Küreselleşme ve “İmparatorluk”

Kapitalizmin son perdesi

imparatorluk-bwOkur, belki herşeyden önce, ortak yapıtları “21. Yüzyılın Komünist Manifesto’su” olarak sunulan yazarların günümüzün en gürültülü küresel sorunu küreselleşme karşısındaki ortak konumlarını merak edecek. Böyle bir meraka kapılan okur, kuşkusuz, “19. Yüzyılın Komünist Manifesto’su” yazarlarının, gözlemleyebildikleri küreselleşme süreci karşısındaki ortak konumlarını anımsıyor. Kızılcık’ın Haziran-Temmuz 2001 tarihli 8. sayısında Prof. Sadun Aren, “Küreselleşme-Bağımsızlık- Sosyalizm” başlıklı yazısında bu konumu bir kez daha anımsatıyor. Michael Hardt ve Antonio Negri’ye göre, küreselleşmenin 19. Yüzyıldaki aşaması, herkesin bildiği gibi, 20.Yüzyılda emperyalizme açılmıştı; 21. Yüzyıldaki aşaması ise, henüz herkesin bilmediği gibi, “İmparatorluk”a açılıyor. Yapıtın bir yerinde (s.68) yazarlar, güncel Küreselleşme aşamasının temellendirdiği “İmparatorluk” karşısındaki konumlarını ortaya koyarken, okurun küreselleşme karşısındaki ortak konumları üzerine merakını da şöyle gideriyor:

“İmparatorluk kolonyalizm ve emperyalizmin sona erdirilmesinde bir rol oynamış olabilir, ama aynı İmparatorluk birçok bakımlardan yıktığı rejimlerdekilerden çok daha acımasız bir sömürüye dayalı kendi iktidar ilişkilerini de kurar. Modernlik diyalektiğinin sonu, sömürü diyalektiğinin sonunu getirmemiştir. Bugün neredeyse bütün insanlık şu ya da bu oranda kapitalist sömürü ağlarına takılmış ya da tabi kılınmıştır. Artık muazzam servetleri kontrol eden küçük bir azınlığın, güçsüzlük sınırında yaşayan yoksul çokluktan giderek çok daha fazla kopuşuna tanık oluyoruz. Kolonyalizm ve emperyalizm çağı boyunca yerleşmiş baskı ve sömürünün coğrafi ve ırksal çizgileri bir çok bakımdan bırakın silinmeyi, katlanarak belirginleşmiştir.

Bütün bunları kabul etmekle birlikte, İmparatorluğun kuruluşunun kendinden önceki iktidar yapıları için herhangi bir nostaljiyi ortadan kaldırmak ve –küresel kapitalizmden korunmak için ulus-devleti yeniden canlandırmaya çalışmak gibi– eski düzene dönüşü gerektiren her tür politik stratejiyi reddetmek üzere ileriye atılmış bir adım olduğunda ısrarlıyız. Biz tıpkı Marx’ın kapitalizmin kendinden önceki toplum biçimleri ve üretim tarzlarından daha iyi olduğunu vurguladığı anlamda, İmparatorluğun daha iyi olduğunu iddia ediyoruz.”

YAPIT VE KAVRAM

Körfez Savaşı’nın hemen ardından yazılmaya başlanan ve Kosova’daki savaş başlamadan önce bitirilen yapıtlarını okura sunmak için yazarlar, kural uyarınca yazdıkları bir önsözden başka, yapıtın Türkçe basımı için Mayıs 2001’de bir önsöz daha yazmışlar. Kızılcık okurlarına yapıtı tanıtmak için, yazılış sırasıyla bu iki önsözden tanıtıcı bir özet çıkarmak istiyorum.

I

İlk önsöz, İmparatorluğun gözlerimizin önünde somutlaştığını olumlayarak başlıyor. Kolonyal rejimlerin yıkıldığı ve ardından kapitalist dünya piyasasının önündeki Sovyet engellerinin çöktüğü son yirmi otuz yıl boyunca, ekonomik ve kültürel mübadelenin karşı konulmaz ve geri dönüşü olmayan bir biçimde küreselleşmesine tanık oluyoruz. Küresel piyasa ve küresel üretim çevrimleriyle birlikte bir küresel düzen, yeni bir yönetim mantığı ve yapısı, kısacası yeni bir egemenlik biçimi ortaya çıkıyor. Bu küresel mübadeleyi etkinlikle düzenleyen politik özneye, dünyayı yöneten egemen güce, yazarlar “İmparatorluk” adını veriyor.

Küreselleşme süreçlerine koşut olarak ulus-devlet egemenliği, hâlâ etkili olmakla birlikte, gitgide geriliyor. Ama ulus-devlet egemenliğinin gerilemesi, gerçeklikte egemenliğin kendisinin gerilemekte olduğu anlamına da gelmiyor. Yazarların temel tezine göre egemenlik, yeni bir biçim almış, tek bir hükmetme mantığı altında birleşmiş bir dizi ulusal ve ulus-üstü organdan oluşuyor. Yinelemek gerekirse, yazarlar işte bu yeni egemenlik biçimine İmparatorluk diyor. Ulus-devlet egemenliği, Avrupalı güçlerin modern dönem boyunca kurdukları emperyalist yönetimlerin köşe taşını oluşturuyor. Ancak “İmparatorluk” derken yazarlar, “emperyalizm”den tamamen farklı bir şeyi kastediyor. Emperyalizm, Avrupalı ulus-devletlerin egemenliklerini kendi sınırları ötesine yaymaları anlamına geliyordu. İmparatorluk çağına bu modern egemenliğin, emperyalizmin alacakaranlığından geçilerek giriliyor. Emperyalizmin tersine İmparatorluk, toprak temelli bir iktidar merkezi yaratmadığı gibi, değişmez sınır veya engelleri de tanımıyor. İmparatorluk, giderek bütün yerküreyi kendi açık ve genişleyen sınırları içine katmakta olan merkezsiz ve topraksız bir yönetim aygıtı oluşturuyor.

Modern emperyalist küresel coğrafyanın değişmesi ve dünya piyasasının gerçeklik kazanması, kapitalist üretim tarzı içindeki bir geçişi dışavuruyor. Birinci, İkinci ve Üçüncü Dünya uzamsal bölünmeleri öylesine karışıyor ki, sürekli olarak Birinci Dünya’yı Üçüncü Dünya’da, Üçüncü Dünya’yı Birinci Dünya’da görüyoruz; İkinci Dünya’nın yerindeyse yeller esiyor. Sermayenin önünde dümdüz bir dünya uzanıyor; bu dünya aslında yeni ve karmaşık bir farklılaşma ve türdeşleşme, topraktan kopuş ve yeniden toprağa dönüş rejimleriyle tanımlanan bir dünya oluşturuyor. Bu yeni küresel akış yolları ve sınırları, egemen üretim süreçlerindeki bir dönüşüm eşliğinde kuruluyor ve sonuçta endüstriyel fabrika emeğinin rolü azalırken öncelik iletişimsel, duygulanımsal ve ortak emeğe veriliyor. Küresel ekonominin bu postmodernleşmesi sürecinde, servet yaratımı giderek yazarların biyo-politik üretim dedikleri ekonomik, politik ve kültürel alanların giderek örtüşüp birbirini sardığı, toplumsal yaşamın ta kendisinin üretimi anlamına gelen üretim tarzı içinde gerçekleşiyor.

Yazarlar “İmparatorluk” sözcüğünü bu yapıtta bir eğretileme olarak değil, teorik yaklaşım gerektiren bir kavram olarak kullanıyor. İmparatorluk kavramı temelde sınırların yokluğuyla niteleniyor. Öyleyse imparatorluk kavramı her şeyden önce uzamsal bütünlüğü etkili bir biçimde kuşatan, daha doğrusu bütün “uygar” dünyaya hükmeden bir rejim anlamına geliyor. Toprak temelli hiç bir sınır onun hükümranlık alanını kısıtlayamıyor. İkincisi, İmparatorluk kavramı fetihler sonucu ortaya çıkan bir tarihsel rejimi değil, tarihi etkili bir biçimde askıya alan ve böylelikle varolan durumu sonsuzlaştıran bir düzeni anlatıyor: İmparatorluk yönetim tarzını tarihin akışı içinde gelip geçici bir uğrak olarak değil, hiçbir zamansal sınırı olmayan ve bu anlamda tarihin dışındaki ya da tarihin sonundaki bir rejim olarak sunuyor. Üçüncüsü, İmparatorluk yönetimi toplumsal dünyanın derinliklerine uzanan toplumsal düzenin tüm katlarında etkinlik gösteriyor. İmparatorluk bir toprak parçasını ve bir nüfusu yönetmekle kalmıyor, içinde yaşadığı dünyanın ta kendisini yaratıyor. İmparatorluk insan ilişkilerini düzenlemekle kalmıyor, doğrudan insan doğası üzerinde egemenlik kurmaya çalışıyor. İmparatorluk yönetiminin nesnesini, bütünlüğü içinde toplumsal yaşam oluşturduğ u içindir ki İmparatorluk, biyo-iktidarın paradigmatik biçimini dışavuruyor. Son olarak, İmparatorluk pratiği sürekli olarak kanla yıkanmakla birlikte, İmparatorluk kavramı kendini hep barışa: tarih dışı, kalıcı ve evrensel bir barışa adamış bulunuyor.

Karşımıza çıkan İmparatorluğun amansız baskı ve yıkım güçleriyle donanmışlığına bakıp da hiç bir biçimde eski tahakküm güçlerinin nostaljisine kapılmamak gerekiyor. İmparatorluğa geçiş ve onun küreselleşme süreçleri, özgürlük süreçlerine yeni olanaklar sunuyor. Küreselleşme olarak gördüğümüz bütün o süreçler, tek biçimli ya da tek sesli bir nitelik taşımıyor. Yazarlara göre politik görevimizi yalnızca bu süreçlere direnmek değil, yeni hedeflere göre bu süreçleri yeniden düzenlemek ve yönlendirmek oluşturuyor. İmparatorluğu ayakta tutan çokluğun yaratıcı güçleri, aynı zamanda özerk olarak bir karşı-İmparatorluk, yani küresel akışlara ve mübadele ilişkilerine almaşık bir politik örgüt kurma yeteneğine de sahip bulunuyor. Somut bir almaşık yaratmak kadar, imparatorluğa karşı koyma ve onu yıkma savaşımlarının da kendini bu aynı emperyal arenada göstermeleri gerekiyor. Gerçeklikte bu tür yeni savaşımlar da daha şimdiden kendini göstermeye başlıyor. Çokluk, bu ve benzeri birçok savaşımdan geçerek, bir gün bizi İmparatorluğun ötesine taşıyacak olan yeni demokratik biçimler ve yeni bir kurucu güç keşfetmeye yöneliyor. İmparatorluğa karşı savaşım veren ve gerçekten almaşık bir küresel toplumun habercisi olan güçlerin, herhangi bir coğrafya ile sınırlı olmadıklarını da unutmamak gerekiyor. Bu yapıtla yazarlar, İmparatorluk içinde ve karşısında teori kurmak ve eylem yapmak için gerekli olan genel bir teorik çerçeveye ve bir kavramlar dağarcığına katkıda bulunma umudunu taşıyor.

II

Türkçe basıma önsözlerine yazarlar, yapıtlarının çağdaş, küreselleşmiş bir dünyada genel bir iktidar teorisi kaleme almayı amaçladığını söyleyerek başlıyor. Bu amaç doğrultusunda bu yapıt, karşılıklı olarak birbirini anıştıran iki kavramın, İmparatorluk ve Çokluk kavramlarının yöresinde dönüyor. İmparatorluk terimini yazarlar, çağdaş küresel düzeni adlandırmak için ve emperyalizm terimine karşı bir terim olarak kullanıyor. Yazarlar, emperyalizmin artık küresel iktidar yapılarını anlamakta yeterli bir kavram olmadığı tezinden yola çıkıyor. İmparatorluk kavramı öncelikle üç temel özelliğiyle ayırt ediliyor. Birincisi, İmparatorluk karma bir kuruluş yapısı taşıyor. Tıpkı monarşi, aristokrasi ve demokrasi yönetim biçimlerinin birlikte ve aynı düzen içinde işlev gördükleri Antik Roma İmparatorluğu gibi karma bir kuruluş oluşturuyor. Dünya Bankası tipinde ulus-aşırı birimlerden ulus-devletlere ve oradan yerel ve bölgesel sivil toplum kuruluşlarına kadar görece özerk farklı tipte yapılar ve örgütlerin, nasıl bütünlüklü bir küresel kuruluş içinde birlikte işlev görebildikleri bu çerçeve içinde anlaşılabiliyor. İkincisi, İmparatorluk bir iktidar merkezinin yokluğuyla tanımlanıyor; bu İmparatorluğun bir Roma’sı bulunmuyor. Bu olguya, iktidarın karma kuruluş yapısının çeşitli katları arasında dağılmış olduğu anlamına gelen ilk temel özellik yol açıyor. Üçüncüsü, İmparatorluk artık bir dışarısının olmayışıyla tanımlanıyor. İmparatorluk kavramı her zaman sınır tanımayan bir yönetimi anıştı rıyordu ve bu koşul ancak bugün gerçekleşmeye başlıyor.

İmparatorluğun dışarısının olmayışı, yazarlara göre, yayımlanışından beri bu kitabın en çok karşı çıkılan olumlamalarından birini oluşturuyor. Şöyle ki, eğer hepimiz İmparatorluğun içindeysek, bundan hepimizin onun tarafından belirlenip yozlaştırılması gibi bir sonuç çıkıyor. Öyleyse, İmparatorluk içinde bir almaşık aramanın hiç bir anlamı kalmıyor. Ama İmparatorluğun içinde oluş gerçeğimizin, yazarlara göre umutsuzluğa yol açmaması gerekiyor: İmparatorluğun hem içinde, hem de karşısında olabiliriz, çünkü en güçlü muhalif hareketler ve en verimli almaşıklar, eskinin kabuğu altında yeni bir toplum yaratarak, her zaman içeriden doğuyor.

İmparatorluk karşısındaki yeni almaşıklar, kuşkusuz çokluktan doğacak. Yapıtın ikinci temel kavramını oluşturan “çokluk” kavramının, halk kavramıyla karıştırılmaması gerekiyor. Çünkü halk birlik oluşturan bir nüfusu simgelerken, çokluk indirgenemez ve çok boyutlu bir nitelik taşıyor. İkinci olarak, çokluk kavramının güruh, kalabalık ve yığınla da karıştırılmaması gerekiyor. Güruh, kalabalık ve yığın gerçekten de çok boyutluluk özelliği taşımakla birlikte, üçü de edilgen birer özne oluşturuyor ve izellikle edilgen oldukları ve bu yüzden kolaylıkla güdümlenebildikleri için de tehlikeli oldukları düşünülüyor. Buna karşılık çokluk, etkin bir çok boyutluluk oluşturuyor ve bu yüzden de özerkliği ve en sonu demokrasiyi başarma yeteneğine sahip bulunuyor.

Peki ama kimdir bu çokluk? Bu soruyu yanıtlamak için yazarlar, işe çağdaş emek biçimleri ve bölünmelerini irdelemeye girişmekle başlıyor; çünkü emek öznesinin gerçekliği, onlara ilk görgül çokluk tanımını veriyor. Ancak bu soruyu doyurucu bir biçimde yanıtlayabilmek için yeni adımların da atılması ve çokluğun gerçekliği, farklılıkları ve ortak yönlerinin açıklıkla ortaya konması da gerekiyor. Örneğin, izlenmesi gereken yollardan birini, yazarlara göre yakın geçmişte dünyanın çeşitli bölgelerinde ortaya çıkan yeni politik hareket biçimlerini, özellikle de bunların içinden doğrudan küresel iktidar biçimlerine yönelen ve saldıranlarını çözümlemek gerekiyor. Çokluğun politik yetilerinin, aslında hem pratik hem de teorik bakımdan çok daha eksiksiz bir biçimde irdelenmesi gerekiyor. Çokluk nasıl ortak davranır? Çokluk emperyal iktidarın çağdaş biçimlerine nasıl karşı koyar ve nasıl bir almaşık getirebilir? Bu yapıtın basımından beri yazarların üzerinde çalıştıklarını söyledikleri soruları, işte bunlar oluşturuyor.

Yazarlara göre Türkiye, bu yapıttaki varsayımları değerlendirme ve onları daha da geliştirme bakımından yetkin bir yer tutuyor. Türkiye’nin zengin politik gelenekleri, küresel ekonomik devreler içindeki çok yönlü konumlanışı ve haksızlıklar karşısına dikilen toplumsal hareketlerinin tarihi, hem İmparatorluğun karmaşık yapılarını, hem de çokluğun gücünü göstermekte yararlı bir örnek oluşturuyor.

Yapıtlarının belki de en iyi biçimde, teorik ve pratik bakımlardan günden güne ivme kazanmakta olan genel bir hareketin yazınsal belirtisi olarak anlaşılabileceğini söyleyen yazarlar, “Türkçe basıma önsöz”lerini şöyle bitiriyor:

“Yavaş yavaş, yeryüzünün her köşesinden, küresel bir şölen için hazırlanmış birçok lezzetli yemek gibi sunulan katkılara tanık oluyoruz. Masa donatılıyor. Şenliğe hazırlanın!”

MİLİTAN

İmparatorluk, “Militan” başlıklı şiirsel bir sonsöz, bir “Hatime” ile sona eriyor. Ayrıca bu şiirsellik, tüm yapıt boyunca varlığını duyuruyor. Tanınıtımı tanıdıklaştırmak için, işte birkaç alıntı.

“Postmodern çağda, halk figürü silinirken, militan figürü çokluğun hayatını en iyi ifade eden figür haline geliyor; militan, İmparatorluğa karşı biyo-politik üretim ve direnme failidir. Militan derken, ...ruhunu Sovyet devrimine adamış Üçüncü Enternasyonal’in üzgün, çileci failini kastetmiyoruz. Eylemlerinin bir ideal plandan kaynaklandığını savunarak ödev ve disiplin temelinde eylem yapan militandan da bahsetmiyoruz. Aksine, militan derken kastettiğimiz 20. Yüzyıl devrimlerindeki komünistler ve özgürlük savaşçıları, anti-faşist mücadelelerinde katledilmiş ve sürgüne gönderilmiş entelektüeller, İspanya iç savaşı ve Avrupa direniş hareketlerindeki cumhuriyetçiler ve bütün anti-kolonyal ve anti-emperyalist savaşlardaki özgürlük savaşçılarıdır.”

“Başkaldırı militanın gururla salladığı bayrağıydı. Bu militanlık trajik komünist mücadeleler tarihinde sayısız şehitler verdi.”

“Bugün, bu kadar çok kapitalist zaferin ardından, sosyalist umutlar hayal kırıklıklarıyla beraber söndükten sonra ve emek karşısındaki kapitalist şiddetin ultra-liberalizm adı altında pekişmesi ardından, militanlık örnekleri neden hâlâ ortaya çıksın ki, neden direnişler derinleşsin ki ve neden mücadele sürekli olarak yeni bir kararlılıkla yeniden ortaya çıksın ki? En baştan belirtmeliyiz ki, yeni militanlık basitçe eski devrimci işçi sınıfının örgütsel formüllerini yinelemek değildir. Günümüz militanı, sömürülenlerin temel insani ihtiyaçları için bile, bir temsilci gibi davranamaz. Bugün devrimci politik militanlık, tersine, her zaman kendine yaraşır olanı keşfetmelidir; bu, temsili değil, kurucu eylemliliktir. Günümüzde militanlık pozitif, kurucu ve yenilikçi bir eylemliliktir. Bu biçim altında biz dahil sermaye yönetimi karşısında isyan eden herkes kendini günümüz militanları olarak görür. Militanlar emperyal komuta mekanizmasına yaratıcı bir yolla direnir. Başka bir ifadeyle, direniş doğrudan biyo-politik alandaki kurucu bir kuşatmayla ve üretimin ve cemaatin ortak aygıtlarının oluşumuyla bağlantılıdır. Günümüz militanlığının tartışmasız yeniliği buradan gelir: O, yıkıcı deneyimin iki yüz yıllık isyan eyleminin erdemlerini yineler; ama aynı zamanda da yeni bir dünyayla, hiç bir dışarısını bilmeyen bir dünyayla da bağlantılıdır. Bu militanlık yalnızca bir içerisine, toplumsal yapılar dizgesine canlı ve vazgeçilmez bir katılımı bilir; bu yapıları aşma ihtimalini tanımaz. Söz konusu içerisi kitlesel zeka ve duygulanımsal ağların üretken ortaklığı, postmodern biyo-politikanın üretkenliğidir. Bu militanlık direnişten karşı-iktidar, isyandan da bir aşk projesi çıkarır.”

“Postmodern dönemde iktidarın sefaleti karşısına varlığın şenliğini dikiyoruz. Bu, hiçbir iktidarın kontrol edemeyeceği bir devrimdir; çünkü biyo-iktidar ve komünizm, ortak faaliyet ve devrim, sevgi içinde, yalınlık ve hatta masumiyet içinde bir arada var olurlar. Bu, komünist olmanın dayanılmaz hafifliği ve sevincidir.”

* Michael Hardt, Antonio Negri :”İMPARATORLUK”, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2001, 423 s.

Bir kez daha söylem üzerine

Bir kez daha söyleme değinmek gerekiyor. Bu sözcük eğer teknolojik gelişmeyi vurgulamak ve emeğin sosyalliğinin uluslararasılaşmasına dikkat çekmek için kullanılsaydı, bir çeşit teknik terim olarak, bilim adamlarının , teknoloji kapsamında veya sosyo-ekonomi bağlamında kullandıkları bir adlandırma olsaydı, yani içeriği vazıh kılınsaydı ve "nesnel" bir terim olarak kalsaydı –ya da küreselleşmecilerin "küreselleşme herkesindir" dedikleri sav gerçeği yansıtsaydı– sözcük de herkesin ortak malı olurdu. (Bıktırıcı derecede kullanılan ve sayısız kavramın başına getirilen "küresel" sıfatının, onca versiyonu arasında gerçekten de herkesin ortak kullanımı olabilecek tek bir kullanışı var: küresel ısınma. Bu sözcük yerküreye ait bir doğa, yani doğanın insan tarafından bozunmaya uğratılması olayı olduğu için gerçek anlamda küresel. Ama onu da ABD kabul etmiyor, bu konudaki uluslararası resmi konferansların kararlarına uymuyor, imza koymuyor.)

Yeryuvarlağını (globe) doğa bilimleri açısından ilgilendiren kavramlar dışındaki küresellik atıfları indidir, nesnel değildir.

Birincisi, her hangi bir sosyal, ekonomik ya da kültürel fenomene bakılırken, en önemli soru "kimin yararına, kimin zararına...genel olarak kimin çıkarına?" sorusudur. Kamu çıkarına, herkesin yararına kabul edilen taşıt trafik düzeninde bile bu soruyu sormak gerekebilir. Yeni bir trafik kuralı ya da düzenlemesi mi getirildi, araçlıların mı yararına, yoksa yayaların mı, diye sorabilirsiniz; araçlar arasında ağır taşıtlar bundan nasıl etkilenir, binek otoları nasıl, kamu taşımacılığı nasıl, ilh?

İkincisi, dilde semantik diye bir şey vardır. Söylenen çoğunlukla apaçık ve aritmetik kesinlikte değildir; bir bakıma, anlam "söz’den çıkartılan öz’dür" diyebiliriz. Ya da söylenen ile kastedilen her zaman üstüste çakışmaz veya özdeş değildir. Kimi sözden, sözcükten, söylemden neyin denilmek istendiğini, veya söylenen birden fazla öge varsa, aslında hangisinin üzerinde durulduğunu anlamak, o sözlerin muhatapları na düşer. Algılamalarda öznellikler tabii ki, rol oynar. Bu öznel algılayış küreselleşme için de söz konusudur, küreselleşmeyi öven ve ona öykünen birisi gerçekten de onu teknolojik gelişme ve teknolojinin ürünlerinin hem ucuzlaması, dolayısıyla yaygınlaşarak, yığınların hizmetine sunulması olarak algılıyordur; bu onun öznelliğidir. Ya da küreselleşme karşıtı olarak ben de sübjektif kalabilirim; küresel söylemden onun (hiper-süper-ultra!) emperyalist karakterinin kastedildiğini algılamam da öznel olabilir. Öyleyse öznelliklerden (yorumsal semantikte olası yanılmalardan) kaçınmak için, nesnel olgulara bakmak gerekir. Yukarıdaki "kimin yararına, kimin zararına" sorusunu sormak semantiğimiz için bir gösterge olabilir: Emeğin sosyal karakterinin uluslararasılaşması boyuna yaygınlaşırken, finansın, üretim ve dolaşım araçlarının (uluslararası bankacılıkla sigortacılığın ve sanayi ile ticaretin) mülkiyeti ve doğrudan-dolaylı kontrolü giderek daha az sayıdaki elde toplanmaktadır. Emek uluslararası planda toplumsallaşmakta, ama mülkiyet daralmaktadır.

