiştiriliş biçimlerinin ürünü olduklarını ileri süren materyalist öğreti, koşulları değiştirenlerin de insanlar olduklarını ve eğiticinin kendisinin de eğitilmesi gerektiğini unutuyor." (3) Kuşkusuz burada doğayla karşılıklı ilişki ve etkileşim içindeki insan emeği, toplumsal emeğin doğayla etkileşimi, belirli üretim tarzları içinde varolur. İnsanla doğa arasındaki farklı biçimler, farklı üretim tarzları içinde gelişen aktif ilişki bizi bu ilişkilerin bir tarih içinde geliştiğini de gösterir. Kendisi de doğanın bir parçası olan ama doğadan etkilenen ve doğayı bilinçli çabayla etkileyen insanın eylemi tarihi oluşturur. Burada insan eylemi ile doğa arasındaki ilişkinin nesnel ve ilerletici karakterinden söz ediliyor. Bu nesnel ve ilerletici ilişkinin tarihte hemen kendisini belli eden özelliği ise, nesnellik içinde insanın değiştirici, dönüştürücü özelliğidir. Burada insanın doğayı ve kendisini değiştirmesini ama aynı zamanda tarih yapma özelliğini vurgulamaya çalışıyorum.

Bilindiği gibi sosyalizmin insanlık açısından zorunluluğu ve kaba anlamayacaksak kaçınılmazlığını Marx üretici güçlerin gelişimi ve bu gelişmenin üretim ilişkileri ile çelişkisine bağlar. Marx'ın farklı görüşlere sahip araştırmacılar tarafından sık sık alıntılanmış ve kendilerini doğrulamak amacıyla kullanılmış sözleri şöyledir: "…içerebildiği bütünü üretici güçler gelişmeden önce, bir toplumsal oluşum asla yok olmaz. Yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri bu ilişkilerin maddi varlık koşulları, eski toplumun bağrında çiçek açmadan asla gelip yerlerini almazlar. Onun içindir ki, insanlık kendi önüne ancak çözüme bağlayabileceği sorunları koyar" (4) Burada üretici güçlerin gelişmesi konusuna düz bir mantıkla yaklaşmanın sakıncalarını anlatmanın yeridir diye düşünüyorum. Marx'ın bu çok açıklayıcı ve anlaşılır ifadesinin yine de bir iç analize tabi tutulmasında yarar var. Yaşadığımız zaman diliminin bilim ve teknolojideki hızlı gelişimle taçlanmış üretici güçlerin gelişimi ile yine çağımızın egemen üretim ilişkisi arasındaki gittikçe derinleşen çelişki, nasıl oluyor da insanlık yararına bir sonuç doğurmuyor ya da var olan denemeler yenilgiye uğruyor. Hiç bir çelişkinin kendiliğinden çözülmeyeceğini, ortaya çıkan çözümlerin de kendilerini süreklilik içinde ancak kabul ettirebileceğini, bu anlamda kitabın değil hayatın karar verici olduğunu söylemekle yetinelim. Ama burada asıl önemli olan artık üretici güçlerin gelişiminin sürüyor olmasının varolan üretim ilişkilerini çağdaş, uygar, kabul edilebilir, nesnel olarak katlanılması zorunlu hâle getirmediğinin altını çizelim. Marx'ın sözlerinin determinist bir yaklaşımla ele alınmasını ilerletici ve doğru bulmadığımızı da ekleyelim. Hayat önümüze yalnızca çözebileceğimiz sorunları değil hemen her zaman karmaşık ve çözümü zor sorunları koyar. Sanayi devrimi yıllarının gaddar, vahşi kapitalizmi aynı zamanda uygarlaştırıcıydı ve insanlık hem bu vahşet karşısında çaresiz, hem de burjuvazinin uygarlaştırıcı, ilerletici özelliklerinin edilgen bir öznesi durumundaydı. Bugünkü durumun o çağa benzeyip benzemediğini, insanlığın hâlâ edilgen bir öge durumunda olup olmadığını, insanın ve çevrenin sömürülmesi, demokrasi biçimleri ve sosyalizm amaçlarıyla ilgili olarak, yaşadığımız başarılı başarısız denemelerle, yeni hareketler ve arayışlarla, farklılaşan sorunlar karşısındaki bilinç durumuyla değerlendirebiliriz.

Kapitalist üretim ilişkileri içinde insan, üretim faaliyeti ile bilimsel bilgideki gelişmeyle de gittikçe artan ölçüde doğayı etkiler, değiştirir, "doğa yasalarına" hükmederken, doğa ile aynı zamanda olumsuz bir ilişki içine de girmiş olur. Kapitalizmin nesnel olarak ilerletici özelliğinin, sermayenin uygarlaştırıcı etkisinin tıkandığı bir tarihsel evreden söz etmek mümkündür. Gülnur Savran, Anthony Giddens'e de atıfta bulunarak bu evreyi şöyle anlatıyor: "Marx'ın 'sermayenin uygarlaştırıcı etkisi'ne yaklaşımı ilk bakışta doğa karşısında faydacı ve 'araççı' bir tavır gibi görünmektedir. Giddens'in haklı olarak belirttiği gibi 'üretici güçlerin gelişmesine bugün artık hiç bir sorun yokmuşçasına, toplumsal ilerlemeye yardım eden bir süreç diye bakılamaz.'" (5) Marx'taki 'fayda' kavramının tek yönlü alınamayacağını belirten Savran, faydanın ikili karakterini şöyle açıklıyor: "Fayda bir yandan, insanın doğaya egemen oluşundaki ve insan gereksinimlerinin nicel artışındaki olumlu yönü dile getirir; ama öte yandan, aynı kavram insanların birbiriyle ve doğayla kurdukları ilişkilerdeki bir yoksullaşmayı da yansıtır.

Bu yoksullaşma, gerek insan-insan, gerekse insan-doğa arasındaki çok çeşitli çelişkilerin bir fayda ilişkisine indirgenmesidir." (6) Marx insanın zenginleşen gereksinimlerinin giderilmesinin kapitalizmde paraya duyulan açgözlülük olarak biçimi altında gerçekleştiğini belirtir. Savran, Marx'ın 1844 Felsefe Yazıları'ndan yaptığı alıntılarla zenginleştirdiği değerlendirmesinde şöyle söylüyor: "Salt nicelik artışı olarak, bu gereksinimler, ayrıca sermayenin kâr güdüsü nedeniyle, sürekli bir biçimde 'insansal ve doğal olmayan, incelmiş hayal ürünü iştahlar'a dönüşürler; 'çünkü özel mülkiyet kaba gereksinimi, insansal gereksinime çevirmeyi bilmez. İdealizmi, fantezi, kapris ve çılgınlıktır." (7) Doğanın bu tür kullanılışı, kapitalizmin doğaya bu tür müdahalesi ile bir sistem olarak tıkanışı birbirini tamamlamaktadır. Daha doğrusu kapitalizm, nesnel olarak ilerletici olma özelliğini her bakımdan yitirmiştir ve insanlık da kapitalist ilişkilerin belirlediği toplumsal formasyonu değiştirme, dönüştürme başarısını henüz gösterememektedir. Bir başka deyişle, kapitalizm, insanlık için daha uygun koşullar vaat eden, ve daha kolay gerçekleştirilebilecek bir sistem için, doğa-insan ilişkileri ve etkileşiminde daha aklı başında olabilecek sosyalizm için nesnel koşulları yaratmış durumdadır, ama bu noktada gelişim sanki tarihsel olarak tıkanmış gibi görünmektedir. "Tarihin sonu" ukalalıklarının ve gittikçe artan saldırganlığın nedeni de budur. Tarih içinde daha önce de görülmüş, ama bu kez daha özellikler de taşıdığı görünen bu sıkışma aralığının aşılabilmesi için siyaseti ve tarihi bir kere daha ve yeniden tanımlamaya ihtiyaç var.

Bu nedenle de tarihle, artık yalnız tarihçilerin değil, doğrudan tarihçi olmayan, ama görebildiğini iddia edenlerin de ilgilenmesi gerekiyor. Donup kalmış bir tarihle değil, bugünün gözüyle görmemiz gereken ve bugünü aydınlatacağını bildiğimiz tarihle ilgilenmek zorundayız. Başka türlüsü bizi "malumat sahibi", ama eli kolu bağlı yarı cahiller ve doğal olarak da köleler hâline getirecektir. Bu nedenle tarih konusunda her türlü çabayı, tüm tarihi Yahudiliğin derin etkisiyle yeniden yazmayı denemek dahil, ilgiyle okumak ve tartışmak zorundayız. Bu denemeler bizi yorabilir ama bir yandan da konu üzerinde düşünmeye sevketmek gibi gerçekten çok gerekli bir işlevi yerine getirdiklerini itiraf etmeliyiz. İçinde yaşadığımız tarih diliminde bizim popüler kültürün yoğun saldırısıyla epeyce yavaşlatılmış düşünme hızımızı aşabilecek sıkışmışlıkta ve hızda gelişen olaylar, geçmişe bugünden bakmanın önemini arttırdı. İçinde bulunduğumuz zaman diliminde bu sıkıntıları kendi ülkemizde de yoğun bir şekilde hissediyoruz. Daha önceki dönemlerde de Türkiye darbeler, krizler, inişler, çıkışlar yaşamış olsa da bu kez karşılaştığımız durum biraz farklı bir nitelik gösteriyor. Sosyalist sistemin dağılmasıyla üst noktaya çıkmış olan bu bunalım ve kargaşa döneminin, emperyalist paylaşım savaşının yeni ve farklı bir biçiminin devreye girmesi olarak tarif edilmesi, küreselleşmenin önümüze koyduğu yeni sorunlarla birlikte değerlendirilmesi herhalde netleşme sağlayacak, bilinç açıcı olacaktır.

Bu yeni ve farklı biçim üzerinde de biraz durmak gerekiyor. Bu yeni biçimde, askeri ve kalıcı işgal azaldı, uluslararası örgütler, yeni bir uluslararası hukuk, tekellerin doğrudan saldırıları, uluslararası şirket evliliklerinin yeni bir düzeye tırmanması, ülke politikalarının dış yönlendirmelere daha açık hale gelmesi vb. ağırlık kazandı. Emperyalist merkezlerin (bugün ve Türkiye için ağırlıkla ABD ve AB) dünyayı toptan ve yeniden dizayn etme girişimleri de bunun bir üst görünümüdür. Buna küreselleşme diyorlar. Bu yeni ve farklı biçimdeki emperyalizm, yatay yayılışını dikey derinleşme ile tamamlıyor. Dikey derinleşme ise ağırlıklı olarak içerdeki ekonomik, kültürel ve politik elemanlar aracılığı ile gerçekleştiriliyor. Emperyalizmin ekonomik, askeri, kültürel politikaları bu "iç" unsurlar eliyle içselleştiriliyor. Emperyalizmin küresel döneminin temel karakteristiklerinden birisi bu içselleşme özelliğidir. Eskiden olduğu gibi yalnızca "memurlar" ve "ajanlar", kompradorlar yok, emperyalistler gibi düşünen, onlarla kelimenin tam anlamıyla bütünleşmiş, iç içe geçmiş, emperyalizme içselleşmiş ve böylelikle emperyalist politikaları Türkiye'ye içselleştiren unsurlar var. Ayrıca bu unsurlar durumun bizzat kendisini de içselleştirmişlerdir. Bu nedenle de çok rahat ve huzurludurlar. Kendilerini küresel dünyanın vatandaşı sayıyor ve bir ihanet duygusuna kapılmıyorlar. Ayrıca Türkiye şimdilik, bölgedeki diğer ülkelerle birlikte bu "kaderi" paylaşmaktadır. Bu talihsizliği aşabilmek, musibetlerden korunabilmek, "talihsizliği" "talihe" çevirebilmek için de, tarihe nasıl bakmak gerektiği konusunda çaba harcamak zorundayız. Ne olup bittiğini, nasıl geliştiğini, nedenleri ve soruları bugünden geçmişe doğru, teorinin ve bugünün, pek çoklarının düşündüğünün tersine sınanmış, yani epeyce işe yaramış ve kendini yenilemiş ideolojik birikiminin gözüyle elden geçirmek gerekiyor. Örneğin resmi tarihin bize oldukça sakin ve istikrarlı yıllar olarak sunduğu dönemin pek de öyle olmadığını, tam tersine, biraz karmaşa içinde ve yoğun bir mücadeleler dönemi olarak geçtiğini bilmek, şimdi kuruluş yıllarını olumlu anlamda daha iyi değerlendirmemizi sağlayabilir. Bu yalnız olayları bilmek anlamında değil, olayların arkasını bilmek ve doğruyu yeniden keşfetmek anlamında değerlendirilmelidir. Burada da tuzak, popüler kültürün tuzağıdır. Önemli olanı keşfetmek, tâlî olanı ayırabilmek her zaman önem taşıyor. Her türlü bilimsel çabanın aracı olan soyutlama da bunu gerektirmiyor mu?

TARİHE BUGÜNDEN BAKMAK

Tarihe bugünden bakmak gerektiği, zaten tersinin de olanaklı olmadığını kabul edenlerin sayısı az değildir. Yazılı tarihleri de yeni belgeler, yeni bulgular ve yeni bakış açılarının yenilediği, düzelttiği, doğrulttuğu bilinmeyen bir olgu değil. Burada, geçmişle bugün arasındaki tarihe bakış konusuna, öncelik-sonralık ilişkisi nedeniyle değil, daha başka bir nedenle farklı ve olumlu yaklaşmak zorundayız. Geçmişe, tarihe bugünden ve bugünün birikimiyle, bilgisiyle ve zenginleşmiş teorisiyle bakmak, böylece onu hem doğrultmak, hem de işe yarar hale getirmek gereklidir. Ama burada bu iddiayı ileri sürerken ya da bu türden tezlere katılırken, bir ilke koymak da zorunludur. Bugünün bakış açısının geçmişi daha iyi anlamak için gerekli olduğunu söylerken, o ilkeyi gözden kaçırmamak zorundayız. Bu, "ilerleme", "gelişme" kavramı ile açıklayabileceğimiz bir ilkedir. Geçmişe bugünün gözüyle bakmak gerekir, ama ilerlemeden söz edebiliyorsak. Bunu da, ilerlemeyi doğru dürüst anlayabilmiş, kavrayabilmişsek başarabiliriz. Burada ilerlemeden kastın, bütün bir tarihin bilinci olduğu, yani gitgellere rağmen nesnel bir gelişmenin yaşandığını anlatmak olduğu herhalde anlaşılıyordur. Resmi tarihlerin görevi ise bu durumu dondurmaktır. Biraz önce sözünü ettiğim "istikrarı" övmek ve onun sürekliliğini iddia ve propaganda etmek, resmi tarihin en önemli görevlerindendir.

Tarih aynı zamanda onu geçmişin labirentlerine hapsetmek, durdurmak, ilerlemeyi yalnızca bilim ve teknikteki genellikle yönlendirilmiş gelişmelerle sınırlamak, eskiden vaaz edildiği gibi bırakmak ya da yeni bir Ortaçağa sürüklemek isteyenlerce yazılabilen bir şey. Hatta ağırlıkla politik planda bu sınıfların ağırlık taşıdıklarını ve en azından bugüne kadar tarihi yaparken de yazarken de etkin olduklarını biliyoruz. Bu durumun çok uzak olmayan bir kanıtı Hitler Almanyası'dır. Hitler döneminin resmi tarihi yalnız Alman tarihini değil, tüm dünyanın tarihini o gözle baştan aşağıya değiştirmişti. Şimdi denenen ve şu ünlü "tarihin sonu" sloganı ve sonrasının ideolojik saldırısı ve kanlı eylemleri ile yapılmak istenen de budur. Ama yine de bütün bu tarihsel kargaşanın altında kendini gösteren ve kalın bir çizgi hâlinde gözlenebilen bir ilerleme var. İşte tarihi yeniden gözden geçirir ve çoğu zaman yeniden yazarken sırtımızı dayamamız gereken bu ilerlemedir. Bunu yapabilmenin yolu ise sınıflı toplumlar arenasında yaşadığımızı, ideolojik olarak bir sınıfa ait olduğumuzu, ilerlemenin daha sonraki dönemlerdeki sahibinin de sınıflı toplumların yaşayacağı mücadele olacağını kabul etmek, bu konuda, söz yerindeyse, "tutucu" olmayı başarabilmektir.

Tarih yazımları, bizim tarihe bakışımız, yorumumuz ve eylemimizle ötekilerin tarihe bakışı, eylemi ve yorumu arasındaki bir kapışmanın, çatışmanın sonucunda ortaya çıkıyor. Bir bütün olarak tarihe, bu nedenle, sınıf çatışmaları alanının hikayesi de denilebilir. Yine aynı nedenle, birden fazla tarihten de söz etmek durumundayız. Olayların dizilişinde belirli nesne ve öznelerin varlığında ortak, benzer ya da aynı şeyleri söylüyor ya da yazıyor gibi görünsek bile, gerçekte birden fazla tarih yazımından söz etmek daha doğru olur. İnsanların eylemlerinin tarihle doğrudan bir bağı var. İnsan eylemi olmaksızın tarih olmaz. Ama aynı zamanda, "Tarihi şu ya da şunlar yaptı, şu ya da bu sınıflar gerçekleştirdi," denilemiyor. Bu anlamda tarihin belirli bir öznesinden söz edemiyoruz. Yine aynı nedenle, tarihi öğrenmek, geleceği tek başımıza planlayabileceğimiz ya da tarihten öğrendiklerimizle bilebileceğimiz anlamını da taşımıyor. Herkes tarihten kendine göre bir şeyler öğreniyor. Bu da zaten tarihi sınıf mücadelelerinin bir alanı yapan olgudur. Tarih, kahramanlar, büyük liderler ya da tek bir sınıf tarafından yapılabilen bir iş değildir. Tarih, ancak bir karmaşa içinde yolunu bulan bir nesnelliğin ifadesi olabilir. Bu nedenle de tarihi kimin yaptığı sorusundan çok, tarihe kimin, nereden ve nasıl baktığı önem kazanıyor.

Bu konular üzerinde biraz daha sesli düşünmeye, bu konuları tartışmaya açmaya gerek var. Tarihe bugünden bakmak ne demek? Her "resmî tarih" yazımı tarihe bulunduğu ve savunduğu dönemin meşrûiyetini kabul ettirmek noktasından bakar. Her resmî tarih kendini kendine uygun bir geçmişle bütünleştirir ve böylece mantıklı bir dizge oluşturur. "Egemenlik ifadesini 'resmi' tarihte bulmuyorsa"( 8) meşrûiyetten de söz edilemiyor. Demek ki, tarihe bugünden bakmak derken, çok da yeni bir şey söylemiş olmuyoruz. Önemli olan tarihe bugünden bakacak olanın kim olduğu ve hangi kuramsal yaklaşımla bunu yaptığıdır. Yine de tarihe bugünden bakma konusunda genel bir değerlendirme, bu tezin kabul edilebilirliği konusunda herkesle bir tartışma aranabilir.

Tarihe bugünden bakmanın bir bilimsel zaaf ama aynı zamanda bir zorunluluk olduğu görüşü her halde en yaygın görüşlerden birisi. Örneğin son yıllarda tarih yazımında her türlü kaygının ötesinde bir cesaret sergileyen Yalçın Küçük böyle düşünüyor. Şöyle diyor: "Tarihi yazarken şimdiki zamanın otoritesinin dışına çıkamamak, muhtemelen bu bilimin büyük zaafıdır. Şimdiki zaman tarih yazımında tiyatrodaki ışıkçı konumu ve gücündedir diyebiliyoruz. Nereye bakacağımızı, ne kadar göreceğimizi ve hattâ ne göreceğimizi de ışıkçı veya 'şimdiki zaman' yönlendiriyor ve etkiliyor; 'belirliyor' demek belki daha isabetlidir. Zaman hep eylemler ile çizilebilmektedir. Bu mutlaka tarih biliminin zaafıdır, geçmişi bugünden görmek zaaf oluyor, güzel ve kabul ediyoruz ama bizleri yaşama da hep zaaflarımız ve düşkünlüklerimiz bağlamıyor mu; öyleyse yaşayabilirliğini de sağlamaktadır." (9) Tarih yazımında "bugün"ü tiyatrodaki ışıkçıya benzetmek ve onun bugünün ideolojik politik gereksinimleri doğrultusunda hareket ettiğini söylemek bana kalırsa resmî tarih yazımları için doğru sayılabilir. Tarih yazımında pek yüz verilmesi gereken bir yöntem gibi görünmüyor. Tarih tiyatrosunun ışıkçısının daha farklı niteliklere sahip olması gerektiğini düşünüyorum.

Bana kalırsa tarihe bugünden bakmanın bir iç anlamı olmalı. "Bugün"ün, "şimdiki zaman"ın iyi tarif edilmesi, içinin doldurulması gerekiyor. Neden "bugün"den bakacağız, neden geçmişle ilgili bilgileri bugünün süzgecinden, denetiminden geçireceğiz, buna neden zorunluyuz? Bu soruların cevabı bugünün, geçmişe göre, bilimsel bilgi ve teorik bakış olanakları bakımından daha zengin oluşunda aranmalıdır. Bizim bilgi birikimimiz geçmişe göre bugün daha fazladır ve tarihi değerlendirirken, bu bilgi birikimimizi daha iyi kullanma olanaklarına sahibizdir. Geçmişle ilgili verilerin artmasının yanı sıra, bu durum bizim bakışımızın da değişmesine, zenginleşmesine, bir biçimde doğrultulmasına yol açmıştır ve karşılıklı ilişki, bizim verimimizi ve "doğruluğumuzu" besler. Tarihe bugünden, şimdiden, şimdinin bilgisi ve bilinciyle bakmanın önemli bir nedeni de, geçmiş dönemlerin kendileriyle ilgili değerlendirmelerinin birinci planda önemsenemeyeceği gerçeğidir. Taner Timur bu gerçeği şöyle anlatıyor: "Bir tarihi toplumu anlamaya çalışırken, onun kendi hakkındaki görüşünü ve hükmünü nasıl değerlendirmeliyiz? Toplumların kendi haklarındaki düşünceleri tarihin bilinmesi gereken parçası olmakla beraber, her toplumu kendi zihniyeti ile değelendirmekle yetinseydik, tarih disiplininde bir gelişme olur muydu ve tarih alanında objektiflikten söz etmek düşünülebilir miydi? (...) Günümüzde eski ya da çağdaş toplumları anlamak için, üretim biçimi, üretim ilişkileri, sivil toplum vb. gibi bir sürü sosyolojik terim kullanıyoruz. Bu kavramlar Ortaçağ'ın açıklanmasında da kullanılmakla beraber, Ortaçağ esprisine tamamen yabancıydılar. Bu bakımdan Ortaçağ'ın kavramları kendi dönemini açıklamada bir ölçüde yardımcı olsalar bile, herhalde bunlarla yetinemeyiz. Marx'ın dediği gibi, 'Nasıl bir kişi hakkında hükmümüzü, onun kendisiyle ilgili düşüncesine göre veremezsek, bir çalkantılı dönemi de bunun bilince yansımış şekliyle kavrayamayız.'" (10)

Bir başka önemli neden, hattâ asıl önemli neden, tarihin toplumsal gelişimin nesnelliğine tekabül eden bir ilerleme çizgisi üzerinde hareket ettiğinin kabul edilmesidir. Bu nesnelliğin insan eylemiyle birlikte ele alınabileceği, kör bir determinizmden söz etmediğim herhalde anlaşılıyordur. Yani "bugün", "şimdiki zaman" dediğimiz, yalnızca geçen süreyle ilgili bir şey değildir; geçen zaman içindeki ilerlemeyle, toplumların gelişimiyle ilgili bir şeydir. Toplumların gelişiminin bir nesnelliği var. Bu nesnellik üstelik belli bir mantık içinde ve belli bir doğrultuda kendini gösteriyor. Ama bu bilgiye insan eylemini de insanın toplumsal gelişimde, toplumsal formasyonların çok çeşitlilik içinde oluşumuna, toplumların gelişimine etkisini de eklemek gerekiyor. İnsan eyleminin belirli bir amaç güttüğünü dikkate almak bu bilgiyi tamamlıyor. Tarihe bugünden, şimdiden bakarken, "Sonra olan, önce olanı daha iyi değerlendirir," denilmiyor, "İlerleme önceki dönemin daha iyi değerlendirilmesine olanak sağlar ve bunun temelinde de tarihin nesnelliğini gerçekleştiren insan eylemi vardır," deniliyor. Öyle yapmadığımız, sınıflara bölünmüş toplumu, yani insan eylemini ihmal ettiğimiz zaman, aşılmış olana geri dönmek, Marksist tarih bilinci yerine Hegelyen bakışa gerilemek ve tarihi böyle değerlendirmekle yetinilmek zorunda kalınır; bu da "bugün", "şimdi" yapılsa bile, "tarihe bugünden bakmak" olmuyor, tarihin nesnelliğinde insan eylemini ve öfkesini dışlayan, gerçekte çoktan aşılmış bir bakış, pek de iyi sonuçlar doğurmuyor.

Doğa ile insanın karşılıklı ilişkisi ve etkileşimi içinde oluşan nesnellik insanın tarih içindeki yerini ve eylemliliğini de belirler. Ama bu belirleme sınıf mücadelesi içinde durumu değiştirecek yeni bir öznenin de ortaya çıkmasına yol açar. Nesnellikle insan eyleminin bu biçimi arasındaki ilişkiyi, Lenin'in "Biz Hangi Mirası Reddediyoruz" başlıklı ünlü makalesinden Metin Çulhaoğlu'nun aktardığı şu coşku dolu sözlerde görmek mümkündür: "Yani insanlar, toplumsal olgulara ilişkin görüşlerin, gerçeklerin ve gelişmenin gerçek doğrultusunun tam anlamında nesnel bir çözümlemesine dayandırılması gereğinde ısrar ederlerse, bu onların öfke duymaya hakları olmadığı anlamına mı gelir? (...) Kapital gibi nüfuz edilemez nesnel yasalara vurgu yapan bir yapıtın bu kadar 'duygu yüklü' olması, bunca ateşli ve tutkulu polemik içermesi Marx'ın kendi içinde çelişkili olduğunu mu gösterir?" (11) Çulhaoğlu gerçeklerin nesnel çözümlenmesinde ısrarlı olan insanların öfkelilik ve duygululukla yetinmediklerini, nesnelliği ve öfkeliliği içerip aşan bir eylemlilik tutturduklarını belirtiyor. "Hiç kuşkusuz bu yoldan oluşmuş öznelerin eylemleri de, genel olarak sınıf mücadelesiyle birlikte, az önce sözünü ettiğimiz yapıları etkileyip şu ya da bu yönde değiştirecektir." (12) Tarih içinde sınf mücadelesinin eylemci öznesinin konumu böyledir. Bunun konumuzla, yani tarihe bugünden bakmakla ilişkisi ise, bugünden bakmanın, sınıf mücadelesinin eylemi içinden bakmakla tamamlanması gerektiğinin altını çizebilme kaygısıdır. Tarih, yalnızca seyredilmek için yazılamaz.

Bir başka kolayca içine düşülebilecek yanlış bugünden bakarken, bugünün, güncel politik, zaman zaman da popüler kültür ögelerine teslim olmuş, sığ bilgisiyle yetinmek olabilir. Örneğin Kürtlerin bin yıllık varolma mücadelesi şimdinin ihmal edilmemesi, ama çok da yüzeysel kavranmaması gereken gelişmeleri ile değerlendirilir. Burada "bugün"den, "şimdi"den bakış adına tüm Kürt tarihini, bugünün "olumsuz" diye nitelenebilecek, örneğin Kürtlerin ABD emperyalistleriyle işbirliği yaparak kendilerine bir devlet edinme çabasında oluşları gibi, gelişmelere tabi kılmak, bu gelişmelerle izah etmeye çalışmak, bizi yanıltır. Burada sorun, bugünden bakışı çok dar kapsamlı tutma ve bugüne kadar olanı tümüyle devre dışı bırakma tehlikesidir. Bugünden bakarken, toplam bilgiyi, tüm değişkenleri ve değişkenlerin birbirleriyle ve tüm Kürt tarihiyle ilişkisini, Kürtlerin geçmişte yalnız bölgedeki faaliyetleri ile sınırlandırılabilecek tarihlerini daha kapsamlı görmeye çalışmalı, örneğin Kürt tarihini bir zamanlar İngilizlerin, şimdi ABD'nin faaliyetleriyle bağlamakla yetinmemelidir. Kuşkusuz bu ögeler, bu türden bilgiler, gerçekliği bugünün bilgisiyle sınanmak koşuluyla, bir yana bırakılacak değildir, ama bir Kürt tarihi yazmaya çalışırken ya da bu tarihi anlamaya çalışırken bütünü görmekten ve onu bugünden görmekten vazgeçmemelidir.

Demek ki tarihe şimdiki zamandan bakabilmek için teorik bir bakış açısına, bir tarih bilincine ihtiyaç duyuyoruz. Yukarıda bir ölçüde değindiğimiz bu konuya daha sonra yeniden dönmek, tarih bilincini biraz daha ayrıntılı ele alabilmek için şimdi kısaca doğa bilimleri ile toplumsal bilimler arasındaki ilişkiye değinmek ve tarihin nesnelliği ile ilgili bilinenleri tekrarlamak yerinde olacak.

TOPLUMSAL BİLİMLER VE TARİH

Doğa bilimleri ile toplumsal bilimler (insan bilimleri) arasındaki ilişki Marx'ın üzerinde ayrıntılı bir şekilde durduğu bir konudur. 1844 El Yazmaları'nda bu konu ile ilgili uzun pasajlar yer alıyor. Bu çalışmasında Marx, doğa bilimlerinin yoğun etkinliğinin gittikçe artan bir araçlar gereçler yığını biriktirdiğini, ama felsefe ile doğa bilimlerinin birbirlerine uzak kaldıklarını, bu nedenle de doğa bilimleri ile insan arasındaki ilişkinin karanlıkta kaldığını yazar. Doğa bilimlerinin sanayi yoluyla pratikte insan hayatına sızdığını ve insan hayatında dönüşümler yarattığını anlatır. Marx çalışmanın doğanın, dolayısıyla doğa bilimlerinin, insanla edimli, tarihî ilişkisi olduğunu belirtir, bu nedenle de çalışmanın insanın içsel güçlerinin dışsal görünümü olarak tanımlanması hâlinde, doğanın insanî özünün ya da insanın doğal özünün anlaşılabileceğini belirtir. Marx buradan "Doğa bilimlerinin soyut bir şekilde maddeci –ya da, daha doğrusu, idealist– yöntemini yitireceği, yabancılaşmış bir biçimde de olsa, insanın edimli hayatının temeli olduğu gibi insan biliminin de temeli olacağı" sonucunu çıkartır. Marx'ın vardığı sonuç çarpıcıdır: "Hayat için bir temel, bilim için bir başka temel, a priori bir yalandır" der. Tarihin kendisinin doğal tarihin-doğanın insanlaşmasının bir parçası olduğunu söyler ve "doğa bilimleri zamanla insan bilimini de kapsamına alacak ve aynı şekilde insan bilimi doğa bilimini içerecektir: bir tek bilim olacaktır." diye yazar. (13) Bu değerlendirmelerin hem konumuz açısından, hem de Marksizme sürekli, aralıksız yöneltilmiş suçlamaların saçmalığını göstermesi açısından önemi var.

Marx'ın öngörülerinin, saptamalarının günümüzde her zaman olduğundan daha fazla doğrulandığını söylemek bir abartma olmayacaktır. Doğa bilimleri özellikle de fizik alanındaki gelişmeler, doğa bilimleri ile toplumsal bilimler arasındaki makasın giderek kapanmaya başladığını gösteriyor. Doğa bilimlerinde determinist-pozitivist anlayış 20'nci Yüzyılın ikinci yarısından itibaren ciddi bir sarsıntı geçirdi. Bu anlayış, sınırlarına gelip dayandı ve artık bilimin gelişmesinde ve anlaşılmasında bir yana bırakılması gerekti. Şimdi bilimle uğraşanlar, kendilerini ideolojik olarak ne kadar yönlendiriliyor olsalar da, bilimi geliştirmenin artık başka araçlara, düşünme yöntemlerine gereksinim duyduğunu biliyorlar ve 20'nci Yüzyıl bir anlamda bu kabuğun çatladığı yüzyıl oldu. Relativite kuramı, daha sonra, quantum kuramları Marksizmin 19'uncu yüzyılda hesaplaştığı pozitivizm seddini yıktı. Tuncer Bulutay, "Bilimin Niteliği Üzerine Denemeler" adlı çalışmasında, fizik bilimlerinin toplumsal bilimlere özellikle quantum fiziğindeki yeni gelişmelerle yaklaştığının altını çizer. Çalışmanın "Toplumsal Bilimler ve Quantum Fiziği" başlıklı dördüncü bölümün girişinde şu değerlindirmeyi yapar: "Bu yazıda quantum fiziği alanında sağlanan çarpıcı ve devrimci sonuçların toplumsal bilimlerin öteden beri bilinen, gelişmemişliğin ölçü ve göstergesi olarak alınan gerçeğin tek olmadığı, karmaşık, çok boyutlu nitelik taşıdığı şeklindeki olgularını desteklediğini açıklayacağız. Böylece fiziğin toplumsal bilimlere yanaştığını, toplumsal bilimlerin belirtilen olgularının büyük güç ve güvence kazandığını göstermeye çalışacağız." ( 14)

Marx'a ve marksizme yöneltilen haksız katı determinist suçlaması da şimdi artık bir kere daha anlamsızlaşmıştır. Daha 1844'te, Marks'ın yukarıda özetlemeye çalıştığımız düşünceleri bu suçlamayı anlamsız kılıyordu, ama yine de tarihi materyalizmin kaba tanımları, ünlü Feuerbach Üzerine Tezler’e rağmen, katı determinizm suçlamasının yaşamasını sağlıyordu. Oysa Marx bu tezlerde kaba determinizm kapısını sağlam bir şekilde kapatmıştı. Bir başka bağlamda yukarıda aktardığımız Üçüncü Tez dışında, Sekizinci Tez de tüm toplumsal yaşamın temelde pratik olduğunu, teoriyi mistisizme sürükleyen bütün bilinemezliklerin mantıki çözümlerinin pratik yaşamda ve pratiğin kavranmasında bulunacağını belirtir. Herkesin bildiği Onbirinci Tez ise, dünyayı yorumlamakla yetinmemek gerektiğini, sorunun onu değiştirmek olduğunu anlatır. Böylece insan eylemliliği ve bu eylemliliğin sonuçları, yani "insan pratiği" baş köşeye oturtulur. Bu da kaba determinist anlayışlara kapıyı kapatmak anlamı taşır.

