Şiddetin toplumsal boyutu

6 guernica-detail-bw“Türkiye’de şiddet topluma tarihten miras olgudur. Aile içi şiddet ve despotik devlet ‘eli sopalı baba’nın birbirini tanımlayan iki veçhesidir.”

Sahiden öyle midir? Bu türden bir söylemi artık layık olduğu yere gömmek gerekiyor. Şiddetin toplumsal boyutunu tarihsel gelenekte ararsanız bulursunuz da, bu, işin kolayına kaçmaktır. Ondan da öte, toplumda süregiden şiddeti aklamak, olağanlaştırmak, hatta “kaçınılmaz”laştırmaktır. Şiddet uygulayanları sorumluluktan ve suçtan tenzih etmektir. Kadın dövmekle övünen erkekler bu cüreti nereden alıyorlar? Tarihsel gelenekten mi, yoksa “geleneğimiz”in ısrarla öne çıkarılmasından mı? “Tarihsel gelenek”çiler hiç istemedikleri halde suç bağışlatıcı bir rol oynamakta olduklarının farkında değiller.

Şiddetin toplumsal boyutu toplumun tarihten geldiği söylenen ve niçin hiç değişmediği nedense hiç irdelenmeyen dokusunda değil, bugün yaşanan hayatın dokusunda aranmalı. Yaşanan hayatın dokusunu ören ne? Sömürü. Sömürünün cinsi, kategorisi, azlığı ya da çokluğu, geçici olup olmadığı ya da ne kadar geçici olduğu hiç farketmez. Sömürünün azı, çoğu; kalıcısı, geçicisi; vahşisi, uygarı birdir. Hepsi şiddet içerir. İşin içinde şiddete maruz kalmak yoksa, kim kendini ne kadar sömürtür?

Aç kalmamak için başkasına çalışmaktan başka çaresi olmayan bir insana, “Sana bugün de iş yok,” demek, ona doğrudan şiddet uygulamaktır. Elli kişinin işe alınacağı bir kapıya dayanan üç bin kişiyi zaptetebilmek için neler yapıldığını düşünün. Örneklerini sık sık görüyoruz. Aç insana, “Git yarın da aç kal!” deme yetkisi kimlere, nereden verilmiştir? O yetkiye itirazınız mı var? İtirazın “yasal”, hukuksal”, “demokratik”, “siyasal”, “medeni” yolları da var. Var da, bütün yollar tıkalıysa? Ve açlık sürüyorsa? Orada olanları ya da olacakları önlemek için şiddet devreye girer mi, girmez mi? Girer de, gökten zembille mi iner? O zaten, baştanberi, oradadır. Su yüzüne çıkmayı beklemektedir. Bir insanın aç kalmamak için başkasına çalışmaktan başka çaresi olmamasının da ardında yine şiddet yatmaktadır.

Sömürü yalnız bizde mi var? Küresel kapitalizmin egemen olduğu günümüz koşullarında her yerde var. Her yerde insanların akıl ve ruh sağlığı üzerinde tahribatını arttırarak sürdürüyor. En akla gelmeyecek ülkelerde, toplumlarda –İsveç, Danimarka, vb...– kocalar karılarını kıyasıya dövüyor, analar çocuklarına olmadık eziyetler edip canlarından bezdirtiyor. Oralarda bizdeki gibi suçtan arındırıcı, sağaltıcı “tarihsel gelenek” iddiaları ciddiye alınmadığı için aile içi şiddete karşı ciddi ve yaygın önlemler alınıyor. Bu da, olgunun ne kadar yaygın olduğunun kanıtı. Yaşanan hayatta şiddetin erkek egemen boyutunu besleyen, yine kapitalist sömürüdür. Erkek egemenlik denilen şey, sömürü toplumunun ailenin erkeğinden başlayarak bütün aile üzerinde egemenliğinden başka nedir ki?

Şiddet, sık sık söylendiği gibi, insanın yapısında var olan bir dürtü ise, kökeni hayatta kalma ve kendini savunma içgüdüsündedir. Kapitalist toplumun “hayat kavgası”nda taşın altına sürülen ve kendini savunmaktan aciz hale düşürülen kişi “hayat”ın hedef şaşırtıcı baskısı altında kendini kolaylıkla şiddete kaptırabilir.

Şiddeti yaşanan hayatın dokusuna işleyen canlı bir kültür her gün, her alanda, her vesile ile hayatın maddi zemininden beslenip bilinçlerde kendini yeniden üretiyor. Televizyon milyonlarca evin “harimi ismeti”nde her gün, her günün her saati, mafya şirretliğine bulanmış haberlerden tutun, vur-kır’lı “sıcak” filmlere, pembe-sarı-kara dizilere, çocuklar için yapılan çizgi filmlere, hatta çoğu da pekala ilginç vahşi doğa belgesellerine kadar her işlediği konuda ve her konuyu işleyiş biçimiyle şiddet ve vahşet saçıyor. Amerikan film endüstrisinin tek tek her bir ülke pazarını bu tür filmlerle tıka basa doldurma girişimleri Dünya Ticaret Örgütü gibi kuruluşların sıkı koruması altında.

Devlet terörü –işkencesiyle, polis vahşetiyle, silah şakırtıları ve cankurtaran sirenleriyle– bu canlı kültürün ayrılmaz bir parçası: kapitalist toplumda sınıf tahakkümünü sürdürme ve sürdürerek yeniden üretme işleviyle yüklü. Bizim gibi ülkelerde göze batması, ileri ve uygar denilen ülkelerde ekilenin buralarda biçilmesinden!

İki yıl olmadı, bütün dünya NATO sözü dinlemeyen Yugoslavya’nın nasıl uranyum bulaştırılmış mermilerle havadan dövülerek tepelendiğini gördü. On yıl önce aynısı Körfez Savaşı’nda Irak’ın başına gelmişti. “Tek kutuplu dünya” dedikleri, gücün ve şiddetin borusunun öttüğü ABD hegemonyasından başka ne ki? Irak ve Yugoslavya “Holocaust”larına alkış tutanların güç ve şiddet tapıncı Yeni Dünya Düzeni’nde her gün yeniden üretilen şiddet kültürünün bir ürünü. Uzantıları Türkiye’de ustasından sopa yiyen on iki yaşında çocuğun bir de evde baba dayağı yemesinden, kazara karakola düşen garibanın “fukara aile çocuğu” polisler elinde işkenceden ölmesine kadar varır. Brezilya’nın ultra modern şehirlerinde her gün birkaç düzine sokak çocuğunun sürek avı misali polis operasyonlarında öldürülmesiyle de New York ve Frankfurt borsalarında dolar-euro çekişmesi arasındaki bağlantı sanıldığı kadar dolaylı-dolambaçlı değildir.

Ağaçlar ve orman

 

Sovyet sisteminin çöküşüyle birlikte Türkiye’nin Küba’dan sonra en zor durumda kalan ikinci ülke olduğunu söylemek abartma olmaz. Devlet, tarihinde ilk kez kaderini belirleyecek bir stratejik tercihi tek başına yapma zorunluluğuyla yüz yüze geldi.

Sovyetler Birliği’nin dağılması Doğu Avrupa ülkelerinin AB kapitalizmine ve güvenlik sistemlerine çeşitli derecelerde entegre olmasına yol açarken, Rusya ile ABD arasında, Balkanlar’da, Kafkaslar’da, Orta Asya’da   ve İran üzerinden Körfez bölgesine doğru yayılan geniş bir alanda şiddetli bir rekabet başladı. Gorbaçev’in ve Perestroyka iktisatçılarının Batı kapitalizmine bağladıkları umudun ve Ortak Avrupa Evi düşünün sönümlenmesiyle birlikte, Yeltsin sonrası yönetici kadrolar, Yugoslavya felaketinden de ders alarak Rusya’nın bölgesel çıkarlarını kollamaya başladılar ve Şanghay Beşlisi’nin (Rusya, Çin, Tacikistan, Kazakistan ve Kırgızistan) kurulmasına öncülük ettiler.

ABD ve Avrupa arasındaki sorunlu ve çelişkili birlik ile Şanghay Beşlisi arasındaki rekabetin en kritik bölgesini Türkiye oluşturmaktadır. NATO’nun hazırladığı 16 kriz senaryosundan 13’ü Türkiye’nin çevresinde yaşanacak sıcak çatışmalara ilişkindir.

ABD, AB’ye aday üye olmasını sağladığı Türkiye’yi yapısal reformlarla dönüşü olmayan bir yola sokmaya çalıştı. Bu yolda Türkiye, kendi iç rejimini ve hukukunu Avrupa standartlarına göre yeniden yapılandıracak, çok etnili ve kültürlü   siyasal temsili kabul edecek, Yunanistan’la olan sorunlarını ve Kıbrıs sorununu Batı’nın istediği biçimde çözecek, “eski güzel günler”deki gibi ittifakın Güney kanadının bekçisi, ayrılmaz ve uysal bir parçası olacaktı.

Bu arada Türkiye’nin Kuzey Irak ve Kürt sorunu, Kıbrıs ve Yunanistan’la olan anlaşmazlıkları, ordunun yeniden yapılandırılması gibi konularda ABD ve AB ile gittikçe artan bir gerilim yaşadığını değerlendiren Rusya Federasyonu, Başbakan Kasyanov’u göndererek Türkiye’ye “Stratejik Ortaklık” önerdi. Bu “Stratejik Ortaklık” deyimi, Çin ile Rusya arasında daha önce yapılan stratejik anlaşmayı (Nisan 1996) tanımladığı için, Türkiye’nin önüne alternatif bir “Avrasya” stratejisinin konulduğunu gösteriyor. Öte yanda, Karadeniz bölgesinde, AGSK’ya (Avrupa Güvenlik Savunma Kimliği) benzer/ya da alternatif bir yeni askeri yapılanma önerisi geliştiriliyor.

NATO ittifakı, bugüne kadar yaşanan bütün uluslararası/ve ya da bölgesel krizlerde Türkiye’nin başlıca güvencesi oldu. Ancak AB’nin, AGSK kapsamında kendi güvenlik örgütünü kurma girişimleri Türkiye’nin bu güvencesini zayışattı ve bardağı taşıran son damla olarak askerlerin AB’ye karşı kesin tutum almalarına yol açtı. 2003 yılına kadar kurulacak AMG’nin (Acil Müdahale Gücü) komuta kademesinde Türkiye’nin yer almaması, NATO’nun katılacağı ortak askeri harekâtlarda Türkiye’nin bir piyon olarak kullanılması anlamına geliyor.

ABD’de oğul Bush’la birlikte Soğuk Savaş döneminin en hegemonyacı-militarist kesimlerinin teori üreten vakışarından çıkarak iktidara yerleşmeleri, ABD dış siyasetinde Pentagon’un ağırlık kazanması, Balkanlar’dan Asya-Pasifik bölgesine ve özellikle Tayvan Boğazı’na kadar daha çok gerilime, daha çok silahlanmaya yol açacak.

Türkiye bu uluslararası zemin üzerinde ağır bir siyasal ve iktisadi kriz yaşıyor. Özellikle militer kesimin gözünde tablo çok açıktır: geleneksel müttefikler ülkeyi bölmeye, Sevr’i geri getirmeye çalışırlarken, geleneksel düşmanlar “stratejik ortaklık” öneriyorlar. Siyasal partileri, parlamentosu ve bütün karar alma mekanizmalarıyla Soğuk Savaş dönemine koşullanmış Devlet, büyük güçlerden bağımsız bir dış siyaset uygulamakta zorlanıyor ve kendi içinde mutabakat sağlayamıyor.

Başbakan’ın Avrupalı liderlerle aynı fotoğraf karesinde görünmek için Nice’te bulunduğu sırada askerlerin Kopenhag Kriterleri’ne gösterdikleri tepkiyle başlayan, jandarmanın sivillerin yolsuzluğuna el koymasıyla (Beyaz Enerji Operasyonu) devam eden ve Harp Akademileri Komutanlığı’nda düzenlenen sempozyumda yüksek rütbeli subayların AB’ye kesin bir dille karşı çıkmalarıyla en yüksek noktaya ulaşan sürecin geriplanını farklı jeopolitik alternatiflerin yarattığı çıkar çatışmaları oluşturmaktadır.

Süreç, Devlet’in bütün kurumlarını etkilemekte, adeta karşı karşıya getirmektedir. Şevket Bülent Yahnici’nin İngilizce ve Türkçe olarak yazılan ve bütün devlet kademelerine ve elçiliklere gönderilen mektubu, “bizi bölecekler, Sevr istiyorlar,” demekte ve böylece MHP’nin askerlerin yanında olduğunu açıkça ortaya koymakta; ANAP geçmiş günahlarına askerlerin el attığını görerek çaresizce debelenmekte; Ecevit, MİT Müsteşarı’nın ağzından Genel Kurmay’ı eleştirmekte, solculuk icabı arada bir Cotarelli’yi fırçalamakta, hattâ AGSK konusunda NATO Genel Sekreteri Lord Robertson’u azarlamakta, ancak kimseye yaranamamakta ve jandarmanın demokrasiye kast etmeye hazırlanan “karanlık güçleri” de yakalamasını istemektedir! İTO Başkanı Mehmet Yıldırım, ekonomik sorunların ancak “örfi idare” altında çözülebileceğini vurgulamakta; IMF’ye karşı olan ve 28 Şubat’ta şeriata karşı tavır alan sendikalar kendilerini doğrudan ilgilendirmeyen hiç bir konuda görüş bildirememekte; CHP, Tony Blair, Ricky Martin, pembe dumanlar ve konfetilerden vazgeçerek Şeyh Edebali hazretlerini keşfetmekte; “sosyalist solun umudu”, üzerine doğru gelmekte olan Leviathan’ın ayakları dibinde “sen git ya da ben gideyim” muhabbetini sürdürmekte; bir grup sosyalist ise askerlerin “milli demokratik devrimin tamamlanmamış görevleri”ni tamamlayarak sosyalizmin yolunu açacaklarını hayal etmektedir.

Durum kritiktir. Ülkede, iç içe geçmiş bir ikili iktidar vardır. Devlet’in esas çekirdeği bir noktada inisiyatifi ele alarak, bütün saşaşmaları belirleyecek, kısa olanları uzatıp, uzun olanları kısaltarak her şeyi kendi Prokrustes yatağına uyduracak, en azından bunu deneyecek gibi görünmektedir.

Duvar’ın yıkılışından bu yana ertelenen stratejik tercih kendini dayatmıştır. Tercih hangi yönde yapılırsa yapılsın (ABD’nin Avrasya-Ortadoğu bekçiliği ya da AB’nin denetiminde iktisadi ve siyasal reformasyon ya da Rusya-Çin ekseninde bağımsız Avrasya siyaseti), hâkim sınıflar ve Devlet’in çeşitli kesimleri arasındaki çıkar çatışmaları şiddetlenecektir.

Ormanın kökünden sökülerek kendisine yer aradığını görmezden gelerek tek tek ağaçlarla ilgilenmek, gerçek gündem büyük ve tarihsel bir açmazı işaret ederken, yapay gündemlerin içinde rol kapmaya çalışmak faydasızdır.

Karl Marx, Louis Bonaparte’ın On Sekiz Brumaire’i kitabının birinci bölümünde şöyle der: “Fransızlar gibi, ulusların hazırlıksız yakalandıklarını söylemek yeterli olmaz. Bir kadın ya da bir ulus, önüne çıkan ilk maceracının tecavüz edebileceği savunmasız bir konumda olduğu için mazur görülemez. Bu türden ifadeler sorunu çözmez, sadece ona değişik bir biçim verir. Otuz altı milyonluk bir ulusun, nasıl üç dolandırıcı tarafından apansız ele geçirildiğini ve hiç karşı koymadan esir edildiğini AÇIKLAMAK GEREKİR.”

Türkiye Tebeşir Dairesi

Türkiye, yolu her çatallaştığında mutad bir tartışmanın içine girer. Anlamsız bir tartışma değildir bu. Yaklaşık 200 yıllık geçmişi olan bir tartışmadır. Cumhuriyet bu tartışmanın içinde –ancak o tartışmayı aşarak değil, içine alarak– kurulmuştur. Tartışmanın bitmiyor olması, tartışmayı beceren bir toplum olmamızdan değil, tartıştığımız şeyi hayatın içinde çözebilecek kadar atak bir toplum olmayışımızdan dolayıdır. Tartışma, Nasrettin Hoca’nin içinde yattığı tabutta doğrulup cemaate, hangi yoldan gidileceğini söylemesine benzemektedir. Batıdan mı gidelim, Doğudan mı?

Bu tartışma, bugün her zamankinden daha günceldir. Dünya ciddi biçimde bir sarsıntı geçirmektedir. Sovyetler Birliği’ni, ilk sosyalizm teşebbüsünü bastıran kapitalizm, zaferinden sonraki koşulların üstesinden bir türlü gelememektedir. Dünya yeniden yapılandırılacaktır ama, nasıl yapılandırılacaktır?

Dünyanın yeniden yapılandırılması gibi evrensel düzeyde stratejik bir sorunun varlığı sözkonusu ise, bu sorun bütün ülkeleri derece derece ilgilendirmektedir. Tek tek ülkeler bazında ise toplumsal sınıfları ilgilendirmekte ve derinden etkilemektedir. Bu demektir ki bugün her toplum, kendi gelişme perspektifini, sınıf mücadeleleri üzerinden tartışmakta ve netleştirmeye çalışmaktadır.

Türkiye’de bu tartışma kafa karıştırıyor. Kim neyi, niçin savunuyor belli değil. Batıdan gidelim diyenlerin de, Doğudan gidelim diyenlerin de ne söyledikleri ve bizi nereye götürmek istedikleri tam belli değil. Batıdan yürümek için demokratikleşme gerekli, ama bu Batıdan gidelim diyenlerin de işine gelmiyor. Şimdi bir de Kürt Meselesi diye bir mesele eklendi. Batıya giderken evdeki bulgurdan olma korkusu var. Doğudan gidelim diyerek Cumhuriyeti kurtarmaya çalışanların da açmazları çok. En büyük açmazları Kemalist olmaları. Türkiye’yi Batıya çeken sermaye gücü, onların devlet felsefesi ile serpilmiş ve gelişmiş. Ulus-devletten vazgeçme eğilimi içine girmekle suçladıkları sermaye, ulus-devleti de doğal olarak onların elinden almış, yolunda gidiyor. Bir çelişkileri de Kürtler. Kürtler, onları dinleyerek Batıya gidişatın kurallarına uydular. Şimdi vazgeçmiyor, “devam” diyorlar. Ya İslamcı sermaye? O da Kemalistlerin bir başka çelişkisi. Bunca zaman Batıya karşı olmuşken, şimdiki palazlanmış haliyle o da Batıdan gidilmesini istiyor. Karışık bir durum!

Niçin karışık bir durum? Çünkü bu tartışmada hakim sınıf yelpazesi tümüyle var, ama işçi sınıfının, emekçilerin düşüncesi ve tercihleri yok. Başka bir ifadeyle sol bu tartışmanın içinde, doğrudan kendine ait görüş ve tezlerle yok.

