ÖDP’nin profili bu olmamalı

Solun siyasi mücadelesinin objektif engelleri, güttüğü davanın büyüklüğünden ötürü her zaman büyüktür, ancak solun siyasi mücadelesinin, çoğunlukla "solculuk" olarak solun kendisinde olan subjektif engelleri de vardır. Epeydir dilimizi solun engellerinden çok imkanlarına çevirmeyi doğru ve gerekli gördüğümüz için unuttuğumuz bu konuları, zaten bu konuları artık unutmak için kurduğumuz Özgürlük ve Dayanışma Partisi yeniden gündemimize soktu. Üzerinde durmamız solu bir adım ilerletmiş olacaksa, duralım.

Solun siyasi mücadelesinin önünde bugün dünden daha büyük objektif engeller var. Çünkü solun mücadelesi her yerde kapitalizmle mücadeledir. Bir ülkede sol, bugünkü emekçi sınıf enternasyonalizminin düzeyi nedeniyle, o "ülke solu"dur; oysa "o ülke kapitalizmi" diye bir şey yoktur, dolayısıyla bir "ülke solu mücadelesi", bu mücadele, Fiji adasında verilse bile dünya kapitalizmine karşı mücadeledir. Al sana sol için büyük ve gittikçe büyüyen bir objektif açmaz!

Bu açmazı reel sosyalizmin yıkılışı yarattı. Reel sosyalizmin yıkılışı kapitalizmin insanları ikna ve kendine inandırma kabiliyetini yükseltti. Burjuvazi –ulussuz sermaye– yeni bir dünya modeli oluşturuyor ve bütün dünyayı bundan daha iyi bir dünya modeli olmadığına inandırıyor. İnanmayanlar feryadı ayyuka çıkanlardır; ama onlar da zaten "beceriksiz"likleri nedeniyle uygarlığımızın dışına düşenlerdir. Ulus-devletlerini ulussuz sermayenin eline kaptırınca cascavlak ortada kalmışlardır.

Türkiye solu kendindeki subjektif engelleri aşıp, mücadelesinin objektif engelleri ile yüzyüze gelmekten hep kaçınmıştır. Özgürlük ve Dayanışma Partisi, bu subjektif engellerin aşılacağı bir tasarımdır. Tasarım ilk başta büyük umut verdi, sonra her ne olduysa geri dönüldü. Şimdi önündeki subjektif engelleri büyütmekle meşgul.

Peki ne oldu?

Sol’un siyasi mücadele için, sadece düşünce ürünü değil, hayatın değişen gerçekliğini de içeren bir tartışmayı ve somut mücadele deneyimlerini içeren yeni yollar, hedefi sosyalizme bağlanmış yeni programlar üretmesi gerekiyor. Bu da Eyüp peygamber sabrını gerektiriyor. ÖDP’de buluşan sol’lar acul davrandılar. Kızılcık’ın 7. Sayısında Gaye Yılmaz, davetli olduğu, ÖDP benzeri bir partinin Kongresinden aktardığı izlenimlerde o partinin on yılda gelebildiği noktayı, Danimarka solunun birleşme ve birlik kurma yolundaki inadına bir örnek olarak tanımlıyordu. Onlar acul davranmamışlardı.

ÖDP’de "platform"lar var, kişiler var. Parti tüzüğü platformları kabul ediyor ve parti içindeki çalışma sınırlarını oldukça geniş tanımlıyor. Bu kaçınılmaz bir şeydi, çünkü ÖDP Türkiye solunun tarihi mirasını üstleniyordu. Bu miras çok renkliydi ve bu renkleri birleştirmek, onları özgürleştirmekle mümkündü. Türkiye solu "çoğulcu" sol parti modelini bu gereksinme nedeniyle benimsedi. Benimsedi ama uygulamadaki güçlükleri aşamadı. Aşamayınca yeni güçlükler yarattı. Onları da aşamayınca bazı platformların sabrı tükendi.

ÖDP’de bir çoğunluk platformu var, partiyi iki yıldır bu platform (Özgürlükçü Sosyalizm Platformu) yönetiyor. Bu noktaya kaçınılmaz nedenlerle gelinmiş olsa bile, çoğulcu bir partinin tek bir platform tarafından yönetilmesi "çoğulculuk"a ters düşüyor. Bu platformun sırtında yumurta küfesi olmasa bile ÖDP küfesi olması gerekiyor. Ancak platform, konuşurken, yazarken, partiye politika çizerken, platform gibi düşünüyor, sorumluluktan kaçıyor. Türkiye solunun mirasının manevi sahipliğine hak kazanmak şöyle dursun, bu mirastan bir an önce kurtulma çizgisini izliyor. Partinin genel başkanı Ufuk Uras da bu platformdanmış gibi davranıyor ve ÖDP zaten yanlış kavrandığı için de ÖDP’den yana davranmış gibi oluyor. 21. Yüzyıl sosyalizminin partisiyiz, diyor.

Ne demek “21. Yüzyıl sosyalizmi”?

Uras ve ÖSP platformunun bu soruya yanıtı sadece medyatik bir değer taşıyor: Reel sosyalizmin negatif fotoğrafından, olamadıklarından ve yapamadıklarından çıkarılmış bir sosyalizm tanımı. Hedefini nasıl bir sosyalizm yapmayacağı yönünden tanımlamış bir sosyalist parti demek, sosyalizm diye bir amacı olmamak, sosyalizm konusunda hiç bir fikri ve ufku bulunmamak demektir. ÖDP’nin profili bu olmamalı.

Reel sosyalizmin kusurlarını göstermekle yetinerek kendini tarif eden bir sosyalizm, burjuva sınıf düşüncesinin reel sosyalizme karşı geliştirdiği eleştiri külliyatının bir parçası olmaktan ileri gitmez. Türkiye’de kapitalizme hiç bir itirazı ve eleştirisi bulunmayan, ama ÖDP’yi de şirin bulanların yanına gider. Türkiye solunun mirasçısı ÖDP’nin gideceği yol bu olamaz.

Dünya solunun, üstünde kafa çatlattığı dağ gibi sorunlar var. Bunlar aslında Marksizmin önüne yığılmış sorunlardır. Bu sorunları dünyada ve Türkiye’de aşacak olan da son tahlilde yaratıcı Marksist düşünce olacaktır. Yaratıcı Marksizm diyoruz da, bu nedir? Bir de "Yaratılmış Marksizm" var. Yaratılmış Marksizm yaratıcı değilse eğer, nasıl olmuştur da dünyayı ve emekçi sınıfları 19. Yüzyılın ortasından alıp 21. Yüzyılın başına, hala hakları olan dünyayı isteyen sınıflar olarak ulaştırabilmiştir?

ÖDP’yi, günlük siyasetin Marksizmi de aşındıran pratiği içinde boğulmaktan kurtaracak ve yaratıcı alana taşıyacak olan, Yaratılmış Marksizmi yaratan ve bu nedenle yaratıcı olduğu kanıtlanmış olan Marksizmdir. Galiba sorun, ÖDP içinde işte bu Marksizmi bütün parti platformlarının önüne geçiren ve üstüne çıkaran bir etkinliğin kurulmasında düğümlenmektedir. ÖDP’yi taşımayı, partinin çoğulculuğundan dolayı tek bir platformun üstlenmesi doğru değildir ama böylesi de vaki olursa o platform, nasıl bir sorumluluğun altına girdiğini iyi ölçüp biçmek durumundadır.

Parti kurulurken herkes yek diğerini kendisi için zenginlik olarak gördüğünü söylemiştir gerçi ama, partinin en büyük zenginliği olarak kendini gören ÖSP platformunun, hem kendisi ve hem de parti için herhangi bir zenginlik taşımadığını, ayrılıp gitmesinin parti için daha büyük bir zenginlik olacağını düşündüğü SEP platformuna gelince;...

Bu platform partiyi yöneten platformu, ondan daha ileri ve üstün bir siyasal çizgi ortaya koymaksızın, beğenmemektedir. Partinin yapmasını istediği ama yapmadığını platform olarak kendisinin yapabileceği ve yapacağı iddiasını ileri sürmektedir. Oysa bütün yaptığı bu iddiayı ileri sürmekten ibarettir, daha öteye gitmemektedir. Böylece "partinin dışına çıkmakla" eleştirileceği bir konumu kendisi seçmektedir. Partiyi yöneten düşünceye dönük teorik eleştirisi nedir, Parti bunu bilmemektedir. Parti, ÖSP’li yönetim tarafından liberal/sosyal-demokrat bir eksene doğru itilmekte ise, önermelerine bakılırsa SEP Platformu da Partiyi “devrimci” sosyal-demokrasiye ve artık hepten "demokratikleşme"nin izleyici bir aktörü haline gelmiş HADEP’e doğru itmektedir.

Bu durumda tablo şudur: ÖSP’li çoğunluk Partiyi, kuruluş ufku dışında bir yere doğru itmektedir, evet, ama SEP, böyle bir yorum üzerine oturttuğu ÖSP eleştirisinde kullandığı uslup ve yöntemle partiyi gözden çıkarmakta herkesten daha gözükara olduğunu göstermektedir. Sırtında değil yumurta küfesi, tek bir yumurta bile taşımadığı izlenimi vermektedir.

Krizde olan bir Türkiye’de, krizde olan bir sol varken krizde olmayan bir sol parti düşünülemez. ÖDP bu bakımdan sıkıntılıdır.

Bu iki platformdan hangi birinin ÖDP’ye ve ÖDP aracılığıyla Türkiye soluna bir çıkış yolu önermesi beklenebilir? Cevabı zor. Çünkü, her ikisi de, kendilerini zenginleştirecek kaynakları ÖDP içinde de- ğil, dışında aramaktadırlar. Her iki platform da ÖDP’yi kendi suretlerine indirgeyerek ÖDP dışına pazarlama gibi bir uğraşın içinde görünmektedirler. Bu salt bir görünüş olabilir ama o dahi yeterince sakıncalıdır. Türkiye solundan geriye somut bir zenginlik kalmışsa, bu büyük oranda ÖDP içinde veya çevresindedir.