Doğa bilimlerinde relativite ve daha sonra geliştirilen quantum teorileri doğal bilimlerde tıpkı toplum bilimlerinin Marksist anlayışında olduğu gibi doğa insan ilişkisi, bütünsellik gibi kavramların egemen olmasına yol açtı. Doğa bilimlerinde, insandan bağımsız nesne-doğa anlayışı büyük ölçüde yıkıldı. Artık doğa bilimlerinde "gerçeğin" öznenin, insanın doğayla, toplumla ilişkisi şeklinde formüle edilebilecek tanımı kabul görüyor. Bu da nesnel koşullarla bu koşullarda yaşayan özneler arasındaki karşılıklı ilişke ve etkileşim olarak tanımlanabilecek Marksist yaklaşıma daha yakındır. Quantum fiziğinin "tamlık-bütünlük" "wholeness" (15) kavramı ile Marksizmin "bütünlük" (totality) kavramı arasında bir akrabalık ilişkisi kurmakta herhalde bir sakınca yoktur. Aynı şekilde nedensellik ilkesini yok etmeksizin, toplumsal gelişimin bir ortaya çıkış biçimi olarak ifade edilebilecek "raslantısallık" kavramı ile quantum fiziğinin "belirsizlik" kavramı da akrabadır diye düşünüyorum. Burada Türkçe'deki "raslantı-tesadüf" sözcüklerinin içeriğinin yeniden doldurulması gerekiyor. Bu sözcükler tek başına ele alındıklarında, sanki nesnelliğin gözden çıkartıldığı, ihmal edildiği bir durumdan söz ediliyormuş gibi bir anlam çıkabileceğini kabul ediyorum. Raslantıların kendi iç nesnelliklerinin ve nesnellikle ilişkilerinin bu sakıncayı azalttığını ve anlatımı zenginleştirdiğini düşünüyorum. Tıpkı quantum fiziğinin "belirsizlik" kavramı gibi, siyaset alanında da raslantı ile açıklanabilecek durumlar söz konusudur. Bu kavramı siyasetle bağlantı içinde, şu anlamda kullanıyorum: Sol siyaset, kuramın, ideolojinin ve bilimin yardımıyla siyaset alanında yerini alır ve önüne koyduğu hedeflere doğru ilerler. Ama onun önünde bir takım bilinmezler, öngörülemezler yığını durmaktadır. Siyaset nereye doğru gittiğini "bilir", ama nasıl gideceği konusunda bilgisi bu kadar mutlak değildir. Burada el yordamının, cesaretle değerlendirilmesi gereken raslantıların büyük önemi vardır. Engels, "gerçekliğin raslantılar içinde yolunu bulduğunu" söylemişti. Marx'ın da "devrimci bir durumun, işçi sınıfı önünde kimi lider olarak bulacağı raslantıdır" diye yazdığını Lukacs aktarır. Lukacs'ın raslantı ile ilgili değerlendirmesi şöyledir: "İnsanın fizyolojik yapısı da ruhsal yazgısı da birer raslantıdırlar. Aslında Marx bir keresinde, devrimci bir durumun işçi sınıfı önünde kimi lider bulacağı raslantıdır, diye yazarken çok haklıydı; öte yandan, bu salt fizyolojik ve ruhsal bir şey de değildir burada. Gene de işte ortadan kaldırılmaz bir raslantı payı kalıyor ve bu raslantı doğa olayının salt nedensel akışından çıkan bir raslantıdır. Bu açıdan, insan pratiği karşısında birlik içinde doğa vardır; ben şimdi kalkıp da doğa bilimlerinin ve insan ruhunun vb. bilgilerine gereksinim duyan herhangi bir toplumsal faaliyette bulunsam, bu faaliyet karmaşası içinde benim önünü alamayacağım bir dizi yasa demetleri etkinlikleri karşımıza çıkar." (16)

Burada belirsizlik ilkesinin her bilimsel gelişme aşamasında yerini bilinebilirliğe terkettiği ve yeni bir belirsizliğe alanın açıldığı şeklinde anlaşılması gerektiğini, verilerin yeterli olmadığı koşullarda egemen olan belirsizliğin, verilerin artmasıyla ortadan kalktığını, kalkacağını ünlü fizikçiler kaydediyorlar. Kuşkusuz ne toplumsal bilimlerde ne de doğa bilimlerinde "nedensellik" tahtından indiriliyor. Sadece, doğa bilimlerinde "soyut bir şekilde maddeci ya da daha doğrusu, idealist..." (17) yaklaşım, daha açık bir deyişle katı determinist anlayış eriyor, artık Marx'ın konu ile ilgili saptamalarının doğrulanmakta olduğu şimdi daha bir güvenle söylenebilir diyoruz.

Buradan tarihe geçebiliriz. Tarih, bilimsel bilgi ile ideoloji arasında bir yerde duruyor. Bulunduğu yer sürekli değişmektedir. Doğal bilimler, giderek yukarıda anlatmayı denediğimiz gibi toplumsal bilimlerle arasındaki makası kapatmaya çalışır, toplumsal bilimler bilimsel bilgiyi daha bir bilinçle izlerken, tarih, zamanın egemen ve resmi ideolojilerinin hizmetinde bir uçtan bir uca, oradan oraya savrulmaktadır. Son yıllarda, şu küreselleşme çağında, tarih, tarih "bilimine" sokuşturulan tümüyle ideolojik, "terör", "emperyalist hukuk", "çokluk" "tarihin sonu" vb... kavramlarla ve "post" ekli yorumlarla giderek bilimsel bilgiden uzaklaşmakta, ideolojiye yaklaşmaktadır. Marksist tarih bilinci ise güç kazandığı her yerde tarihi bir toplum bilimi olarak bilimsel bilgiye yaklaştırıyor.

TARİH VE İDEOLOJİ

Tarih biliminin ideoloji ile ilişkisine kısaca değindikten sonra orada kalmayıp, konuyu biraz daha açmayı denemek istiyorum. Daha doğrusu ideolojinin farklı kavranışlarının tarihle ilişkisi konusunda bazı paralellikler kurulup kurulamayacağını denemek yararlı olabilir diye düşünüyorum. Burada ideoloji derken Metin Çulhaoğlu'nun şemalaştırdığı anlatımdan yola çıkıyorum. Yani "egemen ideolojiden", "burjuva ideolojisinden", "resmi ideolojiden" ve nihayet "sosyalist ideolojiden" söz ediyorum. Ama önce yine Çulhaoğlu'ndan bir alıntıyla ideoloji'nin bilim ve kuramla ilişkisini saptayalım: Çulhaoğlu şöyle diyor: "...ideoloji, çok çeşitli etmenler altında oluşan bilinçlilik biçimlerinin hepsini kapsayan bir kavramdır. Düşünceler, inançlar, etik yargılar ve dünya görüşleri, ne denli çeşitlilik gösterirlerse göstersinler, belirli bilinçlilik biçimlerine karşılık düşerler. O halde, ideoloji kavramının asıl ve doğrudan ilişkisi, ne bilimle, ne de kuramladır. Doğrudan doğruya bilinçle ve onun çeşitli düzeyleriyledir." ( 18)

Tarih(ler) burada sözü edilen ideolojilerden, ideolojik alanlarından bağımsız bir şekilde kavranamaz. Tarih, toplumların, toplumsal formasyonların yukarıda saydığım tüm ideolojilerin iç içe bulunduğu, yaşadığı ve süreç içindeki gelişmesi olarak da tarif edilebilir. Burada burjuva ideolojisini ve sosyalist ideolojiyi, tarihin ideoloji ile ilişkisini tanımlarken önce dışarda bırakmak, daha sonra belli bir tarih kavramında netleşmenin ertesinde bu iki ideoloji karşısındaki konumunu ele almak daha açıklayıcı olabilir. Bir toplumun ya da toplumların tarihini baştan sona toplumsal formasyon süreçlerinin birbirini izleyen hikayeleri olarak, belki biraz şematik, ama işe yarar bir şekilde anlatmak da yol açıcı olabilir.

Tarih her ne kadar bilim olarak tanımlansa ve sunulsa da gerçekte bilim ile ideoloji arasında bir yerde sürekli salınır. Egemen ideolojinin formlarından birisi olarak tarihin bilimle ilişkisi burjuva ideolojisinin egemen ideoloji içindeki etkinliğine bağlıdır. Kabaca burjuva ideolojisinin yaşadığımız zaman diliminde tarihi daha çok ideolojileştirdiği, bu anlamda bilimle ilişkisini en aza indirmek istediği söylenebilir.

Resmi ideoloji ile resmi tarihin bir ve aynı olduğunu söylemek, bu tarihin ve ideolojinin egemen ideoloji ile çatışmaya girebileceğini de dikkate almak yerinde olur. Toplumsal formasyon içinde egemen ideoloji tarihin resmi yazımı ile hiçbir zaman yüzde yüz uyum içinde olamaz. Çünkü egemen ideoloji yalnızca bir sınıf ya da bir egemenler grubu tarafından oluşturulmuyor, yazılmıyor. Daha çok varolan sınıf ve katmanların, olguların karşılıklı ilişkisi ve birbirini etkilemesi sonucunda şekilleniyor. Egemen ideoloji hiç kuşku yok, egemen sınıfların damgasını daha fazla ve etkin olarak taşıyor, ama aynı zamanda geçmişten bu güne uzanan karmaşık bir süreç ve birikim olarak yalnızca o sınıfların damgasıyla anlatılamıyor.

Egemen ideoloji içinde burjuva ideolojisi zaman zaman öne çıkıp egemen ideolojiyi belirliyor, zaman zaman da geri çekilmek, siyasi gelişmelerin öngördüğü biçimlerde başka sınıf ve katmanların, grupların hatta öne çıkmış siyaset elemanlarının, partilerin önünü açmak zorunda kalıyor. Burjuva ideolojisinin egemen ideolojiyi belirlemesi tarihin belirli dönemlerinde kendini yeniden biçimlendiren resmi ideoloji yoluyla oluyor. Ama resmi ideoloji bu nedenle burjuva ideolojisiyle bire bir örtüşmüyor. Tam tersine zaman zaman resmi ideolojinin sınırlılığı ve her yönde "değişime" kapalılığı, sert çatışmaların yaşanmasına yol açabiliyor. Bunun tipik bir örneğini bugün Türkiye'de yaşıyoruz. Türk burjuvazisinin emperyalizmle bütünleşme çabaları, resmi ideolojinin çıkardığı güçlükler nedeniyle sıkıntılar yaşıyor. Türk devletinin kuruluş döneminin etkilerini zaman içinde büyük ölçüde törpülenmiş de olsa hala taşıyan resmi ideoloji "değişime" direniyor. Resmi ideolojinin daha az törpülenmiş bir biçimi olarak tanımlanabilecek kemalizm, etkisi çok azalmış bir halde bu çatışma içinde kendine bir yer bulmaya çalışıyor. Kemalistler devlet içindeki eski konumlarını ideolojik ve politik olarak yeniden kazanabilmeyi umuyorlar.

Sosyalist ideoloji de bütün bu kültürel ve siyasi süreci etkileyen farklı bir ideoloji olarak varlığını hissettiriyor. Bu varlığını hissettirmeye en uygun alanlardan birisi de tarih alanıdır. Tarihin sosyalist yorumu onu bir ideolojik form olarak bilime daha çok yaklaştırıyor. Tarih egemen ideolojiden tam olarak bağımsızlaşamıyor. Ama tarihin sosyalist ideolojinin etkisi altında bir tarih bilinciyle yazılması ve genel geçer tarihin karşısına bir başka tarih olarak çıkartılması mümkündür. Bu yapılabildiği oranda tarih ideoloji ile bilim arasındaki salınımında bilime daha çok yaklaşmış oluyor. İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana burjuva ideolojisi, egemen ideoloji içindeki etkinlik alanlarını genişletti. Onu daha çok belirler oldu. Önceki dönemin, sınıf mücadeleleri açısından daha verimli ve karmaşık bir dönem olduğundan yola çıkarak, belirli bir ihtiyatla, böyle bir değerlendirme yapılabileceğini düşünüyorum. Son yıllarda, özellikle sosyalist sistemin dağılmasından sonra, tarih yazımına sokulan bir takım kavramlar aracılığı ile egemen ideoloji yukarıda kısaca değindiğimiz "küreselleşme"nin doğrudan etkileri nedeniyle emperyalist merkezler tarafından belirlenir hale geldi. Örneğin "terör", "önleyici savaş", "küreselleşme", "yeni dünya düzeni" vb. kavramlar artık hem günlük hayatın egemen kavramları haline geldiler, hem de doğal olarak tarih yazımını etkiliyorlar. Geçmişi, bu arada resmi tarihi yeniden gözden geçirirken bile bu kavramların etkisiyle yapılan "düzeltmeler", tarihi, ideolojik savaşın baş aktörlerinden birisi haline getiriyor.

Öyleyse tarih bilincinin yeniden hatırlanmasının ve kavramlar mücadelesine, yani ideolojik mücadeleye daha aktif bir şekilde katılmanın zamanıdır. Egemen ideoloji içinde burjuvazinin ve küreselleşmenin, yani emperyalist egemenliğin bu yeni biçiminin etkisinin artması, işçi sınıfının mücadelesini de doğrudan etkiliyor. İdeolojik mücadelede küreselleşmenin piyasaya sürdüğü kavramlarla hesaplaşmak, bu hesaplaşmayı sürdürürken, hem sosyalist ideolojinin temel kavramlarından, yaklaşımından uzaklaşmamak hem de egemen ideoloji içindeki çatlakları, çelişkileri, sıkıntıları değerlendirebilmek gerekiyor. Bu da eğer layıkıyla yapılabilirse bizi tarih alanında gerçekten çok ciddi bir hesaplaşmaya yöneltir. Türkiye tarihi, bu anlamda sosyalistlerin gözüyle yeniden yazılırken, resmi ideoloji ve tarihle hesaplaşmanın da uygun formları bulunur. Burada "uygun formları bulunur" derken, ideolojik mücadelenin sınıf mücadelesinden bağımsız olamayacağını ifade etmek istiyorum. Günümüzde ağırlıklı olarak emperyalist merkezlerin diktesiyle yenilenen burjuva ideolojisinin kendisine çizdiği yol haritasıyla uyuşmayan ve bu nedenle de açık bir çatışmaya giren resmi ideoloji karşısında sosyalistlerin konumu, bir yandan resmi ideoloji ile ama aynı zamanda ülkeye çizilen yeni yol haritasıyla mücadele olmalıdır. Mücadelenin ağırlıklı olarak, öngörülen yeni yol haritasıyla, yani burjuvazi ve emperyalizmle, onların stratejik, taktik planlarıyla olması gerektiği herhalde açıktır. Resmi ideolojinin kendini savunma noktaları, bu mücadelede sosyalistler için sağlam dayanak noktaları olamazlar. Sadece sosyalistlerin saldırı noktaları ile resmi ideolojinin kendini savunma noktaları arasında bazı kesişmelerden söz edebiliriz. Sosyalistler kuruluş tarihini yazarken, resmi ideoloji ile daha fazla benzer şeyler söyleyecekler, burjuvazi ise bu dönemi artık üzerinde konuşulmaması gereken bir dönem ve bir tarih olarak görmek isteyecektir. Hatta bu dönemin, tarihin şimdiki gelişmeye engel oluşturduğu ve terk edilmesi, zamanının dolduğunun ilan edilmesi gerektiği de burjuvazinin ve emperyalist merkezlerin açıkça dile getirdiği bir talep olacaktır.

Yazının başında tarihin sıkıştığı anlardan söz etmiş, Türkiye'nin de böyle bir süreç yaşadığını öne sürmüştüm. Böyle zamanlarda tarih yazımı, tarihin bundan sonrası için öngörüde bulunanların farklı senaryolarını da gündeme getiriyor. Çıkış yolu arayışı kimi zaman fantezileri başka zamanlardan daha fazla uyarıyor. Türkiye'nin emperyalist merkezler tarafından çizilen yol haritasının dışında bir rota izleyebilmesi için öne sürülen bu senaryoların gerçekçiliğinden çok, yazılabilmesini önemsemek gerekir. Hiç kuşku yok, tarihin nesnel gelişmesi bu türden senaryolarla olmuyor. Onun gelişiminin anahtarı yine sınıf mücadelesi olmayı sürdürüyor. Bu türden senaryoların gerçekçiliği de yine bu aktif nesnellikle sınanabiliyor. Oldukça afaki sayılabilecek bu senaryoların en temel zaafı, söz konusu "ütopya"ların tarihin yeniden gözden geçirilmesi çabalarını da etkiliyor olmasıdır. Tarihi önünüze koyduğunuz "Avrasya" modeli ya da "Doğu Birliği" gibi modellere uygun bir biçimde yeniden yazmak isterseniz, hallaç pamuğu gibi attığınız tarihte de bu modele uygun bileşimler bulmaya çalışmanız doğal olur. O zaman sizin resmi tarihle hesaplaşmanız da, bölgeyi ve bölgenin tarihini yeniden tanımlamanız da farklı olur. Yalçın Küçük'ün "ışıkçı"sının ışığı sadece istediğiniz yerlere ve istediğiniz parlaklıkta tuttuğunu görürsünüz. Kuşkusuz bu tarihin yeniden yazımı için iyi bir yöntem olmaz.

TARİH VE SİYASET

Görüldüğü gibi, tarihle ilgili tartışma, bizi tıpkı ekonomi alanında olduğu gibi hatta ondan biraz daha fazla doğrudan siyasal mücadeleye bağlıyor, oraya götürüyor. Ekonomi alanında, bu alanın ideolojik araçlarıyla yürüttüğümüz siyasal mücadelede, biz genellikle sosyalizmin reçetelerini, programatik parçalarını önermekle yetinmek zorunda kalırız. Bizim ekonomik sorunlar konusunda, bu alanda ne yapılması gerektiği konusunda da sorunun yarın nasıl çözüleceği ile yetinmememiz, yarınki çözüme bağlanabilecek öneriler geliştirmemiz gerektiği de açık ama, tarih söz konusu olduğunda elimiz kolumuz biraz daha serbesttir. Çünkü ne olduğunu, nasıl olduğunu, neden böyle olduğunu anlatırız. Tarihin konusu bunlardır. Fakat tarihin nasıl geliştiğini anlatırken, aktif bir nesnellik bizi gelecekle ilgili projeksiyonlara da zorlar. "Tarihi, bugünden bakarak, şimdinin bilgisiyle görmek gereklidir" derken, bugünün, şimdinin de çok hareketli olduğunu bilmek gerekir. Daha doğrusu "bugün", "şimdi" hareket halindedir ve biz geçmişi (tarihi) bu hareketlilik içinde görmek durumundayız. Bu durumun bir zaaf değil; tam tersine tarihi bugünün eylemine bağlayan, bugüne tabi kılan olgudur. Bu da bizim eylem içinde gelecekle ilgili bir takım tahminlerde bulunmamızı gerekli ve zorunlu kılar. Üstelik bu tahminler hava raporu tahminleri de değildir. Bizim aktif bir şekilde çaba göstermemizi zorunlu kılan tahminler, öngörülerdir. Peki bu tahminler, öngörüler neye dayanılarak yapılacaktır?

Herhalde üretici güçlerle üretim ilişkileri alanına, bu temele dayanmak durumundayız. Bizim başka bir çıkış noktamız olamaz. Bundan sonra ise karşımıza savaş alanı çıkıyor. Savaş alanı, karşılıklı güçlerin yer alım alanıdır. Çevre koşulları; yani siyasal yapılanma, devletin özellikleri, yasal çerçeve, yasal çerçevenin sunduğu ve sunmadığı olanaklar alanıdır. Sonra ise mücadelenin cephe boylarına, daha doğru bir deyimle muharebe alanına geliyoruz. Metin Çulhaoğlu'nun 1997'de yazdığı 2002'de ikinci baskısı yapılan "Bin Yıl Eşiğinde Marksizm ve Türkiye Solu" kitabındaki tahlili ve şemalaştırmayı izlemeye çalıştım. Kuşkusuz bu Çulhaoğlu'nun anlattıklarından benim anladıklarımdır. Çulhaoğlu'nun "üçüncü eksen" (19) adını verdiği ve oynak olduğunu ifade ettiği muharebe alanının temel, siyasal yapılanma ile iç içe ve yoğun bir ilişki içinde olduğunu unutmamak gerektiğini de yine Çulhaoğlu'nu izleyerek söyleyebiliriz.

Muharebe alanının günlük vur-kaç savaşları olmadığının da altını çizmek herhalde gerekiyor. Bu alana, hiç kuşku yok, tuğla kalınlığında kitaplar yazmak da girer. Ve galiba en çok yanlış yapma alanı da muharebe alanıdır. Burada yanlış yapmamak imkansızdır. Yanlış yapmamaya gösterilecek aşırı özen, her zaman cesaret kırıcıdır ve sosyalistlerin cesarete en fazla gereksinim duyacakları alan da bu alandır. Ama cesaretli olmanın bazı koşulları var. Bunlardan birincisi sorumluluktur. Sorumluluk öyle boş bir söz değil, ancak örgüt sözü ile birarada anılabilecek bir sözdür. Örgüt sözcüğünü çok dar anlamda, siyasi parti anlamında kullanmıyorum. Örgütlülük çok geniş bir kavramdır, burada amaç kolektif aklı harekete geçirebilecek her türlü örgütlenme biçimidir. Örgütü, örgütlü faaliyeti reddeden bireyin sorumluluğu ise gerçekten de boş bir sözdür. Yalnızca kendi kendisiyle konuşan bireyin sorumluluğundan değil, sorumsuzluğundan söz edebiliriz. Üstelik bu durumdaki bir kişiyi suçlamak da çok anlamlı olmaz. Çünkü ortada sorumluluğun nesnel koşulları yoktur. Sorumluluğu "kolektif akıl" diye tabir edilen akılda arayabiliriz. Bu türden çabaları, düşünmeye tartışmaya yönelten kışkırtıcı yönünü hiç küçümsemeden, üsluptaki kışkırtıcılıklarına ise hiç aldırmadan, değerlendirmekte yarar var. Ama yazının konusu bu değil. Sorumlulukla bağlı sayılması gereken ikinci konu ise güncel politika ile siyaset alanının ve temelin karşılıklı ilişkelerinde çok tali olan bazı konuların öne çıkartılması, neredeyse onlara kutsal bir yer verilmesidir. Burada ciddi bir yöntem sorunu var. Tarihe bakarken, onu yeniden değerlendirmeye, düzeltmeye, egemen ideolojinin, resmi tarihlerin etkisinden kurtarmaya çalışırken, elimizdeki bütün veriler içinden en uygunlarıyla hareket etmek gibi bir yükümlülüğümüz vardır. Önümüze koyduğumuz sorunları, üretim tarzı, sınıflar, sınıf mücadelelerini esas alacağımız bir çerçeve içinde çözmeye çalışır ve tali olguları arka plana atarız. Arka planda değerlendirmeye aldığımız bu olguları da kesinlikle yine toplumsal formasyonların ana çizgileriyle bağlantı içinde yorumlarız. Bu yanlışın son yıllarda sol tarafından sık sık kullanıldığını biliyoruz. Örneğin küreselleşmenin kimi sonuçları her şeyin önüne konuyor ve tuhaf sonuçlara ulaşılabiliyor. Yine dönüp dolaşıp aynı örneği veriyorum ama, örneğin tüm tarihi yahudilikle ya da sabetayizmle, sabetayistlerle izah etmek, Türk Resmi Tarihi'nin yahudilerce yazıldığını, Türkoloji'nin Yahudilere verilmiş bir tımar olduğunu (20) söylemek, gelişmeleri yanlış bir düzen içinde ele almak ve birbirleriyle ilişkilerini de ihmal etmek, amacını aşan bir soyutlamaya boyun eğmek oluyor. Kısaca, tarih araştırmalarında sınıf çizgisinin dışına düşmek oluyor. Bilimsel araştırmalarda tali bir araç olarak bile kullanılması kuşkulu "onomastik" gibi araçlara başvurmak, "tabuları yıkmak", "bir ütopyası olmak", "tarihi yeniden yazmak" gibi iddialardan destek alsa bile, sol siyasetçiler için pek yol gösterici sayılmamalıdır. Bu arada yeri gelmişken "ütopya" konusunda da birkaç söz edelim. Ütopyası olmak iyidir de, hem bir deneme olarak yaşanmış, hem de nesnel olarak bu kadar yakınlaşılmış bir hedefin yeniden ütopya olarak adlandırılması pek yerinde değildir. Hayal gücümüzün geniş, cesaretimizin yüksek olması gerektiğine katılıyorum. Ütopya konusunun abartılmasını ise geriye düşmek olarak değerlendiriyorum. Ütopya konusunda Georg Lukacs'ın değerlendirmesinin de bu değerlendirmeyi doğruladığını sanıyorum. Lukacs şöyle diyor: "Belirttiğimiz gibi bir ütopya, ütopya olarak düzenle çok kolay bütünleşebilir –çünkü ideoloji ile ütopya arasında devrimci pratik yitip gider– çünkü hedefleri alabildiğine uzak olduğu için gerçekleşemeyeceği daha baştan belli olan muhalefet, bugünkü türden bir kapitalizm tarafından düzenle bir güzel bütünleştirilebilir." (21)

Biz, muharebe alanına geri dönelim. Muharebe alanının konumuzla, tarih yazımıyla ilgisi şöyle: Her şeyden önce muharebe alanının aktörlerinin kendi tarihlerini yazmakta zorlanacakları ön bilgisiyle hareket ediyorum. Tarihte "vakanüvis" olarak adlandırılan tarih yazıcılarının gerçekte tarih yazıcısı olduklarını kabul etmek zor. Çünkü vakanüvisler yaşadıkları dönemi belirli ön yargılarla kaleme alıyorlar ve yazarken de kendilerini yönlendiren etkin faktörler, örneğin zamanın egemenleri kralları, padişahları var. Vakanüvisler, zamanlarının resmi tarihinin yazıcıları olarak belki kabul edilebilirler. Aynı şekilde, karşı tarih yazıcılarının da tarihçi olarak görülmemeleri gerektiği kanısındayım. Vakanüvislerin, "muvafık" olsun "münafık" olsun, resmi olsun, "gizli" olsun yazdıklarının kuşkuyla karşılanması gereken belgeler olarak değerlendirilmesi daha doğru olur diye düşünüyorum. Bu, zamanımızın "vakanüvisleri" için de öyledir. Bu nedenle de yazıya girerken söylediğim gibi, solun uzak ya da yakın tarihini yazabilmek için bu türden belgelere en başta değil en sonda ve büyük bir kuşkuyla güvenilebileceğini vurgulamak yanlış olmayacaktır. Solun tarihini yazarken, "canlı tarih tanıklığı" dedikleri yöntemi de fazla abartmamakta, hak ettiğinden fazla değer vermemekte yarar var. Çünkü bu tanıklar yaşanmış olan tarihi sürecin aktörleridirler ve onların nesnel düşünebileceklerine, "doğru" hatırlayabileceklerine, anlattıklarının "gerçeği" bire bir yansıtabileceğine güvenilemez. Kuşkusuz bu canlı tanıklıkların biriktirilmesi iyi olur. Ama daha önemlisi ve verimlisi, tanıklar yaşarken belirli bir tartışmanın örgütlenmesi olacaktır. Böylelikle tek tek tanıklıkların toplamından niteliksel olarak daha değerli ve daha fazla sonuç elde edilebilir. Yine de elde edilen, belli bir tartışmanın zaptı olmaktan öteye gidemeyecek, ama hiç değilse görece daha nesnel bir belge elde edilmiş olacaktır.

SONUÇ

Başladığımız noktadan bitirelim. Demek ki, genç kuşak sol siyasetçilerinin önemli görevleri arasında, tarih tartışmalarını örgütlemek de yer alıyor. Çünkü tarihi tartışanların yalnızca geçmişe hayıflanarak bakanlardan ibaret olması, tarihi reddedenlerin bakış açısını kabul etmek olur. Peki öyleyse, solun tarihi nasıl yazılacak ve bu tarih Türkiye'nin tarihi ile ne türden bir ilişki içinde olacak? Solun tarihi, Türkiye'nin tarihi ile çok sık kesişmiş, yani bu tarihin oluşumunda etkin bir rol alabilmeyi başarmış bir eylemin tarihi değildir. Kurtuluş Savaşı'na sol, bir ölçüde dış ve olumlu bir faktör olarak müdahale edebilmiştir. İçeriden müdahaleye kemalistler pek olumlu bakmamışlardır. Şimdi sorun, Türkiye tarihine solun etkisinin artmasının, giderek her iki tarihin bir ve aynı şey olmasının yolunu açabilmektir. Bu nasıl olabilir ve kendi tarihimizi bu açıdan, bugünün bilgisi birikimiyle nasıl gözden geçirebilir, nasıl yazabiliriz?

Bu yazıda tarihe bugünden bakmak üzerinde çok duruldu. Sol kendi tarihine de ülkenin ve dünyanın tarihine baktığı gibi bakmak durumundadır. Yani bugünden. Sol "ununu eleyip eleğini duvara asmaktan" yana değilse, kendi tarihine de eylemli yaklaşmalı, tarihini ağlama duvarı haline getireceğine, tarihinin eleştirisini, eylemini doğrultma aracı haline nasıl getirebileceğine yöneltmelidir. Bu işi yaparken yani geçmişi bugünün bilgisi ve gereksinimleriyle değerlendirirken, düşülmemesi gereken bazı tuzaklara yukarıda değinmiştim. Bu tuzaklar sol kendi tarihini yazarken de önem taşıyor. Bunlardan birisi popüler kültür tuzaklarına düşmek, dayatılan gündemleri gerçek gündem zannetmek ve bu gündem maddesi "yürürlükteyken" dönüp başını gerçeğe çevirememek olabilir. Bir ikincisi, bugünün kavramlarını geçmişi değerlendirmede kullanırken, kavramları o güne taşırken gerekli özeni göstermemektir. Örnek vermek gerekirse, Osmanlı'da Dördüncü Murat dönemini "insan haklarına uymamakla" suçlamak anlamsız, o dönemde insanların "kulların" bugünkü içeriğiyle haklarından söz edilemeyeceğini söylemek ise anlamlıdır. Ya da başka türlü söyleyelim, Türkiye'de komünistlerin uluslararası komünist hareketin İkinci Dünya Savaşı dönemi ve sonrasındaki özel koşullar ve sosyalist sistemin kendini koruma kaygısı nedeniyle "kendi kişiliklerini" kazanmakta, yerel olmakta zorlandıklarını söylemek bir ölçüde doğru, ama düşünce üretmekten tümüyle vazgeçtiklerini söylemek yanlıştır. Daha ayrıntılara inmeyi deneyelim. Türkiye'de komünistlerin, özellikle TKP'nin Kürt sorunu konusunda tutarsız politikalar izlediğini söylemek yanlış, bu politikaların, çok didaktik ve kitabi, yani "teoriye uygun" olduğunu söylemek doğrudur. Bir başka örnek daha verelim: Bir yandan "benim herhangi birisi ile ilgilenmem ve bilimsel araştırma objesi yapmam için iki koşul gerekiyor; birincisi, geldiği yeri hak etmemesi ve bu nedenle 'rantiye' kategorisi içine düşmesi ve ikincisi, bu ülkeye sadakatini yitirmesidir, iki kategori de, çok zaman objelerimizi New York'a bağlıyor; asıl bu bağı çözmeye çalışıyorum. Ve bu tariflerin dışında olanları hiç incelemedim ve incelemiyorum" ( 22) demek, daha sonra da Türkiye solundan Aybar, Boran, Avcıoğlu'nun "hiç bir yere İbrani kavminden olmayanı getirmediklerini" söylemek (23) etik olarak hoş kaçmamak bir yana, gerçeklere de uymamaktadır. Abartıda ölçü tanımayanların, "Türkiye sosyalizmi ise başında ve gelişiminde sabetayist damarlara sahipti. Türk entelijensiya ve bunun bir ileri kolu olan sol hareketler hala Judaik hegemonya altındadır" (24) türünden ifadelerinin de tarih yazımında dikkate alınması herhalde mümkün değildir. Türkiye'de de sınıflı topluma ilişkin bilgiyi bir yana bırakmak ve tarihi yahudilikle hırıstiyanlığın kavgası olarak izah etmek yanlış, Osmanlı'dan ayrılanlarda din ve ulus farklılıklarının önem taşıdığını söylemek doğrudur. Kuşkusuz okuyucu bütün bunların benim değerlendirmelerim olduğunu, yalnızca tarihe bugünden bakarken yapılabilecek yanlışlara yöntemsel olarak örnek gösterebilmek amacıyla yazdığımı unutmamalıdır.

Solun kendi tarihini öğrenmeye çalışırken, tanıklıklardan çok belgelere değer vermesi gerektiğini söylemiştim. Belgeleri de insanların hazırladığını unutmamakta yarar vardır. Yönlendirme amaçlı belgelerle, tarihe tanıklık eden belgeleri birbirinden ayırmak her zaman kolay olmayabilir. Bunların yorumlanması ise kimi zaman göz göre göre amaçlı olabiliyor. Bunlardan birisini bu yazıyı hazırlarken gördüm. (25) Türkiye Komünist Partisi'nin Kürt sorunu ile ilgili dokümanlarını aktaran bir broşür, Nazım Hikmet'in Kürt sorununu nasıl doğru bir şekilde ele aldığını, TKP Dış Bürosu 1962 Toplantısı tutanaklarına dayanarak anlatırken, İsmail Bilen'i ve diğerlerini görmemeyi tercih ediyordu. Tutanakları okuyanlar ise Bilen'in Kürt sorunu ile ilgili Nazım'ın söylediklerinden hiç farklı olmayan, hatta daha köşeli, daha ilkesel görüşler savunduğunu görüyorlardı. Belgenin yorumunda Nazım'ın karşı çıkılmazlığı, Bilen'in ise alışıldığı üzere kolayca günah keçisi yapılabilirliği esas alınmıştı ve broşürle üretilen yeni "belge" tarihe tuhaf bir kanıt olarak kalacaktı. Söylemek istediğim, tarihi dar ve çıkarcı bir siyasi bakışla yorumlama çabası içine girenler, tıpkı tarihin o günlerdeki özneleri gibi nesnel olmakta zorluk çekerler. Bunu aşabilmenin yolu, tarihe bugünden bakmayı doğru kavramaktır.

Tarihe marksizmin sınıflı toplumları tahlil yöntemlerinden ayrılmadan bakıldığında yanlışların sayısı azalır. Ama ayrıntıya indikçe de gerçeğe yaklaşmak zorlaşır. Tıpkı fizikte olduğu gibi alan küçüldükçe, hatalar, farklılıklar görünmez olur, gerçekte ise olasılıklar, müdahillerin etkisi artar, öznel yorumların gücü ve yanıltıcılığı belirginleşmeye başlar. Burada en büyük sorun, tali olan yrıntıdan tarihi kurtarabilmek, tali olanın etkisini, abartmadan sayfaya geçirebilmektir.

***

İnsan her geçen gün biraz daha mikrokozmozun derinliklerine inebiliyor, o derinliğin yasalarını keşfediyor. Hem doğa bilimlerinde, hem de toplumsal bilimlerde derinlik arttıkça insanla doğa arasındaki kavga büyüyor, dengesizleşmeye başlayan karşılıklı etkileşim büyüyü bozdu. Doğa kendisine dayatılan ve kendisini kemiren bu gelişmelerden rahatsız olduğunu geçmişe göre daha etkili bir şekilde gösteriyor, doğa da insanlar da yolu tıkayan üretim tarzından fena halde rahatsız.

Ya biz bir çıkış yolu bulacak, yolu tıkayan kayayı yerinden söküp atacağız, ya da doğa bizi tarihin içinden, tarihle birlikte söküp atacak.

Not: Bu yazının ilk hali 2005 yılında "Yeni" adlı seçkide yayınlandı. Aradan geçen zamanda konunun eskimediğini, güncelliğini yitirmediğini gördüm. Bu nedenle metni gözden geçirdim, eklemeler ve çıkarmalar yaptım. Son haliyle bir kere daha, okuyucu önüne çıkmasında yarar gördüm.

