Kadınlar ve soru nerede?

Bu yazının amacı, Almanya’daki PDS (Demokratik Sosyalizm Partisi, sonraki adıyla Sol Parti) deneyinden hareketle; partilerde kadınların durumu ve kadınların neden kendilerine geniş haklar sağlayan partileri seçmedikleri üzerinde düşünce üretmektir.

Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ardından kurulan PDS’in önemli ayırıcı özelliklerinden bir tanesi, kadınlara yönetimde eşit temsil hakkının tanınmasıydı. Kadınlar bütün partilerde mevcut olmalarına karşın, parti yönetimlerinde fazla temsil edilmiyorlardı. PDS, yüzde 50 kadın kotası uygulamasının yanı sıra, ayrıca kadınlar için ayrıcalık da tanıdı.

İşleyiş şöyleydi:

Parti içindeki seçimlerde (bu seçim ister en üst yönetim için olsun isterse herhangi bir kasabadaki yönetim için olsun işleyiş aynıydı), iki ayrı liste, sadece kadınların bulunduğu liste ile sadece erkeklerin bulunduğu liste için iki ayrı seçim yapılıyordu.

Diyelim ki yönetim on kişi ve eşit temsil uyarınca (en az) beş kadın ve beş erkek yönetimde yer alacaklar… Bunun için altı kadın ve sekiz erkek adaylıklarını koymuş durumdalar…

Önce kadınlar listesi için seçim yapılıyor ve en fazla oyu alan beş kişi yönetime giriyor… Yönetime giremeyen altıncı kadın eğer isterse erkekler listesinden yeniden aday olabiliyor ve seçilirse erkekler kontenjanından yönetime girebiliyor… Altıncı kadın da yönetime girerse, partinin ilgili yönetimi altı kadın ve dört erkekten oluşmuş oluyordu.

Frankfurt gibi büyük bir kentte yapılan kent yönetimi seçimlerinde yeterli kadın aday bulunmaması gibi bir sorun –tek örnek dışında– yaşanmamakla birlikte, bu sorunun küçük yerleşim birimlerinde sürekli ortaya çıktığını duydum.

Böyle bir durumda ne yapılıyordu? Sadece Frankfurt deneyinden söz edebilirim.

Frankfurt il örgütünün bir kongresinde on kişilik yönetime çok sayıda erkek aday vardı ama bu seçime özgü olarak sadece üç kadın aday çıktı. Üçü de doğrudan seçildiler. Yönetim sekiz kişi olarak oluştu. Kongreden sonra yapılan ilk yönetim kurulu toplantısında kadın arkadaşlar şöyle bir öneri getirdiler: “Birkaç ay sonra genel seçim var, yoğun çalışmak zorundayız ve tecrübeli insanlara ihtiyaç var. Herhangi bir tecrübesi bulunmayan ama sadece kadın olduğu için yönetime girebilecek insan aramak doğru olmaz. Bu defayla sınırlı olmak üzere kuralı bozalım yönetim kuruluna tecrübeli iki erkek daha girsin.”

Mantıklı bir öneri ama erkekler, “kuralı bozmayalım, iki üyelik boş kalsın” düşüncesiyle karşı çıktılar.

Partide kadın üyelerin kendi aralarında örgütlenebilmesi imkanı da bulunmakla birlikte bu yönde kayda değer bir çaba harcandığını görmedim. Kadınlar kendi aralarında ayrıca örgütlenmek yerine erkeklerle birlikte çalışmayı tercih ediyorlardı.

Alman kadınlarının toplumdaki durumuyla Türk ve Kürt kadınların kendi toplumlarındaki durumu birbirinden oldukça farklı ve davranış farklılığını da bu temelde değerlendirmek gerekir.