Böyle olunca ÖDP içinde ne hak kalır, ne hukuk. Şimdi işler bu noktaya doğru gitmektedir. Bunun adı sorumsuzluktan başka bir şey değildir. SEP Parti hukukuna uymuyor diye Parti organlarında çoğunluk olan taraf, Tüzüğün kendine vermediği yargı yetkilerini SEP’e karşı kullanmaya, aldığı kararları platform zaptiyeleri aracılığıyla uygulamaya kalkışmaktadı r. Böyle yapmakla, SEP’in ÖDP’ye verdiği zararın daha fazlasını ÖSP verecektir. Bunu düşünmediği gibi, Parti içinde SEP’in ne olduğunu ne olmadığını pekala bilen ama ÖSP’nin bu tür davranışlarını onaylamayan geniş bir kamuoyunu da hiç kale almadığını göstermektedir. Buysa ÖSP’nin Partiyi salt kendisi ve SEP’ten ibaret, SEP’i de birlikte olunamaz ilan ettiğine göre salt kendisinden ibaret sayması demektir. ÖDP adına eyledikleriyle ÖSP, ÖDP’yi yok saymanın (ya da, isterseniz, gereksiz görmenin) eşiğine gelmiştir.

Bir tek solcunun bile başka bir tek solcuyla birliğ inin, yazılı olanı da aşan bir hukuku vardır; solun mirası denilince bu akla gelir. ÖDP solun bu yazılı olmayan hukuku üzerinden kurulduktan sonra yazılı hukukunu oluşturmuştur. Dolayısıyla güvene ve samimiyete dayalı bir ek hukuk daha vardır. ÖDP saflarında, yazılı olanı da, olmayanı da rafa kaldırılmıştır ve bundan bütün üyeler tedirginlik duymaktadır. Bu tedirginliği kale almamak ne demektir? Ortak hukuku hiçe saymak, muhatap tanımamaktır. ÖDP’de böyle bir şey vardır ve parti birliğinin temelini dinamitleyen asıl neden de budur. Biri yöneten, biri muhalif, bu iki platformdan hangisi parti hukukunu ihlal ederse, sadece karşısındaki platformu değil, onlarla birlikte olmayı gerekli ve yararlı görmüş binlerce ÖDP’liyi de hiçe saymış olur. Bu yapılmakta, ÖDP, ÖDP olmaktan çıkarılmaktadır.

Yolun çetin ve uzun olacağını kavrayan sol, ÖDP’de birleşmek istemiştir. Kaçmak yok. ÖDP’yi bitirmek yok. Kendine aşırı önem ve misyonlar atfetmek de hiç hoş değil ve solun erdemlerinden olan tevazuya da sığmaz. Sorun da zaten ne SEP’le çözülecektir, ne ÖSP ile ve ne de elbet bugünkü ÖDP ile.

Platformlar bu parti için gerekliydi, şimdi fazlalık oldular, partinin geliştirilmesi için engel haline geldiler.

Platformları ÖDP’ye bağışlamak niçin en doğrusu olmasın?

“Kadın Sorunu”ndan “Kadınlık Durumu”na

1980 öncesinde feminizm, Türkiye sosyalist hareketi için kabul edilemez bir kavramdı. Gerçi marksist literatürde “kadın sorunu” başlığı altında bir mücadele alanı belirlenmişti; kadınların ezilen cins olduğunu saptayan Marx ve Engels, ta yüzyıl öncesinden kadın cinsini “kölelerin köleleri” diye nitelemiş ve Komünist Manifesto’da gerek kadın sorununu gerekse de aile kurumunu ağırlıklı bir biçimde ele almışlardı. August Bebel gibi marksistlerin Kadın Sorunu irdelemeleri, Lenin’in “kadınların kurtuluşu”nu onların “ev işlerinin köleliğinden kurtarılması"na bağladığı, dolayısıyla çözüm yolunu “ev işlerinin toplumsallaştırılması”nda gördüğü, hiç kuşkusuz, kadınıyla erkeğiyle Türkiye sosyalist hareketinin kuramsal düzeyde yabancı olmadığı konulardı. Uygulama düzeyinde ise “kadın sorunu”na en çok sahip çıkanlar doğal olarak kimi sosyalist kadınlardı ve Aleksander Kollontai, Clara Zetkin, Rosa Luxemburg gibi ünlü sosyalist kadınların izinde kadın örgütlenmeleri yaratmışlardı. Bu örgütlenmeler içinde en yığınsalı olan, kısa adıyla İKD diye bilinen İlerici Kadınlar Derneği, üç dört yıl içinde onbine yakın üyeye ulaşmış ve “kadın sorunu”nu kitlelere anlatmak, kadınları “kurtuluşları” için işçi sınıfının yanında mücadeleye çağırmak amacıyla yoğun çabalar harcamış ve kendi açısından çok başarılı sonuçlar elde etmişti.

Ama, kadın olsun erkek olsun, İKD’li ya da başka bir kadın örgütünden olsun, feminizm kavramı Türkiye sosyalistleri için pek iyi şeyler çağrıştırmıyordu. Çünkü feminizm erkeklerle mücadeleyi başa alıyordu; oysa, kadınları ezenler erkekler olsalar bile, “kadın sorununun kökeni”nde, Marx ve Engels’in gösterdikleri, tarihsel maddeciliğin kanıtladığı gibi özel mülkiyet vardı, onun için de kadın sorunu ancak sosyalizmde, özel mülkiyetin ortadan kaldırılmasıyla çözülebilecek bir sorundu, kadınların kurtuluşu tüm toplumun kurtuluşundan ayrılamazdı. Tersine, tüm toplumun kurtuluşu da, toplumun yarısını oluşturan kadınların katkısı olmadan gerçekleşemezdi. Şu halde kadınlar, toplumun kurtuluşunu ve dolayısıyla kendi kurtuluşlarını sağlamak için, sosyalist mücadelenin öncüsünün, işçi sınıfı hareketinin –partisinin– çizdiği çerçeve içinde mücadele vermeliydiler. Kadın hareketinin ilkesi örgütsel bağımsızlık, ideolojik bağımlılık olmalıydı, gerisi hedef şaşırtmaktı. Bunlar o dönemin “kadın sorunu”nu en ciddi biçimde ele alan örgütü İKD’nin temel felsefesiydi ve sonuçta İKD, genel kurullarına sunduğu çalışma raporlarında “feminizm” kavramına verip veriştiriyor ve feminizmi “işçi sınıfı hareketine karşı bölücülük yapan burjuva kadın hareketi olmakla suçluyordu.

1980’den sonra, kendilerini feminist diye niteleyen kadınlar sahneye egemen oldu ve feminizm Türkiye’nin gündemine yerleşti. Bu kadınlar, kendilerine ister “radikal”, ister “sosyalist”, ister “eşitlikçi” feminist sıfatını yakıştırsınlar, “kadınlık durumu” dedikleri bir kavramı ortaya attılar. Kadınlık durumu, kadınların özel alanla görevli cins olarak her an birebir karşılaştığı şeylerdi; fiziksel şiddetten psikolojik şiddete varan bir yelpaze içinde üstün olanın bastı rması, zayıf olanın boyun eğmesi ve kadının yaşadığı çelişkiler yumağı.

“Özel alan politiktir.” Bu saptamayı kuşkusuz Türkiye feministleri kendileri yapmamışlar, yalnızca başka dillerden Türkçeye aktarmışlardı. Ama, özel alanı tartışmaya açma düşüncesinin Türkçede yabancı kaçmadığı besbelliydi, çünkü bu, Türkiye’de kadınların kabul günlerinde, kadın arkadaşlar arasında zaten ötedenberi yaptıkları bir şeydi. Yalnız şimdi daha bir bilinçle, “bilinç yükseltmek” için yapılmalıydı; gerçekten özel, kişisel olan ayrıntıyı içeride saklayarak bu tartışmalardan –yakınma ya da vahlanma değil– genel politikalar üretilmeli, bir kadın bilinci oluşturulmalı, “kadın bilinçli” kadın olunmalıydı.

Ve özel alan tartışmaya açıldı. Bu tartışma, feminizmin bir başka sloganıyla birleştiğinde daha da anlam kazandı: “Yarın değil, şimdi!” Bu slogan, her şeyi devrim sonrasına erteleyen sosyalizm ülküsüne kadınların bir yanıtı, sarsıcı bir uyarısıydı sanki: belirsiz bir yarın için kendini feda etmek yerine bugün henüz yaşarken sorunlara çözümler aramak. Bu, soyut “kadın sorunu”nun “somut kadının sorunu” haline dönüşmesi demekti ve çözüm arayışları nihayet, varsayımsal toplumdan kanlı canlı bireye yöneliyordu. Bu uyarının en önce, kadın sorunuyla tanışık sosyalist kadınları sarsması şaşırtıcı olmamalıydı, tam tersine, belki de onlardan beklenecek doğal tavırdı bu; “kadınların kurtuluşu”, “ezilen cins” gibi kavramlarla Marksist literatürden ve kendi sosyalist pratiklerinden zaten tanışık olan bu kadınların yapmaları gereken tek şey, şimdi kendilerinin de kadın olduklarının farkına varmak ve başkalarının ya da toplumun kurtarıcısı olarak değil, kendi kadınlık durumlarını sorgulayarak kendileri için harekete geçmekti. Ne var ki, sosyalist bakış açısıyla düşünmeye alışmış, topluma hep yukarıdan bakmış, kendi bireyselliklerini hep geri plana itmeye çalışmış kadınlar için bu o kadar da kolay bir şey değildi. Bir iç hesaplaşmayı, bu kez “sosyalist kadınlık durumu”nun sorgulanmasını gerektiriyordu.

Feminizmin sosyalizme bir başka meydan okuması da “kadın dayanışması” kavramıydı. İKD’nin “işçi sınıfıyla dayanışma”yı başa alma ilkesine karşıt olan bu kavram, bir yandan –klasik marksist çözümlemeye de uygun bir biçimde– ezilen bir kitlenin kendini savunmak için kendi içindeki dayanışmasının önemini vurgularken, bir yandan da kadınlara çözüm yolunun bağımsızlıktan geçtiğini anlatıyordu. Deyim yerindeyse, kadın hareketinin yalnız örgütsel bağımsızlığını değil, aynı zamanda ideolojik bağımsızlığını gündeme getiriyordu. İdeolojik bağımlılık geçmişte İKD etkinliklerinde “eylemde bağımlılık” biçiminde yansımış ve İKD’yi sosyalist hareketin bir parçası, hatta onca başarılı çalışmalarına karşın pek de önemsenmeyen beşincil, altıncıl bir öğesi haline getirmişti. Sonuçta “kadın sorunu” da genel siyasal sorunların ağırlığı altında küçüldükçe küçülmüş ve 80’lere yaklaşıldığında neredeyse hiç sözü edilmez olmuştu. Oysa “kadın dayanışması” kavramı altında kadınlar kendi sorunlarına kendi aralarında dayanışmayla çözüm bulacak, bununla da kalmayacak, her yönüyle bağımsız eylemlerini sergileyeceklerdi. Ancak bu da sosyalist kadın hareketinden ya da doğrudan sosyalist hareketten gelmiş kadınlar için bir çırpıda özümsenecek bir şey değildi ve birçoğu hâlâ, “kadın dayanışması” yerine “kadın-erkek elele” sözleriyle başlayan sloganları yeğliyordu.