1. İbn-i Haldun, Mukaddime, cilt 1, sf.5, çev: Zakir Kadiri Ugan, 1990 Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları.
2. Karl Marx, 1844 Felsefe Yazıları, çev.Murat Belge, ikinci basım; 1975, Payel Yayınları, sf.115.
3. Karl Marx, Feuerbach Üzerine Tezler, Bin Yıl İçinde Marksizm ve Türkiye Solu, Metin Çulhaoğlu içinde, sf. 93. YGS Yayınları, 2002. Başka pek çok çevirinin yanı sıra bir diğer duru çeviri 1974 yılında Bilim ve Sosyalizm Yayınları'nın ilk kitabı olarak çıkan J.D.Bernal'e ait Marx ve Bilim adlı eserin 28'inci sayfasındadır. Ben Çulhaoğlu'nun çevirisini tercih ettim.
4. Karl Marx, Seçme Yapıtlar, Cilt 1, S.609-612. Bu alıntıyı değerli Sadun Aren'in bu derginin Kasım Aralık 2006 sayısına yazdığı bir yazıdan aktarıyorum. Oradan aktarmamın nedeni, aynı sayıda yer alan değerli Kenan Somer ve Sadun Aren'in yazılarına da dikkati çekmek içindir. Sosyalizmle ilgili farklı ama geliştirici fikirler içeren bu yazılar sosyalizmle ilgili umutlarını yitirmiş ve liberalizm saflarındaki "hatırlı" yerlerini almış olanların "fikirleriyle" karıştırılmamalıdır. Tartışıyoruz ve bu tartışma ilerlemenin iç dinamiğidir. Diğerleriyle yaptığımız, yapacağımız tartışmalar da ilerletir ama o tartışmalar ilerlemenin dış dinamiğidir. İkisi arasındaki farkı bilmek de tarih ve günümüz mücadelesi açısından önem taşır.
5. Gülnur Savran, Sivil Toplum ve Ötesi, sf.227, Alan Yayınları, 1987.
6. Gülnur Savran, age. sf.223.
7. Gülnur Savran, age. sf.238.
8. Yalçın Küçük, İsyan, sf.31, İthaki Yayınları, 2005.
9. Yalçın Küçük, age, sf.30.
10. Taner Timur, Osmanlı Çalışmaları, V Yayınları, 1989, sf. 14.
11. Metin Çulhaoğlu, Bin Yıl Eşiğinde Marksizm ve Türkiye Solu, YGS Yayınları, 2002, sf.100.
12. Metin Çulhaoğlu, age, sf.101.
13. Karl Marx, 1844 Felsefe Yazıları, çev.Murat Belge, ikinci basım; 1975, Payel Yayınları, sf. 112.
14. Tuncer Bulutay, Bilimin Niteliği Üzerine Denemeler, Mülkiyeliler Birliği Vakfı Yayınları, 1986, sf.
15. Tuncer Bulutay, age, sf. 119.
16. Georg Lukacs, Marksist İmgelem, Yeni Hayat Kütüphanesi, 2004, sf.166.
17. Karl Marx, age, sf.112.
18. Metin Çulhaoğlu, age, sf.153.
19. Metin Çulhaoğlu, age, sf. 215.
20. Yalçın Küçük, sf.182.
21. Georg Lukacs, age, sf.157.
22. Yalçın Küçük, age, sf.12.
23. Yalçın Küçük, Putları Yıkıyorum, İthaki Yayınları, 2004, sf.38.
24. Yalçın Küçük, age, sf.131.
25. Yaylamıza Kiraz Vakti, Sanat ve Hayat dergisi eki, 2005, Önsöz, sunuş ve 1962 TKP Dış Büro Toplantısı'nden alıntılar; Kürt sorunu üzerine tartışma.

Sanayi Devrimi ve Çağı Aşılmıştır

Kızılcık Dergisinin 29.uncu, Nisan-Mayıs/2007 sayısında Hüseyin Hasançebi imzalı "Marx(izm) irade değilse nedir?" başlıklı bir yazı yayınlandı. Bu yazı genelinde, günümüzde "…nasıl bir sosyalizm?" arayışına değiniyor. Sayın Hasançebi yazısında, aynı derginin 28.inci sayısında yayınlanan "Tüm gelişmeler sosyalizme hizmet eder- S. Aren" ve "Hiçbir devrim kendi çağını aşamaz- Kenan Somer" başlıklı yazıları ele alıyor, Aren'le Somer'in günümüzdeki değişimler konusundaki görüşlerine eleştiriler getiriyor.

Bugün, yeni süreçlerle uyumlu, yeni bir sosyalizm modelinin bulunmasının zorunluluğu dünya solunun gündemindedir. İlerici düşünce, sorunların mutlaka sol tarafından çözümleneceğine, bundan başka "çıkar yol" bulunmadığına kendisini endekslemiştir. Adaletin sağlanması için sömürünün ortadan kaldırılması, onun için de mutlaka sosyalizm gibi adil bir düzenin uygulanmasına gerek duyuluyor. Bu düşünceden hareketle, gelecekte gerçekten "yeni bir sosyalizm modeline gereksinim olup olmadığı" sorusuna yanıt verilmelidir.

Sayın Hüseyin Hasançebi, Kızılcık’ın 28 inci sayısında yayınlanan Prof. Sadun Aren ve Kenan Somer'e ait yazılar çerçevesinde konuyu tartışıyor, Aren ve Somer'in yaklaşımlarını 20.Yüzyıl Marksizm/ Leninizmi kuramına uygun olup olmadığını ele alıyor, yalnızca eleştiriyle yetinen bir durum sergiliyor. Bizce konu daha da derinlerdedir. Günümüzde, sanayi çağı sosyalizminin eleştirisi değil, değerlendirilmesi, yeniden gözden geçirilmesi zorunludur. Sağlıklı bir sonuca ulaşabilmek için günümüzdeki oluşumları, değişimin özünü yakalamak gerekiyor. Bizce, yeni alt-üst oluşun adı konmadıkça teorinin bunalımı devam edecektir.

Günümüz değişimlerini gerek sağ, gerekse sol kalemler liberalizme yoruyorlar. Önce bu konu tartışılmalıdır. "Dünya nereye gidiyor?" sorusu açıklığa kavuşmadan neyi çözeceğiz? Bir güzel iş yaparız, o da: sanayi devrimi dinamiklerinin oluşturduğu 20. Yüzyılın ekonomik/toplumsal yapısını temcit pilavı gibi pişirir pişirir sofraya koyarız. Yani, statükonun zehirli çemberi içinde yuvarlanır dururuz. 20.yüzyılda çakılı kalmak, Marksist kaynaklı bilimin görevi değildir. Bu belirsizliği, yaşanılan teorik bunalımı yine Marksizm kaynaklı bilim aşmalıdır, aşacaktır da.

Yapılacak iş, tarihsel doğal süreçlerin oluşturduğu yeni değişimleri masaya yatırmak, onun adını koymaktır. Bu operasyonun ön-koşulu ise, sanayi çağının aşılıp aşılmadığı konusunu açıklığa kavuşturmaktır. Geçtiğimiz çağ, yani sanayi çağı miadını doldurmuş mudur, yoksa devam mı ediyor? Günümüzün can alıcı sorusu budur. Başka bir anlatımla, bu temel konu açıklığa kavuşmadığı içindir ki, teorinin bunalımı hâlâ sürmektedir. Anlaşılan bu gidişle de bir süre daha sürmeye devam edecektir.

Günümüzdeki değişimler, alt-üst oluşlar "…sosyalizm için mücadele bakımından yeni bir mayalanma dönemi" değildir. Sosyalizmin yıkılışıyla başlayan gelişmeleri böyle değerlendirirsek yanılırız. Değişimlerden sonra ortalık durulacak mantığı, üç yazarın da, Aren, Somer ve Hasançebi'lerin hep birlikte kayboldukları karanlık sokaktır. "Sarsıntılar geçince…" diye başlayan akıl yürütmeler, eninde sonunda kapitalist sistemin aşılmadığını, tersine nitel sıçramalarla daha da güçlendiğini, "neo-liberalizm" aşamasını gerçekleştirdiğini kabul ederler. Bu tespit kesinlikle yanlıştır. Zira sanayi devrimi miadını doldurmuştur. Sanayi devriminin işlevi sona ermiştir. Bizce sanayi çağı, gerek dinamikleri, gerekse kurumları açısından etkinliğini, başatlığını kaybetmiştir. Kapitalizmin/sosyalizmin aşıldığı dünyada yeni bir ekonomik/toplumsal sistemin, yani globalist sürecin başladığı, bilginin üretim faktörü olarak devreye girmesinden, tarihsel itici güçlerin "ışık hızı"nı yakalamalarından ve küresel oluşumların engel tanımamalarından anlaşılmaktadır. Daha basiti, ulus devletin aşıldığından, AB projesinin hızla ilerlemesinden de her şey anlaşılmaktadır.

Günümüzde tarihsel dinamikler sanayi devriminden sonra üçüncü bir temel devrimi, yani bilgi devrimi sürecini başlatmıştır. Küresel sürecin yapısal gerçeklerinden de anlaşılmaktadır ki tarihin tekeri "dünyanın tekleşmesi"ne doğru yol almaktadır. Yani yakın gelecekteki dünya, tek pazar/tek piyasa düzlemli bambaşka bir dünya olacaktır. Bu oluşumların gerçekleşmesi –eski çağlarda olduğu gibi– asırlarca sürmeyecektir. Görülen tablo, daha şimdiden –kalın çizgileriyle– bellidir. Onun için değişimler gelip geçici, durgunlaşıcı değildir. Tersine bunlar, yeni bir çağı başlatan "çağsal devinim"lerdir. Bizce, bundan böyle kesinlikle "bilgi çağı" söz konusudur. Sanayi devrimi nasıl ki yeni bir dünya inşa etmiştir, şimdi de bilgi devrimi yeni bir dünya yaratmaya kolları sıvamaktadır. Yeni kurulacak bilgiye dayalı dünyanın yanında "modern" dediğimiz sanayi dünyası gerçekten ilkel kalacaktır, gölgede kalacaktır. İnsanoğlu, asıl bundan sonraki çağlarda –biz bu çağlara aydınlık çağlar adını veriyoruz– yaralarına merhem basma olanaklarına, mutlu yaşama olanaklarına kavuşacaktır. İnsanlık "yaşanası bir dünya"ya eninde sonunda mutlaka ulaşacaktır. bundan sonra yaşayacaktır. Çünkü, bilim ve teknolojideki akıl almaz hız, devasa sorunların aşılmasını kolaylaştırıcı ortamı hazırlayacaktır. Bu nedenle, bilgi çağı sürecini kapitalizmin ya da neo-liberalizmin itici güçleri asla omuzlayamaz.

Sayın Hasançebi: "Kapitalist gelişmeyi destekleyen ve kendi bağımsız eylemi(ni) doğrudan ve dolaylı olarak bu gelişmeye tabi kılınmış bir sosyalist mücadele –hatta siz bunu, işçi emekçi sınıfların güncel ve somut çıkarlarıyla birleştiren ve demokrasiyi de geliştiren bir siyasal tasarım çerçevesinde gerçekleştiriyor olsanız bile– son tahlilde ister istemez sermaye birikim sürecini de desteklemiş olursunuz. Böyle bir durum…burjuva dünya görüşüne –ve kapitalizme bağlılığa gider…" diyorsunuz. Bu yazının başından beri söylüyoruz Sayın Çebi, kapitalizm –yeni liberalizmin nesnel tabanı– sanayi devriminin dinamikleriyle hayat bulan bir sistemdir. Sanayi devrimi ömrünü tamamladığı için, sosyalizm gibi kapitalizm de aşılmıştır. Günümüzde, "globalizm" adı verilen ekonomik sistem başattır. Kapitalizm başatlığını yitirmiştir. Sayın Çebi, sizin korkuyla sayıkladığınız "…burjuva dünya görüşü, kapitalizme bağlılık vs…gibi" karabasanlar rüya olmuştur, tarihte kalmıştır. Sermaye burjuvazinin elinden alınınca, onun sömürücü özelliği ortadan kalkmadı mı? Devlet kasasında biriken sosyalist toplumsal nitelikli sermaye 20.yüzyılda harikalar yaratmadı mı? Sermaye yalnız burjuvazinin elindeyken mi zenginlik yaratır? Sanayi çağı sosyalizmi bu gerçekleri somut bir biçimde sergilememiş midir? Ve sosyalizm en az kapitalizm kadar sanayi devriminin gereklerini yerine getirmiştir. Koskoca Asya, bütün yoksul ülkeler, sosyalist sistemde oluşan sermaye birikimi gerçeğiyle sanayileşmelerini sağlamışlardır. Onun için, hele hele bilgi çağı koşullarında "sermaye birikimine", sermaye düşmanlığına gerek yoktur.

Sosyalizm kuruculuğunda üretici güçlerin kapitalist gelişmişliğini destekleyen görüşleri: "…son tahlilde …böylesi bir durum (yani sermaye birikimini desteklemek) sosyalizme değil, kapitalizme yönelimi güçlendirir" gibi anlamsız sonuçlara varıyorsunuz. Sayın Çebi, böylesi ön-yargılar asıl Jakobencilik değil midir? Sosyalizmde ekonomik gelişmelere tepeden mi bakmak gerekir? Sermaye birikimine karşı çıkmak tarihsel ilerlemeye karşı çıkmaktır. Marksizmin özüne karşı gelmektir. Sayın Kenan Somer sermaye birikimi dediğimiz dinamiğin gücünü çok iyi biliyor ve haklı olarak yeni "sermaye sahipliği" modelleri geliştirmenin sancısını duyuyor. Sermaye birikimini reddetmek bizi komünizme değil, ilkel komünal sisteme götürür.

Sayın Çebi, dün, ulus devlet sınırları içinde sermaye birikimini reddetmek, sermaye düşmanlığı yapmak kolaydı. Ama bundan böyle insanoğlu, bilginin üretim sürecine en önemli "üretim faktörü" olarak girmesiyle, tarihte görülmemiş bir üretim patlamasına, yani toplumsal zenginliklerin, bolluğun, bereketin akıl almaz bir biçimde artmasına tanık olacaktır. İşte bu iklimi, hiç beğenmediğiniz, hiç hoşunuza gitmeyen "sermaye birikimi" yaratacaktır. Bu nedenle Sayın Çebi, artık "ulusal sınırlar içinde ekonomik/toplumsal kalkınmayı gerçekleştirmek kaygıları geride kalıyor, küresel ölçeklerde "insanlığın çıkarları" öne çıkıyor. Bizce dünyada –milliyetçilikten arınmış– gerçek sol iklim oluşuyor. Tek pazar/tek piyasa oluşumları dünyanın "tekleşmesi"ni gerçekleştirecektir. Haritanın 200'e yakın ulus devletle parçalandığı dünkü dünya koşullarında "enternasyonalizm" bile hayaldi. Bugün enternasyonalist dayanışmayı değil, insanlığın birliğini perçinleyecek, Marksist anlayışta bir entegrasyon süreci başlamıştır. Bundan sonra sermayeden yana sağcı burjuva bilimi barutunu tüketmiştir. "Özgürlük/eşitlik/kardeşlik" özlemleri, asıl bundan sonraki aydınlık çağlarda gerçekleşme olanaklarına kavuşacaktır. Bu nedenle günümüzün yakıcı sorunu: sosyalizm modeli arayışları değil, "yeni sol anlayışın nasıl biçimleneceği" konusudur.

Proletaryanın çıkarları, emeğin, emekçi sınıfların çıkarları biçimindeki dünkü sol söylem terk edilmeli, "insanlığın çıkarları" söylemi güncelleştirilmelidir. İnsanlığın günümüzdeki sorunları, solun sorunları değil midir? Yani savaşların sona ermesi, savaşlara harcanan kaynakların insanlığın hizmetine sunulması, gelir dağılımı makasının tekrar adaletli bir yapıya kavuşturulması, dünya çapında yoksulluğun belinin kırılması, ekolojik sorunlar başta olmak üzere, yabancılaşmaya kadar varan ontolojik, epistomolojik vb… vb… gibi bütün sorunların çözümü. böylesine ilkel bir çağda, sanayi çağında (sosyalizm süreci de dahil) çözüm olanaklarına kavuşmaları mümkün müydü? Sanayi devriminin ilkel dinamikleriyle (organik güç + mekanik güç dinamikleriyle) bu sorunların üstesinden gelmek mümkün değildi. Bilgi çağı süreci kanalları açacaktır. Bizce, yeni çağın sol anlayışı bu noktalarda yoğunlaşmalıdır.

Üretici güçlerin "mükemmelliği", üretim araçlarının son derece verimliliği çizgisi yakalanmadıkça, insanoğlu ne kadar sosyalist düzen kurarsa kursun, yaralarını saramaz. Üretici güçlerin mükemmelliği, ekonomik / toplumsal zenginliği tepe noktasına çıkaracaktır. Bu çizgiye ulaşılmadan insanlığın mutluluğundan söz edebilir miyiz? Bilgi devrimi süreci başlamasaydı, bilgi devriminin dinamikleri devreye girmeseydi, saydığımız bütün bu sorunların aşılması asla mümkün değildi. Böylesine çözüm bekleyen devasa sorunlar varken, komünizm nasıl inşa edilebilir? Sözün özü; komünizmin gerçekleşebilmesi için sanayi devriminin tarihsel dinamikleri asla yeterli değildir. Böylesine geri ve ilkel dinamiklerle insanoğlunun mutluluğu sağlanamazdı. Sayın Çebi, kapitalist dönemde üretici güçlerin gelişmişliği sorununu "…burjuva dünya görüşüne bağlılık" olarak değerlendiriyor ve küçümsüyorsunuz. Önümüzdeki dönemde bu tavırlar sanırım prim yapmayacaktır. Bunca deneyimden sonra artık küçük burjuva Marksizmi de olgunlaşmalıdır.

Bilgi çağı bilim ve teknoloji alanında inanılmazları gerçekleştiriyor. Bu somut gözlemlerden sonra geriye dönüp baktığımızda, sosyalizmin, kapitalist sürecin tepe noktasına geldiği bir ülkede iş başına gelmiş olması halinde bile, komünizme geçişin yine de gerçekleşemeyeceğini bugün görebiliyoruz. Marx ve Engels'in göremedikleri nokta budur. O yıllarda gelecek bugünkü kadar net görülebilir miydi? Elbette görülemezdi. Kâhin olup olmamak ayrı bir konu. Ama günümüz koşullarında açıkça görülmektedir ki, sanayi devrimi dinamikleriyle komünizme ulaşılamaz. Belki, günümüzdeki inanılmaz teknolojik gelişmelerin "sosyalizm döneminde" gerçekleşebileceğini düşünenler olmuştur. Fakat sosyalizm süreci beklenenleri verememiştir. Teknolojik gelişme açısından kapitalizm her zaman sosyalizmin önünde yürümüştür.

Marx ve Engels, teorik kaynakları hazırlamışlardır. Onlardan sonra gelenler, Marksizme katkı yapanlar, yani Marksizm-Leninizm ideolojisini tamamlayanlar, Marksizmin özünü değiştirmişlerdir. Bizce Marksizm başka, Marksizm-Leninizm başkadır. Daha açıkçası, Marksizm-Leninizm, Lenin düşüncesidir. Siz Marx gibi değil, Lenin gibi düşünüyorsunuz, Sayın Çebi. Zenginliklerin bölüşümüne tepeden bakıyorsunuz. Oysa ki, komünizm anlayışı "zenginliklerin paylaşımı" üzerine kuruludur. Birileri sizi "…burjuva dünya görüşü" penceresinden bakıyor diye damgalar korkusuyla, üretici güçlerin gelişmesinden, zenginliğin artmasından tedirginsiniz. Bu korkular, doğal olarak sizi "fakirlikte eşitlik" sokağına çıkarıyor. O zaman da komünist öğretinin kurallarını bir tarafa atıyor, Marksist anlayışın temellerine inmeye çalışan insanları: "…bunlar bize, SBKP'nin ölmeden önceki vasiyetini, kapitalizmin gelişme varyantını öneriyorlar" diyorsunuz. Gerçi Aren ve Somer'in ikisinin görüşleri de, sanayi çağının aşılması konusunda henüz netlik kazanmamıştır. Ama bu saygıdeğer düşünürlerimiz, sanayi çağı sosyalizminin özündeki çıkmazları çok iyi ve doğru tespit etmektedirler. Onlar sanayi çağı devam ediyormuş gibi yeni koşullara uygun yeni modeller arayışını sürdürüyorlar. Aslında, başta da değindiğimiz gibi, her şeyden önce "çağ" tahlili yapılmalıdır. Bu konu açığa kavuşmadan hiçbir model bulunamaz.

Marx ve Engels sanayi çağında yaşadılar. Bu nedenle komünizm teorisi yalnızca sanayi çağı koşullarından hareketle ortaya çıkmıştır. Komünizm öğretisi elbette subjektiftir. Elbette iradîdir. Tarihsel süreçler gerçekten böylesi bir ekonomik sisteme elverişli olsaydı, tarih sosyalizm mücadelesini mutlaka komünizme ulaştırırdı. Örneğin, yakın gelecekte, bilgi toplumunun kuruluşu olgunlaşırken, özgürce düşünmenin önündeki engeller tümüyle kalkacaktır. Kalkmak zorundadır. Çünkü tarihsel süreçler bilgi devriminin dinamikleriyle uyumludur. Eğer sanayi devriminin doğal süreçleri komünizmle uyumlu olsaydı, o zaman bu süreçlerin komünizm kuruluşunu omuzladığına tanık olacaktık. Meğer, doğal evrim dinamikleri hep bilgi çağına su taşıyormuş. Gerçekten, sanayi devrimi dinamiklerinin komünizme değil de, bilgi çağına endeksli olduğunu kimse fark edememiştir. Bütün komünistler "…bir gün mutlaka!" inancıyla komünizm uğruna, insanlığın geleceği uğruna canlarını seve seve vermekten çekinmemişlerdir. Bugün yaşayanlar çok şanslıdırlar. Zira sanayi çağı dinamiklerinin komünizmi kurmaya yeterli olmadığını komünizm uğruna can verenler göremediler. Bugün tarih, bilgi çağı sürecini başlatmakla tarihsel gerçekleri somut olarak sergilemektedir.

Sanayi çağı sosyalizmi gelişen tarihsel koşullara göre "erken doğmuştur", "yanlış haritalarda uygulanmıştır"…" Marx'ın fikirlerini yeni değişimler açısından tekrar gözden geçirdik" "Lenin'in katkılarıyla yeni bir ideoloji, Marksizm-Leninizm ideolojisi doğmuştur… bunun eksiklikleri, yanlışları vardır... Sovyetler sosyalizmi Jakobence uygulamışlardır” ...vs…vs… Bu görüşleri uzatabildiğimiz kadar uzatabiliriz. Bunların hepsinde az yada çok gerçeklik payı vardır. Günümüzde, "Nerede yanlış yaptık?" sorusunun yanıtı asla ve asla aranmamalıdır. Dünyada herkes 1917 sosyalizminin neden başarılı olamadığını eleştiriyor. Bu yanlıştır. Bize göre: "1917 Ekim Devrimiyle gelen sosyalizmi tipi, aynen kapitalizm gibi sanayi devrimi dinamiklerinin, sanayi çağının ürünüdür. Ve sanayi devrimi onu, komünizmin nesnel alt-yapısını hazırlamak için değil, Metropol gelişmiş kapitalist ülkeler dışında kalan, yani emperyalizmin sömürdüğü yoksul ülkelerde sanayi devriminin işlevlerini yerine getirmekle görevlendirmiştir. İşte sosyalizm, komünizme ulaşmayı değil, sanayi devriminin özellikle Asya gibi bir haritada başaramayacağı görevleri yerine getirmiştir." Bu nedenledir ki 1917 sosyalizmine "Lenin tipi sosyalizm" "Rus sosyalizmi" vs…vs…gibi adlar verilmektedir. Bizce "sanayi çağı sosyalizmi" adı ya da kavramı daha doğrudur, daha bilimseldir. Bu nedenle sanayi çağı sosyalizmini Marksist anlayışta gerçek bir sosyalizm uygulaması olarak görmek…"nerede yanlış yaptık?" biçiminde sorularla bu tür bir sosyalizm uygulamasını yargılamak, eleştirmek yanıltıcıdır, yanlıştır. Bize göre sanayi çağı sosyalizmi, sanayileşme olgusunu Asya'nın uçsuz-bucaksız steplerine taşıyan, emperyalizmin sömürdüğü yoksul ülkelerin sanayileşmelerine katkıda bulunan, bu yükümlülüklerin gerçekleşmesinde aktif görev alan bir sosyalist modeldir.

Bizce, sosyalizm sanayi çağına özgü bir projedir. Sanayi çağı bir daha geri gelmeyeceğine, bir daha yaşanmayacağına göre, sosyalizm de bir daha uygulama ortamı bulamayacaktır. Gerçi Sayın Aren: "Marksizm bir bilimdir. Geçerliliği günümüzde de devam etmektedir. Bu nedenle her dönemde Marksizm yol gösterici kaynak olmaya devam edecektir. Sanayi çağına has nasıl bir sosyalizm modeli üretilmişse, bugün de, günümüz koşullarına özgü yeni bir sosyalizm projesi üretilebilir." diyor. Bizce artık dünyanın tekleşmesi süreci başlamıştır. Ulus devletler döneminde uygulanan kapalı/içe dönük ekonomilerin, sosyalist modellerin bu yeni koşullarda uygulanabilmesi olası değildir.

Bugün dünya "tek pazar-tek piyasa" hedefine endekslenmiştir. Bu süreç, giderek dünyanın tekleşmesini gerçekleştirecektir. İşte, Marx'ın ekonomik ve sosyolojik çözümlemelerinin, bilimsel komünizminin özü bu tarihsel çizgide yatmaktadır. Dünyanın tekleşmesi sürecinde yeni bir dünya ve bu dünyanın kurumları inşa edilecektir. Günümüzdeki AB bütünleşmesi, dünyanın tekleşmesine giden yolun ilk basamağıdır. Yakın gelecekte Uzak doğuda Çin, Hindistan ve Japonya eksenli, üç milyar nüfuslu, üçüncü bir odak daha oluşacaktır. Bu üç kutuplu dünyada "yeni bir sosyalizm modeli"ne gerek duyulmayacaktır.

Çünkü Marx sosyalizmi, komünizmin alt-yapısını hazırlayan geçiş dönemi olarak düşünmüştü. Çünkü kapitalist dönem ne kadar gelişmiş olursa olsun, komünizm için yeterli ön-koşulları hazır hâle getiremeyecekti. Şimdi böylesi sorunlar gerilerde kalmıştır. Bundan böyle nasıl olursa olsun, hiçbir sosyalist modele gerek duyulmayacaktır. Komünizmin nihai hedeflerine ulaşılacaktır. Yani sınırların ortadan kalkması, ulus devletin ve onun kutsal kurumlarının aşılması, devletin sönmesi, vb. oluşumların hepsi birdenbire bir anda değil, teker teker ya da birer ikişer tarihsel süreçte aşılacaktır.

Sömürünün ve sınıfların ortadan kalkması… bizce en önemli düğüm budur. Ne yazık ki, en son aşılacak düğüm de budur. Biz, bütün bu görkemli sonuçlara, sanayi devrimi dinamiklerinin belirlediği bir dünyada yaşayan Marx gibi devrimci yollardan varılabileceğine inanmıyoruz. Biz, bir başka devrime inanıyoruz. Bilgi çağı sürecinde üretim araçlarının son derece mükemmelleşmesi, üretimdeki verimliliğin artması ve dünyada toplumların özgür birey/entelektüel üretimini yığınsallaştırmaları. Sınıfların yok olması, sömürünün ortadan kalkması, bu koşulların küresel çapta oluşmasına bağlıdır. İnsan iradesine bağlı bu aşamaları sosyal devrimler kısaltmaya çalışmışlar ama, gerçekleştirememişlerdir. Gelecekte, doğal evrim süreçlerinin ilerlediği yolda, bilgi çağı dünyası bilgi devrimlerinin küresel sarsıntılarıyla alt-üst olacaktır. İşte, bilgi alanındaki depremler tarihi hızlandıracak, bu devrimler insanoğlunun yaralarını saracaktır.

Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik mücadelesi insanoğlu var oldukça sürecektir. Sınıflar ve sömürü var oldukça bu kutsal erdemler için mücadele devam edecektir. Sanayi çağına "takılı kalanlar" kabul etmeseler bile, tarihsel ilerleme bilgi çağı sürecini başlatmıştır. Bu çağ "bilgiye dayalı" bir çağ olacaktır. Bu çağın küresel toplumu, sanayi çağı ve daha önceki ilkel çağlarda olduğu gibi, "sürü"lerden oluşmayacaktır. "Özgürce düşünmenin" önündeki engeller, yani milliyetçilik ve dinsel inançlar dünya ölçüsünde ortadan kalkmadıkça, toplumların özgür birey/entelektüel üretimi yığınsallaşamayacaktır. Gelecekte dünya, küresel olarak üretici güçlerin mükemmelliğine ulaşacaktır. Bu iki olgu, özgür birey ve üretici güçlerin mükemmelliği olguları yaygınlaşmadıkça "yaşanası bir dünya" kurulamaz. Kapitalizm öncesi bütün ilkel ve geri kalıntılar, köylülüğün tarihe karışması bu süreçte gerçekleşecektir. Sanayi çağı insanlığın "benzeşmesi"ni sağlamıştır. Bilgi çağı süreci entegrasyonu, yani komünizmin son aşamasını, yani insanlığın "bütünleşmesi"ni perçinleyecektir.

Prof. Sadun Aren: "İnsanlık ne çekerse küreselleşmenin tamamlanamamasından çekecektir." diyor. Yeni solun nasıl biçimleneceği elbette yakın gelecekteki oluşumlara bağlıdır. Fakat, şurası bir gerçektir ki, yeni solun özü entegrasyon süreciyle iç içedir. Bu gerçek şimdiden uç vermektedir. Sayın Çebi, bu süreçte "siyasal özne"nin zorunluluğundan söz ediyorsunuz. Yeni bilgi çağı sürecinin gelecekte "siyasal özne"ye dayalı bir toplum yaratmayacağı şimdiden görülmektedir. Genel eğilimin siyasal özneden ziyade "toplumsal özne"den yana gelişeceği kanısı daha akla yakındır. Genç nesillerin daha bu günden politikadan nefret ettikleri gözlemlenmektedir. Çünkü, sanayi çağının siyaseti ve temsili demokrasisi kirlidir, gerekeni vermemiştir. Bu çağda Sivil Toplum Kuruluşları(STK)'nın öne çıkacağı söylenmektedir. STK'larının küresel çapta yaygınlaşacağı doğrudur. "Doğrudan demokrasi" koşullarında STK'lar bütün dünyayı adeta bir ağ gibi saracaklardır. Bütün dünyada örgütlenen STK'lar oluşacaktır. İşte bu koşullarda siyasal değil, küresel bağlamda bir "toplumsal özne"den söz edebiliriz. Bu öznenin aynı anda bütün dünyayı ayağa kaldıran bir küresel güç olmayacağını kim iddia edebilir ki? Kısacası, bundan böyle öncü güç, ne sosyal bir sınıf, ne bir blok, ne de gruptur. Bu öncünün dünya kamu oyunu aynı anda etkileyecek büyüklükte ve güçte oluşacak "sivil toplum kuruluşları" olacağı şimdiden sezilmektedir. Ama bu kuruluşlar nasıl bir kurumsallaşma süreci izlerler, nasıl bir örgütlenme modeli gerçekleştirirler, bunları kestirebilmek henüz mümkün değildir.

Günümüzde AB süreci çok önemli bir laboratuardır. AB süreci kesinlikle desteklenmelidir. Günümüz ilericiliğinin kıstası budur. Bu yeni projenin oluşturacağı yeni kurumların oluşmasına katkıda bulunulmalıdır. Dünyanın "tekleşmesine" giden bu süreçte Marksizm/ Leninizm değil, Marksizm tekrar ele alınmalı ve gözden geçirilmelidir. Edebiyat ve sanatta modernizm ötesi anlayışlar, yani post-modernizm tekrar ele alınmalıdır. Klasik burjuva kültürünün sona ermesi, burjuva sanatının yozlaşması dönemlerinden sonra liberalizmin "bilim-kurgu" biçiminde el attığı kokuşmadan post-modernizm kurtarılmalıdır. Post-modernist sanat tarihten süzülüp gelen "sol değerler" temelinde yeniden geliştirilmeli, özellikle bilim kurgu alanındaki liberal yozlaşmanın önüne geçilmelidir.

Bugün neo-liberalizm başat değildir. Başat olan sistem globalizmdir. Kapitalizm "kalıntı" üretim ilişkileri niteliğindedir. Neo-liberalizm çarpıtması kesinlikle doğru değildir, yanıltıcıdır. Bugün bilgi çağını kabul etmemek gericiliktir. Bilgi çağı "baskın" çağdır. Bilgi çağı, sanayi çağı gibi hazırlanarak değil, aniden gelip kapıya dayanmıştır. Bu nedenledir ki, bilgi çağının kurumları yavaş yavaş süreç içinde var olacaktır. Bu konuda "AB projesi, bir laboratuardır" dedik. AB süreci bilgi çağı kurumlarını teker teker yapılandıracaktır. Dünyanın gözü Avrupa'dadır. Nasıl ki sanayi devriminin ulus devleti -ve onun bütün kurumları- Batıda biçimlenmiştir, şimdi de bilgi çağının devleti ve bu devlete özgü yeni kurumlar, yine bu anakarada doğacak, biçimlenecektir. Günümüzde yeni bir devlet teorisine ve onun yeni kurumlarına gereksinim vardır.

Proletarya diktatörlüğünün bundan böyle hiç bir biçimde uygulanma şansı yoktur. Bu nedenle, mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmeleri de gerçekleşemeyecektir. Sayın Somer'in "toplumsal özel mülkiyet" arayışı kategorik olarak daha doğrudur. Çalışan kitlelerin fonlarında büyüyen bir başka sermaye daha vardır ki, henüz bu sermaye âtıldır, üretimin dışındadır. Fakat bu sermaye akıl almaz ölçülerde yoğunlaşmaktadır. Bırakalım ücretli üretken kafa işçilerinin emeğinden doğacak sermayenin yeni bir özel mülkiyet biçimi olacağını, asıl bu, toplumsal tabanı giderek genişleyen ve âtıl olmaktan çıkma aşamasında olan kamusal sermaye çok önemlidir. Sosyal güvenlik kurumlarında, vakıflarda, vb. kasalarda biriken bu dev sermaye nasıl bir yol izleyecektir? Marx yüz elli yıl önce bu gerçeğe parmak basmış ve "Sermaye birikimi hızlandıkça, sermayenin sınıfsal özellikleri kaybolur ve toplumsal nitelikleri ağır basar," demiştir. Bu nedenle gelecekte sermayenin toplumsallaşması gerçekten yeni bir hız kazanacak ve özel mülkiyetin yeniden biçimlenmesi süreci, yeni çağa özgü yeni toplumsal biçimler doğuracaktır.

Brezilya'da İşçi Partisi İktidarı

Luiz Inacio da Silva, ya da sonradan alacağı adla Lula ("mürekkepbalığı"), 1952 yılında bir kamyonun arkasında on üç gün süren bir yolculuktan sonra annesi ve yedi kardeşiyle Sao Paulo eyaletindeki Guaruja kentine vardığında yedi yaşındaydı. Beş yaşına kadar görmediği babası, civardaki Santos limanında işçilik yapmak üzere Lula'nın doğduğu Brezilya'nın yoksul kuzeydoğusundaki Pernambuco eyaletinden çok daha önce ayrılmıştı. Lula'nın çocukluğu aileye destek olmak için sokaklarda seyyar satıcılık yaparak, ayakkabı boyayarak geçti. Okulu dördüncü sınıfta terk etti (sonraları dışarıdan bir lise diploması alacaktı). On dört yaşında bir bakır fabrikasında işe girdi. Bu arada kocasından ayrılan annesi ve kardeşleriyle birlikte Sao Paulo'ya taşınmışlar, bir barın arka kısmındaki küçük bir odada yaşamaya başlamışlardı. Fabrikada tornacılık öğrenirken parmağını makinaya kaptıran Lula, 1966'da kentin "ABC" diye bilinen sanayi bölgesindeki Sao Bernardo do Campo'da (Santo Andre ve Sao Caetano ile birlikte "Brezilya'nın Detroit"i, otomotiv endüstrisinin merkezi) büyük bir metalurji şirketine girecek, kardeşi Jose gibi sendikal faaliyetlere katılacaktı. Lula'nın, Komünist Partisi üyesi kardeşinin önerisiyle Sao Bernardo ve Diadema Maden İşçileri Sendikası yönetimine yedek olarak girdiği 1969'dan, yüz bin işçinin başkanlığına seçildiği 1975'e dek geçen süre aynı zamanda askeri diktanın en karanlık zamanıdır.