Küreselleşmenin, toplumlardaki ve dünyadaki eşitsizlikleri daha da derinleştirdiğini onun kuramcıları, yazar-çizerleri bile söylüyorlar: Kimisi küresel sermayedarların vicdanına sesleniyor, kimisi olayı bir ahlaki sorun olarak görüyor (oysa, eşyanın tabiatı gereğ i böyle bir vicdan olamaz; "süreç nesneldir" diyenler sosyal uçurumu birilerinin hamiyet duygularıyla mı kapatacaklar?) kimisi ise –özellikle 11 Eylül 2001 sonrasında (bilincinde adalet duygusu taşıdığından değil, sadece, zarar görenlerin zarar vereceğinden korktuğundan) – "Aman, bu eşitsizliğin artması vahim sonuçlar doğurabilir!" diye uyarıda bulunuyorlar. Küreselleşmenin öncüleri ve yandaşları her ne kadar, "Bu bir nesnel süreçtir, kimse bundan kurtulamaz, ona karşı çıkmak veya ondan yana olmak diye bir şey olamaz, o her insanın, her kuruluşun ve ABD dahil her ülkenin iradesi dışında devam etmektedir" gibi sözleri yineleseler de, küreselleşmeden kastedilen ne esas olarak teknolojidir, ne de emeğin sosyal karakteridir. Küreselleşmeden murat edilen sermayenin, evet her şeyden önce sermayenin dolaşımıdır ve dünyanın kocaman, tek bir pazar haline gelmesidir; bunun sınıfsal ifadesi ise mali sermayenin (finans kapitalin) dünyaya tam egemen olması, yerküredeki her olanağa, her kaynağa el atmasıdır. Yerçekimi benzetmesini yapan profesör gibi birçok küreselleşme hayranı, "Bu süreç insanların, toplumların iradesinin üzerindedir," derken, neyi kastediyorlar? Ya İnsan’ı özne almıyorlar, veya aldıkları özne kredi veren finans devleri ve New York, Londra, Frankfurt, Paris, Tokyo borsalarının büyük spekülatörleridir, bir takım uluslarötesi en iri kapitalist kuruluşların sahipleri, yönetici ve teknokratlarıdır, onların finanse ettikleri araştırma projelerinin şefleridir, küresel Microsoft pazarını elinde tutan(lar)dır, bir de medya devleri ile kimi büyük devlet büyüklerinin danışmanlarıdır vb., yani altı milyar kişi içinde üç-beş on bin kişidir. Küreselleşme denilen süreçte insanlığın kaderi onların elindedir. Bu durumda insanlar, elbette, küreselleşmeden yana veya ona karşı olacaklardır. Bunu da, insanların kendi sınıfsal ve kişisel çıkarlarının bilincinde olmaları belirleyecektir.

PAZARIN KÜRESELLEŞMESİ

Yeni küresel alanın artık "yüksek teknoloji iletişimi" (High-Tech-communication) sayesinde "sibernetik mekan" (cyberspace) ve onun ürünü "enformasyon alanı" (info-sphere) olduğu ne denli söylenirse söylensin, yerkürede para, mal ve hizmetlerin kontrolü kimdeyse, yeni moda teknolojik terimlerin ifade ettiği o mekanlar, ortamlar ve alanlar da onlardadır. Yani onların çıkarınadır. Üstelik o alanlar mevcut alanların yanı sıra bir alan değildir, onların üzerindedir; sermaye-emtia-hizmet dolaşımını, sonuçta ULUSLARARASI EMEĞİ, daha iyi, daha çok, daha egemence kontrol etmek içindir.

Ve her şey pazar içindir.

Kısacası, küreselleşme sözcüğü –hangi süslü teknolojik terimlerle anlatılırsa anlatılsın– İDEOLOJİK bir terimdir.

İdeolojik değildir, bir sürecin adıdır, denilecekse, o süreç yüz yıl önce de vardı, adı niçin 1990’larda zuhur etti? Sibernetik iletişimde sıçrama yaptı da, telgraf, telefon, telsiz kendi çağlarında yapmadılar mı? Morse’un telgrafı 1850’lerde yaygınlaşmıştı, Osmanlı’ da dahi Telgraf İdaresi’nin kuruluşu 1855’tir; deniz dibinden kablo döşenmesi ondan da öncedir. Telefonun yaygınlaşma başlangıcı dünyada yüzyıllıktır, bizde şehirlerarası şebeke 1926’da kurulmuştur. Telefaksın kökenindeki faksimil Türkiye’de basında, devlette, 1950’lerde yaygındı; artık modası geçen teleksin bizdeki geçmişiyse 1938’e dayanır. İletişimdeki en önemli icatlardan olan "radio"(telsiz) ile Marconi 1901’de Atlantik’in iki yakasından mors alfabesiyle konuştu; ilk radyo yayını beş yıl sonra yapıldı, bizde 1927’de başladı, 1950’lerde bütün evlere ve DC 120 voltluk bataryalarla köylere girdi. TV yayınlarına Avrupa’da II. Savaş öncesinde başlandı, ilk renkli yayın 1950’lerde yapıldı. İnternet’in basiti olan Minitel’in monitörlerini Fransız telekom daha 1970’lerde abonelerine bedelsiz dağıtıyordu.

Sermayenin dolaşımı da yeni değil. Sömürgelerin doğa ve insan kaynaklarına el konulması için oraya sermaye yatırmak gerekiyordu. Emperyalist evreyle birlikte sermaye ihracı, merkezileşme, finans kapital kümelerinin sömürgeleri paylaşması geldi ve sistemleşti. Bunların hepsini Hobson yazdıydı, Lenin yazdıydı.

Sermayenin dolaşması ve uluslararasılaşması ile teknolojinin ilerlemesi yan yana gelince, emeğin sosyalliği de tek tek ulusların sınırlarından çıkmış, uluslararasılaşmıştı, yani emek de günümüzden çok önce küreselleşmişti. Ne var ki, 70 yıl boyunca Batı o küreselliğin tek sahibi değildi. Önce çok-uluslu bir tek ülke, sonra da çok-ülkeli bir sistem halinde uygulanan devletçi bir sosyalizm modeli ve ona paralel –sömürgelikten çıkmış– çok sayıda ülkedeki (3. Dünya’daki) ulusal ve devletçi ekonomiler dünya ekonomisinde ve kaynaklarında önemlice bir hacim oluşturmaktaydılar. Bu kütle uluslararası kapitalizmin kontrolünde değildi; tersine, onunla zıtlık ve mücadele içindeydi. Yani kapitalizmin tapıncı olan pazar küresel değildi, kısmiydi. Sosyalist ülkelerin o zamanki politikasında, genç ulusal devletlere yardım yaparak onların sanayileşmelerini sağlamak, böylece siyasal bağımsızlığın ekonomik güvencesini getirmek, hem de uluslararası kapitalizmin pazarlarını daraltmak stratejisi vardı (ki, bu strateji sistemin kendi iç zaaflarının yanı sıra, reel sosyalizmin çöküşünde rol oynadı, 3. Dünya’ya dökülen –ve sosyalist ülke insanı nın onca emeğinin yaratısı olan– onca makine, tesis ürün, para heba oldu; o ülkeler sanayileşemediler, birer ikişer gidip –o sıralarda "yeni sömürgecilik" denilen yöntemle– uluslararası sermayeye teslim oldular.) Sosyalist dünya ile bir kısım 3. Dünya arasındaki o yakın ekonomik ilişki ve hepsinin pazar ekonomisi dışında kalmaları, sadece uluslararası kapitalizmin oralara uzanmasını (sermaye, mal ve hizmetlerin serbest dolaşımını) sınırlamakla kalmıyordu, emeğin sosyalliğinin küresel niteliğinin Batı’ca kontrolünü de şu veya bu ölçüde engellemiş oluyordu. Küresel işbölümünde tek söz sahibi kapitalizm olamıyordu.

Kapitalizm için her şey demek olan pazar küresel olmayınca, üretim ekonomilerinin bir bölümü planlı veya başka yoldan düzenlenen (regüle edilen) ekonomi olunca, elbette dünyadaki üretim de Batı için küresel sayılamazdı. (Kaldı ki, Batı’nın kapsamı veya yörüngesi içindeki çeşitli ülkelerde de şu veya bu şekilde ekonomiye devletin müdahalesi ya da himayesi bulunuyordu. 1980’lerde neo-liberalist özelleştirmeler ve yapı lanmalar ile bunların giderilmesine başlandı.) İşte, süreç öteden beri var olduğu halde, ona küresel denilmemesinin, sözcük icat edildikten sonra bile kapitalizm tarafından benimsenmemesinin asıl nedeni budur. Ne zaman ki, karşısındaki sistem sahneden çekilmiştir, onunla ilişkideki başka ekonomilerin de o bağları kopmuştur, artık sermaye istediğ i gibi at koşturabilir, her istediği yerde dolaşabilir, her yere girebilir, mallarına pazar bulabilir olmuştur. Şu halde, eskiden de var olan süreç (sosyal emeğin ve iş bölümünün uluslararasılaşması) ancak uluslararası kapitalizmin kontrolüne girdikten, yerkürenin ekonomik düzeni tek kutuplulaştıktan sonra küresel sayılır olmuştur, terimleşmiş, jargonlaşmıştır. Bu nedenle, terim nesnel değildir, ne teknolojiyi, ne de emeğin toplumsallığının (sosyal işbölümünün) uluslararasılaşmasını temsil etmektedir. Sözcüğün bu denli fetişleştirilip, yinelenmesindeki asli öğe mali sermayenin dünya pazarını kontrolüdür.

Batı, küreselleşme sözcüğünü 1990’larda sahiplendi. SSCB ve Doğu Avrupa sosyalizmi sona ermişti, ÇHC devlet kapitalizmi yoluyla kapitalist üretmekteydi, Vietnam uluslararası kapitalizme, hatta Amerikan dolarına teslim olmuştu. Yani "2. Dünya" artık yoktu. 3. Dünyanın ise sadece adı kalmıştı. (Gene dile ilişkin bir nokta: Kapitalizmin merkezleri terim üretmekte pek mahirler. Benim çocukluğumda o ülkelerin resmi adı "backward countries"="geri ülkeler" idi –yerli dildeki "geri kalmış"ın "kalmış"ı fazla–. Sonra, "underdeveloped countries" oldu; Türkçe’ye "az gelişmiş" diye çevirdiler, doğrusu "gelişmemiş ülkeler" anlamına geliyor. En sonunda terim, "developing countries" = "gelişmekte olan ülkeler"e terfi etti. Bu sözcük demagojiktir, çünkü gelişme her yerde var, sorun o ülkelerin gelişiyor olması değildir; esas mesele gelişmiş denilen dünya ile aradaki farkın azalıyor mu, yoksa artıyor mu olduğundadır. "x" tarihinde, "a" ülkesinin fert başına düşen geliri 7 bin dolar, "b" ülkesinin bin dolar olsun, bugün o birinci ülkeninki 30 bin dolar, ötekinin 3 bin dolarsa, "b" ülkesi gelirini üçe katladığına göre, tabii ki, "gelişme gösteren bir ülke"dir, ama "b" ülkesiyle arasındaki fark, GSMH/nüfus ölçütüne göre 6 bin dolardan, 27 bin dolara çıkmıştır. İşte o "b" tipi ülkeler 40 yıla yakın zamandır resmi literatürde "gelişmekte olan ülkeler" arasındadırlar. Yani hallerine şükretmelidirler!)

Kısacası, 1990’larda artık dünyanın (yerkürenin) tamamı 1. Dünya’nın olma yoluna girmişti. Perestroyka’cılar “globalizm” tekrarlayıp dururken oralı olmayan Batı, onların ve sistemlerinin sahneden çekilmesiyle, birdenbire terimin de, sürecin de sahib-i aslisi oluverdi. Kendisini sürecin sahibi görmek, gerçekte küre’nin sahibi görmek demekti, zira süreç o küreyi çıkarlarına gitgide daha fazla ramediyordu. Kendisini küre’nin tek sahibi görünce, dünyaya ilişkin her şeyin başına bir küresel sıfatı ekleyiverdi. Tam bir işveren mantığıyla. Tıpkı, bir holdingin kendi adını, logosunu (örneğin "Sa" ekini veya Koç boynuzunu), ya da ondan türemiş reklamvari sözü sık sık tekrarlayıp, olur olmaz kullanması gibi. Böylece sözcük de, kavram da –her türlü suret-i haktan diskuruna rağmen– propagandif ve ideolojik bir kimlik kazandı.

Küreselleşmeyi nesnellik saymak, kapitalizmi ebedi görmektir. Fukuyama şarlatanlıkta herkesten atik davranıp, kapitalizmi tarihin sonu ilan etmişti, ama sonradan "aile kurumunun manevi öneminden, toplum için ne denli elzem olduğundan" söz ederek, ailenin çözülmesini toplumdaki en önemli sorun gibi görmeğe başlamakla, en sıradan Amerikan orta sınıf yakınmalarını tekrarlar oldu.

Kapitalist ideolojiden yana olmadığı halde, "küreselleşme" sözcüğünü teknolojik ya da nesnel bir ekonomik terim diye algılayanların, sürece bir de –yukarı da sözü edilen– "çıkarlar sorusu" açısından bakmalarında yarar vardır. Süreç ne nesneldir, ne de kendiliğindendir. Yukarıda saydığımız uluslararası elit ve onların izleyicileri tarafından bilerek, planlanarak yönlendirilmektedir.

PROTESTOCULAR KİM ?

Küresel sözcüler Seattle’dan, Melbourne, Göteborg, Cenova, Doha ya da Ottowa’ya kadar protesto gösterileri için gidenlere "anti-globo’lar" diyorlar. Bu sözcükte hem o Amerikan kısaltmacılığı var, hem de belli bir pejoratif içerikle kullanılıyor, yanına "sorumsuzlar, çılgınlar, teröristler" gibi olumsuzlama sıfatları ekleniyor. Karşıtlarına "anti-globo" diyenlerin, kendileri için "biz globolar" dediklerine rastlamadım; oysa öyle demeleri gerekir, karşıtları "anti-globo" ise, kendileri "globo" oluyorlar.

Ama protesto hareketine katılanların bir bölümü terimin kısaltılmamış şeklini de benimsemiyorlar, ister uzunu, ister kısası olsun, terimin medya tarafından icat edildiğini söylüyorlar. Asıl kendilerinin küresel nitelikli bir hareket yarattıklarını, çünkü Güney ile Kuzey’i eylemde birleştirdiklerini söylüyorlar. Geliştirdikleri hareketin ilk çekirdeğinin büyük ölçüde Güney’de oluştuğunu, hatta adında bile "küresel" sözcüğünün bulunduğunu, bir çok örgütlenme biçimleriyle, iç işleyişlerindeki demokratizmin, bir çok uygulama prensibinin Güney’den alındığını, yani bir anlamda kapitalizmin küreselliği –finans, emtia ve kültürel öğelerle– Kuzey’den Güney’e doğru yayılırken, o sürece karşı oluşan hareketin Güney’den Kuzey’e yayıldığını savunuyorlar.

Küreselciler, o kentlere giden protestocuları bir takım asosyal ve bireysel kişiler saymaktadırlar. Oysa o kentlerdeki on binlerce göstericinin büyük çoğunluğu sayısız sendikanın, kooperatifin, tarımdaki örgütlenmelerin, diğer meslek örgütlerinin ya da kısaca NGO denilen devlet dışı –gönüllü— kuruluşları n temsilcileridirler, yani salt kendi bireysel tutumlarını ifade eden kişiler değildirler (örneğin, Türkiye’den anti-MAI katılımcısı kuruluşların listesine bakıldığında, kaç milyon kişiyi temsil ettikleri görülebilir.) Ayrıca, sözü edilen meslek kuruluşlarından başka, çeşitli ülkelerde bu hareket için ya da başka kampanyalar için oluşmuş örgütlenmeler ya da politik nitelikli gruplar da hareket içinde bulunmaktadı r. Bu nedenle, hayli heterojen nitelikli bir yapı içinde eylemi dejenere edici bazı öğelerin bulunmadığı nı iddia etmek gerçekçi olmaz; ne var ki, o öğeler geniş kapsamlı yapıyı ve onun asıl niteliğini ne temsil eder, ne de belirler. Sadece medya için hareketi karalama vesilesi oluşturur. Ben kişi olarak küreselleşmeyi, sosyalist deneyin başarısızlığa uğraması ndan sonra, ideolojik içerikli ve kapitalist nitelikli bir tırmanış diye gördüğümden "küreselleşme karşıtı" terimini yadırgamıyorum, çünkü anti-emperyalist mücadele olarak görüyorum. Kanımca, "asıl küreselciler biziz" diye terimi emperyalistlerden kapmağa gerek yok. "Sen mi gerçek küreselcisin, ben mi?" diye tartışmak, küreselleşmenin süreç olarak da, terim olarak da gerçek anlamını, içeriğini bulanıklaştırır. Hedef kesin ve belirgin olmalıdır; küreselleşme emperyalist kavramla yan yana algılanmalı, sözcük sürecin asli sahiplerine bırakılmalıdır, aksi halde, "emperyalist küreselleşme" ile "anti-emperyalist küreselleşme" gibi kavramlar ve terimler kullanmak gerekir ki, bu da kavram kargaşasından başka bir şeye yaramaz. Verdiğimiz mücadele sonuçta siyasal bir mücadeledir ve siyasal erekler içindir, siyasette ise bulanıklık ve müphemlik zarar getirir. Küreselleşme sözcüğünün sahipleri başkalarıdır.

Mücadele biçimlerine gelince, literatüre ağ (network) örgütlenmesi ve ağ savaşı (netwar) diye yeni yeni giren bir tarz var. Her biri "nodül" olarak nitelenen temel birimlerin, hiyerarşik olmayan, uluslararası yatay ilişkilerinden ve beraberliklerinden meydana gelmiş yaygın bir ağdır bu. Sadece küreselleşme karşıtı eylemlerde değil, uluslararası kampanyaları n açıldığı çeşitli barış, çevre, insan hakları konularında sayısız ulusun yurttaş örgütlerinin, saygın şahsiyetlerinin –hatta kara mayınlarını yasaklatma kampanyası örneğinde olduğu gibi, bazı devletlere ait resmi kurumların da– iradesini eylemde birleştirebilmektedir. Temel birimleri oluşturan nodüller kendi içlerinde değişik örgütlenme biçimlerine, işleyiş yöntemlerine, demokratizm uygulamalarına sahiptirler.

Bu yazının konusu sözünü ettiğimiz hareketi incelemek olmadığı için ayrıntıları içermiyor. Ama hareket ne denli önemli olursa olsun, "enternasyonalizmin yeni biçimi budur" türünden bir ikame arayışı, daha çok hayırlar’da birleşmiş, evet’leri belirsiz, hedefleri farklı farklı bir birliktelik için çok erken, yersiz ve fikriyatsız bir yakıştırma olur, diye düşünüyorum. Örneğin, hareketin içinde yer alanlardan hangi sınıf güçlerinin (örgütlerinin) liberal ekonomiye (pazara) karşı olduklarını bilmiyorum, kapitalizmi aşıp, aşmama konusundaki yaklaşımları konusunda bir fikrim yok.

Ama bu hareket, kapitalizme karşı alternatif getirme, kapitalizmi aşma hedefinin nerdeyse bütün düşünsel çabalarını içinde ve çevresinde barındırdığı ya da dikkatlerini üzerine çektiği için, içinde bulunduğumuz reel sosyalizm sonrası, tek kutuplu dünya evresinde sadece eylemin değil, düşüncenin de gelişmesine önemli katkı yapacaktır. Çünkü toplumsal düşünce, verili durumun isabetle gözlemlenip, bilimsel şekilde analiz edilmesinden doğan vargılardır ve oradan hareketle geleceğe yapılan projeksiyondur; başka bir deyişle, toplum pratiğinin zihinsel düzlemde üretilmesi ve geleceğe doğru yöneltilmesidir. Marksizm sadece 19. yy. kapitalizminin analizi değildi (o, siyasal ekonomi bileşeni idi), aynı zamanda işçi sınıfının damgasını vurduğu sosyal hareketlerin ve devrimci başkaldırının da gözlenmesinden çıkan düşünsel projeksiyondu. Günümüzün devrimci sosyal kuvvetlerinin analizinden ve toplumsal arenadaki dizilimlerinin gözlemlenmesinden çıkacak günümüzün projeksiyonları da düşünsel gelişmenin asli öğelerinden olacaktır. Bu nedenle, hareket, düşünsel gelişmeye yapacağı katkılar bakımından da büyük önem taşımaktadır. Ama bugünkü haliyle onu abartma eğilimlerine katılmıyorum. Ne denli organize nitelik taşırsa taşısın, hâlâ da kendiliğinden gelme niteliği ağır basmaktadır, yarın sönüp gitmeyeceğinin bir garantisi yoktur; sağlamlaşmanın ve kökleşmenin güvencesi ise ancak düşünsel muhtevayla sağlanabilir, çünkü tarih, düşünsel fikriyatı bulunmayan, ideolojik yönelimi belirsiz sosyal hareketlerin sönümlenip gittiğine dair örneklerle doludur.

Uluslararası kapitalizmin sözcüleri, yukarıda kısaca değindiğimiz ve çok değişik biçimleri içeren bu yaygın ağ modeli ve ağ mücadelesi için, "Görüyor musunuz, karşıtlarımız da küresellikten yararlanıyorlar, İnternet kullanıyorlar," diyorlar. Bu bir çarpıtmadır. Küreselleşmenin yukarıda vurgulanan ve herkese değil, kapitalizme ait olan niteliğini örtüp, onu teknoloji ve İnternete indirgemektir (kaldı ki, İnternet’in de hamiyet amacıyla değil, pazar için yapıldığı, güneşin batmadığı yerküre üzerinde, İnternet sayesinde pazarı 24 saat açık tutarak yapılan pazarlamanın payıyla ortaya çıkmıştır. Kapitalizm merkezleri "küresel, küresel" derlerken, küreden 24 saat boyunca nasıl yararlandıkları anlaşılmıştır.)

SÜRECİN BİLEŞENLERİ

Küreselleşmenin biri birine sıkı sıkıya bağlı boyutları, ekonomik, teknolojik, toplumsal, siyasal ve kültüreldir. Yaşanılan bütün fenomenler, bu başlıklardan birisi ya da birkaçı kapsamındadır.

Küreselleşmenin ekonomik anlamını yeterince vurguladığımı sanıyorum. Bunun toplumsal yansıması eşitsiz gelişmenin sonuçlarıdır, yeryüzünde bölgeler arasında, uluslar arasında ve pek çok ulusun kendi içindeki sınıf ve katmanlar arasındaki dengesizlikleri arttırmasıdır. Ama daha önemlisi, süreçten mağdur olan kesimlerin, yarar sağlayanlara karşı pazarlık, direnme ve mücadele olanaklarını daraltmasıdır. Bu, uluslar için böyledir: küresel kapitalizmin temel örgütleri olan IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü (WTO) karşısında Türkiye’nin düştüğü çaresizlik yalnızca bize özgü sanılmamalıdır. Belirli aralıklarla IMF şu kadar milyar serbest bıraktı diye müjde verenler, o borçların faiz oranlarından hiç söz etmiyorlar, o anaparaların ve faizlerin ödenmesi için ne bedeller ödeneceği konusunda kamu oyuna bir açıklama yapmıyorlar, "niyet mektubu", "stand by anlaşması" gibi terimleri yineleyip, asıl içeriği laf kalabalığı na getiriyorlar. Alınan o kredilerin faiz oranlarını kaç kişi biliyor? Küreselleşmenin devleri karşısında boynu bükük ve eli yukarıya dönük ulusların direnci yok da, o ülkelerdeki çalışanların ağırlaşan yaşam koşulları karşısında mücadele güçleri mi var?

Hatta küreselleşmenin kaymağını yiyen ulusların çalışanlarının toplu pazarlık ve yeni sosyal haklar için mücadele olanakları mı var? Tersine, oralarda bile sosyal haklar habire budanıyor (bu operasyonlar da büyük ölçüde sosyal demokrat hükümetlere yaptırılıyor), sendikaların önemi azalıyor, grev silahı paslanıyor. Kısıtlamalar karşısında sendika liderleri demeç veriyorlar, kimseyi inandırmayan tehditler savuruyorlar, gösteri yürüyüşleri düzenliyorlar, ama yollar yürümekle gerçekten de aşınmıyor. Halk o uygulamalara ya tepki göstermiyor, veya ilk seçimde, muhalefettekileri hükümete getiriyor. Ya merkez sol yerine, merkez sağ çoğunluğa geçiyor, değişen bir şey olmuyor, veya merkez sağ düşüyor, sosyal demokratlar hükümet oluyor, hakları daha fazla kısıtlıyorlar, sendikaların çoğu sosyal demokratların elinde bulunduğu için, ya seslerini çıkarmıyorlar veya zevahiri kurtarmak için bir takım demeçler veriyorlar. Buna rağmen, küreselleşmeden ülkelerdeki çalışanların hiç yararlanmadığı söylenemez, ama aslan payını alanlar tabi ki, onlar değil.