Feminist hareket 12 Eylül döneminin en karanlık günlerinde bile kendi gündemini kendisi belirledi ve 1980’lerden 1990’ların başına kadar Türkiye, gerek kuramsal feminist tartışmalar, gerek kadınlık durumunu konu alan edebiyat ürünleri, gerekse de radikal kadın eylemleri açısından yoğun günler yaşadı. Bir yanda 1984 yılında Dayağa Karşı Yürüyüş’le doruğa varan tepki ve propaganda eylemleri sürerken, öte yanda somut bir konuda –erkek şiddetine karşı– kadın dayanışmasını yaşama geçirmek için Mor Çatı Kadın Sığınma Vakfı kuruldu. Kadın Eserleri Kütüphanesi bir alternatif tarihi, kadınların tarihini belgelemeye koyuldu. Feminist kadın araştırmacılar ilk bilimsel ürünlerini vermeye başladılar. 1989’da yapılan Kadın Kurultayı’nın ardından kimi sosyalist kadınlar da köprüleri yıkıp feminist harekete katılınca, feminizm, Cinsel Tacize Karşı Mor İğne Kampanyasıyla, Geceleri de Sokakları da İstiyoruz gibi sloganlarla, erkek meyhanelerine, erkek kahvelerine topluca yapılan baskınlarla gazetelerin birinci sayfalarında yer almayı sürdürdü. Feministler örneğin, muhafazakâr devletin geleneksel aile kurumunu güçlendirme çabalarına “Boşanma” eylemiyle cevap verdiler.

Bu eylemler ve feminizmin kavramları, toplumun her kesiminden, her siyasal kesimden, her alandan kadınlar içinde yankısını göstermeye başlamıştı. Yalnız çeşitli akımlardan sosyalist kadınlar değil, sosyal demokrat, Atatürkçü kadınlar da, hatta yer yer Siyasal İslamcı kadınlar bile, sonunda erkek dünyasında kadın olmanın farkına varmaya başlamış gibi gözüküyorlardı ve bir kadın hareketliliği Türkiye’nin yadsınamaz bir gerçeği haline geldi.

Bugün bu hareketliliğin genellikle diğer düşünceler içinde yoğrulmuş ve 80’lerin “saf” feminist hareketlerinden farklılaşmış olmasına karşın, sosyalist ya da başka bir hareketin damgasından çok feminist damgayı taşıdığı da aynı derecede su götürmez bir gerçek. Feminist talepler, sayıları henüz çok az da olsa siyasi partilerde ve demokratik örgütlerde “kadın kotası” biçiminde, KADER içinde yer alan çeşitli siyasal partilerden kadınların parlamentoda “eşit temsil” mücadelelerinde, devlet düzeyinde “aile reisliğinin” kaldırılmasını gündeme getiren yeni “Medeni Yasa” düzenlemelerinde yansıyor ve üstelik –pek çok demesek de– epeyce erkeğin, epeyce erkek politikacının desteğini de alıyor. Kısaca söylersek, “kadın sorunu”ndan “kadınlık durumu”na geldik ve feminizmin “yarın değil şimdi” sloganı yalnız kabul görmekle kalmadı, hayata geçmeye de başladı.

Ama yalnızca başladı. Özel alanın devletteki ya da kamusal yaşamdaki yansıması kuşkusuz önemli bir konu ve yasalar nezdindeki haklar kadınlar için çok önemli kazanımlar. Bunların özel alanın kendisini değiştirme konusunda kadınlara bir dürtü olacağı kesin. En azından kadınlar günlük mücadelelerinde arkalarında yasal bir destek bulacaklar. Erkeklerin desteği de öyle, önemli. Destek destektir. Ne var ki, kadınlar için her şey yeni başlıyor.

Feminist araştırmaların çoğalmasına karşın, bunların daha çok akademik çalışma düzeyinde kaldığı, feministler arasındaki tartışmaların gitgide azaldığı ya da en azından derinleşemediği gözleniyor. Dahası, diğer siyasal görüşleri ne olursa olsun, kendini feminist ya da feminizme yakın hisseden kadınların birlikteliği, ortak eylemliliği sorunu çözülemiyor. Türkiye’de etkin kadınların davranışlarını büyük bölümüyle hâlâ diğer siyasal tercihleri belirliyor, kadınlar bir türlü bir araya gelemiyor, kadın hareketliliği bir kadın hareketine dönüşemiyor. Kadınların feminizan eylemlilikleri çoğunlukla diğer siyasal angajmanlarına puan toplamaya yarıyor. Sanki feminizm öteki siyasal hareketlere bir biçimde boyun eğiyor ve hareket olarak bir “kadınlık durumu” yaşıyor. Kısaca, 2001’de, iki temel kavram, “ideolojik bağımsızlık” ve “kadın dayanışması” hâlâ hayata geçirilmeyi bekliyor.

Sağlık, sosyalizm, kamuculuk

Yukarıdaki başlıkta öne sürülen iddia kapsayıcı olmakla birlikte, geneldir. Bu genelliğine bakılarak, iddiayı çürütmek amacıyla somut verilerle itiraz edecekler ve geçmiş sosyalizm deneyimlerinin hatalarını kanıtlamaya çalışanlar olacaktır. Örneğin reel sosyalizm döneminde, sosyalist toplumların sağlık hakkı bakımından kimi önemli kazanımları elde etmiş olsalar da, bu ülkelerdeki sağlık sistemlerinin pek çok sorun barındırdığı, sosyalist ülkelerin toplumsal sağlık düzeylerinin Batılı kapitalist ülkelerin toplumsal sağlık düzeylerinin oldukça gerisinde kalmış olduğu ileri sürülecektir.

Bu yazı bu tür somut iddiaları yanıtlayarak başlığındaki tezi kanıtlamayı hedeflemiyor. Kapitalist ve sosyalist ülkelerin sağlık sistemleri ve toplumsal sağlık düzeyleri ampirik düzlemde değişik çalışmalarda karşılaştırılmıştır. (Belek, İ. 1999. s.18-31; Navarro, V. 1993. s.6-30.) Yaygın kanı tersi yönde olabilse de, ampirik verilerin ortaya döktüğü tablo sosyalizmden ve sosyalist sağlık sistemlerinden yanadır. Bu yazının amacı ise sağlık ile sosyalizm ve kamuculuk arasındaki ilişkiyi daha kuramsal düzeyde ele almaktır.

Sosyalizm, insanlığın tarihsel geçmişi boyunca yarattığı-yaşadığı ekonomik-toplumsal sistemlerden birisidir. Kapitalist sistemin temel hedefi girişimciliği uyarmak ve girişimcilik üzerinden bireysel düzeyli bir birikim, zenginleşme ve refah dinamiği yaratmak iken, sosyalizminki eşitlik ve dayanışmacılıktır. Dolayısıyla sosyalizm emeğin kolektif üretimiyle elde edilen zenginliklerin ortaklaştırılmasını, toplumsal gruplar arasındaki farklılıkların giderilmesini ve böylece kamusal bir düzen yaratılmasını hedefler. İşte sosyalizmin sağlık alanındaki etkilerini bu genel yaklaşım içinde aramak gerekir.

1) SAĞLIĞIN BELİRLEYENLERİ SINIFSAL, SOSYO-EKONOMİK FAKTÖRLERDİR

Uzun bir süre sağlık alanındaki en önemli tartışmalardan birisi, sağlığı etkileyen faktörlerin bireysel mi yoksa daha makro nitelikli mi oldukları sorusu ürezinden yürütülmüştür. Bugün de kimi yazarlar tarafından savunulabilen bir görüşe göre (Murray, CJL, Gakidon, EE, Frank J. 1999. s. 537-543.) sağlığı şanssızlık, dikkatsizlik, kötü alışkanlıklar gibi bireye ilişkin, dar kapsamlı faktörler bozmaktadır. Kısacası, eğer bireylerin sağlıklarındaki bozulmanın nedenleri saptanacaksa, dikkatler bunlar üzerinde yoğunlaştırılmalı ve hatta, kendi olumsuz tercihleri sonucunda sağlıklarını yitirmiş olanların toplumun genelinin gelişmesini engellemelerine yol açacak bir dağınıklığa asla izin verilmemelidir. Sağlığı geliştirmek açısından makro ölçeğe yönelmek enerji kaybına yol açacak ve bireysel sorumlulukların gözden kaçırılmasına neden olacaktır.

Bireysel davranışlardaki olumsuzlukların bireyin sağlığını bozabildiği bilinen bir gerçektir. Ancak bilinen bir başka şey, bireylerin davranış bozukluklarını yaratan başka ve daha makro nitelikli sosyo-ekonomik etkenlerin olduğudur. fianssızlık da çoğu kez bireysel değil, toplumsal belirlenimli bir sorunlar bütünü içinde ortaya çıkar. Örneğin kötü koşullarda yaşayanlar, diğerlerine göre daha fazla oranda sık hastalanma şanssızlığına sahiptirler. Yani, bireysel davranış bozukluğu apriori biçimde sağlığı bozmaz, bizzat kendisi makro belirlenimlidir. Örneğin sağlığın en önemli düşmanı olarak değerlendirilen sigara içme alışkanlığı, esas olarak toplumun ezilen sınıflarının bir alışkanlığıdır ve zor yaşam koşulları, ezilmişlikle başa çıkma mekanizması olduğu yönünde güçlü kanıtlar bulunmaktadır. Sigara gibi yaşam biçimi uygulamaları kamu politikalarından ve sağlığa zararlı ürünleri üreten-pazarlayan şirketlerin politikalarından ileri derecede etkilenmektedir. (WHO, 1991. s. 59.) Benzer şey eğitim faktörü için de geçerlidir. Eğitim düzeyinin düşüklüğü de sağlığı bozan etkenlerden birisidir. Ancak bireylerin eğitimlerinin düşüklüğü onların kendi bilinçli tercihlerinin ya da tembelliklerinin sonucunda değil, bireyin geçmişinden-ailesinden devraldığı sosyoekonomik pozisyonun dayattığı çeşitli ekonomik ve psikolojik yönelimler sonucunda ortaya çıkmaktadır. Örneğin Boratav, babaları yüksek nitelikli ücretli sınıfında olanların üniversite mezunu olmaları şansının ortalamanın 2.7 katı olduğunu, aynı şansın niteliksiz hizmet işçilerinin çocuklarında 0.7’ye düştüğünü bildirmektedir. (Boratav, K. 1995. s. 39.)