Ülkenin başkanlığına geçen yıl yeniden seçilen Lula'nın yaşamı, Brezilya'nın son elli yılda geçirdiği sosyal dönüşüme de ayna tutuyor. Kızılcık'ın geçen sayısında* Brezilya'nın dünyadaki yeri ve tarihi gelişimi anlatılmıştı. Bu yazıda, iktidara yürüyüşüyle birlikte İşçi Partisi (PT) ve Lula'nın ilk dönemi üzerinde durulacak.

SİYASET ARENASINDA YENİ BİR PARTİ: PT

ABD destekli askeri yönetim, 1968 Aralık ayında bir kararnameyle, darbe sonrası kalan son demokratik hak ve özgürlükleri de tırpanlayarak, yerli ve yabancı sermayeye altın çağını yaşatan "Brezilya mucizesi"nin önünü açtı. İthal ikameci kalkınmacılığın devlet öncülüğündeki sanayileşme hamlesiyle gelen hızlı büyüme (yılda %10-12) yoksul kuzey eyaletlerinden sanayileşmiş güneye göçü hızlandırdı, işçi sayısı yirmi yılda dört misli arttı. Sao Paulo eyalet ekonomisi 1960'ların sonlarında her yıl %23 büyürken, metropoliten bölge 1960-1970 arası iki milyonun üzerinde göç almış, yeni doğanlarla nüfusu neredeyse ikiye katlanmıştı. Eyalet çapında reel ücretler ise aynı dönemde (1964-1970) %25 düşmüştü! Gelir dağılımı dünyanın en çarpık ülkelerinden olan Brezilya'da, ne kırda kalanın, ne de kente gelenin karşılaşacağı bir "mucize" vardı.

Sanayinin yoğunlaştığı merkezler, güçlü bir işçi hareketi için şartları olgunlaştırdı. Ne var ki, sendikalar hâlâ 1930'ların Estado Novo'sundan kalan korporatist yasalarla devlet kontrolündeydi. Askeri yönetim, 1964'deki darbenin ardından sendika yöneticilerini değiştirmişti. Lula gibi genç sendikacılar, ücretleri bakanlığın belirlediği bu ortamda, öncelikle pelegos (eyer) denen bu atanmış yöneticilere muhalefet ediyorlardı. Darbe öncesi işçiler arasında etkili olan popülist PTB dağılmış, Brezilya Komünist Partisi (PCB) ise baskı ve bölünmeler sonucu 1960'ların sonunda birikimini yitirmişti. Ülke siyasetinde 1922'den beri var olan parti, 1935'de Komintern kararıyla (birkaç bin isyancı askerle Brezilya'yı katederek "umut şövalyesi" olarak ünlenen) Luis Carlos Prestes'in liderliğinde başarısız bir silâhlı ayaklanmaya girişmişti. PCB, yeniden yasallaştığı 1945 sonrasında, ülkedeki kalkınma hamlesini, işçi sınıfının gelişmesini ve başkan Goulart'ın (1961-1964) halkçı politikalarını destekledi. Darbenin ardından Küba devriminden etkilenen ve derhal silâhlı mücadeleyi savunan bir grup, ki aralarında 1966'da partiden dışlanan Sao Paulo parti yönetiminden Carlos Marighela da vardı, ALN'yi (Ulusal Kurtuluş Hareketi) kurarak şehir gerillası eylemlerine başladı. 1968-70 arasında çoğunluğu üniversitelilerden oluşan bir çok örgüt, iki yüz banka soygunu ve karakol saldırısı düzenledi, aralarında ABD elçisinin de olduğu dört diplomatı kaçırdı. Aynı dönemde Çin Komünist Partisine yakın bir grup PCB'den ayrılarak PCdoB'yi kurdu, öğrenciler arasında güçlü olan sol Katoliklerin de katılımını sağladı. Birkaç yıl sonra Marighela'nın öldürülmesi, diğer grupların dağıtılmasıyla daralan muhalefet alanında ilk kez hükümet ve Katolik kilisesi karşı karşıya gelecek, Recife Başpiskoposu Camara gibi rahipler yoksullaştıran politikalara, yargısız hapse atmalara, işkencelere karşı seslerini yükselteceklerdi.

Suç dosyası Şili ve Arjantin'deki benzerleri kadar kabarık olmasa da, muhalefeti etkisizleştirmeyi bilen askeri rejime karşı, 1970'lerin sonunda, işçi sınıfının nisbeten yeni oluşmuş, iyi kazanan (%60'ı asgâri ücretin iki katı) bir kesiminden, ABC'deki otomobil işçilerinden ülke tarihinde görülmemiş büyüklükte bir grev dalgası yükseldi. Lula ve arkadaşlarının sendikalarda kontrolü ele geçirdiği bu grevler, askeri dönemin ve sonraki neo-liberal hükümetlerin koşullarına direnen yeni bir sendikacılığın ve siyasi hareketin doğuşuna işaret ediyordu. Lula'nın ülke çapında bir işçi lideri olarak tanınması, 1978-79'un tarihi maden işçileri grevlerindeki önderliği, güçlü hitabeti ve karizmatik kişiliğiyle öne çıkması sayesindedir (Sao Paulo sanayi bölgesindeki bir stadyumda mikrofonsuz 80 bin işçiye seslenmiş, sözleri saftan safa aktarılmıştı.)

Demokrasiye geçiş döneminde sol, iki KP yasal muhalefeti (Brezilya Demokratik Hareketi, MDB, sonradan PMDB) destekliyordu. Lula ve çevresindeki sendikacılar ise, 1979 Ocak ayındaki bir maden işçileri kongresinde, yükselen muhalefetin sesi olacak bağımsız bir işçi partisi çağrısı yaptılar. Sınıf uzlaşmacılığına karşı, popülist-korporatist gelenekte yoğrulmamış sendikacılara, güneydeki sanayi merkezlerindeki grev yöneticisi genç işçilere ve azınlıkta da olsa, siyasi ağırlığı olan solun eski militanlarına dayanan İşçi Partisi (Partido dos Trabalhadores, PT) 1980 başında, Lula hapisteyken yükselen yeni bir grev dalgası sırasında kuruldu. Resmen iki yıl sonra tanınacak partide, Kurtuluş Teolojisi'ni savunan Katolikler, devrimci, Troçkist gruplar, kadın ve yerli hareketleri, çevreciler, aydınlar da (ör. "Ezilenlerin Pedagojisi" kitabıyla tanınan Paulo Freire) yer aldı.

PT öncelikle, 1983'de kurulan Merkezi İşçi Birliğiyle (Central Unica dos Trabalhadores, CUT) birlikte başkanın doğrudan seçilmesi için mücadele etti. 1984'de halk sokağa dökülmüşken demokrasiye tedrici geçişi savunan yasal muhalefetin adayı Neves'i desteklemedi (parti yönetimi ve meclis üyelerinin aksine karar veren delegelere Lula da uydu). Bu dönemde PT, her sosyal hareketin içindeydi, grevler, mahalle örgütleri, işsiz ve topraksızların mücadeleleri, gençlik, kadın hareketleri, vb. Kurulduğu yıl 26 bin olan üye sayısı, yarıdan çoğu orta ve güney eyaletlerindeki sanayi merkezlerinde olmak üzere iki yılda 200 bini, 1986'da 500 bini ve 1990'da 650 bini buldu. CUT, kısa sürede ülkenin en büyük sendikası haline geldi, 1986'da başını çektiği genel greve milyonlarca çalışan katıldı. CUT'un bugün yedi milyon civarında üyesi bulunuyor.

PT ve CUT, başından beri farklı eğilimleri barındırdı. PT'de çoğunluk, Lula, çevresindeki sendikacılar, eski ALN üyeleri, Kurtuluş Teolojisi'ne inananlardan oluşan "Artikülasyon" eğiliminde. En büyükleri "Sosyalist Demokrasi" (DS) olan çeşitli Troçkist gruplar da diğer eğilimler arasında yer alıyor. Lula hükümetinin 2003'de kongreye sevkettiği emeklilik haklarını kısan yasaya oy vermeyen dört PT'linin partiden dışlanması olgusuna rağmen, demokratik ve canlı bir tartışma ortamı var (ör. hükümetin ilk aylardaki uygulamaları 54 oyla destek buldu, Sol Artikülasyon 13, DS tezleri 8 oy alınca reddedildi). Artikülasyon adayı Berzoini PT başkanlığına seçilirken, ilk tura 300 bin, ikinci tura 230 bin kişi katıldı, PT ve DS kurucusu, eski Porto Alegre belediye başkanı Raul Pont %48 oy aldı. CUT içinde de benzer güç dengeleri var.

PT'nin mücadelesinde önemli bir müttefik (iktidara geldikten sonra anlaşmazlıklar artsa da), 1984'de kurulan Topraksız Kır İşçileri Hareketi'dir (Movimento dos Trabalhadores Rurais Sem Terra, MST). Köklerini sömürge döneminden bu yana topraktaki adaletsizliğe direnişte (toprak sahiplerinin %1'i, kırk bin kadar latifundiarios toprağın %46'sına sahip) bulan MST, kırların dışlanmışlarının örgütü. Brezilya'da çiftliklerin yarısı 10 hektardan küçük ve mekanizasyon ileri düzeyde değil. Ortalama çiftçi, genelde büyük toprak sahiplerinin yanında yarıcı olarak çalışıyor, arazideki kulübelerde yaşıyor. Güney ve orta bölgelerdeki mo-dernleşme hamlesi, kuzey ve orta-batıdaki kuraklık ve yoksulluk nedeniyle topraklarından kopan milyonlarca köylü kentlerde iş bulamadığı gibi topraksız kaldı. MST, 1970'lerin sonlarında güneyde yol kenarlarına kamp kuran, buldukları toprağa yerleşen topraksızların (ilk işgâl 1978'de askeri diktatörlüğün ortasında, Macali'deki 110 ailenin eylemi), bölgedeki rahiplerden destek bulması ve Kurtuluş Teolojisi doğrultusunda 1975'de kurulan Katolik Toprağın Pastoral Komisyonlarıyla (Comissao Pastoral da Terra, CPT) toprak ve tarım reformu mücadelesinde buluşmasıyla oluştu. İlk kongresini 23 eyaletten 1500 delegenin katılımıyla 1985'de yaptı; özerk bir kitle hareketi olarak, modernleşmenin toprak adaletsizliğini değiştirmediğini belirterek CPT'nin "Toprak işleyenindir" sloganını benimsedi. 1990'daki ikinci kongrede Collor döneminin hayal kırıklığı ve baskılarla örgüt sorunlarına ve finansal bağımsızlığa yoğunlaştı, ilk üretim kooperatiflerini kurdu. Cardoso döneminde MST, tavizler koparan, binlerce topraksızı yerleştiren önemli bir güç haline geldi, bir çok eylemcisi ise toprak sahiplerinin cinayetlerine kurban gitti. Topraksızlar, 1988 anayasasının federal hükümete verimsiz topraklara el koyma yetkisi vermesine dayanarak önce toprağa yerleşiyor (acampamentos), sonra tarım reformu makamıyla görüşerek yerleşimi meşrulaştırıyor (assentamentos) ve herkesin katılımıyla alınan kararlar ve belirli kurallarla (ör. alkol, çatışmaların yatıştırılması, taciz vb. konularda) kolektif yaşam sürdürüyor. Halen kamplarda yaşayan 230 bin aileden 140 bini MST'de örgütlü. Eyaletlerin 23'ünde faaliyetlerini sürdüren örgüt, 350 bin kişiyi işgal ettiği topraklara yerleştirdi. Dört milyon topraksıza seslenen MST, bu yılın Temmuz ayında yapılan ve 20 bin delegenin katıldığı 5. kongresinde yalnız toprak verilmesinin yetmediğini belirterek, kapsamlı bir tarım politikası tanımladı.

Brezilya'nın kırlarında, iç kesimlerde, hâlâ, çalıştırılan kölelere rastlanıyor (hükümet dört bin kölenin serbest bırakılmasını sağladı, daha da 25 bin köle olabileceği düşünülüyor). Engels'in ilk Hristiyanlığı "ezilenlerin hareketi", "kölelerin dini", Marx’ın da dini "taş yürekli bir dünyanın ruhu" olarak tanımladığı bilinir. Brezilya'da topraksızların aynı ortamda, yoksullukla içiçe yaşayan papazlarla, CPT ile buluşması, kent yoksullarının, favela'larda Kilise Taban Cemaatlerinde (CEB) bir araya gelmesi, rahiplerin de Marksizmle ilgilenmesi yadırganmamalı. Dünyadaki en büyük Katolik nüfusa (128 milyon) sahip Brezilya'da, PT'nin köklerinde Kurtuluş Teolojisi de var.

YOKSULLARIN VİCDANI

Latin Amerika'da Katolik kilisesinin genç kadroları, 1960'larda ülkelerindeki yoksulluk, eşitsizlik ve zulüm karşısında, Küba devriminden, ülkelerin yoksulluğu ve "bağımlılık" tartışmalarından, üniversitelerdeki politizasyondan etkilendiler. Yoksulluğun nedenlerini araştırırken, sosyal yapının analizi için Marksizme başvurdular, yoksullar arasında gönüllü çalışmaya başladılar. Bölgedeki kiliselerin (Katolik ya da Protestan), piskoposların gündemine giren Kurtuluş Teolojisini** geliştirdiler.

Sosyal konulara yer veren Vatikan belgeleri (1891'deki "Rerum Novarum"dan başlayarak), kapitalizmi mâzur gösteren, uzlaşmacı, tutucu, çözümü "ahlakın düzeltilmesinde", "kurumların reformunda" arayan metinlerdi. 1962-1965'de toplanan İkinci Vatikan Konsili "öteki dünya ile bu dünyadaki mevcut koşullara ilişkin görevlerin uyumlulaştırılması"nı gündeme getirerek teorik arayışlara bir kapı açmıştı. Latin Amerika'da kilise genellikle sosyal konularla (ör. Brezilya'da 1950'lerde topraksız köylüleri "komünizme karşı korumak", 1964 darbesini desteklemek gibi) yalnız gerici tepkiler vermek üzere ilgilenirken, yaşanan pratik, bir çok inananı, rahibi sosyal alana çekti. Akımın başyapıtı "Kurtuluş Teolojisi"ni (Teologia de la liberacion) 1971'de yayınlayan, yaşamını Lima yoksulları arasında geçiren Peru'lu Dominikan rahibi ve teolog Gustavo Gutierrez, "Bu dünyanın yoksullarına Tanrının onları sevdiğini nasıl söyleyeceğiz?" diyerek ""yoksulluk" kategorisini merkeze aldı, bireyselin yanında yapısal kötülüklere dikkat çekti. Kurtuluş Teolojisi yandaşları, "günümüzde insanlara yiyecek ve içecek vermek politik bir eylem" oldu diyerek, yoksullukla bireysel olarak ilgilenen, yalnızca öfke ve şaşkınlık duyan Kilisenin ezilen ve sömürülenlerin yanında yer almasını, "dünyevi cevaplar" getirmesini istediler. Kolombiya'da rahip Camillo Torres, 1963'de "daha gerçek bir rahip olmak için" rahiplik giysisini çıkararak gerillalara katıldı, beş ay sonra öldürüldü. PT yöneticisi rahip Frei Betto, 1960'ların sonlarında, gençliğin politize olduğu dönemde Brezilya'daki Katolik Üniversitesi öğrencilerinin komünist eğilimlilerle işbirliği yaptıklarını, Marksizme ilgi duyduklarını, Küba devrimine sempatiyle baktıklarını anlatır. Askeri cunta, Katolik Üniversitesini kapattı. Bir çok teoloji öğrencisi ve genç Dominiken rahip, şehir gerillalarını saklıyor, haberleşmelerine ve kaçmalarına yardımcı oluyor, onlarla aynı kaderi paylaşıyordu. Koşullar, onlara 19. Yüzyılın doktrini olan uzlaşmacı toplum yerine, gerektiğinde zora başvuran zıt güçlerin mücadelesini kabul ettirmiştir.

Kurtuluş Teolojisi, 1968'de Medellin'deki (Kilisenin "yoksulların çığlığına kulak vermesi ve onların ıstırabının yorumcusu olması") ve 1979 Puebla'daki (kurtuluş boyutu Kilisenin misyonunun "önemli", "vazgeçilmez", "ayrılmaz parçası", "yoksullara öncelik" vb.) Piskoposlar Konferanslarına damgasını vurdu. Dünyevi kurtuluşa hizmet için yoksullarla Kilisenin klasik biçimleri dışında ilişki arayan genç rahipler, ilki 1963'de Panama'da Chicago'lu misyonerlerce kurulan Kilise Taban Cemaatlerini (Comunidade Eclesial de Base, CEB) yaymaya başladılar. Brezilya'da CEB'ler güneyin sanayi merkezlerine gelen göçmenleri örgütledi. Cemaat âyinlerinde, 50-100 kişinin katılımıyla İncil yorumları, toprak işgalleri, işkenceler, grevlere yardım, favelalardaki elektrik, su sıkıntısı tartışılıyordu. Brezilya'da 1940'larda halkı komünistlere karşı kışkırtan papazlar, 1980'de Sao Bernardo'da polisten kaçan grevci maden işçilerine kiliselerinin kapısını piskoposlarının eliyle açmışlardı. 1990'larda yüz binden fazla taban cemaatinin 7-8 milyon kişiye ulaştığı sanılmaktaydı.

Bu gelişmelere karşı Vatikan da eli boş durmadı. Papa II. John Paul'ün görevlendirmesiyle Kardinal Ratzinger (şimdiki Papa) 1984'de bir "Magisterium" ile Kurtuluş Teolojisi hakkında görüş bildirdi ve metnin önemli bir bölümünde Marksist etkileri eleştirdi. Hemen ardından Kurtuluş Teolojisinin kurucularından Brezilya'lı rahip Leonardo Boff'a bir yıl "itaatkâr sessizlik" cezası verildi. Aynı yıl Vatikan Perulu piskoposları Gutierrez'i kınamaya ikna edemedi, ama bu girişimler ve 1990'larda Marksizmin itibarının sarsılması Kurtuluş Teolojisinin hızını kesti. Ne var ki, Brezilya'da işçi hareketinin, kır yoksulları mücadelesinin kazandığı mevziler yeni bir prestij kaynağı oldu. Bu yıl Mayıs ayında Papa'nın da katıldığı Brezilya'daki Piskoposlar Konferansında CEB'ler, Avrupa karakterli, resmi ilişkilere karşı çıkarak Medellin ve Puebla'daki yaklaşımda ısrar ettiler.

Cemaatlerin karşısında eğlendirici gösterilerle insanları cezbeden ve sayıları 26 milyona çıkan, tutucu, zaman zaman yolsuzluklara karışan Pentekostalist ağırlıklı Protestanlar da var. Kurtuluş Teolojisi, kârın yegâne itici güç olmasına karşı, neo-liberalizmin yol açtığı maddi ve manevi enkâzın kaldırılmasında favelalarda, topraksızların, barınaksızların mücadelesinde kendini yeniden üretiyor, sosyo-ekonomik yoksulluğun yanında "sosyo-kültürel yoksulluk"lara da eğiliyor. Teolojinin sorunları, Dünya Sosyal Forumu paralelinde düzenlenen (en son Ocak 2007'de Nairobi'de) "Dünya Teoloji ve Kurtuluş Forumu"nda tartışılıyor.

İKTİDARA DOĞRU

PT, Brezilya'nın borç ödemeyi durdurduğu, ekonomik krize girdiği 1982'de %3,5 (Sao Paulo'da %10) oy oranıyla 8 eyalet milletvekilliği kazanmış, 1984'deki boykot kararından iki yıl sonra ise oy ve milletvekili sayısını ikiye katlamış (%6,5 ve 17), 1988'de Sao Paulo ve katılımcı bütçe deneyi, Dünya Sosyal Forumlarıyla bilinen Porto Alegre dahil 36 kentin belediye başkanlığını almıştı. Diğer partilerin aksine seçim süreci dışında, halkın içinde var olan tek siyasal partinin adayı Lula az daha, 1989'daki cunta sonrası ilk doğrudan ve demokratik başkanlık seçimini kazanacaktı. Ancak ikinci turda 31 milyon oy almasına karşın, medyatik ve pahalı bir kampanya yürüten Collor'a karşı az bir farkla kaybetti (%53'e %47). Geçen yazıda* değinildiği gibi, Collor'un başarısız istikrar programları, hiperenflasyon ve rüşvet skandallarıyla kapanan döneminin ardından, 1993'de Maliye Bakanlığına getirilen ve Real Planıyla enflasyonu dizginleyen Cardoso, 1994'de Lula karşısında seçilmekte zorlanmamış, 1998'de de orta sınıfların neo-liberal görüşlerden kopamaması nedeniyle gene ilk turda başkanlığa seçilmişti.

Fernando Henrique Cardoso, 1970'lerde "bağımlılık okulu"nun önemli bir ismi ve ünlü bir sosyologdu. Zengin bir geleneği olan Latin Amerika'daki kalkınma tartışmalarında, az gelişmiş ülkelerin gelişmiş ülkelerin geçtiği yoldan kalkınacağını savunan aşamalı modernleşme kuramına (Rostow) karşı, 1948'de Latin Amerika Ekonomik Konseyinin (CEPAL) başkanlığına getirilen ve yapısalcı iktisata katkısıyla bilinen Arjantinli Raul Prebisch, Ricardo'nun karşılaştırmalı üstünlükler ilkesini incelemiş, "merkez" ve "çevre" tanımlamaları yaparak, ticaret hadlerinin sanayileşmemiş "çevre" aleyhine sürekli bozulmasına dikkat çekmişti. Prebisch'in görüşleri, Brezilya'da 1990'lara kadar elli yıldan fazla etkisini korumuş olan ithal ikameci birikim modeliyle de bir araya getirilir. 1960'lar ve 1970'lerde bu modelin karşılaştığı sorunların, yükselen sosyal muhalefetin, "üçüncü dünya"daki bağımsızlık hareketlerinin ve devrimlerin de etkisiyle, "çevre"nin azgelişmişliği, aslında "merkez"in gelişmişliğinin öbür yüzüdür diyen ve emperyalist sömürüye karşı radikal bir söylem geliştiren "bağımlılık okulu" (tüm farklılıklarıyla birlikte Andre Gunder Frank, Theotonio Dos Santos, Paul Baran vd.) bir çok Latin Amerika ülkesi gibi Brezilya'daki muhalefette de büyük yankı bulmuştu. Siyasi sürgün yıllarında Cardoso, "bağımlılık" üzerinde uzunca bir süre çalıştı. Brezilya'daki askeri rejimin eleştirisinde, "bağımlı kapitalist gelişme"nin mutlaka "otoriteryen" politik uygulamalarla gerçekleşmesi gerekmediğini, "sosyal bir demokratikleşme" olmadan, siyasal demokratikleşmenin aldatmaca olacağını savunarak, 1980'lerdeki diktadan çıkış dönemine damgasını vurdu. Ancak "üretim biçimini değiştirmeden", "küreselleşme"nin verilerini kabul ederek bu sınırlar içinde yeniden dağıtımın, sosyal reformların mümkün olduğunu belirten Cardoso'nun liberalizmi ve Bolşevikleri eleştiren yüzyılın başındaki Avusturya sosyal demokrasisine atıfları, Maliye Bakanlığını da sayarsak on yıla yaklaşan yönetiminde Clinton, Blair tipi "üçüncü yolcu" bir belirsizliğe evrilerek neo-liberalizmin konsolide edilmesine indirgendi. "Asla neo-liberal olmadım" diyen Cardoso'nun devlette ekonomik gücün yoğunlaşmasına, "otoriteryenizme" karşı görüşleri, özelleştirme, deregülasyon, ticaret ve sermaye akışında serbestleşme politikalarıyla pekâlâ örtüşmüştür.

Cardoso dönemindeki Brezilya'nın geç neo-liberal dönüşümü, dış ticaret dengesini tersine çevirdi (1990'ların başında yılda 10-15 milyar dolar fazla yerine, 1995'den itibaren artarak 8 milyar dolara varan açıklar), dış borç daha ilk dört yılda %163 artarak 241,6 milyar dolara çıktı. Yabancı doğrudan yatırımlar (FDI) hızla arttı (1995-2002 arası 30,9 milyar dolar devlet şirketlerinin alımına yatırıldı). Özel sektör yükümlülükleriyle birlikte çokuluslu şirketlere ve finans kurumlarına bu aşırı bağımlılık (yılda 50 milyar dolarlık kaynak ihtiyacı), ekonomiyi dış şoklara karşı kırılganlaştırdı, sermaye kaçışı baskısıyla rehin aldı, yüksek reel faiz, sıkı para politikası, yatırımların kısılması, tüketici talebinin çöküşü, işsizlik, yoksullluk döngüsünü tetikledi. Bütçe fazlası hedefini tutturmak için bölgede benzersiz bir vergi oranı düşük ve orta gelirli ailelerin sırtına yüklendi (1995'de milli gelirin %28'inden 2001'de %34'üne). Dönem boyunca (1995- 2002) büyümenin ortalama %2,3 ile dünya ve bölge ortalamalarının çok altında kalması, işsizliği arttırırken (1994'de %6'dan 2000'de %15'e, Sao Paulo'da ise 2002'de %20,4) verimlilik artışları emek sömürüsünü yoğunlaştırdı. Alım gücü ve reel ücretler düştü, sosyal güvenceden yoksun, düşük ücretle çalışan kayıt dışı ekonomi büyüdü. Gelirler ve bölgeler arasındaki uçurum sürdü (1970-2000 Gini katsayısı hafif bir artışla 0,64'ü buldu). Cardoso'nun hesabına tek olumlu puan, Brezilya'nın bölgede çok gerilerde olduğu okuma-yazma oranında, bebek ölümlerinde kaydedilen iyileşmedir. 1990-98 arasında ihracatın yıllık artışının on yıl öncesine göre iki kat artarak %8,8'e çıkmasını saymamak gerek, esasen sosyal maliyeti ne olursa olsun döviz biçiminde sermaye birikimini artırmaya yaramıştır.

PT, 2000 yılında 26 eyalet başkentinin altısında (Sao Paulo, Porto Alegre, Recife, Belem vb.) belediye başkanlığını, belediye yönetimlerinin %9'unu (1300 mevki) elinde bulunduruyordu. Yeni başkanlık seçimleri yaklaşırken, halktaki hoşnutsuzluktan ve sermayenin güçlü bir aday çıkaramayışından Lula'nın kazanabileceği anlaşılmıştı. Moratoryum korkusuyla (çöken Arjantin ekonomisine göre borçların milli gelire oranı daha yüksekti) sermaye kaçışı, dolara hızla değer kazandırdı (yıl başında 1,95 realden Ekimdeki seçim öncesi 3,99 reale). Real düştükçe borç da büyüdü. Orta sınıfların da paniğe kapıldığı, medya ve hükümetin "piyasaları sakinleştirmek" için baskı yaptığı, anketlerde gerilediği bir ortamda Lula, Haziran sonunda sözleşmelere sadık kalacağını (iç ve dış borcu zamanında ödeyeceğini) ve IMF programındaki yükümlülükleri yerine getireceğini açıklayan "Brezilya Halkına Mektup"u yayınladı. Kamuoyu yatışmıştı. Ancak sermaye "sorumlu" para politikalarını garanti edecek özerk bir Merkez Bankası (hükümetin anayasa değişikliği girişimi) ile yeni yönetimi de bağlayacak yeni bir IMF anlaşması (hızla Eylül başında imzalandı) istiyordu. ABD'nin desteğiyle (Brezilya, ABD ticaretinde yıllık 40 milyar dolarla 13. sıradadır) o zamana kadarki en büyük kurtarma paketiyle, büyük kısmı yeni hükümetin tavrına göre verilecek 30 milyar dolar sağlandı. Lula'nın buna da itiraz etmemesiyle sermayenin sıkıntısı giderildi.

Aslında Lula ve PT cephesinde de, 2001 Aralığında 12. Ulusal Konferans'ta benimsenen neo-liberalizm karşıtı programa rağmen, %30 civarındaki desteği artırmak için arayışlar vardı. Lula, Yurttaşlık Enstitüsü adlı bir düşünce kuruluşu kurarak iktisatçılar ve uzmanlarla radikal bir değişime yer vermeyen genel vaatlerle 2002 seçim kampanyasını şekillendirdi. Sermayeye verilen taahhütler, sağcı Liberal Parti (PL) ile ittifakı ve bu partiden tekstil patronu Jose Alencar'ı başkan yardımcılığına aday göstermesi, eyalet valiliklerinde bazı sağcı isimleri desteklemesi, parti içinde uzun tartışmalara yol açtı.

Lula, Ekim ayında PT, PL, PCdoB, PCB ve PMN ittifakıyla, ilk turda 39,5 milyon oy (%46,4) ve %94 katılımın olduğu ikinci turda da 52,8 milyon oyla (%61,3) PSDB, PMDB adayı Serra karşısında (%38,7) rahat bir zafer kazandı. Kırk yıl sonra gelen solun iktidarını yüz binlerce kişi Sao Paulo ve Rio de Janeiro sokaklarında sabahlara kadar dansederek kutladı. Sonuç, "kölelikten bu yana en büyük başarı", "Latin Amerika'nın sola kayışı", "umut korkuyu yendi" (etkili sol aydınlardan Emir Sader) diye karşılandı. Kongrede PT ana parti olmuş, 513 üyeli Temsilciler Meclisinde en büyük, 81 üyeli senatoda ikinci büyük grubu oluşturmuştu. Ancak ABD'dekine benzer bir başkanlık sisteminde PT'nin 16 milyon oyla (%18,4) 91 meclis üyeliği vardı. PL (26) ve iki milyon oy alan (%2,2) PCdoB (12) ile ittifak, meclisin dörtte birini oluşturuyordu. Ülkedeki üç düzey yönetim (federal, eyaletler, yerel yönetimler –27 başkent ve 5532 belediye–) düşünüldüğünde daha bir çok güç odağı diğer partilerin elindeydi. (Vergiler ve kamu harcamalarının -personel, sosyal yardımı yatırım, vb.- %59'u federal merkezin, %25'i eyaletlerin, %16'sı belediyelerin kontrolündedir, borçları daha çok federal merkez ve eyaletler kullanır.)

“İKİ RUHLU” BİR İKTİDAR

Lula'nın seçim kampanyasını yürüten ve geçiş ekibinin başı Antonio Palocci, "Brezilya büyük bir okyanus gemisi, keskin dönüş yapamaz"' diyordu. Yeni hükümet, Maliye Bakanlığına atanan eski Ribeirao Preto valisi ve Sao Paulo PT başkanının sözünü ettiği "geçiş dönemi" ruhunu, seçim öncesinin taahhütlerini ve ittifaklarını yansıtıyordu. Kabinenin yarıdan çoğu PT'liydi. Ancak borç yönetiminde, bütçe, faiz ve kur politikasında kilit önemdeki Merkez Bankasının başına ABD'li Fleet Boston Global bankasının genel müdürü Meireilles getirildi. Eski Tarım Sanayi Birliği Başkanı Rodriguez, Tarım Bakanı, şirket yöneticisi Furlan, Kalkınma, Sanayi ve Ticaret Bakanı oldu. Kabinenin başında eski PT başkanı ve Lula'nın danışmanı Jose Dirceu, Dışişleri Bakanlığında ABD ile serbest ticaret bölgesi üzerinde çalışmış eski Marksist Celso Amorin vardı. Diğer bakanlar arasında PT çoğunluk eğiliminden sendikacılar (Berzoini, Sosyal Güvenlik, Gushiken, Haberleşme –ki Palocci gibi eski Troçkistti–, vb.), eski Porto Alegre belediye başkanları, valiler (Dutra ve Genro, Kentsel Gelişim), Troçkist DS eğiliminden bir bakan (Rossetto, Tarım Reformu), bağımsızlar (müzisyen Gilberto Gil, Kültür), müttefik parti (PL, Ulaştırma, PCdoB, Spor, vb.) temsilcileri vardı. Yönetimin çeşitli kademelerini Cardoso döneminin teknokratları ile farklı siyasi ve sosyal mücadele deneyimi olan PT'liler paylaştı.

Lula, ilk yıllarda bazı küçük partilerin de desteğiyle Meclis’te büyük bir zorluk yaşamadı. Ancak 2005 ortalarında hükümete destek veren bir PTB'li Meclis üyesinin açıklamalarıyla "mensalao" (muhalif meclis üyelerinin oylarını garantilemek için yapılan aylık ödemeler) skandalı patlak verdi. Ardından PT'nin açıklamadığı seçim fonları, Maliye Bakanı'nın açıktan ödemeleri, muhalif bir valilik adayı aleyhine dosya satın alma girişimi, vb. bir çok iddia ve dâva birbirini kovaladı. PT ve hükümetin ileri gelenleri ardarda istifa etmek zorunda kaldılar (Palocci, Dirceu, vb.; Dirceu'nun meclis üyeliği de düştü). Parti bir yıl içinde dört başkan değiştirdi, yöneticilerin yarısına yakını mahkemelik oldu. Lula, Ağustos ayında televizyonda halktan özür diledi, yolsuzluktan haberi olmadığını, sorumluların cezalandırılacağını ve kampanya finansmanında reform yapılacağını bildirdi. PSDB ve diğer muhalefet 2006 seçimleri yaklaşırken, krizi Lula'nın görevden alınması, en azından adaylığının engellenmesi için kullanamadılar (skandallarla doğrudan ilişkisinin kurulamaması, kontrol dışına çıkabilecek bir kitle hareketinden çekinmeleri, vb. nedenlerle). Sarsıntıların ardından Lula, hükümeti sürdürebilmek için bakanlıklar karşılığında PMDB'nin desteğine başvurdu ve bu zorlu dönemi atlatmayı başardı.

Öte yandan neo-liberal politikalar, PT'den kopmalara neden oldu. Ekonomiye devlet müdahalesini, faizlerin derhal indirilmesini, mali sermâyeden kopulmasını isteyen senatör Heloisa Helena (DS eğiliminden) 2004 Haziranında, kendisi gibi dışlanan 3 meclis üyesi (iki Troçkist, bir sol katolik) ve diğer ayrılanlarla Sosyalizm ve Özgürlük Partisi'ni (PSOL) kurdu. CUT, MST, UNE –Ulusal Öğrenci Birliği–, Katoliklerle kırktan fazla sosyal hareketin, "Yoksulları gerçek ve yapısal değişimler için örgütle!" sloganıyla halk meclisi gibi girişimleri sürdü. PT, 2004 Ekimindeki yerel seçimlerde oylarını bir miktar arttırsa da, Sao Paulo, Porto Alegre ve Belem belediyelerini yitirdi. Ancak 2006 seçimlerine yaklaşılırken daha çok üyeye sahipti ve Lula, (orta sınıflar dışında) kır ve kent yoksullarından, işçi sınıfından gördüğü desteği koruyordu.

Lula'nın ilk dönem uygulamalarının, bir yanda ekonomide sürekliliği sağlayan ve neo-liberal gündemi reddetmeyen, öte yanda farklı bir sosyal gündemin ipuçlarını veren, dış politikada Latin Amerika'nın entegrasyonunu ve Güney'i öne çıkaran, ilki daha baskın, "iki ruhu"nun olduğu söylenebilir.