Tartışmada “sol” elbette hiç yok değil. Ama yakından bakalım; kimlerle ve hangi görüşlerle var? “Sol”un tartışmada enine boyuna yer alan, tartışmaya kesin ve köşeli görüşlerle katılan, ikisi de simge haline gelmiş iki “düşünür”-yazarı var. Çetin Altan ve Atilla İlhan. Bunların görüşlerini yanyana koyarak baktığımızda, hem neyi tartıştığımızı, hem de solun bu tartışmanın neresinde olduğunu daha iyi anlarız. Çünkü bu iki yazarımız söylediklerini, Marksist olduklarını da ekleyerek söylemektedirler. İkisi de kendilerine göre Marksizme dayanarak birbirinin tam zıddı görüşleri savunmaktadırlar. Tartışmaları, Türkiye solunun vaktiyle içine girdiği ama yeterince tüketmediği bir tartışmanın devamı gibi gözüktüğü için aynı zamanda solun görüşleriymiş gibi algılanmakta. Önce bu iki yazarımızın görüşlerini özetleyelim.

ÇETİN ALTAN

Dünya zaten bir bütün olarak 200 yıldır, Marx’ın öngördüğü mecrada ilerlemekte ve onu doğrulamaktadır. Bilimsel ve teknolojik gelişme sınıfları ortadan kaldırarak kapitalizmin niteliğini değiştirmekte, onu sosyalizme dönüştürmektedir. Bu karşı konulmaz gelişme Batıda gerçekleşmekte, ama evrensel tek gelişme modeli olarak bütün ülkeleri ve toplumları etkilemektedir. Düşüncesinde ve eyleminde “milli duvar”larını kaldırmayan ve bu ilerlemeye direnmeyi seçen toplumlar uygarlığın dışında kalmaktadırlar. Direnmeleri, uygarlaşmalarını geciktirmekten başka bir sonuç vermeyecektir. Türkiye’de direnen, toplum değil, Kemalist devlettir. Devlet toplumun Batılılaşmasına, kapitalizmini geliştirmesine “Şarklılığından” dolayı engel olmaktadır. Türkiye kendi kapitalizminin gelişmesinin önündeki bütün engelleri hemen ortadan kaldırmalıdır. Devlet Batılı devletleri kendine örnek almalıdır. Başka tür bir kaderi olamayacağını anlamalıdır. Üretilm yoksa, paylaşım da olmaz. Adaletsiz paylaşıma itiraz, yeterince üretken olamamış toplumlara mahsus bir hastalıktır. Paylaşım adaletsizliği kapitalizmden değil, gelişmemişlikten, gelişmemişlik ise tembellikten, tembellik ise devletten ve devletçilikten kaynaklanmaktadır Şarklılığımızdan kendimizi kurtarırsak Garplılaşmamızın, o halde aynı zamanda gerek toplum, gerekse bireyler olarak özgürleşmemizin ve zenginleşmemizin önü açılacaktır. “Milli” olan şey, boş böbürlenmeden başka bir şey değildir, ürettiğin malların bolluğu ve kalitesi ile övünebilirsin sadece. Doğuya gidildikçe karanlığa, Batıya gidildikçe aydınlığa gidilmiş olur. Devlet milletin yakasını bırakmalı, küçülmeli, her tür sosyal vecibesinden arınarak kendini “teknik işler”le sınırlı bir “teknik devlet”e dönüştürmelidir. Bunları yapmadığımız sürece, lami cimi yok, “Biz adam olamayız!”

ATİLLA İLHAN

Bu memleketin başına ne geldiyse Batılılaşmaktan geldi. Kendi milli kimliğimizi kaybettik. Şimdi de AB’ye girerek, küreselleşmeye katılarak ulus-devletimizden de olma tehlikesiyle yüz yüzeyiz. Atatürk o “Büyük Kurtuluş Devrimi”ni bu amaçla yapmamıştı. Atatürk Batıya, emperyalizme karşıydı. Milli değerlerimize yeterince sahip çıkmadığımız için Batı bizi köleleştirdi, kendine bağımlı kıldı. Bütün sıkıntılarımız bundandır. Türkiye Kemalist devrimin düşünsel ve ideolojik kaynaklarına geri dönmelidir. “Türklük” bu kaynaktan nefret etmiştir. Dünya bugün bizim için sorunu, “Türk’ün varlığına tahammül, ya da onun yok edilmesi” biçiminde koymaktadır. Bu nedenle bizim için aslolan Türk varlığının korunmasıdır. Varlığımızı da ancak, Batının dışında kalarak, ondan kaçarak, Doğuya, en azından kendi tarihimize sığınarak koruyabiliriz. Zengin Batı yoksul Doğuyu ezmektedir. Yeni bir anti-emperyalist Türk devrimine gereksinmemiz vardır. Türkiye’de bunu gerçekleştirecek güçler de vardır. İşte Kemalist aydınlar, işte mazlum milletlerin Batıyı reddeden ruhu, işte Türk Devletinin sönmeyen bağımsızlıkçı ruhu. İşte ordu, işte millet! Bu tarihsel dayanaklar üzerinde kendi özgün yolumuzu yeniden bulabilir, emperyalizmin bizi millet olarak sömürmesinden kendimizi kurtarabilirsek, hem zenginleşiriz, hem özgürleşiriz, hem de üstüne üstlük bir de kimliğimiz olur. Bunu yapabiliriz. Bir avuç komprador burjuvanın hakkından mı gelemiyoruz? Demek ki Kemalist basiretimiz bağlanmış, Jakoben ruhumuz ölmüş. Ey Türk, titre ve kendine dön!

SINIF YOK

Bu tartışmada sözde Marksizm var gibi görünüyor, ama sınıf yok. Sınıfın olmadığı yerde Marksist kavrayış olur ama emekçi sınıflar için değil, başka sınıflar için. Çetin Altan’ı izleyip Batıya, Atilla İlhan’ı izleyip Doğuya gitsek kapitalizmi bulacağız. Birinde çıkış yolu dünya kapitalizmi, ötekinde ulusal kapitalizm. (Öyle de, dünya kapitalizminden soyutlanmış, bağımsız kapitalizm tarihin bu evresinde ne ola ki?)

Sınıf bağlamından soyutlanınca tartışma elbette ilginç. Solu etkisi altına alan tarafı da bu. Demokrasi arayan sol Batıyı, bağımsızlık arayan sol Doğuyu, ya da aynı anlama gelmek üzere Türkiye’nin kendi tarihsel potansiyellerini istiyor.

Doğuda, ya da “milli kavrayış” içinde sola kendindenmiş gibi görünen miras nedir ki? Anti-emperyalist Kemalizm! Hangi sınıfla ve hangi sınıf için? Bugün hem Kemalizmin, hem Türkiye’nin durduğu yerde bu besbelli değil mi? Burjuva sınıf kendine, o günkü dünya ahvalinde “yerli yerine oturacak bir ulus-devlet” ararken gündeme gelen bir tartışmanın Marksistleri de içine çekip etkilemesi, bir yanıyla, o günkü ülke ahvalinde işçi sınıfının varlığı/yokluğu’na dair ampirik gözlemlerin tartışmaya açık olması; bir yanıyla da, Ekim Devrimi’nin de o günkü dünya ahvalinde aynı tartışmaya kaçınılmaz olarak sürüklenmiş olması nedeniyledir. Bizi Doğuya çağıran Atilla İlhan’ın Marksizminin kaşıdığı bu “sol”culuktur. Bu “sol”culuk, yani sınıfı yok bir bağımsızlık solculuğu bir ara emperyalizme karşı bir “güvenlik kuşağı” olarak, yeni kurulmakta olan işçi devletinin de dikkatini çekmiş, hatta Batıya karşı güdülen devlet siyaseti içinde önemli bir yer edinmişti. Ekim Devrimi’nin ve yeryüzünde yapayalnız kalmış olan tek ülkede sosyalizmin kaderiyle sıkı ilişki içinde bir sorun olarak ortaya çıktığı ve böyle algılandığı için bu “güvenlik kuşağı” meselesi, pek çok Marksistin ve Marksist hareketin, Marksist teoriyi bu noktaya doğru bükmesine de yol açmıştı. Bunlardan birinin de Atilla İlhan’ın Marksist teorisinin tarihi referans noktalarından başta geleni olan Sultan Galiyev düşüncesi olduğunu Marksistler bilmektedirler. Sınıf mücadelesini emperyalizmin ezdiği milletler için öncelikle bir ulusal kurtuluş aracı olarak gören Galiyevizmin Marksizmle ilişkisinin sınırlarını zorlamak ve bunu güncelleştirmeye çalışmak, olsa olsa, sınıftan umut kesmiş bir Marksizmin işi olabilir.

Ayrıca, söz konusu “güvenlik kuşağı”nın, bırakalım tek ülkede sosyalizmi emperyalizme karşı korumayı, kendini emperyalizmden ne ölçüde koruyabildiği orta yerdedir. Reel sosyalizmin sırtından “ulusal bağımsızlık”lar kazanan bu kozmopolit kapitalist kuşağın bir benzerinin bugün Marksizme dayanılarak çıkış yolu gibi gösterilmesi işçi ve emekçilere hiç bir şey söylemediği gibi, Türkiye kapitalizmine de hiç bir şey söylememektedir. Küreselleşme çağında “ulusal burjuva” aramaktaki tuhaflık bir yana, insanlığın küreselleşmeye karşı bundan çok daha büyük, geniş ve tarihsel temeli derin güçleri vardır. İşçi sınıfı vardır, emekçiler vardır, sosyalizm düşüncesinin entelektüel potansiyeli vardır, belli bir çatısı yoktur ama her yerde ve her saat kendini eyleme vuran emekçi enternasyonalizmi vardır.

AVRASYA

Bu eski tartışma bugün yeniden “Avrasya” parantezi içinde şekillenip gelişmektedir. Türkiye’nin yolu yine çatallaşmış, aynı tartışma yine başlamıştır. Dünya kapitalizmi bugün ihtiyaç duyduğu kendi iç tanzimini, tarihsel olarak ortaya çıkmış bugünkü merkezi ve evrensel kapitalist hiyerarşiyi bozmadan gerçekleştirmeye çalışırken, Türk burjuva sınıfı da ister istemez kendi gerçeğine uygun ihtiyacını dillendiriyor. Kendince seçenekleri var ve bir bölümü için bunlardan biri de “Avrasya”!

Avrasya Türkiye kapitalizminin önüne muhayyel bir yeni gelişme mecrası koyuyor. Ama sadece “muhayyel”; çünkü, dünyanın tüm büyük kapitalist güçlerinin de açılan bu yeni mecrada gözü var. Bu nedenle ve herkesten daha gerçekçi olan Türkiye kapitalizmi, bu yeni mecraya ancak Batı kapitalizmi ile uygun adım yürüyerek girebileceğini biliyor, bilmese de öğreniyor. Söz konusu olan “Avrasya”dır diye Türkiye kapitalizminin Batı kapitalizmine göre “dil, kültür, tarih, kader birliği” gibi avantajları ve öncelikleri bulunduğunu varsayan güçlü bir görüş de var. Bu görüş daha çok ulus-devletin şuuraltında depreşiyor.

Atilla İlhan’ın buradan, yani Türk devlet şuurunun tarihsel dayanaklarından çıkarak kurduğu sol konsept, ideolojik düzeyde geniş bir kapsam oluşturuyor. İlhan Selçuk, Mümtaz Soysal, Doğu Perinçek, hatta Devlet Bahçeli bile burada. Mesele “Milli Varlık”ın, başka bir deyişle, “bağımsız Türk Kapitalizmi”nin korunması ise, ayrıca Türk Ordusu’nun kağıt üzerine dökülmüş varlık nedeni de burada.

Bu hassas duruma, yani kimlik devası güden Türk’ün davasına sözgelimi kendi kimliğinden söz edip çomak sokan Kürt’ün “ihanet”ni affetmek ne mümkün? Bütün Kürt düşmanları da bu safta.

Bu mecra (Avrasya)’dan bağımsız sınıf siyaseti için ne çıkar? Marksizmi kuşanıp gidersek Avrasya bize ne verir? Bu soru da bugün belli bir sol umut yeşertmiyor değil. Bu “sol” umut yetmiş yıl öncesine göre bugün acaba ne kadar gerçekçi?

Batıyı tutuşturamadığı için Batının kuşatması altında kalan Rus işçi devriminin, “işçi devrimi olarak kalmak ve gelişebilmek” bakımından bir ara Doğuya yönelmesi anlaşılır bir şeydir. Tarihin o günkü koşullarında o alandan Marksizm hanesine yazılabilir özgün bir perspektif olarak çıka çıka “Galiyevcilik” çıktı. Bu perspektif de ne kadar özgün, bu perspektiften doğup gelişen “mazlum halkların kendi kaderine hakim olmaları“ başarısının ne kadarı bu halkların kendilerinden, ne kadarı o işçi devriminden kaynaklandı? İnce bir tartıya vurulması gereken böyle bir olgu da var. Yani, Doğuya “milli kapitalizm”in bekası için değil de, işçi ve emekçi sınıfların bekası için gidildiğinde durum pek de daha parlak değil.

“Avrasya” hayali kuran kapitalistler pazar derdindedir, İşçi sınıfı için ise dünyanın her yeri “can pazarı”! Atilla İlhan’ın Marksizmi için Türk burjuva sınıfı “demokratik” olmasa da olur, “milli” olsun yeter. Onun Marksizmi işçi sınıfı olmasa da olabilen bir Marksizm. Tıpkı Çetin Altan’ın Marksizmi gibi. Orda da, “serbest girişim özgürlüğü ve piyasa—yani kapitalizm— olmadan demokrasi ve özgürlük olmaz!” diyen bir dogma var. İkisinin de Marksizmi kapitalizmle taşınabiliyor ve kapitalizme taşınıyor. Ama aynı yola sınıf Marksizmi ile çıkınca iş değişiyor; umut daralıyor, perspektif sıkışıyor.

Batıya gidişin güçlüklerinin Doğuya gidişatın güçlüklerinden daha az olduğu söylenemez. Çetin Altan Türkiye’de bireye değil, işçi ve emekçilere değil, topyekün kapitalizme özgürlük istiyor. Ama istediği özgürlük yok, olamıyor. Acaba niçin?

Şarklılığımızdan değil, milli devletten değil, sermaye sınıfımızın ahvalinden dolayı olamıyor. Bu demokrasi yeşertemeyen kapitalist toprağı kim belirliyor? Şüphesiz Batı kapitalizmi belirliyor. Bu kapitalizm, bütün kapitalizmler üzerinde muktedir olan güçtür. Kendi için gerekli saydığı koşullar ve zaman oluştuğunda Türkiye kapitalizmini ve siyasetini bal gibi değiştiriyor. Türkiye’nin ayakta güçlükle duran Şarklılığını mı değiştirmeyecek! Bu nedenle, Çetin Altan’ın Türkiye’de beğenmeyip yerden yere vurduğu her şey, çok beğendiği ve göğe çıkardığı Batının kendi ürünüdür ve bugün onun yararını temsil etmektedir. Bu kadar kapitalizm Batıya gidilerek kurulmuştur; “daha iyisi” de Batıya gidilerek, Türkiye’nin çalışan ve çalıştırılarak sömürülen insanlarının değil, Batının sermayedarlarının çıkarları için kurulacaktır.

TEK SORUN DEVLET                            

Atilla İlhan’ın istediğini kim yapabilir ama yapmamaktadır? Devlet. Çetin Altan’ın istediğini kim yapabilir ama yapmamaktadır? Gene devlet. Her ikisinin de düşüncesinde devlet, sermaye sınıfının çıkarlarından, dünya ve Türkiye kapitalizminin gerçekliğinden soyutlanmış, kendi başına olabilen ve eyleyebilen bir şeydir. Devlet istemediği için “bağımsız” olamıyoruz, kalkınamıyoruz; isterse bağımsız da oluruz, kalkınırız da; ya da devlet ahmakça bir bağımsızlık tutkusundan kendini kurtaramadığı için muasır medeniyetle bütünleşemiyoruz.

İkisi de Kemalizmin iki yüzü. Kemalizm de zaten hem muasır medeniyetle bütünleşmek, hem de “bağımsızlık” demektir. Biri bu yana çekiyor, öteki öbür yana.

Devleti sermaye sınıfından ayrı, apayrı bir hadiseymiş gibi görmek, demokrasi lazımsa devlet engelliyor, olamıyoruz diye sitem, veya demokrasi lazım, devlet yapsın diye istem sadece bu iki yazara mahsus bir problem olsa, onlar zaten Marksist değil der, geçebilirdik. Ancak bu kavrayış şekli solda çok yaygın. Üstelik bugün çok da güncel. Muasır demokrasiye geçtik geçeceğiz, geçersek işçi, işveren demeden hep birlikte, milletçe sevineceğiz, ama devlet durup dururken karar değiştiriyor, “Kürtçe TV” gibi bahaneler buluyor, ayak sürüyor. Yani kapitalizm demokrasiye yatkın da, devlet kararsız!

Marx’ın, hangi toplum, işte o devlet! dediği unutulmuşsa, ister Çetin Altan’ın Marksizmi olsun, ister Atilla İlhan’ınki, yapılan havanda su dövmekten başka bir şey değildir.

Sorun devlette değil, onun toplumsal temelinde, dayandığı sınıfların durumunda ve ihtiyaçlarında. Yön tayin eden sınıf, bu memlekette o devlet sayesinde tekelci doğmuş tekelci sermayeden başkası değil. Batıya giderek geldikleri yerin kıymetini Atilla İlhan’dan daha iyi biliyorlar. Batıya da öyle ha deyince varılamadığını en az Çetin Altan kadar görüyorlar.

EMEKÇİLERİN YOLU

Batıya da gitsek kapitalizm, Doğuya da gitsek kapitalizm. İşçiler, emekçiler, özgürlük isteyenler için, onlara Marksizm adına bu iki ünlü yazarımızın gösterdiği yollardan başka yol yok mudur?

Yüzyılın başına göre dünyada şartlar bir hayli değiştiği için, sol düşüncenin geliştirdiği bazı yeni kavramlar çerçevesinde de rağbet Batıyadır. İşçi ve emekçiler ve özgürleşmeciler için ilgi merkezi, yüz yıl önce kapitalizme başkaldıran “Doğu” olabilmişti; bugünkü dünya koşulları solun da yönünü değiştirmiştir.

Batının özgürlükçü sol güçlere vereceği nedir ki?

Özgürlük!

Hangi özgürlük, ne zaman ve nerede? Emeğin özgürleşmesi, yani “özgür emek” sermaye için zarurettir; insanın özgürleşmesi ise felaket. Oysa Marksizm ve sol düşünce için “özgürlük”, emekle birlikte emeği taşıyan somut insan bireyinin de özgürleşmesidir. Bu da “zaruret” değildir. Özgürleşmek isteyen insanlar için eylemi şart koşar. Eylemsiz özgürlük görülmemiştir.