Bireyler yaşama belli bir nesnellik içinde gelmekte ve bu nesnelliğin belirlediği koşullar ilerideki yaşamsal olanakların düzeyini de saptamaktadır. Aynı şey sağlık için de geçerlidir. Yani bireylerin ebeveynlerinin sınıfsal konumları, en az kendi sınıfsal konumları kadar sağlıklarının belirleyicisidir. (Power, C, Matthews, S. 1997. s. 1584-1589.) Kapitalist sistemde, sınıflar arasında kayış olanağı bulunsa da, gelecek kuşakları n sınıfsal pozisyonlarının önemli oranda ebeveynlerininkiyle uyumlu olduğu bilinmektedir. Yine Boratav’ın bulgularına göre, örneğin orta-büyük işverenlerin babalarının da aynı sınıftan olma ihtimali ortalamanı n 3.3 katı, mavi yakalıların babalarının yine mavi yakalı olma ihtimali ortalamanın 1.2 katı ve işveren olma ihtimali yalnızca 0.7 katıdır. Kuşaklar boyunca yukarı sınıfsal pozisyonlara kayış hem bir istisna durumundadır, hem de bir aile içindeki yukarı doğru kayışı etkisizleştirecek şekilde, bir başka ailede aşağı sınıfsal konumlara kayışın olması kapitalizmin kuralı gereğidir. Aksi taktirde, bütün bireylerin piyasacı fırsatlar ortamında yukarı tırmanarak kapitalist toplumu eşitleştirmesi gerekirdi ve bu da fırsat olarak tanımlanan ve yukarı tırmanmayı uyaran en önemli güdü olan rekabetin ortadan kaldırılması demek olurdu.

Bütün bu nedenlerle sağlığı etkileyen bütün bireysel (davranış, eğitim, gelir gibi) faktörlerin, üzerinde konuştuğumuz bireyi içine alan toplumsal, makro nitelikli bir ortam içinde oluştuğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bireyler ebeveynlerinden devraldıkları bir sınıfsal-toplumsal pozisyonda doğarlar. Bu pozisyonun sağladığı refah, eğitim, gelir olanaklarından yararlanarak büyürler, sağlıklarını geliştirirler. Kendi erişkinliklerinde de, içinde büyüdükleri sınıfsal pozisyonun sağladığı olanaklarla elde ettikleri bir eğitimle yetişmiş olarak, ilk sınıflarına uyumlu bir meslek edinirler. Kısacası sağlığı belirleyen sosyoekonomik faktör, üretim ilişkileri içinde belirlenen sınıfsal konumdur. Burada yapılan bu ilk saptama, sağlık ve sosyalizm arasındaki ilişki konusunda bir şeyler söylemek bakımından yaşamsal öneme sahiptir. Çünkü bu saptamaya, göre eğer sağlık bozuksa, sorgulanması gereken sınıf ilişkileridir.

2) SÖMÜRÜCÜ SİSTEMLER SAĞLIĞI BOZAN VE GERİLETEN BİR ETKİ GÖSTERİRLER

Sömürücü sistem derken kastedilen ekonomik ve siyasal sömürüdür. Sömürünün özü aslen ekonomik niteliklidir. Sömürü üretim ilişkilerinde gizlidir. Ancak ekonomik sömürünün inşa edilmesi ve sürekliliğinin sağlanması bakımından siyasal zor ve ideolojik ikna mekanizmalarının kullanılmasına gerek vardır. (...)

Eşitsizlik, toplumsal artı üründen daha az pay alabilenler için yaşamsal olanaklardan, sömürünün derecesiyle bağlantılı şekilde, yoksunluk anlamına gelir. Eğitimsizlik, gelir düşüklüğü, işsizlik, evsizlik, açlık gibi. Dikkat edilirse bütün bunlar yukarıdaki alt başlık içinde söz konusu ettiğimiz ve makro nitelikli üretim ilişkileri tarafından belirlenen sosyoekonomik nitelikli sağlık belirleyenleridir. Kısacası sağlığın bu belirleyenleri belli bir üretim ilişkileri dizgesi içinde ortaya çıkmakta, yaşam bulmaktadır.

Bu nedenlerle sömürü, derecesiyle ilgili olarak sağlığın gelişmesini bozar ve geriletir. Bir yandan sosyoekonomik konumları kötü olan toplumsal grupların sağlığının diğerlerine göre geriliği, genel toplumsal sağlık düzeyini de aşağı çeker. Toplumun genel atılımının, gelişiminin önünde engel oluşturur. Toplumdaki kimi sınıfların, refah düzeylerinin düşüklüğü nedeniyle sağlıklarının bozuk olması, toplumsal ortalamayı da geriletecektir. Bu nedenle, toplumsal koşullardaki ve sağlıktaki eşitsizliklerin derin olduğu ülkelerde, aynı zamanda ortalama toplumsal sağlık düzeyi göstergeleri de daha kötü durumdadır. Öte yandan, sosyo- ekonomik konumları ve sağlıkları kötü olan toplumsal gruplar, her zaman yeni tür sağlık sorunlarının ortaya çıkacağı bir vasat niteliği de gösterirler. Biraz da bu nedenle, sömürenler sömürülenlerin sağlığıyla kamusal araçlarla ilgilenmek gereği hissederler. (...)

3) SÖMÜRÜ ORTADAN KALDIRILMADAN, TOPLUMSAL EŞİTSİZLİKLER VE ONLARA BAĞLI SAĞLIK SORUNLARI ORTADAN KALDIRILAMAZ

Kapitalist emek sömürüsü işçi-patron biçiminde ortaya çıkan ayrışmada ifadesini bulan eşitsizliğin kaynağıdır. O halde yapılması gereken bu sınıfsal ayrışmanın ortadan kaldırılmasıdır. Bunun yolu ise ayrışmayı yaratan ekonomik ilişkilerin yeniden düzenlenmesinden, yani üretim araçlarının kamulaştırılmasından geçer. (...) Ancak bu şekilde derin gelir, eğitim, istihdam eşitsizliklerinin önüne geçilebilir. Böylece sömürünün ortadan kaldırılması sağlığın belirleyicilerinin de olumlu yönde düzenlenmesi olanağı verir. Herkese sağlık, herkese iş, eğitim, gelir, konut ile sağlanabilir. Buradaki “herkes” vurgusu eşitliği tanımlar. Bu nedenle herkese sağlık ancak sosyalizmle olanaklıdır. Herkese sağlık için toplumsal eşitlik, bunun için de sınıfların ortadan kaldırılması gerekir. (...)

4) SÖMÜRÜYÜ ANCAK SOSYALİZM YOK EDER

Sosyalizm sağlık hizmetlerini kamulaştırır. Sağlıkta özel sektöre son verir. Böylece ekonomik durumuna ve sağlıkla ilgili risklerine bakmaksızın herkese parasız sağlık hizmeti garantisi sunar. Sosyalizmde gruplar arasında, emeğin niteliğiyle bağlantılı biçimde, küçük gelir farklılıkları olabilse de, sağlık hizmetinin parasız olması bu farkın sağlığı bozan bir risk olasılığı kazanmasını önler. Sağlıkları ve ekonomileri bozuk olanların, özel sağlık hizmeti için sefil olmalarını engeller. Sağlık hizmetini, kamunun yürütücü organı niteliğindeki devlet eliyle sunar. Planlamayı, hizmet sunmayı devlet yapar. Parasız sağlık hakkını devlet garanti altına alır. Sağlık hakkını gaspedecek sağlıkla ilgili özel-piyasacı girişimleri devlet bastırır. Gelişmemiş bölgelere sağlık hizmeti götürülmesini, herkese iş olanağı yaratılmasını devlet garanti eder.

Sosyalizm planlamacıdır, sağlık hizmetlerini merkezi olarak planlar. Sağlık sisteminde kaynak kullanımı en önemli sorunlardandır. Nüfusun yaşlanması, toplumun sağlık hizmeti kullanımındaki artış, gelişen teknolojinin yarattığı ek maliyetler, bütün bunlar sağlık harcamalarının artışına neden olmakta, bu da eldeki kaynakların en verimli biçimde kullanılmasını gerektirmektedir. Bu nedenle en piyasacı siyasal tercihlerde bile devlet düzenlemesi önerilmektedir. (WHO 1997: 3-13) Verimlilik planlamayla olanaklıdır. Sağlık sistemi içindeki hangi sektöre, hangi hizmet türüne ne kadar kaynak ayrılacağının en baştan belirlenmesi ve kaynaklar ile hedefler arasında bir dengenin tutturulması gerekir. Bütün bunlar planlamayı gerektirir. Bu noktada yalnızca planlama da yetmez. Planlama merkezi olmak zorundadır. Ulusal sınırlar içindeki alt-yerel idari-siyasal birimlerin kendi planlarını yapmaları ulusal ölçekteki sağlık sorunlarının, eşitsizliklerin ortadan kaldırılması için yeterli olmayacaktır. Bölgeler arasındaki farklılıkların giderilmesi, zengin bölgelerden yoksul olanlara doğru kaynak aktarmayı, bu da bölgesel ölçeğin üzerinde, ulusal ölçekte, merkezi bir planlamayı gerektirecektir.

Sosyalizm sağlık hizmetlerine yeterli kaynak ayıran sistemdir. Çünkü sosyalizmin işi sömürüyü ortadan kaldırmak, kapitalist kâr mekanizmasını durdurmaktır. Böylece sermaye sahiplerinin el koyduğu kârın, değişik toplumsal alanlara aktarılabilmesi olanağı yaratılmış olur. İnsanın geliştirilmesi sosyalizmin temel hedefidir. Bütün bu nedenlerle sosyalizm sağlığın korunmasını, geliştirilmesini benimser. Koruyucu ve geliştirici sağlık hizmetleri para getirmese de, sosyalizmin önceliği bunlardan yanadır. Kapitalist sistemde tedavi edici hizmetlerin öne çıkmasının nedeni de daha kârlı olmalarıdır. Bu nedenle kapitalizm gereksiz biçimde tedavi hizmetlerini körükler, koruyucu hizmetlere ilgisi ise azdır.