Hükümet, IMF ile yapılan anlaşmaya sadık kalarak, hattâ istenenin de (%3,75) üstünde bir fazlayla (2004'de %4,6, 2005'de %4,8 ile Cardoso dönemini de –en çok %3,89– aştı) bütçe disiplinini korudu, kamu harcamalarını kıstı, milli gelirin yarısını geçen kamu borcunu ödemeye odaklandı. Borç, mutlak olarak azalmasa da, milli gelire oranı düştü (2003'deki %57,2'den 2006 ortasında %50,3). IMF'ye olan borç 2005'de, zamanından önce ödendi (Arjantin'in de aynı yolu izlemesiyle Latin Amerika Fon’un öncelikli bölgesi olmaktan çıktı), özel kredi kurumlarıyla anlaşılarak borçlanma iç piyasaya çevrildi, Brezilya'yı dünyanın en kârlı türev piyasalarından biri yapan yüksek reel faizlere, sermaye akışına ve yabancı yatırımlar için uygun koşullara, özelleştirilmiş devlet şirketlerine dokunulmadı. Öyle olunca da, seçim öncesinin istikrarsız ortamı, kur dalgalanmaları, vb. yaşanmadı, real değer kazandı, rezervler arttı, enflasyon daha da düştü (2006'da %4'ün altında). Ekonomik büyüme ortalama %3'le (2003'de %0,5, 2004'de %4,9, 2005'de %2,3 ve 2006'da %2,9), Cardoso dönemi gibi dünya ve bölgenin gerisinde kaldı (ör. Arjantin ve Venezuela'da %8-10). Diğer "yükselen ekonomiler" den Çin, Hindistan ve Rusya'da 1996-2005 arası yıllık ortalama kişi başına milli gelir, sırasıyla %7,7, %4,4 ve %4,3 artarken, Brezilya'da bu oran %0,7'de kaldı.

Uluslararası sermayenin dayattığı bazı banka özelleştirmeleri ve Merkez Bankası’na özerklik alanı yaratılması (ki PT'li meclis üyelerinin 55'i karşı görüş bildirmişti) dışında, emeklilik reformu PT ve CUT içinde büyük dirençle karşılaştı. Çoğunluk eğiliminden olmasına rağmen, öğretmenler sendikası kırk bin kişilik mitinglerle emeklilik yaşının (erkeklerde 53'den 60'a, kadınlarda 55'e) ve prim sürelerinin artırılmasını, aylıkların son maaş %70'ine indirilmesini protesto ettiler. Hükümet, 1988 Anayasası doğrultusunda sosyal güvenliğe bir bütün olarak bakmak yerine, ayrıcalıklı kamu emeklileri yüzünden sistemin açık verdiği gibi eski dönemin söylemlerinden yararlanarak yasaları kongreden geçirdi. Halbuki emeklilikte özel sektör gibi keskin bir gelir kaybına uğramayan memurlar, çok daha düşük maaş aldıklarından, mevcut sistem yaşam boyu bakıldığında işçi-memur ayrımına yol açmıyordu. Mücadele, belki de öğretmenlerin beş yıl erken emeklilik hakkına dokunulmamasına ve aylık tavanının %30 artırılmasına yaradı.

Diğer yandan hükümet, ilk ayında "Bolsa Familia" ("aile yardımı") programına odaklandı. Yoksulluğun muazzam boyutlarını sergileyen program, geliri günde 1,08 doların altındaki 45 milyon insanı (nüfusun %27,8'i), kırsal nüfusun yarısını hedef alıyordu. Cardoso'nun başlattığı bazı sosyal programlar, Lula'nın açlıkla mücadele ("Fome Zero", Sıfır Açlık) programıyla birleştirildi, bir süre sonra da yönetimlerini yeni kurulan bir bakanlığa (Sosyal Kalkınma ve Açlıkla Mücadele) verildi.

Dünyanın en büyük koşullu nakit aktarma programında birleştirilen ve geliri asgari ücretin yarısına kadar olan ailelere yapılan aylık yardımlar şöyle: "Bolsa Escola", 6-15 yaş arası çocukların okula gönderilmeleri karşılığında çocuk başına 15 real*** (üç çocukla sınırlı; 5,4 milyon çocuğa 1,658 milyar real), "Bolsa Alimentacao", 6 yaşına kadar olan çocukların aşı olmaları karşılığında çocuk başına 15 real (üç çocukla sınırlı; 2,9 milyon çocuğa 355 milyon real), "Vale Gas", doğal gaza federal desteğin kesilmesini telâfi için aile başına 7,5 real (7,9 milyon aileye 809 milyon real) ve "Fome Zero", genelde evin kadınına gönderilen gıda kartı ile önce kuzey ve kuzeydoğunun kurak bölgelerinden başlayarak düşük gelirli ailelere dağıtılan, aile başına 50 real (1,9 milyon aileye 633 milyon real). Aşırı yoksullara yardım içinse, çocuğu okula gönderme, aşı gibi koşullar aranmıyor. Diğer sosyal yardımlar ise, çocuk işçiliğinin engellenmesi için 7-14 yaş arası çalışan çocukların ailelerine kırsal kesimde 25, kentlerde 40 real (810 bin çocuğa 475 milyon real), gelişmelerine yardım için 15-17 yaş arası gençlere kişi başına 65 real (55 bin gence 56 milyon real), okullarda çocuklara bir –en yoksul bölgelerde iki– öğün yemek için, okul öncesinde 0,6, ilköğretimde 0,13 real (36,9 milyon çocuğa 895 milyon real), ilaç bulamayanlara ilaç (152 bin AİDS, 59,2 milyon verem, sıtma ve şeker, 214 bin nöroloji hastasına, 1,150 real) ve kamuya ait temel eğitim kurumlarına okul kitabı dağıtımı (111 milyon öğrenciye 50 milyon real).

Kısa ve uzun vadede yoksullukla mücadele etmeyi amaçlayan Bolsa Familia'nın küçük görünen aylık yardımları, yoksul ailelerin gelirlerinde dörtte bir kadar artış anlamına geliyor. 2006 ortalarında 11 milyon aileye (hedef grubun tamamına) ulaşıldı. Devasa boyutlarına karşılık programın maliyeti 2005'te 8,3 milyar real oldu (ör. sağlıkta federal harcama 37,1 milyar real). Geçen yıl ise milli gelirin %0,5'ini, hükümet harcamalarının %2,5'unu buldu. Tüm bu sosyal programlar gelir dağılımındaki eşitsizliği bir ölçüde azalttı (Gini katsayısı 2005'de 0,569'a düşmüştü). Gene de 2005'de en zengin %10 gelirden %45,3 pay alırken, halkın yoksul yarısının payına %14,1 düşüyordu.

Başkanlığa seçildiği gece zaferini kutlayan kalabalığa, "Herkesin günde üç öğün yemeğe hakkı var!" diyen Lula'nın programdan gurur duymaya hakkı var. Ancak Dünya Bankasının da övgüyle söz ettiği program, düşük olan asgari ücretin de (Lula döneminde enflasyonun üzerinde artsa da) altını temel alıyor. Asıl tartışılması gereken ise, koşullu bir yardım değil, temel bir hak olarak koşulsuz bir yurttaşlık geliri****. İlk PT'li senatör olan Eduardo Suplicy'nin girişimiyle Lula 2004 Ocak ayında "temel yurttaşlık geliri"yle ilgili bir yasa onayladı. Buna göre 2005 yılında en fazla ihtiyacı olandan başlayarak, tüm Brezilya'lılara ve ülkede beş yıldan fazla yaşayan yabancılara yayılması planlanan bir uygulama. Avrupa'da sosyalistlerin gündeminde olan, sosyal demokratlarla sendikaların karşı çıktığı, liberal kesimden ise tüm sosyal yardımların düşük bir tutarla ikamesi şeklinde destek bulan bu konuda Brezilya'daki bu ilk yasal deneyimi izlemek gerekiyor***.

Lula, Cardoso gibi, sanayileşme hamlesi sırasında geri plana itilen tarımsal üretime ve ihracata ağırlık verdi (1994-2004 arası ihracat yılda %8,7 arttı). Geçen yıl tarım sektörü 250 milyar dolar milli gelir üreterek büyümeyi sürüklüyordu. Sosyal destek ve eğitim amacıyla topraksızlara ve barınaksızlara (CUT ve UNE'ye olduğu gibi) sınırlı maddi yardımlar yapıldı. Ancak Lula'nın 2002'deki 400 bin topraksız aileyi küçük köylü yapma sözü tutulmadı, MST'nin kapsamlı tarım reformu talepleri karşılanmadı. MST bunun üzerine ara verdiği işgalleri sürdüreceğini açıkladı.

Lula'nın ilk döneminde (2003'de %9,6'yla 8,5 milyon kişi) işsizlik, ortalamada 1980'ler sonrası çıktığı yüksek düzeyini korudu (altı büyük metropoliten bölgede ilk iki yıl artış, son iki yıl düşüş). Özellikle Sao Paulo gibi sanayi merkezlerinde ortalamanın üstündeki işsizlik, otomotiv sanayisindeki gerileme, PT'nin klasik tabanını daralttı. Neo-liberal muhalefetin eleştirilerinden biri ise, devlete önceki döneme göre %8 artışla, ilk üç yılda 37,543 yeni kamu emekçisi alınmasıydı.

ENERJİ VE DIŞ POLİTİKADA AYRIMLAR

ABD başkanı Bush, bu yılın Mart ayında Brezilya'yı ziyaretinde etanolü teşvik amaçlı bir sözleşme imzaladığında, Lula'nın etanol stratejisine karşı eleştiriler doruğa çıktı. Aralarında PT'liler, PCdoB, CUT, UNE, MST'nin olduğu 15 bin gösterici, etanol kullanımından ziyade, büyük ölçekli, sanayileşmiş ihracata yönelik ve çok uluslu şirketlerin kontrolündeki üretime, Bush'un kardeşi Jeb ile eski Tarım Bakanı Rodrigues'in başkanlığındaki etanol komisyonuna karşı çıkıyordu. MST, en büyük şeker kamışı üreticisi (2006'da ABD'li Cargill'in %63'ünü aldığı) Cevasa'nın tesislerini kısa süreyle işgal etti. Petrolde kendine yeterliğini sağlayan Brezilya, şimdi de otuz yıllık bir alternatif enerji kampanyasının sonunda dünyanın en büyük etanol üreticisi olarak, 2010'a kadar ihracatını ikiye katlamayı hedefliyor. Dünya ticaretinde %12 ile ikinci olan Avrupa da, aynı dönemde taşıtlarda %5,75 oranında biyoyakıt kullanımını hedefliyor.

Öte yandan Castro, Chavez, BM gıda hakkı elçisi Jean Ziegler gibi önemli isimler, gelişmiş ülkelerin petrole bağımlılığı azalsın, aşırı tüketime dayalı yaşam düzeyleri sürsün diye yoksul ülkelerin şeker kamışı, mısır vb. gibi tek tip ürüne dönerek hem toprağı yoksullaştırabileceğine, hem de bu furyanın gıda kıtlığına yol açabileceğine dikkat çekiyorlar. Ziegler, biyoyakıtların ör. Meksika'da mısır talebini ve fiyatlarını arttırdığını belirtiyor. BM Gıda ve Tarım Örgütünden bazı yetkililer veya Lula ise, gıda üretiminin büyük ölçüde etkilenmeyeceğini, ayrıca Brezilya'da ekilebilir toprakların küçük bir bölümünün kullanıldığını, tarımda istihdam yaratıldığını söylüyorlar. MST ise, büyük ölçekli şeker kamışı üretimi yerine aile çiftliklerinde daha fazla kişinin çalışabileceğini ileri sürüyor. Ayrıca çevreciler, çokuluslu şirketlerin (Monsanto, Cargill, Caterpillar, Tetrapak, Glaxo, vb.) kontrolündeki tarım sektörünün, ekosistemleri tehdit ettiğini, Brezilya-Bolivya sınırındaki dünyanın en büyük sulak alanı Pantanal'ın 2050'ye kadar yok olabileceğini, dünyanın biyolojik çeşitliliği en fazla bozkırı cerrado'yu tahrip eden soya üreticilerinin, dünya tatlı su kaynaklarının beşte birine sahip Amazon bölgesine ilerlediklerini belirtiyor, kuzeydoğu ve güney arasında akan nehirlerin %70'inin tarım kimyasalllarıyla kirlendiğini vurgulayarak, ithalatçı ülkelerin asla ödemediği tarımsal ihracatın gerçek maliyetinin (toprak erozyonu ve göç, kirlilik, orman imhası ve sulama nedeniyle su kaybı, vb.) çıkarılmasını talep ediyorlar.

Tarım politikaları, Lula'nın ilk döneminde solun daha az eleştirdiği (belki Haiti'de Aristide'i deviren ABD destekli darbe sonrasındaki BM gücünün başını çekmesi dışında) dış politikası için de belirleyici bir rol oynuyor. DTÖ'nün 2003 Ekimindeki Cancun zirvesinde, Brezilya'nın güçlü tarım sektörleri olan Çin, Hindistan, Güney Afrika, Meksika, Mısır gibi ülkelerle oluşturduğu G-20 grubunun tarım pazarlıklarında ortak tutum alması ve isteklerinin karşılanmaması üzerine toplantıyı terketmesiyle, ABD ve AB'nin güdümündeki Doha Turu’nda önemli bir çatlak açıldı. Brezilya'nın büyük gelişen ekonomilerle sıkı ilişkiler kurma stratejisinin parçası olan G-20'nin ana hedefi (fikri mülkiyet hakları, hizmet, çevre vb. gibi konularda işbirliklerini saymazsak) tarımsal ticaret politikalarında reformla, ABD'deki destek ve teşvikleri (yılda 47 milyar dolarla toplam tarım gelirinin %18'i) ve AB'deki ithal gümrüklerini (yüksek fiyatlarını korumak üzere) azaltmak. Ayrıca AB, rafine şeker ihracını da yılda 1,6 milyar dolarla destekliyor. Şekeri eski sömürgelerinden, Karibik, Afrika ve Pasifik'ten alıp, DTÖ kurallarını çiğneyerek iki misli fiyatla satıyor, böylece maliyeti iki misli de olsa (AB'de tonu 700 dolar, dünyadaki en düşük maliyetle Sao Paulo'da 165 dolar) dünyanın en büyük ihracatçısı oluyor. Elbette düşük maliyet, Brezilya, Hindistan ve Çin gibi ülkelerdeki derin sömürü ve Brezilya'nın şeker kamışı tarlalarında sefil şartlarda, az ücretle, uzun süreler çalışma da demek. İki ana blok AB ve ABD'nin sınırlamaları kabul etmemeleriyle DTÖ'nün çatırdaması karşısında Lula'nın turları sürdürmeye çalışması, dolayısıyla büyük toprak sahiplerinden de destek görüyor. Ancak G-20'nin savunduğu toplu görüşmeler yerine ticaretin kurallarının ikili anlaşmalara bırakılması durumunda, daha büyük siyasi, ekonomi ve askeri gücü olanın kendini kabul ettirmesi tehdidi de doğuyor.

Buna karşılık Chavez'in ortaya attığı ve 2004 Aralığında Küba ve Venezuela'nın kurduğu, 2006 Nisanında Bolivya'nın katıldığı Amerika için Bolivarcı Alternatif (ALBA, "şafak" demek) ve Halkların Ticaret Anlaşması, serbest ticaret yerine "sosyal ticaret"i ortaya atıyor. Her katılımcının ihtiyacına göre kalkınma modelleri geliştirmesine izin veren ALBA, piyasa mantığına karşı, her ülkenin en uygun koşullarda üretebildiğini vereceği, dünya piyasasından bağımsız biçimde ihtiyacı olanı alacağı âdil ve eşitlikçi ticareti öngörüyor. ALBA kapsamında tamamlayıcılık, dayanışma, işbirliği ve egemenliğe saygıya dayanan bir entegrasyon, Latin Amerika için okuma yazma planı, ücretsiz sağlık, ekonomik ve sosyal kalkınma için burs, haberleşme, ulaşımda ve enerjide (Petroamerica önerisi) entegre kalkınma, çevre koruma normları, bölge içi yatırımlara öncelik (Güneyin Kalkınma Bankası), bölge kültürünün ve kimliğinin korunması, bölge dışı ilişkilerde koordinasyon, BM'de demokratikleşme ve şeffaflık için mücadele, Petrosur, Telesur (bölgesel televizyon) gibi ortak projeler öneriliyor.

Elbette ALBA, Brezilya, Arjantin, Uruguay ve Paraguay'ın serbest ticaret ve dolaşım için 1995'den beri uygulamaya geçirdikleri Güneyin Ortak Pazarı (Mercosur, Portekizce Mercosul) kadar eski bir blok değil. Bolivya, Şili, Kolombiya, Ekvador ve Peru'nun gözlemci üye olduğu Mercosur'da uzun süredir gümrük birliği otomobil gibi bir-iki istisna dışında gerçekleşmiş durumda, üçüncü ülkelere ortak bir gümrük tarifesi uygulanıyor, blok içi ticaret 4 milyar dolardan 30 milyar dolara çıkmış durumda. Öte yandan Venezuela da 2006 Haziranında Mercosur'a üyelik sözleşmesini imzaladı, üyeliğin Paraguay ve Brezilya Meclisleri’nde onaylanmasını bekliyor. ABD'nin 1994'den beri uğraştığı, hattâ Mercosur'u araç olarak düşündüğü Amerika Serbest Ticaret Bölgesi (FTAA) ise, 2005 Kasımında Arjantin, Brezilya, Uruguay, Paraguay ve Venezuela bu projeyi reddedince rafa kalktı (şimdi ABD, bölge ülkeleriyle ikili serbest ticaret anlaşmaları yapıyor).

Lula, Brezilya'nın bile küçük kalacağını bildiği geleceğin dünyasında söz sahibi olabilmek için (Mercosur, blok olarak alınırsa 263 milyon nüfusla dünyanın beşinci ekonomisi), Latin Amerika'nın bütünleşmesini hedefliyor. Bu nedenle, Mercosur'u teşvik ediyor, Arjantin lideri Kirchner'le 2004'de imzaladıkları "Copacabana Yasası" ile "Güney Amerika Devletleri Topluluğu" oluşturulması çağrısında bulunuyor, Venezuela ile (Arjantin ve Uruguay gibi) ALBA ruhuna uygun sözleşmeler (2005) yapıyor, Arjantin'e kadar uzanan petrol boru hattı girişimi, rafinerilere yatırımlarla Petroamerica pratikte şekilleniyor. Sermaye sözcülerinin ısrarlı sorularına karşılık, Chavez ya da Morales'i eleştirmiyor, her iki liderin de halklarının iradeleri doğrultusunda hareket ettiklerini belirtiyor. Bölgede ikinci büyük rezerve sahip Bolivya'nın petrol ve doğal gaz sektörünü millîleştirmesiyle çıkan 2006'daki anlaşmazlığı da Morales'le görüşerek halletti. Bu yılın başlarında, Brezilya'nın günlük ihtiyacının yarısını karşılayan doğal gaza 145 milyon dolar fazla ödeyerek, karşılığında da Bolivya'nın istediğinden daha düşük bir fiyatta anlaşarak, (1990'larda özelleştirmeye karşın %55'i devlete ait olan) Petrobras'ın Bolivya'da durdurduğu petrol ve biyoyakıt yatırımlarını başlattı. Ayrıca Morales'in tekel ilan ettiği devletin enerji şirketi YPFB, Petrobras'tan ülkenin iki önemli petrol rafinerisini satın alarak, dizel ve benzini pahalıya alan Bolivya'ya yılda 22 milyon dolar tasarruf sağladı. Lula, ticareti teşvik amacıyla Venezuela'nın da bir milyar dolarlık borcunun süresini uzattı.

Uluslararası sermayenin çekiştiği bu bölgeye sahip çıkarken, özelleştirmeyle zayıflamış kamunun gücü ve bölge sermayesi göz önüne alındığında, "millileştirme" (özelleştirmenin geriye döndürülmesi) ve "bağımlılık" konusu, bu yüzyılda da bölgenin gündemini terketmeyecek gibi görünüyor.

SONUÇ YERİNE

Lula ve PT'nin başarısının tarihi önemi yadsınamaz. Lula'nın kampanyadaki sözleriyle, Brezilya'nın yoksulları beş yüz yıldır onun gibi birini bekliyordu. Zaten o, onlardan biriydi. Halk onu öyle görmüş, seçim gecesi kendi iktidarını sabahlara kadar kutlamıştı. PT ve Lula'nın gücü, halkın ertelenemez taleplerini, bizzat onlarla birlikte yaşayarak ısrarla seslendirmesinden, toprak dağıtacağını, dış borcu donduracağını, hepsinden önemlisi, geliri ve refahı âdil olarak yeniden dağıtacağını vaadetmesinden geliyordu. Halkın askeri diktatörlüğün ağırlığının henüz kalktığı bir dönemde yeni yetme bir partiye iktidarı sunmak istemesi bundandı.

Lula hükümetinin ve uygulamalarının "sosyal liberal" olduğu, neo-liberal ucu ağır basan sosyal demokrat bir "üçüncü yol" deneyimi olduğu söylenebilir. Cardoso döneminin bir çok uygulamasının sürdürülmesi bu izlenimi güçlendirmektedir. Ancak halk iradesini ortaya koydu. Üstelik tüm yalpalamalara, bir çok şeyin değişmemesine, parti ve hükümet kadrolarının darma dağın olduğu yolsuzluk skandallarına, soldan muhaliflerin Lula'yı yerden yere vurmasına bakmadan bu iradeyi son seçimlerde aynı kuvvette tekrarladı. Demokratikleşmeyi bildiği gibi anladı, parti içinde, sendikada, taban cemiyetinde kıyasıya eleştirerek, sokaklara çıkarak, oylayarak, toprağı işgal ederek elindeki mevzilere ve haklarına sıkı sıkıya sahip çıktı. Umut, korkuyu bir kere yendi mi (Sader) sınır tanımayabilir. Elbette dünyanın onuncu büyük ekonomisinde, yerleşik güçler dengesinde taşları oynatmak kolay değil. Öte yandan Brezilya'nın büyüklüğü, neo-liberal politikalara karşı durabilecek, değişimi sağlayabilecek gücü de veriyor. Bu yılın gelişmelerini ve gelecek perspektiflerini bir sonraki yazıda ele alacağız.

* bkz. Yavuz, Z., Brezilya, Kızılcık, sayı 30, Haziran-Temmuz 2007.
** Kurtuluş Teolojisi burada Brezilya bağlamında kısaca ele alınmıştır. Nikaragua'da, El Salvador'da, Aristide'i başkan seçtiren Haiti'de, Meksika'da Zapatistalar arasında, Ekvador'da ve dünyanın diğer kıtalarındaki harekete yer verilmemiştir (bilgi için, bkz. Löwy, Michael, Marksizm ve Din, Belge yayınları, 1996).
*** 1 dolar, 2006'da 2,15 real ediyordu (2003'de 2,93 oranından sonra real sürekli değer kazandı).
**** "Temel gelir", "koşulsuz temel gelir", "garantili asgari gelir", "yurttaşlık geliri" gibi adlarla Avrupa siyasetinde (solda ve sağda) yoğun olarak tartışılan bu konu ayrı bir yazının konusu olacak kadar geniş, tartışmalar da o ölçüde ilginç.

Bazı kaynaklar:
- Löwy, Michael, Latin Amerika Marksizmi, Belge yayınları, 1998.
- Rocha, Geisa Maria, Neo-dependency in Brazil, New Left Review 16, July-August 2002.
- Cammack, Paul, Cardoso's political project in Brazil: The limits of social democracy, The Socialist Register 1997.
- Harnecker, Marta, Bir hareket yaratmak: MST, Kalkedon yayınları, 2006.
- Boff, Leonardo ve Clodovis, A Concise History of Liberation Theology, Introducing Liberation Theology, Orbis Books.
- Sader, Emir, Taking Lula's Measure, New Left Review 33, May-June 2005.
- Mollo, Maria de L.R., Saad-Filho, Alfredo, Neoliberal Economic Policies in Brazil (1994-2005): Cardoso, Lula and the Need for a Democratic Alternative, New Political Economy, Vol. 11, No. 1, March 2006.

İdris Küçükömer Meselesi

1960'lar sonunda yazıp yayınladığı kitabından kimileri o gün ne anladılarsa ve bugün ne anlıyorlarsa, onlara göre İdris Küçükömer hâlen yaşıyor olsaydı AKP'yi solda, CHP'nin çok solunda bir parti olarak görür ve ilan ederdi. Hattâ bununla da kalmaz, AKP'ye ve onun yüklendiği söylenen misyona gönül verirdi!

Böyle düşünmek, İdris Küçükömer'i de, Düzenin Yabancılaşması'nı da hiç mi hiç anlamamış olmaktır. Üstelik, ne ilginçtir ki, o kitap ilk yayınlandığında Küçükömer'i emperyalizm yardakçısı ilan ederek ağız dolusu sövgüyle yıldırmaya kalkan "devrimci" küheylânların çoğu, bugün "tek kutuplu dünyanın efendisi" ilan ettikleri ABD'nin gücüne tapınmayı meslek edinmiş kelli felli sütçü beygirleri olarak, AKP gibi bir siyasi oluşumun yörüngesinde fırdönüyorlar. Daha başka birileri de var ki, ne zaman TC'nin kurucularına –kendi meşreblerine göre– övgü yağdırma ya da karalar çalma sözkonusu olsa, Küçükömer'in yazdıklarına atıfla, kafadan uydurdukları ucube bir "Jakoben" yakıştırmasıyla rastgele ahkâm kesmeye bayılıyorlar. Böyle yapmakla, Jakobenliğin ne olduğundan hiç mi hiç haberleri olmadığını gösterdikleri gibi, Cumhuriyet'in kuruluş ve ilk gelişme dönemleri hakkında da yine iddialarıyla mütenasip bir cehalet sergiliyorlar.

Küçükömer'i yanılmadan ve başkalarını yanıltmadan anlayabilmek için esas maksadını ve en büyük derdini onunla paylaşıyor olmak gerekirdi. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunu belirleyen kestirmeden pozitivist düşünce kalıplarını, ya da doğrudan siyaset (iktidar) pratiğinden edinilme Kemalist ezberleri sözde devrimci klişeler hâlinde mahalle mektebinde Kur'an kıraat edercesine tekrarlayıp duranların havsalası İdris Küçükömer’in derdini ihataya yetmedi. Bugün de yetmiyor. Onun derdi, ülkede Marksizm’le henüz daha yeni yeni tanışmakta olan "solcu"luğu 1930'lu yıllar başında bir ara parlayıp sönen “Kadro” hareketinden beri kendi fâsit dairesi içinde dönenip duran Kemalist safsatalara bulaşmaktan alıkoymaktı.

Ama geç kalmıştı.

Anlaşılamadı ya da söyledikleri çarpıtılarak kasıtlı tezvirata uğradı.

İdris Küçükömer "sol", "sağ"dır!, "sağ" da "sol"! demedi hiç bir zaman. Demezdi. O sağını solunu iyi bilir bir has Marksistti. Kitabındaki malûm sağlı sollu şema (Batıcı-laikler ve Doğucu-İslamcılar tefriki) böyle bir konum değiştokuşunu öngörmüyordu. Bu iddianın sahipleri o gün olduğu gibi bugün de hem ona, hem Düzenin Yabancılaşması'nda yazılanlara, hem de –en önemlisi– TC'nin kuruluş ve gelişimine damgasını vurmuş olan tarihsel gerçekliğe kendi kafalarındaki idealist şablonları yakıştıranlardır.

Küçükömer'inki bir ezber bozma yöntemiydi. Tarihsel gerçeklikte geniş yığınların maddi konumları/ çıkarları bağlamında hayatı ve içinde yaşadıkları toplum realitesini kendi algılamalarından doğan siyasî tercihler, Cumhuriyet’in "devrim" retoriğinin balonunu 46'dan beri her seçimde niçin ve nasıl patlatıyordu? 27 Mayıs 1960'ta iktidardan asker zoruyla alaşağı edilen Demokrat Parti'nin uzantısı Adalet Partisi sadece beş yıl sonra, 65 genel seçiminde, üstelik nisbi seçim sistemiyle %50'nin üzerinde oy alıp tek başına iktidar olurken, adı Cumhuriyet'le âdeta özdeşleşmiş Cumhuriyet Halk Partisi, başında İsmet İnönü gibi bir devlet bânisi ve Mustafa Kemal yadigârı mümtaz şahsiyet varken, onun ardından nal toplamıştı. Bunun akla yakın bir açıklaması olmalıydı. Bugün olduğu gibi o zaman da gönüllü ya da zoraki CHP muhibbi kimi aydın çevrelerde revaçta olan "Halkımız henüz geri, cahil, dinci/tarikatçı, şu bu olduğu için" tarzında açıklamalar Küçükömer'i tatmin etmekten çok uzaktı: Marksist solun kitlelerle bağ kurması açısından işe yarar bir perspektif sunmuyordu.

Meseleye böyle bakınca, neyin "sağ", neyin "sol" olduğunun ya da neye "sol", neye "sağ" denileceğinin bir önemi yoktu. Somut pratikti kitlelerin hayatını, dolayısıyla siyasete yansıyan tercihlerini belirleyen. Yani kimlere sol, kimlere sağ deniliyorsa, onların kendilerine özgü söylemlerinden çok, iktidarda ve muhalefette ne eyledikleri önemliydi. Bir başka deyişle Cumhuriyet'in ne olduğu ve neyin cumhuriyeti olduğu yaşanan hayatlarda geçerli pratiğin sınavında belli olurdu. Sosyalistler bunu görsünler, dünyayı ve Türkiye'yi somut, maddi kriterlerle kavrayıp kitlelerin nasıl bir hayatı ne için yaşadıklarını, o hayata nasıl tepki verdiklerini ve o hayatın nasıl değişebileceğini görüp kendi devrimci mücadele hatlarını buna göre tayin etsinler istiyordu İdris Küçükömer. Bunun olabilmesi için de genç dimağların her şeyden önce TC devletinin sınıfsal oluşum ve gelişim süreçlerinin yorumuna damgasını vurmuş olan "ilerici-gerici" ya da "bürokrasi-halk" çelişkisi türünden ezberlerin bozulması lâzımdı. Bir başka deyişle de, durmadan tekrarlanıp duran "devrim" retoriğinin içi doldurulup içeriğinin ayıklanması gerekiyordu ki devrimin , devrim olduğu kadarıyla, neyin devrimi olduğu somut tarihî bağlamda gözler önüne serilebilsin.

………

Celal Bayar İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin İzmir Kâtibi Mesulü (yöneticisi) ve önde gelen Kurtuluş Savaşı militanlarındandı. Cumhuriyet kurulduktan hemen sonra doğrudan Atatürk'ün teşvikiyle İş Bankası'nı kurdu ve İktisat Bakanı, daha sonraları da, 937'de, İnönü'nün yerine Başbakan oldu. Hızlı bir "teşebbüsü şahsi" yanlısı olarak tanınmıştı. (Kendisi, bir ara, " Ben sosyalist deta’yım," demiştir!) M.Kemal'in de devletçilikten ziyade özel girişimci iktisat anlayışına yakın olduğu bilinir. İş Bankası'nın kuruluş sermayesinin büyük bölümünü kendi cebinden ödemişti. Devletçi olanlar, daha çok (o da 930'dan sonra) İsmet Paşa’ya yakın bir çevreydi. Cumhuriyet'in kuruluşu ardından 1930'a kadar hemen bütün Cumhuriyet ricali özel teşebbüsçüydü. Devletçilik 30'lu yıllarda makbul ve geçerli çizgi oldu. 1929 büyük mâli krizi ardından ve o krizden doğan sonuçlar (ithalatın zorlaşması, yabancı yatırım sermayesi eksikliği, vb…) nedeniyle gündeme geldi. Nitekim 920'den beri sürmekte olan "Meclis Hükümeti" rejiminden 1923 yılı Ekiminde parlamenter cumhuriyet rejimine geçişin ardından 17 Kasım 1924’te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını kuran Rauf Bey, Kâzım Karabekir, Ali Fuat ve Refet Paşalar gibi Kurtuluş Savaşı kumandanları da, izlenecek iktisadi politika konusunda Gazi'den ve İsmet Paşa'dan çok farklı şeyler düşünmüyorlardı. 1923 İzmir İktisat Kongresi'nin liberal ekonomiye kesin öncelik ve ağırlık tanıyan kararlarının üzerinden çok az bir zaman geçmişti. "Muhalif" paşaları ve destekçilerini Gazi ve İsmet Paşa ile destekçilerinden ayıran, temel ekonomik ve sosyal tercihleri değil, Cumhuriyet’in kurulu iktidar yapısında işgal etmeye kendilerini aday gördükleri yerdi. Yani, daha açık bir ifadeyle, ortada bir iktidar sorunu, iktidarın nasıl, kimler arasında paylaşılacağı sorunu vardı. Öyle ki, bu çelişkiyi Ali Fuat Paşa'nın Büyük Zafer kazanıldıktan bir süre sonra, "Senin havârilerin şimdi kimler oluyor, Paşam?" diyerek Gazi'nin yüzüne vurduğu söylenir. Lozan'da süren sulh müzakereleriyle ilgili Ankara'da çıkan sert tartışmalarda da iktidar sorunu tarafların arasını açıyordu. Müzakerelerin bir ara kesintiye uğramasına neden olan "ihtilaf" aslında Lozan kaynaklı değil, doğrudan Ankara kaynaklıydı. Sonunda yeni Cumhuriyet'in mürüvvetini bir an önce görmek isteyenler ağır bastılar ve Lozan Antlaşması 24 Temmuz 1923’te imzalanarak 23 Ağustos’ta TBMM’de onaylandı, bir yıl sonra da resmen yürürlüğe girdi. 1925 Şubatında Doğu'da Şeyh Sait isyanı patladı. Bunun üzerine çıkarılan Takriri Sükûn Kanunu Meclis'te Cumhuriyet Halk Fırkası'nın yanısıra bir ikinci partinin yaşamasına elverir iklimi kurutunca, Terakkiperver Parti Cumhuriyet hükümeti tarafından kapatıldı, bir yıl sonra da kurucuları (İstiklal Harbi'nin ünlü paşaları ve Lozan'da Batılılarla kozlar paylaşılırken Ankara'da Başbakan olan "Hamidiye Kahramanı" Rauf Bey) İzmir suikasti dâvası vesile edilerek İstiklâl Mahkemesi önüne çıkarıldılar. Rauf yurtdışına kaçarak kurtuldu ve Atatürk ölene kadar geri dönmedi, öbürleri hayatlarını İsmet Paşa'ya borçlanma bahasına yakalarını o işten zor kurtardılar. Yeni cumhuriyetin başında, fiilen, Gazi ile İsmet Paşa kaldı.

Sonradan TC ideolojisinin inşası sürecinde zihinlere ve söylemlere hâkim olan ilerici-gerici, bağımsızlıkçı-mandacı/işbirlikçi, devrimci-karşı devrimci yakıştırmalarının arka planını bu olguda aramak gerekir. 23-26 arasında Gazi ile "Paşalar" arasında parlayıp sönen iktidar çekişmesinde saf dışı kalanlardan hiç birinin "kavga"yı sonuna dek götürmeyi seçmemiş, "hır" çıkarmaya kalkmamış olmasının da nedeni budur. Onlar da Gazi ve İsmet Paşa ve destekçileri kadar moderleşme yanlısıydılar. Modern cumhuriyete kararlılıkla karşı çıkmaya niyetlenmiş olsalardı kitleler içinde kendilerine pekâlâ destek bulabileceklerini düşünebilirlerdi; en azından böyle bir şeyi denenmeye değer görürlerdi. Takrir-i sükûn karşısında geri çekilip "muhalefet" girişiminden vazgeçmelerinin esas nedeni, modern Cumhuriyetin bekaası ve genel gelişim çizgisi konusunda Gazi ve çevresiyle aralarındaki temel mutabakattı. Paşaların, uğrunda kıyasıya kapışmayı göze almaya değer görecekleri başka bir "dâva"ları (sözgelimi, saltanatın ve halifeliğin kaldırılmasını içlerine sindirememek gibi) yoktu. O yılların koşullarında, 919 Mayısındanberi olup bitenlerden sonra, Mustafa Kemal Paşa’yla kıyasıya kapışmadan da hiç bir muhalefet yapılamayacağını gördüler ve sahneden çekildiler. Tam aynısı değilse de ona yakını Serbest Fırka olayında (1930) görüldü. Kurucular, fırkanın programını, siyaset hattını belirleyenler, hep, Gazi'nin yakın çevresi içinden çıkmışlardı. Dahası, Serbest Fırka, doğrudan Gazi'nin girişimi, teşviki, ısrarı, âdeta zorlamasıyla kuruldu. Kurucuların kimler olacağından, programatik ilkelerin ana hatlarının tespitine kadar her şeye Gazi nezaret etti. Fırka reisi Fethi beyin (Okyar) o sırada elli yaşlarında olan M.Kemal Paşa'nın Selanik günlerinden kalma neredeyse kırk yıllık en yakın dostu ve siyaset arkadaşı, 1920 Nisanından sonra birkaç kez başbakan olduğu da unutulmamalıdır.