Yeşiller’de kadın kotası o sırada yüzde 30 idi, daha sonra yükseltildi. SPD ise ancak yüzde 30’a kadar çıkabilecekti. Almanya’da kadın haklarıyla ilgili değişik konularda –eşit işe eşit ücret gibi– PDS’in aktif olduğunu belirtmek gerekir. Buna rağmen parti kadınlardan çok daha fazla erkekler tarafından seçiliyordu. 2005 yılında yapılan bir araştırmaya göre PDS seçmenlerinin yaklaşık üçte ikisi erkekti. Burada sorun propaganda eksikliği ya da yapılanı duyurma eksikliği değildir. Partinin en üst yönetim kurulunun fotoğrafları yayınlanıyor, erkekler kadar kadınlar da kamuoyunun gündeminde yer alıyordu. Bu kadınlar belirli alanlarda uzman kişilerdi ve konu kamuoyunun gündemine geldiğinde hemen en plana çıkıyorlardı ve buna rağmen PDS kadınlardan yeterince oy alamıyordu.

Kadınlar Partisi seçimlere katılmaya başladı ve belki eskiden beri katılıyordu ama marjinal bile olamadığından kimsenin dikkatini çekmiyordu. Aynı durum sürdü.

Kadınların Almanya ve Türkiye’deki konumları birbirinden farklı olmakla birlikte benzer bir sorun bizde de bulunuyor: kadınlar kadın adayları ön plana çıkaran, kadın eşitliğini kendi bünyelerinde de yansıtan partileri yeterince desteklemiyorlar. Tersi yönde daha büyük destek var bile denilebilir.

AKP KADINLARI

AKP’nin tabanında çok sayıda kadının bulunduğu, bu kadınların AKP için büyük önem taşıyan semt çalışmalarının yürütülmesinde aktif oldukları biliniyor. Sorun şu veya bu çıkarı nedeniyle AKP’li olan az sayıda kadın değil, bu parti için gerçekten çalışan çok sayıda kadındır. Kadınlarla ilgili sorulması gereken temel soru da, “Bu kadınlar neden burada değil de oradalar?” olmalıdır.

Partinin geneli dikkate alındığında AKP, CHP’den ve değişik sol örgütlerden daha fazla kadınlara yer veren bir partidir. Kadınların bu partinin güçlenmesinde ve gücünü sürdürmesinde önemli işlevi bulunuyor.

AKP iktidarı altında tecavüzcülere iyi hal indirimi, kadın sığınma evlerinin kapatılması ya da yaygınlaşmasının engellenmesi ve genel olarak kadınlara saldırıların artması; çok sayıda kadının –aralarında Kürt kadınları da eksik değildir- AKP’yi desteklemesini engellemiyor. BDP-HDP dışındaki partilerin “erkek partisi” olmaları çok sayıda kadını rahatsız etmiyor.

Kadınlar konusunda sorulması gereken asıl soru buradadır: neden böyledir?

Sadece bizde değil çok sayıda ülkede görülen durumdan çıkarılması gereken ilk sonuç şu olabilir: insanların belirli bir politik görüşü ve onun partisini desteklemeleri esas olarak sınıf aidiyeti ya da sahip olunan cinse bağlı değildir; çok sayıda faktörün bileşkesi sonucu ortaya çıkar. Benzeri bir durumu sadece şimdi değil tarih boyunca işçilerde de görmek mümkündür. İşçilerin çıkarlarını savunmak, onların desteğini sağlamayı gerektirmez. Güvenilir ve tutarlı bir örgüt görünümünde olmak ve bunu sürekli olarak yapmak da bu desteği sağlamak için yeterli olmuyor. Başka faktörlerin de varlığı ve sınıf aidiyetinin bu faktörlerle kaynaşabilmesi gerekir. Bu faktörler değişik ülkelerde ve zamanlarda farklılık gösterebilir. Önemli olan sadece sınıf aidiyetinin bu aidiyetin çıkarlarını savunan bir partiye destek için hiç de yeterli olmadığıdır. Benzeri bir durum cins aidiyeti için de geçerlidir.