Küreselleşmenin teknolojik boyutu uzay teknolojisinin uydu aracılığıyla yapılan iletişim, meteorolojik bulgular, vb. gibi sonuçlarıdır, elektronikteki gelişmelerin getirdiği otomasyondur, robot kullanımında atılan adımlardır, gerek sanayide gerek hizmet sektöründeki yaygın bilgisayar kullanımıdır ve insanların yaşamındaki iletişim olanaklarıdır. Ama tüm bu teknolojik ilerlemelere ve otomasyona rağmen, işgücünün kol emeği kısmı olanca ağırlığını korumaktadır. Kol emeği derken, sadece emek yoğun sektörlerdeki kol emeğini kastetmiyorum, yüksek teknolojinin kullanıldığı alanlarda da zihinsel emeğin artan önemi ne olursa olsun, kol emeğinin, sanayide, tarımda, dolaşım ve hizmet sektöründeki belirleyiciliği ortadadır.

İnsanlarda genel olarak bir teknoloji tapıncı vardır. Sadece bugün değil; yüz yıl önce de vardı. Kişinin, teknolojik buluşlardan genellikle gözü kamaşır. Yakınlarda ise “sibernetik çağı” abartması ile bu tapınç özellikle bizde daha ileri boyutlara vardı; örneğin, insanlığın artık “sanayi toplumu çağından” çıkıp “bilgi toplumu çağına” girdiğini, kol emeğinin önemini yitirdiğini, literatürde "sofistike" denilen, son derece gelişkin, son derece yüksek teknolojinin artık kol emeğinin önemini ikinci plana ittiğini, geleneksel sanayi dallarının modasının geçtiğini söyleyen görüşler çoktur. Elbette bir sürece mevcut durumuyla (statik olarak) değil, gelişme trendi hesaba katılarak, dinamik içinde bakılır ve bugün ne olduğundan çok, yarının ne olacağı üzerinde durulur. Ama bu yaklaşımdaki abartı payının da üzerinde durmak gerekir. Bu tür düşünce orta ve üst katmanlara mensup insanlarda belirgindir. Hemen hemen tamamımız ya hizmet sektöründeyiz ya da sanayicilerimizin "reel sektör" dediği alanda zihin emeğiyle çalışmaktayız. Büro çalışması tabii ki bilgisayarsız olamaz; gerek büroda, gerekse sanayi dallarında artık makineler de elektronik programları gerektiriyor; bu nedenle, bilgisayarı kullananlar değil, ama programları hazırlayanlar, eskiden dilimizde "elektronik beyin" denilen beyinin, hakiki (insan) beyinleridirler ve varılan aşamada belirleyicidirler. Gelgelelim, teknolojik gelişim konusunda yenilediğim gibi, bu olgu –en azından, manifaktür üretiminden çıkılalı beri– sürecin her evresinde böyleydi, teknolojide ve kullanımında, zihin ve kol emeği arasında (ve her ikisinin de kendi içinde) adı konulmamış bir hiyerarşi vardı: a) o makinelerin üretiminin tasarımında görev alanların (makine yapan makineyi tasarımlayanların) zihin emekleri, b) o makineleri üreten kol emeği, c) o makineleri çalıştıran işletmeci ve mühendisin zihin emeği, d) o makineleri kullanan işçinin kol emeği, e) üretilmiş ürünlerin dağıtımında ve pazarlanmasında hem zihin, hem kol emeği olmadan üretim yapılamazdı. Otomasyon süreci sibernetikle başlamamıştır; hiç değilse buharlı makinenin icadından bu yana öyledir. Teknolojik gelişimin her basamağında kol emeğine olan gereksinim azalmıştır. Makinedeki her gelişim adımı ya ayni hacimdeki üretim için gerekli kol emeğini azaltmak, veya aynı toplam kol emeği ile üretimi arttı rmak, yahut da aynı kol emeği ile kaliteyi yükseltmek demektir. Her üç durumda da birim ürün başına düşen kol emeği süresi azalmaktadır.

Sanayi çağında dün de, bugün de üretim süreci piramidinin tepesinde –ister patent almış icat sahipleri, gelişkin teknoloji tasarımcıları veya araştırma projelerinin yürütücüleri, ister yazılım (Microsoft) yaratıcıları olsun– zihin faaliyeti bulunmuştur. Sanayileşmiş ülkelerde kol emeği istihdamı azalmamıştır, sadece emek yoğun işler giderek daha fazla –yasal veya yasa dışı– göçmen işçi istihdamına kaymaktadı r. Avrupa’da haftalık çalışma süresinin 2 veya 1 saat kısaltılmasına karşı özel sektörün gösterdiği büyük direnç, kişi başına azalacak iş saatinin ek istihdamla telafi edilme zorunluluğunun getireceği maliyetten dolayıdır.

Küreselleşme savunucularının bir başka argümanı da, "küresellik karşılıklı bağımlılık ilişkileridir" şeklindeki tarifleridir. Bu bağımlılık yeni değildir. Sosyal işbölümü günümüzden çok önce uluslararasılaşmıştır, üretim süreci uluslar arası bir süreçtir, Transval’daki, Urallar’daki maden işçisinin, denizyolu ya da demiryolu işçisinin, metalurji işçisinin emeği olmadan, Manchester fabrikalarının makineleri imal edilemezdi, Avustralya’daki tarımcı koyun beslemeden, Manchester’da ünlü İngiliz kumaşları dokunamazdı, ama bu bağımlılık (uluslararası sosyal işbölümü zorunluluğu) yüz yıl önce de vardı. Rusya’nın, Orta Asya’nın, Sahra’nın doğal gazına mı bağımlıyız? 1956’da Abdülnasır Süveyş Kanalı’nı kapattığında, Eden hükümeti asker göndererek, Kanal’ı prestij için mi silahla açtırttı? Ya da 1973’de petrol krizi çıktığında, Avrupa’da otolar, kalorifer kazanları, hatta termik santraller yakıtsız kalmadı mı? O bağımlılık doğal gaz bağımlılığından daha mı azdı? Veya doğal gazı Sovyetler Birliği Batı’ya pompalarken küreselleşme yoktu da, o yıkıldıktan sonra mı ortaya çıktı?

Karşılıklı bağımlılık argümanının bir başka yanıltıcı ve demagojik yanı, eşitler arasında bir bağımlılık izlenimi vermesidir. Sanki arkadaşlarımıza, yakınlarımıza söylüyoruz: Ben sana bağımlıyım, sen bana bağımlısın. Oysa sözünü ettikleri bağımlılık, eşitler ya da birbirine yakınlar arasında değildir, eşitsizler arasındadır, birbirleriyle ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel bakımdan uçurumla ayrılmışlar arasındaki bağımlılıktır.

Ve nihayet, "küresel, küresel" derken, sanki tek bir küre varmış sanılmaktadır. Tek olan küre jeodezi ve jeomorfolojideki küredir. O küre üzerinde tek bir dünya yoktur, çeşitli dünyalar vardır. Ruanda’da hala Milat öncesinde kalmış yaşamlar vardır. Son zamanlarda Afganistan’dan gördüğümüz manzaralar –ellerindeki silahlar hariç– acaba kaçıncı yüzyıldan kalmıştır? Oralardaki ilkellik ile Silicon Vadisi’ndeki, NASA’daki teknoloji gelişkinliğini, oralardaki yaşam tarzı ile Las Vegas’daki ya da Leman Gölü kıyısındaki –biri çok gürültülü, öteki çok dingin ihtişamı yan yana koyabilir miyiz? Sadece binlerce kilometre mesafede mi bu farklar var? Bir milyara yakın nüfusuyla Hindistan, hem kabul edilemez yoksullukların, etnik ya da dinsel çatışmaların ve totem çağından kalma "ineğin kutsallığının" diyarı, hem de Federal Almanya’ya binlerce bilgisayar programcısı işgücünü ihraç edebilecek bir ileri teknoloji ülkesi.

***

Küreselleşmenin siyasal ve kültürel boyutlarını da irdelemek gerekiyor. İlerki sayılarda ayrıntılarına gireceğim. Ama benim asıl ve en çok önemsediğim boyut kültürel boyuttur. Şimdilik, kısaca, şunu söylemem yararlı olabilir:

Hollywood’un, MTV’nin, show business’ın, sadece ticari değil, siyasal ve kültürel kampanya siparişlerini de alan Madison Avenue’nün, McDonald’s’ın, Coca Cola ya da Pepsi Cola’nın (ve onların starları Michael Jackson ile Madonna’nın) veya sesiyle ve dekoltesiyle yeni çıkan Britney’nin tüm dünyaya yayı lması, bütün bu Amerikan kitle kültürü sığlığının yeryüzündeki farklılıkları, kültürel çoğullukları düzleyip, sıradanlığı, yozluğu, bencilliği, yabancılaşmayı aşılaması, insanları yüz yıllardır bir arada tutan dokunun manevi ve kültürel değerlerini ezip geçmesi, parayı, menfaati, en üste çıkararak, toplumdaki dayanışma ruhunu, yardımlaşma duygusunu, birliktelik güdüsünü ve sevgi bilincini tehdit etmesidir. Elbette, insanlığın biriktire geldiği değerler kolay uçup gitmez, ama küreselleşmenin insanlığa parlak bir gelecek vaad ettiğini ileri süren eğilim, insanın bugünden çok önce homo economicus haline getirilmesinin küreselleşme denilen süreçte yapacağı daha ileri erozyonu kutsuyor demektir.

Siyasal İslam ve siyaset

Din kafa karıştırmaya devam ediyor. Sadece kişilerin, yerel toplulukların değil, bütün dünyanın kafası karışık. Bütün dünyada siyaset dine ayırdığı yeri genişletti. Düşünce ve dikkatler din üzerine yoğunlaştı. Ortalık din analizinden geçilmiyor. “İnsan kendine yine dinden mi bakmaya başladı?” sorusu akıllara takılıyor. Evrensel ve yerel ölçeklerde yaşadığı mız olay ve olguları dinle açıklama modası tehlikeli biçimde gelişiyor. İki yönüyle de tehlikeli: hem dinden, gereğinden çok şey bekleniyor; hem de gereğinden çok şey dinden biliniyor.

11 Eylül’den sonra durum daha da vahimleşti. Dünya sanki Cami ile Kilise arasında ikiye bölündü. İslam temelinde yükselen Doğu uygarlığı ile Hrıstiyanlık temelinde yükselen Batı uygarlığı arasında çıktı çıkacak bir savaşı önlemek için herkes seferber oldu. Müslümanlık bu çatışmada gerici, Hrıstiyanlık ilerici addedildi. Laik, modern kafalı herkes –bu kafada ve bu kafadan ibaret solcular da– doğal olarak Batı’nın yanında yer aldı.

Dinlerin hayal perdesinde görünen dünyadan bakınca İslam “terörist”, Hrıstiyanlık “barışçı” görünebiliyordu. Müslümanlar terörist mi oluyorlar...? Niçin? Ulema, İslamı bu açıdan deşti, terörizm görünmedi. Ne göründü? Elbette “kardeşlik”! Doğu-Batı kardeşliğini savunmak ve kanıtlamak Müslümanlara düştü.

Bu “kardeşlik” de nerden çıktı demeyin. Elbette Vatikan’dan çıkmadı. Pentagon’dan çıktı. “Kardeş olunduğu” dayatıldı, istersen inanma ve kanıtlama... Usame ve Taliban, “Boşver kardeşliği!” demenin neye malolacağını görmek ve göstermek için kendilerini yaktılar. Türkiye kendini bu ateşten uzak tuttu ve kurtuldu.

Kurtuldu elbette. Ama nasıl kurtuldu? Bunu da kendi söyleyecek değil ya, ABD söyledi: Teröristler “tarım zararlısı” oluyorlar. Tarım zararlılarıyla (haşereyle) en etkin savaş, onları yiyen başka böceklerle yapılıyor. Biz bunu yapıyoruz dedi Pentagon.

Sol, “halkın afyonu” demiş geçmiş. Geçmiş mi sahiden? Bu kadar basit mi? Niçin o halde bir türlü üstesinden gelinemiyor? Üstesinden gelinmedikçe dinin de üstesinden gelinmesini zorlaştıran başka bir gerçeklik mi var? Afyon hangi toprakta bitiyor? Diderot’ya, “Safsata yığını olduğunu görüyorum, ama savaşılması en zor şey olduğunu da görüyorum,” dedirten “derinlik” ne?

Önünü arkasını düşünmeden yaftayı yapıştırmak kolay: gerici, softa, fundamentalist… Kişinin yanılgısı mıdır din? “Afyon” nedir?

Kişi varlık koşullarıyla doğrudan ilgili olmayan şeylere bağlanmaz. Kişinin kendini aldatmasının da bir gerçekliği vardır. Totemleştirmeye, onu yok olmaktan kurtaran “şey”lerden başlamış olması “akılsız” dediğimiz softanın bunu söyleyenden daha “akıl”lı olduğunu gösterir. Çünkü zaten kendisi akıl-varlık’tır.

Elbette “tanrı” soyutlamasına bakınca kişinin aklından şüpheye düşmek mümkün. Ancak bu da o kadar basit değil. Tanrı, kişi için katmerli bir soyutlamadır; ondan önce yaptığı ve altında kaldığı soyutlamalara bakılmalı. Bunlardan en ağırı, devlettir. Devletle ve dinle kendini kandıran kişi varlığının koşullarını garanti altına almaktadır.

Hayat örnekleriyle doludur. Dindar halkın dindarlığı tam bir aldatmacadır. Burjuvazi dinin elinden iktidarı tümüyle almaya kalkıştığında ortada kutsal diye bir şey kalmamıştır. (Fiyodor Mihailoviç aklını buna taktı, Dostoyevski oldu...) Hatırlayalım. Fransız devrimcileri bunu denediler, gözüpekler dindar halkı kilisenin üzerine sürdüler. Halk dünden razı. Ortalıkta “kutsal” hiç bir şey bırakmamacasına yakıp yıktı. Allahtan korkmayan devrim önderleri, kutsal olan her şeyin elden gitmekte olduğunu çabuk görüp çarkettiler: halktan korktular. Halk kutsalı devirmeye başlamasın, özgürlük gündemdedir; sıra çabucak devlete, mülkiyete gelecektir. Bunu anladılar. Kendisi de kutsallığın ve kutsalların ardında iş gören laik devlet demokrasiyi dinin tasallutundan korumaktadır. Bunun için, dine inananlar olması gerekir. Laik devlet de bunu ister.

Dindar olan kişi akılsızmış! Devlet ve sınıfı (epeydir, burjuvazi) öyle olsun isterdi elbet ama kazın ayağı hiç de öyle değil.

Din elbette afyondur, uyuşturur, ama uyuşmaya gereksinmesi olanı uyuşturur. Derdi olan, bitmez çilesi olan, açmazda olandır dinde kendini bulan. Hatırladıkça, üstüne düşündükçe insanı çıldırtan bir gerçekliğin üstesinden öyle gelemiyorsa, böyle gelebileceğini sandığı için insanı aptal, gerici yerine koymak “fazla akıllı”lık değil de nedir?

Kimdir bu “akıllı”? Arkasındaki sınıftan bağımsızmış gibi görme gafletinden asla kurtulamadığımız devlettir bu en akıllımız. Modern toplumda kendine “dinsizim” demesi, arkasındaki sınıfın cinliğidir. Dinsizliği, dini korumak, kullanmak ve kendine inandırma imkanlarını geniş tutmak içindir. Din insanın gereksinmesi olmaktan çok, devletin insana karşı gereksinmesidir. Devlet –en laik olanı en başta olmak üzere– bunu bilir. Dinden kurtulan toplumun aynı zamanda devletten de yakasını kurtarmış bir toplum olacağını görmeyecek kadar kör değildir. Yaşanmış bütün devrimler bunun böyle olacağının somut örneğini sık sık verdiler. Laik devlette dindar kişi, devlet hakkındaki yanılsaması sürdüğü için dinle ilgili yanılsamasını sürdürür. Kendini devletle vurduğu gibi, bir de dinle vurur. Kendinde olan şeyi kavramakta yetersiz kaldıkça, kendi karşısına kutsal ya da resmi bir maskeyle dikilmiş yalana inanmakta mahareti artar. Halka önce hayatın gerçekliği içinde egemen olmuş bir sınıf ayrıca devlet ve dinle bu egemenliğini pekiştirir. Dindar kişinin tanrıya teslimiyeti, yoksulun devlete, sömürülen insanın patrona teslimiyetinden, bu teslimiyetin bilinçte uğradığı kırılmadan başka bir şey değildir. Kısaca, dindar kişi asla akılsız ve aptal değildir. Hayatta kalmanın yolunu bilir.

“ÖYLE” ANLAŞILIR DİYE “BÖYLE” KONUŞMAK

Elbette insan inanmakla, inandırılmakla ebediyyen teslim alınmış olmaz. Hakim sınıf hep uyanık olmak zorundadır. Nasıl, patron olarak, işçinin nesnel zorunluluklardan dolayı kendine çalışmasıyla yetinmiyor, bunu severek ve inançla yapmasını istiyorsa, böyle olsun diye kültürden sanata varolan bütün incelikleri kullanıyorsa, kişinin dine bağlılığının kaba biçimleriyle de yetinmez.

Modern hayatın “akıl”lısı modern devlet ve modern sınıf “dindar”a bakıp cahil cemaati, insanlaşmamış sürüyü görmektedir. Gördüğünden tiksinmektedir. Kapitalizmin ilk dönemleri hatırlansın. Patron işçiden gerçekten korkmaktadır, tıpkı bugün fundamentalist dindar kişiden korktuğu gibi. Modernleşmesi de bu çizgi üzerindendir. İşçiyi, korkulmayacak hale getirmek için istek ve iradesi dışında girdiği yoldan, bildiğimiz demokrasiyi çıkarmıştır. Dine bağlılığın kaba biçimlerinden kurtulmak için de istek ve iradesi dışında girdiği yoldan laik devleti çıkarmıştır.

Modern aydının da bir kusuru burdan tezahür etmiştir. Bağnaz dindar kişinin telef edilmesinden yeise kapıldığı falan hiç yoktur. Çünkü o, onun gözündeki aptaldır, vandaldır, teröristtir, uygarlık dışıdır. Devlet ona rafine bir din vermiş, o almayıp kendi karanlığına bağlanmıştır. Başına geleni de, geleceği de haketmiştir! Sağdan da bakılsa, soldan da, görünen Ortaçağdan “çağımız”a aksetmiş bir gölgedir. Ondan kurtulmak gerekir. Marksist olup da böyle düşünenler az değil. Dinle mücadeleyi laik devlet konseptine terkettikleri için yanılıyorlar. Halkın dininden devletin dinine geçmenin kendi işlerini kolaylaştırdığını sanıyorlar.

Asıl yanlışlık budur işte: insan denilen özel varlığa kendi ölçünü giydirip onu mutlaklaştırman. Kimsin sen? Önce onu soralım.

11 Eylül’den sonra modern kafanın –aklın– dünya yoksullarının öz savunmasına karşı geliştirdiği polemik girizgahı, “Taliban’ı desteklediğim sanılmasın” klişesine dönüştü. Emperyalist kapitalizmin yarattığı dünya çapında haksızlığa elbette itirazı var ama, aman bu itiraz Taliban’dan taraf olma gibi anlaşılmasın...

Vasat adam budur işte, “öyle anlaşılır” diye “böyle” konuşan. Bu elbette “böyle” düşünmekten kaynaklanan bir şeydir.

Bu yanlış nasıl düzeltilir?

Önce şurdan başlamalı: Emperyalizm yaşama eylemini olduğu kadar öldürme eylemini de bütün yeryüzünde sıradanlaştırdı. Her yıl yüz binlerce insan, dünyanın şurasında burasında, kapitalistlerin çıkarı için öldürülüyor ama lafı bile edilmiyor. Ölüm kavramının dehşetengiz içeriğinden eser yok. Gerçek ölümler, fotoğraf sanılıyor. Nerdeyse kamera şakası. Afganistan‘da cömertce kullanılan misket bombalarının içinden küçük futbol topu ya da taş bebek şekli verilmiş, düştüğü yerde durup da dokununca patlayan başka bombalar çıkıyor! Ölümü bu kadar sıradanlaştırdıktan sonra, Taliban’a şaşmak niye? Elbette terördür, vahşettir, kadına, kız çocuğunun geleceğine, insana kasteden kudurgan bir gericiliktir. Fakat gökten zenbille inmemiştir. Emperyalizm tarafından beslenip üretilmiştir. Öyle her şey kendi karşıtını üretir anlamında değil, basit ve doğrudan anlamında Taliban’ı ABD örgütlemiştir ve bu nitelikleriyle örgütlemiştir. Dönüp kendi elini ısırınca kendi köpeğini tekmeleyen kişi ne kadar masumsa, demokrasiyi ve özgür hayatı kurtarmak için köpek soyunu yeryüzünden kaldırmaya soyunan ABD’nin giriştiği savaş da o kadar haklıdır. Bu savaşı haklı bulup destekleyenlerin ilgisiz kaldıkları şey, kendi hikayeleridir.

Taliban zorba imiş. Bir hareket, örtüsü din olduğu için değil, gerçeği öyle olduğu için zorbalığı içerir. Örtüsü başka bir şey de olabilir. Milliyetçilik olabilir, “laiklik” olabilir, sömürgeci “medeniyet”çilik olabilir, AB’cilik olabilir... Zorbaysa eğer, kendinde zorbadır.

Kendi nedir?

Sınıftır. Ordan ve şimdiki hal bağlamında bakalım: TÜSİAD sömüren sınıfın en rafine düşüncesini taşımaktadır. Yayınladığı demokrasi ve özgürlük raporlarıyla gönlünü çalmadığı solcu Türkiye’de kalmamış gibidir. TÜSİAD’a bakarak kendi düşüncesini gözden ve elden geçiren “Marksist” sayısı hiç de az değildir. Oysa TÜSİAD’dan özgürleştirici modeller ummak ahmaklığın, akılsızlığın ta kendisidir. Sömürü zorbalığı TÜSİAD’ın “konusu” değil, “işi” olduğu için TÜSİAD, örtüsü modernlik olan kendinde zorbalıktır. şimdi ama demokrasiyi savunmakta, AB’cilik yapmaktadır.

Buna ne demeli? Her şey “değişim” değil mi? TÜSİAD da değişemez mi?

Bu yılanca soru insanı aklından bezdirecek kadar çok sık soruluyor. Soldan da soruluyor. Sebebi, özel olarak burjuva sınıf ve genel olarak sınıf mücadelesi ve bunların tarihi konusundaki cehalettir, aymazlıktır. Burjuva sınıfın siyasetinden, dolayısıyla da siyasetten hiç anlamamaktır. Burjuva sınıf pratik gereksinmesi üzerinde varolduğu için sorunlara pratik yanıtlar verir. Pratik gereksinmesi şart kıldığı zaman solun dudaklarını uçuklatan cevaplar verdiği bilinmez bir şey değildir. Bazan Kürtler için “Bask modeli” önererek Kürtleri; bazan mevcut çerçeveyi parçalayan demokratik açılımlar önererek demokratları; bazan devleti çok çok küçültmeyi önererek liberalleri ve bazan da, tarihin özel bir bağlamında burjuva sınıfa atfettiği hasletlerden dolayı Marx’ın haklı çıktığını söyleyerek Marksistleri şaşırtır.

Şaşırmamak için, “kendi cevabı” olmak gerekir!

Dini, kişilerin onunla kurdukları bağın biçim ve dozuna göre tasnif Türkiye solunun bir yöntem zaafıdır. “Gerçek ve doğru din”, “Gerçek ve masum dindar” edebiyatı budur. Öte yanda “siyasileşmiş din” bulunur. Dini siyasileştirenler de, buna göre, “sahtekarlar”dır.

Ne demek dinde sahtekarlık ya da dinin siyasileştirilmesi? Niçin kötü? Kime zarar veriyor? Kime ne kazandırıyor? Sanatın, kültürün, sporun, edebiyatın, hatta toplumun siyasileştirilmesinden yakınmaktan ve patron/işçi ilişkisini siyasileştiriyorlar diye nice komünistin boynunu vurmaktan farkı ne? Şu veya bu faaliyetin siyasileştirilmesinden en çok yakınmanın siyasetten gelmesinin sebebi ne?

Çelişkiyi gerçek çelişki olarak yaşandığı yerde, yani gerçekleştiği yerde değil de, şu veya bu soyutlamadan geçerek yansıdığı yerde kavrayıp çözmeye çalışmak boş ve oyalayıcı bir gayrettir. Burdan sonuç çıkmaz. Çıkmayacağı görülmüştür. Bize, kendini dinden kurtarmış herkese, basit bir bağlanma gibi görünen dinin hakkından dinin üzerine giderek gelinmediğini gördükçe Diderot gibi hayıflanmamı z bu nedene dayanır. TÜSİAD’a vuracağınız bir fiskecik bile dini temellerinden sarsar. Dinin üzerine atom atsanız TÜSİAD’ın kılı kıpırdamaz... ucu kendine dayanıncaya kadar.

Dinden kurtulmak, kendini dinden kurtarmakla olmaz. Dinden kurtulanların çilesi mi bitiyor? Din her yerde var. Uydularla “gaipten” haberleşme çağında hala var. Çünkü devlet ve onun nezaretinde sınıf sömürüsü her yerde var. Dinin insanın doğasından geldiği, ona özgü olduğu iddiası –kuyruklu yalanı– bu yüzden hala bütün dünyada sürüyor.