Serbest Fırka'yı kuranlar Fırka'nın kısa sürede sağlayacağı anlaşılan başarının boyutundan, Gazi Paşa'nın kendisi gibi, fena halde korktular ve üç ay içinde yukardan gelen işaretle bu işe son verdiler. Hemen hepsi Kurtuluş Savaşı sırasında Müdafaayı Hukuk Cemiyeti'nin ve 23-30 yılları arasında yeni Cumhuriyet'in fikir çatısının kurulmasında ve siyasetinin yürütülmesinde aktif görev almış kimselerdi. Parti kapanıp gittikten sonra çoğu Halk Fırkası'nda ve devlette kendilerine yine yer ve işlev bulmakta zorlanmadılar. (Genç yaşta S.F.'nın Aydın il başkanı olarak siyasete giren Adnan Menderes az bir süre sonra bu defa Halk Fırkası'ndan mebus oldu ve 1946'ya kadar CHP'den, daha sonra da DP'den olmak üzere 1960 Mayısı’na kadar hep mebus kaldı.)

Bu bağlamda, TC'nin gelişme doğrultusunun olgusal ve mantıkî temelinin doğru kavranılabilmesi için önem taşıyan bir tespite burada –kısaca da olsa– değinmemde yarar var. Terakkiperver Cumhuriyetçi Fırka'yı da, Serbest Fırka'yı da programatik yaklaşımlarındaki kimi vurgulardan hareketle, İttihat ve Terakki ve Müdafaayı Hukuk (yani Kurtuluş Savaşı) karşıtı Hürriyet ve İtilaf partisiyle aynı çizgide görmek, 1908 hareketinin yarattığı toplumsal ve siyasal ivmeyle çeşitli evrelerden geçerek bugüne kadar gelen TC'nin oluşum ve gelişim sürecini ve çeşitli siyasî hareketlerin, heyetlerin ve aktörlerin o süreçte işgal ettikleri yerleri anlamlandırmakta –ve o nedenle günümüzde olup bitenleri de doğru dürüst anlamakta– pusulayı hepten şaşırmaktır. TCF de, SF de fikrî ve ideolojik ana omurgası İttihat ve Terakki geleneğine dayanan rejimin kendi iç muhalefet hareketleriydi, TC'nin geleceğini tehlikeye atabilecek gelişmelere açık alternatif siyaset arayışları değil.

………

Gazi ölünce İsmet Paşa Reisicumhur seçildi. Celal Bayar Başbakandı. İsmet Paşa’nın devletin başına geçmesi öyle sanıldığı gibi kolay ve kendiliğinden olmadı ama, sonunda onun başa geçmesinde Bayar, en azından mevcut hükümetin başı olarak, yabana atılamayacak kilit bir rol oynadı. Ondan sonra başbakanlıktan ayrılıp köşesine çekildi. Ama ne o TC'siz, ne de TC onsuz yapabildi. 1945'te, İkinci Savaş ertesi, Demokrat Parti'yi kuranların başında yer alması âdeta kaçınılmazdı. Diğer kurucular – Adnan Menderes, Fuat Köprülü, Refik Koraltan– ve daha başkaları da hemen hep CHP'de öne çıkmış kişilerdi. Köprülü, uluslararası ün sahibi bir tarihçi olarak 1923'ten itibaren dünyanın birçok yerinde bilimsel platformlarda genç Cumhuriyet’i temsil etmişti, Tarih tezlerinde ve edebiyat tarihi araştırmalarında Türk milliyetçiliğinin yüzünü güldüren görüşleriyle tanınıyordu. Koraltan 20-23 arasını İstiklâl Mahkemeleri'ne yakın çevrelerde geçirmiş, sonraları idarede geniş tecrübe kazanmış, yıllardır CHP'nin mutemed adamları arasında sayılan bir şahsiyetti. Menderes, Serbest Fırka macerasından sonra sürekli seçilip geldiği Meclis’te işinin hakkını veren bir mebus olarak tanınıyordu. Menderes, vaktiyle Atatürk’ün takdirine mazhar olmuş, saygı duyulan bir Egeli parti kodamanıydı.

DP kurulduktan az sonra Başbakan Şükrü Saraçoğlu'nun yerine Recep Peker atandı. Saraçoğlu Savaş içinde Hitler Almanyası'na açık sempatisini gizlemeyen bir siyasetçi olarak tanınmıştı. Balkanlar üzerinden sarkıp Yunanistan'a kadar gelen ve kuzeyde Rusya içinde doğuya ilerlemekte olan Alman ordularıyla işbirliği yapıp Kırım üzerinden Kafkaslara yürüyerek "esir Türk illeri"ni kurtarma planları yapan asker, sivil birtakım Nazi taraftarı kimselerle yakın ilişkileri olduğu da biliniyordu. İsmet Paşa, savaşın galipleriyle mağluplarının kimler olacağı aşağı yukarı anlaşılınca, 44 yılının 19 Mayıs töreninde yaptığı ünlü konuşmasında sözünü esirgemeden Nazi işbirlikçilerine çatarak –ve o arada bunlardan kimilerinin fena halde cezalandırılacağını da haber vererek– Türkiye'nin savaş sonunda tutacağı safı ilan etmişti. 46 yılının Ağustos ayında Şükrü Saraçoğlu'nun yerine Başbakan olan Recep Peker ise, 930'lardanberi dile getirdiği sert ve katı "inkılapçı" görüşleri ve CHP'nin ve devletin otoriter tek parti yaklaşımını tavizsiz savunmasıyla tanınmış kıdemli bir siyasetçiydi. Başbakan olarak, Cumhuriyet tarihinin ilk resmi devalüasyonunun altına imza attıktan sonra görevde çok kalmadı. 1946 Temmuzunda yapılan ilk tek dereceli ( lâkin hâlâ daha açık oy, gizli sayım'lı) genel seçimde DP'den Meclis'e altmış dolayında muhalefet milletvekili girmişti. Peker bir bütçe tartışmasında kendini tutamayıp DP sözcüsü Adnan Menderes'e "Psikopat!" deyince kıyamet koptu ve çok geçmeden İsmet Paşa Peker' in işine son vererek (1947 Eylül) daha sonraları bir münasebetle kendisine "Çekil!" diye telgraf çekenlere, "Çekildim, 95 okkayım!" diye cevap veren bir Karadenizli'yi –Hasan Saka– başbakan yaptı. Bir süre sonra da, 1950 yılında yapılacak tek dereceli, gizli oy/açık sayım'lı, dürüst ve âdil genel seçimde başarı kazanacak olurlarsa ülkeyi kendilerine teslim ve emanet edeceğini Celal Bayar ve arkadaşlarına taahhüt etti. 12 Temmuz, 1947 Beyannamesi!

………..

Demokrat Parti kurulduktan hemen sonra çok büyük bir hızla gelişti. Ardında, 1923-30'lardanberi süregelen tek parti iktidarı uygulamalarından duyulan her türlü hoşnutsuzluk, tepki ve infialle katlana katlana birikip adeta kökleşmiş derin ve yaygın bir toplumsal muhalefet potansiyeli taşıyordu. Sadece, Cumhuriyet'le devreye giren köklü üstyapı yeniliklerinin Müslüman hassasiyetlerde doğurduğu tepki ve 50'li yılların ilk başlarındaki yaygın deyişle "27 yıllık" istibdad rejimine duyulan nefret değil, bunların yanısıra –ve asıl– ekonomide ve toplum hayatında Cumhuriyet adına ne yapıldıysa ve –daha da önemlisi– ne yapılmadıysa hepsine toplumun sınıflar skalasının her katmanında duyulan tepki de vardı bu potansiyelin içinde.

Muhalefette ağır basan dinamik, kimi "karşıdevrim" teorisyenlerinin yıllardanberi ağızlarına pelesenk ettikleri "büyük toprak sahipleri/gerici feodaller/ hacı-hoca taifesi" ittifakı değildi. Bambaşka muhalefet dinamikleri vardı işin içinde: 23 yıllık Cumhuriyetin 23 yılda herşeye rağmen ekonomik, sınaî donanım ve altyapı yatırımlarında olduğu kadar eğitimde, sağlıkta, kültür/sanat alanında, vb. de kaydettiği atılımlar bağlamında öne çıkan sosyoekonomik pratiği –sermaye birikimini hızlandırmayı öngören vahşi kapitalist sömürü, dedikodusu ayyuka çıkan büyük yolsuzluklar (o zamanki yaygın deyişle "aferizm"), Varlık Vergisi yoluyla külliyetli mikdarda azınlık servetine el konulması gibi uygulamalar, savaş yıllarının pervasız karaborsa faaliyeti,vb…– ile beslenip kabına sığmama noktasına gelmiş dayanmış İstanbul ve İzmir ticaret burjuvazisi… bunlarla ötedenberi varolagelen içli dışlı ilişkilerini sürdürürken, bir yandan da yeni yeni ilişkiler kurup geliştirmekte olan Ankara ve taşra bürokrasisi… aynı bürokrasinin Anadolu'nun her bir yanında mahallî eşrâfla aile ve karâbet ilişkileri sürüp giden gözü açık, cevval unsurları… mahallî parti ve devlet kodamanlarıyla toprak ve aşiret mutegallibesi aile büyüklerine başkaldırmak ya da hiç değilse onlarla aşık atıp kendilerini ispat etmek için fırsat kollayan iyi yetişmiş "Cumhuriyet çocuğu" muhteris avukat, doktor, eczacı, mühendis,vb… kitlesi… Doğuda çok sayıda isim ve nüfuz sahibi mağdur edilmiş Kürt ailelerin, Şeyh Sait isyanı ve daha sonra Dersim olaylarının, İkinci Savaş yıllarında 33 Kürt vatandaşın Mustafa Muğlalı Paşa tarafından uluorta kuşuna dizilmesinin Kürt halkının ortak yaşantısında açtığı efsaneleşmiş yaraların iziyle haşır neşir yetişmiş çocukları…Bütün bunlar, 1923-45 arası devlet pratiğinin somut birikimi yani, İnönü'nün CHP'si ile Bayar'ın DP'sini –sözgelimi Dersim isyanına giden sürecin teşhisinde ve alınan tedbirlerin seçiminde Bayar'ın oynamış olduğu belirleyici role rağmen– karşı karşıya getirmişti.

Kısa sürede bu muhalefetin, CHP ile eski ilişkiler içinden gelmeyen, ya da "memleket"in geleceğini "macera"ya atmaktan çekinmeyecek kimi daha radikal unsurları, giderek DP saflarında yer almaya ve çıkarlarını, geleceklerini orada ve oradan konsolide etmeye teşne Cumhuriyet zâdegânı için gerçek bir tehlike arzeder oldular. İsmet Paşa'nın 12 Temmuz Beyannamesi'yle gözettiği başlıca hedeflerden en başta geleni, DP'nin, dolayısıyla ileride başa geçebilecek DP ağırlıklı bir yönetimin bu tür "tehlikeli" unsurlardan arınmasını, ya da onlara pabuç bırakmayacak bir yapıya sahip olmasını sağlamaktı. 12 Temmuz’un epey öncesindenberi Reisicumhur ile DP Genel Başkanı arasında dolaylı ya da dolaysız ciddi müzakereler yapılmaktaydı. (O müzakerelerin birinde Reisicumhur'un eski Başvekil'den yeni Parti'nin Doğuda ve Güneydoğuda örgütlenmekten geri durmasını istediği biliniyor. Bu isteğin kabul edilmediği de…) Nitekim 12 Temmuz Beyannamesi'nin hemen ardından DP ortadan ikiye bölündü. Daha çok taşra –özellikle orta Anadolu– çıkışlı genç unsurların önemli bir bölümü –aralarında sonraları pek ünlenen Osman Bölükbaşı da vardı– Bayar ve arkadaşlarını "muvazaa" ile, yani Parti tabanının arkasından "Millî diktatör"le uzlaşmayı seçmekle suçlayarak Parti'den ayrıldı. Şaibeli 46 Temmuz seçiminde DP'den Meclise girebilen altmış kadar mebusun yarıdan fazlası isyancılara katıldı.

12 Temmuz Beyannamesi, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa'nın (ve bir bölüm dünyanın da) savaşın galiplerince yeniden inşaası bağlamında gündeme gelmişti. Türkiye'de tek parti rejiminden çok partili "demokrasi"ye geçişin –bir zamanlar sık kullanılan bir deyişle– "YALE anahtarı" gibi bir şeydi. 1946'da DP'nin yanısıra birçok parti daha kurulmuştu; bunlardan sadece bir teki, DP ayakta kaldı. O arada kurulan Türkiye Sosyalist Partisi ile Türkiye İşçi Köylü Emekçi Partisi birkaç ay anca faaliyet gösterdikten sonra CHP hükümetinin özel hışmına uğrayıp kapatıldılar. Sendikal çalışmalar da olur olmaz resmî ve fiilî yollardan sıkı denetim altında tutulmaya devam etti. Serbest sendikal örgütlenme, grev gibi şeyler yasak ve suçtu. Sosyalist sol yayınlara göz açtırılmıyordu. Daha 944'te, Sabiha ve Zekeriya Sertel'in çıkarmakta oldukları Görüşler dergisi ve yazarları arasında yer aldıkları günlük Tan gazetesi doğrudan CHP gençlik kollarına bağlı eli sopalı gürûhlar harekete geçirilerek basılmış, matbaa makinaları, kâğıt depoları,vb. vahşice tahrip edilmişti. Sonradan azgın güruhun elebaşları yerine gazete ve dergi yöneticileri poliste, savcılıklarda sorgudan geçirilmişti. Rejimin gözü "demokrasiye geçiş"in arifesinde o kadar karaydı! Meşhur Köy Enstitüleri girişiminin de yarı yolda akaamete uğratılıp boşa çıkarılmasının koşullarını hazırlayan yine 46-50 arasında CHP hükümetleri oldu. Bu arada, savaş yılları boyunca İnönü' nün gözde Eğitim bakanı olarak görev yapan Hasan Ali Yücel, bizzat İnönü ve Halk Partisi üst yönetiminin göz yumması ve teşvikiyle sağcı ve faşist basında komünistlikle suçlanıp istifaya zorlandı, ardından da mahkeme önlerinde DP'nin İstanbul yönetiminin başı Kenan Öner gibi demagoglar ve Nihal Atsız gibi faşistlerce sorgulanmaya terkedildi. Nazım Hikmet 1938 yılından beri hapisteydi. Sabahattin Ali 948 Nisanında öldürüldü.

Cumhuriyet'in ilk yıllarındanberi varolagelen İmam Hatip kurslarının, ilk, bir CHP hükümeti zamanında, 1947'de tam teşkilatlı İmam Hatip Okulları'na dönüştürülmüş olduğunu bugün kaç kişi bilir acaba? Gerekçe çok ilginçti: İlerici cumhuriyetin gelecek nesilleri için cumhuriyetçi, devrimci imamlara duyulan ihtiyaç!

Bilinmesi gereken bir başka olgu, tarikat ilişkilerinin siyaset gündemine açıkça girip sıradanlaşmasında ilk adımların 1950 genel seçimi öncesinde, CHP'liler tarafından atılmış olduğudur. 1945-47 arasında DP'nin kurucularına yakın bazı şahsiyetlerin "komünist" olduklarını, Parti üst yönetiminin hemen tümünün de komünistlerce kullanıldıklarını dile dolayanlar yine bu aynı çevreler ve CHP'li basındı. 50 genel seçimi öncesinde birdenbire parlayan Ticani tarikatı ve o tarikatın o yıllarda pek ünlenen şeyhi Kemal Pilavoğlu ile CHP teşkilatlarının çok yakından ilgilenmiş olduklarını CHP’liler ve iflah olmaz CHP muhipleri siyasetin belleğinden silmeyi pek güzel başarmışlardır!

Bütün bunlar olurken Türkiye Yunanistan’la birlikte savaş sonrası komünist “yayılmacılığı”na karşı ABD’nin özel koruması altına alınıyordu. (Truman Doktrini) ve savaştan yıkımla çıkan çoğu Avrupa ülkesine sunulan Marshall yardımından da pay almaya layık görülünce, değişik adlar altında bir sürü asker, sivil ABD misyonu Ankara'nın resmî dairelerine postu sermeye başlıyor, İstanbul'un meyhanelerinde Rus salatasının adı birdenbire Amerikan salatası oluyordu…

………

DP'nin kurulup rejime muhalefetin başını çekmesinin önde gelen nedenleri arasında ötedenberi sayılagelen biri, toprak reformu meselesi olmuştur. Kurucuların ve destekçilerinin özellikle toprak reformunu önlemek için harekete geçtikleri, Cumhuriyet siyasi tarihinin ispatı gerekmez ezberlerinden biri olarak kimi zihinlere hiç çıkmamak üzere kazınmıştır.

İşin aslı başkadır. Gazi ve ardından Milli Şef her Meclis'i açış konuşmasında zamanın hükümetlerine toprak reformunu şöyle ya da böyle gerçekleştirmeleri için kesin direktif vermişler ve bunların hiç biri uygulanmadan geçiştirilmiştir. Ne zaman? İsviçre Medeni Kanunu'nun hemen hiç değiştirilmeden TC Medeni Kanunu ilan edildiği, bin yıllık Arap alfabesinden bir günde Latin alfabesine geçildiği, herkesin zorla frenk şapkası giyeceğinin kavânin kitabına yazıldığı, vb… yıllarda. Gazi de, İnönü de bu geciktirmeleri ya da ertelemeleri hiç yadırgamadılar. Zira Cumhuriyetin kurulması kadar, ona takaddüm eden Kurtuluş Savaşı da ülkede bir toprak reformu (yani toprak sahipliği üzerinde bir hesaplaşma) yapılabileceği değil, yapılmayacağı öngörüsüne ve o öngörü üzerine kurulu açık ve zımnî teahhütlere dayanmaktaydı. Kurtuluş Savaşı batıda Yunanlılara karşı verilirken, temel dinamiğini doğu illerinden sağladı. Müdafaayı Hukuk hareketinin (geleceğin Cumhuriyet'inin) doğuda, Erzurum’da, Sivas'ta, oralara en yakın tarihî merkez olan Ankara'da örgütlenmiş ve 1918-20 arası Anadolu’nun dört bir yanında boy gösteren “yerel kongreler” olgusunu ve onların ardındaki dinamikleri tarihe gömerek tek başına meşrûiyete bağlanmış olması tarihsel bir "rastlantı" değildir. (Yerel kongreler konusunda, bkz: Türkiye’de Yerel Kongre İktidarları, Bülent Tanör, Cumhuriyet Gazetesi yayını.) Kâzım Karabekir Paşa'nın doğu illerinde konuşlanan meşhur 15. Kolordusu etkisini doğrudan elindeki silahlı güçten alan bir mihrak değildi; o etkiyi, bir yanıyla doğu/güneydoğu aşiretlerinin, toprak ağalarının, büyüklü küçüklü kasaba/şehir mütegallibesinin "hâline huzur, geleceğine teminat" sağlayacak bir siyasetin kararlı destekçisi olarak, bir başka yanıyla da, Rusya'da Sovyet realitesinin konsolidasyonu sürerken Kafkasya'nın kapısında Harbi Umumi ertesi dünya (İngiliz) siyasetiyle, Mustafa Kemal Paşa başta olmak üzere dönemin genç Osmanlı paşalarının politik dehaları arasındaki kesişme/çakışma noktasında bulunması dolayısıyla haiz olduğu hayatî öneme borçluydu. Dikkat edilirse görülecektir: Tarihte hiç bir yeni devlet TC'nin kuruluşundaki kadar az kan dökülerek kurulmamıştır. Devlet kurma işi her zaman, her yerde kanlı bir girişimdir. Türkiye Cumhuriyeti kurulurken, 1919-1923 arası ve kurulduktan sonra daha birkaç yıl, nisbeten çok az kan dökülmüştür…eğer daha önce, 915 Ermeni tehcirinde dökülen kan sayılmazsa! Bugün yaşadığımız sorunlar –kimlik, alt/üst aidiyet, vb... – tarihin vaktiyle halı altına süpürülüp orada tutulmuş olmasındandır.

"Toprak reformu", sözü çok edilen ama ülke siyasetinde yeri olan kimsenin niyetinde yer almayan bir "temenni" olarak gömülü kaldı Cumhuriyet hükümetlerinin gündeminde. Savaş yılları ertesinde Türkiye'nin önünde ve gündeminde, DP gibi dört yıl içinde parlayıp gelişerek iktidar olan bir partinin kurulmasında ağırlıklı âmil olacak böyle "ölü doğmuş" bir tasavvurdan çok daha hayatî önemi haiz derin sorunlar vardı.

……..

1950 Mayısında görece demokratik yeni bir seçim yasasıyla genel seçime gidilirken İsmet Paşa, hükümetin başına yeni bir başbakan atadı: Şemsettin Günaltay. Yukarıda yazılanlar bağlamında ilginç bir isim. Lâkabı, "Molla" idi. 1908 hareketindenberi dinci çevreler (ya da, daha doğrusu, çökmekte olan devleti kurtarmanın yolunu İslamcılıkta görenler) arasında adı geçen, nisbeten ılımlı diye bilinen, medreseden yetişip sonradan Üniversiteli olmuş bir din âlimi. İsmet Paşa ve CHP üst yönetimi seçime böyle bir şahsiyetle girmeyi uygun görmüştü. Olay o günün ilerici çevrelerinde bir hayli infial ve tartışma yarattı. Cumhuriyet yetiştirmesi bir köylü olan ateşli şair ve Kemalizm bekçisi Behçet Kemal Çağlar bunu protesto ederek milletvekilliğinden istifa etti.

12 Temmuz Beyannamesi ülkede ve Demokrat Parti'nin muhalefet serüveninde bir başka ilginç gelişmeye yol açtı. 947 ile 950 Mayısı arasında geçen üç yılda çeyrek yüz yıllık Cumhuriyet ve CHP kodamanı çevrelerin önemli bir bölümü, il, ilçe yöneticileri, milletvekilleri, baştanberi CHP'ye yakınlıklarıyla ünlenip nüfuz sahibi olmuş aşiret reisleri ve sair mahalli eşraf/mütegallibeden kişiler, kimi peyderpey, kimi neredeyse kitle hâlinde saf değiştirip DP'li oldular. Celal Bayar ve arkadaşlarını muvazaa ile, yani "milli diktatör"ün adamı olmakla suçlayan Osman Bölükbaşı, Ahmet Tahtakılıç, Ahmet Oğuz ya da CHP yöneticileri aleyhinde alaylı ve galiz konuşmalarıyla ünlenen emekli general Sadık Aldoğan gibi kimselerin başını çektiği radikal muhalefet, Meclis'te C.Bayar taraftarlarından daha çok sayıda temsil edildiği halde fazla bir gelişme ve varlık gösteremedi.

Son altmış yıldır sağ ve bazı sol çevrelerde ağızlardan düşmeyen ve şu sıralar yeniden pek bir itibar kazanmış görünen "1950 Halk Devrimi" efsanesinin sırrı buradadır.

1950 genel seçiminde Türkiye halkı 946'da (dört yıl önce) kurulan DP'ye sel gibi oy vererek, Cumhuriyet'i kuran CHP'yi ve Milli Şef'i devirmişti ama, bu devirme hareketi "devrilenler"in de çok büyük ölçüde iş ve el birliğiyle gerçekleşmişti! O kadar ki, 1950 genel seçimi 27 yıllık tek parti rejiminin maruz kaldığı bir tür “coup de grace” (son - müşfik- darbe) oldu denilse yeridir. R.Peker gibilerinin ayaklarının altından "devrimci Cumhuriyet" toprağını Milli Şef kendisi, 44 ve 50 arası yıllarda eşeleyip boşaltmıştı. Ortada illa bir "14 Mayıs Devrimi" vardıysa, o devrimi halk değil, halkın devirdiği söylenen rejimin her iki parti içinde ayrı mevzilerde ama hepsi aynı safta yer alan sahipleri yapmışlardı. O arada Demokrat Parti'nin ilk çıkışına eşlik eden ve kimi zaman "46 ruhu" diye de anılan geniş ve derin muhalefet potansiyeli içinde gerçek, somut kapsamı, yönelimi itibariyle halka dair, halktan yana ya da halktan ne vardıysa ya yolundan saptırılıp harcanmış, ya da doğrudan üzerine varılıp tepelenmişti.

Serbest Fırka olayında hevesi kursağında kalan halkın 950 genel seçimi öncesinde olanca çoğunluğuyla CHP'ye ve Cumhuriyet'in kurucu babalarından İnönü'ye karşı oy vermeye hazır ve istekli olduğu şüphe götürmez bir gerçekti ama, Türkiye'de doğrudan seçmen iradesi ne zaman tam anlamıyla, gerçekten belirleyici olmuştur ki! 1950 yılı Mayısında, tek parti geleneklerine o kadar aykırı düşen bir seçimin yapılmış olması bile, seçimden çıkan sonucun ardında "halkın" iradesinden gayri bir irade olduğunu gösteriyordu. O irade, iflah olmaz CHP muhiplerinin hep söyledikleri gibi, diktatörlükle demokrasi arasında bir seçme yapma durumunda kalıp ta demokrasiyi seçen, ya da başkalarına göre Savaş sonrasında kurulmakta olan yeni dünyanın baskılarına boyun eğmeye zorlanan İsmet Paşa'nın iradesi değildi; 23' te kurulan burjuva cumhuriyetin, bağrında taşıdığı ekonomik/toplumsal dinamikler saikiyle kendi sınıf rüştünü ispat yolunda ilerleme, yani kapitalist toplumun sermaye birikimi süreçlerinde yeni, daha ileri bir evreye geçme iradesiydi. İsmet Paşa kendisi bunu sık sık ifade etmiştir. İnisiyatifin esas itibariyle kendisinin değil, rejimden, kendi payına düşenin de rejime olan bağlılığından geldiğini söylemiştir.

.......

1950'de olan, yine bir o kadar yaygın ve ağızlara, bilinçlere yapışkan bir başka iddianın daha salt bir efsane olduğunun kanıtıdır. Attila İlhan, "Karşı-Devrim"i İsmet Paşa'nın Reisicumhur olmasıyla başlatırdı. Daha gerilere, 30'lu yılların başına ve hattâ mesela Atatürk'ün İş Bankası'nı kurmasına kadar da götürenler olmuştur. Rivayetin bunca muhtelif olmasının ardında bir kerâmet olsa gerektir!

Karşı-devrim dedikleri de, kısaca, bir başka efsanedir. Birkaç tarihi olgu var: Biri, yukarda gördük, toprak reformu meselesiydi. Bir başkası, Adnan Menderes'in bir sözü: "Her mahallede bir milyoner yetiştireceğiz!"

Bu söz, anlam kapsamının olanca genişliğiyle, Menderes'e yakıştırıldığı kadar başkalarına neden hiç yakıştırılmaz ki? Sözün hangi düşünce ve pratik ikliminde akla gelmiş ve ifade edilmiş olabileceği hiç meraka değmez mi? Bu sözde 1923 Cumhuriyetini kuranların ve o günlere kadar getirenlerin o kadar yadırgayacakları ne vardı?

Genç Cumhuriyet'te, kuruluşundan 1930'lu yılların başına kadar hâkim olan ve sektirmeden uygulanan ekonomi anlayışının, daha önce de belirttiğim gibi, liberalizm olduğu biliniyor. 29 büyük mali krizi sonucu, Batıdan gelmesi beklenen özel sermaye yatırımlarına bağlanan umutların uzun bir zaman için suya düştüğünün anlaşılmış olmasına rağmen, ekonomide devletin öne çıkıp ağırlık kazanmasına daha hâlâ iyi gözle bakmayanlar arasında Gazi Paşa da vardı. Gazi, İş Bankası'nın bir özel sermaye girişimi olarak kurulmasına önayak olmakla kalmadı, bankanın önde gelen kurucusu Celal Bayar 937 E-kim ayında İsmet Paşa'nın yerine Başbakan olmadan önce, yıllarca, Gazi'nin gözdesi ekonomi bakanı olarak İnönü hükümetlerinde görev aldı. CHP'nin meşhur Altı Ok'u, o arada devletçilik, l937 yılına kadar parti programına girmedi, TC'nin resmî devlet doktrinleri arasında sayılmadı. Zaten o zamana kadar da, ondan sonra da "devletçilik"ten kasıt, karma ekonomiden de öte özel girişimci bir vurgu ile, "fertlerin yapamadıklarının devlet tarafından yapılması" tekerlemesiyle dile getirilen, ülkede özel girişimciliğin serpilip gelişmesinin koşullarını hazırlayacak ve o arada kimi mevcut girişim erbabının ceplerini dolduracak ünlü "burjuvazi yaratma" operasyonuydu. Menderes, "Her mahalleden bir milyoner çıkacak!" demeden önce, ona yakın bir sözün aynı anlama gelmek üzere çok daha önceleri sık sık M.Kemal Paşa tarafından telâffuz edilmiş olduğunu hatırlıyor olmalıydı:

"Zenginleşiniz! Zenginleşiniz!"

İzmir İktisat Kongresi'nin toplandığı tarih 17 Şubat 1923'tür. Ondan on gün önce, 7 Şubat günü Mustafa Kemal Paşa şöyle diyordu: "Kaç milyonerimiz var? Hiç. Binaenaleyh biraz parası olanlara da düşman olacak değiliz. Bilâkis memleketimizde bir çok milyonerlerin, hatta milyarderlerin yetişmesine çalışacağız." (100 Soruda Atatürk'ün Temel Görüşleri, Fethi Naci, Gerçek Yayınevi, 1968.)

Kimlerin nasıl zenginleşmesi isteniyordu?

Kimlerin nasıl zenginleştiğine bakın (görülecekleri burada sıralamaya yerimiz müsait değil, üstelik hiç bilinmeyen şeyler de değil) nasıl zenginleşmelerinin istendiği de anlaşılır!

Bu dönemde,1930-38 arası, Cumhuriyet Halk Partisi içindeki kimi gelişmeler de ayrıca ilginçti. Uzun yıllar Parti genel sekreteri olan Recep Peker'in 1935'te CHP dördüncü kurultayının toplanması münasebetiyle radyoda konuşurken sarfettiği, İtalya ve Almanya'dan sonra o yıllarda hemen bütün Avrupa'da yükselişe geçen faşizm olgusundan mülhem şu sözleri burda bir kez daha kayda geçirmekte yarar var: "…Haklarla hürriyetin sınırlarını devlet varlığının otorite sınırları içinde alıyoruz…her yerde son nefesini vermekte olan liberal devlet tipinin kucağında beslenip büyüyen çatışmalar zincirini kırıyoruz, sınıf kavgası yollarını sımsıkı kapatıyoruz. Grev ve lokavt yasak olacaktır. Biz proletarya-burjuvazi tasnifi içinde yaratılan sınıf kavgası, sınıf intikamı, sınıf tahakkümü fikirlerine yer vermediğimiz kadar, kontrolsuz geniş istihsalciliğin müstehlikleri istismar etmesi fikrini de benimsemiyoruz." (İz Bırakan Gazeteler ve Gazeteciler, s.459, Tevfik Çavdar, İmge yayınları.)

Bu tür fikirleri parti ve devlet politikası bağlamında dile getiren yalnız Recep Peker değildi. Dönemin gazete ve dergi sayfaları aynı üslûpta ve aynı içerikte dehşetengiz makaleler, demeçler, beyanlarla doludur.

………

On yıl süren Demokrat Parti iktidarında "DP'ye özgü" icraat olarak yapılanları yapmak DP hükümetlerine düştü. O dönemde, ya da 50-60 arasında bir ara, iş başında CHP hükümetleri olsaydı onlar ne yapmayacaklardı ya da daha başka ne yaparlardı?

46’dan sonra Truman Doktrini ve Marshall Yardımı’na dört elle sarılmışlarken, 14 Mayısta iş DP’lilere değil de onlara kalsaydı Birleşmiş Milletler Kararı’na uymayarak Kore'ye asker mi göndermezlerdi? NATO'ya girmezler miydi? 14 Mayıstan hemen sonra, Arapça ezanın serbest bırakılmasına Demokratlarla birlikte oy vermişlerken, bundan geri mi dönerlerdi? (1) DP'nin tarımda yaygın makinalaşma (köylünün traktör kullanmasını teşvik) politikasını mı CHP hükümetleri uygulamaktan geri dururlardı? O uygulamayı ABD işbirliği ve kredileri ile ilk başlatanlar 1950 öncesinde kendileri olmuştu Celal Bayar'ın C.Başkanı olduğu 10 yıl içerisinde Türkiye'de, DP hükümetlerinin programlarında ve söylemlerinde yer almasına rağmen hemen hiç özelleştirme yapılmadı. Tersine, birbiri ardına ve her biri bir öncekinden daha büyük ve daha iddialı devlet fabrikaları, KİT’ler kuruldu, daha sonraki 65 sonrası ve 70'ler Demirel döneminin ithal ikameci politika ve uygulamalarının âdeta alt yapısı oluşturuldu. Demokratlar ülkenin orasında burasında ola ki kimi yerde oy hesabıyla şeker fabrikaları açarken CHP'liler itiraz ediyorlardı, bu fabrikalar lüzumsuz, çıkardıkları ürün pahalı, bunlar yapılacağına şeker ithal edilsin, daha ucuza gelir," diye, vb,. vb…

Peki, 50-60 arasında CHP'liler ve CHP'ye yakın kesimler DP'lilerden daha özgürlükçü ve demokrat mı idiler..? Evet, öyleydiler. Ama bu, daha çok, muhalefette olmanın bir gereği ve fonksiyonu –ya da, isterseniz, "imtiyaz"ı– olarak üstlendikleri bir tavırdı. Sıtlarında yumurta küfesi taşımıyorlardı. Yine de, 61 Anayasasının yapılıp yürürlüğe girmesinde CHP'lilerce sergilenen daha demokrat tavır doğrudan belirleyici olmuştur. Bunun inkâr ya da tevil edilecek bir yanı yoktur. Bununla birlikte 12 Mart'ta 61 Anayasası’nın revize edilerek kuşa çevrilmesi yönünde ileri adımlar atılmasına, Bülent Ecevit ve birkaç arkadaşının itirazları dışında, CHP'nin parti olarak hiç bir muhalefeti görülmedi. İnönü önderliğinde CHP, en kıdemli yöneticilerinden birini, Nihat Erim'i, 12 Mart cuntasına başbakan verdi. Nihat Erim, ülkede özgürlükler ve "anarşi" üzerinde 63'denberi sürüp gitmekte olan tartışmalarda, 61 Anayasası'nın "Türkiye'ye bol" geldiği anlayışını paylaştığı her halinden belli olan, görmüş geçirmiş, hayatını TC'ye hizmete adamış bir siyaset adamıydı. 950'den önce, bir ara, çiçeği burnunda genç ve parlak bir CHP'li bakanken, "Gerekirse hürriyet heykelinin üzerine şal çekeriz!" demesiyle de ünlenmişti. 27 Mayıs'a takaddüm eden aylarda DP'liler ve Menderes'e bir hayli yakın durduğu siyaset kulislerinde biliniyordu; her an partisinden ayrılıp DP'ye katılmasını bekleyenler vardı. 12 Mart müdahalesinin ve on yıl sonraki faşist cuntanın arka planında karanlık roller, işlevler yüklenen Turhan Fevzioğlu, Coşkun Kırca gibi sivil siyasiler de, yine, 27 Mayıs öncesi ayların, günlerin özgürlük kavgasında sivrilmiş isimlerdi… Dahası var: 27 mayıs Anayasası'ndan yana ağırlık koyan CHP ricali, Ecevit ve bir kaç yakını dışında, 72 yılında G.Kurmay Başkanı Gürler'in kendini C.Başkanı seçtirtme girişimine İnönü ile birlikte aktif destek verdiler.