Bu sorun bugün Batıda da sorun, Doğuda da sorun. Birinden birine yol aramak sermaye sınıfının işi olabilir. Solun, onunla birlikte işçilerin, emekçilerin, özgürlükçülerin sadece iki yönden birine değil, her tarafa, tüm dünyaya ve özellikle geleceğe açılan kendi özgün yolu var:

ENTERNASYONALİZM!

Emekçiler için hangi kapitalizm daha iyidir diye bir soru yoktur. Sömürünün iyisi/kötüsü, sömürülmeyen insanlar için vardır. Sömürülen insan için, onun insanlığına saldırı olarak, sömürü vardır.

 

21.Yüzyılda bağımsızlık mücadelesinin öncülleri

Küreselleşme sürecinde bağımsızlık talebinin, anti-emperyalizmin bilimsel, dolayısıyla gerçekçi olmayan bir istek olduğu pek çok kez söylendi, hatta bu tür istemlerin Marksizmle bağdaşmayacağı ileri sürüldü.

Nedir dayanakları? Tüm dayanaklar küreselleşme sürecinde mündemiç. Ulusal ekonomilerin dünya pazarında bütünleşmeleri, karşılıklı bağımlılık, sermayenin uluslararasılaşması, ulus-devletin aşınmakta oluşu, üretim sürecinin, üretim sektörlerinin küreselleşmesi. Özetle, küreselleşmenin bütün görüngüleri anti-emperyalizmin, bağımsızlığın olanaksızlığına dayanak olarak gösteriliyor.

Bu yaklaşım özünde ya emperyalizmin aşıldığı varsayımına, ya da ona teslimiyete, kurumsal yapılarına katılarak reforme etmenin olanaklılığına olan inanca dayanabilir. Ama politik açıdan ikisi de aynı kapıya çıkar. Ne var ki, doğrudan bunu söylemenin teorik ve politik çıkmazlar yaratacağının sezgisiyle, örtük bir dille konuşurlar. Solun büyük bir çoğunluğu bu yaklaşımların etkisi altındadır. Politik gündeminde bağımsızlık mücadelesi, anti-emperyalist mücadele gibi kavramlar çoktandır yer almıyor. Bunun Türkiye solu açısından, evrensel koşulların yanısıra, kendine özgü “öznel” nedenleri de var. Kürt sorununun “ulusal ve demokratik” bir sorun olarak varlığı ve mücadelenin ağırlıkla bağımsızlıkçı temalarla sürdürülmesi sanki bu coğrafyadaki halk bütün olarak emperyalizmin egemenliği ve sömürüsüne tabi değilmiş gibi metafizik bir yargıya yol açmıştır.

Küreselleşmeyi tanımlamaya dayanak oluşturan olgular elbette ki ampirik olarak gerçek olgular. Ama her ampirik olgu gibi, gerçekliği yansıtmaz. Yansıtsaydı, Marx’ın söylediği gibi, bilime gerek kalmazdı. Bilgikuramsal düzeyde Marksizmle pozitivizm arasındaki en basit ayrım budur. Mesela, dünya kapitalist sisteminin hiyerarşik yapısı ve o yapı içindeki egemenlik ilişkileri, ampirik olarak görünen şeyler değildir. Bunlar bilimsel-teorik analizin konusunu oluştururlar. Sorun burda düğümleniyor..

Küreselleşmenin ayırdedici özellikleri olarak gözlenen olgular bu ilişkileri ve hiyerarşik yapıyı değiştiriyor mu, değiştirmiyor mu? Bilimselliğin ölçütü budur. Ama küreselleşmeciler soruna bu açıdan yaklaşmazlar. Böylece sistemin merkezinin buna kesinlikle izin vermediğini, G. Kore’yi, Asya Kaplanları’nı geri kusmasıyla bunu bir kez daha kanıtladığını görmezden gelirler. Olgulardan hareket etmeyi bir yöntem olarak kabul etsek bile, yine de küreselleşmeyi yalnızca bir kısım olgular kümesine dayanarak açıklıyorlar. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte, “gelişmiş”, “azgelişmiş”, “yoksul” diye tanımlanan ülkelerin dünya sisteminde edindikleri ekonomik ve politik konumları yitirmeleri; ithal ikameci politikaları, kalkınma stratejilerini terketmek zorunda bırakılmaları; dünya ticaretindeki kimi imtiyazlarından artık yoksun olmaları da birer tarihsel olgu değil mi? Emperyalistler bunlara her gün yenisini ekliyor. Yani emperyalizm, uluslararası işbölümünde ve dünya sisteminde 19. ve 20. Yüzyılda biçimlenen statülerin değişmesine yol vermek eğiliminde değil.

ÜÇÜNCÜ DÜNYA VE SONU

Bütün bunlara karşın emperyalizm ve anti-emperyalist mücadele konusundaki uzlaşmacı eğilimler nasıl oluyorda etkili olabiliyor? Bunun tarihsel ve ideolojik nedenleri var. Şimdi bunlara bakalım.

2.Dünya Savaşı sonrası süreç sömürgecilikten yaygın bir çıkışın yaşandığı bir dönem oldu. Savaştan sonra dünya iki bloka ayrılmıştı. Otuz yıl boyunca iktisadi alanın siyasal bir müdahaleye ihtiyaç duyduğu inancı ve uygulamaları revaçta oldu. İşte bu koşullarda Batı’nın temsil ettiği adaletsiz düzeni reddeden, ancak Sovyet yörüngesine de girmek istemeyen ülkeler, 1955’te Bandung, 1961’de Belgrad Konferanslarının ardından Bağlantısızlar Bloku’nu oluşturdular. İki blok arasında, bağımlılıktan kurtulmak için üçüncü bir yol arayışı içinde, içe dönük bir modernleşme ve planlı kalkınma modelinin temellerini atmaya çalıştılar. Kapitalizmin bir genişleme dönemini yaşıyor olması bu tasarının tarihsel olabilirliği hayalini canlı tuttu. Reel Sosyalizmin iktisat ve siyaset politikalarından etkilenen, dış politikada bağımsız ya da tarafsız bir politika izlemeye çalışan bu ülkelerin oluşturduğu Üçüncü Dünya, ağırlıkla ulusal burjuvazilerin ideolojik tercihlerini yansıtan siyasal bir gruplaşmayı ifade ediyordu ve bu yüzden son derece farklılık gösteren heterojen bir oluşumdu, bu nedenle de kurumsallaşamamıştı. Tito’nun Yugoslavya’sı, Vietnam, Çin ve Küba’nın yanında Hindistan, Mısır, Cezayir, Endenozya, Libya, Sudan gibi ülkeler de bu bloktaydı. Bu ülkelerin bir çoğu (bazıları Marksizmi rehber alan) anti-sömürgeci ve ulusal kurtuluş devrimlerini gerçekleştirmişlerdi.

Öte yandan, Alman Devriminin 1919’da yenilgisinden sonra Bolşeviklerin stratejik olarak Doğu’ya yönelmesi, “burjuva demokratik kurtuluş hareketlerini” desteklemesi, 60’lı yıllarda Sovyetler tarafından bu kez “kapitalist-olmayan kalkınma yolu” olarak formule edilip bu ülkelere telkin ediliyordu. Bu doğrultuda Türkiye dahil bir çok ülkede sinai yatırımlar gerçekleştirdiler. Ekonominin devlet tarafından düzenlenmesi bir ulusal kurtuluş biçimi olarak algılanıyordu. Bir çok ülkede madenler, stratejik işletmeler millileştirildi; ulusal pazarı korumak için dış ticaret görece devlet tekeline alındı. SSCB ve Çin de kendilerine yakın hareketleri destekliyorlardı. Nehru gibi ılımlıların yanısıra, Tito, N’Krumah, Nasır gibi liderler emperyalizme karşı savaşılmasından yana bir tutum izliyorlardı. 1966’da Havana’da Asya, Afrika, Latin Amerika Halkları Dayanışma Örgütü’nün kurulması anti-sömürgeci, anti-emperyalist söylemlerin yaygınlaşmasını pekiştiriyor, Amerikan emperyalizminin Vietnam’da yenilgiye uğratılması, ulusal kurtuluş hareketleri için önemli bir güç ve moral iklimi yaratıyordu.

Ne var ki 70’li yıllarda Bağlantısızlar (77’ler) Hareketi inandırıcılığını yitirdi. Siyasal bağımsızlığın kazanımından sonra öne çıkan sınıf mücadeleleri bu ülkeleri ABD ya da SSCB’ye yakınlaştıran bir faktör oldu.Kalkınma modeli çoğu yerde başarısızlığa uğradı. Başarısızlık borç krizini üretti. 80’li yıllarda kapitalist sistemin krizi ile birlikte emperyalizm, Reagan ve Thatcher politikalarıyla karşı saldırıya geçmişti. Borç krizi, Sovyetler’in dağılışı, yapısal uyum politikalarına boyun eğmeyi kolaylaştırmış, “3. Dünya” koşulları ortadan kalkmıştı. Bunun yerine yavaş yavaş azgelişmişliği, yoksulluğu, ekonomik ve sosyal bir statü olarak ifade eden “Güney” sözcüğü geçti. Kriz ortamında Kuzey ülkeleri, Güney ülkelerine dünya ekonomisiyle bütünleşmekten ve bunun yolunun da serbest piyasa ekonomisini gerçekleştirmekten geçtiğini tavsiye eder oldular. Bunu IMF ve Dünya Bankası ile ve yörüngelerindeki ekonomistler ordusuyla dünyanın dört bir köşesine empoze ettiler. Bu yolda Güney’in bazı ülkeleri, özellikle Asya Kaplanları, iletişim teknolojisi alanında, kısmi başarılar da gösterdiler. Bu, dışa dönük modelle Kuzey’e doğru sınırın aşılabileceği demekti. Sonuçta, “gelişmekte olan” ülkeler, gelecekleriyle ilgili stratejilerini kökten değiştirerek bir zamanlar tartıştıkları egemen dünya düzenine katılmaya başladılar. Dolayısıyla bu, bağımsızlık taleplerini gözden düşürmek için yoğun bir ideolojik kampanyanın nesnesi oldu. Gelişmek için sistemden kopuş’un anlamsızlığı tanıtlanmış oluyordu. Sovyetler’in krizi ve sonuçta dağılması da Ekim Devrimi’yle sistemden kopmuş olmasına bağlanıyordu. Bütün bunlar Ücüncü Dünya ülkelerindeki devrimci hareketlerin gerilemesine neden oldu.

KÜRESELLEŞMECİ İDEOLOJİ

Ulusal toplumların dünya kapitalist sistemiyle bütünleşmesi evrenselleşmenin de koşullarını yarattı. Metanın biçiminde, dağıtım mekanizmasında içselleşen kapitalist ideoloji kendisini kültür aracılığı ile evrenselleştiriyor. Çünkü kültür hem ideolojinin havuzudur, hem de kullanım değerlerinin düzenlenme tarzı. Böylece, kapitalist sistemin doğası gereği, kullanım değerinin değişim değerine uymak zorunluluğu nedeniyle kültür de tekbiçimlileşmeye maruzdur. Mimariden resime, müzikten edebiyata kadar bütün kültür biçimleri, giderek artan ölçüde insanları satınalmaya ikna etmenin araçlarına, yaşamın tüketim kalıplarına göre düzenlenme tarzının ögelerine dönüştükçe, kültür de görece özerkliğini yitirmekte ve metalaşmaktadır. Bu, küresel düzeyde yaşanan bir süreç. Çünkü, emperyalist metropollerden sömürülen ülkelere, uydu teknolojisinin bütün gezegeni kuşatır düzeye eriştirdiği kitle iletişim araçlarıyla yaygın ve yoğun bir kültür istilası sözkonusudur. Bu görsel ve işitsel araçlardan yayılan görüntüler, sözcükler, ahlaki değerler vb., dünyanın her köşesindeki edilgen alıcılarının istek ve gereksinimlerini, davranış biçimlerini, olayları algılama ve kavrama biçimlerini yönlendirirken, böylece toplumsal ve öznel varoluş tarzlarını Batılı normlara göre yeniden biçimlendirirken, sonuçta onların her türlü kültürel yaratıcılığını da köreltmektedir.                      

Kültürün tekbiçimlileşmesi, "havuzun" kuruması demek. Çünkü yerel ve evrensel düzeyleriyle özgün varoluşların bütünlüğü anlamında kültürel havuz, uygarlığın ve ideolojilerin alternatifler deposudur. Bu açıdan baktığımızda tekbiçimlileşme kültürün çok renkliliğini, yaratıcı dinamiğini yitirmesi demektir. Dolayısıyla, beslenme havuzu olarak işlev gördüğü ideoloji de kendini yeniden üretemez olur. Burjuva ideolojisinin durumu bugün tam da budur. Yani, bir yandan kültür aracılığı ile evrenselleşirken, öte yandan kültürü de, evrensel ve yerel kaynaklarını tekbiçimlileştirmekle yok etmektedir. Böylece kültürel evrimin yaratıcı dinamiklerden yoksun bırakılması esneklik yitimine, toplumsal yapı ve davranış biçimlerinin katılaşmasına ve sonuçta kültürel çöküşe yol açıyor. Batı sinemasının korku ve şiddeti neredeyse ana tema haline getirmesi boş bir fantezi değil, esneklik yitimi ve katılaşmanın yansıması. Dolayısıyla gelişen, barbarlık pratikleri olmaktadır. Yok edilen, yozlaştırılan ise halkların kültürlerindeki adalet duygusu ve direnme öğeleridir.

Küreselleşmenin ya da “geç kapitalizmin kültürel mantığı” olarak rol oynayan postmodernizm ise, yalnızca tarihsel sürekliliği görmezlikten gelmekle kalmıyor, zaman enlemini de birbiriyle bağlantısız, ilişkisiz parçalara ayırıyor; insan yaşantısını zaman içinde bir dizi arı ve bağlantısız “şimdiki-an”a indirgiyor. Parçalanmayı, bölünmeyi meşrulaştırmak; yerelliği, toplumsal gruplaşmada ortaya çıkan her türden fetişizmi yüceltmek; bütünselci teorileri reddetmek, sonuçta, politik, ekonomik uluslararası işbölümünü, küreselleşme vb. süreçleri kavramayı perdelemeye yarıyor. Çünkü kültürel değişmeyi, insanın zaman deneyiminde yapısal olarak öngörülmesi gereken temel süreçlerle ilişkilendirmiyor. Peki, geriye kalan nedir? Geriye kalan, bu temel süreçlerden soyutlanmış bir özgürlük ve demokrasi mücadelesi, toplumsallıktan, sınıfsallıktan soyutlanmış bir bireyselliktir. Bunlar, bir toplumun “vicdanı” olarak tanımlanmış aydınların zihnini çeliyor öncelikle.

Peki, bağımsızlık mücadelesi açısından değişen bir şey yok mu? Çok şey var. Öncelikle sorun, eski teorik şemalar içinde ele alınamaz artık. Egemenlik/bağımlılık, sömürgeci/sömürge gibi kavram çiftleri sorunun biçimsel yanını ortaya koyma yeteneği ile sınırlı. Bu sınırlılığı, modernizm eleştirileri ve bu eleştiriler ışığındaki tarihsel analizler, gözardı edilen önemli boyutları ve bakış açılarını ortaya koyarak göstermişlerdir.

EMPERYALİZMİN İDEOLOJİK TEMELİ: AVRUPAMERKEZCİLİK

Burada modernizmin öteki yüzüne, emperyalizme ideolojik temel teşkil eden Avrupamerkezciliğe değinmeliyiz. Ama bu kavramı, Wallerstein’ın işaret ettiği gibi, “Avrupa’nın yaptığı her şeyin yanlış analiz edildiği ve hem bilim, hem de siyasal dünya için tehlikeli sonuçlar yaratmış olan yetersiz çıkarımlar,”1 bütünü olarak anlamak gerekir.

Avrupa'nın kültürel oluşumunun, dolayısıyla burjuva kültür ve ideolojisinin iki boyutu var: 1) Ronesans ve aydınlanma ile metafizik kültür ve ideolojiden kopuşunun ona kazandırdığı evrenselcilik; 2) bu evrenselci eğilimle çelişen ve varolmayan bir tarihsel süreklilik savı, yani Avrupamerkezcilik. Bu sav, antik Yunan’ı Batı kültürünün; Mısır, Mezopatamya, İran, Hint ve Çin'i Doğu kültürünün kökeni olarak gösterirken Batı kültürüne ayrıcalık ve üstünlük atfeder. Böylece çarpıtılmış bir dünya tarihi ve ona dayalı bir siyaset anlayışı geliştirir. Bugün, AB ülkeleri böyle bir tarih anlayışıyla Atina'yı Avrupa'nın kültür merkezi ilan etmişlerdir. Oysa eski Yunanlılar, Doğu dünyasının kültür alanı içindeydiler, Mısır, Babil ve Fenikeliler’den öğrendiklerini inkar etmiyorlardı. İkincisi, bütün karşıtlıklarına rağmen Hristiyanlık ve İslamiyet Helenizmin mirasçılarıdır. Batı, Helen düşüncesini daha çok İbni Sina, İbni Rüşd, Farabi ve İbn Haldun gibi İslam düşünürlerinden öğrendi. Özellikle Aristo geleneğinin büyük mirasçısı Endülüs’lü İbn Haldun, Marksist anlamda tarih biliminin ilk kurucusu olarak bilinir. Ve üçüncüsü, Avrupa'nın kültürel sürekliliği savını boşlukta bırakan, Ronesans’la antik Yunan arasında 15 yüzyıllık bir Ortaçağ tarihi var.

Avrupa tarihine özgü unsurları mitleştirerek insanlığın diğer kesimlerinin tarihini küçümseyen Avrupamerkezcilik, böylece bir yandan kapitalizmin oluşumunu çarpıtarak, onun ancak Avrupa'da ortaya çıkabileceği yargısını egemen kılmaya çalışırken, öte yandan, bugünkü merkez-çevre bölünmesine tarihsel bir süreklilik ve kaçınılmazlık atfederek kapitalist sistemin doğasındaki kutupsallaştırmayı gizler. Merkez ve çevreler arasındaki eşitsizlikleri, ülkeler arası gelişmişlik farklarını tümüyle her ülkeye özgü "iç" sebeplere bağlar. Böylece hem eşitsiz gelişme yasasını, hem de çevresel (bağımlı) ülkelerde giderek artan adaletsiz gelir dağılımında kendini gösteren (ulusal ve sosyal) çifte kutupsallaşmanın küresel ölçekte sermaye birikiminin bir sonucu olduğunu perdeler.                

Avrupamerkezcilik modernizmle özgül (Batılı) bir yaşam tarzını, Batılı olmayan yaşam tarzının evrileceği nihai hedef, evrensel bir model olarak, işbirlikçi yönetici sınıflar vasıtasıyla bugüne kadar yoksul halklara dayattı. Böylece farklı toplumlardaki özgül değişmeleri böyle bir evrimin yasaları içinde yer alan "aşamalar" olarak gösterdi. Yerel burjuvaziler ulusal devlet projelerini ve kalkınma stratejilerini bu modele uydurdular.