Sınıflı, kapitalist bir toplumda yaşıyorsak, hayatiyeti olduğu için yaşamak ve ilerlemek zorunda olan her şey bu toplumun doğası nedeniyle siyasileşir. Çünkü devlet vardır ve ilerlenecek tüm yollar, ister siyasette olsun, ister sivil toplumda, bu devlet tarafından tutulmuştur. Komisyonunu vermeden ilerlemek ve “fazla” ilerlemek kimin haddine düşmüş?

DİNİN SİYASİLEŞMESİNDEN NİÇİN KORKUYORLAR

Birilerinin çıkıp toplumda var olan herhangi bir şeyin “siyasileşmesi”nden rahatsızlık belirtmesi durumunda, bu rahatsızlandığını belirtenin kim olduğuna ve niçin rahatsız olduğuna bakmak gerekir. Dinin kendisinden asla değil ama siyasileşmesinden rahatsız olmak, dinin şikayet olunan bağlamdaki gerçek-maddi rolünden başka bir şey değildir. Dünyevi bir role soyunmamış, böyle bir rolün örtüsü olma işlevine bürünmemişse dinden şikayetçi olunduğu görülmemiştir.

Dinin siyasileşmesinden korkanlar kendi sınıf iktidarlarının sarsıntıya girmesinden korkanlardır. “İlerleyen” her şey ve her toplumsal olgu iktidara doğru ilerler. İktidara doğru ilerlediği için siyasileşmektedir. Gürültü kopması için “ilerleme”nin illa merkezi iktidar kapılarına dayanması gerekmez. Yerel ekonomik alanların da her biri birer “iktidar”dır. Burdaki kalelerinin kimi hallerde bir bir düştüğünü gören büyük burjuva sınıfı “terslik var” diye bağırmaya başlar. Gübre, tohumluk, zirai ilaçlar dağıtan, zirai kredileri yönlendiren bir ilçe kooperatifinde dahi yönetimin el değiştirmesinin çetelesini tutar burjuva sınıf. Atölye açacaksın, Halk Bankası; traktör alacaksın, Ziraat Bankası. Bunların başında kim varsa ve niçin varsa, onları elinde tutmak ister burjuvazi. Binlerce ilçede, kasabada, köyde kıytırık bir bayiliğin bile büyük anlamı vardır. TOBB niçin vardır? Neden, yönetilmesi, başbakan Demirel’in, seçimle gelen Erbakan’ı yakasına yapışıp seçildiği yerden polis zoruyla attıracak kadar önem taşır? Şöyle “geçerken” bir görünüp kaybolmuş YDH bile Anadolu’da kök salabilmek için İbrahim Betil’in dağıttığı sigorta acenteliklerinden medet ummuştu. Bütün bu alanlarda cereyan eden “yaşama” yarışı, siyaset yarışıdır. Yüksek siyaset, eteklerdeki bu siyasetin toplamından başka ne olabilir ki? İsmet İnönü’nün, Süleyman Demirel’in siyasette neden o kadar uzun kaldıklarının sırrı buradadır. Menderes’e o şans –ya da hak– tanınmamıştır.

Kaldı ki, burjuva sınıf “imparator” değildir, ço- ğu zaman çuvallar. İki ayağının bir pabuca girdiği çok olur. Böyle olmasaydı zaten ebedi olurdu. Türkiye’de İslami hareket “şurda dursun” dendiği çok oldu ama o, konulduğu yerde durmadı. Sermayenin doğası bu. Küçüğü büyümek zorundadır. Büyümesi, büyümüş olanı zorlar. Gün gelir tepedeki iktidarını da zorlar. İslami hareket zorlamıştır, hem de iyi zorlamıştır. Öbürünün dönüp topluma, “Sömürme kavgası içindeyiz, benden yana ol,” diyecek hali yoktur ya; bu nedenle, “şeriat tehlikesi” demektedir. Bu devlet ve bu cumhuriyet ve onun kurulurkenki yükselen burjuva sınıf dayanakları bu “şeriat tehlikesi”nden, o bir tehlike olduğu için değil, “arkası” tehlike olduğu için korkar. Onun için de, olmadığı yerde “tehlike” icad eder. Arkası, paradır çünkü, şakaya gelmez.

Burjuva sınıfın siyasileşmiş İslamla kavgası sol düşünceyi neresinden avlar, avlamıştır, avlamaktadır bir de buna bakalım.

Solun din-toplum-devlet ilişkileriyle ilgili süreçlere kendi özgün açısından bakabilmesi, kendine ait bir sol düşünce evreninde deviniyor olmasına bağlıdır. Gözlük camının buğusu böyle kalkar.

Solun toplumdaki, “yaşayan” ve “ilerlemek” isteyen dayanakları da “siyasileşmek” zorundadırlar. İşçi sınıfı, örneğin, siyasallaşmadıkça sol nedir, solculuk nedir? O zaman, sanatın, müziğin, sporun okulun, kışlanın, sokağın siyasallaşmasından kim niçin yakınıyorsa, caminin siyasallaşmasından da o ve aynı nedenle yakınmaktadır. Korkulan, toplumun siyasallaşmasıdır. Korkan da siyaseti görünmez bir tekel olarak elinde tutan sınıftır. Toplumun siyasallaşmasının önüne konulan engeller, solun toplumsal dayanaklarının gelişmesinin engelleridir. Dinin siyasallaşması adı altında konulan sınırlar bütün alternatif ilerleme yollarını tıkamanın daniskasıdır. Türkiye’de 28 Şubat denilen şey başka nedir ki? Böyle bir ilişkinin –sırf sol da felsefi olarak öyledir diye– “laik devlet” ve “laik sınıf” tarafında durulmaz. Solun vurgun yediği yanlış seçimlerden biri budur. Bunun, gelişen kapitalizm nasıl olsa sosyalizmin temellerini de geliştiriyor, bırakalım geliştirsin demekten hiç bir farkı yoktur.

Solun tam tersinden baktığı da olmamış ve olmuyor değil. Siyasal İslamın “özgürleşmesi” onun sınıf dayanaklarının özgürleşmesi değilmiş ve sanki bunların özgürleşmesi solun sorunuymuş gibi bir durumu da içimizde yaşamaktayız. Kendi özgün ideolojik evrenini yaratamadığı için “demokrasi” deryasında çırpınıp yüzmekte olan solun durumudur bu. Türbanlıların özgürlük hakkının inkarına karşı çıkmakla kalmayıp, onları desteklemeye koşan solcunun bilincindeki, solun kendi doğrusu değil, başkasının doğrusudur. Türbana destek, çarpık bilinçli insana destek değildir. Laik burjuva sınıf ile çatışma anlamına gelmez. “Kendine ait” bir sınıf konsepti olmayan bir sol ancak, sermaye sahibi sınıfların kendilerini birbirlerine karşı ortaya koyuş biçimlerinin şu veya bu tarafını, kendine yakın bulur.

Türkiye, kapitalist modernleşmesini siyasal İslamla çatışarak gerçekleştirmiyor. Böyle bir çatışma Türkiye’de hiç yaşanmıyor. TÜSİAD’ın problemi siyasal İslamla değil. Devletin de değil. Yaşanan gerginlik, boynuzun kulağı geçmesi korkusundandır. Birikimin asıl merkeze akışına engel, soyutlamada laik ve demokratik cumhuriyetin gelişmesinin engeline dönüştürülmektedir. Sınıf çıkarı ad değiştirerek herkesin karşısına “Aydınlanma” diye çıkmaktadır.

Dine payanda olmadan ya da ona kılıç kalkanla saldırmadan da kapitalizme karşı olunur. Aksi halde kapitalizmin payandası olunur.

Dini toplumdan toptan dışlamak, dinsiz bir dünya yaratmak... Bu çok güzel bir düş; ama din kafalara nerden ve neden gelmişse, o nedenleri üredikleri yerde yok etmeden yok edilemez.

Solun bu “klasik” yolu, başka bir yolu bulunmadığı için klasikleşmiştir.

Halimiz... geleceğimiz...

Sınıf mücadelesinin sonuçsuz kalarak sündüğü yerde toplum geriler ve çöker. En azından geleceği karanlıktır. Türkiye oraya doğru gidiyor. Taşıdığı birçok olumlu potansiyeli gerçekleştiremeden dağıtıp saçarak, heba ederek gidiyor. Az kaldı denilebilir.

Siyaset hiç bir sorunu çözmüyor. Çözmeye kalktığında büsbütün yüzüne gözüne bulaştırıyor. Herşey sorunların iç ve dış dinamikleri doğrultusunda adeta kendiliğinden yürüyor ve hep kötüye gidiyor. Yönetenler toplumu yönetemez haldeler. Başta olabilmelerini ve kalabilmelerini buna borçlular. “Alternatifimiz yok!” söyleminin gerçek anlamı bu. Ekonomi IMF”ye, Dünya Bankası’na, Washington’a havale edilmiş. Dış politikaya NATO bakıyor. İçerde inzibati tedbirlerle “huzur ve uyum” sağlama orduya bırakılmış. Hükümetin ve ardındaki “parlamento çoğunluğu”nun işlevi bütün bunlara sözde siyasi/ hukuki “meşruiyet” sağlamaktan ibaret. Yalnız onlar değil, Parlamento da (TBMM) bütünüyle salt bu işlevle kaim. Orda altı parti var. Niye varlar? Her biri, ayrı ayrı, ülkenin ve halkın hangi çıkarını temsil ediyor? Sermayenin genel çıkarını temsilde de aralarında öyle uzun boylu bir ayrışma görülmüyor. Hakikaten, hiç bir sebebi mevcudiyetleri yokken neden varlar?

Varlar, çünkü her nasılsa yazılıp yürürlüğe sokulmuş, herkesin şikayet konusu bir resmi belgede “demokrasinin vazgeçilmez kurumları” oldukları vaazedilmiş. Salt bunun için varlar...Bu, genel olarak var olmalarının nedeni. Bir de, her birinin ayrı ayrı var olmalarına ilişkin bir neden var: Çalışanların ürettiği değerleri devlet dolayımıyla (dolaylı ya da doğrudan) talan etmeye uyarlanmış bir siyaset ve yönetim çarkının “vazgeçilmez kurumları” olarak iş görüyorlar. Temsili demokrasi (parlamenter sistem) siyaseti zenginleşme, türlü imtiyazlara konma yolu olarak iş edinmiş uyanık taşra zadeganıyla İstanbul merkezli üç beş büyük sermaye mihrakının ve onların mutemet adamlarının elinde tam bir “utanmazlıklar opereti”ne çevrilmiş durumda.

Alternatifsizlik iddiası (o kadar da boş değil; “alternatifi” olsa hangisi olacak ki? Onun yaptığı neyi yapmayacak, yapmadığını nasıl yapacak?) ve karakuşi içtüzük uygulamalarıyla parlamentonun fiilen devreden çıkarılması ne siyasi partilerin, ne de “seçilmiş temsilci”lerin umuru. (Seçmenlerin ne kadar umuru, o da bir ayrı konu!) ABD’den duyurulan yönlendirmeler, ya da içerinin muhkem mercilerinin “hassasiyet” dozu yüksek refleksleri sözde enine boyuna tartışılıp, “muhalefet” görüşü ve oyları da zapta geçirildikten sonra hep birlikte yerine getiriliyor. Bunun adı “milli iradenin tecellisi” oluyor! Aynı milli irade yürütme erkini emanet ettiği hükümeti ve devlet bürokrasisini hiç bir surette denetleyemediğ i gibi, yürütmenin ve yasamanın birçok merkezi yetkisini doğrudan uluslararası sermayeye muhatap ve onun adına iş gören, görev yüklenen “özerk” bir kurulokrasi’ye (siyasetten bağımsız yetkilerle atanmış kurullara) terkediyor. Kendi iradesinden feragat eden bir “milli irade”!

Hükümette hangi parti ya da partiler olursa olsun böyle bir parlamento ve yönetim olgusuna duyulan genel güvensizlik ortamında “en güvenilir” kurumun ordu olduğu, medyanın demirbaş temalarından biri. Tespit doğru, doğru olmasına: “sivil toplum” denilen şeyin gerçek yüzünü sergiliyor. Burjuva toplum kendi özetinin özetinden –MGK– medet umuyor. Tam bir çöküş belirtisi: maili indiham halinde binayı ayakta tutan demir kuşak!

“TEHDİT, TEHLİKE, RİSK...”

Kürt sorununda şimdi olunan yere 15 yılda gelindi. Arada otuz bin insan öldü. 75 yıllık Cumhuriyetin neredeyse elli yılı bölgede sıkıyönetim altında geçti. Ülkeyi yönetenler, siviliyle, askeriyle soruna barışçı bir siyasal çözüm getiremediler. Getiremediler değil, getirmediler. Bugün hala “ulusal güvenlik konsepti”nin en başında yer alıyor. “Tehdit, tehlike, risk...” Onun gibi, bir de hiç gündemden düşmeyen bir “irtica” tehdidi, tehlikesi, riski var. “Terör” bir başka tehdit ve tehlike. Bunlara karşı sürekli tedbir ve teyakkuz gerekiyor. Sürekli tehlikeden sürekli görev çıkaran bir yönetim anlayışı ve devlet pratiği!

Sürekli tehlike çoğu kez sanal olabilir ve sanaldır da. Ama “tedbir ve teyakkuz” hiç de öyle değildir; olmadığı her gün, her vesile ile görülüyor. Görülmesi için her şey yapılıyor. Çünkü “sanal” görünümün art planını çok somut, katı bir realite işgal ediyor: birilerinin “öteki Türkiye” diye niteleyip de sonradan öyle sözler ettiklerine bin pişman oldukları gerçeklik!

Beş yıl oluyor, 82 Anayasası’nda demokratik hak ve özgürlüklerle ilgili bazı sözde “ileri” değişiklikler yapıldı. Fiilien geçerli olabilmeleri için gerekli uyum yasaları hala çıkarılmadı. İki ay önce yapılan yeni değişiklikler için de (sayısı otuz beşi buluyor) halen aynısı sözkonusu. Bu ne demektir? Anayasa fiilen yürürlükte değil (askıya alınmış) demektir. Kimsenin umuru değil. Olsa ne olacak? Demokrat olmaya, insan haklarına saygı göstermeye ne kadar kararlı olunduğu Avrupa Biriği karar mercilerine ispat edilmeye çalışılırken, gün aşırı TV ekranlarını işgal eden polis şiddetiyle, işkencecileri savunan, kollayan milletvekilleri, sorumlu bakanları ve adalet sistemiyle, DGM’lerde tıkanıp kalmış on bini aşkın faili meçhul suç dosyasıyla ülke çöküş dönemlerine özgü bir moral kaosa doğru sürükleniyor.

“Öteki Türkiye”, ülke nüfusunun ezici çoğunluğunun –dörtte üçünden fazlasının– boğaz tokluğundan öte hiç bir hayati ihtiyacını karşılamayan, hiç bir acil sorununa çözüm getirmeyen ve artık getirmeyeceği apaçık ortada olan derme çatma bir kapitalist düzenin yetmiş şu kadar yılda yarattığı Türkiye’dir: yoksulluktur, yoksunluktur, umarsızlıktır.

Diyorlar ki: “N’apalım! Böyle oldu...şimdi geleceğe, işimize bakalım...” Bakın bakalım, ne olacak... Siz işinize bakarken yoksulluk ve giderek artan bir hızla daha da yoksullaşma toplumun iliğine işliyor. Yoksulluk yaratmakta halas (kurtuluş, selamet) arayan politikalar, enerjilerini, vakitlerini harcayıp tüketerek içlerini boşalttığı insanları canlarından bezdiriyor, geleceklerinden ediyor, tek tek her birini ekonominin “gerçekleri” ve “gerekleri”nin serseme, sık sık da öfkeden çılgına çevirdiği çaresiz bir yığının şekilsiz, kimliksiz, iradesiz bir cüzüne dönüştürüyor. Böyle insanların, bırakın yurtdaş olmalarını, yaşıyor olmalarının artık ne anlamı var diye sorulabilecek bir yere doğru gidiyor toplum.

GÖZ BOYAMA, HEDEF ŞAŞIRTMA

Üç aşağı beş yukarı, özetle, ülkenin manzarası bu. Ne ki burada asıl sorulması gereken bir başka soru, görülmesi gereken hesap var: eğitime, sağlığa, sosyal güvenliğe, vb. harcanmak üzere dillere düşecek kadar az kaynak üretebilen, kendi tarımını, hayvancılığını elden çıkaran, şehirlerini içinde yaşanmaz talan alanlarına dönüştüren, insanlarının ezici çoğunluğunu yoksulluk içinde yaşattıkça daha da yoksullaştı ran ve yoksunluğa mahkum eden bir ekonominin topluma ve ülkeye ne hayrı dokunduğu ve neye mal olduğu.

Devletin mali iflası denilen şey aslında ekonominin iflasının ilanıdır. Ekonomi –istisnasız bütün siyasetçilerin, üst düzey bürokratların, üniversitelerde yuvalanmış bilgi ve düşünce “erbabı”nın ve medyanın toz kondurmamakta ağız birliği ettikleri özel girişimci serbest piyasa ekonomisi– devletin olağan, rutin harcamalarını dahi karşılayamıyor: memur maaşları, kamu işçilerinin ücretleri, tarım destekleme fiyatları, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, savunma harcamaları, alt yapı, sanayi üretimi ve teknoloji yatırımları, vb., vb... Bunun sorumluluğunu devletin büyüklüğüne, israfına, siyasetçilerin ehliyetsizliğine ya da hortumlama pratiklerine, partilerin arpalık düşkünlüğüne, vb., kısaca, “iyi ve dürüst yönetmeme”ye bağlamak sorunu çarpıtmaktır. Sonuç, neden olarak gösterilerek göz boyanıyor, hedef şaşırtılıyor.

Ekonomi iflas etti, çünkü ülkenin ve ülke insanları nın artarak süren ihtiyaçlarını karşılayacak yeterli üretimi gerçekleştirmeye gücü, kapasitesi, imkanları yetmiyor, yapısı elvermiyor. Acze çare olsun diye yapılan her şey de o aczi büsbütün arttırıyor.

Sözgelimi, üretim yapamayan ekonomi, kendini yeniden üretmek için gerekli yatırımı ve istihdamı sağlamakta zaten son derece yetersizken, bir de üstüne, “ekonomiyi sağaltma” adına KİT’leri, kamu bankalarını, vb. batıra öldüre yaratılan yeni işsizler olgusuyla yüz yüze. İşsizlik yalnız işsiz kalanları değil, ekonomiyi de vuruyor. Büyüklü küçüklü reel sektör temsilcileri sıkılan kemerlerinde delik kalmamış yurtdaşlara, “N’olur, daha çok tüketim yapın, para harcayın!” diye yalvar yakar oluyorlar. Paralarını döviz cinsine çevirip üstüne yatanlarsa korkularını giderecek bir umut ışığı görebiliyorlar mı? KİT’lere gereksiz adam doldurulduğundan, köylü nüfusun Batı’daki gibi yüzde beşlere filan inmesinin elzem olduğundan söz eden üniversite hocası olacak post-modern mollalar, neyin ne olduğunu pekala bildikleri halde karınlarından konuşuyorlar. Onca işsiz güçsüz insan, aileleri, gelecekleri ne olacak? Hadi, “Ne olursa olsun... o onların sorunu,” dediniz. Peki, istihdam olmayınca, olanını da canını çıkaracak kadar ucuzlatınca, kime ne satmak için ne kadar üretim yapacaksın? Onca maliyetle oluşturulmuş şuncacık kapasiteni dahi nasıl tutturacaksın? İhracat gelirinin, uluslararası kapitalist işbölümü bağlamında, ne olduğu, ne olabileceği ortada. Ödemeler dengesindeki süreğen büyük açıklar ortada. Dışardan gelen sıcak paraya bağlı döviz rezervi kaygusu elini kolunu bağlamış, 70 sente muhtaç olmamak için kara paraya ve astarı yüzünden pahalı spekülatif dış finansmana kendini muhtaç ve mahkum etmişsin. En son devalüasyon tüketici kitleleri en az yarı yarıya yoksullaştırırken, sanayiciler dış piyasalarda rekabet imkanımız artacak diye sevindiler. Daha doğrusu, Kemal Derviş onlar adına sevindi! Sonra ne oldu? Sanayiciler, ithal maliyetleri arttı, üretim maliyeti bundan çok fena etkileniyor, öz sermaye eksiğimiz de var, dolar kuru ve faiz arasında sıkıştık kaldık diye ağlaşıp durdular. Ekonomide büyüme eksi 10’u geçti. Hızla kötüye giden durum, devlete el açan sanayicilere ve esnafa (TÜSİAD, TOBB) olmayan kaynaklardan likidite aktarmayla, IMF’ye daha da borçlanmayla, yani astarı yüzünden pahalı taşıma suyla kurtarı lmaya çalışılıyor.

EKONOMİNİN YAPISAL ZAAFI

Sorun, bütün bunların oluyor olmasında değil, “Neden oluyor?”da. Sözgelimi, ötedenberi herkesin aklından çok dilini meşgul eden enflasyonun esas ve asıl nedeni ekonominin verimsizliği, temel üretim zaafıdır. Bunca yıl sürmesi, bizatihi, bunun kanıtıdır. Bu hiç söylenmiyor değil. Durmadan söyleniyor, ama laf olsun diye söyleniyor. Söylenmekle sanki sorun çözülürmüş gibi söyleniyor. Bir yıl önce enflasyonu düşürmeye kalktılar, biraz düşer gibi olunca üretim durdu, kriz patladı. Sanılanın ve söylenenin aksine, kriz patladığı için üretim durmadı, üretimde durgunluğ un nereye varacağı görülünce telaş bacayı sardı, kriz patladı. Yetersiz üretim dönüp dolaşıp finans sektörünü şişiriyor. Her şey onun içinde ve etrafında döneniyor. Sanayi patronları kolay kâr hırsından çok, üretim için yatırımda yeterli kâr umudu (imkanı) göremediklerinden bilançolarını yıllardanberi faiz kazancıyla dolduruyorlar. Finans sektörü balona hava yetiştiremeyip yere seriliyor... Vergi düzenindeki çarpıklık, adaletsizlik, adeta açık soygun üzerine de söylenecek çok şey var ama, o da, temelde, ekonominin yapısal bir zorunluluğ u. “Kimse (özellikle büyük patronlar) vergi ödemiyor” edebiyatına fazla kulak asmamak gerekiyor. Ekonomi, bütünüyle, vergi üretmekten aciz. Para var mı ki vergi ödensin? Ya da ne kadar var ki, ne kadar ödensin? Bu kadar birikim fukarası (sermaye, teknoloji, bilgi, kültür, ahlak...) bir ekonomiden, boyundan büyük iddialarına bakıp da, kendini ayakta tutabilecek kadar bile vergi üretmesini beklemek boşunadır.

Üretim zaafı yapısal, Türkiye kapitalizminin tarihsel “doğası”ndan: iç ve dış varlık koşullarından.

Ekonomi baştanberi, Cumhuriyetin ilk yıllarından başlayarak, iç rekabete açık değil. Sermaye eksikliği nedeniyle, rekabet alanı çok dar çünkü. Rekabetten tekele geçmeye iki adım yetiyor. Yetmesi de gerekiyor. Azıcık büyüyen sermaye Batının kaliteli, Doğunun (Asya’nın) ucuz mal rekabetiyle baş etmekten aciz. Hemen hiç bir teknolojik birikimi, teknolojiye, işgücü eğitimine yatırımı, yatırım imkanı yok; kısacası, yeterli sermaye birikimi yok. İster istemez bir tür fason imalat yapıyor. Üretim malı ihraç edip para kazanacak yerde, sıradan tüketim malları üretmek için dışarının üretim mallarına ve ithal teknolojiye avuç dolusu para ödüyor. Elli yıl var ki, plan nedir bilmez; planlamayı komünizm sayar. Dışa bağımlılık nedeniyle birçok sektörde teknoloji mezarlığı bir kapitalist ekonomidir. Kapitalist evrimin uğraklarına çengel atıp yapısal dönüşüm gerçekleştiremez bir kapitalizmdir. Bu aczi nedeniyle yıllardan beri vazgeçilemez avantajı saydığı ucuz emek “avanta”sı dahi şimdi ayağına dolanıyor. Uluslararası sermayenin giderek artan nitelikli emek ihtiyacı ve arayışı hesapları altüst ediyor. Bütün bu nedenlerden ötürü, devlet himayesi, kollaması, teşviki onun can suyu. O kesilince canı çıkıyor. “Serbest ticaret” –Avrupa gümrük birliği, DTÖ uygulamaları, vb... – birkaç yılda iyice işahını kesti. Epeydir Refah/Fazilet olgusunun bunca sorun yaratması, adeta “devletin temellerini” sarsan bir tehlike olarak algılanması, sermayenin kendi iç ve dış rekabet ve paylaşım koşullarındaki darlıktan ve daralmanın giderek artmasından başka neyle açıklanabilir?