Sosyalizm bireysel çıkarları dayanışmacı kılar. Bu ortam sağlığın gelişmesi için gerekli koşullardan en önemlisidir. Sosyalizm bireylere toplumun genel çıkarları için çalışma yönünde motivasyon vermeyi amaçlar. Bu motivasyonun bireysel yeteneklerle, toplumsal gereksinimler arasında harmoni sağlamanın yolu olduğunu düşünür. Sosyalizmin kamucu niteliği biraz da buradadır. Yani kamuculuk yalnızca üretim araçlarının kamulaştırılması ve üretimin kamusal üst organ niteliğindeki devlet elinde toplanması değildir. Kamuculuk kapitalizmde girişimcilik ruhu ve kâr etme güdüsü üzerinden şekillendirilen birey toplum karşıtlığının, bir sentez haline dönüştürülmesi, birbirini destekleyen vektörler olarak şekillendirilmeleri sürecidir. Üretim araçlarının kamulaştırılması bu sentez için gerekli ortamı yaratır. Ancak bunun üzerine, bireye yeni duygular, yetenekler, motivasyonlar kazandıracak ideolojik ve psikolojik bir mücadeleyi oluşturmak gerekir. İşte bu mücadele de ancak sosyalizm koşullarında verilebilir. Bu nedenle gözü kârdan başka bir şey görmeyen piyasa ilişkilerinden rahatsızlık duyanların, tepkisel düzeydeki antikapitalist tutumların ötesinde, sosyalizm üzerinde kafa yormalarının büyük yararı olacaktır.

Sosyalist sağlık sistemi verimlidir. Çünkü sosyalizmde emek değerlidir. Hedef kârı değil, sağlığı yükseltmek, gereksinimleri karşılayacak ürünleri üretmektir. Kârı artırmayı isteyen kapitalizm doğal olarak tedavi edici hizmetlere, gereksiz teknolojiye ve ilaç kullanımına yönelir. Bütün bunlar sağlık harcamalarının da gereksiz biçimde artışına neden olur. Kâr ve piyasa dinamiği ile toplumsal sağlık düzeyi çelişir. Sosyalizm iki yolla sağlık düzeyini daha verimli biçimde artırmanın olanağını yaratır. Öncelikle, sağlığı bozan makro ölçekli sosyo-ekonomik etkenleri azaltarak ya da ortadan kaldırarak. İkinci olarak ise daha ucuz, ancak sağlığı geliştirmede daha etkili olan koruyucu sağlık hizmetlerine ve birinci basamağa öncelik vererek. Dolayısıyla, sosyalizm daha az kaynakla daha yüksek toplumsal sağlık düzeyi elde etmenin olanaklarını sunar. Küba ile ABD bu söylenenler için tipik bir örnektir. Sosyalist Küba 1000 Dolarlık kişi başı gelirine rağmen, sağlık harcamalarının üçte birini koruyucu sağlık hizmetlerine ayırmakta, devlet eliyle sağlık hizmeti sunmakta ve kişi başı 35 bin dolarlık geliri ile 3000 dolarlık sağlık harcaması yapan ABD kadar bebek ölüm hızına ulaşabilmektedir. (Ochoa, FR, Pardo, CML. 1997. s. 791-807.)

Sosyalist sağlık sistemi katılımcıdır. Katılımcılık bugün kapitalist paradigmanın en önemli argümanlarından birisi olsa da sosyalizmdeki anlamından tamamen farklı bir şeye işaret etmektedir. Kapitalizmde katılımcılık, piyasa ilişkilerinin yarattığı toplumsal tarafların kendi görüşlerini aktarmalarına izin veren, ancak sonrası nın garanti edilmediği ve en nihayetinde piyasa kurallarının ve artı-değer ilişkilerinin egemen olduğu bir teati ortamını ifade eder. Oysa sosyalizmde katılım, üretenlerin, üretim ortamından başlayarak, toplumsal yaşantının her yönünde, örgütleri aracılığıyla belirleyici olmalarını tanımlar. Kapitalizm, böyle bir katılım, üretenlerin üretim araçları yani mülkiyet üzerinde söz hakkı talep etmelerine yol açabileceği için buna asla izin veremez. Sosyalizm ise, varlık nedeni yaşamı üretenlere bırakmak olduğu için, böyle bir katılımı özel olarak geliştirmek zorundadır. Sosyalizmde mülkiyetin kamulaştırılmış olması herkesin katılımının nesnel zeminini oluşturur. Katılım, sosyalist sağlık sistemi tarafından, toplumu kamucu çıkarlarımız adına eğitmenin en önemli araçlarından birisi olarak kullanılacaktır. Bütün işliklerde, üretim ve yaşam birimlerinde, sağlığı bozan etkenler hakkında, bu etkenlerin bizzat üretenler ve yaşayanlarca denetim altına alınması, ortadan kaldırılması, üretim sürecinin sağlıklı ve insani biçimde yeniden planlanması yönünde bilgi ve motivasyon kazandırma çalışmaları, sosyalist sağlık sisteminin ve bu sistemin içindeki profesyonellerin en heyecanlı görevleri arasında yer alacaktır.

5) SOSYALİST KAMUCULUK DEVLETÇİDİR

Kapitalizmin de bir kamu anlayışı vardır. Ancak kapitalizm her şeyden önce "özgürlükçü"dür. Özgürlük piyasanın özgürlüğünü ifade eder. Friedman’ın dediği gibi "… liberalizm adı altında gelişen entelektüel akım, toplumda özgürlüğün asıl amaç ve bireyin asıl varlık olduğunu vurgulamış, ‘bırakınız yapsınlar’ ilkesini, ülke içinde devletin ekonomik rolünü azaltıcı, dolayısıyla bireyin rolünü genişletici bir araç olarak desteklemiştir." (Friedman, M. 1988. s. 19.) Böyle bir çerçeve içinde kamusal çıkarlar, ancak birey özgürlüğünün girmek istemediği, yetersiz kaldığı ve ortak düzenlemeler gerçekleştirmenin zorunlu olduğu alanlar için söz konusu olabilir. Örneğin bulaşıcı hastalıklarla savaş, özgür bireylerin piyasa kuralları içinde etkin olabilecekleri bir alan olmadığı için kamusal düzenlemelere ve devlete gerek duyulur.

Sosyalizmin kamuculuğu ise piyasa ilişkileri içindeki sömürünün ortadan kaldırılmasına, bankaların, haberleşme ve ulaşım araçlarının, fabrikaların, eğitimin, sağlığın devletleştirilmesine dayanır. Sosyalizm kamusal çıkarların ancak böyle bir düzenleme sonrasında ve ulusal ölçekli ortak bir irade tarafından savunulabileceğini öne sürer. “Gelişimin akışı içerisinde sınıf ayrımları ortadan kalktığında ve üretim tüm ulusun geniş bir birliğinin ellerinde yoğunlaştığında, kamu gücü siyasal niteliğini yitirecektir.” (Marks, K, Engels, F. 1991. s. 138.)

Sosyalizmin kamucu projesinde işleri planlamak, üretmek ve yürütmek devletin işlevi olmak durumundadır. Bunun bir kaç nedeni vardır: a) Her iş için, yukarıda sıralanan işlevler açısından bir organ gerekir. b) Sosyalizm planlamacıdır. Planlama için bir organ gerekir. c) Sosyalizm eşitlikçidir. Eşitlikçi hedefe ulaşmak için, üretim araçlarının toplumsallaştırılmasının sonrasında bölgeler, yerleşim yerleri arasındaki kısmen doğal denilebilecek dengesizlikleri giderecek merkezi bir yapılanma gerekir. Bu nedenle eşitlikçilik merkeziyetçiliği zorunlu kılar. Ulusal ölçekte işlevsel olacak en uygun merkezi organ ise devlettir. (...)

Her devletin bir zor yanı vardır. Sosyalist devlet için de böyledir. Sosyalist devletin zoru, başlangıçta sermaye sahiplerine yönelse de, sonrasında kamunun genel çıkarları adına, bu zor aygıtı ile yerel odaklar arasında bir gerilimin gerçekleşmesi kaçınılmazdır. Örneğin eşitlikçi hedefler için merkezi planlamanın yürürlüğe konması ve bunun adına da yerel inisiyatişerin birbirleriyle uyumlu bir uygulamaya yönlendirilmeleri de bir tür zordur. Kaynakların kısıtlı olduğu ve bu kısıtlı kaynakların ulusal ölçekte kamu yararına kullanımının hedef ve zorunluluk olarak belirlendiği sosyalizmde bu zoru planlı biçimde kurmak gerekecektir. Eşitsizliklerin azalması ölçüsünde devletçi merkezi planlamanın zor niteliğini yitireceği ve yerellikler arasında daha gönüllü işbirliklerinin gelişeceği beklenmelidir. Dolayısıyla, özellikle kuruluş aşamasında devletçilik kamusal koordinasyonu sağlamanın, kamusal çıkar birliğini yaratmanın kaçınılmaz yolu olarak görünmektedir. Kapitalist sistemde kamu, eşitsizlerin “özgür” denilen birliğini ifade eder. Eğer eşitsizlikler ortadan kaldırılacak, sorunlar ve çözümler ortaklaştırılacaksa, toplumsal ve giderek doğal denilebilecek eşitsizleri birbirini görmeye zorlayacak kamusal bir araç gerekecektir. İşte o da sosyalist devlettir.

Sosyalist merkezi planlamayla kamu çıkarları arasında ortaya çıkan bir başka gerilim noktası katılım konusudur. Merkezi planlama eşitlikçi bir perspektifle değişik çıkar grupları arasındaki gerilimi ortaklaştırmayı hedeflerken, çıkar gruplarını oluşturanlar bu çıkarları diğerlerine dayatmak için katılmak isteyebilirler. Burada teorik olarak da daha hoşgörülü davranılması gereken merkeziyetçilik olmalı ve sosyalizm hep grup ve bireyleri karşısındakilerin çıkarlarını gözeten bir motivasyonla katılmak doğrultusunda eğitmelidir. Dolayısıyla sosyalist kamuculuk, katılımı uyaran değişik çıkarların ortaklaştırıldığı, yerellikten çıkarılıp toplumsallaştırıldığı bir süreçtir aynı zamanda. Ve bu sürecin en asli unsuru merkezi devlet aygıtı olacaktır. Sosyalist devlet, coğrafi, mesleki, sektörel, vb. değişik temellerde örgütlenmiş ve katılım talep eden yapılar arasında bakışım sağlamanın ve ortak bir kamu çıkarı oluşturmanın aracı olarak örgütlenmek zorundadır.

Sosyalist devlet üretenlerin tabandan katılımını sağlamak zorundadır. Aksi taktirde gereksinimlere yönelik planlama yapmak ve ekonominin etkinliğini artırmak olanaklı olmaz. Katılımın, toplumsallıktan arındırılmış soyut bir birey “özgürlüğü”nü tesis etmenin yolu olarak değil, eşitliklik ve dayanışmayı daha da geliştiren bir araç olarak organize edilmesi gerektiği konusu asla unutulmamalıdır. Bunun garantisi ise, üretim araçlarının kamucu mülkiyetidir.