Aydınlanmanın karakteristiği olan "medeniyet" kavramı modern yaşam tarzını ifade ediyordu ve önceki toplum biçimlerinde kısıtlanmış olan potansiyelin gerçekleşmesiydi. Böylece modern toplumun tarih öncesi yalnızca kendi geçmişinde değil, aynı zamanda Afrika, Asya ve Amerika’nın biçimlenmemiş ve durağan toplumlarında, “tarihsel şimdi”deydi. Batı Avrupa'nın modern toplumlarıyla dünyanın geri kalanı arasındaki ilişki medeniyet ile barbarlık, ilerleme ile durağanlık, gelecek ile geçmiş arasındaki ilişki olarak kavranıyordu. Başka bir deyişle, Modern Avrupa, kendini öteki medeniyetler arasında farklı bir medeniyet olarak görmekten çok, benzersiz bir biçimde medeni olarak gördü. Bu, Avrupalı olan her şeyin evrensel olduğu yargısını içeriyordu ve dolayısıyla, Modern Avrupa’ya bir uygarlaştırma misyonu yüklemeye meşruluk kazandırıyordu. Böylece medeniyet kavramı, bu kavramın kuşattığı değer ve normları Avrupalı olmayan halklara dayatma bahanesiyle, modern toplumların tecavüzlerinin, baskı ve sömürülerinin, sömürgeciliğin meşrulaştırılması için kullanıldı. Bu, Batının, bu halkların kendi geleceklerini temsil ettiği savına dayanıyordu. Bugün, bu açıdan değişen bir şey yok. Emperyalist devletlerin “Batı demokrasisinin değerlerini korumak” adına Batı dışındaki bölgelerde gelişen siyasi durumlara “müdahale hakkı”nı kendilerinde görmelerinin ardındaki mantık da aynıdır.

Özetle Batı kültürü ya da kolektif bilinci, başka bir kültürü tanımayı, dolayısıyla farklı kültürlerle etkileşimi, alışverişi dışlayan kültürel tekbenciliğe dayalıdır. Bu özelliği, kendi dışındaki tüm toplumsal kültürleri azgelişmiş, aşağı ve ilkel olarak nitelemesinde dışavurur. Özellikle 19. Yüzyıl antropolojisi Batı ile “geri kalanı” (Öteki) arasındaki ilişkilerin farklılık olarak değil, mekan ve zamanda mesafe olarak yorumlanmasını sağlayan ideolojik bir işlev görmüştür. Herşeyden önce sömürgeleştirme projesinin entelektüel haklılık ve meşruluk kazanmasına katkıda bulunmuştur. Bu, sadece geçmiş kültürlerin değil, bütün yaşayan toplumların geri dönülmez bir şekilde zamansal eğime, bazıları yukarı, bazıları aşağı olan bir zaman akışına dahil edildiği bir şemanın oluşmasını özendirmiştir. Uygarlaşma, evrim, gelişme, kültürel asimilasyon ve modernleşmenin (ve bunların yakın akrabaları olan sanayileşme, kentleşme) kavramsal içeriği evrimsel zamandan türetilen terimlerdir.

Batı düşüncesinde bir kategori olarak ilkel, vahşi vb. gibi terimler (ve kabile, geleneksel gibi yumuşatılmış biçimleri), sıralama ve mesafelendirme araçları olarak kullanılır ve bunlarla fethedilen halklara farklı bir zaman tahsis edilir. Sömürgeciler kendilerini bu araçlarla meşrulaştırdılar. Bu nedenle, vahşilikten uygarlığa, köylülükten sanayi toplumuna geçiş gibi zamansallaştırmalar, amacı dünya pazarında egemenliği haklı çıkarmak olan bir ideolojiye hizmet etmiştir. Açıktır ki, zamandaşlığın inkarı egemenliğin ideolojik bir koşulu olarak rol oynadı. Batılı düşüncenin laikleşmesi (kutsal’ın, büyünün, tanrısal’ın yerine “aklın geçmesi”), Batılı’nın öteki’yle, diğer halklarla aynı zamanda varolma düşüncesinin reddini de içerir. Amerikalı antropolog J. Fabian şöyle diyor: “Ötekinin bizim zamanımızda bulunmaması, bizim söylemimizde –bir nesne ve kurban olarak– varlığının yoludur”.2 Dolayısıyla, öteki ile zamandaş olarak paylaşılan öznelerarası zaman ve toplumlararası çağdaşlığa dayalı iletişimsel etkileşim inkar edilir. Bu aynı zamanda (bilgikuramsal açıdan), dil vasıtasıyla iletişimin zamansal maddiliğinin inkarıdır; çünkü konuşmanın zamansallığı, ben ile ötekinin çağdaşlığına işaret eder. Böylece, zamandan koparılmış idealist bir bilgi teorisi, kültürel, ideolojik ve politik tavırların, egemenlik ilişkilerinin bir sonucu olmaktadır. Çünkü zamandaşlık, farklı, çatışan ve çelişkili bilinç biçimlerinin problematik eşzamanlılığı demektir.

Sömürgeci-emperyalist yayılmacılık, tek-yönlü, çizgisel tarih tasarımlarına ihtiyaç duymuştur: ilerleme, modernlik ve bunların negatif imajları; duraksama, azgelişmişlik, gelenek, böyle bir tarih tasarımının terimleridir, negatif imajlar birincilerle aynı zamanda varolmazlar. Dolayısıyla, bu tasarım tarihi ardışık zamanla özdeşleştirir.

BATILILAŞMACILIĞIN REDDİ

Batı kültürünün tekbenciliği karşısında öteki konumunda olan kültürler açısından ise onun bakışını ve yargılarını benimsemek modern sömürgeciliğe evrilen süreçte evrensel bir hedef halini almıştı. "Kendi kendini yadsımak, hatta kendi varlığını tartışma konusu yapmak ve tamamen Batılılaşmak.. Öteki olmak için kendi özvarlığını yadsımak. Bilerek öteki gibi, ötekine benzer olmayı hedeflemek.."                            

Kamerunlu düşünürün3 özlü bir anlatıma kavuşturduğu bu yönelim, üçüncü dünya ülkelerinde "çağdaş uygarlık düzeyine erişme" (kalkınma-sanayileşme-modernleşme) şiarında ifadesini buldu. Ulusal kurtuluş devrimleri, hem burjuva önderlikler hem de Marksizmi klavuz edinmiş önderlikler açısından, bu amaç etrafında biçimlendi. Yönetici sınıfların benimsediği Batılılaşma veya modernleşme ideolojisi, geçmişten tam bir kopuşa ve kendinde eksik olanı gidermek için ötekine açılmak yerine, kendi kültürel benliğini yadsıyarak öteki (Batı) olma mantığına oturtuldu. (Bu arada Kemalizmi’de bu çerçevede değerlendirmek gerektiğini hatırlatalım). Ama sonuçta ne kendisi, ne de başkası olabilen şizofrenik bir kimlik doğurdu. Özellikle son on yılda daha net gözlemlenebildiği gibi bu süreç de neredeyse sınırına ulaştı.

Üçüncü dünya halkları Batılılaşmayı reddediyorlar bugün. Elbetteki bunun temelinde sömürünün, yoksullaşmanın nedeni olarak Batı emperyalizminin görülmesi var. Buna karşın bu reddiye, politik İslamın temel bir ideolojik bileşeni haline geldi. Çünkü bu asimilasyon tasarısına karşı çıkan tek akım, siyasal İslamdı. Üstelik bunu bilinçli bir şekilde, modernizmin eleştirisiyle yapıyorlar. Bu ideolojide, Marksist sol, modernleşmeci yönetici sınıfların ortağı olarak algılanıyor. Yani sosyalizm de Batı mamulü olarak kavranıyor. Bu kavrayışta gerçek payı yok değil. Zira solun çeşitli akımlarının ortak kimliği kültürel bir koşul olarak güçlü bir modernlik duygusunda kök salmış bir kimlik olduğu gibi, modernizm de solun önemli ölçüde rasyonalitesini oluşturur. Sosyalist sol –özellikle bizim tarihsel ve toplumsal gerçekliğimiz açısından baktığımızda– kalkınma, din ve laisizm gibi önemli konularda, ciddi bir biçimde Batılılaşma tasarısına eklemlendiği için, globalizmin ideolojik saldırısı karşısında evrensel ve yerel değerleri özgürleşme bağlamında bütünleştiren somut bir kültürel-siyasal tutum geliştiremedi. Batılılaşmanın işası karşısında kayıtsız kalması ve giderek marjinalleşmesi, sonuçta ezilenlerin somut bir özgürleşme alternatifinden yoksun kalmaları, geçmişe yönelik ütopyalara bel bağlayan akımlara yaradı. Bunu iyi değerlendiren siyasal İslam, suretini İran devriminde buldu. Ama bu devrim de kendi çıkmazını gösterdi, kendini mutlak olarak ötekini (Batıyı) yoksayan bir temele oturtmakla, yalnızca Batı düşüncesinin olumlu yönü olan evrenselciliği değil, kültürler arasında iletişim ve etkileşimi de yadsıdı.

Ne var ki bu, ideolojide (ve rejimin resmi söyleminde) böyle. İdeoloji toplumsal gerçekliği yansıtmıyor. İran’da Mollalar rejimi (siyasal İslam) toplumu hızla modernleştiriyor. Bunu, çağdaş dünyada kültürler arası iletişim ve etkileşimin kaçınılmaz olması nedeniyle yapıyor. İran toplumu da, Humeynici devlet de başka türlü ayakta duramaz. Söz gelimi Afganistan gibi olmak, İran toplumunun tarihsel, toplumsal, ekonomik dinamikleriyle uyuşmaz çünkü. Kapitalizmi yadsımayan –tersine, her haliyle kutsayan– siyasal İslam’ın İranda kendine göre de olsa toplumu modernleştirmekten başka alternatifi yoktur. (Modernleşme süreci ilerledikçe “kendisi” de değişecektir.) Rejim içi “ılımlılar-tutucular” çatışması, modern dünya ile etkileşimin ekonomik-siyasal iktidar çekişmesindeki yansımasıdır.

O halde, bağımsızlık ve emperyalizme karşı mücadele sorunu, bir kimlik sorunu olmanın ötesinde alternatif bir uygarlık geliştirme sorunudur. Bu aynı zamanda moderniteyi aşma, alternatif bir değerler ve rasyonalite sistemi geliştirme anlamına gelir. Sistemden devrimci bir kopuşu hedeflemeyen hiç bir strateji bağımsızlık getirmez. Bu yüzden bağımsızlık istemek, ulus-devlet, içe kapalı bir ekonomi, bağımsız kapitalizm istemek değildir; kapitalizme itirazı yükseltmek, emperyalist egemenlik ve sömürüye karşı çıkmaktır. Dolayısıyla, bağımsızlık talebiyle anti-emperyalizm, dün hiç olmadığı kadar özdeş kavramlardır.

EGEMENLİK VE BAĞIMLILIK İLİŞKİLERİ

Eskiden ulusal bağımsızlık, ulusal kalkınmanın önkoşulu olarak öne sürülürdü; ama daha çok da azgelişmişliğin, geri kalmışlığın aşılması anlamında. Oysa gelişmişlik ve azgelişmişlik, kapitalist üretim tarzının doğrurduğu bir kutupsallık. Dolayısıyla, bu ikisi, her birinin tek başına bir anlamı olmayan, ancak birbiriyle ilişkisi içinde anlam kazanan bir kavram çiftidir. Bu nedenle, azgelişmişliği aşmak demek, gelişmişliği de aşmak, yani söz konusu ilişkiler bütününü (gelişmişlik-azgelişmişlik), kutupsallığın bizzat kendisini ortadan kaldırmak demektir. Bu olmadıkça her kisi de, kapitalist sistemin kutupsallık üreten doğası gereği, kutupsallık olarak yeniden üretilmeye devam edecektir. Bu açıdan bakıldığında “kalkınma” bir aldatmacadır. 1950’lerden bu yana Üçüncü Dünya ülkelerine önerilmiş olan kalkınma modelleri ve politikalarının sonucu, bu saptamayı bütün çıplaklığı ile ortaya koyuyor. Azgelişmiş ya da gelişmekte olan ülkeler dünya sisteminin üretici süreçlerinde kritik bir rol oynarlar, ama politik gücleri ve dünya ekonomisindeki payları bununla hep ters orantılı gitmiştir. Gelişmişlikle azgelişmişlik arasındaki fark, azalacak yerde, özellikle kapitalizmin yeni küresel yayılma döneminde, devasa ölçülerde büyümüştür. Bu, “kalkınma”nın, emperyalizmin eskimiş bir ideolojik manipülasyonu olduğunun en somut göstergelerinden biridir.

Bir başka manipülasyon, küreselleşmenin “karşılıklı-bağımlılık” ürettiği, dolayısıyla, bağımsızlık isteminin “saçma”lığıdır. Bu kavram, mantıksal olarak, eşit ilişkileri içerir. Yani ülkeler ya da devletler ve ulusal ekonomiler arasında çıkarların eşdeğerliliğini varsayar. Diyelim ki, Uzakdoğu’nun iletişim teknolojisi ve ürünleri onun için bir avantaj ve üstünlük sağlıyor; Hindistan ve Türkiye için de tekstil. Dünyanın geri kalanı görece buna bağımlıdır; ama onlar da üstün olmadıkları bir başka sektöre. Dolayısıyla, karşılaştırmalı üstünlüklere dayalı bu kavram, ülkelerin ve ekonomilerin dünya sistemi içerisindeki merkez/çevre, egemen/bağımlı şeklindeki konum ve statülerinin, nihayet sistemin temel karakteristiği olan hiyerarşik ilişkilerin ortadan kalktığını ya da sönümlendiğini ima etmiş olur. Ancak, Samir Amin’in de değindiği gibi, bu tür analizler, her şey bir yana, merkez ülkelerin veya küresel emperyalizmin etkinliğini ve denetimini, beş alandaki tekelle, yani 1) araştırma-geliştirme programları devasa harcama gerektiren teknoloji tekeli ile; 2) finansal akımları denetleyen tekellerle; 3) gezegenin doğal kaynaklarına ulaşmayı sağlayan tekellerle; 4) dünya kültürünü aynılaştıran ve siyasal manipülasyonlara uygun yeni olanaklar sağlayan kitle iletişimi ve medya alanındaki ve 5) kitle imha silahları alanında faaliyet gösteren tekellerle (Bu sonuncusu ABD’nin tekelinde) sağladığını görmezden gelirler. Bu tekeller, dünya ölçeğinde hiç bir zaman olmadığı ölçüde gelir dağılımı eşitsizliğini ve hiyerarşisini derinleştiriyor, çevre sanayilerini bir çeşit taşeron konumuna indirgiyor.

Egemenlik ve bağımlılık ilişkileri, düne göre bugün daha keskindir. Bu, ekonomik ilişkiler alanında olduğu gibi siyasal alanda da böyle. Sermayenin çıkarlarıyla çelişen ulusal hukuk sistemleri, yasalar ortadan kaldırılmakta, görece demokratik siyasi karar alma mekanizmaları, yeni yöntemlerle (fast track) etkisizleştirilmektedir. Ülke parlamentoları, demokrasiler göstermelik hale gelmişlerdir. Emperyalist burjuvazi “kendi suretinde bir dünya” yaratmıştır. Böyle bir dünyada çalışan sınıflar, ezilen toplumsal gruplar bizzat ulus haline geliyor. Dolayısıyla anti-emperyalist mücadele ve bağımsızlık sorunu, kapitalizme karşı mücadelenin, sınıf mücadelesinin özgül bir biçimi olarak kavranabilir ancak: küresel sermayeye yerel düzeyde politik saldırının özgül biçimi.

(1) Immanuel Wallerstein, Bildiğimiz Dünyanın Sonu, s.194, Metis y. 2000,
(2) Johannes Fabian, Zaman ve Öteki, s. 194, Bilim ve Sanat 1999,
(3) Marcien Towa, aktaran, Serge Latouche, Dünyanın Batılılaşması, s.80, Ayrıntı, 1993

Avrupa Birliği - Temel hak ve özgürlükler

İkinci Paylaşım (Dünya) Savaşı sonrasında değişen siyasi haritayla birlikte sosyalizmin Avrupa kıtasının ortalarına kadar ulaşan ve tüm kıta, hatta dünyadaki kapitalist düzeni tehdit eden bir rejim konumuna gelmesi, özellikle Batı ve Kuzey Avrupa’da sermayeler arası çatışmaları geçici olarak yavaşlatmış ve emek-sermaye arası çelişkilerin de geçici bir şekilde “olabilecek” en alt düzeye çekilmesi mevcut düzenin koruma altına alınmasında bir çare olarak uygulamaya konmuştu. Ancak bu planların aksamadan yürütülebilmesinin bir ön koşulu vardı : Ard arda yaşanan iki büyük savaş sonrasında önemli yara alan Avrupa kapitalizminin yeniden güçlendirilmesi, yani Avrupa burjuvazisinin desteklenerek, geliştirilmesi gerekiyordu. Savaştan –dünya sisteminde açılan gedik sayılmazsa– yara almadan çıkan Amerika Birleşik Devletleri, kendi sermaye gruplarının yoğun baskısı sonucunda kesenin ağzını açtı ve Türkiye’de çok iyi bilinen Marshall Planı Avrupa’da uygulamaya kondu. Yoğun bir ekonomik yardım ve yeni bir askeri yapılanmadan oluşan bu plan sayesinde Avrupa sanayii kısa sürede toparlandı, Avrupa devletlerine özel sektöre –hür teşebbüse– tahsis edilmek koşuluyla aktarılan muazzam büyüklükteki, kur garantili, uzun vadeli yatırım fonları, üretim ve tabii ki istihdamı büyük oranda arttırdı. Keynesyen politikalar uygulayan Avrupa devletleri, kıtadaki gelir dağılımı dengesizliğini vergi ve diğer sosyal politika araçları yardımıyla önemli oranda iyileştirme olanağı buldu.

AB’YE DOĞRU

Emek istihdamının hızla arttığı, hatta yoğun emek gücü ithalinin yaşandığı 1950-1980 dönemi Avrupa’da sendikal hareketin de güçlenmesine yardım etti. Fakat bu örgütlü emeğin denetim altına alınması ve kapitalist politikalar ekseninde yönlendirilmesi gerekiyordu. Çünkü, aksi taktirde, süreli olarak yaşatılan bu “cennet” te bir şeylerin değişmesi, kazanımların ilerde bir bir geri alınması gerektiğinde ciddi bir tepki, hatta isyan ile karşılaşılması gibi bir tehlike görünüyordu ufukta.