DEMOKRASİ VE ENFLASYON

Ekonomi bir anlamda, yakın zamana kadar bu haliyle ve kendi çapında görece “iyi” geliştiği için şimdi çıkmaza girmiştir. Yaşanan, “gelişmenin çözümsüzlüğü”dür. Olduğu kadarı yla da kapitalist gelişme ekonomiyi kritik bir evreye taşı yıp getirmiş ve gelişme orada çakılıp kalmıştır. Türkiye, dışarı göç veremeyen, çok geçmeden yüz milyona dayanacak nüfusuyla, ticari ve askeri yayılmacılığa mecbur hale gelmiştir (Batı kapitalist ekonomilerinin 100, 150 yıl önceki durumu) ama oraya geçememektedir. Bunun koşulları yok. Bölge ve dünya siyaseti bağlamında da yok, ekonomik olarak da yok. Bundan sonra olabileceğinin de, kuru temenni, şişinme bir yana, tutarlı bir belirtisi yok. Bugün yaşanan kriz ekonominin ve toplumun taşıdığı potansiyelin “içe patlaması”dır. Onun için de uzun vaadede kalıcıdır. Süreçte yaşanabilecek kimi toparlanmalar, ileriki daha ağır krizlere yataklık edecektir. Tam bir tarihsel/yapısal açmaz. Çıkışı yok. “Avrasya” düşleri görenler boşuna görmüyorlar o düşleri, ama nafile!

Sonuç: Türkiye kapitalizmi derinin içine doğru büyüyen kıl gibi büyüyecektir bundan sonra da, eğer büyüyecekse. Ve sürekli çıbanbaşı doğuracak, cerahat üretecektir, on milyonlarca insanı zehirleyip çürütecektir. Bir başka deyişle, dışarda “bölgesel hegemonya” hayalleri kura kura kendi ülkesini ve halkını sömürgeleştirmeden var olamayacaktır. “Biz yapamadık, yapamıyoruz. Bizi AB kurtarır ya da küreselleşme adam eder. Buna mahkumuz,” söyleminin asıl söylediği budur. Memleketin sahipleri, çağın yeni sömürgecilerinin işbirlikçiliğ inden, taşeronluğundan başka kendileri için çıkar yol ve gelecek göremiyorlar.

Böyle bir durum her zaman, ister istemez, demokrasiye kasıt üretir. Bakmayın siz öyle ikide bir daha çok demokrasi, daha çok özgürlük, Kopenhag kriterleri filan diye çığrılmasına. En azılı AB’ci, IMF’ci, bilmemneci olanlardan azıcık “insaf”ı olanlar bile ülkede gelir dağılımı dengesizliğinin bugüne kadar daha da çok bozulmamış olmasının yıllardır süren enflasyon sayesinde sağlandığını itiraf ediyorlar. Aslında “insaf”larından değil: enflasyonun düşürülmesinin kitleler üzerinde doğuracağı ağır baskıya katlanılması gerektiğini ima etmek ya da kafalara kakmak için. “Sosyal adalet enflasyonla sağlanmaz, başka yolları var,” diyerek işi ham hum şaralop’a getiriyorlar. Hangi başka yollar? Pahası ne? Kaynak nerede? Tısss!.. Geriye, enflasyonun düşürülebilmesi, ekonominin “sağlığa” kavuşturulabilmesi için kemerlerin kimbilir hangi deliğe kadar daha sıkılması gerektiği kalıyor. Kaldı ki, bugüne kadar yüksek enflasyonla yürüyüp gelmenin de sosyal adalet sağlama kaygısıyla filan alakası yoktu. Bu doğrudan doğruya, Türkiye’de geçerli (ne kadarsa) burjuva demokrasisi koşullarında bir iktidar sorunudur: iktidara gelişte, iktidarda kalışta asgari “demokratik” toplumsal/siyasal meşruiyet sorunudur. (Türkiye’nin son elli yıldır bu alanda herşeye rağmen Güney Kore’den farklı bir yol izlemiş olması önemli bir olgudur.) Aynı zamanda da, hep söylediğimiz gibi, sermayeye kendini yeniden üretebilmesi için gerekli tüketim hacminin sağlanabilmesi sorunudur. Son krizin adeta günah keçisi kılınan KİT’lerin ve kamu bankalarının “görev zararları”nı doğuran da aynı sorundur. O tüketim hacminin esas itibariyle “balon” olması, sorunu sorun olmaktan çıkarmıyor. Ekonomi ancak o balonla soluk alabiliyor. Sorun, balonu patlatmadan uçurabilmekte. Siyasetçiler bugüne kadar çareyi “popülizm”de, yüksek enflasyonu sürdürmede, yani Avrupa, Amerika eğitimli televoleci mollaların dillerine doladıkları “halka ulufe dağıtma”da bulmuşlardı. şimdi enflasyon olmayacak, popülizm olmayacak, “Üretmeden tüketmeye son!” diye çığıranlar belki kendileri dahi bilmeden faşizmin, ya da onun işini görecek bir başka “disiplin” rejiminin düşünsel altyapısını döşüyorlar, siyasal ajitasyonunu yürütüyorlar. Deniz bitti ya, “akıl” başa geldi. şimdi “demokrasi”yi de yeniden tanımlamak gerekiyor. Siyaset, partiler, siyasetçiler, seçim, oy... hepsi tu kaka. 12 Martta da böyle olmuştu. O badire “Karaoğlan” umuduyla nasılsa bir süre atlatılmıştı. “Umut” fos çıkınca, yani ekonominin temel yapısal aczi hükmünü icra edip ülkeyi 70 sente muhtaç edince, 12 Eylül cuntası “Tencereyi kirlettiler!” teranesiyle geldi başımıza çöreklendi. şimdi, yine, oy uğruna ona buna dağıtılacak “ulufe”ye para kalmadığı gibi, tencerenin kirinden de yine geçilmiyor; başımızın tacı dünya kapitalizmi kapımıza dayandı. Hem verdiğ i borçları geri istiyor, hem de bundan sonra vereceklerinin diyetini. şimdi, denizi bitiren siyasetçilerin ve onları başımıza musallat eden “popülist demokrasi”nin devrinin kapanması vaktidir. şimdi bize, “ölmeden cennete gitmek isteyen” bu millete (söylem meşhur Cem Boyner’e aittir) sopa gerek. Hangi sopa? Atatürk milliyetçisi mi olsun, Fetullahcı/ılımlı dinci mi olsun, ikisinin karışımı “post-modern”, “post-endüstriyel”, “post-kapitalist” Peronizm mi?.. Hangisi?

Durum çok açık mı?..

Değil.

Bir hayli karışık ve karmaşık. Ama görmek isteyen baktığını görebilir. Türkiye burjuvazisi Cumhuriyet’e geçişten bu yana sınıf mücadelesinde sınıfta kalmıştır. Burjuvazi için sınıf mücadelesi sözgelimi takriri sükunlar ardında iş tutmak, ikide bir askeri/sivil darbe yapmak, 82 Anayasası gibi bir polis devleti nizamnamesini “toplumsal sözleşme” diye yirmi beş yıldır sürdüregelmek, temsili demokrasiyle işine geldiği gibi oynamak, sokakta işçiyi, memuru, esnafı, öğrenciyi coplayıp tekmelemek, icabında kimilerini sakıncalı kişi sayıp ya da ibreti alem için kim vurduya götürmek ve Susurluk gibi “derin” bir olayı ve olguyu örtbas ederek üzerine oturmak ve bütün bunları yaparken sermaye birikimini, en vahşi koşullarda, çalışan kitlelerin sırtına yıkıp da gide gide bir arpa boyu yol almak değildir. Çalışanları, işçiyi, emekçiyi, köylüyü, esnafı sömürür ezersin, canından ve yurdundan bezdirirsin de bugün gelinen yere mi gelirsin? “Atatürk devrimleri”yle “yoktan var edilen” burjuvazi gelmiş gelmiş, halkının hiç bir ihtiyacını karşılayamayan iflas etmiş devletiyle, ne yapacağını bilemiyor! Nesnel koşullar, öznel nedenler... neyse ne. Sonuç bu. Devletin iflasından ne kaçırabilirsem kârdır diyerek milyonlarca tütün ekicisini, pancar ekicisini dış talimatla üretimden alıkoymaktan başka çare bulamıyor. C. Başkanının Tütün Yasasını veto etmesine tam da vetonun gerekçesinden gocunarak –Anayasasında yazılı göstermelik sosyal devlet ilkesinin hiç değilse sureta gözetilmemiş olması– karşı çıkıyor. Çalışanlardan yıllardır kesilen zorunlu tasarruf “mevduat”ının üzerine oturmak için bin dereden su getirmeye kalkıyor... Hayat ve gelecek vizyonu T. Özal kurnazlığı çapını aşmayan, yarısını işten atmadan memurlarına maaş ödeyemezken ve son devalüasyonla yarı yarıya yoksullaşan ülkenin önünün turizm geliriyle açılacağı umuduyla avunurken Avrasya düşleriyle keyiflenen sufli bir burjuvazi... ABD’nin füze savunma sistemi projesinin ardına sığınmayı kollayıp, öte yandan bir an önce AB’ye kapağı atmanı n yolunu arayan ve Irak’ın toprak bütünlüğüne sözde sahip çıkarken Amerikan-İngiliz uçaklarının aynı toprakları gün aşırı bombalamasına aracı olan bir devlet politikası... 11 Eylül sonrasında işin nereye kadar vardığını gördük. İlerde, yakın ve orta gelecekte, daha nereye varacağı şimdiden görülüyor.

SINIF MÜCADELESİNDE SOL

Burjuva cumhuriyeti kuranlar 19.Yüzyıl sonu ve 20.Yüzyıl başı dünya tarihinin çalkantılı bir döneminde, Abdülhamit okullarında yetişmiş kuşaklardı. Belli bir “emperyal” vizyona sahiptiler. O vizyonla, Sevr/Lozan sonrası Türkiye Cumhuriyetinin dapdaracık madde ve insan potansiyelini zorlayan bir dinamizmi harekete geçirmeyi bildiler, ciddi ileri atılımlar gerçekleştirdiler. Sonra gelen kuşaklar –Cumhuriyetin kendi öz kuşakları– nüfusu hızla artan ve yeni potansiyeller ve yeni ihtiyaçlarla donanan Anadolu realitesiyle karşılaşınca, iş Cumhuriyetin kendi öz dinamiklerini yeniden üreterek gerekli maddi/kültürel birikimi sağlayacak süreçleri harekete geçirmeye, doğrudürüst yönlendirmeye, değerlendirmeye gelince, yetersiz kaldılar, fosladılar. Sözde “Jakoben” tepeden inme devrimciliği sürdürmeye özendiler, olmadı. Demokrasi dediler, yüzlerine gözlerine bulaştırdılar. şimdi ne yapıp edip AB’ye duhul ederek hala daha el parasıyla “kalkınmak” ve hazırdan “uygarlığa” konmak istiyorlar. Orda ortalama milli gelir 20 bin doların üzerinde, bizde 2500 dolar kadarmış. Orda demokrasi, özgürlük, insan hakları, hukuk devleti, vb. varmış, bizde ise despotik devlet! Ağızlarının suyu akıyor. Avrupa, kapısını açıp, olacak şey değil ya, hadi bu halinizle de olsa gelin dese, balıklama dalacaklar! Nereye ve neye dalacakları nı kendileri de bilmiyor. Sadece, bu hallere getirip kodukları bu ülkenin ve insanlarının sorumluluğunu üzerlerinden atmak istiyorlar.

Ülke yetmiş yılda 15 milyondan 65 milyona çıkan ve yaş ortalaması giderek 25-30’un altına inen nüfusuyla, o nüfusun vahşi sermaye birikimine kurban verilen, vaktinden önce ölen, sağlıksız yaşayan, eğitimsiz bırakılıp insanlığından edilen ezici çoğunluğuyla olanca potansiyelleri harcanıp tüketilerek bu hallere geldi. Gelinen yer, Cumhuriyet burjuvazisinin sınıf mücadelesinde geldiği yerdir. Yetmiş şu kadar yıldır bu ülkeyi –ekonomisini, sosyal politikalarını, dış politikasını ve ittifaklarını– burjuvazinin adamları yönetiyor. “Sola hiç bir fırsat tanındı mı?”

Evet, sola hiç bir fırsat tanındı mı..? Bu çok söyleniyor, hep söyleniyor. Söyleniyor da, niçin tanınacaktı ki? Sosyalist solun işini beceremeyip marjinalliğe sürüklendiği, etkisizleştirildiği koşullarda işçiler, köylüler, tüm sair emekçiler, orta sınıfın alt katmanları, “emekten yana” aydınlar, vb. adına “sol” siyasete soyunanlar hangi fırsatı ele geçirmek ya da hangi fırsattan yararlanmak için ne yaptılar da şuncacık başarılı oldular? İşin doğrusu, sosyalist sol marjinallik kıskacını kırıp emekçilerle buluşmayı, kitleselleşmeyi bir türlü başaramazken, sosyal demokrat, vb. sol da sınıf mücadelesinde sınıfta kalmıştır. Bütün yapabildiği, burjuvazinin kendi içinde süregelen iktidar (paylaşım) çekişmesi bağlamında popülist yaklaşımlardan, siyasetlerden (“demokrasi”den ve enflasyondan) mekparmak yararlanabilmek için bir gün bu, bir başka gün şu kanada bel bağlayıp destek vermek olmuştur. Kimi zaman da, tepeden inmeci hazır “çözüm”lere konmak için “Kemalist” cuntacılığın çeşitli türevlerinden medet ummuştur.

“İYİ” YÖNETİLEN “ADİL” KAPİTALİZM

Bu cuntacı/”devrimci” damar daha hala kurumuş değil. Türkiye’nin koşullarında kuruyacağı da yok. “Çaresizlik”ten, önümüzdeki süreçlerde daha bir kanlanabilecek gibi de görünüyor. Öyle görünüyor ama, sömürgeleştirilmeye haklı olarak karşı çıkan Kemalist refleks, refleksin kuru “onur”undan öte temel sorunun çözümü için ne vaadediyor, ne vaadedebilir? “Ulusal kapitalizm!” Beyhude hayal!... Bugün varılan yer ulusal kapitalizmle, onun doğal, kaçınılmaz dinamiklerinin zoruyla varılan yerdir. Kapitalizmi daha “ulusalca” ya da daha “iyi” ve daha “adil” yönetmeye kalkın istediğiniz kadar –iyi niyete hiç bir diyeceğimiz yok– eninde sonunda değil, daha en baştan kapital sizi yönetiyor olacaktır. “Bu ülkeye özgü bir gelişme ve kalkınma modeli” bugünkü yönetimin çözmediği sorunları çözemez. O sorunlar, Türkiye koşullarında kapitalist üretim ve bölüşümün doğurduğu kaçınılmaz sonuçlardır. Hepsini olduğu gibi devralır, çözüme hangisinden başlayacağınızı şaşırırsınız. Laşa peynir gemisi yürümez. İşe koyulun, görün başınıza ne işler gelir! Bu ülkeye özgü bir gelişme ve kalkınma modeli (M. Soysal) ile 9 Mart’ta yola çıkıp bir süre dere tepe düz de gitseniz çok geçmeden 12 Mart’a çatarsınız! Bunun doğuraca- ğı sonuçlar yalnız sizi değil, sizin sorumluluğunuz altında, “halkınız”ı da vurur. Türkiye’nin çalışan insanlarının ve tümüyle “öteki Türkiye”nin sorunları, temellerine ve köküne inilmeden bu tür şartlı reflekslerle çözülebilecek sorunlar değildir. Sosyalist sol, AB takıntılı “demokrasi” havariliğine ve televole iktisatçılarının disiplin arayışlarına olduğu kadar, ulusal kapitalizmde çakılı kalmış “kurtarıcı” misyonlara da karşı-tavır almalı, tavrını netleştirmelidir.

Toplumun çöküşe doğru gittiği koşullarda, bir süredir basında yeni moda bir söylem belirdi: “İnsanlarımız, en işe yarar, eğitimli, görgülü, vasışı yurtdaşlar, ülkeyi terketmek istiyor. Başka yerlerde başlarının çaresine bakmaya kararlılar. Gidiyorlar. Gidecekler. Türkiye kanıyor. O hale geldi...”

Doğru, geldi. Böyle bir ülkeyi bırakıp gitmek isteyenlere, gidenlere, daha gidecek olanlara bir sözümüz yok. Gitmek istemekte haklıdırlar, gitmeye de hakları vardır. İnsan –kişi, birey– yurt için değil, yurt insan içindir. Kişi yurtdaş yerine konulacaksa, onu böyle yaşatan bir yurt, yurt değildir. Küçük bir azınlığın büyük çoğunluğu işsizliğe, sefalete, aç kalmamak için çoluk çocuk birkaç işte birden çalışıp didinerek çürümeye mahkum ettiği uluslararası talan alanıdır. Kimse, sırf böyle bir yerde doğmuş olduğu için orada, bu koşullarda yaşayıp ömrünü tüketmekle yükümlü değildir. Böyle bir “yurtdaş sorumluluğu” olmaz. Gidebilen gider, gitsin; başının çaresine başka yerde baksın. (Nerede “çare” bulabiliyorsa...) Sorun, gidebilecekken şu ya da bu nedenle gitmeyenlerin de değil, gidemeyenlerin sorunudur. Toplum çöküyorsa, onların tepesine çöküyor. Altında kalmamak için, Türkiye’yi istedikleri gibi yaşayabilecekleri bir üke yapmaya çalışmak ve bunda başarılı olmak onların işidir, çünkü onların çıkarınadır ve onların çıkarına olan başka da hiç bir seçenek yoktur.

O iş görülebilirse, kendilerine sosyalist sol diyenler de o işin görülmesinde üzerlerine düşeni yerine getirebilirlerse, toplum çöküşe gitmekten kurtulabilir. Başka türlü kurtulmaz. Asla kurtulmaz! Ama kurtuluyormuş gibi yapılabilir ve o “kurtuluş” bu ülkenin insanlarına zorla dayatılabilir. Böyle bir dayatmanın ve bu türden bütün dayatmaları n önünün kesilmesi, ülke potansiyellerinin ülke halkınca temellükünü sağlayacak bir kurucu iradenin devreye girmesiyle ancak mümkün olabilir. Toplum bu haliyle yıkıma çatmışsa, ülke halkı, işçi sınıfı, bütün emekçiler, çalışanlar o potansiyelleri “küresel” kapitalizmin tekerine bağlayan süreçlere baştanberi mahkum edildiği, şimdi daha da mahkum edilmek istendiği için çatmıştır.

Yönetenler toplumu eskisi gibi yönetemiyorlar, yönetilenler de artık eskisi gibi yönetilmeyi istemiyor. Bu çok açık. Ama toplumu eskisi gibi yönetmemeye aday pek çok seçenek var; hepsi sermayenin iktidarını, sömürü düzenini sürdürmenin bir başka almaşığı. “Yenilenme”ye açık, sözde AB demokrasicisi Merkez’den sosyal demokrasinin şu ya da bu yeni ya da eski oluşumuna, ılımlı Türk- İslam sentezcisi “yenilikçilik”ten radikal Türk-İslam sentezcisi Ülkücülüğe, ya da anti-emperyalist millici cuntacılığa kadar... Hiç birisi, ülkeyi terkedip gitmek isteyip de gidemeyenlerin çıkarına değildir, onların işini görecek değildir, çünkü hepsinin önerdiği çözümün ortak yanı birdir: kapitalizmin, verili dünya ve ülke koşullarında, “daha iyi” yönetilmesi.

Bu koşullarda daha “iyi” yönetilen kapitalizm, daha çok sömürü demektir: emekçiler için daha çok çalışma, daha az dinlenme, daha az karın doyurma, daha sağlıksız yaşama demektir. Daha çok gayret, daha çok fedakarlık ve daha çok sabır demektir. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmaktır. Bu koşullarda daha iyi yönetilen kapitalizm daha adil de olamaz. Bu işi çok iyi bilen sermaye sahipleri hep öyle demiyorlar mı? Ölmeden cennete gitmek yok! demiyorlar mı? Kapitalizmi daha iyi yönetme, kapitalist sermaye birikimi için emekçilerin sırtından azami verim sağlamakta somutlanır. Yoksa ne işe yarayacaktır? Azami verim nasıl sağlanacaktır? “Uygar” kapitalizme kırk fırın vahşet içinde pişilerek varılır...

BAĞIMSIZ SINIF SİYASETİ

Ülkeyi terkedip gidemeyenlerin, yaşayabilmek için ücret köleliğinden ve onun diğer türevlerinden başka çaresi, seçeneği olmayanların, hatta onu bile bulamayanların çıkarı, toplumu eskisi gibi değil de “yeni” bir biçimde ve “daha iyi” yönetmeye talip olanların hepsinin söyleminde öne çıkan ortak noktada, yani “toplum çıkarı”nda değildir. Toplum (onun yerine ulus ya da ülke de diyebilirsiniz), kendi başına, kimin için tam ne anlam taşıdığı belirsiz bir soyutlamadır. “Toplum”un da, toplum çıkarının da bir anlam ifade etmesi için sınıf ve sınıf iktidarı realitesiyle somutlanması gerekir. Yaşanan hayat ortada. Kimin, neyi, ne için ve nasıl yaşadığı da ortada. Dara düşürülmüş olanların kurtuluşu, sömürü düzenini yeni bir biçimde daha iyi sürdürerek “Türkiye”yi burdan alıp şuraya götürecekleri iddiasını güdenlerin işi değildir. Şu soruyu mutlaka sormak gerekiyor: “Türkiye” nedir? Kimdir? Her lafa karıştığında yayvan taşra beyi ağzıyla daha “iyi” ve daha “adil” bir Türkiye isteyen Sakıp Sabancı mıdır? Dardan çıkmanın yolu, toplumu ve toplum çıkarını en can alıcı noktasından sorgulayan, çünkü tam da o noktada dara düşürülerek kendi varlık nedenleri sorgulananları n kendi hallerine ve geleceklerine –kaderlerine– kendilerinin sahip çıkmasından, kendi eylemlerinden geçmek zorundadır.

Emekçilerin sınıf iktidarı bazında temel bir değişim gerçekleşmedikçe ya da, en azından, öyle bir değişime götürecek yolda iktidar denklemlerinde kalıcı ağırlık kazanma süreçlerine geçiş sağlanmadıkça, bugün ne oluyorsa gelecekte aynısı ve daha beteri olacaktır. Onun için, her şeyden önce, sınıfın çıkarını toplumun çıkarında değil, tersine, toplumun çıkarını sınıfın çıkarında görmek ve görülmesini sağlamak gerekiyor. İnsanlarının –tek tek herbirinin– çıkarında somutlanır bir toplumun çıkarı. Dün de, bugün de Türkiyede bu böyle olmadığı için toplumda yıkım, çöküş belirtileri şimdi çarpıcı tezahürleriyle ard arda sıralanıyor. Çalışanlar, nüfusun çok büyük çoğunluğu, “öteki Türkiye”, başkasına çalışmadan bir gecenin sabahına nasıl canlı çıkacağını, başkasına çalışmaya da fırsat ya da imkan bulup bulamayacağını bilemez hale geldi, getirildi. Bu gidişin önünün kesilmesi ancak insanların bu hallere düşmeyecekleri bir başka topluma giden yolun açılmasıyla mümkündür. Toplumun sorunlarını bunca çürümeye rağmen derin öfkesi ayakta kalabilmiş emekçi sınıfların çıkarına çözebilmek için burjuva cumhuriyeti demokratik bir emek cumhuriyetine dönüştürecek kapsamlı ve radikal bir atılımın entellektüel/siyasal koşullarını yaratmaya çalışmak gerekiyor. Türkiye’yi karanlık bir geleceğe sürüklenmekten alıkoyacak emekçi sınıf karakterli ve temelli yeni bir “kurucu” potansiyelin, yeni bir vizyonun ve iradenin devreye girmesi gerekiyor. Bunun için, davranmak gerekiyor: sınıf mücadelesini yükseltmek gerekiyor.

Sınıf mücadelesinin itici gücü ve yönlendiricisi bağımsız sınıf siyasetidir. Ona öncelik ve ağırlık verilmeden, kapitalist paradigmadan kesin kopuşu yokuşa süren “gerçekçi”, “ulusçu/halkçı”, “akılcı”, vb. yaklaşımların olumsuz etkisi giderilemez. Bunlar, kapitalizmin toplum ve yurt sathına yığageldiği ve daha da çok yığacağı enkazı temizleyecek kaldıraçlar olamazlar. Bağımsız sınıf siyaseti olmadan, bu tür yaklaşımlarla emekçilerin önüne sürülen seraplar kurutulamaz, açmazlar aşılamaz. Yarın için değil, bugünden, öyle “emek eksenli” filan da değil, doğrudan kapitalizm karşıtı bir siyasal iktidar hedefi gözetmeyen siyaset, bağımsız sınıf siyaseti değildir. O olmadan –ittifaklar sorunu onun vazgeçilemez taktik bileşenidir– sınıf mücadelesi de olmaz değil ama havanda su dövme kabilinden olur.

Sosyalist solda sınıf mücadelesi, salt, “birşey” yapmak için sokağa dökülmek, 1 Mayıslarda izinli yürüyüşe çıkmak, izin olmayınca yüksek perdeden ağlayıp sızlamak, vb... değildir. Aynı partinin (sınıf örgütünün) on beş ayrı türünü on beş kez yeniden kurup kör topal sürdürdükten sonra on beşinci kez kapatılmasına da seyirci kalmak, giderek örgütsüzlüğü kutsayan (ya da örgütlülüğü suyuna tirit çorbaya çeviren) mücadele yollarına sapıp sonunda işi demokrasiciliğe vurmak da değildir.