Neden olarak “eksik bilinç”ten söz etmek açıklayıcı değildir. Tersine bu nedeni gösterenlerin eksik bilincinden söz etmek gerekir. Eksik bilincin etkisinden kurtularak öğrenmesini öğrenmeleri gerekiyor, çünkü çok sayıda örnekte de görüldüğü gibi yukarıdaki durum gerçektir ve bu gerçeği önce görüp sonra da nedenleri üzerine düşünmemek eksik bilinçten başka şey değildir.

Sol için bu durum “gerçeklik duygusunu kaybetmek”, “kendi kurduğu alemde yaşamak” olarak da adlandırılıyor.

Politik çalışma bilimsel temelde yapılmak isteniyorsa eğer; tarihsel, sosyolojik ve sosyal psikolojik araştırmalara dayanmak zorundadır. Bu araştırmaların tek sonucu olmayabilir ama daha da önemlisi tek sonuç olsa bile farklı yönlerde kullanılabilir. Bunun en iyi örneği AKP iktidarıdır. Murathan Mungan, 17 Nisan 2014’de Almanya’da yayımlanan FAZ (Frankfurter Allgemeine Zeitung)’un internet sayfasına verdiği söyleşide, Erdoğan’ın “halkın bilinçaltına iyi seslendiğini” belirtiyor.

Kişilerin bilinçaltı biliniyor ama büyük sayıların (halkın) bilinçaltı da mı var? Varsa nasıl oluşur, özellikleri nelerdir, tarihte hangi aşamalardan geçmiştir? Politikada solda tavır alanların bunu bilmesi ve nasıl değerlendirebileceği üzerinde düşünmesi gerekir. Aksi durumda bilenler, araştırılması için çaba harcayanlar, sonucu istedikleri gibi kullanabilirler.

Kadınların durumu da bundan ayrı değildir. Konuya sadece ekonomik haklar, eşitlik temelinde yaklaştığınızda önemli bazı bileşenleri gözden kaçırırsınız ve bu kadar çok sayıda kadının nasıl olup da AKP’yi desteklediğini, bir bölümünün aktif olarak bu partide çalıştığını anlayamazsınız.

Bir konuyu geçtiği aşamalara ve unsurlarına ayrıştırarak incelemek gerekir. Böyle yapılmayıp toptancı değerlendirmelere gidildiğinde sonuç belki hoşumuza gider ama gerçekliğe uymaz.

Kürt kadınlarının durumunu ele alalım…

Öncelikle belirtmek gerekir; Kuzey Kürdistan’daki Kürtlerle İstanbul, İzmir, Bursa, Adana, Mersin gibi metropollerdeki Kürtlerin durumunu ayrı olarak değerlendirmek gerekir. Kürtlerin yaklaşık yarısı K. Kürdistan dışındaki metropollerde yaşamaktadır. Bu bölgede Kürtlerin en büyük partisi açık farkla AKP’dir. Metropollerdeki Kürt kadınlarının da açık farkla AKP’yi destekledikleri söylenebilir.

Akılda tutulması gereken birinci husus budur. Kürtlerden söz edildiğinde “hangi Kürtler” sorusunun sorulması gerekir. Aynı durum Kürt kadınları için de geçerlidir.

Kürt kadınlarının büyük bir azınlık oluşturan ve AKP’li olmayan önemli bir bölümü kadın hakları konusunda önemli adımlar attı. Eşbaşkanlık sistemi, kadının toplumdaki rolünün sürekli vurgulanması, çok eşliliğe karşı çıkmak ve buna karşı önlemler geliştirmek vb. Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Kürt kadınlarının kadınlık bilincindeki büyük yükselme, Kürtlük temelinde gelişmiştir. Kadınlık bilinci yükselen Kürtlük bilinci temeli üzerinde gelişmiştir. Ulusal bilinçle kadınlık bilincinin eklemlenmesi bugünkü durumu doğurmuştur.