KAYNAKLAR

Belek, İ. (1999) Sağlıkta Kapitalizm, Sosyalizm: Hangi Ülkeler Daha Başarılı? SST Dergisi, s. 17. 18-31.
Boratav, K. (1995) İstanbul ve Anadolu’dan Sınıf Profilleri, İstanbul, Tarih Vakfı Yurt Yayınları.
Friedman, M. (1988) Kapitalizm ve Özgürlük, Çev: Erberk D, Himmetoğlu N, Altın Kitaplar, İstanbul.
Marx, K. (1977) Fransa’da İç Savaş (Paris Komünü Üzerine içinde), Çev: Somer K., Sol Yayınları, Ankara.
Marx, K, Engels, F. (1991), Komünist Manifesto, Çeviren: Erdost M, Sol Yayınları, Ankara.
Murray, CJL, Gakidon, EE, Frank, J. (1999) Health Inequalities and Social Group Differences: What Should We Measure? Bulletin of WHO, 77(7). s. 537-543.
Navarro, V. (1993) Has Socialism Failed? Science and Society, 57(1): 6-30.
Ochoa, FR, Pardo, CML. (1997) Economy, Politics and Health Status in Cuba, International Journal of Health Services, 27(4). s. 791-807.
Power, C, Matthews, S. (1997) Origins of Health Inequalities in a National Population Sample, Lancet 350. s. 1584-1589.
WHO (1991) Health for All Targets, Copenhagen.
WHO (1997) Avrupa Sağlık Reformu: Mevcut Stratejilerin Analizi, Çev: Sağlık Bakanlığı, Ankara.

(Bu yazı daha önce Toplum ve Hekim dergisinde yayınlanmıştı Uzunca bir özetini sunduk.)

Kriz ve sağlık

Son yıllarda kullana kullana eskittiğimiz bir kavram oldu kriz. Öyle ki son on yıldaki tartışmalara baktığımızda kriz sözcüğünün büyüsü bu krizin ne menem bir şey olduğuna dikkatleri çekiyor, bunun bir sistem krizi mi, yoksa rejim krizi mi olduğu tartışılıyor; birileri de bu krizin sistemden kaynaklanan rejim krizi olduğunu söylüyordu. Derken krizi yeni krizler izledi ve bu “kriz” tanımlarına konu olan olaylar kâh siyaset alanında (28 Şubat gibi) kâh ekonomi alanında (5 Nisan gibi) yaşandı. Bazıları da Şubat ayında Cumhurbaşkanı ve Başbakan arasındaki tartışma gibi, siyaset alanında görünürken ertesi gün ekonomi alanında patladı. Aslında bu kriz dediğimiz şey tarih olarak 22 Şubat’tan başlayan süreci anlatmaktadır.

Burada krizler üzerine bir tartışmaya girmeyeceğiz. Sistem krizi midir, rejim krizi midir tartışmalarının ve hele hele “sistemden kaynaklanan rejim krizidir” gibi orta yol bulma amaçlı söylendiği çok belli olan siyaseten anlamsız laflar hiç etmeyeceğiz. Kriz vesilesiyle bu kadar sorun arası nda vatandaşın sağlığı ne halde, orda neler oluyor, bunu bir kere daha gündeme getirmeye çalışacağız.

ÜLKEMİZDE SAĞLIK ALANINDA GENEL TABLO NE DURUMDA?

Bir ülkede sağlık durumu ne diye sorulduğunda ilk akla gelen göstergelerin başında bebek ölüm hızları gelmektedir. 1998 yılı Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması verilerine göre bu hız binde 42.7 dir. Bu sayı kırlarda binde 55’e çıkarken kentlerde 35’e gerilemektedir. Bunun yanısıra Batıda 32.8 iken Doğuda 61.5’e ulaşmaktadır. Bunun dışında eğitimi olmayan ve tıbbi bakım almayan ailelerde oranlar yine yükselmektedir. Bu sayılar neyi ifade ediyor? Bir yıl içinde doğan her bin bebekten 43 tanesinin bir yaşına gelmeden öldüğünü ifade ediyor! Bu ölümlerin bazı özelliklere göre de değiştiğini söylüyor.

Peki bu sayılar yüksek midir? Evet, yüksektir. Gelişmiş ülkelerde bu sayının tek haneli olduğunu söylemek sanırım yeterli gelecektir büyüklüğü ifade etmek için. Yani bebek ölüm hızımız enflasyonumuza benziyor bir parça. Peki insanlar sağlık hizmetlerini nerede ve nasıl alıyorlar ülkemizde diyecek olursak, önemli bir hizmeti kamu vermekte. 224 sayılı Sosyalleştirme Yasasıyla kurulan sağlık ocakları ve devlet hastanelerinin yanısıra SSK hastane ve dispanserleri hizmetin büyük bir kısmını karşılamaktadır. Kamu dışında özel muayenehaneler, geçtiğimiz on yılda oldukça artış gösterip sonra hızı kesilen poliklinikler ve gittikçe daha büyük bir hızla çoğalan özel hastaneler sağlık hizmeti sunumunda giderek daha fazla yer tutmaktadır. Sağlık Bakanlığının 1998 yılı verilerine göre toplam yatakların yarısı Sağlık Bakanlığı hastanelerinde iken %6 sı özel hastanelerde bulunmaktadır.

Sağlık harcamalarına bakacak olursak, kişi başına düşen harcamanın 100 doların biraz üzerinde olduğu görülüyor. 137 dolara kadar çıktığını gösteren çalışmalar varsa da 100 doları bile ölçü aldığımızda asgari ücretin üzerinde bir ortalama sağlık harcaması olduğunu görmekteyiz. Asgari ücretle çalışan bir baba ve iki çocuklu bir aileyi düşündüğümüzde, bu aile ortalama bir sağlık hizmeti almak için yıllık gelirlerinin yarıya yakın bir kısmını ayırma durumunda kalacaktır. Üstelik sınıfsal konumlarından dolayı daha fazla sağlık sorunuyla karşılaştıkları ve dolayısıyla daha fazla sağlık hizmetine ihtiyaçları oldukları da düşünülürse, yıllık gelirleri kadar bir miktarı sağlığa yatı rmaları gerektiği gibi bir sonuç çıkıyor.

Peki kişi başına düşen sağlık harcamalarının tamamı kişinin cebinden mi çıkıyor? Yine Sağlık Bakanlığı verilerine göre bu paranın %32’si doğrudan cepten çıkıyor. Geri kalanı vergiler ve sigorta primlerinden karşılanıyor. Harcanan toplam paranın yaklaşık üçte biri ilaçlara gidiyor.

Son kriz neyi nasıl etkiledi?

Zaten krizden önce de daha çok hasta olan, daha erken ölen, daha çok sakat kalan yoksulların krizden olumsuz etkilenmemeleri beklenemezdi. Öyle de oldu.

Ülkedeki sağlık harcamalarına ve hizmet sunumuna bakıldığında kamu payının ağır bastığını görmüştük. Krizden sonra ülke çapında uygulanan “tasarruf tedbirleri” çerçevesinde sağlıkla ilgili pek çok yatırım durdu. Zaten uzun yıllardır siyasi nedenler dışında pek yatırım yapılmayan sağlık alanında hemen hemen her tür devlet desteği kesildi. Yıllardır sağlık sisteminin en olumlu yanını oluşturan aşılama hizmetleri ve ana çocuk sağlığı hizmetleri parasızlık yüzünden ciddi düzeyde gerilemeye başladı. Bu hizmetleri yürüten sağlık ocakları en basit giderlerini bile “bağış” adı altında yasal olmayan ücretlendirmelerle karşılamaktadır. 224 sayılı Sosyalleştirme Yasasına göre ücretsiz verilmesi gereken hizmetler para karşılığı verilmeye başlamıştır. Böylelikle vatandaşın daha önce muayeneye ayırmadığı para da cebinden çıkmaktadır. Ya da hasta muayeneden vazgeçecektir.

Bunun dışında devlet hastanelerinde verilen bazı hizmetler hastanelerin parasal olanaklarının yetersizliği nedeniyle verilemez olmuştur. Bu süreç aynı zamanda devlet hastanelerinin “ne kadar pis ve kötü” olduğu yönündeki propagandayı da destekler niteliktedir. Devlet hastanelerinin kapatılması, özelleştirilmesi doğrultusunda kamuoyu oluşturulması böylelikle kolaylaşmaktadır. Halbuki var olanların satılması yeni özel hastaneler açılması demektir. Peki mevcut özel hastanelere kimler gidiyor ve kimler gitmiyor diye sormak gerekmez mi? İşsizleri bir kenara bırakalım, boğaz tokluğuna çalışan insanların ve ailelerinin hangi özel hastanede muayene olmaları, varsa tetkiklerini yaptırmaları ve gerekli tedaviyi görmeleri, ilaçlarını almaları mümkün olabilir? Yani, özel hastanelerde uzun kuyruklar ve yığılmalar oluyor olsaydı, özelleştirelim demek “mantıklı” olabilirdi belki. Oysa tam tersi sözkonusu.

Buna rağmen kriz, kamu hastanelerinin elden çıkartılması için yine bir vesile sayılıyor.

HALKA HİZMET VEREN SAĞLIK SİSTEMLERİNDE KALİTE ARTIŞI GEREKSİZ SAYILIYOR

Krizin kamu sağlık hizmetlerini olumsuz etkilediğinden söz ettik. Bunun dışında özel sağlık hizmetlerini ve vatandaşın cebini de ayrıca etkilemiştir. Ağırlıklı olarak dışarıya bağımlı bir ilaç ve tıbbi teknoloji sektörü dolardaki fiyat artışı sonucu maliyet artışını karşılamak için yüksek zam yoluna başvurmuştur. Yine dolardaki ilk artış döneminde dolar fiyatını sabitlediğini açıklayan Bakanlığa karşı ilaç ithal eden firmalar büyük tepki göstermişlerdir. Açıklanan fiyatlardan ilaç satmalarının mümkün olmadığını ifade eden ithalatçı firmalar pek çok önemli ilacı satmama yoluna gitmiş böylelikle özellikle kanser ilaçlarının bir kısmı belli bir süre piyasada bulunamamıştır. Yani kriz bazı ilaçların piyasadan çekilmesi ile parası olsun olmasın herkesin olumsuz etkilenmesine neden olmuştur. İlaç şirketlerinin bastırmasıyla Sağlık Bakanlığı doları gerçek kurdan hesaplama kararını alınca ilgili ilaçlar tekrar piyasada bulunmaya başlamıştır.