İşte tüm bu tehdit ve tehlikeleri öngören ve belli oranda taviz vermekten başka çıkar yolu kalmayan Avrupa burjuvazisi, bir yandan sosyal politikaların hayata geçirilmesi için kâr oranlarından fedakarlıkta bulunmaya razı olurken, diğer yandan da bu refahı kontrol altına alabileceği stratejileri geliştirmeye başladı. 1951 yılında kısa adı ECSC olan Avrupa Kömür ve Çelik Sanayileri Birliği kuruldu. Birlik sendikal danışma kurulları da dahil olmak koşuluyla çeşitli sosyal yapılarla donatıldı ve Avrupa emek hareketinin onayını aldı. Çeşitli kesimlerin AB’nin ilk yapı taşı olarak yorumladıkları ECSC, aslında daha kurulduğu günden itibaren, biteceği tarihin 2002 yılı olarak belirlendiği bir yapıydı.

1954 yılına gelindiğinde ise, Amerikan burjuvazisinin 1941 yılında kendi içinde oluşturduğu ilk gizli komisyon olan Dış İlişkiler Komisyonu (Foreign Affairs Commission), bu kez Batı Avrupa sermayesini de kapsayacak ikinci bir gizli komisyonu birlikte oluşturma teklifiyle Avrupa’da Bilderberg isimli bir otelde gizli bir oturum düzenliyordu. İkinci gizli komisyonun adı, ilk toplantının yapıldığı otelin adıyla anıldı: Bilderberg Komisyonu. Amerika ve Avrupa sermayesinin tüm dünyadaki ekonomik çıkarlarının korunup, geliştirilmesi için gerekli bütün ekonomik, sosyal, siyasal ve askeri adımların atılacağını karar altına alan kuruluş tüzüğü amacın ne olduğunu anlatmaya yeterliydi. Komisyon tarafından ortaklaşa alınan ilk karar çok daha ilginçti: Avrupa’da ekonomik bir birlik kurulması.

1957 yılında imzalanan Roma Andlaşması ile kurulan birliğin ilk adı AET-Avrupa Ekonomik Topluluğu idi. Süreç içerisinde Birliğin ekonomik yapılanmaları birer birer oluşturulurken topluluk yasaları da çıkarılmaya başlandı.

AVRUPA SOSYAL ŞARTI

Avrupa işçi sınıfı bu fikri çok sıcak karşıladı, çünkü gerek adı ve gerekse yapılarıyla tüm dünya işçilerinin birliğine giden, özlemle beklenen bir hedefi çağrıştırıyordu Birlik. Aslında, sanayi devriminden gelen geleneksel kültür, Marshall Planı’nın ekonomik desteğiyle ivme kazanan sanayileşme hamlesi ve özellikle de 1950’den itibaren uygulanmaya başlanan sosyal politikalar sonucunda Avrupa emekçileri zaten güçlü emek örgütlenmelerine kavuşmuşlardı. Ama yukarıda da belirttiğimiz gibi bu yapıların önemli bir bölümü sadece işçilerin kontrolü altında olması nedeniyle sermaye için tehlike arz etmekteydi. Bu yapılardan biri de ulusal ölçekte faaliyet gösteren İşyeri Komiteleriydi. Bu komiteleri baskı ve zor kullanarak kapatmak yerine, AB düzeyinde alternatiflerini oluşturmak ve yeni “İşletme Komiteleri”ne işçilerle eşit oy hakkına sahip olmak suretiyle işverenleri de dahil etmek, daha akıllıca ve en önemlisi, “daha demokratik” bir çözüm olarak uygulamaya kondu. Avrupa çapında örgütlenmeye başlayan bir işçi hareketi için yerel örgütlenmelerin pek bir önemi ve hatta gereği kalmamıştı artık. Avrupa İşletme Komiteleri, beraberinde “endüstriyel politika”, “sosyal diyalog” ve “sosyal taraflar” gibi kavramlarını da getirdi. Sermayenin kabullenilmesini istediği yeni anlayış, emek-sermaye arasındaki çatışmalı dönemin sona erdiği, bu ezeli çelişkinin –tarafların aynı gemide olması dolayısıyla– bitirilmek zorunda olduğu, artık tüm sorunların AB mekanizması içde sosyal diyalog üzerinden çözüme kavuşturulacağıydı.

1949 yılında, yani Birliğin kuruluşundan 8 yıl önce kurulan Avrupa Konseyi, AB’nin oluşumu sonrasında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ertelediği emek hakları ya da günümüzdeki karşılığı ile “sosyal haklar”ı, Şubat 1965’de yürürlüğe koyduğu Avrupa Sosyal Şartı ile güvence altına alacağını ilan ettiğinde, Avrupa işçi sınıfı AB’nin gerçekten özledikleri, bekledikleri yolda dev adımlar attığını düşünüyordu. Ta ki, Şartın içeriği ve kapsamı açıklanana kadar...

Eğer, Avrupa Sendikalar Konfederasyonu (ETUC)’un kayda değer çabaları olmasaydı Avrupa Sosyal Şartı, kendinden önceki belgelere oranla ileri kurallar getirememesi, yalnızca içerik yönünden değil, yapısı ve denetim sistemi yönlerinden de yetersiz kalması bakımından Avrupa işçi sınıfı için tam bir hayal kırıklığı olacaktı. Ve muhtemelen, AB’nin ne olup ne olmadığı sınıf tarafından daha o dönemde anlaşılacaktı. Ancak, ETUC’nin görevi de zaten bu gibi durumlarda başlıyordu. Ve Avrupa Sosyal Şartı gibi hiç bir yaptırımı ya da cezai müeyyidesi olmayan bir “temenni ve dilekler manzumesi” bile, Avrupa’da sevinç, mutluluk ve çoşkuyla benimsendi. Türkiye’nin 1989 yılında ve çeşitli çekinceler koymak suretiyle (bu da bir başka aldatmaca: çekince koyarak, sanki uygulanmak zorunda olan bir kurallar bütünüymüş gibi gösterilmeye çalışılıyor. Oysa gerek ILO sözleşmeleri, gerekse AB mekanizmalarının sosyal hükümleri zaten yaptırım gücü olmayan metinler) dahil olduğu Sosyal Şart, çalışma hakkından, örgütlenme hakkına, adil ücret alma hakkından sosyal güvenlik ve sosyal yardım alma hakkına kadar onlarca standardı birer “hak” olarak tanıdığını belirtiyordu.

70 ve 80’li yıllar Avrupa işçi sınıfının neredeyse tümden kendi içine kapandığı, Birlik ile ilgili genel gidişat dışındaki gelişmelere, dünya emek hareketine ve kapitalizmin küreselleşme sürecine yabancılaştırıldığı bir dönem oldu. Marksist ideoloji, sınıfsal perspektif, enternasyonalizm gibi kavramların da büyük ölçüde unutturulduğu bu dönem, 1989 yılında kıtanın doğusundaki onlarca yıllık sosyalizm güvencesinin bitirilmesiyle noktalandı. Kazanımlarını sosyalizm sayesinde geliştiren Avrupa emekçilerine bu olay, “kıtaya demokrasinin egemen oluşu” diye empoze edildi. Kapitalist sistemde demokrasinin ne anlama geldiği ise asıl bundan sonra anlaşılacaktı.

AB’NİN SOSYAL MASKESİ DÜŞÜYOR

AB karar mekanizmaları, 80’li yıllar boyunca İngiltere’de M. Thatcher öncülüğünde, fakat Birlik genelinde alttan alta yürüttükleri liberalleşme girişimlerini Sovyetler ve Doğu Bloğundaki rejim değişimi sonrasında daha da hızlandırdılar ve artık çabalarını gizlemeye gerek olmadığına ikna oldular. Saldırılar birbiri peşi sıra geldi:

1991 yılında yapılan IGC-Hükümetlerarası Konferans’ta imza altına alınan Maastricht Anlaşması ile getirilen kriterler bir yandan AB karar alma mekanizmalarını güçlendirirken, bir yandan da geri kalan bir takım sosyal hak ve kazanımların Avrupa sermayesince gasp edilmesini öngörüyordu. Bu kez, Avrupa’da tek para birimi sistemine (EMU) geçilmesi gibi bir mazeretin ardına gizlenen anti-sosyal hedefler arasında, sözde makro ekonomik istikrar adına ekonomik ve sosyal alanların kontrolünün Avrupa Merkez Bankası’na teslim edilmesi (devalüasyon, faiz arttırımı gibi ekonomik kararlarda ülkelerin yetkilerinin kaldırılması), bütçe disiplininin bir ön koşulu olarak kamunun ekonomideki rolünün en aza indirilmesi, sosyal harcamaların kısılması da bulunuyordu. “Parasal Birlik”, “Sosyal ve siyasal Birliğe uzanan yol” söylemleri, Avrupa emekçilerinin tepkilerini susturmaya yetmedi. Anlaşma maddelerinin hayata geçirilmesiyle birlikte özelleştirmelerin hızlandırılması ve işsizliğin hızla yükselmesi tüm AB ülkelerinde özellikle sendikalarda örgütlü emeğin kontrollü bir şekilde sesini yükseltmesine neden oldu. Fransa’da 1994 ve 1995 yılında yaşanan işçi eylemleri aslında Maastricht hukukuna karşı çıkıştan başka bir şey değildi.

Süreç, AB’nin bir başka girişimiyle daha da şiddetlenecekti. Çünkü, Avrupa sermayesi artık eski Doğu Bloğu ile “kucaklaşmak” istiyordu. Bu yeni talebe bir isim bulmak hiç de zor olmadı: AB Genişleme Süreci. Amaç ise son derece açıktı: Avrupa’da görece yüksek olan emek standartları ve iş gücü maliyetlerinden, üstelik kıta değiştirmeye bile gerek duyulmadan kurtulmak ve yeni sömürü alanlarıyla yeni pazarlara kavuşmak. “Genişleme süreci” söz konusu ülkelere büyük umutlar vaad ettiği için, Batı sermayesine gerekli ekonomik-sosyal tavizler de kolaylıkla alınabiliyor, Batı Avrupa sermayesi hızla bu yeni alana akıyordu. İşçi sınıfı yine iki arada bir derede kalmıştı. “Genişlemeye Hayır” deseler milliyetçilik sayılacak, destek verseler işsiz ve korumasız kalacaklardı. Üstelik karşı tarafın olayı sunuş biçimi de Avrupa’lı emekçilerin yıllardan beri savunduğu hedef ve ideallere çok benziyordu: sürekli olarak tekrar edilen, adeta bir slogana dönüşen söylem, “Avrupa halkı refahını Doğu Avrupa ülkeleriyle paylaşmaya hazır” şeklindeydi. Paylaşma ile kastedilen ise sadece emekçiden emekçiye transferdi. Bu kez, şimdiye kadar üyelerinin AB politikalarını tepkisiz kabul etmeleri için elinden geleni yapan Avrupa sendikaları da cezalandırılıyordu. Tek tek kapatılan firmalarda ya da KİT’lerin özelleştirilmesi sırasında yaşanan işten çıkarmalarda –kapitalist sistemde her zaman yaşandığı gibi– öncelikle örgütlü iş gücü hedefleniyordu.

TEMEL HAKLAR ŞARTI

Maastricht ve AB Genişleme sürecinin AB işçi sınıfı üzerindeki etkileri ve ödenen bedellere gelince: AB düzeyinde %10’ları aşan işsizlik ve ortalama %30’lara varan sendikasızlaştırma! Sendikal örgütlülüğün gerilemesi, verilen tavizleri de arttırıyordu. Örneğin “esnek istihdam” uygulaması pek de karşı çıkılamadan kabul edildi. Çünkü işsizliğin paylaşılması gerekiyordu, daha doğrusu böyle deniyordu. Kısaca, AB’deki işsizliğin günah keçisi, AB’nin “katı” emek standartları ve kurallı çalışma yaşamı olarak belirlendi.

Ancak, ezeli hesaplaşma bu kadarla kalmayacaktı. 2000 yılı Eylül ayında Fransa-Biarritz’de yapılan toplantıda kabul edilen “Avrupa Temel Haklar Şartı”, ilk duyumlar sonrasında Sendikalar tarafından büyük bir memnuniyetle karşılanmış, hatta temel hak ve özgürlüklerin ilk kez AB anayasasına (Treaty) dahil edilecek olması dolayısıyla geleceğe dönük umutları arttırmıştı. Ancak Şart taslağının kamu oyuna açıklanmasıyla birlikte, süreç içerisinde “kazanılmış” bütün emek haklarının Şart’ın dışında bırakıldığı ortaya çıktı. Ayrıca, bu kabul edilemez haliyle bile, Şart içinde ağırlıklı olarak yer tutan siyasi hakları güvence altına alan yaptırımların bulunmayışı akıllara “Acaba, sadece bir sus payı olarak mı anayasa değişikliği ile birlikte sunuluyor” sorusunu getiriyordu.

7 bölüm ve 54 alt maddeden oluşan Temel Haklar Şartı’ında Avrupa Sosyal Şartı ile İşçilerin Temel Sosyal Haklarına İlişkin Topluluk Şartı’na ve bunların bağlı protokollerine gönderme bile yapılmadığı ve Sosyal Şart’ta güvence altına alınmamış olsa bile zikredilen emek haklarının yok sayıldığı, kamu hizmetlerinden ücretsiz yararlanma hakkı, ücretsiz eğitim alma hakkı, sosyal güvenlik sistemlerinden ve işsizlik sigortasından yararlanma haklarından ve fikri mülkiyet haklarının toplumsal yarar gözetilerek kullanılması zorunluğu ile araştırma yapma özgürlüğünden hiç bir şekilde söz edilmediği; iş güvencesi konusunda ise “haksız işten çıkarmalara” gönderme yapıldığı, fakat “haksız olma”nın kriterleri tanımlanmadığı için işverenlere genel olarak işten çıkarma fiilinde haklı zemin yaratılmak istendiği dikkat çekiyordu. Aralık ayı başında Fransa’nın Nice kentinde yapılan Hükümetlerarası Zirve’de imzaya açılmasına karar verilen Temel Haklar Şartı taslağı Avrupa emek hareketi tarafından büyük bir tepkiyle karşılandı. Avrupa sermayesinin önümüzdeki süreçte özelleştirmelere hız kazandıracağı, en azından fiili uygulamalarla meşruiyet kazanmış olan sosyal hakların da ortadan kaldırılmak istendiği çok açıktı.

ICFTU RAPORU - “AB’DE EMEK HAKKI İHLALLERİ”

Fakat Nice zirvesinde karara bağlanacak esaslar sadece Temel Haklar Şartı ile sınırlı değildi. AB karar mekanizmalarında önemli değişiklikler planlanıyor, örneğin “oy birliği” ile karar alma yerine, “nitelikli oy çokluğu”na dayalı oylama sistemine geçilmesi ve böylece sermaye lehine alınacak kararlarda, karşılaşılması muhtemel muhalefetin önünün kesilmesi planlanıyordu. Ayrıca Dünya Ticaret Örgütü’nün Uluslararası Tahkim mekanizması AB’ye taşınmak isteniyor, DTÖ toplantılarına AB adına katılacak tek resmi organın Avrupa Komisyonu ile sınırlı olması ve tek tek üye devletlerin bu toplantılara sadece birer gözlemci olarak katılması öngörülüyor, üye devletlerdeki sosyal standartların AB’ndekinden yüksek olduğu durumlarda Komisyona verilecek yetki ile bu tür hakların AB düzeyine geriletilmesinin yolu açılıyordu.

Aslında, Temel Haklar Şartı taslağının açıklanmasından 2 ay önce, Temmuz 2000’de ICFTU-Dünya Sendikalar Konfederasyonu tarafından yayınlanan “Avrupa Birliğinde Emek Hakkı İhlalleri” başlıklı rapor bile tek başına, AB’nin kapitalizmin bölgesel bir bloğu olduğunu ortaya koymuştu. Söz konusu rapora göre:

AB’deki emek uygulamalarının pek çoğu, kabul edilmiş uluslararası emek standartlarının altında kalıyor. AB ülkelerindeki kadın emekçiler ayrımcılıkla ve çocuklar ve mahkumlar ise zorunlu çalışma ile karşı karşıya. İstisnasız bütün Avrupa ülkelerinde kadınlar, benzer işte çalışan erkeklerden daha düşük ücret alıyor ve çok daha zor terfi ettiriliyor. Örneğin İtalya’da kadınlar aynı işi yapan erkeklerden %20 daha az ücret alıyorlar. AB’de kişi başına milli gelirin en yüksek olduğu ülke konumunda olan Luxemburg ise, AB içersinde kadın-erkek eşitsizliğinin en fazla olduğu dört ülkeden biri ve ILO’nun ayrımcılıkla ilgili 111. No’lu sözleşmesini ülke yasalarına geçirmeyen tek AB ülkesi. İspanya’da kadınlar, aynı işi yapan erkeklerden %27 daha düşük ücret alıyorlar. Yine İspanya’da sekreterlik yapan erkekler, sekreter kadınlardan %13 daha fazla ücret karşılığında istihdam ediliyor. Hollanda’daki kadın-erkek ücret dengesizliğinin oranı ise %24. Belçika’da çalışan her üç kadından biri cinsel tacize uğruyor. Yunanistan ise cinsel tacizin en yaygın olduğu ülkelerden biri ve kadınların olayı dava konusu yapması bir şekilde engelleniyor. Aralarında Fransa, İtalya, Yunanistan, Portekiz, İngiltere ve İspanya’nın da bulunduğu pek çok AB ülkesinde hala çocuk işçi kullanılıyor. Örneğin Portekiz’de 16 yaşın altındaki 40 binden fazla çocuk metalurji, kimya, tekstil vb. tehlikeli sayılabilecek işlerde istihdam ediliyor. Bu çocuklar günde yaklaşık 10 ila 14 saat çalıştırılıyorlar. İngiltere’de 13-15 yaş arası çocukların %40’ı kayıt dışı ve illegal işlerde çoğunlukla part-time uygulama ile çalıştırılıyor. İngiltere’nin Kuzeydoğusunda yapılan bir başka araştırmaya göre bu bölgede çalışan çocukların %25’i 13 yaşın altında ve bunlar arasında %44’ü de çeşitli iş kazalarından ötürü yaralanmış bulunmakta. Fransa, Almanya, Avusturya, İspanya ve İngiltere ILO normlarıyla yasaklanmış olmasına rağmen mahkumları özel sektörde ve rızalarını almaksızın çalışmaya zorluyorlar. İngiltere’de sosyal güvenceden mahrum, ücretsiz ve korumasız olarak bu işlerde çalışmayı kabul etmeyen mahkumlar af şanslarını da kaybetmekteler. Yine AB ülkelerinden Belçika, Almanya ve İngiltere’de –bu alandaki tüm ILO sözleşmelerini yasalarına geçirdikleri halde– işçilerin sendikalaşmasını engellemek için yapılan her türlü işveren girişimine göz yumuluyor. Bunlardan Belçika’da işverenler grevleri sonlandırabilmek için özel mahkemeleri kullanabilmekte ve sendikal faaliyeti bitirmek için işten çıkarma tehdidine başvurabilmekte. Almanya’da öğretmenlik, posta dağıtıcılığı ve telefon hizmetleri gibi kamu görevlerinde greve gitme yasağı uygulanıyor.” (ICFTU Araştırmasından— Temmuz 2000)

Bu gerçekleri bilerek ve Avrupa’daki emekçilerin günden güne kötüleşen yaşam koşullarını görerek hala Avrupa Birliği’ni bir kurtuluş gibi algılamak ya da AB’deki standartları Türkiye’dekilerle karşılaştırıp ardından da “orası buradan iyi” gibi basit bir sonuca ulaşmak yerine, kapitalist sistem sürdüğü sürece hiç bir yapının işçiler ve halkların yararına olmasının mümkün olmadığını hatırlamak, azınlık ve göçmen haklarından bahsedilen bir Birlik’te insan haklarından söz edilemeyeceğini bilmek ve toplumun azınlık, göçmen vb. alt gruplara bölünmesi halinde eşitlik, dolayısıyla demokrasi kavramlarının yok olacağını düşünmek gerekiyor. Ayrıca, sol ve emekten yana siyasi yapıların bir görevi de toplumu, “Türkiye AB’ye girsin mi, yoksa girmesin mi?” gibi, gerçek sorunun dışına iten tartışmalara doğru bir yön kazandırmak ve kapitalist sistem içinde zaman zaman ve sadece geçici olarak “bahşedilen” hakların bir güvence olamayacağını, içine dahil olunan bloğun –demokrasi maskesi takmış bile olsa– ancak varlık sahibi olanların haklarını güvence altına alan bir demokrasi anlayışı olduğunu kanıtlamak olmalıdır.