Peki, nedir?

“Şudur, budur,” demiyoruz ama, herhalde, toplumu ve dünyayı değiştirmek için kapitalizme, sadece sonuçlarına değil, asıl kendisine de karşı siyasi mücadeleyi öne çıkarmak ve o mücadelenin hakkını vermektir diyoruz. Bunun usulünü ve tarzını, yöntemlerini, araçlarını geliştirerek, zenginleştirerek, yenilerini yaratarak ve çoğaltarak işçi sınıfının toplumsal özgürlük mücadelesinin tarihsel deney ve bilgi birikimini yeniden üreterek, doğrudan somut ihtiyaçlar, özlemler, sorunlar zemininde bütün emekçilerin bilincine ve eylemine mal ederek hayata geçirmeye koyulmaktır diyoruz. Bütün bunların gereğini yerine getirerek mücadeleyi kalıcılaştırmaktır diyoruz. Kimsenin elinde artık hazır reçete yok. Dünyanın bugünkü koşullarında sosyalizmi bilinçlerinden ve yüreklerinden silip atmamış kimler varsa hep birlikte yazılsın o reçete, pekala da yazılabilir diyoruz. Dünyanın bugünkü koşullarının da, insanın insanı sömürmesine –kapitalizme– karşı sosyalizm için siyasi iktidar hedefini ve mücadelesini “demokratik kazanımlar” uğruna ertelemeyi değil, tam tersini, demokratik kazanımları gerçekleştirebilmek için de o mücadeleyi acilen gündeme getirmeyi ve sürekli gündemde tutmayı şart koştuğunu vurguluyoruz.

Dünyanın bugünkü koşulları, sermayenin ileri ölçüde uluslararasılaştığı, yoğunlaştığı, merkezileştiği koşullardır. Ama aynı zamanda da bu haliyle yerkürenin her bir yanında kendi karşıtı dinamikleri kaçınılmaz olarak harekete geçirdiği, besleyip yeniden ürettiği koşullardır. Dolayısıyla, yeni sömürgeci “küreselleşme”ye karşı giderek biçimlenen direnişin bağlamı dünya çapında (enternasyonalist), zemini yereldir. Uluslararası kapitalizmin sömürü ve baskı pratiğine karşı “küresel” mücadele Seattle’larda, Cenova’larda değil, “Seattle ruhu”nun filizlenip yeşerdiği ve giderek boy attığı yerel odaklarda –Detroit, Seul, Cakarta, İstanbul, Caracas, Stuttgart, Torino, Denizli, Çorlu, Sydney...– verilecektir. “Bir gün gelecek bütün dünya çalışanları kapitalizme karşı hep birden ayaklanıp onu tarihe gömecek!” denilemeyeceği muhakkak ama, kendi sınırları içine hapsolmuş tek tek yerel birimlerde (ülkelerde) sosyalizme geçilebileceğinden, hatta sosyalizm için işe yarar bir mücadele verilebileceğinden de bundan sonra söz edilemez… Ne olacaktır? Ne olacağını zaman gösterecek, geleceğin tarihine yazacak. O da ha deyince yarın olmayacak, bunu herkes biliyor, biz de biliyoruz. Uzun sürecek, çetin mücadeleleri gerektirecek. Bugünün işi zamana yolculuğun 1/1000 ölçekte haritasını çıkarmak değil, işe bugünden, hemen şimdi başlayıp davranmak ve öyle yaparak “ütopya”mızı –en gerçekçisi o olduğu için– diri tutmaktır. Dünya kapitalizmine karşı dünya çapında ama yerel zeminlerde, yani günümüz koşullarında işçi sınıfı enternasyonalizmi bağlamında kararlı bir mücadele bugünden verilmezse insanlığın sonunun barbarlık olacağı, bu topraklarda yaşayan, bu toprakları yurt bilen insanların da bundan nasibini alacağı bugünden bellidir.

Yıkım!

Halkın muazzam çoğunluğunun siyasetten de, siyasetçilerden de sıtkı tam sıyrıldı. O kadar sıyrıldı ki, televizyonların haber ve tartışma programları “reyting” konusu canhıraş şikayet, iç dökme, hezeyan arenası na dönüştü. Siyasetten ne sorunlara çözüm bekleniyor ne bir şey. Siyasetçiler siyaseti “büyük” amaçlar, hedefler görüntüsü altında küçük çıkarlar arenasına çevirdiler. Haklarında söylenmedik kötü söz kalmadı. Eleştiri diye, açıkça küfrediliyor. Hırsızlık, beceriksizlik suçlamaları, daha önce hiç bir devirde görülmemiş aşağılamalar... Sözde demokratik hoşgörü adına hepsi bir güzel yutuluyor, sindiriliyor. Siyasi sorumluluk diye bir şey kalmadı. Adi yolsuzluk çalıp çırpma davalarına “terör” mahkemeleri (DGM’ler) bakıyor. Herkes kendi bacağından asılıyor. Vurdumduymazlık dizboyu. O da hırsızlığı, vurgunu muta hale getiriyor, olağanlaştırıyor. Suçlanan insanlar artık neredeyse suçsuzluklarını ispatla yükümlü! Bunun ne demek olduğunu kimse düşünmüyor. Yargısız infaz zihinlerde, medyada, siyasette, yargıda kol geziyor. Tam bir çöküş belirtisi.

Siyasetçileri ve siyaseti habire suçlayanların, aşağılayanların başını “medya” denilen sazlı/ sözlü boyalı basın çekiyor. “Bana taan eyleyen bari müsellem olsa...” demiş ya çelebi... Alçaklığın çukurunu arayın, orada bulursunuz. Kasıtlı yalan haber, çarpıtılmış yorum, iftira, şantaj, ucuz kabadayılık ve güce tapma, Amerikan hayranlığı... ne isterseniz var. Dördüncü kuvvetmiş!.. Her birinin zinciri bir büyük iş adamı/patronun elinde. (Cumhuriyet elbette öyle değil, ama o da bir başka alem!) Gazetelerin, TV kanallarının, pahalı reklam bohçası ucuz lüks dergi yayıncılığının bağımsız saygınlığa sahip iletişim mesleğiyle hemen hiç bir alakası kalmadı; hepsi başka mesleklerin –inşaatçıların, GSM operatörlerinin, çimentocuları n, araba lastiği üreticilerinin, vb.– yan kuruluşlarına dönüştü. Genel yayın yönetmenleri, köşe yazarları holding yönetim kurulu üyesi, futbol klübü yöneticisi, Ankara’da ya da Washington’da iş takipçisi ya da devlet sırrı emanetçisi, yargısız infaz memuru bir basın/yayın çevresinden kime ne hayır gelir? Gazetelerinde, TV kanallarında sendika ve sendikalı yaşatmamaya yeminli patronlarından dolarla ücret alıp milletin gözünün içine baka baka özgürlükten, demokrasiden, uygarlıktan söz edenler, siyaset ya da ekonomik çıkar hesaplı çıkışlarla onun bunun namusuna, ahlakına sataşanlar da onlar. “En büyük asker bizim asker!” türünden yaltaklanmalar, şişinmeler, “Dünya karıştı, değerimiz, itibarımız arttı!” gibisinden görgüsüz övünmelerle sözümona kamuoyu oluşturma, beyin yıkama işlevi görüyorlar; onu da kimsenin beyninin filan yıkanmadığını pekala bilerek yapıyorlar. Dostlar alış verişte görsün!

Medya, “merkez”e üşüşmüş sağıyla soluyla toplumdaki tekelci iktidar realitesinin borazanı olmaktan öte bir şey değil. Olduğu kadarıyla da, toplumu çökerten süreçlerin aktif eyleyenlerinden biri, belki de en başta geleni. Haberlerde magazini öne çıkarmakla başlayıp haberin kendisini magazinleştirme, Türkçeyi telaffuzuyla, vurgusuyla, imlası ve anlamıyla, edasıyla bozup melezleştirme, okuyucuda, dinleyicide, seyircide aç gözlülüğü, para hırsını körükleme, halkın büyük kesiminin kanına dokunan açıksaçıklıklar, sululuklar, cıvıklıklar... hepsi, hem de sanki marifetmiş gibi ya “özgürlük” adına ya da sözde “halkımızın isteği üzerine” orada sergileniyor. Yozluk, çürüme, ahlak ve görgü erozyonu, namusu enayilikle bir tutan, namussuzluğu ödüllendiren, aklın yerine kurnazlığı, hinliği ikame eden bir “hayat felsefesi” adeta bir devlet politikası gibi toplum sathına bulaştırılıyor.

Kültür erozyonu, yıkımın önde gelen belirtilerinden biri, belki de en çarpıcısı. İki “ulus” var. Birbirlerini karşılıklı nefretle çok uzaktan, ama çok iyi tanıyorlar. Biri, nüfusun dörtte üçü, kendi arabeskiyle başbaşa bırakılmış. Küçük azınlığın aynı arabeskten başka bir ilham kaynağı mı var? Rock, pop, bilmem ne diye göbek havasıyla eğleniyor. Ya da bilmem hangi postmodern sanat, mimari, edebiyat türü diye kendi başına oyalanıyor. Gözü hayatın üzerinde değil, Batıdan görüp bildiği eserlerde. Tek tük pırıltı, parlamadan sönüyor. Daha da küçük bir azınlık kendi fildişi kulesinde ruhunun ve bilincinin törpülenmesine lanetler okuyarak file de, dişe de katlanı yor. Kemal Derviş diye birisi geliyor, “Ne sağlam bir toplummuş burası, hiç haberim yoktu,” diyor!

Ülkenin üniversiteleri YÖK gibi devlet uzantısı bir “entellektüel inzibat karakolu”nun sultası altında iş görmeye hazır ve razı, çoğunluğu sermaye ile içiçe geçmiş ya da geçmeyi şavullayıcı, iktidar koridorlarında fink atıcı insanlar topluluğu. İstisnaları kuralı doğruluyor... Her yıl yüz binlerce genci sözde yetiştirmeye atanan, sıradanlığı, emir kulluğunu meslek edinmiş, bilimsel araştırma, yaratıcı düşünme fukarası, pek çoğu intihalci (fikir ve eser yankesicisi) “saygıdeğer hocam” tipleri: evrim teorisi düşmanı çok bilmiş tarikatçılar, Türk-İslam sentezi pazarlamacısı Ülkücüler, “aydınlanmacı” hasletleri kendilerinden menkul “laik” Atatürkçüler... Adına “vakıf” sıfatı eklenerek devlet yardımına “hak” kazanan özel üniversitelerin sayısı giderek artıyor, yurt bütçesinde üvey evlat muamelesi gören devlet üniversitelerinde öğrenciler harç adı altına haraca bağlanıyor. Yabancı dilde yüksek öğrenim modası giderek orta öğrenime de bulaştıkça hem öğrencilerin bilgisini, bilincini bulandırıyor, hem de türkçenin gelişmesine, zenginleşmesine ket vuruyor. Genelde resmisiyle, özeliyle yüksek öğrenim düzeyi düştükçe düşüyor, Türkiye yetmiş iki buçuk üniversitesiyle bilimde olsun, teknolojide olsun kendi ihtiyaçlarını karşılayabilme perspektifinden yoksun bir topluma dönüşüyor. Dönüştürülüyor demek daha doğru!

Orta öğrenimden gelen malzeme tek kelimeyle içler acısı. Devletin düşman bellediği ve aç kalmamak için her işe el atmaya mahkum ettiği öğretmenlerin elinde yetişen, iki kelimeyi bir araya getirip derdini anlatmaktan, otuz kırk yıl önce yazılmış bir kitabı okuyup anlamaktan aciz öğrenciler... beyinleri seçme ve yerleştirme sınav sorularıyla sulanmış, hangisi olursa olsun bir diploma için hayatları ailelerince bahse yatırılmış üniversite adayı sözde lise mezunları... Elli yılda elli kez değiştirilen bir eğitim sisteminin piyasaya defolu mal sürer gibi ortaya saldığı cahiller/yarı cahiller kalabalığı ile ne yapılabilir, ne gibi bir toplum ve ülke geleceği inşa edilebilir?

Ülke gençliği –“Geleceğimiz, umudumuz”!– 12 Eylül sonrası depolitizasyonun süregelen etkisi altındayken buna bir de dünyanı n halini ve geleceğini olur olmaz pembe renklere boyayan siyasal ve kültürel “küreselleşme” çarpıtmasının etkileri eklendi. İdeolojik/siyasal kuşatmayı her nasılsa yarmayı başarabilen bir kesim üniversite gençliği ise rektör-polis işbirliğiyle yürütülen akıl almaz baskılar altında. Öğrenci gençliği korkutmak, canından bezdirip demoralize etmek için her şey yapılıyor. Meydanlarda, sokaklarda vahşice dövülenler, ağızları burunları kırılanlar... hemen her evde, her akşam, ülkenin geleceğini sergileyen polis devleti görüntüleri! Çalışan gençlik kayıt dışı sektörlerde alabildiğine olumsuz koşullarda beden ve ruh sağlığı fütursuzca harcanarak çalıştırılıyor; ailelerin geçim derdinin yükünü taşımaktan ne doğrudürüst meslek öğrenimi görebiliyor, ne de gençliğini yaşamaya, kendini geliştirmeye vakit ya da takat bulabiliyor. “Tinerci çocuklar” olgusu resmi ve gayrı resmi sosyal duyarlığın düştüğü derekeyi gösteriyor.

Halkın sağlığı, her bir şeyi metalaştırmayı marifet belleyip iş edinenlerin eline, vicdanına emanet edilmiş. Devlet halkın sağlığını gözetme, koruma sorumluluğunu ne yapıp edip üzerinden atmanın telaşı içinde. Başka çaresi de yok... Var mı? Özelleştirme çığırtkanlarının elinde esir! SSK ve Bağ-Kur fonları özel sağlık kuruluşlarının kârlarına kâr katmaya gidiyor. SSK ve devlet hastaneleri yolsuzluk, partizanlık yuvası. Hepsi, yolu oraya düşenler için işkence kapısı... Yalan mı? Türkiye iş kazalarında AB ülkelerinin çok önünde, dünyada ilk on sırada yer alıyor; yılda ortalama 80-90 bin kadar iş kazası oluyor, 1300 işçi ölüyor, 3600 işçi sakat kalıyor.

Yirmi yıldır süren kasıtlı, ısrarlı politikalarla nüfusun %50’ye yakınının faaliyet ve geçim alanı tarımın içi boşaltıldı durdu. En son Şeker ve Tütün Yasaları tam tüy dikti. Hayvancılığın da zaten “serbest ticaret” uğruna ve ihmalden, umursamazlıktan çoktan işi bitirilmişti. Hepsi dünyaya açılma adı altında dış baskı ve dayatmalarla gerçekleştirildi. Küçük ve orta üreticilerle daha büyük işletmelerde çalıştırılan tarım işçileri ekonominin ve toplumun safrası yerine konularak taşın altına itildi, daha da itiliyor. “Haddinden çok insan tarımdan geçinmeye bakıyor. Bu oran ABD’de %2, Avrupa’da (“Avrupa” deyip İngiltere’nin, Fransa’nın rakkamlarını veriyorlar) %5 ya var ya yok,” diyenlerin, “Tarımdan ayağı kesilen ve daha kesilecek olan insanlara nerede, hangi iş var?” sorusuna verebilecekleri bir cevap var mı? Ya da kırsal alanın daha da boşaltılmasıyla insanların şehirlere daha da çok doluşmalarının sonu nereye varacak?

Şehirlerin bunca yıldır süren kasıtlı, bilgisiz, görgüsüz, vicdansız uygulamalarla ne hale getirildiğine herkes tanık. Her biri toplumdaki genel çöküşün bir aynası. Herkes bundan şikayetçi. Şikayet ediyorlar da, ne oluyor? Hiç bir sorun belde halklarının doğrudan, acil ihriyaçlarının karşılanması için ele alınıp çözüme kavuşturulmuyor. Her yapı lan işin altında yerel çıkar çevrelerine, parti yandaşlarına, mafyaya çıkar sağlama maksadı yatıyor. Sokaklar, caddeler, mahalleler, şehirler yaz boz tahtasına çevriliyor. İnsanların rahatı, huzuru, can güvenliği hiçe sayılıyor. Bu arada hiç bir şey güzelleşmiyor, insanlar çirkinlikler içine doğup, durmadan artan çirkinlikler içinde ömürlerini tüketmeye terkediliyor. Yapısallaşmadan trafiğe, ticarete kadar her alanda anarşi, zorbalık, kapkaççılık, üç kağıt kol geziyor.

Şehirlerde olsun, kırsal alanda olsun ülke nüfusunun ezici çoğunluğu, her türlü sosyal güvenceden yoksun yaşıyor ve çalışıyor. İşçi ya da Bağ-Kur emekli maaşları, emeklilik kavramının nasıl karikatürleştirildiğinin bir göstergesi. İşsizlik sigortası yok. Niçin olmadığı bunca yıldır olmamasından belli. “Kazara” olursa hangi derde deva olacak? İşsizliğin boyutu artık sık sık dile getirilmesini gereksiz kılacak kadar büyük. Sadece 2001 yılında işsizler ordusuna 2 milyonu aşkın insan katıldı. Aileleriyle birlikte 10 milyon yurtdaş! Ekonomi yarı yarıya kayıt dışı: sigortasız ve sendikasız işçi çalıştırma kendi içinde ve dışarıya karşı en önde gelen rekabet kozu. Çocuk emeği sömürüsü almış yürümüş; ciddi bir biçimde önlenmeye kalkışılsa aileler aç kalacak, bir sürü küçük, orta işletme iflas edecek. Kayıtlı kesim adına ikide bir ileri geri konuşup talepler ileri süren büyük girişimcilerin üretimin çeşitli safhalarında taşeronlar aracılığıyla kayıt dışının her avantasından yararlandıkları da hemen hiç sözü edilmeyen bir olgu.

İş alemi evlere şenlik. Fırsatçılık, dolandırıcılık, beş’e alıp elliye satma, korsan imalat, korsan pazarlama, ikiyüzlü hamaset, “Biz zengin olmayı becerdik, ülkeyi en iyi biz yönetiriz!” böbürlenmeleri, resmi mercilerle kolkola iş gören mafya, mafyada yuvalanmış siyasetçiler, her yerde rüşvet... Kapitalizm anarşidir. Bizimkisi anarşinin anarşisi!

Bir toplum bu hallere düşürülmüşse yıkım devri gelmiş çatmış demektir. Türkiye, Başbakanlık binası önünde, “Açım, çaresizim!” diyerek jiletle bileklerini kesen insanlar ülkesine dönüştürülmüştür. Kimse aslında bu kadar aç ve çaresiz değildir. İnsanların hiçe sayılmaya tepki olarak böyle bir “gösteri”den medet umar hale gelmiş olmaları toplumun nasıl bir moral kaos ve yıkıma sürüklenmekte olduğunun göstergesidir.

Ve, çeliğe su verildi...

1999 yılının baharında Avrupa, garip bir işçi eylemine tanıklık ediyordu.

Her şey, Asya krizi ile birlikte krize giren Güney Kore gemi inşa sektörünün, ülkenin yüksek oranda devalüe edilen ulusal parasının da etkisiyle ve düşen fiyatlarıyla dünya piyasasındaki pazar payını yükseltmeye başlamasıyla alevlenmişti. Ne tesadüftür ki G. Kore gemi sanayicileriyle Avrupa Birliği gemi sanayicilerinin hedef ihracat pazarları aynıydı ve bir tarafın ihracatı arttığında diğer tarafın satış potansiyelinin, dolayısıyla üretim potansiyelinin gerilemesinden başka bu sistem içinde üçüncü bir seçenek bulunmuyordu.

Derken, AB’de üretim daralmaya, işçiler önceleri ücretsiz izne gönderilmeye, daha sonra iş ciddi boyutlara varıp da şirket iflasları gündeme gelince işsizleşmeye başladılar. Bu felaketin bir sorumlusu ve bağlantılı olarak bir de çözüm yolu olmalıydı. Avrupa’da hızla üye kaybetmeye başlayan metal sendikaları sonunda bir eylem yapmaya karar verdiler. Bu eylem kararının alındığı toplantıya gemi inşa sektörünün işveren örgütleri de davet edilmişti ve karar alınırken bu eyleme destek vereceklerini, Avrupa’nın ilk kez “işçi-işveren elele” bir eyleme tanıklık edeceğini söylüyordu işveren örgütleri. Eylem tarihine 15 gün kala, Gemi İnşa İşverenleri Sendikası’ndan Avrupa Metal Sendikaları Federasyonu’na gönderilen mektupta, işverenlerin ilkesel olarak bir eylemde işçilerle yanyana duramayacakları, bu nedenle verdikleri sözden geri döndükleri bildiriliyordu.

Bütün eylemler gibi bu eylemin de politik bir talebi olması gerekiyordu ve zaten eylemi "garip" kılan da tam bu noktaydı: Avrupa metal işçi sendikaları, G. Kore şirketlerinin uyguladıkları dampingli fiyatların nedenini IMF’nin Asya krizi sonrasında ülkeye aktardığı krediler olarak saptamış, en uygun çözüm yolu olarak da Avrupa Komisyonu’nun IMF yönetimi ile görüşmesini ve G. Kore’ye yönelik kredi musluklarının kapatılmasını talep etmesini bulmuşlardı. Böylece G. Kore gemi inşa şirketleri nakit sıkıntısı içine girecek, üretimlerini ve kuşkusuz işgücünü daraltmak zorunda kalacak, böylece Avrupa Birliği’ndeki sektör şirketlerine, tabii dolaylı olarak da çalışanlarına gün doğmuş olacaktı.

Garip eylem sırası şimdi de çelik sektörüne geldi. Benzer bir durum uzun bir süreden beri yine Avrupa Birliği ile bu kez ABD’nin çelik üreticileri arasında yaşanıyor. Fakat, tıpkı daha önceki olayda da olduğu gibi, çelik şirketlerinin sesi soluğu çıkmazken Avrupa’daki çelik işçileri sendikaları yeni ve garip bir eyleme daha hazırlanıyor. Son dönemde, çelik sektöründeki ilk küresel ölçekli kriz 1999 yılında yaşanmıştı. Ancak, 2000 yılının sonlarından itibaren resesyona giren ABD ekonomisinde görece ucuz fiyatla ithal edilmeye başlanan çeliğin, ABD içindeki çelik üretimini yavaşlatacağı ve bu alandaki istihdamı daraltacağı gayet açıktı. Nitekim, 2001 yılının başından itibaren ABD’deki çelik sendikaları harekete geçtiler ve Kongre üzerine baskı uygulayarak ithalatı engelleyici bir yasa çıkartmayı başardılar (Haziran 2001). Üzülme, köşeye sıkışma ve ucu kime/kimlere dokunur diye düşünmeksizin çıkış yolu arama sırası şimdi Avrupa Birliği çelik sendikalarına gelmişti. Avrupa sendikaları düşündü, taşındı ve sonunda ABD’de çıkarılan yasanın Dünya Ticaret Örgütü (WTO) hukukuna aykırı olduğunu keşfetti. WTO, "Serbest ticaret işleyişi önüne hiç bir engel konulamaz, eğer bu yapılacak olursa WTO’nun tahkim yasaları işletilmeye başlar, bu yasaları ihlal eden ülkeler çok farklı sektörlerden oluşan geniş bir ürün yelpazesinde ve ilgili sektörün dış ticaret hacminin çok üstünde bedellerle karşı-ambargoya tabi tutulabilir," diyordu. Başka bir deyişle WTO hukukuna göre, ya ABD Kongresi bu yasayı geri çekmek zorunda kalacak ve ABD çelik işçileri yeniden zor günlere geri dönecekler, ya da ABD’deki diğer sektörler Avrupa Birliği gibi büyük bir pazara ihracat yapma şanslarını kaybedecekler ki bu da söz konusu sektörlerin çalışanlarının hayatının kararması anlamına gelecek.

Kapitalizmin, toplamı sıfır olan bir sistem olduğunu anlamak ve anlatmak için gemi-inşa ve çelik sektörlerinde yaşanmış ve yaşanmakta olan bu iki ilginç davadan daha net bir olay olabilir mi gerçekten bilemiyorum. Avrupa’lı işçiler sevinecekse, Amerika’lı işçiler üzülmek zorunda. Aynı ülkede, ABD’de çelik işçileri sevinecekse, başka sektörlerin işçileri üzülmek zorunda.