Kürt kadınındaki önemli gelişmeyi esas olarak kadınlık bilinci temeli üzerinde düşünmek, süreci anlamamak demektir. Türk kadın hareketiyle Kürt kadın hareketi arasındaki önemli fark da burada bulunuyor. İlkindeki gelişmede kadınlık bilinci ön plandadır. Bu bilincin ortaya çıkış tarzlarını eleştirebilirsiniz ama aradaki bu önemli farkı gözden kaçırmamak gerekir.

İki halkın kadın hareketleri arasında bağlantının zayıf olmasının, bu konuda ortaya çıkan sıkıntının kökenini de burada aramak gerekir.

KİMLİK POLİTİKASI

Bu uzun konuya kısaca değineceğim. Kimlik sadece öne çıkan unsuruyla bulunmaz. Öne çıkan unsur cinsiyet, renk, milliyet, dini aidiyet vd. olabilir. Bu kimliği reddederek hiçbir şey yapamazsınız. Kürtlüğünün bilincinde olan ve ayrı bir halk olmasından doğan haklarını isteyen bir Kürt işçiye, istediğiniz kadar “asıl olan sınıf mücadelesidir” diyebilirsiniz, ama kendiniz dinlemekle yetinirsiniz. Ne ki, kimlik politikasında kimliğin sadece öne çıkan unsurunu dikkate almak ve geri kalanını önemsememek de aynı sonuca götürür. Belirli oranda kadınlık bilincine ulaşmış ve eşit hak sahibi olmak isteyen kadınların bile kadın haklarını savunanları genellikle desteklememesini bir türlü anlayamazsınız ve bunun nedenini yanlış biçimde “eksik bilince” bağlarsınız.

CHP Cumhuriyet tarihi boyunca Alevilere yönelik önemli baskılar uyguladığı halde, Aleviler neden ağırlıkla bu partiyi destekler, sorusuna sadece Alevilikten hareket ederek yeterli cevap bulamazsınız.

Kimlik, bir konuda alınan politik tutumun belirlenmesinde önemli unsurlardan bir tanesidir. Onu yok sayarak bir yere gidemezsiniz, ama sadece onu dikkate alarak da sonuç elde edemezsiniz.

Kolay değil ama her sorunu parçalarına ayırarak ve bunlar arasındaki ilişkiyi tarihsel gelişimi içinde dikkate alarak incelemek gerekir.

Güney Afrika’da yıllar süren iç savaşın ardından ırk ayrımı son buldu ve toplumun çoğunluğunu oluşturan siyahlar yönetime geldiler. Siyah burjuvazi var ve siyah işçiler var ya da siyahların tümü aynı değil… Yıllarca şiddetle birlikte yaşayan toplumda şimdi farklı bir durum bulunuyor. Güney Afrika dünyada en çok kadın öldürülen ülkedir, yaklaşık altı saatte bir kadın öldürülüyor.

Nedir bu? Şiddetin yön değiştirmesi mi, yoksa başka bir şey mi? Bu durum nereden ortaya çıktı? Eskiden nasıldı, ırk ayrımı sona erdikten sonra durum nasıl oldu?

Bu soruları dikkate almadan sadece “kadın cinayetlerine son” demek ne ifade eder?

Yerel seçim sonuçları ve Türkiye’nin yoksul yüzü

30 Mart 2014 yerel seçimleri, % 43 (veya % 45) oy oranı ile AKP’nin birinci parti olmasıyla sonuçlandı. Ortaya saçılan “rüşvet, kara para aklama, yolsuzluk ve Suriye ile savaşa girme” iddialarının da yer aldığı tapelere rağmen, AKP bu yerel seçimlerde umduğundan fazlasını buldu. Nitekim Devlet Bakanı Beşir Atalay, beklentilerinin üzerinde oy aldıklarını ifade etti. AKP’nin tüm bu olanlara rağmen seçmen desteğini koruyor olmasının sosyal, siyasal ve iktisadi gerekçeleri üzerinde çeşitli analizler yapıldı.