…….

27 Mayıs, Türkiye'de siyasetin geleceğini belirlemede etkili olan iki temel sonuç doğurmuştur.

1) Sivil yönetimin askeri vesayet (sert itiraz, uyarı, muhtıra, müdahale, darbe…) altına alınmasına meşrûiyet kazandırmıştır. "Asker ne der, ne diyecek, ne diyor?" sendromu sıradanlaşmıştır. O zamandan bugüne kadar hemen her iç ve dış "kriz" durumunda zihinleri, gazete sayfaları ve TV ekranlarını ulu orta "darbe" spekülasyonlarının işgal ediyor olması bundandır.

27 Mayıs'ın bu yanından son 40 yılda en çok sağ siyasetçiler ve siyaset yazarları sûreta şikâyetçi olmuşlardır ama, asker vesayeti –darbelisi, darbesizi– siyasette, toplum hayatında, ekonomide hep kurulu düzene demir atmış kopkoyu sermaye çıkarlarını kollayan ve koruyan siyasetler ve uygulamalardan yana iş görmüş, iş bitirmiştir. Üstelik, bu Cumhuriyet'in sahipleri, DP'lisiyle, CHP'lisiyle, sağcı/“solcu” basınıyla, sendikalarının büyük bölümü ve işverenlerinin tümüyle o "iş bitiren" askere her zaman medyunu şükran olmuşlardır. Bunda şaşılacak, ya da anlaşılmayıp Cumhuriyetimiz'in şanlı geçmişiyle bağdaştırılamayacak ne var? Ordu kılıcını attığında nereye, ne için atacağı 1923 Ekim ayı sonunda burjuva cumhuriyeti kuran irade beyanında yazılıydı. O gün orada yazılan bugün de geçerli. Üstelik, daha da geçerli. Zira arada geçen zamanda köprüler altından çok sular akmış, sömürü üzerine kurulu burjuva cumhuriyetin sömürü "malzeme" si, emek gücü sahibi mülksüzleştirilmiş insan sayısı beş on misli artmış, işçi sınıfı –bugünkü güncel atâlet hâli bir yana– sınıf vasfını kazanıp sergileyebilecek erişkinliğe ulaşarak "statüko" karşısında belirleyici, esas potansiyel tehlikeyi varlığında temsil eder olmuştur. 27 Mayıstanberi onca askeri müdahele, her birinin ardına takılıp yığılan onca işveren ve kamuoyu –sivil toplum– desteği ve her bir müdahelenin bir öncekinden daha fazla, açıkça ve pervasızca özgürlük ve demokrasiye kastettiği kadar özellikle işçi düşmanlığıyla yüklü olması başka neyle açıklanabilir?

Sözü fazla uzatmayayım. Tek örnek yeter:

"Şimdi faşist ordu iktidara geldi, kapitalistlerle birleşerek Türk işçisini istismar ediyor propagandası yapılmaktadır. Böyle bir iftira karşısında işçi-işveren ilişkilerini düzenleyecek olan kanunlar, taraflar için adilane bir şekilde ve asgari hata ile çıkarılmalıdır. Bu düzenleme yapılırken, bazı sendikaların Türk devletini ve ekonomisini yıkmak için bugüne kadar yaptıkları aşırı hareketler gözönünde bulundurulmalıdır… İşçi sınıfını ayaklandırmak amacıyla, Komünist Partinin, solcu örgütlerin, Kürtlerin, Ermenilerin, bir takım politikacılarin kötü niyetli teşebbüslerini devam ettirecekleri muhakkaktır. Bunlara karşı uyanık olunmalı ve teşebbüsleri muhakkak engellenmelidir….basının kalemine tenkit fırsatı verilmemelidir." (Atatürkçü Cumhuriyet'i koruyup kollamak için darbe yapıp kendini devlet başkanı ilan eden Orgeneral Kenan Evren'e Vehbi Koç'un yazdığı 3 Ekim 1981 tarihli mektuptan.)

………

2) 27 Mayıs' la birlikte gündeme gelen bir ikinci önemli gelişme, Cumhuriyet rejiminin dinle buluşmasında mesafe katedilmesinin yolunun açılması oldu. Bu pek bilinmez, akla gelmez, hattâ kanıtları da sergilenerek söylendiğinde de kulak asanı çok az olur ama, gerçektir. Ondan önce, dinin ağırlıklı olarak daha çok Demokratlar tarafından, “Halkımızın inançlarına saygısız olamayız,” denilerek oy devşirme uğruna kullanılması söz konusuydu. DP iktidarı yıllarında toplumsal referansları halkın dini inançlarına dayalı kesimler siyasette pasif bir "malzeme" niteliğini aşmamıştı. Gerçi CHP'liler de dinden yararlanmakta DP'lilerden aşağı kalmamaya gayret etmiyor değillerdi (46-50 arasında her yerde "Allahsız komünistler!" diye nitelenmek Demokratların başını az ağrıtmamıştı) ama, malûm nedenlerle halk nezdinde DP'liler kadar inandırıcı olamıyorlardı. Halka karşı tek parti döneminde işlenen suçların ortak sorumluluğunu taşıyan çoğu DP'liler, baştaki şefler olsun, Anadolu teşkilatında sözü geçenler olsun, zeytinyağı gibi üste çıkmışlar, bütün suç CHP'nin ve hâlâ daha CHP'li kalmış olanların üzerine yığılmıştı.

Ne var ki, Demokratlar bu alandaki avantajlarından vazgeçmeye yanaşmazken, rejimin temel laik karakterinden taviz vermeyi hiç düşünmediler. Bir yandan, kitlelerden biraz daha fazla oy alabilmek için tek parti döneminin "dinsiz"liği ile aralarına mesafe koymakla Cumhuriyet'in Atatürkçü laik karakterine toz kondurmadıklarını düşünürken, öte yandan, "irtica" ve "irticaî hareket"lere karşı kesin tavır almaktan geri durmadılar. Bu konuda Celal Bayar'la İsmet İnönü arasında olsa olsa bir üslûp farkı vardı. DP iktidarında "gizli ibadethane"ler basma ve mürteci avı olayları basına yansıdığı kadarıyla da sayılamayacak kadar çoktur.

Bu arada Menderes'in pek ünlenmiş, "Siz isterseniz Hilafeti bile geri getirebilirsiniz!" sözü, o günlerde DP Meclis grubunda esen bir fırtınayı yatıştırmak için "affına sığındığı" Grubun kendisi ve hükümetindeki bakanlar üzerinde tüzüksel ve siyasi mutlak yetkisini vurgulama bâbında söylenmişti. "…Hilafeti bile…" demek, DP yöneticisi Menderes'in gözünde "en olmayacak şey" demekti.

27 Mayıs bu duvarda gedik açtı. Nasıl mı? Demokrat Parti'nin üst ve orta kademe yönetici kadrosunu ağır cezalarla siyasetten tasfiye etti. Dini oy için yararlanılacak bir sosyal olgu olarak değil de, bir hayat tarzı ve kişilik dâvası, giderek sosyal ve siyasal yapılanma referansı olarak görenlere meydanı kapalı tutanlar tasfiye olunca, hem mağdur edilmiş bir DP davasına sahip çıkan, hem de vaktiyle DP yöneticilerinin laik tarz ve tavrını sorgulamış, en azından yadırgamış, hattâ bu yüzden siyasette yolları kesildiğinden onları –her şeye rağmen– "lanetli" CHP'lilerle esasta aynı safta gören unsurlara ve daha bir sürü eski Tan gazetesi baskını ya da H.A.Yücel dâvası artığı "gençlik önderi" delibozuk (bir bölümü basbayağı faşist) tiplere, siyasî kariyer peşinde koşarken "halk"ın suyuna gidecek hiç bir demagojiden, çarpıtmadan, yalandan, iftiradan, vb… hicap duymayan üçüncü, dördüncü sınıf taşra politikacılarına meydanı doldurma fırsatı doğdu. Gün onların günüydü! DP dönemi boyunca basında Bayar’ı da, Menderes’i de –diğer DP’li erkânı da– bayram namazı çıkışında cemaati selâmlarken gösteren hiç bir fotoğraf yayınlanmamıştı. Cami avlusunda görünmek ve görüntülenmek 27 Mayıstan sonra sağda yeralan bütün üst düzey siyasetçilerin, başbakanların, cumhurbaşkanlarının özel önem atfettikleri bir “mazhariyet” oldu. 27 Mayısın hemen ertesinde 1961 Meclisinin seçilip toplanmasına kadar geçen sürede ve daha da sonraları basında "düşük" DP iktidarının savunusunu hevesle üstlenen yazar çizer takımına bakın, içlerinde en gözünü budaktan esirgemez kavgacı tiplerin, sonradan adı "Türk-İslam sentezi"ne çıkacak olan bir akımın insanları olduklarını göreceksiniz. "İrtica", böylece, Türkiye'nin siyasetinde –dincisiyle ve "has" milliyetçisiyle– 27 Mayıstan sonra kendine serbest söylem ve hareket alanı buldu. “Dini bütün” ya da “muhafazakâr” nitelemesi ardında birçok insan yeni kurulan partiler içinde kendi kafalarına göre yuvalanma, giderek teşkilatlanma imkanına kavuştu.

1965 genel seçimini kazanan Demirel liderliğindeki Adalet Partisi bu bakımdan tam anlamında “karma” bir heyetti. Dört yıl sonra, 1969’da, Adalet Partisi’nden milletvekili adayı olma başvurusu geri çevrilen Necmettin Erbakan Türkiye Odalar Birliği Başkanı olmuştu. Oradan polis zoruyla atıldıktan sonra 12 Mart ertesinde İsviçre’de sürgünden ordu üst kademesinden gelen çağrılar üzerine döndü ve 73 seçiminde kendi Nizam Partisi’nin başında koalisyon ortağı, Başbakan Yardımcısı oldu!

........

Bütün bunlar neye işaret ediyor?

Özellikle iki şeye: Biri, Cumhuriyet'in ekonomik /sosyal politika anlayışında ve pratiğinde 1946-50 arasında da, 950'den sonra da, sözü edilmeye değer bir kesiklik, kopuş olmamıştır. Olsa olsa, 23 İzmir İktisat Kongresi'nden beri günün ve dünyanın koşullarına uyumu gözeten, özellikle de İkinci Dünya Savaşı ertesinde ortaya çıkan spesifik soğuk savaş ve ekonomik yeniden mevzilenme koşullarında gündeme gelen kimi ikincil vurgu farklılıkları söz konusudur. 50-60 yılları arasında Demokrat mebuslar yerine Halk Partili saylavlar iktidar olmuş olsalardı o tür vurgu farklılıkları ötesinde çok değişik uygulamalara imza atmayacakları muhakkaktı.

Tek parti döneminin CHP’sinde zaman zaman öne çıkan, ugünde kimilerine “devrimci” gibi görünen bazı anti liberal, hatta faşizan denilebilecek eğilimleri doğru tarihi perspektif içinde değerlendirmek gerekir. Gerçi 1930'larda Savaş'a doğru Recep Peker ve yaranının ısrarla vurguladıkları otoriter ve katı devlet anlayışını takiben Savaş içerisinde başbakan Şükrü Saraçoğlu'nun temsil ettiği, içte ve dışta açık Nazi sempatizanlığına kadar varan siyasetlerin önü Savaşın sonuna doğru (944) yine İsmet Paşa'nın müdahalesiyle kesilmişti ama, Reisicumhur’un bu çıkışı rejimin ideolojik doğrultusunda yeni bir yönelimin işareti değil, bir tür sapma eğiliminin düzeltilmesiydi.

O eğilimin ardında iki önemli dinamik işlemekteydi. Biri, burjuvazinin sermaye birikimi süreçlerinde 29 krizi sonrasında başgösteren özel ihtiyaçları karşılayacak otoriter merkezli yaklaşımlar; ikincisi, 30'lu yıllarda Sovyet rejiminin kalıcılığı kanıtlandıkça hemen bütün Avrupa ülkelerinde ortaya çıkan faşist eğilimlerin siyaset planında ağır basan etkisi. Bunda, 1935'te başlayıp 40'lı yılların ortasına kadar, Nazi Almanyası'nın Avrupa statükosunu bozma yönündeki çıkışlarını gözetmeye zorlanan dengeleyici bir siyaset izleme kaygısının etkisi olmamış değildi. İnönü'nün 944 konuşmasıyla başlayan yeni süreç birkaç yıldır Başbakan katında himaye gören Turancı hareketi –sembol isimlerinden biri, hatırlayın, ya da hiç bilmeyenler bilsin, Alparslan Türkeş idi– tasfiyeye yönelirken TC'nin diplomatik ve siyasi rotasını da Müttefiklerden (Batı demokrasilerinden) yana çevirdi. Bu, kimilerinin sandığı kadar zor gerçekleşen, radikal bir kopuş olmadı TC yöneticileri için. Cumhuriyet'in kurucu iradesini karakterize eden ideolojik belirlenimler zaten baştanberi Batı yönelimli olmuş ve temel tercih olarak hep öyle kalmıştır. Savaş süresince Türkiye siyasetinde Nazi Almanyası'yla inişli çıkışlı ilişkiler Türkiye'nin savaş dışı kalmasına ve bundan azami fayda sağlama gayretine değgin manevraların bir parçası, Sovyetler Birliği ile l920 dostluk anlaşmasından kalma yakınlık kırk tilkiyi birbirinin yoluna çıkartmadan idareye yönelik ârızî bir siyaset, Sovyetler Birliği'ni de kapsayan Doğu âlemi karşısında Batı dünyasıyla uzun vaade kader birliği ise Cumhuriyetin ilk kuruluşundanberi süregelen temel iradî tercihti. O tercihin ardında da "27 yıllık tek parti" diktatörlüğünün nihai amacının, Tanzimat'la başlayıp, Birinci ve İkinci Meşrutiyet süreçlerini, İtihat ve Terakki atılımını ve bunların ardındaki toplumsal dinamikleri kapsayan geniş ve derin bir bağlamda, ülkede burjuva demokratik bir hayat düzeninin geçerli olmasını sağlayacak koşulları geliştirmeyi ve ülke geleceğinin bu koşullar doğrultusunda belirlenmesinin gereklerini yerine getirmeyi baştanberi öngörmüş olduğu hiç de yabana atılacak bir iddia değildir. (2) Türkiye Cumhuriyeti, nerden zuhur ettiği meşkuk, astığı astık, kestiği kestik bir iktidar kliğinin çiftliği değildi; Osmanlı varlığının sona ermesi ardından elde kalabilmiş geri bir ülke için zor ve kısıtlı koşullarda göze alınmış bir modernleşme projesiydi. O projenin muharrik güçleri sözgelimi Gazi-İnönü ikilisinin politik dehaları ya da ihtiras ve iradelerinden hız ve azim almıştır almasına da, temelde dehaya ve ihtirasa yataklık eden ve kökleri 18. Yüzyıl sonlarına kadar uzanan tarihi/toplumsal mayalanmadan beslenen bir dinamik sözkonusu olmasaydı, salt deha ve ihtirasla nereye varılabilirdi? Dolayısıyla, 950 Mayısında İnönü ve CHP'nin yıkılmasına varan süreçler de gerçek, maddi nitelikleriyle, 930'dan sonra Avrupa'da yükselen faşizm mihverinin 945'te Savaş'ta yenilgiye uğraması sonucu rejimin ideolojik/siyasi yapılanmasında yaşanan bir kırılmanın ürünü değildi. Cumhuriyetin kurucu iradesinin başlattığı modernleşme projesinde varılan menzilde var olan yapılanmanın doğrudan ürünüydü. O yapılanmanın baştan beri taşıdığı milliyetçi, şoven ve ırkçı eğilimler, rejimin kendi gözünde varlık nedeni olarak kendine yakıştırdığı kalıcı ideolojik bir seçim değil, burjuva modernleşme projesinin ülke ve dünya koşullarında kendilerini dayatan bileşenleriydi: bizatihi 1923 Cumhuriyetinin "muasır medeniyet" seviyesi (Batılı değerler sistemi) tercihine muteallik toplum mühendisliğinin pratik yapıtaşları arasında yer almaktaydılar.

Bir başka deyişle, 14 Mayıs’ta Milli Şefi yıkan, esas karakteri itibariyle, değişen dış dinamiğin içerde ilişki kurduğu işbirlikçi ve reaksiyoner (Cumhuriyet düşmanı) eğilimler eliyle başlattığı bir süreç olmadı. Tam tersine, TC rejiminin, toplumda kapitalist sermaye birikimi süreçlerini 20'li yılların ortasından 2. Dünya Savaşı sonuna ve 50'li yıllara kadar değişip duran bir uluslararası konjonktürde ve ülke içi maddi koşullar bağlamında yönlendirip daha ileri ve verimli bir aşamaya çıkarma yolunda üstlendiği gayretin ürünüydü. Nitekim, 10 yıllık DP siyaseti ve uygulamalarıyla önceki CHP siyaseti ve uygulaması arasında temeldeki özdeşlik DP iktidarının ekonomide önceki CHP hükümetlerinden aşağı kalmayacak kadar "devletçi" olması değil, CHP’nin tek parti iktidarının esas itibariyle DP hükümetleri kadar liberal niyetli ve yönelimli olması şeklinde tecelli etmiştir. Ortada birbirinden farklı gibi görünen iki siyaset anlayışı ve uygulaması vardıysa, onlar 1923'tenberi 80 yıldır "İlelebed yaşayacak!" denile denile süregelen aynı burjuva sınıf çıkarlarına dayalı TC'nin temel siyasetinin birbirini bütünleyen iki veçhesinden ibaretti.

Bir de şu var:

“İkinci Cumhuriyet”çiler gibi bir yandan hayasızca global liberal ekonomi ve sözde özgürlük çığırtkanlığı yaparken, öte yandan ekonomide tek parti dönemi devletçiliğinin ve siyasette doğrudan ona bağlı olduğuna hükmedilen despotik uygulamaların, sonunda daha liberal bir "demokrasi"ye ulaşma gibi bir hedef ve içerik taşımadığını –taşıyamayacağını– düşünüp, tek parti dönemini demokrasinin ve özgürlüğün emekçi kitlelerin hayatlarına değgin bağlamları dışında uluorta kötüleyip aşağılamak, burjuva demokrasisine hiç olmadık hasletler atfetmeye ve buradan hareketle Türkiye'de burjuvazinin sömürücü sınıf çıkarına hizmet yolunda elinden geleni geri koymayan “asker/sivil bürokrasi”nin geçmiş günahları üzerinde yoğunlaşarak, bugün o aynı sınıf çıkarı uğruna işlenip duran daha da ağır suçları temize çıkarma gayretine delâlet eder. “Birinci Cumhuriyet” yıllarının karakteristik zihniyeti ve pratiği ile o yıllarda işlenen demokrasi ve insanlık suçları üzerine söylenecek çok söz vardır ama, bunları söylemek kendilerine “İkinci Cumhuriyet”çi diyen globalleşmeci liberalizm çığırtkanlarına düşmez. Onların özlemini çeker göründükleri ikinci Cumhuriyet, birincisinin kemâle ermişinden başka bir şey midir? Tek Parti döneminde işçinin, köylünün, yoksulun ezilmesinin, onların haklarına ve çıkarlarına sahip çıkan aydınların en olmayacak baskılar altında susturulup etkisizleştirilmelerinin, sık sık ağır işkencelere uğratılmalarının nedeni bir "yönetici klik despotizmi", ayakları yere basmayan, sırf "memur maaşıyla" yaşayan bürokratik kesimlerin çıkarlarına dayalı afâki bir faşizan ideolojik yönelimin kendini dayatması değildi. Doğrudan sınıfsal içerikli, yoksul bir ülkede zenginleşmeleri istenen ve zenginleşmelerinin imkânlarıyla donatılmaya çalışılan insanların çıkarlarını gözetmeye adanmış bir ekonomik/sosyal politika ve uygulamalar bütününün vazgeçilmez gereği idi. Ekonomik/sosyal liberalizm kapitalist modernleşmenin bir ürünüdür. Kapitalist modernleşmeye ya da "çağdaş uygarlık düzeyi" denilen menzile giden yol doğrudan vahşetten geçer. Her yerde, her zaman böyle olmuştur. Olmamıştır diyen, Avrupa'da ve Amerika'da sanayi devriminin nasıl yaşanmış olduğunu bir hatırlasın ya da bilmiyorsa öğrensin de gelsin!

Bütün bunlar, aslında, bilinmeyen şeyler değil. Yeni söylenmiyor. Küçükömer'denberi, ondan da çok öncelerdenberi çok söylendi. Şimdilerde ama pek söylenmiyor, söylense de kimse dinlemiyor, çünkü ekonomik/ siyasi liberalizmin "göz kamaştırıcı" parıltısı ardında dünyanın gerçekliği gözlerden saklanmak isteniyor. Gözlerden saklanmak istenen, Türkiye gibi ülkelerde değil sadece, dünyanın en ileri ülkelerinde de artık tarihte kalmış bir şey değil, bugünün de katı realitesidir. İkinci Cumhuriyetci zevat, öve öve bitiremedikleri ekonomik ve siyasi liberalizmin Türkiye gibi bir ülkede geçerli olduğu ve olabileceği kadarının da –tek parti döneminde olduğu gibi sonraları ve hattâ bugün de– milyonlarca sıradan yurtdaş çoğunluğunun içinde yaşatıldığı vahşet koşullarnın ürünü olduğunu idrakten âciz olamayacak kadar cin fikirli olduklarına göre niçün böyle davrandıklarını varın siz tahmin edin!

…………

Özet. Bunca uzun laftan sonra çok kısa bir özet.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin, kurulduğundan bu yana tek bir siyaseti olmuştur: Toplumu burjuva çıkarlar temelinde modernleştirmek, yani çalışan halkın alın terini iç ve dış kapitalistler için sermayeye dönüştürmek. CHP ve DP çizgileri diye özetlenebileck iki ana "alt siyaset" ancak bu çerçevenin sınırları içinde ve birbirlerine bağlı olarak tek başlarına ya da birlikte bir anlam ifade edebilirler. Birbirlerinin alternatifi, karşıtı falan asla değildirler. "Bürokrat" ağırlıklı çizgi sömürü düzeninin muhkem kasnağını oluşturup korumaya, kollamaya ağırlık vererek işini görmüş, öbürü o kasnağın içini doldurmakta üzerine düşeni yerine getirmiştir.

…………

1. Bu Ezan konusu sahiden çok ilginçtir. 27 Mayıs olunca herkes Arapça Ezanın hemen kaldırılacağını beklerken hiç de öyle olmadı. Alparslan Türkeş'in sesiyle, "NATO'ya, CENTO'ya bağlıyız!" diye bağıra bağıra başa geçen 27 Mayısçıların din işlerinden sorumlu Milli Birlik Komitesi üyesi Albay Mehmet Özgüneş, ne hikmetse, 12 Mart'tan ve hatta 12 Eylül'den de sonra aynı görevde boy gösterdi! Sonraki her iki Atatürkçü cunta döneminde de Türkçe Ezana geri dönülmedi ve 80 darbesi ertesinde okullarda zorunlu din dersleri getirilirken devletin başında bir imamın oğlu olmakla övünen Kenan Evren oturuyordu... 60 ile 80 arasında her üç askeri müdahelede de din işlerinin niçün hep aynı şahsın eline teslim edildiği halâ anlaşılabilmiş değildir.)

2. Söz buraya geldiğinde çoğu zaman "burjuvazi yaratma" ibaresi kullanılır. Bu ibare, bir tür sözde hiç yoktan “burjuvazi yaratma” sürecinde kitlelerin rejimin elinden çektiklerini sınıf dışı âmillere ve fâillere bağlayarak kafa karışıklığı yaratmaya pek müsaittir. “Burjuvazi yaratan” her zaman, her yerde varolagelen ekonomik/toplumsal süreçlerin var ettiği ve varlığını ekonomide olduğu kadar (ne kadarsa o kadar: "Kediye göre budu," derdi Dr.Hikmet) siyasî tercihlerde, uluslararası ilişkilerde, ticarette, eğitimde, kültürde, vb., vb… şaşı bakılmazsa pekâlâ görülebilir bir sınıfsal oluşumun kendisidir. Sözgelimi Osmanlının son yıllarına doğru toplumda oldukça esaslı bir "burjuva" realitesi olmasaydı Tevfik Fikret gibi bir şair nerden, nasıl çıkar gelirdi? İş Bankası 1924'de tepeden inme kuruldu ama yakın zamana kadar var olan Türk Ticaret Bankası, Harbi Umumi içinde yerel ticaret erbabının birikimi ve inisyatifiyle Adapazarı’nda kurulmuştu. İstanbul'un yanısıra, Mustafa Kemal Paşa' yı ve 19.Yüzyıl sonu ile 20.Yüzyıl başı Osmanlı/Türk Siyaset ve kültür entelicensiyasının büyük bir bölümünü yetiştiren Selanik ve Halit Ziya'nın memleketi İzmir, Cumhuriyet öncesi burjuvazi üreten merkezler değildiyseler ne idiler?

Sermaye

Oya Köymen’in, Yordam Kitap tarafından yayınlanan ve konuyu Osmanlı, Türkiye ve dünya bağlamında gören Sermaye Birikirken adlı kitabı Osmanlı toplum düzeni üzerine Türkiye’de, sadece akademik düzeyde yaşanmış, ucu Kemalizme ve ulusal teze dokunacağı için siyasi alana taşınması bizzat solcular, sosyalist ve komünistler tarafından yasaklanmış bir tartışmayı ısıtmasıyla dikkat çekiyor. Kendini bu tartışmadan uzak tutanların Osmanlı, Türkiye ve bugünün temel toplumsal sorunları konusunda görüşleri bir yanıyla hep eksik, hattâ yavan kalır. Neden böyle olduğunu Köymen’den izleyebiliriz.

İster, “Osmanlı Kapitalizme niçin geçemedi?” diye sorun, ister “Kemalist hareketin sınıf temeline merak sarın”, düşünce yolunuz bu tartışmaya düşer. Tezin biri, toprakta özel mülkiyet oluşmadığı için sermaye birikimi de olamadığı, bu nedenle Osmanlı’nın Asyatik parantez içinde kalan bir toplum olduğuyla ilgilidir. İkinci tez, görüş veya tarih irdelemesi ise Osmanlı düzenini feodal Avrupa’dan pek farklı görmez, bu nedenle Asyatik bir topluma baktığı gibi bakmaz, Osmanlı’da, diyelim 16. Yüzyıldan başlayan ve Cumhuriyet Türkiyesi’ne intikal eden sermaye birikim dinamiğini görür ve açıklamasını buna dayandırır. Oya Köymen Osmanlı’ya ikinci açıdan bakanlar arasındadır.

Oya Köymen’in Osmanlı-Türkiye bağlamında sermaye birikimine dair analizi, sadece baktığı yer nedeniyle değil, kendisi sağlam bir Marksist olduğu için ayrıca kullandığı yöntem nedeniyle güçlüdür. Köymen, sınıfları görmek istediği için değil, onları oldukları için görür. Peki, herkes ve hepimiz görebiliyor muyuz?

O kadar kolay değil, bu sadece belgeyle olmaz. Hem Osmanlı’nın “çok özel bir tarihsel kategori” olduğunu göreceksiniz, bu sizi görünmeyen sınıfları saklandıkları yerden bulup gün ışığına çıkarmaya götürecek, hem de bu “çok özel tarihsel kategori”nin cazibesinden uzak durup gerçeklikten, bilimsellikten uzaklaşıp tarihin Doğu’daki ıssızlığı ve sessizliği içinde kaybolup gitmeyeceksiniz.

Bağdat’ın kadastrosunun çıkarılmış bulunmasına, Osmanlı’da en geniş nüfus olan Arapların ATÜT çerçevesi dışına çıkan ilk Asyalılar olmasına, gene ATÜT dışı ilişkiler içindeyken istila edilen ülkelerin Osmanlı’ya oldukları gibi katılmasına rağmen, “çekirdek Osmanlı” analiziyle sınırlı kalarak imparatorluğu ATÜT’müş gibi görmekte ve göstermekte ısrarlı olan Şevket Pamuk ve Çağlar Keyder’e karşılık Oya Köymen bize kitabında, aksi düşüncenin çok daha açıklayıcı oldu ğunu düşündüğümüz kavramsal araçları veriyor veya aktarıyor. İşte bunlardan, Behice Boran’a ait olan biri: “Nazari hukuk bakımından durumları ne olursa olsun mahalli nüfuzlular, hem toprağın fiilen sahibi, hem de topraklar üzerinde yaşayanların askeri ve mülki idarecisi durumunda idiler. Kısacası feodal düzende –merkezi şekli dahi olsa– idare eden ve edilen farkı aynı zamanda bir sınıf farkıydı.” (sf. 73). Bu sınıfsal analiz Taner Timur, Yerasimos, Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Kenan Somer, vb. pek çok tarihçi ve düşünür tarafından da paylaşılmıştır, Oya Köymen tarafından bir kere daha altı çizilmektedir.

“[1858 tarihli] Arazi Kanunu toprak mülkiyetinin ve büyük toprak mülkünün, dolayısıyla da 19. Yüzyılın ikinci yarısında köylerde kapitalist üretimin sağlam temeller üzerinde oturmasında kesin bir adım olmuştur,” (sf.115) diyen Yerasimos, ya da toprağın müsaderesinin II. Mahmut’la birlikte son bulduğuna dikkatimizi çeken Enver Ziya Karal, tamı tamına ve hem de finans-kapital özellikli bir “Osmanlı kapitalizmi”nden sözetmeyi ise, dili uzun Hikmet Kıvılcımlı’ya, Mustafa Kemal’in görünür emeği boşa gitmesin diye bırakmışlardır.

Özetlersek, Osmanlı feodalizmi (Lenin), ve dolayısıyla bir Osmanlı kapitalizmi, devlet sınıfı olarak Türk kapitalizmi olgusundan, buna denk düşen bir sınıfsallaşmadan ve bu sınıfların siyasi hareketlerinden sözetmeksizin biz, kapitalist olmayan bir sınıfın Osmanlı içindeki Ermeni sermayesini ele geçirmek için niye tarihin en görkemli el koyma eylemlerinden birine giriştiğini açıklamakta zorlanacağımız gibi, Mustafa Kemal’in öncülük ettiği hareketi, sonrasını ve bugünü büsbütün anlaşılmaz kılarız.

Konu günceldir ve Türkiye’deki bugünkü siyasal gerilimin kaynaklarıyla ilgili olduğu için giderek daha da güncelleşecektir. Bunu anlamak için gerekli kavramsal araçlar bakımından Oya Köymen’in sözünü etti ğimiz çalışmasına başvurmak yararlı olabilir.

AKP Nasıl Kazandı?

Her seçim sonrasında ortaya çıkan oy yüzdelerini, gazeteciler ve diğer analistler genellikle farazi bir seçmen imgesi üzerinden yorumlamaya çalışıyorlar. "Seçmen" diye soyutlanan toplum üzerinden yapılan bu yorumlarda, geçmiş dönemde nelerin olup bittiğini anlama çabası, çoğu kez, geri planda kalıyor. Bu yorumlarda, yorumlayanın siyasal konumuna göre değişen vurgularla yeni siyasal pozisyonların ve stratejilerin belirlenmesi amacı güdülüyor.

Çoğu zaman bu yorumlar hem kaybeden, hem de kazanan siyasal kadrolara siyasete yeniden başlamak için zengin seçenekler sunabiliyor. Seçim sonrasında yapılan yorumları izlemek, seçimler kadar ilgi çekici bir deneyim olabiliyor. Örneğin son dönemde, AKP'nin beklenmedik başarısını partide yarışan grupların farklı yorumlarla siyasal çekişme aracı olarak nasıl kullandıklarını izledik. Gül ve yakın çevresi seçim başarısını "e-muhtıra"ya indirgedi ve Cumhurbaşkanlığı adaylığı için partide var olan iç çekişmeyi önemli bir politik başarıya dönüştürdü. Bir bakıma seçimleri yorumlamak da siyasetin önemli bir alanı.

Öte yandan seçim sonuçlarını bir metoda bağlı olarak tahmin etmeye ve yorumlamaya çalışan siyaset bilimcileri için seçmen davranışlarını anlamak çok daha farklı bir konu. Siyasal partilerin, ideolojilerini, örgütlenme biçimlerini, kadrolarını ve seçmen beklentileriyle ilişkilerini anlamak çok karmaşık ve karşılaştırmalı analizleri gerektiriyor. Bu bağlamda, AKP için yapılan tartışmalarda bu partinin "sağda" mı "merkezde" mi olduğu ve "çevreyi" merkeze taşıyıp taşımadığı; "islamcı" olduğunda uzlaşılsa bile, "liberal" ya da "demokrat" olup olmadığı, Cumhuriyet için "tehdit mi" "fırsat mı" olduğu, ya da "AB'ci" mi "ABD'ci mi" olduğu gibi birçok konuda tartışma devam ediyor.

Bu yazıda, ben bu tartışmalardan çok, AKP'nin iktidarda olduğu süre içinde geniş bir tabana ulaşarak oy devşirme-sinde etkili olduğunu düşündüğüm bazı uygulamalarından söz edeceğim. Bunlardan birincisi yerel yönetimler, diğeri ise yoksullarla ilgili politikaları olacak.

Başlamadan önce eski bir geçmişe sahip olan islamcı hareketin bugünkü kadrolarının yetiştiği ortamı ve özellikle, 1980 sonrası sola alternatif olarak tasarlanarak devlet tarafından desteklenen İmam Hatip Liseleri’ni hatırlamakta yarar vardır. 1970'lerden sonra özellikle büyük kentlere göçle gelen yoksul kitlelerin yerleştikleri gecekondu bölgelerinde yapılan araştırmalarda, geleneksel sosyalizasyon kurumu olan ailenin çözüldüğü ve eğitim kurumlarının hızlı nüfus artışı nedeniyle yetersiz kaldığı sıkça vurgulanmıştı. Yine aynı dönemde yapılan araştırmalarda gecekondu bölgelerinde yaşayan, çocuklarını eğitebilecek mali güce sahip olan alt orta sınıf "Sünni" aileler için, İmam Hatip Okullarının cazip bir alternatif olarak belirginleştiği de biliniyordu. Nitekim benim Pendik gecekondularında yaptığım araştırmada da, Sünni orta sınıf aileler, çocuklarını "hırsız, fahişe ya da serseri" yapacak "Ahlâksız İstanbul"dan korumak için onlara "Allah korkusu" verecek din eğitimini önemsediklerini belirtmişlerdi. Çocuklarını okutamayacak yoksul aileler için kuran kursları ve Alevi aileler için ise "normal" okullardan başka seçenek olmayışı şikâyet konusuydu. (1)

Bu dönemde kentlerin yoksul kesimlerinde yaşayan "Sünni" çocuk ve gençler için tasarlanan bu alternatif program hem ailelerin, hem de –sola alternatif olması nedeniyle– devletin desteğini aldı. Devlet için sorun, oradan mezun olanlar türbanları ve düşünceleriyle Üniversite kapılarına gelince başladı.

Ancak bu ortam, İslamcı hareketin hem yeni kadro devşirmesini, hem de kitlelere ulaşmasını kolaylaştırdı.