Küreselleşmenin tarıma etkileri

S.O.S. İstanbul Çevre Gönüllüleri Platformu, 17-18 Kasım 2000 tarihinde iki günlük bir sempozyum gerçekleştirdi. Anabaşlık, “Küreselleşme, Tarıma Etkileri ve Alternatifler”di. Çalışma, çeşitli üniversitelerden öğretim üyeleriyle bir yıl boyunca yapılan bilimsel toplantıların ürünüdür. Bu saygın kişilerle Platform’u kaynaştıran ortak özellikler: gönüllü olmak; yurttaş tarafı olmak; geniş perspektifi kullanabilir ve alternatifli olmak; bilimle toplumu buluşturabilmektir. Onuncu Yıl etkinlikleri kapsamında ele alınan sözkonusu çalışma da bu yönde ortaya konulmuştur.

Küreselleşme yeni bir olgu değil, ancak son yılların yaklaşık   her ortamında sıkça ve bir yoluyla dile getiriliyor. Bunu bir nimetmiş gibi savunanların yanısıra karşı duranlar da var. Denebilir ki, kapitalizm, emperyalizm, tekelci çok uluslu şirketler, DTÖ, IMF, AB ve son şahlanmışlığı ile küreselleşme yaklaşık her kesimin bilgi ve ilgi alanı içinde. Bu durumda ele alınan konuyu: az gelişmiş; demokratikleşmemiş; çoğunlukla istikrarın sistemde değil, mevcut politikalarda görülmeye çalışıldığı bir ortamda yaşamsal, çevresel, yasal yanlarıyla açıklığa kavuşturmak istedik. Tabii, bunu yaparken de,“Küreselleşme nedir? Kimler küreselleşiyor? Küreselleşmenin neresindeyiz? Bizlere dayatılan ve dayatılmaya çalışılan olumsuzluklar nelerdir? Alternatiflerimiz nelerdir? Gelecek kuşaklar için sorumluluklarımızı nasıl yerine getirebileceğiz?” gibi soruları da gündemimize aldık.

Tabii, küreselleşmeden en çok etkilenen tarım olgusunu özellikle açmak istedik. Bunu yaparken de konuyla ilgili ve ilgilenen araştırmacı kesimleri, köylüyü, kentliyi bir araya getirmeye çalıştık. Küreselleşmenin uluslararası boyutuyla onları karşılaştırarak, sorunların nelerden kaynaklandığını hep birlikte gördük. Alternatif bileşkeler aradık.

KÜRESELLEŞMENİN   OLUMSUZ ETKİLERİ

Küreselleşmenin etkilerini doğrudan tabağındaki aşında, cebindeki parada, özgürlüğünde, toprağında, ürününde, ekolojisinde, yaşamsallığında hissedenlerle, olumsuzlukları ve nedenlerini tartıştık. Örgütlü yurttaş mücadelesinde bir araya gelebilmenin önemini vurguladık.

Orada sistem içerisinde sıkışıp kalmış milletvekilleri vardı. Çoğu küreselleşmeci olan ama ayıp olmasın diye muhabir yollayan basın da vardı. Umutlu değildik ve gerçekten de bu önemli bir konu basında çok az yer aldı.

Küreselleşmenin uluslararası boyutunu uluslararası ilişkiler uzmanı Gaye Yılmaz’ın Seattle ve Prag’daki toplantılarda dünyanın çeşitli ülkelerinden katılanlar arasında bulunan bir araştırmacı olarak ortaya koyması ve ikinci günün ilk konuşmasını yapan Fransız bilim adamı Prof. Dr. Gerard Ghersy’nin Kuzey ve Güney Akdeniz ülkelerinin küreselleşmeden nasıl etkilendiğini açıklığa kavuşturması, küreselleşme mekanizmasının güçlülerden yana, güçsüzleri eritmeye, etkisiz hale getirmeye çalışan sancılı bir sistem aşaması olduğunu gösteren bütünlüklü bir tablo ortaya çıkardı.

“SERBEST TİCARET”E KARŞI GELECEĞİ KORUMAK

Küreselleşmeyi genel bir perspektişe irdeleyen Arslan Başer Kafaoğlu: bunun dünya ülkelerini tek elde tutmayı amaçlayan korkunç bir ekonomik sistem olduğunu; geleceği “serbest ticaret”e karşı korumanın gerekliliğini; ekonomi, hakçalık ve çevre üçgenini öneren bir dünya görüşünün tüm dünyada bu süreç içerisinde en çok tartışılan konu olduğunu anlatarak şu verileri sergiledi. “Dünya enerjisinin %70’ini; metallerinin %75’ini; besinlerin %60’ını, içme suyunun % 49’unu Kuzey ülkeleri tüketiyor. Dünya nüfusunun en zengin 5/1’i ile en fakir 5/1 arasında 60 (altmış) kat fark var. Bu uçurum ülkelerin içinde de var. Örneğin Brezilya’da nüfusun en zengin ve en fakir 5/1’i arasındaki fark 26 kat. Bunları açıklarken de S.O.S kütüphanesinde bulunabilecek olan “Yeni Korumacılık” adındaki kitap çevirisini referans olarak önerdi Kafaoğlu.

“Küreselleşmenin Türkiye ekonomisine ve tarımına etkileri” ara başlığında özellikle ülkemizde sürekli gündeme gelen tarımda özelleştirmeler; tarım alanlarının amaç dışı kullanımlarla yok edilmesi ve buna karşı önlem olarak Prof. Dr. Oğuz Oyan’ın tarımda örgütlenmelerin önemini vurgulaması, sürekli yaşamakta olduğumuz çevre kirliliğinin olumsuzluklarını anlatması, tarımda yeni arayışlar konusunu bu kez teknik anlamda karşımıza çıkardı. “Tarımda Yeni Arayışlar ve Sürdürülebilirlik” konulu panele, konuşmacılar dışındaki taraf uzmanlar daha da çok sahip çıktılar. Genetik değişime uğratılan ürünlerin sağlığa zararlı ve üreticilere uzun süreçte zarar getirecek yanları belirtilerek sürdürülebilirlikle yaşamsal ve ekolojik korunma önlemleri arasındaki bağlantıdan söz edilmesiyle, bunlar arka plana atılırsa sürdürülememezlik içine düşülmesinin kaçınılmaz olacağı ortaya çıktı.

Ekonomik verimlilik ve fert başına düşen milli gelir hesaplamalarında toplumsal ve çevresel külfetlerin gözardı edilemeyeceği de bu arada açıkça görüldü.

YAŞANAN ACI SORUNLAR

İki gün boyunca görüşlerin ortaya konulduğu, değerlendirmelerin yapıldığı Sempozyumun en niteliksel yanı, son oturumda yaşananlar oldu. Hepimizin yazılarından çok iyi tanıdığı köylü dostu Sadullah Usumi ile, ülkenin değışik yörelerinden gelen ve elleri kadar yürekleri de yaşadıkları sorunlardan yaralı köylülerimiz bir masa oluşturdular.

S.O.S. Konya Karapınar Birim Başkanımız çiftçi Naim Aydınbelge çıkınını almış, kara tirene kendi olanaklarıyla gönüllü olarak atlamış gelmişti.Bilimsel bir toplantıda, küreselleşmenin onun başına ne acımasız sorunlar açtığını bütün ayrıntılarıyla anlattı. Bergama’daki siyanürlü altın ayrıştırmasını engellemek için yıllardır örgütlü köylü mücadelesi veren insanlar ineklerini, pamuklarını, canlarını kurtarmak için küreselcilere rağmen diyar diyar dolaşıp dertlerini duyuruyor ve yasal mücadele yoluyla haklarını savunuyorlardı. Toplantımızda, kendi elleriyle kopardıkları pamukları konuşmacılara plaket yerine sundular. Herkes çok etkilendi ve duygulandı. Tekirdağ köylüleri yaşadıkları sorunları Sempozyuma kara bir dağ gibi taşıdılar.

SONUÇ

Küreselleşmenin tüketici üzerindeki olumsuz etkileriyle ele alınan yanları köylü, kentli hepimizi yakından ilgilendiriyor. Dünyada küreselciler de aralarında anlaşamıyorlar. En son deli dana konusunu yine izliyoruz. Ulusal itirazlara rağmen, DTÖ’nün yaptırımları ağır basıyor. Ticaret onlara göre sağlığın çok üstünde bir şey. Sağlığa zararlı olan, dünya standartlarına uymayan yiyeceklerden ülkemizde de bolca nasibimizi alıyoruz. Sempozyumda genetiği ile oynanmış, kanserojen etkilerle donatılmış, çevreyi bolca kirleten bir pazar ekonomisinin süslü paketleri içinde ülkemize denetimsiz giren ve soframızda yer alan gıdaları masaya yatırdık, değerlendirdik. Bilmediğimiz   birçok şeyi de öğrendik bu arada. Ülkemize gönderilen hibrit (melez) tohumlardan güvensiz gıdaların dayatılmasına dek pek çok sorun didik didik edildi. Bu yazıda özetle anlatmaya çalıştığımız konuları içeren bir kitap çalışmasına girdiğimizi ve ilerideki süreçte bunu meraklı okurlarımıza sunacağımızı belirtmek isteriz.

Amerika Birleşik Devletleri ekonomisi efsanesi

1944 Bretton Woods konferansı ile kapitalist dünyanın liderliğini fiilen eline almış olan Amerika Birleşik Devletleri, komünist blokun krizi ile tüm dünyanın lideri ve patronu konumuna gelmiş oldu. ABD'nin askeri ve politik hakimiyetinin gerisinde, belirli bir ekonomik gücün bulunduğu da yadsınamaz. Zira, dünya jandarmalığına soyunan bu askeri gücü arkaplandaki ekonomik güç beslemekte ve desteklemekte olduğu gibi, dünyayı kaplamaya yönelen ekonomik gücü de söz konusu askeri güç korumaktadır.

Kapitalist dünyanın içinde bulunduğu kriz karşısında ABD ekonomisinin düşük işsizlik düzeyi ve yüksek ekonomik performans ile yakın zamana kadar çizdiği olumlu tablo, gerçekçi ve şaşırtıcı yönleri ile incelenmeye değer bir görüntü sergilemektedir. Gerçekten, Avrupa birliği ülkelerinde işsizlik oranı, ortalama olarak, %8-10'larda seyrederken, ABD ekonomisinde işsizlik oranlarının Avrupa'dakinin çok altında olması ve Clinton'un iki dönemlik başkanlık süresi içinde Amerikan ekonomisinin yükselen performans düzeyi, yeni kıta ekonomisini diğerlerinden ciddi olarak farklı kılmaktadır.

Amerikan ekonomisinin performansı, diğer ülkeler performansından etkilenmekle beraber, ondan da daha fazla olarak, Amerikan ekonomisi, hacmi ve etki gücü bakımından, tüm dünya ekonomilerini ciddi olarak etkilemektedir. Bu açıdan Amerikan ekonomisinin işleyişi ve devinimi tüm dünya ülkeleri tarafından dikkatle izlenmektedir. Amerikan ekonomisi ile diğer ülke ekonomilerinin etkileşimi, ağırlıklı olarak Amerikan ekonomisinden diğer ülkelere doğru gerçekleşmektedir.

ABD EKONOMİSİNİN KÖKLERİ

Kapitalist sistem finansal akımlar ağırlıklı aşamaya geçtikten sonra, gelişmiş ülkeler finansal kapitalizme dayanan ve üretici kapitalizme dayanan bloklar olarak kabaca ikiye ayrılmışlardır. ABD ve ıngiltere ağırlıklı olarak finansal kapitalist blokta yer alırken, Japonya ve Almanya üretici kapitalist blokta yer aldı. Ancak, ABD ekonomisinin niteliği bu kategorileştirmeye de tam olarak uymamaktadır. Zira, ABD ekonomisi, "Wall Street" geleneğinin doğrultusunda finansal kapitalist alanda ağırlık kazanmış olmakla beraber, Japonya ve Almanya ile başabaş güreşecek düzeyde üretici kapitalist alanda da hakimiyetini korumuş ve sürdüregelmiştir.

Öte yandan, 1981 Tokyo görüşmeleri sonucunda İngiltere ve ABD Yeni Dünya Düzeni'nin baş mimarları olarak "Reaganizm ve Thatcherizm" politikalarına yönelirken, Mitterand, Fransa için daha sosyal demokrat bir çizgi belirleme yoluna girdi. Ancak, zaman içinde Fransa'nın da Yeni Dünya Düzeni'nden çok farklı politikalar izlemediği görüldü. Diğer taraftan, İngiltere, 1960'ların ortalarına doğru içine girdiği bunalımdan tam olarak çıkamazken, ABD son 8-10 yıl boyunca yükselen seyirde bir ekonomik performans sergiledi.

ABD ekonomisinin, kaba hatlarla da olsa, bugününün irdelenmesi, hem dünya kapitalizminin aşamalarının ve bugünkü durumunun gözden geçirilmesini, hem de Amerikan ekonomisinin köklerinin ve bugünkü politikalarının araştırılmasını zaruri kılmaktadır. Ancak böyle bir bütünsellik içinde, dünya kapitalizminin yaşadığı krizde ABD ekonomisinin göreceli yeri ve konumu anlaşılabilir ve yine ancak dünya kapitalizminin devinim kurallarının irdelenmesi sonucunda ABD ekonomisinin olası gelişme çizgisi hakkında bazı şeyler söylenebilir.

***

Hiçbir ekonomi ne mucizelerle gelişmiştir, ne de yoktan var olmuştur. Bu kural, birer mucize ekonomileri olduğu ileri sürülen Almanya ve Japonya ekonomileri için olduğu kadar, Amerika Birleşik Devletleri ekonomisi için de geçerlidir. Bu nedenle, Birinci Paylaşım Savaşı ve öncelerine dek uzanıp, tarih içinde kısa bir gezinti yaparak, ABD ekonomisinin bugünkü gücünün arkaplanını irdelemek kaçınılmazdır.

Birinci Paylaşım Savaşı öncelerinde, üzerinde güneş batmayan imparatorluk olarak anılan İngiltere kapitalist dünyanın hakimi idi. Oldukça dalgalı bir ekonomik süreç içinde erimeye yüz tutan İngiltere ekonomisi, kısmen sömürgelerine dayanarak, kısmen de 1838 Osmanlı-İngiliz Ticaret Anlaşması'nda olduğu gibi, ticari sömürgeler edinerek ayakta kalmaya ve hayatiyetini sürdürmeye çalışmakta idi. Özellikle Hindistan ve Amerika'da yapılmış olan İngiliz yatırımları merkez ülkeye kaynak aktarmayı sürdürüyordu. Bu dönemlerde İngiltere Amerika Birleşik Devletleri'ne hakim ve buradan ciddi kaynak sağlamakta idi. 1890'larda Avrupa'daki devletlerin silahlanma yarışları da ıngiltere'nin kaynak sağlamada işine yarıyordu.

Birinci Paylaşım Savaşı sonlarına doğru ibre İngiltere'nin aleyhine ve Amerika Birleşik Devletleri'nin lehine dönmeye başladı. İngiltere'nin savaş mühimmatı talebi yoğunlaştıkça, bu ülkenin ABD'ye olan borçları da katlanarak artıyordu. İngiltere içine düştüğü mali krizi, bir yandan ABD'deki yatırımlarını oldukça düşük fiyatla ABD'ye devrederek, diğer yandan da önemli miktarlara ulaşmış olan kredilerle aşmaya çalışıyordu. Buna karşın ABD ise Latin Amerika ülkelerinde ve bazı Güneydoğu ülkelerinde yatırımlarını arttırıyordu.

Birinci Paylaşım Savaşı sonrasında İngiltere'nin hala büyük miktarda altın rezervlerine sahip olmasına karşın, ABD dış yatırımları ile cari işlemler sonucunu olumlulaştırma olanağına kavuşmuştu. Böylece Dolar dünya piyasalarında İngiliz hakimiyetini yakalamış, hatta onu geride bırakmış bir konuma gelmiş oldu. ABD'nin para hakimiyeti 1913'te Federal Rezerv Sistemi ile de tam bir denetim altına alınmış oluyordu.

İkinci Paylaşım Savaşı ise, Amerika Birleşik Devletleri'ne çok daha büyük olanaklar sağladı. 1944'de ünlü Bretton-Woods konferansı ve bunun sonucunda kurulan Dünya Bankası ve IMF (Uluslararası Para Fonu), dünya para sistemi ve hareketleri üzerinde Amerika Birleşik Devletleri'nin hakimiyetini pekiştiren önemli araçlar olarak ortaya çıktı. İkinci Paylaşım Savaşı'nı izileyen dönemde ABD'nin altın rezervleri, dünya altın rezervlerinin %70'i gibi çok yüksek bir düzeye çıktı. Genişleyen iç taleple beslenen Amerikan ekonomisi Sovyetler ekonomisinin yaklaşık üç katına, çoğu Avrupa ekonomileri toplamının da üzerine çıktı.

Amerikan ekonomisinin dünya konjonktüründen yararlanarak geliştiği dönemde, içte güçlü bir yapıya kavuşmasında, başlangıcı 1890'lara dek uzanan Sherman Antitröst Yasası'nın da büyük rolü olduğu açıktır.

Dünya kapitalizminin gelişme çizgisinde görüldüğü gibi, Amerika birleşik Devletleri ekonomisinin dünya kapitalizmine hakim olmasında da sitemin iç dinamiklerinden çok, işadamları ve siyasetçilerin arkaplan çalışmalarının ve dayatmalarının çok büyük ve önemli bir rolü olmuştur. Çoğu zaman tartışma ve analizlerde öne çıkmayan ya da çıkartılmayan yarı-gizli arkaplan konferanslarının ilki 1941 Dış İlişkiler Konseyi'dir (The Council of Foreign Relations). Dış İlişkiler Konseyi'nin temel amacı, "Amerikan finans ve sanayi sermayesinin ihtiyacı olan materyalleri mümkün olan en az stress ve zahmetle elde edebilmek için gerekli ekonomik ve askeri hakimiyetin tüm dünyada kurulması..." olarak ifade edilmiştir.