Analizlerde en çok öne çıkan iktisadi gerekçeler oldu. Örneğin, 8 Nisan 2014 tarihli Sözcü ve Yeni Çağ gazetelerinde sosyal ve diğer yardımlara ilişkin aşağıdaki haber analiz yer aldı:

“Hükümetin 2013'te yoksul, yaşlı, engelli ve muhtaç ailelere yaptığı yardımlar 12 milyarı geçti. Hükümet, dezavantajlı durumdaki engelli, kadın, yaşlı, çocuk ve muhtaç ailelerinin yaralarını 2013 yılında sağladığı milyarlarca liralık sosyal yardımlarla sardı. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı'nın verilerine göre, bir yılda yaklaşık 12 milyar lira civarında sosyal yardım gerçekleştirildi. 431 bin engelli yakınına 3,2 milyarlık ödeme yapılırken, ilk kez muhtaç asker aileleri için başlatılan nakit yardımından 59 bin kişi yararlandı. Ailelere, 78 milyon liralık yardım yapıldı. 288 bin eşi vefat eden kadına da toplam 753 milyon lira verildi. Maddi durumu yetersiz ailelere çocuklarını okula göndermeleri ve sağlık hizmeti aldırmaları karşılığında yapılan "şartlı eğitim ve sağlık" yardımları da 3 milyondan fazla çocuğun yüzünü güldürdü. Ailelere bu kapsamda 742 milyon liralık destek sağlandı. Maddi yetersizlikler nedeniyle devlet yurtlarına bırakılma aşamasına gelen 55 bin çocuk için de özel olarak maaş yardımı yapıldı. Cumhurbaşkanlığı seçimlerine hazırlanan AKP, 2012 yılında vatandaşlara dağıtacağı yardımları için 8 milyar 635 milyon 324 bin 300 lira (eski para ile 8,5 katrilyon) pay ayırmıştı. 2013 yılında bu harcamalar yüzde 50 artarak 12 milyar TL (eski para ile 12 katrilyon lira)ya çıktı. AKP, muhtaç duruma düşürdüğü 19 milyon vatandaşa  her yıl "sosyal yardım" adı altında devlet kesesinden milyarlarca liralık para ve eşya dağıtıyor. 2010'da 11 milyon aileye 2 milyar lira dağıtıldı. 2011'de ise yardımları ikiye katladı. 19 milyon kişiye  12 milyar lira yardım dağıtan AKP, yine  yüzde 43 oy oranıyla yerel seçimlerden birinci  parti olarak çıktı. Başbakan Tayyip Erdoğan, şimdi halkoyu ile yapılacak seçimleri kazanarak Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmaya hazırlanıyor. Yeni anayasa ile "Başkanlık" ya da "Yarı Başkanlık" sistemi hedeflendiği için kesenin ağzı iyice açıldı. 2012'de Genel bütçede "sosyal güvenlik ve sosyal hizmetlere" 76,5 milyar ayrıldı. Bu paranın 12 milyar lirası Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı'nın bütçesinde vatandaşlara doğrudan mal ve nakit para yardımlarında kullanıldı. İktidarda olduğu 10 yıllık süre içinde AKP'nin yaklaşık 85 katrilyonu bir nevi seçim yatırımı olarak dağıttığı düşünülünce olayın boyutları daha net bir şekilde anlaşılıyor.”