Ancak bu kez de başka sorunlar belirmiştir. İlaç fiyatlarındaki artış zaten krizin darboğaza soktuğu ve gelirini minumuma indirdiği kişilerin sağlıklarını ihmal etmelerine yol açmıştır. Sınırlı kaynaklarını insanlar en temel günlük ihtiyaçları için ayırırken sağlıklarından ödün verebilmektedirler.

Sonuçta, gelir kaybının ve sağlık giderlerinin yüksek olduğu bir ülkede sağlık düzeylerinin gelişmesini beklemek ham hayalciliktir. O kadar ki, insanlar durumu olağan görür hale gelmişler, “kader” den kendilerine düşeni tevekkülle karşılar olmuşlardır.

Kriz işsizliğin artmasına, işsiz sayısındaki artışla birlikte işgücünün değersizleşmesine de yol açmaktadır. İşgücünün değersizleştiği bir ortamda işgücünün yeniden üretimine hizmet eden sağlık hizmetlerinin kalitesinin artması da sistem açısından gereksiz olmaktadır. Dolayısıyla sağlığa ayrılan kamu payı önümüzdeki süreçte giderek daha da azalabilir. Pek çok insan sağlık hizmetlerinden yoksun kalabilir. Öyle olacağı şimdiden görünüyor. Görünüyor da ne oluyor? Kimin umuru! Pazarda işgücü sunumu bol olduğu için ve yeniden üretimi de pek gerekmediği için insanlar kaderleriyle ve hastalıklarıyla pekala baş başa kalabilirler. Sistemin gereksindiği kadarına nasılsa “iyi hizmet” sunan yeteri kadar özel hastane mevcuttur. Gereksiz kişiler içinse niteliksiz sağlık kuruluşları fazlasıyla yeterlidir...!

Yine krizle birlikte insanların ruh sağlıklarının olumsuz etkilendiğini de gözlemler sonucu söyleyebiliriz. Krizin yarattığı ruhsal travma, işsizlik ve gelecek kaygısı, çoluk çocuk ne olacak, yarın ne olacağız düşüncesi kişilerde ciddi sorunlara yol açmaktadır. Bu sorunların yalnız bu süreçte işini kaybetmiş olanları (ki bir milyonu bulduğu ifade ediliyor) ve bir o kadar da kaybedecek olanları değil, tüm toplumu etkilediği apaçık bir gerçektir. Bu ruhsal sorunlara bağlı olarak intihar eğilimlerinin artması da şaşırtıcı bir gelişme olmayacaktır.

Sonuç olarak, yaşadığımız kriz zaten iyi yürümeyen bir sağlık sisteminin çalışması önüne çok ciddi yeni engeller çıkarmakla kalmamış, aynı zamanda kişilerin genel durumunu da olumsuz etkileyerek sağlık düzeyimizin gerileyeceği bir ortamı hazırlamıştır. Önümüzdeki dönemlerde aşılama hizmetleri, ana çocuk sağlığı hizmetlerinde belirgin düşüşler beklenebilir. Bulaşıcı hastalıklar ve bebek ölüm oranlarında da artışlar görülecektir. Her zaman olduğu gibi bu kriz de en çok, büyük çalışanlar kitlesini, işçileri, emekçileri vurdu. Daha da vuracak.

İstikrar programı ve tarımda tekelleşme

Türkiye’de uygulanan istikrar programı üzerine pek çok söz söylendi. Programın hangi sınıfların zararına olduğu bilinen bir gerçek. Ancak programın Türkiye ekonomisi ve Türk burjuvazisiyle uluslararası sermaye açısından en temelde neyi hedeflediğini, kısacası programın özünde yatan temel dinamiği belirgin kılmadan programın olası etkilerini ve sonuçlarını değerlendirmek zor. Zira bu yazıya konu olan tarımda tekelleşmeyi de bu genel çerçevenin bir parçası olarak ele almak gerekiyor.

1. İstikrar neyin istikrarı?

İstikrar programının finansal boyutu gittikçe artan kamu açıklarının kapatılması için gerekli önlemlerin alınmasıyla ilgiliydi. Enflasyon bunun sadece bir parçasıydı. Ancak bu yazı açısından önemli olan, yabancı sermayenin sıcak para dediğimiz kısa vadeli yatırımlar dışında Türkiye’ye gelmeyişi gibi önceki yıllarda uğraşılan konuların, programın öngördüğü idari ve hukuksal düzenlemelerle olan ilgisiydi. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu’nun oluşturulması gibi, gittikçe riskli olmaya başlayan bankacılık sektöründe alınan önlemler gibi...

“Yapısal reformlar” diye nitelendirilen düzenlemelere baktığımız zaman bazı alanların öne çıktığını görüyoruz: KİT’lerin özelleştirilmesi, sosyal güvenlik reformu ve tarım reformu. Bunların hepsinin ortak bir özelliği var: devletin, kamu harcamalarının azaltılması kisvesi altında sosyal niteliğinin ortadan kalkması ve hem yerli, hem de yabancı sermayenin daha önce giremediği kârlı alanlara girme kanallarının açılması. Gerçekten de özelleştirmelere baktığımız zaman 80’lerden bu yana çok söz edilmesine karşın sermaye açısından çok az sayı da özelleştirme gerçekleştirildi. Bu açıdan TELEKOM gibi son derece kârlı sektörlerin satışı çok büyük önem taşıyor. Sosyal güvenlikte ise Şili modeli diye bilinen ve emekliliği devlet güvencesinden çıkartarak piyasanın ve borsanın rekabet ortamına teslim eden düzenlemelerin yasalaşması; bu şekilde işverenin de yükünün azalması, emek maliyetlerinin düşmesi, diğer bir deyişle kârlılıklarda bir iyileşme anlamına geliyor. Son olarak tarımda da bir dizi reformla hem devletin bu sektörden elini çekmesi, hem de daha önce bu alana girememiş özel sermayenin güvenilir bir ortama girmesi sağlanıyor. Türkiye tarımının yıllardır süregelen sorunlu yapısı düşünüldüğünde tarım reformu hem olası toplumsal sonuçları açısından hem de ekonominin gidişatına vereceği yön açısından belki de bu “yapısal reformların” en önemli ayağını oluşturuyor. Kısacası istikrarın kendisi, kârlılığın belirsiz gözükmesinden hoşlanmayan özel girişimcilik için “istikrarlı” bir ortam oluşturulmasına denk düşüyor.

2. Tarımda reform: Ne için? Kimin için?*

IMF ve Dünya Bankası’nın tarımdaki reform önerileri aslında Türk ekonomisi için yeni değil. Bundan önce 94 yılında da benzer uygulamalar şart koşulmuş, ancak Çiller hükümeti bunu kısmen oy tabanı tarım kesimine dayandığı için gerçekleştirememişti. Halbuki 5 Nisan tedbirleri diye bilinen program pek çok ürünü destekleme alanı dışına çıkarıyor, Tarım Satış Kooperatif ve Birlikleri’nin destek alımı yapmasına karşı çıkıyor ve tarımsal KİT’lerin özelleştirilmesini gündeme getiriyordu. İşte 99 istikrar programının hedefleri daha önce gerçekleşmeyen reformları içermekle kalmıyor; bunlara yenilerini ekleyip aslında Türkiye tarımının tasfiyesi anlamına gelecek bir yeniden yapılandırmanın temellerini atıyordu: Küçük çiftçiye hiçbir yararı olmayan doğrudan gelir desteği ödemeleri, destekleme alımının ortadan kalkması (ki bu düzenleme piyasada tüccar hakimiyetine sebep olacaktır), tarım satış kooperatiflerini lağvederek anonim şirket haline getiren ve özerkleştirme adı altında özelleştirme yapan, Haziran 2000 Tarihli Tarım Yasası... Bütün bunlar 2003 yılına kadar tamamlanması planlanan ve kooperatifler örneğinde olduğu gibi bazılarına şimdiden başlanan bir reformlar dizisinin parçalarını oluşturuyordu.

3. IMF’den Zorunlu Yasalar

Tarım reformu, yukarıda da belirttiğimiz gibi topyekun bir değişimi olanaklı kılacak yasal düzenlemelerle mümkündü. Bu yüzden daha öne hiçbir istikrar programında görülmemiş şekilde ayrıntılı kurumsal düzenlemeler IMF ve Dünya Bankası tarafından zorunlu kılınmıştı. Bunlar arasında tütün ve şeker bu düzenlemelerin kapsamında yer alan iki çarpıcı örnek olarak öne çıkıyor.

IMF ve Dünya Bankası’nın istediği acil yasalar arasında yer alan Tütün, Tütün Mamulleri ve Alkollü İçkiler Piyasası Yasa Tasarısı da Hükümete sunuldu. Yeni düzenleme ile tütünde destekleme alımları kaldırılıyor. Tekel’in özelleştirilmesinin yolu açılıyor. Tasarı yüz binlerce tütün üreticisini, dağıtıcıyı ve başkalarını dolaylı yollardan ilgilendiriyor.

Hazırlanan yeni yasa taslağında tütün ekim alanları sınırlanıyor. 42 ilde ve 181 ilçede tütün ekimi yapılabileek. Ancak Düzenleme Kurulu’ndan ekim belgesi alınması gerekiyor. Taslak ile, üretici, tütünlerini yazılı sözleşme esası üzerinden satabilecek. Sözleşme dışı üretilen tütünler piyasada açık arttırma yöntemiyle satılacak. En yüksek fiyatı veren alıcıya satış yapılarak tescil edilecek.

Yasa tasarısına göre Türkiye’de, isteyen şirketler, tütün hazırlama bölümleri dahil, yeni teknoloji ile sigara fabrikası kurabilecek. Ancak bu tesislerin yıllık üretim kapasitesi tek vardiyede 2 milyar adetten az olamayacak. Diğer tütün ürünleri için ise 1 milyon adetten az olmaması gerekiyor.

Tütün, Tütün Mamulleri ve Alkollü İçkiler Piyasası Düzenleme Kurulu, Yasanın yürürlüğe girmesinin ardından 6 ay içinde oluşturulacak. Bu alandaki tüm yetkiler bu kurula devredilecek. Tütünün ekim alanları, tipi ve üretim miktarı bu kurul tarafından belirlenecek. Kurulun izni olmadan veya izne aykırı üretim yapanlara ağır cezalar getiriliyor. Tütünlerin, tütün satış merkezlerine ya da Kurum’a tescil kaydıyla içeride alınıp satılması, nakledilmesi ve standartlara uygun olarak yurt dışına ihracı serbest olacak.