KAPİTALİST MERKEZLERİN DENETİMİ

1944 Breton Woods Konferansı'nın ve Dünya Bankası ve IMF'nin de temelini oluşturan Dış İlişkiler Komisyonu'nu, Avrupa'nın gelişmesi ile 1954 yılında Bilderberg Komisyonu, Japonya'nın ekonomik güç olarak ortaya çıkması ile de 1973 yılında Üçlü Komisyon (Trilateral Commission) izlemiştir. Dış İlişkiler Konseyi'nin ABD'nin dünya kapitalizmi üzerinde hakimiyet kurma aracı olması yanında, Bilderberg Komisyonu ve Üçlü Komisyon'la da bu hakimiyet pekiştirilmeye ve kapitalist merkezlerin denetiminin sağlanmasına yönelik amaç güdülmüş oldu.

1929 Krizi atlatıldıktan sonra İkinci Paylaşım Savaşını izleyen dönemde oluşan iki kutuplu dünyada kapitalist cephenin hakimiyeti böylece ABD'nin eline geçti ve bu dev ekonominin dolar gücü ile dünyayı kuşatması, çeşitli yerel çatışmalarla giderek güçlendi. ABD'nin NATO'yu destekleme vb. nedenlerle dış ülkelere akıttığı doların uluslararası muteber ödeme gücü konumuna ulaşması, ABD'ye dış alemden faizsiz kredi olanağı sağlamaya yaradı. 1950 Kore Savaşı, sonraları yaşanan Vietman Savaşı, binlerce insanın hayatına malolmasına karşın, tüm kapitalist dünyaya ve ABD ekonomisine önemli kazançlar sağladı.

1950'lerden sonraki performansa bir göz attığımızda, bu dev ekonominin yavaş da olsa, olumsuz sinyaller vermeye başladığını görürüz.

s6-somer-tablo1

Görülüyor ki, ABD ekonomisinde işsizlik giderek büyümekte, buna karşın yıllık büyüme oranları dev bir ekonomi için olumlu olarak kabul ediliyor olabilmekle beraber, durağan ve gerileyen bir trend içinde seyretmektedir. Enflasyon oranları ise, her an yükseliş yönünde kıpırdanmaya hazır bir seyir göstermektedir.

Bilindiği gibi, kapitalist ekonomiler durağan koşullarda hızlı birikim gerçekleştiremezler. Hızlı birikim ve verimliliğin yükseltilmesi için harp, kriz vb. gibi sosyo-ekonomik şiddetli şoklara gereksinme vardır. ABD ekonomisi Vietnam Savaşı'nı izleyen dönemdeki görece durağan seyrini, 1970'lerin sonunda FED Başkanı Dr. Volcar'ın uygulamaya koyduğu "para programı" ile aşmaya çalıştı ve bunu da başardı. Bu program çerçevesinde, hazine kaynak ihtiyacını piyasadan karşılamaya itildi. Böylece dolar üzerindeki faiz haddi yükseldi ve Batı dünyasının birikimleri ABD'ye aktı. Bu kaynaklar oldukça akılcı bir yöntemle ekonominin teknolojik düzeyinin yükseltilmesinde kullanıldı ve ABD ekonomisi Japon teknolojisine üstünlük kazandı. Benzer şekilde, Körfez Savaşı da, Kore Savaşı ve Vietnam Savaşı'nı andırır biçimde, ABD ekonomisine ivme kazandırdı. Tüm bu şoklar yanında, 1974 ve 1976 petrol şokları ile de, ABD ekonomisi, petrol rezervleri kısıtlı olan Avrupa ve özellikle de petrol rezervine sahip olmayan Japon ekonomileri karşısında önemli bir avantaj sağladı.

SARSINTI SİNYALLERİ

Soğuk Savaş'ın sona ermesi ile fiilen tek kutuplu bir dünyaya geçildiği ve finansal hareketlerin yoğunlaştığı dönemde ABD hem büyük iç pazarının, hem de güçlü doların etkisi ile gerek üretici sermayenin, gerekse finansal sermayenin güvenli ilgi odağı haline geldi. Ancak tüm bu gelişmeler kendi dinamiği içinde çelişkilerini ve çatışmalarını da yaratmaya başladı. Avrupa merkezli protesto, tek kutuplu dünya görüşüne karşı çıkmaya ve "Washinton Konsensüsü"nü sarsmaya başladı. Amerikan ekonomisinin başat konumunu sorgulamaya yönelen bu hareket, ABD ekonomisine karşı direnç göstermeye yöneldi.

ABD ekonomisinin gücünü sarsan ikinci gelişme, küreselleşen dünyada gündeme gelen bumerang etkisidir. ABD ekonomisi merkeze kaynak çekerek çevreyi değersizleştirdikçe, değişen ticaret hacmi ve sermaye hareketlerine bağlı olarak kendisi de etkilenmeye başladı. Bu durum, küreselleşme olgusuna, çevresel konumlu ekonomilerin denetimlerinin de ithaline neden oldu. G-7'ler ve sonradan oluşturulan G-8'lerin G-20'ler olarak genişletilmesinin başka nedenleri yanında bir nedeni de birbiri ile ilişki içinde bulunan tüm ekonomilerin denetimlerinde bir tür hakimiyet ve denetim oluşturarak, merkez ekonomilerin olası zararlarını en alt düzeye çekmektir.

Kuşkusuz, ABD ekonomisi kapitalizmin iç dinamik ve çelişkilerini de bünyesinde taşıyarak daralan kâr hadleri, yükselen işsizlik ve kıpırdayan enflasyon tehlikesi ile karşı karşıya bulunmaktadır. Bunun en tipik sinyalini teknoloji hisselerinin değerlerini veren Nasdag değerlerindeki 2000 yılında yaşanan ve % 50'lere varan gerilemedir. Diğer taraftan, büyüme oranlarına baktığımızda da son on yılda hemen hemen kesintisiz büyüyen ABD ekonomisinde bir gerileme olduğunu ve önümüzdeki yılda büyüme oranının, son on yılın en düşük seviyesi olan %2,5 gibi düşük bir orana gerileyeceğinin beklendiğini görmekteyiz. Avrupa'da %8-10 arasında seyreden işsizlik, ABD'de daha düşük olmakla beraber, orada da yükselme eğilimi göstermektedir.

BUMERANG ETKİSİ

Kapitalist dünyanın krizi şimdilik en zayıf olarak ABD'de hissediliyor olmakla beraber, borsadaki olumsuz hareketlenmeler ekonominin üretici alanda gerilemesinin de ilk sinyalleridir. Bu olumsuz gelişmeler, teknolojinin de ilerlemesi sonucunda hızla yükselen işsizlik, gelir dağılımı bozukluğu ve enflasyonist baskıyı gündeme getirmektedir. Dünya bankası ve IMF politikalarına olduğu kadar, finansal akımların günümüzde ulaşmış olduğu olağanüstü büyük boyutlara yöneltilen eleştiriler, denetimden çıkma ve savrulma eğilimine girmiş olan kapitalizmin gidişini denetleme ve işsizlik, enflasyon ve gelir dağılımı sorunlarına bazı çözümler bulmaya yönelik görülmektedir. Ancak, kısa dönemde, bazı alanlarda ve kısmi olarak belki bazı iyileştirme önlemleri alınıyor olabilmekle beraber, kapitalizmin uzun dalgalarının kendi kurallarını etkili kılacağı, verdiği sinyallerden de anlaşılmaktadır.  

ABD ekonomisi, gerek ulaşmış olduğu yüksek teknoloji ve üretim düzeyi, gerek tüm dünyaya yaymış olduğu emperyalist antenleri ile halen günümüzün, kuşkusuz, en güçlü ve ileri ekonomisidir. Ancak, kapitalist sömürü sonucunda çevrenin yoksullaştırılmasının merkez üzerinde oluşturacağı bumerang etkisi yanında, kapitalist üretim ilişkisinin iç dinamik ve çelişkilerinin merkezde oluşturacağı sıkıntıların sinyalleri menkul değerler piyasasında görülmeye başlamış bulunmaktadır. Doğal olarak, kapitalizm, sömürü gücü yanında, manevra gücünü de kullanarak, sorunların merkeze taşınmasını sonuna dek engellemeye çalışacaktır.

Milliyetçilik ve emperyalizm

I

Herkesin bildiği gibi, bir emperyalist milliyetçilik var, bir de anti-emperyalist milliyetçilik ve gene herkesin bildiği gibi, bunları aynı torbaya koymamak gerekiyor. Evet ama gerçeklikte anti-emperyalist milliyetçiliğe de emperyalist ya da en azından alt-emperyalist olabilme olanağından yoksun milliyetçilerden başka kimse soyunmuyor. Şundan ki, aslında emperyalist milliyetçilik ile anti-emperyalist milliyetçilik arasında çelişme değil karşıtlık bulunuyor ve bu karşıtların birliğini de anti-komünizm ya da faşizm temellendiriyor. Zaten faşizm de son çözümlemede anti-komünizmden başka bir şeye dayanmıyor1. Ancak anti-emperyalist milliyetçiliğin anti-komünizmi, kaynağını milliyetçilikten alan nesnel bir eğilim olarak, faşizm gibi belirtik bir eğilim değil ama genellikle örtük bir eğilim oluşturuyor ve bu örtük eğilim, kendisiyle çelişiyormuş gibi görünen ve gerçeklikte anti- emperyalist milliyetçilikten başka da bir şey olmayan Üçüncü Dünya sosyalizmleri gibi kimi yönelimleri, hiç değilse bir süre, bağrında taşıyabiliyor.

Şimdi sıkı durun: Leninist ulusal demokratik devrim teori ve taktiği ile bu teori ve taktiğin değişik yerel ve ulusal bağlamlar çerçevesinde dışsallaşan çeşitli türevlerinin ortak içeriğini de işte bu anti-emperyalist milliyetçilik oluşturuyor

II

Son yazılarından birinde Lenin, Az Olsun Öz Olsun başlıklı makalesinde (2 Mart 1923), “Karşı-devrimci Batı ile devrimci ve milliyetçi Doğu” arasında çarpıcı bir ayrım yapıyor. Lenin’e göre “devrimci ve milliyetçi Doğu”yu, örneğin “Doğu halkları komünist örgütlerinin II. Rusya Kongresi”ne katılan ve “Doğu’nun Müslüman örgütlerini temsil eden komünist yoldaşlar” simgeliyor. Bu “yoldaşlar” arasında yer alanların en etkinlerinden biri olan Sultan Galiyev, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından ve uzun unutuluş yıllarından sonra, Asya’da Sovyetler Birliği’nin “boşluğunu doldurmak” isteyen çevrelerin de etkisiyle, yeni bir güncellik kazanıyor.

Ama “karşı-devrimci Batı ile devrimci ve milliyetçi Doğu” arasındaki ayrıma Lenin o kadar da kolay gelmiyor. Çağdaş İtalyan Marksist Lelio Basso, Emperyalizm Kuramı ve Lenin2 başlıklı makalesinin sonunda Lenin’in bu ayrıma nasıl geldiğini de anlatıyor.

Lelio Basso’nun anımsattığı gibi Lenin, Ekim Devrimi’nden sonra aslında Batı’ya, özellikle o sıralarda Rusya’yı çok andıran Almanya’ya yöneliyor. Ancak 1918 ilkbaharından başlayarak Almanya’da devrimci hareketin yenilgi belirtilerinin açıkça ortaya çıktığı da görülüyor. Alman devrimi sosyal-demokrat hükümet tarafından ustaca engelleniyor ve Ocak 1919’da sosyal demokratların bile isteye kışkırttığı Spartakist hareketler, aralarında Rosa Luxemburg ile Karl Liebknecht’in de bulunduğu en iyi devrimcilerin kıyımıyla sonuçlanıyor. Lenin daha bir zaman tek kurtuluş yolunu Batı’daki bir devrimde görmeyi sürdürüyorsa da, bu umutlar kısa sürede yıkılıyor. Ama bu umutlar uçup giderken Lenin, devrim ateşini sömürge ve yarı-sömürge Doğu’da körüklemek için elinden geleni yaparak, olağanüstü bir stratejik yetenek ve siyasal uyanıklık gösteriyor.

Gerçi Lenin sömürge ve yarı-sömürge Doğu’daki devrimci hareketlerle daha önce de ilgileniyor. Ancak o zaman bu hareketlerle Lenin, 1919’dan başlayarak olduğu gibi henüz bir emperyalizm çözümlemesi çerçevesinde değil, ama daha çok Rus imparatorluğunun sınır bölgelerinde, Rus imparatorluğunun köylüleri ve ulusal azınlıkları yanında, işçi sınıfıyla birlikte savaşım verebilecek bir bağlaşık daha aramak gibi taktik bir açıdan ilgileniyor. Lenin’in Birinci Dünya Savaşından önceki yılların en anlamlı tarihsel olaylarından biri olan Meksika köylü devrimiyle ilgilenmemesi, azgelişmiş ülkelerin ve bu ülkelerdeki sömürülen ve emperyalist kapitalizmin etkisinden çok büyük zarar gören köylü yığınların devrimci olanakları üzerine genel bir vizyonun henüz söz konusu olmadığını gösteriyor.

Birinci Dünya Savaşı’na kadar Lenin’in Asya’daki “burjuva” devrimlere karşı gösterdiği ilgi, yinelemek gerekirse, sömürgeci ülkelerin kapitalizmine karşı savaşımda olanaklı bir bağlaşığa karşı gösterilen taktik bir ilgi niteliği taşıyor. Ama Ekim Devrimi’nin zaferinden sonra ve yeni bir emperyalizm çözümlemesi çerçevesinde bu taktik ilgi, Doğu halkları içindeki olanaklı devrimci gelişmeler karşısındaki stratejik bir ilgiye dönüşüyor. Devrimin Batı’daki yayılma umutları yitip gittikten sonra ya da yitip gitmek üzereyken Lenin ve III. Enternasyonal, Doğu halklarına yöneliyor.

Doğu halkları komünist örgütlerinin (ya da Lenin’in deyişiyle: “Doğu’nun müslüman örgütlerini temsil eden komünist yoldaşların”) II. Rusya Kongresi’ne sunduğu raporda (22 Kasım 1919) Lenin, şöyle diyor: “Düzeyleri ne olursa olsun emekçi yığınların devrimci etkinliklerini uyarmak, girişkenlik göstermelerine ve örgütlenmelerine yol açmak ereğiyle en ileri ülkeler komünistlerine yönelik gerçek komünist öğretiyi her halkın dilinde anlatmak, gecikmeden yerine getirilmeleri gereken pratik görevleri hemen yerine getirmek ve ortak savaşımda öteki ülkeler proleterleriyle birleşmek gerekiyor.”

Komünist Enternasyonalin II. Kongresi için Lenin’in kaleme aldığı “Ulusal ve sömürgesel sorunlar üzerine tezlerin ilk taslağı”nda bu konu, bir kez daha ele alınıyor (Haziran-Temmuz 1920):

“Öyleyse şu anda yalnızca çeşitli uluslar emekçilerinin birbirine yaklaşmasını kabul ve ilan etmekle yetinilemez, ayrıca bütün ulusal ve sömürgesel kurtuluş hareketlerinin Sovyetler Rusyası ile en sıkı birliği gerçekleştirmelerine yönelik bir siyaset izlemek ve bu birliğin biçimlerini, her ülke proleteryası içindeki komünist hareketin ya da geri ülkeler ve geri milliyetler işçi ve köylülerinin burjuva demokratik kurtuluş hareketinin gelişme sürecine göre belirlemek de gerekiyor.”

Böylece Asya’nın burjuva devrimlerine karşı daha önce gösterilen taktik ilgi, bundan böyle 1915-16’da emperyalizm üzerine yazılan kitapta dile getirilen ve dünyanın sömüren ve sömürülen ülkeler olarak bölündüğünü olumlayan düşünceye doğrudan doğruya bağlanan yeni bir stratejik perspektif içinde emperyalizm ve sonuçları vizyonuyla birleşiyor.

“Uluslararası durum ve Komünist Enternasyonal’in görevleri” üzerine 19 Temmuz 1920’de Komünist Enternasyonal’in II. Kongresi’ne sunulan ve emperyalist savaşın bağımlı halkları dünya tarihinin içine soktuğunu; bu ülkelerde sovyetlerin, ama işçi sovyetlerin değil köylü sovyetlerin ya da emekçiler sovyetlerinin olanaklı olduğunu olumlayan rapor üzerineyse Lelio Basso, makalesini bu raporun Kapitalizmin Son Aşaması Emperyalizm başlıklı kitaba eklenen ve söz konusu makalenin yazıldığı 1970’li yıllarda bile dahi devrim stratejinin değerini ortaya koyan bir güncellik taşıyan son derece özgün ve kahince bir bölüm oluşturabileceğini söyleyerek bitiriyor.

III

Ancak Lenin’in Emperyalizm’ine Lelio Basso’nun son bir bölüm olarak eklemek istediği raporun içeriği de, söz konusu yapıtın öteki bölümleri ile birlikte, yapıtta çözümlenen “ulusal emperyalizm” aşamasının kendisi gibi aşılmış bulunuyor. Lelio Basso’nun övgüsü, en fazla Sovyet deneyiminin trajik sonu ve Soğuk Savaş döneminin kapanması ile sınırlı görünüyor. “Ulusal emperyalizm”in yerini, deyim yerindeyse “küresel emperyalizm” aşamasının başlangıcına bırakması süreci, Leninist aşamadan sonra Marksizm’in yeni bir gelişme aşamasına geçiş zorunluluğuna yol açıyor. “Ulusal Emperyalizm’in karşısına Lenin’in, II. Enternasyonal Marksizmi’nden sonra Marksizm’in yeni bir gelişme aşamasını oluşturan “Marksizm Leninizm”i çıkarması gibi, günümüzde de “küresel emperyalizm”in karşısına Marksizm’in yeni bir gelişme aşamasını çıkarmak gerekiyor. Çünkü küresel Sermaye, küresel Emeği “motive” ediyor; küresel kapitalizm, küresel sosyalizme yol açıyor. “Ulusal emperyalizm” döneminin “tek ülkede sosyalizm”e yol açması gibi, küresel kapitalizmin de “küresel sosyalizm”e yol açması kaçınılmaz görünüyor.

Ulusal tekelci sermayelerin uluslararası tekelci sermayelere göre daha belirleyici bir nitelik taşı- dığı emperyalizm aşamasına “ulusal emperyalizm”; küresel sermayelerin belirleyici bir nitelik taşımaya başladığı kapitalizm aşamasına, bu aşama da emperyalist bir nitelik taşıyacağı süre boyunca, “küresel emperyalizm” diyorum.