Avrupa’daki çelik sendikaları savlarını güçlendirmek için WTO’ya sahip çıkmaları gerektiğini fark ediyorlar ve A. Komisyonu, ABD Kongresi ve ABD çelik sendikalarına karşı hazırlanan bildiriye bu olayın tek çözümünün, "serbest piyasa ekonomisinin ve WTO’nun kurallarına uymaktır" ibaresini eklemeyi ihmal etmiyor. Hazırlanan bildiri, kapsamlı bir makroekonomik analizle başlayıp, çelik sektörünün küresel bazda analizi ile devam ediyor. Bildiride sıkça tekrarlanan bir diğer argüman da, "tüm çelik işletmelerinin kapasite fazlasıyla çalıştıkları ve bu nedenle çelik firmalarında küçülme, istihdam daralması gibi olguların normal karşılanması gerektiği" yönündeki uyarıydı. Neyse ki bazı Avrupa sendikaları bu söylemle işçilerin yaşadıkları gerçeklik arasındaki uçurumu hatırlayarak bu söylemin dayanaklarını ve kriterlerini sorgulamaya başladılar. Çünkü Avrupa’da çelik işçilerinin çalışma koşulları kuralsızlaştırmanın (deregülasyon: kamu denetimi dışına çıkarma) etkisiyle daha da ağırlaşmış, çalışılan süreler ise uzamıştı. Ama görülen oydu ki hazırlanan bildirinin asıl omurgası kapitalist iktisat teorisinin verilerine dayandırılmış ve böylece firmaların kapasite fazlasıyla çalıştıklarına hükmedilmişti. İşin sevindirici tarafı, Avrupa sendikaları arasında, "Kapitalizmin argüman ve savlarını kabul etmek zorunda mıyız? Biz kapitalist değil, işçiyiz, öyleyse işçi sınıfının kendi verileriyle hareket etmeliyiz!" şeklinde bir tartışmanın nihayet başlatılmı ş olması.

Gelelim şu meşhur "egemenlik hakkının kullanımı" savına. Aslında, ABD Kongresi, Haziran 2001’de ithalatı engelleyici bir yasa çıkarmak suretiyle ABD devletinin egemenlik hakkını kullanmıştır. Ancak, bu hakkın bir Devlet (ABD) tarafından, bir işçi grubu adına (?) kullanımının bir başka Devlet’in (AB devletleri) işçilerini işsizleştirdiği ve yoksullaştırdığı da gün gibi ortadadır. Zaten bu yüzden, Avrupa Birliği sendikaları da kendi egemenlik haklarını kullanması için A. Komisyon’una baskı uygulayarak, Komisyon’u ABD’ye karşı WTO-Tahkim sisteminde dava açmaya zorlamaktadır.

Bu davayı sonuçlandırmak Uluslararası Tahkim panelleri için de oldukça zor olacaktır. Zira bu kez olay en büyük iki ekonomik blok, Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri arasındadır ve her iki tarafın da eli –WTO tahkimi nezdinde– son derece güçlüdür. Tahkim paneli, WTO’nun ilkelerinden taviz vermek istemeyecektir, çünkü ABD sermayesinin çıkarları doğrultusunda bir karar alması bu sonucu doğuracaktır. Bu bağlamda, örneğin, panel, "Ülkeler, özgün ekonomik koşulları gerektirdiğinde serbest ticareti kısıtlayıcı bazı tedbirler alabilirler," diyemiyecektir. Diğer yandan, panelin, "AB Komisyonu haklıdır ve bu yüzden, ABD’den yapılan ithalata miktar kotasının yanısıra yüksek ithalat vergisi uygulaması başlatılabilir," şeklinde bir karar alması da zaten ciddi bir durgunluk döneminden geçmekte olan Amerika Birleşik Devletleri ekonomisinin çelik dışında kalan sektörlerde daha ciddi bir sıkıntıyla karşı karşıya gelmesi, daha da önemlisi küresel durgunluğun aşılamaması gibi bir sonuca yol açacaktır. Sonuç olarak muhtemelen Tahkim paneli ikinci kararı alacak ve ABD Kongresi de diğer sektörlerin sermaye gruplarından gelen baskılara dayanamayarak çelik sektörüyle ilgili korumacı yasayı geri çekecektir.

Hiç şüphe yok ki, ikinci kez gördüğümüz bu filmin daha pek çok versiyonunu izleyeceğiz yakın dönemde. Zarar gören kesimin, başrol aktörleri her seferinde farklılaşabilir, fakat bir sınıf olarak tüm işçiler adına değişen bir şey olmayacağı kesindir. İşte bu nedenle egemenlik hakkının kullanılabilirliği savları da geçerliliğini kaybetmektedir. Kapitalist bir dünyada egemenlik kayıtsız ve şartsız sermayenindir.

Diğer yandan, sorgulanması gereken bir başka boyut daha var: şirketlerin yapımcılığını üstlendikleri bu filmlerde baş aktörün hep aynı kesimden, yani işçi sendikalarından seçilmesi ve tarihin tekerrür etmesi. Bu durum, kafalarda, "İşçi ve işveren aynı gemide mi?" ya da, "Karşıt iki sınıfın çıkarları artık ortaklaşı yor, aynılaşıyor mu?" gibi soruların oluşmasına, sendikaların da cepheden karşı çıkmaları gereken olaylar karşısında bocalayarak, sistem-içi, kısa vadeli çözümlerde çare arama konumunda kalmalarına yol açıyor. Aslında devletler, egemenlik hakkının kullanı lmasına karar verirken bu hakkın hangi sınıf (sermaye) adına kullanılacağını ve sonuçlarını gayet iyi biliyorlar. Fakat işçiler, bu geçici kazanımlara bakarak, "Bunu biz başardık, yaşasın sosyal diyalog müessesesi ve lobi faaliyetleri!" diye teselli buluyorlar.

Sermayeler arası savaşların önümüzdeki süreçte çok daha şiddetleneceğini öngörmek hiç de yanlış olmayacaktır. Özellikle 9-13 Kasım 2001 tarihlerinde Katar/Doha’da yapılan WTO-4. Bakanlar Konferansı ile başlatılan yeni raundun konuları içerisine sanayi ürünlerinin ticaretinde liberalizasyon ve ticaretin kolaylaştırılması gibi hayati iki anlaşmanın da genişletilme talebinin dahil edilmiş olması bu tahminimizi destekler niteliktedir. Bu bağlamda işçi sendikalarının sınıfın talep ve karşıtlıklarını belirlerken alacağı konum artık çok daha önemli hale gelmiştir.

Sistem dişli sıyırdı

Kapitalist sistemin çarkları dönüp dururken, alışık olduğumuz inilti ve gacırtı lara bir de makinalı tüfeğin patırtısı eklenirse hiç şüpheniz olmasın ki, ya göbek bilyası dağılmıştır, ya da sistem dişli sı- yırmıştır. Sorumlusu –her defasında yaşandığı gibi– büyük çarkın gücüne dayanamayıp dağı- lan küçük dişlilerdir. Bunlar yerinden sökülüp atılmadan sistem işlerlik kazanamaz.

Oysa, günün birinde büyük çarkın gücüne ve hızına erişmeyi uman küçükler, çekilen tüm sı- kıntıların daha verimli ve akılcı olmakla atlatı labileceğine canıgönülden inanmışlardır. Hatta öylesine inanmışlardır ki, büyük çarkın her dönüşünde çıkarttığı iniltilere kulak vermeyip, bunu kendi beceriksizliklerine yormuşlardır.

Çekilen acıların ve sıkıntıların nedenleri bir güzel açıklanmaktadır nasıl olsa... Bu evre “ulusal kriz” olarak nitelenir ve bunalımları aşmak için birbiri ardına açılan “ekonomik tedbir paketleri”nin içinden ne çıkacağı merakla beklenir. Aslında bunun niçin merak edildi- ğine hep şaşmışımdır, çünkü paketler ne zaman açılsa içinden hep aynı terane çıkar. Kalkı nma hızı yavaşlatılacak, mümkünse geçmişte yanlışlıkla elde edinilen fazlalıklar geri ödenecek, daha az üretilip, hemen hiç tüketilmeyecek, eğitim ve sağlık hizmetleri belirsiz bir süre ertelenecek, ceplerde para diye dolaştırılan kağıt parçalarının bir işe yaramadığı açık yüreklilikle kabul edilecek, borca bir melek kadar sadık kalınacak... En önemlisi de baş yukarda ve kuyruk havada dikine tutulacak. Öyle ki, cümle alem bütün bu fedakarlıklar karşı- sında hayranlık duymakla kalmayıp insafa gelecek vee... sonunda, hakedilen cep harçlığı alınacak!

İşte bizim küçük çarkımız, dertli dolap misali böyle inleyip dururken işin içine cayırtılar, patlamalar karışınca, dinlemeye alışık olduğumuz hüzünlü seslere bir de vahşetin, yani savaşın senfonisi eklenir. Buna da, "uluslararası kriz" adı verilmiştir. Birden dertli dolabın sesi kesilir ve ortalığı mutlak bir sessizlik kaplar.

Bu arada bizleri şaşırtan ve uzun süre anlamakta zorlandığımız yöntem ve söylem değişiklikleri ortaya çıkar. Çarklar dönerken sistemin yöneticileri verimlilikten, rasyonellikten, demokrasiden, insan haklarından, ekonomiden, sanattan, kültürden bahisle onları hayranlıkla izleyenlere unutulmaz akıllar verip dururken, ne olduysa, birden bunlardan söz edilmez olur.

İşler tıkırındayken “iletişim çağına” geçtik, “milenyuma” girdik, biz “küreselleştik, ya siz?” diye yayılıp, borsayla altılı ganyan gişeleri arasında mekik dokuyan cin fikirli bir sürü fırsatçının da bu arada dili tutulmuştur. 1999 sayısının bir atlayarak 2000’e dönüşüp yuvarlanıvermesi, tüm dünyada ağızları bir karı ş açık bırakmış olmakla kalmayıp, bunun büyüsüyle aylarca kendilerinin bir yerden başka bir yere ışınlandığını düşünen “milenyumcular”, bir yıl daha geçmeden dört bin kişi birkaç dakika içinde topluca yok edildiğinde ve ardından da kaşlar çatılıp, silahlar kuşanıldı- ğında, her şeyin eski tas eski hamam olduğunu anlayıverdiler ve sustular. Susmaya devam ediyorlar.

“Bu nasıl iletişim çağı, yahu ?” diye sormak geçiyor içlerinden ama soramı yorlar. “Cep telefonu” nun, telefonun kendisinin icadından daha büyük bir buluş olduğunu düşünüyorlardı. Elektroniğin yarattığı olanaklara vurulup, bir zamanlar elektrik enerjisinin keşfedilip insanlık tarihini ne kadar derinden etkilediğini unutmuş görünüyorlardı. Yeryüzünde ne varsa, hepsinin son on yıl içinde olup bittiğine inanan bir “cin fikirliler” cemaati sarmıştı ortalı- ğı. Bunlar yaşadıkları günleri ve kendilerini o kadar önemsiyorlardı ki, artık tarihin sonunun geldiğine bile inanmışlardı. Hatta, dünyanın yuvarlak bir nesne olduğunu bile keşfetmişlerdi de, bunun tersini savunan cahillere karşı önlerine gelen herkesi, “Küreselleştik... küreselleştik!” diye habire uyarma ihtiyacını hissediyorlardı.

Ne var ki, günlerden bir gün dünyanın Büyük Patronu öfkelenip de 7500 metre yüksekliğ indeki Hindukuş dağlarına savaş açtığında nasıl iletişim kurulurmuş, dünya kaç bucakmış, düz müymüş yoksa yuvarlak mı anlayıverdiler. Artık bombadan, ölüden, teknolojisi çok çok yüksek uçaklardan, savaş gemilerinden başka söz edilmiyordu. Öyle ya, birisi kalkıp da çalı şan “ölüm makinasının” verimliliğinden, dağ- larla savaşmanın rasyonelliğinden bahsedecek değil ya... Gülerler adama... Ya ne yapmalı? Yani, en akıllıca iş nedir? Bunları hiç gündeme getirmemektir... Eh, bu da bir tür rasyonalizmdir, denilebilir... anlayana.

Böylece demokrasi, bilgi çağı, insan hakları, hümanizm, çevrecilik, yeşil marullar, mavi gökyüzü, güzel sonbahar gibi gereksiz ayrıntılar, bir müsait zamanda üzerinde konuşulmak üzere ertelendiler... Şimdilerde Büyük Patronun işi var. Rahatsız edilmemeli. Hele eli bir boşalsın, oturur yeniden bu konular üzerinde gevezelik ederiz. Bugün yapılabilecek tek şey, susmaktır. Çok sıkılırsanız televizyondan insanlığın yarattığı en son teknoloji harikası savaş uçaklarını, adrese postalanan bombaları seyredebilirsiniz. Bakın bakalım elalem nelerle uğraşıyor... Biz hala yerimizde sayıyoruz. Bir de şu ilkellere bakın... At üstünde, elde kılıç dolanıp boş yere naralar atıp duruyorlar. Haa, bulsa teknolojiyi atmaz mı kafamıza? Atar tabii... Ama bunun bir atma biçimi var. Onu bilemez, yazık, bu ilkel... Gördük zaten, iki eliyle uçağı düzeltip de doğru dürüst bir binaya bile çarpamadı. Ne o öyle yan yan gelip toslamalar? Halbuki izliyoruz, medeni olanların uçakları cetvelle çizilmiş gibi dümdüz gidiyor ve nereyi isterse orayı vuruyor. Üstelik de bunları kullananlar ölmeyip geri dönüyor. Elbette dönecek. Ben hep söylerim, adamlar insana değer veriyor! Pilotun tüm güvenliği sağlanmış... gidiyor, bombalarını (herbiri 6 ton, bir minik atom bombası!) atıyor ve dönüyor. Üzülmeyin, yakında büyük patron o melun dağları traş eder gelir, bu iş de biter. Biz de oturup şöyle kazına kazına konuşuruz yeniden. Efendim, kalkınma hızlarından, milli gelirden, sağlık hizmetlerinden, kadın haklarından –elbette bütün kadınları kapsamaz bu– sümüğünü çeken çocuklardan, yüzündeki sinekleri kovmaya üşenen yaşlı Afganlardan, fıstık ezmesini zavallı yoksullara bağışlayan Amerikalılardan, vs... Bozuk dişli onarılsın, çark hele bir dönmeye başlasın, ölüler yıkansın, cenazeler bir kalksın da bak sen bizdeki sohbete... Dertli dolap inlemeye başlasın, değirmenin suyu şırıldasın da... Rakıları açarız, cigarayı da yaktık mı... Neler yumurtlarız o zaman insanlık ve adalet üzerine. Olan biteni beğenmeyiz de, eksik bile buluruz yapılanları. Ne yapalım, Büyük Patron meşgul... misket oynuyor, ölümüne... Oyun bitsin, konuşuruz ölesiye...

ABD’nin yeni savunma doktrini, İsrail ve Filistin

Batı Bloku’nun ABD öncülüğündeki Afganistan operasyonu tamamlanma aşamasına gelirken, televizyon gazeteciliği deyimiyle, bütün gözler yeniden Ortadoğu’ya çevrildi. Irak’a bir operasyon daha yapılıp yapılmayacağı ve bu ülkenin parçalanıp bölge haritasının yeniden çizilip çizilmeyeceği tartışılırken, Ortadoğu’nun kadim sorunu Filistin bir kez daha ve bütün ağırlığıyla küresel gündemin ilk sırasına gelip oturdu. Son bir yıldır Filistin sorununun dünya gündeminin önemli sorunlarından biri olmasının başlıca nedeni, Oslo’da başlayan ve çeşitli aşamalardan geçen ABD patentli Ortadoğu barış sürecinin çökmüş olmasıdır. Bölgede şu anda tam anlamıyla bir kilitlenme yaşanıyor. Öyle ki, taraflar çözüm üretme yeteneklerini neredeyse tamamen yitirmiş durumda.

ABD İNİŞE GEÇİYOR

Türkiye’yi de yakından ilgilendiren Filistin sorunu ve Ortadoğu barış sürecine daha yakından bakmadan önce dünyada neler olup bittiğini değerlendirmekte yarar var. Çünkü, Filistin sorununun Batı başkentlerinde ele alınışında 11 Eylül 2001 öncesine göre esaslı farklılıklar oluşmuş durumda.

Amerika Birleşik Devletleri’ne yapılan 11 Eylül saldırılarının simgesel bir anlamı var. Bu saldırı küresel ölçekte yeni bir döneme girildiğine işaret ediyor. Daha doğrusu 11 Eylül, nesnel göstergeleri daha önce ortaya çıkan ABD’nin küresel egemenlik konumundaki tıkanma alanlarını açığa çıkaran dramatik bir başlangıç oluşturuyor.

ABD ekonomisinin uzun süredir bir durgunluk dönemine girdiği biliniyordu. Muhafazakarların yönetime gelmesinden sonra durgunluk daha da derinleşerek bir ekonomik krize dönüşme eğilimine girdi. Aralık ayının ilk haftasında ABD Hazine Bakanlığı durumu resmen kabullendi. Petrol tekelleri ve silah sanayicileri tarafından desteklenen Bush yönetimi, ekonomik durgunluğu askeri harcamaları arttırarak aşma planlarını yapıyordu. Bu bakımdan 11 Eylül saldırısı ABD yönetimi için bulmaz bir fırsat sundu. ABD, toplam 120 milyar dolar olan savunma bütçesini yüzde 50 arttırarak 180 milyar dolara çıkardı. Savunma bütçesindeki bu büyüme oranı Birinci ve İkinci Dünya Savaşları dönemi de dahil, ABD tarihinde bir defada yapılan en büyük artış oldu.

Diğer taraftan ABD’nin küresel egemenliğinin simgelerine yönelen 11 Eylül saldırıları bu lider emperyalist ülkenin profilinde derin gedikler açtı. Yenilmez ve erişilmez bir güç olduğu sanılan ABD’nin hiç beklemediği bir anda vurulabileceğini, salt ekonominin ve silahların gücüne dayalı egemenliklerin çok da güvenli olmadığını gösterdi. Ve daha da önemlisi, adil olmayan bir dünyada barış da olamayacağını trajik şekilde ortaya koydu.

ABD, 10 yıldır rakipsiz şekilde sürdürdüğü küresel hegemonyasını yitirme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu görüyor. Çünkü ABD, durgunluk dönemini yaşayan ve gerileme sürecine girmesi beklenen ekonomik yapısıyla küresel rakipsizlik halini koruyamayacağını biliyor. AB önemli bir güç olarak yükseliyor. Rusya bir toparlanma süreci yaşıyor. Çin’in önümüzdeki on yıl içinde büyük bir küresel güç haline gelmesi bekleniyor. ABD bakımından ekonomik güç geriledikçe küresel hegemonyayı sürdürmek giderek zorlaşıyor. Bu durumda küresel hegemonyasını ekonomik olarak sürdüremeyeceğini gören ABD, bu egemenliği askeri olarak sürdürmek istiyor. Başka bir anlatımla ekonomik açığını askeri güç kullanarak doldurmaya çalışıyor. Ancak, hemen belirtmek gerekir ki, başta Roma olmak üzere tarihte küresel egemenlik kuran bütün imparatorluklar aynı yöntemi denedikleri halde başarılı olamadılar.

ABD’NİN YENİ ASKERİ DOKTRİNİ

ABD, şimdilik Afganistan operasyonundan sonuç almış görünüyor. Ancak, bunun yetmeyeceği açık. Yeni ABD savunma doktrinine göre Washington çatışma ve savaş ortamını yeryüzünün bütün sorunlu bölgelerine yaymak zorunda. Bu bölgelerden biri de Ortadoğu. Yeni Amerikan savunma doktrini önümüzdeki dönemde dünyada neler olacağını anlamak bakı mından önem taşıyor.

Geçen Ekim ayının ilk haftasında açıklanan ve bu tarihten üç ay önce hazırlandığı belirtilmesine karşın, 11 Eylül saldırılarının ortaya koyduğu yeni durumu da içerecek şekilde güncellendiği anlaşılan ABD’nin Dört Yıllık Savunma Değerlendirme Raporu (QDR-2001) daha öncekine (1997) göre temel önemde farklılıklar içeriyor. Yeni savunma doktrini, ABD’nin küresel egemenliğini kapitalizmin egemenliği olarak takdim ediyor. Dolayısıyla ABD’ye yönelik bir saldırının bütün sisteme yapılmış olacağı (sayılması gerektiği) belirtiliyor. Rapor ABD’nin küresel hegemonyasını değişmez bir veri olarak alıyor ve başta müttefikleri olmak üzere dünyadaki zenginlik ve refahtan pay almanın, ancak ABD’nin desteklenmesinden geçeceği vurgulanıyor.

Raporda, yeni dönemde, "ABD, düşmanlarının kim olacağını ve savaşların nerede çıkacağını tam olarak bilemez ve bilemeyecektir," deniyor. Dolayısıyla yeni savunma anlayışının "belirsizlik ve sürpriz öğesiyle birlikte" ele alınması gerektiği belirtiliyor. Raporda, "Kimin nerede ve ne zaman saldıracağından çok, olası bir saldırganın hangi olanaklarla saldırabileceğini düşünerek ona göre hazırlanmak" gerektiği vurgulanıyor. Bu yaklaşım yeni savunma anlayışının ekseni olarak belirleniyor. ABD’nin karada, denizde, havada ve uzaydaki egemenliğine yönelik tehdidin tanımlı ve belirli bir düşman devlet ya da devletlerden çok, “sistem içi çatışmalar”dan ve sisteme yönelik “felsefi temelli” saldırılardan geleceği öngörülüyor. Böylece yeni ABD savunma doktrini, Batı ve kapitalizm karşıtı radikal siyasal hareketlere ve güçlere özel bir önem veriyor. Ve böylece sistem muhalifleri “düşman” ilan ediliyor.

Sosyalizmin küresel bir tehdit gücü olmaktan çıktığı günümüz koşullarında, siyasal İslam öncelikli hedef haline geliyor. Emperyalizm "yeşil kuşak" ya da "ılımlı islam" gibi politikaları terk ediyor. Durum böyle olunca, önümüzdeki dönemde, dünya çapı nda siyasal İslamın tasfiye edileceğini ve "küresel bir 28 Şubat süreci" yaşanacağını söylemek mümkün oluyor.*

SİYASİ MÜDAHALE HUKUKU

Tehlikenin devletlerden çok, devlet dışı öznelerden geleceğini varsayan yeni ABD savunma doktrini, ABD’nin erişimine kapalı alanlara ve girişi engellenen coğrafyalara gerektiğinde, "zorla girmek, işgal etmek, siyasi müdahalede bulunmak ve rejimleri değiştirmek" gibi operasyonları "resmen" öngörüyor. Bunu gerçekleştirmek için de, "sürekli izleme, hassas vuruş, dünyanın her bölgesinde amaca uygun askeri güç konuşlandırmak" hedefleri benimseniyor. Soğuk savaş döneminde bile söz konusu emperyalist niyetlerin bu açıklıkla belirtilmediği hatırlandı- ğında, tehlikenin boyutları daha iyi anlaşılıyor.

Diğer taraftan bu anlayış, kapitalizme ve Batı uygarlığına muhalif olan herkesi ve her gücü potansiyel düşman saydığı için sürekli bir savaş halini ve silahlanmayı öngörüyor. Bu ruh hali, sosyalist rejimlerin çözüldüğü bir dünyada emperyalistlerin hala güvenliklerinden ve egemenliklerinden emin olmadıklarını gösteriyor. Ve kapitalizm refleksif olarak asıl tehdidin nereden geldiğini ya da geleceğini saptı yor. The Washington Post, 27 Eylül 2001 tarihli yorumunda, 11 Eylül saldırısını gerçekleştirenlerle "Küreselleşme karşıtlarının; yani komünistler, Maoistler, Troçkistler ve anarşistlerin ortak yanı ABD düşmanlığıdır," saptamasını yapmakta gecikmiyor. Yani, 11 Eylül saldırısını yapanlarla solcuların (radikal solun) bir farkı yok deniyor.

AVRASYA’DA SAVAŞ SÜRECEK

Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya denetlenemeyen siyasal ve askeri güçlerin bulunduğu ve hareket halinde olduğu coğrafyalar olmaları bakımından ABD’nin yeni hedefleri içinde yer alıyor. Özellikle Filistin sorunu nedeniyle şu günlerde Ortadoğu öne çıkmış görünüyor. Afganistan’da işini bitiren ABD’nin bütün gücüyle bölgeye yükleneceğini beklemek gerekiyor.

Nitekim, son intihar saldırılarından sonra ABD, İsrail’in "teröre karşı kendisini savunma hakkı bulunduğunu" belirterek İsrail saldırılarına uzun bir aradan sonra ilk kez resmen yol verdi. FKÖ başta olmak üzere İslamcısıyla, solcusuyla bütün Filistin güçleri "terörist" ilan edildi. Böylece aslında terörizmin yeni tanımı da yapılmış oldu: kapitalizme ya da Batı uygarlığına saldıran herkes teröristtir! Taş atan çocukları öldüren İsrail devleti ise kendini savunmaktadı r!