Böylece çok uluslu şirketlerin Türkiye pazarını ele geçirmek için yaptığı çalışmaların sonuçları alınmaya başlandı. Türkiye sigara pazarında bugün %70 Tekel, %23 Philips Morris ve %7’yle JTI olmak üzere 3 büyük tekelin hakimiyeti var. Yakın bir zamanda Tekel’in işletme haklarının ya da işletme birimlerinin özelleştirilmesiyle yabancı sermayenin hakimiyeti büyük ölçüde artacak.

Cumhuriyet Gazetesi’nde Prof. Türkel Minibaş şu bilgileri veriyor:

“1984 yılında Turgut Özal bir kararname çıkararak sigara ithaline izin vermişti. 1986’da ise tütünde tekel kaldırılmıştı. Yılda ortalama 500 milyon dolar tütün ihraç eden Türkiye 1984’de 1,8 milyon sigara ithal etti. 28 milyon dolar ödedi. 6 yıl içinde bu rakam 300 milyon doların üstüne çıktı. Amerikan tipi tütün (Virginia ve Burley tipi) ithaline izin verildikten birkaç yıl sonra 1992’de Türkiye’de üretim yapacak yabancı sigara şirketlerine yılda fiili üretimde 2 bin tona ulaşmaları halinde fiyatlandırma, satış, dağıtım ve ithalat serbestiyeti getirildi.

1980’de 63 milyon kilo olan sigara satışı 1990’da %21 artarak 76,6 milyon kiloya çıktı. Tekel’in üretim tekelinin kalktığı 1993 ile 2000 arasında %43,8 artarak 120 milyon kiloya ulaştı. Bu arada Türkiye halkını Virginia tütününe alıştırmak için Tabocco Associate’in Türkiye Hükümeti’ni ikna etmesiyle %85 oranında Amerikan tipi tütünle Tekel 2000 sigarası piyasaya sürülmüştü.”

Öte yandan IMF’nin vereceği kredi için öncelikle çıkarılmasını istediği 15 yasanın biri olan Şeker Yasası TBMM’de kabul edildi ve Cumhurbaşkanı’nın onayından geçti. Şeker fiyatının serbest piyasa kurallarına göre belirlenmesini öngören tasarı şeker fabrikalarının da özelleştirilmesinin yolunu açıyor. Yasa AB’nin şeker politikasına uyum sağlamak amacıyla şeker üretim ve pazarında kota sistemini öngörüyor. Her yasa tasarısında olduğu gibi bir Şeker Düzenleme Kurulu kurulacak. Kurul şeker talebi ve üretim kapasitelerini göz önüne alarak 5’er yıllık süreler için kota belirleyecek. Kotaların dışında kalan şirketlere para cezası verilebileeck. Şeker fiyatı, özelleştirilen fabrikalarca serbestçe belirlenecek; fakat şeker pancarı fiyatları yönetmelik çerçevesinde belirlenecek. Türkiye Şeker Fabrikaları Anonim Şirketi’nin şeker pancarı üreticisine gübre, kredi ve teçhizat için yaptığı destekler kaldırılacak.

Düzenleme Kurulu’nda 30 şeker fabrikasının bir temsilcisi varken, 5 nişasta üreticisi şirketin birden fazla temsilci bulundurması, mısır nişastası ile üretilen tatlandırıcıların piyasadaki payını arttırmanın amaçlandığını açıkça ortaya çıkartıyor. Arjantin başta olmak üzere Güney Amerika kökenli mısırı Türkiye’de işleyerek elde edilecek bu tatlandırıcıların kullanımı için yakın bir gelecekte yapılacak reklamların boyutlarını şimdiden tahmin etmek pek zor olmayacak.

27 kamu şeker fabrikasının 3 yıl içinde özelleştirilecek olması 30 bin şeker işçisinin geleceğini belirsiz kılıyor. Ancak şimdiden bu fabrikaların özel sektöre devredilmesiyle, Et-Balık Kurumu arsalarında olduğu gibi, fabrikaların kapanarak arsaların spekülatörlerin eline geçmesi de söz konusu olabilir. Diğer yandan binlerce şeker üreticisi yeni yasa ile işsizlik ve göç tehlikesi ile karşı karşıya kalacak. 30 milyon ton civarında kaba yem açığının yaklaşı k %20’lik bölümü şimdiye kadar şeker pancarı posasının hayvan yemi olarak kullanılmasıyla karşı lanıyordu. Pancar üretim alanlarının daralması hayvancılığın da zarar görmesine neden olacak. Ayrıca bu sektörde önemli bir yeri olan nakliyecilik işkolunda da yeni durum gereği işsizlik artacak.

4. Tarımda tekelleşme ne ifade ediyor?

Yukarıda söz ettiğimiz genel gelişmeler küçük üreticiyi daha da yoksullaştıracak, üretim yapmasını zorlaştıracak ve kentsel göçü daha da hızlandıracak nitelikteydi. Tütün ve şeker özelinde değindiklerimiz ise yerli ve yabancı özel sermayeye tarımsal sektörlerin kapısını açmaya yönelik yasal ve kurumsal değişimleri içeriyordu. Ancak bu bölümde bahsedeceğimiz reform, Türkiye’nin önelikle tarımdaki toplumsal yapısını, daha sonra da bununla bağlantılı olarak tüm ülke profilini değiştirecek nitelikte: tarımda toplulaştırma.

Türkiye’de sol kesim, tarım sorununu toprak reformu ile çözmeye talip olduğu dönemlerde (ki 75 yıllık süreçte bu sloganın ötesinde çok da bir şey üretilmemiştir) aslında bu kesimin yoksulu küçük köylünün toprak gibi bir sorunu hiç olmamıştı. Aksine, Güneydoğu Anadolu’daki büyük toprak ağaları dışında hakim üretim biçimi küçük ve orta köylülüğe dayandığı için toprakların daha da bölüştürülmesi, özellikle toprağın bir sosyal güvence olmaktan çıktığı ve Türkiye’de kapitalist gelişmenin hızlandığı yıllarda küçük köylülük açısından iyileştirici bir anlam taşımıyordu. Önemli olan, tarımsal yapıdaki sınıfları iyi analiz edip hangilerinin ne şekilde ve kimler tarafından sömürüldüğünü ortaya çıkarmak, bunu yaparken de küçük köylülüğün çıkarları etrafında alternatif projeler üretmekti.

Ancak istikrar programını hazırlayanlar, savundukları sınıfların çıkarları açısından tarımsal yapının dayandığı temelleri çok iyi çözümlemiş görünüyorlar. Tarımda toplulaştırma önerisi bunun en iyi kanıtıdır; çünkü yerli/yabancı sermaye; sadece devlet desteği devam ettiği sürece değil, tarıma hakim olan küçük işletme yapısı devam ettiği sürece de bu alanda istediği girişimleri yapamayacağını anlamış durumdadır. Eğer araziler toplulaştırılırsa satışlarının kolaylaşacağı, sözleşmeli çiftçilik gibi uluslararası şirketlerin göz diktiği uygulamaların daha kolay gerçekleşeceği senaryosu hiç de bir yanılsama olmasa gerek.

İlk aşama olarak Tarım Bakanlığı, arazi toplulaştırılmasına olanak sağlayan “Arazi Kullanımı ve Toprak Kanunu Tasarısı”nı hazırlayarak bunu Başbakanlığa sundu. Levent Çağlar’ın aktardığına göre, tasarıyla, “gerek mirasçılar, gerekse ortak hissedarlar arasında arazi paylaşımı sırasında, bu araziler tüzük ile belirlenecek optimum ölçülerden daha küçük parçalara bölünemeyecek. ” Söz konusu tüzük Türkiye çapında teknik, ekonomik ve ekolojik şartlar dikkate alınarak çıkarılacak ve bitkisel üretim yapan tarlaların optimum parsel büyüklüklerini belirleyen belge olacak. Ayrıca tüm arazi sahiplerine yönetmelikler doğrultusunda kamu, özel ve tüzel kişilere Tarımsal Amaçlı Arazi Kullanım Plan ve Projesi hazırlatma zorunluluğu getirilecek. Üstelik bu projeleri yaptırmayan arazi sahipleri arazisinin el değiştirmesiyle ilgili işlem yapamayacak. Aykırı hareket edenlere de para cezası verilecek.

Yine tasarıda kamuyu bağlayıcı kararlar alabilecek “Toprak Koruma Yüksek Kurulu” oluşturulması öngörülüyor.

Toplulaştırma projesi Tarım Bakanlığı tarafından toprağın veriminin artması, yapısal bozuklukların giderilmesi, tarımsal girdilerde tasarruf sağlanması gibi gerekçelerle sunuluyor. Oysaki projenin kendisi istikrar programının öngördüğü tarım reformunun bütünü içinde (yani özelleştirmeler, Koç gibi girişimcilerin GAP’ta yatırıma başlamaları, Amerikan şirketlerinin sözleşmeli çiftçiliğe talip oluşları... vb) düşünüldüğünde ve SEK’in satılması örneği (süt üreticilerinin zorlukları ve süt fiyatlarının kontrolden çıkışı) hatırlandığında arazi toplulaştırmasının aslında neyle ilgili olduğu daha da netleşecektir.

Sonuç:

2003 yılına kadar tamamlanması hedeflenen ve sermayeye tarımın kapılarını açan reformların varolan dağınık ve düzensiz yapıda hayata geçmesine olanak yoktur. Tıpkı süt gibi tarımdaki bazı sektörler son derece kârlıdır ve kâr oranlarının azaldığı günümüzde sermayenin buralara son derece güvenli bir şekilde girmesinden daha anlamlı bir şey olamaz. Bu açıdan toplulaştırma projesi, söz konusu miras düzenlemeleri yapıldığı zaman olabilecek bir göç sırasında artık kentlerde iş bulması olanaksız insanların nasıl yoksullaşacağını gözardı eden ve uzun vadede özel teşebbüsün tekelleşerek gelir dağılımını daha da bozmasına olanak veren bir düzenleme gibi gözükmektedir. Önümüzdeki dönemde işsizliği arttıracak olan şirket ve banka evlilikleriyle bir başka örneğine tanık olacağımız tekelleşmenin tarım sektöründeki karşılığı özetle budur.

* Türkiye’deki tarımsal yapının sınıfsal analizi ve son dönemdeki tarımdaki gelişmeler ve özelleştirmeler için bkz. A. Hamdi Dinler, “Türkiye’de Tarımın Genel Durumu”, Sosyalist Politika, Eylül 2000.