AKP’nin umduğundan fazlasını bulduğu seçim sonuçlarının iktisadi gerekçeleri konusunda yapılan analizlerde ortaya çıkan ortak paydalardan birincisi, oy veren kitlelerin, iktisadi bir krizin yaşanmadığı ekonomik bir konjonktürde, borçlanmaya dayalı tüketim olanaklarının da etkisiyle, maddi durumlarının iyi olduğu ve önümüzdeki süreçte AKP hükümeti ile daha da iyiye gideceği ya da en azından sabit kalacağı algısıyla hareket ettikleri ve oylarını bu saikle kullanmış olduklarıdır. Oysa 2013 yılı için açıklanmış olan % 4’lük büyüme oranı irdelendiğinde, bu oranın ortaya çıkmasında ne ihracatın ne de yatırımların etkili olmadığı görülmektedir. Söz konusu büyüme oranın kaynağı, iç tüketim ve kamu (devlet) harcamalarıdır. Hane halklarının borç yükü, on iki yıl boyunca, bankalarca kullandırılan konut, taşıt, ihtiyaç kredileri ve kredi kartı aracılığıyla yapılan tüketim harcamaları nedeniyle devasa bir biçimde artmıştır ve günden güne artmaya devam etmektedir.

Yapılan analizlerde çıkan ortak paydalardan ikincisi ise, “hayırseverlik” ve siyasal İslam’ın kullanmayı pek sevdiği “sosyal adalet” çerçevesinde kurulmuş olan sosyal ağın etkisidir. AKP, iktidarda olduğu on iki yıl boyunca çıkardığı yasa, genelge ve yönetmeliklerle, bu ağdan yararlanan kişilerin sayısını ve aktarılan sosyal yardımların miktarını ciddi biçimde genişletmiştir. Söz konusu sosyal yardımlar, doğrudan AKP’ye oy veren seçmenlerin hayat şartları üzerinde olumlu katkıda bulunmaktadır. 2002 ile 2008 yılları arasında yapılan sosyal yardımların konu edildiği, 4 Haziran 2009 tarih ve 2009/4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu araştırma ve inceleme raporunda yer alan aşağıdaki tablolar, AKP’nin iktidarda olduğu ilk altı yıllık süreçte, yapılan yardımların yaklaşık yedi kat arttığını ve toplamda da 54.636.415.107 TL olduğunu göstermektedir.

60-ozcancaglar-t1

60-ozcancaglar-t2

AKP’ye oy veren seçmenlere, “makarna ve kömür karşılığında AKP’ye oy verdiler” eleştirisini yöneltmenin ya da “kırsalda yaşayan bir çobanın oyu, şehir merkezindeki bir mühendisin oyundan çok daha önemli, bu nedenle 2014 yerel seçimi ‘demokrasiye son veren seçim’ olarak tarihe geçecek” gibi sonuçlara varmanın; asli olarak politika üretememekten kaynaklandığını ve/veya kolaycılığa kaçmak olduğunu söylemek gerekmektedir. Zira temsili demokrasilerde seçimler hep böyle olmuştur. Nitekim Büyükşehir Yasası’ndan önce yapılan yerel seçimlerde şehir merkezlerini belirleyemeyen çobanın oyu, genel seçimlerde hükümeti ve dolayısıyla iktidarı belirlememekte midir? Muhalefet şehirde iyi yaşasın kırsalda çobana ne olursa olsun! Platon’a kadar dayanan bu yaklaşım seçkincilik ve elitizmden başkaca bir anlama gelmemektedir. Doğrudan ve katılımcı bir demokrasiyi kurabilmenin ve ona ulaşabilmenin politikalarını üretmek yerine temsili demokrasinin söz konusu sakat yerinden hareketle topluma eleştiri getirmek, topluma bir şey kazandırmadığı gibi statükonun devam etmesine ve hatta toplumun demokrasiden uzaklaşmasına vesile olur. Bu nedenle her düzeyde doğrudan ve katılımcı demokrasiyi derinleştirebilecek ve tesis edebilecek politikaların üretilmesi elzemdir.