Ama küreselleşme süreci boyunca küresel sermaye tekelci sermayenin yeni bir biçimini mi, yoksa onun dolaysız anti-tezini mi oluşturuyor? Küreselleşmenin emperyalist küreselleşme (“küresel emperyalizm”) olarak sürmesi ya da post-emperyalist küreselleşme (“küresel anti-emperyalizm”) aşamasına dönüşmesi, emperyalist küreselleşme ile başlamanın kaçınılmazlığı sonucu, yepyeni birer sınıfsal içerik kazanmaya başlayan Emek ile Sermaye arasındaki küresel sınıflar savaşımına bağlı görünüyor. Ve küresel anti-emperyalizmin her türlü milliyetçilikten de arınması gerekiyor.

IV

Anti-emperyalist milliyetçiliğin Ekim Devrimi’ni hemen izleyen kahramanlık döneminde, Sovyet sosyalizminin anti-emperyalist milliyetçi çevrelerden, örneğin Sultan Galiyev ve çevresinden başlayarak yol açtığı düş kırıklıkları, antiemperyalist milliyetçiliğe dayanan Üçüncü Dünya sosyalizmine, giderek genişleyen bir katılım ve saygınlık sağlıyor. Söz konusu düş kırıklıkları sonucu, Galiyev’e göre “Sömürgeler Enternasyonali”ni simgeleyen ve “proleter halklar”dan oluşan Turan Federatif Sosyalist Cumhuriyeti, “proleter” bileşimi gereği, içinde sınıflar savaşımının söz konusu olamayacağı, ama başta bu halkları yönetmeye kalkışan Sovyetler Birliği’ne karşı olmak üzere, “Sömürgeler Enternasyonali” dışında kalan öteki Batılı, dolayısıyla sömürgeci uluslara karşı sınıf savaşımına girişmesi gereken bir “sosyalist cumhuriyet” olarak tasarlanıyor. Sözü geçen “proleter uluslar” mitosunu, İtalyan proleteryasının sınıf savaşımını bastırmak, emperyalist saldırı savaşlarına kılıf hazırlamak amacıyla, örneğin faşist İtalya da benimsiyor.

Ancak milliyetçi anti-emperyalizmin, uğrakları arasında kimi derece farkları bulunan karmaşık bir süreç oluşturduğunu da unutmamak gerekiyor. Örneğin Kemalist hareketin Lenin döneminde “anti-emperyalist”, Stalin döneminde ise “faşist” bir hareket olarak değerlendirilmesini, katıksız milliyetçi anti-emperyalist bir nitelik taşıyan söz konusu hareketin iki farklı uğrağı arasındaki derece farkının değerlendirilmesine değil de, Lenin ile Stalin arasındaki nitelik farkına bağlayanlar da görülüyor. Bu konuda “meraklısı için” düştüğü notlardan birinde Attila İlhan, okurlarına şöyle bir “tanıklık” da sunuyor:

“Yıldız Sertel’den bir “tanıklık” daha: 1960’lı yıllarda Moskova’da Asya halkları üzerinde çalı şırken, hocası Prof. Anatol Filipoviç Miller ona demiş ki: ...Lenin zamanında Türk devrimi’ne anti-emperyalist bir burjuva devrimi olarak bakılıyordu; anti-emperyalist niteliğinden ötürü, Mustafa Kemal ve Ankara Hükümeti destekleniyordu: iyi bir dostluk kurulmuştu. Stalin zamanında ise Kemalizm “faşizm” olarak nitelendirildi; onu öven bilginler ve diplomatlar aforoz edildi. Ben de çok uzun süre ne ders verebildim, ne de kitaplar yayımlayabildim: taaa Huruşçof döneminde Stalin’in cinayetleri meydana çıkıncaya kadar...”3

Galiyevizm, Kemalizm ve benzeri hareketlerin “faşizm” olarak nitelenmesi, aslında bu hareketlere olduğu kadar faşizme de bir haksızlık oluşturuyor. Bu yazının başında da faşizmden söz edilmiş olması, burada faşizme ikinci bir yaklaşım yapılmasını gerektiriyor. Aslında iç dinamiklerin yol açtığı organik sosyalist hareketlerin olanaksız olduğu koşullarda, organik bir faşist hareket de olanaksız bir nitelik taşıyor. Zaten böyle olduğu içindir ki faşizm, son çözümlemede anti-komünizme dayanıyor. Çağdaş bir kategori olarak faşizm, sosyalizme ve komünizmin anası saydığı liberalizme karşı tekelci kapitalizmin meydan okumasını oluşturuyor.

Üçüncü Dünya’da gerçek bir sosyalizmin de, gerçek bir faşizmin de olanaksızlığı, demokrasinin olanaklılığı anlamına gelmiyor. Peki dünyamızın geri kalanıyla bütünleşmedikçe, bu olanaksızlıklar dünyasında ne oluyor? Görünüşe bakılırsa, Düşkünler Yurdunda sefilleri oynayan o özüne yabancılaşmış Doğu despotizminin çağdışı değişkelerinin ardışık sergilenmelerinden başka bir şey olmuyor.

1) Roger Bourderon, Faşizm, İdeoloji ve Uygulamalar, Onur Yayınları, Ankara, 1989 (Özellikle Bkz. "İlkesel bir Anti-Marksizm" başlıklı paragraf, s. 39-44)
2) Bkz. Lenin, Kapitalizmin Son Aşaması Emperyalizm, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, Ankara, 1998 içinde ek-2, s. 161-166.
3) Attilâ İlhan, Sultan Galiyef, Avrasya'da Dolaşan Hayalet, Bilgi Yayınevi, Ankara, 2000, s. 248: "Meraklısı için notlar, 2".

Beleşçiler ve solcular

Kapitalist sistem ülkeleri otuz yıl önce içine girdikleri enflasyon hastalığından zaman içinde bir bir kurtuldular, Türkiye kurtulamadı. Şimdi o da son hamlesini yapıyor, enflasyondan kurtulmak istiyor.

Bu hamle, öteki kapitalist ülkelerde kolay olmadı ki Türkiye’de olsun. Sınıf mücadelesini her halükarda körükleyen bir kapitalist hamle bu.

Sınıf mücadelesini körüklemesinin iki nedeni var. Bu iki nedeni ayırdetmek bilhassa sol siyaset açısından önem taşıyor.

Birinci neden, yönetici kapitalist sınıfın enflasyondan kurtulmayı “tüketimi kısma” ve bunu yaparken sermaye birikimini artırma projesi olarak ele almasıdır. Tüketim, kitleler yoksullaştırılarak kısılabilir ancak. Enflasyonla mücadele programlarının sınıf mücadelesini tahrik etmesi bundandır.

İkinci neden, enflasyonla mücadelenin, enflasyonun yarattığı ve katmanlaştırdığı bir kapitalist sınıfı da karşısına almasıdır.

Bu iki ayrı neden hayatta ve siyasette iki ayrı nitelikte kavganın nedeni olmaktadır. Kavganın biri kapitalistler, biri de emekçilerle kapitalist sınıf arasında.

Türkiye, enflasyonla mücadelenin henüz ilk safhasında olduğu ve ilk şoklarını yaşamakta olduğu için, kim neyin kavgasını veriyor, karıştırılmaktadır.

İki kavga düzleminin karıştırılması kapitalist sınıfın işine gelir. Emekçi sınıfların hakkından gelirken, kendi içindeki ayıklamayı da gerçekleştirmiş olur.

Kapitalistlerin kendi aralarındaki kavga ile emekçilerin kapitalist sınıfla kavgasını karıştırmak sol siyasete zarar verir, onun açık, anlaşılır siyaset üretmesini engeller.

Bu genel geçer olgular Türkiye’de bugün aynen mevcuttur. Temizel-Tantan-Sezer... Bunlar “temiz toplum” diye tutturulmuş bir yalanın sembolleriymiş gibi icrai faaliyet göstermektedirler. Yok bilmem ne operasyonları düzenlenerek güya hırsız yakalanmaktadır.

Buna DYP muhalefeti de arka çıkmaktadır. Çünkü o da iktidar dışı kaldığı zamandan beri “Türkiye’de hırsız var!” diye bağırmaktadır.

Bu kavga, kapitalist sınıfın kendi içinde bir arınmasıdır, hırsızlardan arınması değil. Bunun demokrasiyle de, normalleşmeyle de bir ilgisi yoktur. Bu kavga, öteki kavgayı unutturmaktadır. Emekçilerin kapitalist sınıfla olan kavgası gürültüye gitmektedir.

Öyle gitmektedir ki, yılların suskun ve hareketsiz emekçileri 1 Aralık 2000 günü bir ücret ve hak direnişi yaptılar ve buna 1 milyon emekçi katıldı. Bu eylem, kapitalist sınıf ile emekçiler arasındaki kavganın ilk görünür kitlesel kıvılcımıydı. Büyüyebilecekti.

Ama büyümedi. Tersine, geriledi, sönümlendi, konuşulmaz oldu. Çünkü kendini toplumsal gündeme sabun köpüğü misali sokmak yetmez. Gündeme nasıl girilmişse ordan öyle çıkılır. Kalıcı ve belirleyici olabilmek için ortada bir sol siyasetin bulunması ve emekçi sınıf hareketine yön vermesi şarttır. Türkiye’de bu yoktur.

Türkiye’de solcu mu yoktur ki sol siyaset de yoktur?

Olmaz mı? Türkiye’de solcu vardı r da sol siyaset, solun kendine kimin ve niçin ihtiyacı olduğunu unutmuş olması nedeniyle, yoktur.

Solun kendine, kendi bağımsız hedefine ve buna hizmet edecek bağımsız siyaset konseptine gereksinmesi vardır. Bu da ancak emekçi sınıflarla kapitalist sınıf arasındaki kavga baz alındığında oluşabilen bir şeydir. Sınıf unutulursa, solculuk da unutulur. Varmış gibi yapılır.

Sol bugün Türkiye’de henüz, kendini kendi “bağımsız” “evren”inde yeniden kuramamışken, evrenini genişletme gayreti içine girmenin problemlerini yaşamaktadır.

Kendi bağımsız evreninden yoksun solun sağa sola yönelerek gücünü çoğaltmasına olanak yoktur. Şu sıra sola hakim olan, gücümü artırmak ve siyasetin gündeminde yer alabilmek için kiminle, nerede, nasıl birleşirim düşüncesidir. Bu bir yanlış arayıştır.

Bugünkü tarihsel koşullarda solun atışları elbette uzağa düşmez. En genelinde demokrasi içinde kalır. Ama böyledir diye solun özgün işlevi ortadan kalkmaz. Sol kendi özgün çizgisini ortaya çıkarmadıkça, demokrasi falan da olmayacağı gün gibi ortadadır.

Herkes demokrasi istiyor, fakat gereğini yapmıyor. Beleşten demokrasiyi isteyen isteyene. Olmaması bundan. Mücadeleyi göze almadıkça demokrasi kimlerle ve nası l gelir?

Devletin derin kanallarından bir bildiri, bir muhtıra, biraz itiraz yükselince, demokrasi beleşçileri paniğe kapılıyorlar. Tam Avrupa’nın içine girip demokrasiyi kazanacakken askerler, gizli odaklar taş koyuyorlar diye hayıflanıyorlar. Peki gereği ne ise onu yap. Hayır, öyle bir vecibesi yok. O halde sırtında yumurta küfesi yok.

Demokrasi için gerçek mücadele bu nedenle sola düşüyor. Sol bu mücadeleyi elbette kendi özgün konumundan ve kendisi için verir; demokrasi isteyip de bunun gereği nedir bilmeyenler için değil. Öyle olunca da, solun vereceği demokrasi mücadelesinin niteliği değişik olur. Sınıf üzerine temellenir. Sınıfın ufkunca derinlik kazanır. Solun daha ütopik olan hedeflerine bağlanır. Gerçek bir demokratik içerik taşır.

Bu, demokratlara gitmekle, demokratlaşmakla, yolunu onlarınkiyle birleştirmekle olacak iş değildir. Bu ayrıca, rastgele güç birleştirmek de değildir. Bu kavrandığı zaman sol, bu mücadeleyi tek başına kazanamayacağını bildiği için, kimlerle nasıl güç birleştireceğini de bilecektir.

Ama önce, sol kimdir, nedir, onu görelim.

1 Aralık ve sonrası

1 Aralık’ta bir milyon emekçi ya meydanlara çıkmıştı ya da işyerinde direnişteydi. Emek Platformu çerçevesinde, emek hareketinin hemen bütün eğilimlerinin hükümetin IMF buyruklu politikalarını protestosuydu bu. Üstelik sosyalistlerle, gençlerle yanyana, omuz omuza. Hücre tipi ya da F-tipi cezaevi modeline karşı “ölüm orucu” ile direnen tutuklu devrimcilerin analarıyla, yakınlarıyla içiçe. Bu tablo neyi gösteriyordu? Sınıf mücadelesiyle demokrasi mücadelesinin, iktisadi temelli mücadele ile politik mücadelenin içiçe geçtiğini.

Gerçi sendikalar bu bilinçle hareket etmemişlerdi ama, fiilen durum buydu: sosyalistlerin özlemini çektiği bir tablo. Çünkü sınıf temelli politik mücadele, ancak böyle bir organik bütünlüğe dayandığında gerçeklik kazanabilir. Sermaye ve onun politik-ideolojik temsilcileri ve iktidarı açısından asıl tehlike de budur. Tabloyu böyle okuduğumuz zaman, neden onun bir an olarak kaldığını, zamana yayılamadığını da kavrayabiliriz.

Küreselleşme süreci, Yeni Dünya Düzeni, yeni ekonomi, bilgi çağı, iletişim devrimi gibi parlak adlandırmaların gerisinde sermayenin tepkisiz bir toplum yaratmayı hedefleyen ideolojik saldırısıyla eşzamanlı işliyor. Semayenin küreselleşmesinin olmazsa olmaz koşullarından biri de bu çünkü. Halkları köleleştirmek, köle ruhlu insanlar yaratmak. Medyaya biçilen öncelikli rol de bu. Promosyonlarla, altına ve paraya endeksli TV yarışmalarıyla, yoksullaştırılan kitlelerin beyinleri ele geçirilecek; gençlik, ya bilgisayar oyunlarının tutsağı haline getirilecek, ya da ezbere dayalı, bireyci ve rekabetçi bir eğitim sistemiyle ülkesinin, halkının, insanlığın sorunlarına yabancılaştırılacak. İnsanın toplumsal varoluşunun temeli olan iletişim yok edilecek. Ve sadece belirlenen sınırlar içinde, dayatılan algılama ve kavrama biçimiyle “düşünce” üretilecek. Böylece demokrasinin altı oyulacak ve birey, sermaye imparotorluğuna “uyruk” edilecek.

Yaşanan budur. Kayıtsızlık sorgulamanın, insanca duyarlılığın yerini çoktan almış, yürekleri yapışkan bir kir gibi sarmıştır. İnsanlar, “iletişim çağı”nda iletişimin nasıl olup da bu kadar tükendiğini dahi düşünemez hale getirilmişlerdir. Denetim içselleşerek özdenetim halini almıştır. Yabancılaşma hiç bir zaman bu kadar gözle görülür hale gelmemişti. Tabii, görenler için.

Bu da yetmez. Yoksulluğun ve yoksunluğun kitleselleştiği bir süreçte suç ve ceza sistemi de değiştirilmeliydi. Değiştiriliyor da. Tüm halkı, halkın tüm kaynaklarını soyup soğana çevirmenin adı “serbest ticaretin savunulması”dır. Çalışanların geçim kaynaklarını ellerinden almak da “küçültme” ve “rasyonelleştirme”. Küçük yatırımcının borsadaki yedi milyar dolarını bir gecede uçurmak ise, şunun bunun verdiğ “kötü not” ya da kriz oluyor. Bunların hiç biri cezalandırılabilir suçlar arasında sayılmaz. Suç alt sınıflarla özdeşleştirilmelidir. Yeni dünya düzeninin cezaevleri modeli, “F” tipi hücreler gündeme bu mantıkla getirildi. Çoğu solcunun aklını çelen “demokratikleşmenin evrensel standartları“ bunu da içeriyor. “Bu kişiliksizleştirme ve tecrit, ikinci bir cezadır” şeklindeki tepkiler önce yankı bulmadı. Direniş ancak içerdekilerin ölüm orucu ile kamuoyunda olay oldu. Sonunda “adalet” dağıtan bakanın F tipi cezaevlerine sevki “ertelediğini” açıklaması yla birlikte, Başbakanın da belirttiği gibi, düğmeye basıldı. Gerisini hep biliyoruz. F tipleri fiilen açıldı. Mesaj açıktı: devletin “şefkati” bundan böyle, böyle tecelli edecekti. Toplumun sessiz çoğunlu- ğu, büyük ozanın dizesindeki o “büyük insanlık”, timsah gözyaşlarını bile esirgendi katledilenlerden.

Zamanlama ilginçti. 1 Aralık eyleminin geleceği kuşatan potansiyeli yok edilmişti. 19 Aralık perdesi 1 Aralığın üzerine inmişti. Ne demişti ozan: “Yarını bugünden kuracaksın!” Onlar “yarın”ın tomurcuklarını bugünden biçiyorlar.

AB ile Katılım Ortaklığı Belgesi üzerinde ortaya çıkan anlaşmazlık giderilmiş, göstermelik Kara Çarşamba krizi yeni özelleştirmelerin, yeni vergi ve zam kararlarının gerekçesi yapılmıştı. 2001 bütçesinde silhlanmaya ayrılan büyük pay sessiz sedasız geçirildi. İnsan hakları ve demokrasinin “kalesi” olarak gösterilen AB’nin İnsan Hakları Komisyonu, F tipi üzerine raporu ile operasyonun onay makamı oldu.

Hazırlıkların bir yıl önceden yapıldığı bilgisi, medyanın operasyon haberlerini veriş biçimindeki tıpatıp benzerlikler, tüm gelişmelerle birlikte ele alındığında, ekonomik programın toplumu sindirme ayağının da titizlikle hazırlandığını göstermektedir. Yaratılan gerilim ortamıyla, sol muhalefete gözdağı verilmiş, tüm muhalefet odaklarına yönelik yıldırma politikaları yürürlüğe konmuştur. Aydınları, meslek odalarını, Baroyu harekete geçiren, protesto eylemlerinin başını çeken sosyalist solun en büyük partisi iç çekişmelerin girdabına sürüklenmiştir. Tehlikenin ne kadar farkında olduğumuzun göstergesidir bu.

Bu yaşananlar neyi gösteriyor? Küresel sermayenin, yerli işbirlikçileri eliyle ulus-devleti salt baskı aygıtı işlevini görecek “Bekçi Devlet” olarak biçimlendirmeye çalıştığını. F-tipini bu doğrultuda ideolojik ve politik bir saldırı olarak anlamaktan çok, bir insan hakları sorunu olarak kavramalarından belli ki sendikalar, tüm emek örgütleri, sol partiler, sürecine yazık ki böyle okumuyorlar. Asıl tehlike bu! Devletin, kendisinin olduğu kadar toplumsal muhalefetin de yeniden yapılandırılmakta olduğunu görememek!