YAHUDİ VE ARAP SOLU BİRLEŞMEDİKÇE ORTADOĞU BARIŞI KURULAMAZ

Diğer taraftan ABD, Batı ve genel olarak kapitalizmin Ortadoğu’da kalıcı barışı kurma yeteneğine sahip olmadığı uzun ve acı tecrübelerden sonra defalarca kanıtlandı. Ancak, sol güçlerin de bölgenin geleceğine yönelik barışçı bir politik açılım sunamadıkları, "İsrail’in yok edilmesi" gibi artık gerçekleşmesi mümkün olmayan bir hedefe takılıp kaldıkları da ortaya çıktı. Bu hedefin askeri ya da politik olarak gerçekleşme olasılığının bulunmaması bir yana, bu tutumun doğru olmadığını artık kabul etmek gerekiyor. Şu ya da bu şekilde Ortadoğu’da Yahudi ulusunun yaşadığı bir ülke ve devletin bulunduğunu, daha da ileriye giderek söylersem eğer, bütün bölgede bir barış ortamı sağlandığı, Filistin halkının toprakları üzerinde İsrail işgalinin kesin kalktığı ve adil bir yerleşimin gerçekleştiği koşullarda İsraillilerin böyle bir hakkının bulunduğunu da kabul etmek gerekiyor. Dahası öylesi koşulların kalıcılaşmasına İsrail toplumunun ve devletinin katkısının yalnız iki halkın değil, bütün Ortadoğu halklarının hayrına olacağı da söylenebilir. Gerçi Oslo sürecinden sonra FKÖ, bir anayasa niteliğindeki politik programından, İsrail’in bölgeden atılması amacını çıkarmayı kabul etti. Ancak, bu tutum Filistinli örgütler (solcu ve islamcı) tarafından da kabul edilmiş değil. Böyle bir perspektifin gerçekleşmesi bugünkü koşullarda son derece zordur, doğru. Ama çabaları o yöne doğrultmak da şimdiki açmazlar içinde debelenip durmaktan iyidir.

Filistin’de giderek güçlenen İslamcıların bölge barışını sağlama yeteneğinde bulunmadıkları açık. Çünkü siyasal İslam, tıpkı Siyonistlerin Arapları ebedi düşman saymaları gibi, Yahudileri, sırf Yahudi oldukları için düşman sayan ve ırkçılığa çok yakın duran bir anlayışa sahiptir. Tarihsel kin ve din düşmanlığının taşıyıcısı olan İslamcıların bir kardeşlik ve barış projesi geliştirmeleri beklenemez.

Bugüne kadar hep İsrail’in Ortadoğu barışının önünde bir engel olduğu belirtildi. Bu tez doğrudur. Ancak aynı zamanda eksik bir tezdir de. Çünkü artık zamanını doldurmuş bir soğuk savaş dönemi politikacısı olduğu daha iyi anlaşılan Arafat liderliğinin de bölgeyi barışa taşıyamayacağı ortaya çıkmıştır. Arafat’ın yegane meziyeti uluslararası dengeler üzerinde oynamaktır. Bu alanda sonuç almak artık imkansızdır. Çünkü tarihsel bakımdan bu aşama geçilmiştir.

Arafat ve diğer Filistinli liderler hiç bir zaman barış yanlısı İsrail solu ve muhalefetiyle işbirliği yapmayı düşünmemiş, Siyonizme ve emperyalizme karşı Araplardan, Yahudilerden ve diğer bölge halklarından oluşan bir blok kurmayı (diplomatik planda dahi) hayal bile edememiştir. Oysa durum son derece açıktır. İsrail’i yok sayan, dolayısıyla bütün Yahudileri düşman ve imha edilmesi gerekli bir güç olarak gören bir siyasi anlayışın (İslamcıların ve milliyetçilerin) sonuç alması mümkün değildir. Bu tutum Siyonistlerin etnik temizlik siyasetine karşı Arapların ve İslamcıların etnik tasfiye siyasetini koymak demektir. Sonuç olarak da, ABD’nin Ortadoğu halklarını baskı altında tutma siyasetine çanak tutmaktadır. Filistin faciasının esas sorumlusu, hep olduğu gibi bugün de, ABD’dir. İsrail gibi dinamik ve ileri bir toplumun Ortadoğu halkları için tehlike oluşturmasını önlemenin yolu, ABD ile İsrail arasındaki “özel ilişki”nin kırılmasından geçecektir. Hayal mi? Geleceğin gerçekliği bugünün hayali üzerine kurulur. “Hayal”, kimi somut koşullarda, mevcut gerçeklikten daha gerçekçidir.

Bölgede barışı kurabilecek yegane güç soldur. Arap ve İsrail solu işbirliği yaparak 50 yılı aşkın süredir bölgeyi kan ve ateş içinde bırakan bu sorunu çözebilirler. Hem Arap solu, hem de İsrail solu bu yeteneği ve cesareti göstermek zorundadırlar ve bunun için gereken potansiyeli de taşımaktadırlar. Değilse, yeni ABD savaş doktrinini mantıki sonuçlarına taşıdığımızda, Ortadoğu’da yeni bir yıkımın kaçınılmaz olduğu açıktır.

Ancak, ortada bir sorun var: bugün için Arafat’ın alternatifi Filistin’de HAMAS ya da İslami Cihad gibi İslamcı güçlerdir. Bu nedenle, 11 Eylül olayından sonra dünya ölçeğinde "terörizme karşı oluşan hassasiyeti" değerlendirerek Arafat’ı tasfiye etmeye çalışan Şaron yönetimi ABD ve Avrupa’dan istediği tam desteği bulamamıştır. Çünkü Batı, Arafat’ın tasfiye edilmesi halinde yerini İslamcı güçlerin doldurmasından çekinmektedir. Bundan yararlanan faşizan Şaron yönetimi Filistin Özerk Bölgesi’ndeki kent ve kasabaları vahşice işgal ederek fiilen Arafat yönetimine son vermiştir. Şimdi ortada tam bir belirsizlik vardır.

Öte yandan, bu belirsizlik ortamı Ortadoğu’nun sol güçleri için bir atılım fırsatı da sunuyor. Sosyalist sistemin dağılmasından sonra Filistinli devrimci örgütler büyük güç kaybetmiş durumdalar ama, son yıllarda özellikle FHKC’nin yeniden güç kazanmaya başladığı izlenmektedir. Eğer Filistin solu birleşir ve İsrail solu ve barış güçleriyle ilişkilenirse Ortadoğ u’da kalıcı barış için umut doğmuş demektir. Arafat ise ya siyaseten tasfiye olacaktır, ya da oluşacak gücün çekim alanına girecektir.

*İlginç bir nokta: Türkiyede 28 Şubat öncesi G. Kurmay’ın kamuoyunu yönlendirmek için düzenlediği “brifing” seanslarına katılanlarca edinilen bir izlenim, siyasal İslam’ın temsil ettiği tehlikenin ve bu tehlikeye karşı tedbir alma gereğinin daha o günlerde NATO gündeminde bir konu olduğu yönündeydi.

Siyasetin küreselleşmesi ve savaş

Sermayenin küreselleşmesiyle birlikte siyasal yapılar dönüşmeye, geniş bir coğrafi alanda parlamenter sistemlerin ve siyasal partilerin işlevleri azalmaya başladı. Görünüşe bakılırsa her şey, parlamentolar, siyasal partiler ve hükümetler yerli yerinde. Ancak devletlerin siyasal kararlarının oluşumunda ve icrasında mevcut yasaları zorlayan bir merkezileşmenin yaşanmakta olduğu çok açık. Buna paralel olarak, siyasal partilerin, sendikaların, meslek kuruluşlarının vb. karar alma mekanizmalarının da, kendi kurallarını ve tüzüklerini ihlal edecek ölçüde tabandan koparak merkezileştiği görülüyor.

Sermayenin dünyayı küreselleştirmesiyle birlikte, "demokrasi" denilen siyasal rejimin de önemli bir değişim geçirdiğini söylemek yanlış olmaz. Serbest piyasanın gerektirdiği sosyal maliyeti ödemeye hazır olmayan, kendi parti programlarıyla bağlı olan siyasilerin ve bir kurallar rejimine dayanan parlamentoların, daha hızlı, daha esnek ve daha kuralsız bir iktisadi rejimi yayarak küreselleşen sermayeye ayak uyduramamaları, gerilerde ve tamamen işlevsiz kalmamak için kendi tarihsel ve ideolojik kalıplarını zorlamaya çalışmaları, günümüzün bir gerçeği olarak ortaya çıkıyor. Türkiye’de yaşanmakta olan krizi, siyasilerin itibarsızlığını, halkın partilere olan nefretini, yeni-yepyeni-en yeni arayışlarını, MGK’nın bütün toplumu denetleyen bir tarassut kulesi niteliğini, sendikaların çaresizliğini, siyasal partilerin özene bezene hazırladıkları programların anlamsızlaşmasını, iktidara yaklaştıkça ya da ulaşınca ne faşistin faşiste, ne sosyalistin sosyaliste, ne de liberalin liberale benzediği bu tuhaf rejimi, bu açıdan da yorumlamak mümkündür.

Bugün Türkiye’de hükümet IMF’nin yapısal dönüşüm programının icra heyetine dönüşmüştür. Ülke esas olarak MGK teşkilatı ve Dışişleri Bakanlığı uzmanları tarafından yönetilmektedir. İktidara zaman zaman birbiriyle çatışan ikili bir görünüm veren bu yapılanma, kişilerin art niyetinden, beceriksizliğinden ya da bilgisizliğinden değil, evrensel ve sistemik bir değişimden kaynaklanmaktadır. Küreselleşmenin gerekleri, siyaset ve iktidar yapılarını dönüştürmekte, piyasa ve toplum karşı karşıya gelmektedir.

Hep denildiği gibi, 11 Eylül saldırısı ve ABD’nin Afganistan’ı vurması 21. Yüzyılın başlangıç noktasını oluşturdu ve küreselleşmenin yukarıda tanımlamaya çalıştığımız siyasal boyutunu derinleştirdi.

ABD’NİN ÖNÜNDEKİ HEDEFLER

Bu haşin başlangıç, Kuzey Amerika’nın içe kapanma ve reform yanlısı "güvercinleri"inin seslerini kesmelerine, küresel ölçekte Amerikan güvenliğinden yana olan "şahinler"in harekete geçmesine yol açtı. Bu bir bakıma ABD’nin, kadim temel güvenlik doktrinine kesin dönüş yapması anlamına geliyordu. Zira Harry Truman’ın 1947’de ilan ettiği Ulusal Güvenlik Sözleşmesi ulusal güvenliği küresel ölçekte değerlendirmiştir. ABD’nin Soğuk Savaş dönemindeki "en kötü durum senaryosu" ise iki cephede (SSCB ve Çin) savaşa göre oluşturulmuştur. Küreselleşmenin siyasal üstyapısının Rusya, Çin ve Asya’nı n büyük bir bölümünü kapsayamaması ABD’nin bu senaryoyu Körfez Savaşı sırasında raftan indirmesine yol açtı. ABD, Irak ve Kuzey Kore’yle olan gerginliği sürekli olarak tırmandırdı. Gilbert Achcar’a göre, yeni savaş senaryosunda Irak Rusya’nın, Kuzey Kore ise Çin’in kod adıydı (bk. G. Achcar, "Stratejik Üçlü: ABD, Çin, Rusya," der. Tarık Ali, Evrenin Efendileri içinde, s. 149, OM, 2001). Bütün yeryüzünü ABD için güvenli bir alan haline getirmek, sermayenin yanı sıra siyasetin de küreselleştirilmesi anlamına geliyordu.

ABD’nin ticari ve askeri sembollerine yapılan ağır saldırı, Pentagon’un stratejik planlarını pervasızca uygulamasına imkân sağladı. Zbigniev Brzezinskiy, yıllar önce, "Orta Asya’ya hâkim olan dünyaya hâkim olur," demişti. Afganistan ve Pakistan bu durumda gayet anlamlı hedefler, bir başlangıç noktası olarak ortaya çıktı. Amerikan Establishment’ının bütün saygıdeğer simalarının tekrar tekrar belirttikleri gibi, sırada Irak var. Irak’la birlikte bazı Ortadoğu ülkeleri (Sudan, belki Libya, hattâ Cezayir), daha sonra Uzakdoğu (Filipinler, Endonezya) ve nihayet nükleer silahlara da sahip "terörist" bir güç olan Kuzey Kore gündeme gelecek. Bu büyük seferin başarılı olması halinde ABD’nin, Çin ve Rusya’nın sınırlarında duraklaması ve onları da siyasal yapılarını dönüştürmeye, ekonomilerini uluslararası sermayenin tam denetimine açmaya, silahlarını teslim etmeye zorlaması kaçınılmazdır, hattâ şu anda sürmekte olan savaşın esas amacı budur.

Kendi teröristleriyle (Çeçenler, Müslüman gerillalar vb.) uğraşmak zorunda kalan Rusya ve Çin, ABD’nin niyetlerini kamufle eden "teröre karşı mücadele" sloganını benimser görünmeyi tercih ettiler. Ama öte yandan, iki ülke, Şanghay İşbirliği Örgütü’nü genişletmeye çalışıyorlar. Radikal gazetesinin deyişiyle "Ayı ile Ejder işbirliği yapıyor" ve yeni bir Soğuk Savaş’ın çanları çalıyor. Şanghay İşbirliği Örgütü, ABD’nin Füze Kalkanı Projesi’ne 1972’de yapılan Anti-Balistik Füze Anlaşması’na ters düştüğü için karşı çıkıyor; AGSP’ye (Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası) çekince koyuyor; örgütün Güney ve Kuzey Kore ile Hindistan ve Pakistan’ı da kapsayacak şekilde genişletilmesi için çalışıyor; Balkanlar’da ve Ortadoğu’da gözlemci statüsü istiyor ve bu bölgedeki bütün ulusların toprak bütünlüğünü savunuyor; Jiang Zemin ve Vladimir Putin’in ağzından "tek kutuplu dünya" yaklaşımının geçersiz olduğunu ilân ediyor. Bu arada Putin’in, Afganistan savaşı başladığı sırada Rusya’nın NATO’ya girmek istediğini söylemesi, bu örgütün varlığını sorgulayan bir hamle olarak emperyalist blok üzerinde soğuk duş etkisi yarattı ve Amerikalı yetkililer bu konuda tek bir laf bile etmediler.

ABD’YE BAĞIMLI SAVAŞ EKONOMİSİ

Bu şartlarda, ekonomisini IMF’nin denetimine terk eden (biçare Türk-İş başkanının sözleri: "IMF istese bunlar memleketin yarısını verirler."); ülkenin siyasal ve idari yapısını Avrupa şartlarına uydurmak için debelenen; AGSP’den dışlanan; öte yandan Kıbrıs’ı ilhak edeceğini ilân eden ve Irak’ın parçalanmasından endişelenen Türkiye, Afganistan’a tugay seviyesinde asker göndermeye hazırlanıyor. Kararın ilânıyla IMF’nin ek kredi önerisi, AB Raporu’nda "2003 yılına kadar enflasyon düşecek" diye fetva verilmesi, borsanın yükselip doların düşmesi, basının "ekonomi kurtuluyor" çığlıkları, uluslararası finans oyuncusu ve üçkâğıtçı George Soros’un, "Derviş’in prezantasyonunu çok beğendim!" demesi ve basının buna sevinmesi aynı zamana rastlıyor. Gerçekten çok hazin bir durum. Yüzyıl önce, hatta Soğuk Savaş döneminde bile emperyalizm ve onun işbirlikçileri bu tür oyunları daha terbiyeli ve zarif bir üslupla oynarlardı. Oysa şimdi her şey yırtık perdeden fırlamış gibi bağırıyor. TV’lere çıkan diplomasi uzmanları, "Afganistan’a asker göndermekte çok geç kalırsak sıra Irak’a geldiğinde söz sahibi olamayız," diye feryat ediyorlar.

ABD’nin yeni askeri ve siyasal stratejisinin Türkiye’yi bir türbülansa soktuğu, ekonominin bir şantaj aracı olarak kullanıldığı, ülkenin küreselleşmeye yapısal entegrasyonu sağlanırken, evlatlarının Afgan dağlarında ve Irak çöllerinde emperyalizmin çıkarları uğruna kırdırılmak istendiği görülüyor. TSK’nın direnmese ya da direnemese bile, bu stratejiyi ihtiyatla karşıladığını, hattâ Afganistan’a asker göndermekte duraksadığını, belki de vazgeçme yolları aradığını söylemek abartma olmaz. Askeri mantık, Afganistan’ın Kosova ya da Somali olmadığını, bölgesel büyük güçlere sırtını dayayarak hem birbiriyle, hem de Taliban’la uzun bir gerilla savaşına hazırlanan etnik savaş ağalarınn yanında, kötü şöhretli Özbek "general" Raşit Dostum’un sempati duyduğu bir askeri kuvvet olarak konuşlanmanın yaratabileceği sakıncaları fark etmiş olsa gerek. Öte yandan TSK, William Saffire’in New York Times’ta açıkça önerdiği gibi, Enver Paşa’yı andıran bir hamleyle bir Kürt-Türkmen Federasyonu kurmak ve petrolden pay kapmak için Kuzey Irak’ı işgal etmesi halinde Türkiye’nin, İran ve diğer bölgesel güçlerle uzun yıllar savaşmak zorunda kalacağını, Körfez Savaşı sırasında olduğu gibi, kendi askeri-stratejik mantığına dayanarak değerlendiriyor olmalı. Ancak, askeriyenin de, dışa, yani ABD’ye bağımlı bir savaş ekonomisine hiç bir zaman razı olmayacağını gösteren belirtiler fazla değildir. Özerk bir iktidar erki olmasına rağmen, askeriye de sonunda sistemin talepleri doğrultusunda davranmayı tercih edebilir. Piyasanın insafına terk ettiği toplumu uzun süre denetleyemeyeceğini gören sistem, askeri-emperyalist bir çözüme razı olabilir.

Her sistemin dayattığı rasyonel bir düşünce tarzı vardır. Sistem, kendi muhaliflerinin bile hangi parametreler içinde nasıl düşüneceğini belirler. Bunu bilinçli olarak yapmaz. Kendiliğinden bir süreçtir bu; cari siyasetin söyleminde, basının ve kültürel hayatın yarattığı atmosferde gizlidir. Kendiliğinden oluşan bu parametreler içinde kaldığınız sürece her türlü "radikalizm"in sırtına binip dilediğiniz gibi at koşturabilirsiniz. Demokrasi, katılımcılık, sivil toplum, insan hakları, özgürlük, kendini ifade etme, dayanışma gibi geniş ve içi her şeyle doldurulabilecek kavramları, siyasal sloganlara dönüştürebilir, çeşitli kombinasyonlar halinde güzelce pazarlayabilirsiniz. Kulakları bu sözlerle dolan insanların, toplumsal sınıflar, sosyalizm, ezilenlerin iktidarı, isyan, örgütlenme, tarih bilinci, ekonomi-politik, determinizm, siyasal strateji ve taktik gibi kavramları, bugünün aptallaştırıcı dünyasında yavaş yavaş kafalarından silmeleri kaçınılmazdır. Sistemi dönüştürmeyi amaçlayan ve onun rasyonellerine meydan okuyan düşüncenin içinde bulunduğu zaaf durumu ile yakın geleceğin muhtemel zorlukları arasındaki oransızlık hiçbir zaman bu kadar büyük olmamıştı.

Kim söyletiyor?

Başta TÜSİAD olmak üzere toplumun değişik kesimleri, Siyasi Partiler ve Seçim Kanunlarının değiştirilmesi için bastırıyor. ANAP’lı Işın Çelebi’nin başını çektiği, eski DİSK Başkanı Rıdvan Budak’ın da içinde yer aldığı otuz kadar milletvekili, “Bu kanunlar değişsin, halkın temsilcilerinin seçilmesinin” yolu açılsın diyorlar.

“Halkın temsilcileri seçilsin”!

Sıcak bir davet ve biz buna varız. Ama önce şu “halkın temsilcileri” kimdir ve “nasıl seçilirler” noktasında bir netlik olsun.

Halkın temsilcilerinin her zaman halktan olması gerekmez. Ama ortada halkın kendisi olmayınca hiç bir temsil mekanizması da halkın temsilcilerine iktidar yolunu açmaz. Önce halkın önü açılmalıdır ki, “halkın temsilcileri” de ortaya çıkabilsin.

Halk yok, ama temsilcileri var!

Halkın önü ve sonra da halkın temsilcilerinin önü nasıl açılır? Açılırsa ne olur?

Türkiye’nin Cumhuriyet şuuru içinde bu konu gündeme hiç gelmemiş değildir. Osmanlı’nın tükenişini Cumhuriyet’in dirilişine bağlayan ara dönemde bu topraklar üzerinde, halkın kendi kaderiyle yakından ilgilendiği “savrulma”lar yaşanmıştır. 16 Şura Cumhuriyeti, o sıra “halk”ın kendi başının çaresine bakmasından doğmuştur. Elbette bu cumhuriyetlerin başındakiler “halk”tan değillerdir, yerel hakim sınıf güçleridir, eşraftır, mütegallibedir ama ortaya çıkan format, orada halktan unsurların bilfiil bulunmasından dolayıdır.

Cumhuriyet, bu küçük cumhuriyetleri, onları yöneten sınıf temsilcileri üzerinden teslim alarak kurulduğuna göre, bu Cumhuriyetin şuurunda “kendi kaderine sahip çıkan halk” korkusu, dehşetli bir korku olarak hep olmuştur ve bu korku Cumhuriyet dönemindeki tüm demokratik süreçleri ve demokratikleşme denilen hadisenin kendisini belirlemiştir. Güçlü merkez ve güçlü merkezi devlet, ondan ötesinde halk olduğu için, Cumhuriyetin asla vazgeçmeyeceği, vazgeçerse kendinden vazgeçmiş olacağı bir saplantıya dönüşmüştür.

Bugünkü demokratikleşme tartışmalarında, solun da zihnini çelecek biçimde, “sivil toplum”un örgütlenmesine vurgu artıyor. Sivil toplum alanı devletten öte bir özerk alan olarak daha bir şekillenip renklenirse, demokrasimizin yeni boyutlar kazanarak gelişeceği varsayılıyor. Böyle bir gelişme, yani kendi işini biraz da kendi görebilen bir toplumun ortaya çıkmasıyla katı merkezi devlet yapısının yumuşayacağı, demokratik dinamiklerin özgürleşeceği umuluyor.

Böyle bir toplum-devlet denklemi ve bu minvalde gerçekleşmiş bir demokrasi yok. Hiç bir yerde yok. Devlet sivil toplumun önünü tıkamaktan vazgeçsin, demokrasi gelişsin! Bu kurgunun mantık zaafı var. Yanlız o değil; niyet zaafı –kötü kasıt– da var. Sorun, halkın önünün açılmasında değil, halkın kendi önünü açmasında düğümleniyor.

Halkın önünü halkın temsilcileri açamaz. Çünkü yedirmezler. Cumhuriyet, olduğundan beri, yedirmemiştir. Batı pluralizmine zorunlu olarak geçerken bile (1946) “Burası Türkiye” demiş ve diretmiştir. “Halkın temsilcileri” ortaya çıkıp (1950) “Biz halkı temsilen geldik” dediklerinde Cumhuriyetin şaşkınlığı en çok on yıl sürmüş, vaziyete hakim olması için “halkın temsilcileri”ni halk önünde nisbet olsun diye asması yetmiştir.

Hangi halk, hangi temsilci?!

Siyasi Partiler ve Seçim kanunlarının “Halkın temsilcileri” seçilsin diye değiştirilmesini isteyenler, değişiklik olduktan sonra işçi ve işveren sendikaları ve işini bilir sivil toplum örgütleri olarak, oturup “ortak aday”lar, yani “halkın temsilcileri”ni belirleyeceklerini de söylemektedirler.

Hadi canım sende! Halkın temsilcilerini, halk dururken siz mi belirleyeceksiniz? Sonra sizin belirledikleriniz mi halkın temsilcileri olacak?

Seçim ve Partiler kanunlarının, bugün yükseltilen talep doğrultusunda en demokratik olabileceği dönemler de yaşandı. Dili ve mizacı değişik 15 milletvekilinin hiç olmayacakları yerde gözükmeleri siyasal rejimin baş problemi oldu (1965). Halk bu, kendi haline kalırsa ne yapacağı belli olmaz diyerek rejim, yapısına denk gelen refleksi gösterdi ve sorunu çözdü (1969).

“Halkın temsilcisi” olmak, her durumda sözü halkın söylediği bir demokraside ancak mümkündür. Böyle bir durum da “demokrasi”dir ama klasik demokrasinin ezberini ve bütün hesaplarını bozan bir demokrasidir. Burjuva sınıfın klasik demokrasisi, teknik nedenlerle değil, tamamen sınıfsal nedenlerden dolayı bununla hiç uyuşmadığı için, demokratikleşme tartışmasında solun tuttuğu yer başka, burjuva siyasetinin tuttuğu yer başkadır. O da demokrasi, bu da. Zihinler burda bulanıyor.

Basit bir egsersiz: Dileyen herkes dilediği partiyi kurar. Parti programlarına üyeler dışında hiç kimse karışamaz. Parti tüzüğü kanun konusu hiç olamaz. (Parti mi bu, devlet dairesi mi?) Parti yapılarını isteyen demokratik, isteyen bürokratik merkeziyetçi olarak seçer. Baraj falan da yoktur. Hesaplamada her oy karşılığını bulur. Oy, oy mudur, yoksa nedir? Ne kadar oydur?

Zihni bu ölçüde “çözülmüş” Cumhuriyet ve devlet bu Cumhuriyet ve bu devlet midir?

Herkes ne istediğini bilsin.

Ne istendiği de bilinsin.