YERELLEŞME POLITIKALARI VE İSLAMCI HAREKET

1980 sonrası dönemde, dört eğilimi barındıran ANAP hareketi Özal'ın liderliğinde hızlı göç nedeniyle büyüyen kentlerin altyapı sorunlarını çözebilmek için belediyelere yeni yetkiler ve kaynak vermeye özel önem verdi. Bu dönemde alınan kararlar yerel politikayı canlandırdı ve yerel politikaya ilgi duyan grupların artmasına neden oldu. Yerel siyaset, özellikle kentsel alanların çevresindeki gecekondu bölgelerinde canlanmaya başladı.

Yerelleşme, 1980 öncesinde de geniş olarak tartışılan bir konuydu. Hızlı kentleşmenin yarattığı sorunların merkeziyetçi bir yönetimle çözülemeyeceği hem akademisyenler hem de siyasal partiler tarafından sürekli olarak gündeme getirilmekteydi. Nitekim 1980 öncesinde, çok kısa süreli uygulamalarıyla efsaneleşen Fatsa Belediye Başkanı Terzi Fikri Sönmez ve İstanbul'daki 1 Mayıs mahallesi gibi örneklerden de hatırlanacağı üzere birçok sol grup da gecekondulaşmayı ve yerelleşmeyi gündemlerine almışlardı.

Bu tarihlerdeki yerelleşme isteklerini "yerleşik" sağ ve sol çevreler farklı gerekçelere bağlıyorlardı. Sol, yerelleşmeyi "demokratikleşme", sağ ise "yönetilebilir kent" için talep ediyordu. 1980 sonrası askeri yönetim, kentleri, yönetilebilir olmaktan çıkmış anarşi yuvaları olarak kabul ediyor, ancak, malum "kırmızı çizgiler" nedeniyle, bu konu teknik bir yönetim sorunu olarak tasarlanıyordu. Bu konudaki kırmızı çizgiler; belediyelerin siyaset dışı kalması ve bölge yönetimine geçit verilmemesi olarak belirginleşiyordu. Bunda Kürt meselesinin belirleyici olduğu açıktır.

Bu nedenle, 1980 sonrası "yerelleşme" çabalarında, demokrasi arayışları bir tarafa bırakılarak "etkinlik" vurgusu çok daha ağırlıklı oldu. Ancak, kent yönetiminin etkinleşmesi, kentlerin altyapı sorunlarının yavaş da olsa çözülmeye başlaması, hem yerel siyaseti canlandırdı, hem de sonuçta, bu amaçlanmamış olsa da "demokratikleşme" olarak algılandı. Gecekondu bölgelerinde ve taşrada yerel siyasetle ilgili yapılan araştırmalar kentlerde, kendini yönetmek isteyen, kendi sorunlarını çözmek isteyen, vesayetten ve sorunlardan bunalmış taşralı yerel elitin ve "gecekondu eliti”nin yerel siyasette aktif olduğunu ve bu uygulamalardan yararlandığını göstermekteydi. Bir bakıma eskiden sadece merkezden ve merkeze yakın kadrolara dağıtılan kaynaklar yerel elite de ulaşmaya başlamıştı.(2)

Bugünlerde, AKP kadrolarınca sıkça gündeme getirilen "seçilmiş-atanmış" ikilemi, merkezdeki kaynakları kendi bölgelerine aktarmak isteyen, hemşehrilik ve diğer ilişki ağlarını kullanma becerisini geliştiren yerel siyasetle ilgili kadroların Ankara'nın vesayetinden kurtulmayla "demokratikleşmeyi" özdeşleştirmelerini ifade eden yaygın bir söylem haline gelmiştir. Bu söylem sadece büyük şehirlerin gecekondularında değil, merkezin vesayetinden bunalan taşrada da önemli destek bulmuştur.

ANAP' la başlayan yerelleşme ve yerel siyasetin canlanması olgusunu ANAP'ın içindeki dört eğilimden biri olan islamcı kadroların benimsediğini ve bu yerel politika deneyiminin RP, FP ve AKP çizgisi olarak tanımlayacağımız siyasal hareket için model olduğunu ve onların yerel politikada gösterdikleri başarının ulusal düzeyde iktidara ulaşma olanağını onlara verdiğini söyleyebiliriz. Bu partiler, seçmen tabanına ulaşmak için yerel siyasetin önemini kavrayan, yeni kentli grupların taleplerini bilen ve onların içinden çıkan siyasal hareketler olarak kabul edilebilir. Bu bağlamda AKP hareketi, lideri ve kadrolarıyla yerel yönetimlerden gelerek ulusal siyaseti etkileyen ilk siyasi hareket olarak kabul edilebilir. Bu nedenle AKP hareketini analiz ederken onların yerel siyaset yaklaşımını anlamanın gerekli olduğunu vurgulamak istiyorum. Bu siyasi harekete muhalefetin ancak, etkin ve alternatif bir yerel muhalefet modelinin kurgulanmasıyla mümkün olacağı da açıktır .(3)

AKP ilk dönem iktidarı sırasında, AB normlarını da arkasına alarak, kamu yönetiminin yerelleşmesi ve yerel yönetimlerin güçlenmesi yönündeki uygulamaları hızlandırmıştır. (4)

Bu uygulamalar da yerel düzeyde "demokratikleşme" olarak algılanmış ve geniş destek bulmuştur.

SOSYAL POLİTİKA VE YOKSULLUK POLITIKALARI:

Sosyal politika ile ilgili yapılan analizler Türkiye'deki refah rejiminin, diğer kapitalist ülkelerden farklı olarak, "cemaatçi-muhafazakar" bir rejim olduğundan söz ederler. Bu bağlamda ABD'deki refah rejimi "bireyci- liberal", Avrupa'daki kuzey ülkeleri ise "bireyci sosyal demokrat" model olarak tanımlanmaktadır. Türkiye'de sadece formel sektörde çalışanları kapsayan ve devlet denetiminde korporatist sosyal güvenlik sisteminin yanı sıra aile ve akrabalık dayanışma ilişkilerinin eklemlendiği bir refah rejiminin varlığı söz konusudur.(5) Enformel sektör çalışanları ve yoksullar için ise daha çok "cemaatçi" dayanışma sistemi etkindir.

Türkiye'deki bu refah rejiminin son dönemlerde, küreselleşmenin de etkisiyle önemli sarsıntıya uğradığı bilinmektedir. Özellikle 2001 krizinden sonra Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası, birçok kuralın yanı sıra, mevcut sosyal güvenlik sisteminin yeniden yapılanmasını da şart koştular. Sendikalar ve toplumun diğer örgütlü kesimlerinin büyük tepkisiyle karşılaşan bu program henüz tamamlanmadı. Ancak, bugüne kadar yapılanlar bile, sağlık ve sosyal güvenlik sisteminin özelleştirilmesi yönünde adımların atıldığını ve daha "liberal" ve piyasacı bir sosyal güvenlik sistemine doğru gidildiğini göstermektedir.( 6) Bu uygulamalarla, işçiler bazı haklarını yitirirken, AKP'li kadrolarca "atanmışlar" olarak tanımlanan memurlar da bazı ayrıcalıklarını kaybetmeye başlamışlardır.

Bu yazıda sosyal güvenlik sistemindeki değişikliklerden çok, özellikle sistem dışı olanlar için uygulanan sosyal politikalardan söz etmek istiyorum. Türkiye'de genel olarak sosyal politikanın çalışanların emeklilik ve sağlıkla ilgili konularının kamu tarafından düzenlendiği, sosyal hizmet ve sosyal yardım konularının ise, daha çok akrabalık, komşuluk ve hayırseverlik diye özetlenebilecek geleneksel dayanışma ilişkilerinin alanına terkedilmiş olduğu bilinmektedir. Bu geleneksel yardımlaşma ağlarının, son dönemlerde kentlerde ve kırsal alanlarda artan yoksulluk ve sosyal dışlanma karşısında yetersiz kaldığı da açıktır.

Yoksulluk ve sosyal dışlanmayla ilgili sosyal politika modelleriyle ilgili tartışmalarda liberallerin, yoksulların toplumda yaratacağı "tehlikeyi" azaltmak amacıyla sosyal yardımı, sosyal demokratların ise, herkese temel vatandaşlık hakkı olarak "asgari gelir" politikasını ve "balık vermekten çok balık tutmayı” öğretmek olarak tanımlanan ve dışlanma nedenlerini ortadan kaldırmaya dönük "sosyal hizmet" kurumlarını savundukları bilinmektedir.(7) Hemen bütün kapitalist toplumlarda sosyal dışlanma ile ilgili sosyal politika konuları kurumsal olarak bu iki farklı yaklaşımla düzenlenmektedir. ABD'de birinci yaklaşımın, AB ülkelerinde ise farklı ölçülerde de olsa ikinci yaklaşımın hakim olduğu söylenebilir.

Türkiye'de sosyal yardımla ilgili Özal döneminde getirilen ilk düzenleme kurumu olan ve kamuoyunda FAKFUKFON diye adlandırılan Sosyal Yardımlaşma Fonu aracılığıyla yapılan yardımlar, sosyal politika uzmanları tarafından keyfi, sosyal hak temeline dayanmayan ve sosyal hizmet faaliyetleriyle desteklenmeden dağıtılan yardımlar olması nedeniyle eleştirilmekteydi.

AKP yönetimi, "liberal" çizgiyi yerleştiren bu uygulamayı, önce merkezden dağıtılan kamu fonlarını, ücretsiz okul kitabı dağıtımı gibi projelerle arttırarak, daha sonra da "hayırsever" yandaşlarından aldıkları bağışları dernekler ve belediyeler aracılığıyla dağıtarak yaygınlaştırdı ve kurumsallaştırdı. Bu çerçevede, önce, 2001 krizi sonrası Uluslararası Para Fonu'nun programının getireceği toplumsal sarsıntıyı önlemek için Dünya Bankası tarafından geliştirilen "Sosyal Riski Azaltma Projesi" çerçevesinde yoksul ailelere okul yaşındaki çocuklarını okula göndermeleri koşuluyla verilen "şartlı Nakil Transferi" yapıldı. Bu projeden özellikle Doğu ve Güney Doğu Anadolu'daki yoksul ailelerin yararlandığı anlaşılmaktadır.

AKP döneminde, merkezden aktarılan kaynakların yanı sıra gerçekleştirilen önemli bir uygulama, büyük şehirlerde fitre, zekât ve sadaka gibi geleneksel "vecibelerini" yerine getirmekte zorlanan "hayırseverler" den bağış toplamanın yaygınlaştırılması ve bu bağışların yerel yönetimler ve dernekler aracılığıyla dağıtılmaya başlanmasıdır. "Muhtaçlara yardım" yaklaşımının RP-FP'nin yerel yönetimlerde seçim kazanmasında da önemli etkisinin olduğunu bildiğimiz bu uygulamaların, "cami etrafında örgütlenen cemaatler" aracılığıyla büyük şehirlerde kuran kursu açmaktan, Ramazan'da yemek dağıtmaya, erzak, kömür, ilaç, ucuz kitap, okul malzemeleri dağıtımı olarak devam ettiği bilinmekteydi. Bu uygulama hem üye tabanını genişletme ve özellikle "hanım" üyeleri siyasete katma, hem de "yüz yüze ilişki" yoluyla seçmen desteğini kazanma politikası olarak başarılı olmuştu.

Yerel yönetim seçimlerindeki başarıyla birlikte islamcı partiler bu uygulamaları belediye bünyesine dahil etmişlerdir. "Yeni Osmanlıcılık" olarak da tanımlanabilecek, geleneksel kurumların yeniden uyarlanması bağlamında, "vakıf geleneği", "şura geleneği" "lonca dayanışması" ve "hayırseverlik" gibi kavramlar islamcı hareketin iktidarda olduğu yerel yönetimlerde yeni modellerin denenmesinde etkili oldu. Bu uygulamaların önemi, vergi vermeye isteksiz zenginleşen girişimcilerden ve parti yandaşlarından "bağış" yoluyla yeni kaynak yaratmayı da sağlamasıdır. Bir anlamda, kentlerde yaşayan alt orta sınıflar, yeni zenginleşen yeni kentli gruplar için fitre, zekat ve sadakanın anonim kent ortamında belediye ya da dernek gibi aracılara devredilmesi yaygınlaştı. Diğer taraftan, bu uygulamaların, son dönemlerde moda olan yönetim anlayışı olan, kamu-sivil toplum işbirliğine işaret eden "yönetişim" (governance) yaklaşımıyla da uyumlu olduğuna dikkati çekmek isterim.

AKP, son yerel yönetim yasalarıyla "sosyal yardım" konusunu belediyelerin içine almış ve kurumsallaştırmıştır. Bu fonlar, hem "hayırsever" grupları mobilize etmiş, hem de bu kaynakları dağıtmak için piyasadan toplu olarak satın alınan, kitap, defter ya da erzak gibi malzeme üreticileri ve tüccar için düzenli ve büyük ölçekli talebin de ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bir anlamda bu sosyal yardımlar, son dönemde çok rağbet gören "kazan-kazan" söyleminin günlük hayata geçirildiği bir "saadet zinciri”nin kurulmasını da sağlamıştır.(8)

Esas olarak AKP'nin sosyal dışlanma ile ilgili olarak "liberal" ideolojiye uygun bir muhafazakâr sosyal politika modelini uygulamaya geçirdiğini ve kurumsallaştırdığını söylemek mümkündür. Bu uygulamaları, sadece "erzak dağıtarak seçim kazandılar" olarak yorumlamak, sürecin karmaşık dinamiklerini açıklamaktan uzaktır. Bu uygulamalar ancak, temel vatandaşlık hakkı temeline dayanan bir sosyal politika alternatifi geliştirilerek eleştirilebilir.

Bu yazıda AKP'nin, kitlelerle ilişki kurmasını sağlayan "yerelleşme" ve "sosyal dışlanma" politikaları analiz edilmeye çalışılmıştır. Bu politikalar, Türkiye'de yıllardır yetersizliği bilinen "merkeziyetçiliğe" ve artan yoksulluğa karşı geliştirilen "sağ" ve "muhafazakâr" politikalar olarak yerleşikleşme eğilimindedir. Bugün dünyada, küreselleşme sonucu zaafa uğrayan sosyal güvenlik sistemlerine yeni ve küresel alternatif sol sosyal politika geliştirilmesi konusunda çalışmalar yapılmaktadır. Türkiye'de de bazı akademisyenler bu tartışmaları izleyerek Türkiye'deki bu uygulamaları eleştirmektedirler. Örneğin, Boğaziçi Üniversitesi'nde kurulmuş olan Sosyal Politika Merkezi, dünyadaki gelişmeleri de izleyerek, Türkiye'deki uygulamaları eleştiren araştırmalar ve yayınlar yapmaktadır. Ancak bu tartışmaları "sol" politikaya dönüştürerek siyasal platforma taşıyan bir sol siyasal hareket maalesef ufukta gözükmemektedir.

1. Bu konuda daha ayrıntılı bilgi için bk. Sema Erder Kentsel Gerilim Uğur Mumcu Araştırma Vakfı Ankara 1997.

2. Bu konuda taşrada olan biteni anlamak için bk. Ali Ekber Doşan Eşreti Kamusallık: Kayseri Örneğinde İslamcı Belediyecilik. İletişim Yayınları 2007.

3. Bu uygulamaların "demokratik" olup olmadığı konusundaki görüşler için bk. Kızılcık Dergisinin 2006 Mayıs-Haziran sayısındaki "Siyasetsiz Yönetim".

4. Bu arada özellikle Doğu ve Güney Doğu Anadolu bölgesindeki köylere KÖYDES projesi bağlamında, yol, su ve elektrik gibi altyapı getirilmesini de ayrıca incelemek gerekir.

5. Bu rejimler için daha ayrıntılı bilgi için bk. Kızılcık Mart-Nisan sayısı "Yeni yoksulluk, yeni modeller" 2004.

6. Bu konuda daha ayrıntılı analiz için bk. Ayşe Buğra "AKP Döneminde Sosyal Politika ve Vatandaşlık" Toplum ve Bilim Sayı: 108: 2007.

7. Bk. Ayşe Buğra ve Çağlar Keyder (derleyenler) "Bir Temel Hak Olarak Vatandaşlık Gelirine Doğru" İletişim Yayınları. 2007.

8. Bu konuda İstanbul'daki uygulamalar için bakınız "S. Erder ve N. İncioğlu "Yerel Politikanın Yükselişi. Ilhan Tekeli Için Armağan Yazılar S. İlkin, O Silier ve M. Güvenç

Siyaset bağımlılıktır

kukla322 Temmuz seçimlerinde DTP'nin başlattığı "Bağımsızlar" girişimi amacına ulaştı. DTP'nin bu girişimiyle irtibat kuran sol-sosyalist bağımsız adaylar bir kaç ilde seçime katıldılar ve bugüne kadar rastlanmadık ölçüde oy aldılar. Sosyalist bağımsız adaylardan Ufuk Uras seçildi. Sol-sosyalist güçler buna "başarı" diye bakabilir mi? Hem evet, hem hayır.

Başarıdır demek için şuradan bakmak lâzım: Sosyalistlerin ve solcuların önemli bir kesimi Kürtlerin (DTP) amacını gördü, hak verdi ve bunu kendi amaçlarıyla birleştirdi. Doğru zamanda doğru siyasi tutum yanlış sonuç vermez. Nitekim Ufuk Uras seçildi, Baskın Oran seçilecek kadar oy aldı, bir kaç ilde de sosyalistler, artık yerelde siyasi hafızadan sökülüp atılması güç denecek miktarda oy aldılar. Buna "iyidir", "hiç yoktan iyidir" gibi değil, "doğru olan budur" diye bakıp kendi izini sürebileceği uyanıklığı göstermek lazım.

Doğru zamanda doğru olan yapıldığı için doğmuş olan bu görece başarıya sol-sosyalist güçlerin "yanlış" açıdan bakanları da var: Bunlar "Bağımsızların başarısı"ndan "Bağımsızlığın başarısı"na varıyorlar. Başarılı buldukları ve yeni bir siyasal dinamik olarak gördükleri şey, örgütlenme fikrinden bağımsızlaşmaktır. Sol ve sosyalist bireyler, "bir yerden" gelmiş parlak bir "Çağrı"ya "özgür ve bağımsız iradeleri"yle koştukları zaman "başarı!" doğuyormuş. Yani, "Örgütsüzlüğün başarısı"!

Sol-sosyalist siyasi mücadelelerde, koşullarla koşullu istisnai durum olarak bu ve buna benzer araçlar elbette kullanılmaz ve işe yaramaz araçlar değillerdir. Geçmişte, başka yerlerde denenmiş ve önemli sonuçlar alınmış bir mücadele biçimidir bu. Bundan sonra da gene olabilir, gene olumlu sonuçlar verebilir. Ama ilkeleştirilmesi eğilimi, bilimle, siyasetle, tarihle, hayatla dalga geçer duruma düşmemek için şöyle esaslı bir sorgulamadan geçirilmelidir.

22 Temmuz deneyimine bir de bu açıdan bakalım: Seçtiğimiz Ufuk Uras ve diğer sol-sosyalist bağımsız adaylar (Baskın Oran hariç) aldıkları oyların yarıdan fazlasını DTP'nin etkilediği Kürt seçmenlerden aldılar. Bağımsız sosyalist aday Ufuk Uras DTP'nin desteğiyle seçim kazandı. Kazanması için sosyalistlerin de önemli bir kesimi inanarak, isteyerek ama, ondan da önemlisi, işe uygun örgütlenerek çalıştılar. Bu durumda sol-sosyalist bağımsız adayların aldıkları oylar örgütsüz alınmış oylara hiç benzemiyor. DTP mi örgüt değil? Diyarbakır'daki bağımsız(lar) ne kadar "örgütsüz" seçildilerse Ufuk Uras da İstanbul'da o kadar örgütsüz seçildi. Ufuk Uras'a verilen seksen bini aşkın oyun yarıdan fazlası örgüte verilmiş oylar oldukları için "örgütlü oy", kalanı da –geçici– örgütlenerek alınmış oydur.

Burada saptanması gereken bir başka önemli husus daha var: Sol ve sosyalist bağımsız adaylara verilmiş oyların tümü sosyalizme verilmiş oylar değildir. Bunu görmek "siyaseten" daha ilerisini görmek ve istemek bakımından önemlidir. Kürtler DTP'nin seçime girmediği iller ve bölgelerde aslında sosyalist bağımsız adaylar üzerinden DTP'ye, yani kendi partilerine ve kendi kimlik davalarına oy verdiler. Baskın Oran'a verilen göz doyurucu miktarda oyun da bir bölümünü Kürtler verdi. Kendisi ve yol göstereni siyasetten şu kadarcık anlasa o da seçilecekti. Baskın Oran'a veril-meyen ve verilen Kürt oyları da besbelli ki örgütlü oylardır. Örgüt de zaten bu değil midir? Burada siyaseten "vahim hata" sol-sosyalist adaylara verilmiş fakat sosyalizme verilmemiş Kürt oylarının "siyasi değer"ini küçümsemektir. Bu oylara "başkalarının oyu" diyen, Ufuk Uras'ı da "başkalarının oyu"na basarak yükseldi diye eleştiren sosyalistler oldu. Bu yaklaşım üstelik nereden, kime geldiği belli olmayan bir "ilke"ye dayandırılmaktadır. Bu tür "ilke" durduğu yerde doğru görünür, başka bir yere, özellikle de "siyasete" taşındığında hemen ölür. Kanı canı olmayan bir ilkedir.

Şöyle bakılsa, daha yaratıcı, daha umut verici bir sol-sosyalist mücadele yoluna girilmesi mümkün olurmuş gibi görünmektedir: Türkiye'de sosyalist solun bugünkü temel zaafı "örgütsüz" olması değil, şimdilik ve somutta sınıfsal nitelikli bir siyasal örgütlenme yaratamamış olmasıdır. İşçi-emekçi sınıfı vardır fakat siyasi mücadelesi yoktur. Sınıf hareketinin ekonomik ve siyasi mücadelesi sönümlenmişken ve bu mücadelenin bütün araçları ve mekanizmaları felç olmuşken yaşamın diyalektiğinden kopuk bir ilke tartışması yarar sağlamaz. 22 Temmuz seçiminin sol ve sosyalist yekûn açısından sonuçlarına –olduğu kadarıyla– bir "değer" biçip buradan "yeni bir çıkış noktası" üretilebilir mi diye sorulmaktaysa eğer bunun cevabı çok açıktır: Sonuç alınan yerlerde sonuç alındıysa, sosyalistlere verilmiş oylarla Kürtlerin kendilerine verdikleri oyların yan yana gelebilir bir özelliği, yan yana geldiklerinde taşıdıkları bir dinamizm var demektir. Sosyalistler bu dinamiği sınıf mücadelesi temelinde güçlendirip kalıcı kılabilirler mi? Buna ancak kendileri cevap verebilir.

Çözüm istermiş gibi yapıla!

kukla2Türkiye Kürt meselesini çözemediği gibi, çözebileceğine dair bir işaret de veremiyor.

Sebebi belli. Devlet ve toplum "Terör"e takıldı kaldı. Bu gibi meseleler her zaman şiddet potansiyeli taşır, bu da taşıyor. Şiddetsiz, "uzlaşma" ile çözülenleri yok değil, var. Ama şiddetten geçenleri de sonuçta uzlaşma ile çözülmüyor mu? "Uzlaşma" denilince de Türk devlet ve siyaseti hiddet ve şiddetten başka refleks gösteremiyor, "Terörle uzlaşma mı olur?" diye sorup duruyor. Sorana bak! Karşı-terör örgütlemede, yerine kurulduğu devletten devraldığı tecrübe ve ihtisaslaşma bir yana, Cumhuriyet devleti olarak da kendisi teröre karşı terör örgütlemeyi, ustası ABD'den, Vietnam savaşı vesilesiyle iyi öğrenmiş ve uygulamış değil midir?

"Çözüm!" de "Çözüm!" denmesi bıkkınlık verdi. Çözülür mü, çözülmez mi, bunu test etmek için niyet okumaktan çıkıp yeni bir aşamaya geçmek, hiç değilse çözüm istermiş gibi yapmak lazım. Şimdi bunun şartları da var. Meclis’in on yıldır "Kürt meselesi" yoktu, şimdi var. Çünkü Kürtler Kürt olarak Meclis’teler. Üstüne üstlük DTP orada, kendini öyle algıladığı ve öyle de algılandığı için "yabancı", bir "dış olgu" gibi duruyor. Bundan iyisi can sağlığı. Çünkü işin gerçeğine uygun olanı, siyasetin de doğrusu bu. Çözümün nerede olduğunu gösteriyor. Hikmet Çetin ile bu mesele konuşulmaz, çünkü o sizin içinizde, içinizde olduğu için de zaten "mesele"nin dışındadır. Ahmet Türk ile konuşursunuz, çünkü o sizin dışınızda, fakat "mesele"nin içindedir.

Çözüm istermiş gibi yapmak iki taraf için de yararlı olacaktır. Kürtler mi çözemiyor bu meseleyi, yoksa Türkler mi, anlaşılacaktır. Bu mesele, tabiatı icabı, kendine demokrasi, hümanizma, insan hakları, "katalizör"ler arama noktasını aşmıştır. Sadede gelelim noktasındadır. "Uzlaşma" tamam da, Türk devlet ve siyasetinde bu basiret ancak zorlanırsa bulunur.

Aynı şey Kürt siyasetinde de var. Basiret Türk kapitalizminde mevcut değil ve sonucu da bu belirliyor. Türk kapitalizmi “iç sömürgesinin” kopup gitmesinden korkuyor. Bu çok önemli. Bunun için Kuzey Irak'ta yeşeren kapitalizmi içine almaya davranıyor. TÜSAD'ın AKP'yi bu kadar çok sevmesi ve desteklemesi boşuna değil. Yani şu deniyor: Bıraksalar, AKP Kürt meselesini çözecek. Sanki AKP'nin bu konuda Kemalistlerden bir farkı var! Kim ne derse desin, AKP’nin Kürt meselesini Kemalistler’e rağmen çözmeye niyeti olsa hâli yetmez.

Cumhurbaşkanı Gül işe "Güneydoğu"dan başlamışmış! En tehlikelisi işe Güneydoğu'dan başlanmasıdır. Daha önce de oradan başlandığı dehşetle görülmüştü. İyi olanı, Türk devlet ve siyasetinin işe kendinden başlamasıdır. DTP misyon partisi olarak Meclis'te net konuşmaya yavaş yavaş başladı. Bu iyiye ve sadece Kürtler için değil, Türkler için de doğru olana işarettir. Nitekim taşlar ancak böyle konuşulduğu zaman yerine oturuyor. AKP ile MHP'nin Kürtlere karşı ittifakın ilk düğümlerini atmaya başladıkları da dikkatlerden kaçmıyor. AKP'ye verilmiş Kürt oyların hangi illüzyona heba edildiği böyle açığa çıkacak. Şimdilik bir eksik var: Kürtlere batıdan destek. Böyle bir desteğin marjinal soldan ibaret kalması. Kaldı ki bu potansiyel sol desteğin bir kısmı da "AKP bu işi yumuşatır" diyen "İkinci Cumhuriyet" çizgisi üzerinde eriyor. Halbuki batı tarafında, "Bu meseleden kurtulmalıyım" diyerek emekçilere kadar yayılacak geniş bir dinamizme ihtiyaç var. AKP ile ve AKP tarzı “yumuşatıcı”larla sorunun çözülebileceğini sanmak boşuna hayal görmektir, “Kürt sorunu”nun özünü hiç kavramamış olmak ya da –tıpkı AKP gibi– kavramaya hiç yanaşmadan Türk şovenizmine pirim vermektir.

Kürtlerin önemli bir kesiminin boş bir beklentisi de AKP'nin "Yeni Anayasa" sında demokratikleş-meye açık çatlaklar oluşacağıdır. Bunun demokratikleşmeyle uzak yakın bir ilgisi yok. Ekonomide yeni ve cesur liberal atakların önünü kestiği söylenen "devletçi" ve mevcut anayasaya nasılsa girmiş ve girdiği yerde kalmış “sosyal devlet” ve “kamu yararı” yollu engellerden kurtulmak isteyen büyük sermaye güçlerinin (TÜSİAD ve şimdi de artık ekonominin yüzde 20'sini ele geçiren MÜSİAD gibi) bu girişiminden Kürtlere bir şey çıkmaz. Kürtler bu konuda illa liberalizmi test etmek istiyorlarsa buyursunlar etsinler: Bu meseleyi TÜSİAD isterse bal gibi çözer. Çözse ya! Osman Baydemir'in durduğu yer hiç fena değil. Türk devlet ve siyaseti o noktayı kurcalamaktan korkuyor. Orada durulsa, oradan konuşulsa, sanki daha doğru olurmuş gibi geliyor.

Tabiî, Kürtler kendileri bilir!

Gülün adı

kukla1Fethullah hoca olayı, devletin resmi modernleşme programı ile toplumun geleneksel değerlerini yeniden canlandırma işlevi görmüştür. Yaşama ihtiyacı veya arzusu arasında sıkışmış gibi görünen belli bir halk kitlesi için en barışçı ve uzlaştırıcı bir uyum ve entegrasyon projesi olarak görünmektedir. Bir yandan modernliğin getirdiği değerleri yok saymak istemeyen, ancak öbür yandan binlerce yıllık bir gelenek ve duyarlığın ürünlerine sırt çevirmek istemeyen bir kitle için Fethullah hocanın temsil ettiği tez veya daha doğrusu sentez, en işe yarar proje olarak görünmektedir."

Bu satırlar "Görüş" adlı bir dergide yayınlandıktan sonra 7 Şubat 1998 tarihli Hürriyet'te Ertuğrul Özkök imzasıyla iktibas edilmişti. "Görüş" adındaki dergi bir TÜSİAD yayınıydı.

O günden bu güne köprülerin altından akan sular,Türkiye'de "modernliğin getirdiği değerler"le, "binlerce yılın gelenek ve duyarlılığı"nı meczetme "proje"sinin hayata geçmesi yolunda bir hayli yol alındığını gösterdi. Son varılan menzil, 98'den bir yıl önce yukardan müdahaleyle defteri dürülen Erbakan hükümetinin önde gelen elemanlarından Abdullah Gül'ün dokuz yıl sonra Türkiye Cumhuriyeti Cumhur Başkanı koltuğuna oturması oldu.

Bu olayı bir “karşı-devrim” gibi görüp hayıflananlar var. Buna karşılık, aynı olayı bir "millî irade – ya da halk – darbesi" gibi gösterip kutlayanlar da.

Her iki “tez” de hüsnü kuruntu ürünü…

Karşı-devrim dedikleri, Türkiye'nin nevi şahsına münhasır parlamanter "demokrasi"sinde geçerli siyasal süreçlerin olağan tecellisinden başka bir şey değil. 2002 genel seçiminde dünyanın en "acayip" seçim sistemi sayesinde ("garip" bir rastlantı, tam da ABD'nin Irak'a korsan saldırısını başlatmasının arifesinde) iktidar olup ülkenin tüm maddî hayat süreçlerine tek başına vaziyet eden bir ekibin demokratik meşrûiyetine hiç bir surette toz kondurulmamışken, o aynı ekibin 2007'de beş yıldır tek başına iktidarda kalmanın her imkân ve avantajını devreye sokup kullanarak seçimde yine büyük başarı sağladıktan sonra kendine kendi içinden bir C.Başkanı seçmesi niçün –ve ne gibi– bir karşı-devrim oluyordu? Ya da, bir başka deyişle, 2002 Kasımından 2007 Temmuzuna kadar öyle bir hükümetin işçisiyle, köylüsüyle, kamu çalışanıyla emekçi kitlelerin belini kıran neo-liberal politikalar ve uygulamaları tam bir pervasızlıkla öne çıkararak ülkeyi bütün maddi / manevi potansiyelleriyle uluslararası sermayenin istifadesine sunmasına pekala tahammül edilebilmişken, aynı hükümetin önde gelen bir bakanının C.Başkanı olmasına niçün ve nasıl asla katlanılamazmıştı? Bay Gül gibi son beş yıldır bu ülkenin sorumlu dışişleri bakanı olmuş ve bir ara başbakanlık bile yapmış bir siyasînin (91'den bugüne dek 16 yıl aralıksız milletvekili olmuş bir zat!), eşinin başı kapalı diye, şu sıralarda 84 yaşını idrak eden bir cumhuriyetin en tepe postuna oturmasında yadırganacak ne var? İnsanların ilkokul sıralarından başlayarak "Halklara din lâzımdır! Müslümanlık dinlerin en âlâsıdır!" denile denile eğitildiği "inkılapçı imamlar" yetiştirme gerekçesiyle açılan İmam-Hatip okullarının son elli yılda su katılmadık Cumhuriyet hükümetleri eliyle dini bütün yurtdaşlar yetiştiren bir ikinci, paralel eğitim sistemine dönüştürüldüğü, "Atatürkçü" kimlikleriyle iftihar eden seçkin aydınların yeri geldikçe, "Ben de elhamdülillah Müslümanım," diyerek söze girdiği bir ülkede, Kayserili bir Müslüman çocuğu niçün cumhura başkan adayı olup Atatürk'ün "koltuğu"nda oturmayacaktı?

"Karşı-devrim" üzerine bu kadar.

Seçim sonuçları belli olunca, "Bu da işte halkın muhtırası!" diye hop oturup hop kalkanların sergiledikleri zihniyete gelince…A. Gül'ün, C.Başkanlığına seçim sonrasında yeniden aday olduğu zaman kapı kapı dolaşıp ne diller döktüğünü hatırlayın. Bi,"Vallahi de, Billahi de!" demediği kaldı. Böyle millî irade "darbe"si mi olur? Yüzde 47 oyla geri gelmenin ne olduğunu, "halkın muhtırası" denilenin hangi yöntemler ve hangi iç/dış destekler sayesinde, nerelere ve kimlere borçlanılarak, hangi iradelere biat edilerek gerçekleştiğini AKP'nin kodamanları herkesten iyi biliyorlar. Türkiye Cumhuriyetinde C.Başkanı makamına kendilerinden birinin oturması için o makamı illa 'halkın muhtrası"yla filan fethetmeleri gerekmiyor. Tam tersine, TÜSIAD'ın dergisinde vaktiyle –ve de ilginç bir öngörüyle!– sözü edilen "…en barışçı ve uzlaştırıcı uyum ve entegrasyon projesi"nin gerçekleşmesine katkıları için memleketin ve ekonominin ilk sahipleri tarafından ödüllendirilmekte, arkalarından bastıran yeni yetme "kaplan"ları ehlileştirme işine sürülmektedirler.

Türkiye’nin Dışişleri Bakanı A.Gül'ün Türkiye’ye C.Başkanı olması esas itibariyle bir terbiye operas-yonudur. A.Gül üzerine düşeni yerine getirmeye , siz ister inanın, ister inanmayın, söz vermiştir. Çankaya'da oturduğu sürece bu ülkenin özde değil sözde "dindar cumhurbaşkanı" olarak ülkenin sahiplerinin sözde değil özde sadık hizmetkârı olacaktır. Tarihin bu momentinde ve dünyanın bu hâlinde Türkiye'nin "demokratik" realitesi…neyse odur! O bağlamda, bundan on yıl önce işine zorla son verilen Erbakan hocasının işini bilir dirayetli talebesi bugün Çankaya'nın hakkını vermeyi haketmiştir. Önümüzdeki birkaç yıl için daha Tayyip Erdoğan, Unakıtan, Cemil Çiçek, vb. gibi insanlar tarafından yönetilmesi “demokrasinin gereği” olduğu söylenen Türkiye gibi bir ülkede bundan daha doğal, olağan ne olabilir? Süreçte başımıza hiç istenmedik başka “kaza”lar gelemez mi (söz gelimi “mahalle baskısı” gibi, malezyalaşma” gibi...ya da yeni yeni e-posta muhtıralar gibi...) ? Gelebilir. Onlara da, Türkiye’de doğal ve olağan olanı değiştirmeye aklınızı, yüreğinizi koymadığınız sürece kuzu kuzu katlanırsınız!