Diğer yandan AKP’nin sosyal yardımlar çerçevesindeki bir toplumsal örgütlenme modeliyle kendi çevresini saran bir sosyal ağ kurduğunu görmemiz gerekmektedir. Dolayısıyla da asıl uğraşılması ve dikkatlerin çekilmesi gereken nokta burasıdır. Bu nedenle de AKP’ye oy veren seçmenleri “kömür ve makarna karşılığında oy vermiş olmaları” gerekçesiyle eleştirmek doğru değildir. Çünkü maddi yaşam koşulları insan bilincini belirlemektedir. AKP de bu çerçevede bu koşulları kullanarak, yoksulluğun sürekliliği üzerinden sosyal yardımlar aracılığıyla örgütlenmiş ve kurduğu sosyal ağ üzerinden kendisine bağımlı bir kitle oluşturmuştur. Deyim yerinde ise toplumun en yoksul kesimlerini açlıkla terbiye etmiştir ve etmektedir de!

Sosyal yardımları, gerek yararlanan kişi sayısı bakımından gerekse yapılan yardım türleri ve miktarları bakımından devasa boyutlara ulaştıran yasa, genelge ve yönetmeliklerin çoğu AKP tarafından çıkartılmıştır. Siyasal İslam ideolojisinin “hayırseverlik” ve “sosyal adalet” kavramlarıyla temellendirilen bu yardımlar, siyasal hegemonyanın tesisine hizmet etmektedir; çünkü bütçeden ayrılan paylarla yapılan ödemelerin, devlet tarafından değil de AKP tarafından yapıldığı ve ancak onların iktidarı sayesinde devamlılık göstereceği algısı yaratılmıştır.

AKP, TÜBİTAK’a yaptırdığı bir çalışma ile Bütünleşik Sosyal Yardım Hizmetleri Bilgi Sistemini kurdurmuş ve bu sistemi uygulamaya koymuştur. Söz konusu sistem, yoksul ve muhtaç kişilerin başvurularının alınması, hane dosyalarının oluşturulması, kişisel verilerinin ve sosyo-ekonomik bilgileri ile servet unsurlarının merkezi veri tabanlarından sorgulanması, hanenin sosyo-ekonomik durumuna ilişkin mahallinde yapılan sosyal incelemeye ilişkin raporların tutulması, muhtaçlık kararının verilmesi, yardım ödemelerine ilişkin banka talimatlarının verilmesi ve gerçekleştirilen tüm yardımlara yönelik otomatik muhasebeleştirme eylemlerinin tamamının elektronik ortamda yürütüldüğü bir bilgi (bilişim) sistemidir.

Bu sistemle birlikte AKP ulaşabileceği kitleyi kayıt altına almış, kapı kapı dolaşmış, sosyal yardımlarını yandaş valiler aracılığıyla dağıtmış, böylelikle de hem örgütlenmesini hem de sosyal ağını kurarak hegemonyasını sağlamlaştırmıştır. T.C. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Sosyal Yardımlar Genel Müdürlüğü’nün 2012 Sosyal Yardım İstatistikleri bültenine göre, bu sisteme kayıtlı hane sayısı (2012 yılı itibariyle) 6.768.126 adet olup, kayıtlı kişi sayısı 23.668.942’dir. Dolayısıyla AKP, sosyal yardımların Siyasal İslam’ın ve dolayısıyla da kendi hükümetlerinin tekelinde olduğu argümanıyla 23.668.942 kişiye dokunabilmiştir. Zira bu rakamlar, AKP’nin 12 yıllık bir parti olmasına rağmen neden 9 milyona yakın üyesi olduğu sorusunu da yanıtlamaktadır.

Yukarıda ifade etmiş olduğumuz toplumsal gerçekliği bilen Tayyip Erdoğan’ın yerel seçimi genel seçime çevirmiş olması tam da bu nedenledir. Meydanlarda sürekli olarak “istikrar”dan bahsederek; bir yandan borç ve kredilerle hayatını idame ettirenlere borçlarını hatırlatmış ve “biz yeterli oyu alamazsak ekonomi çöker, faizler yükselir bu nedenle mahvolursunuz” demiş, bir yandan da sosyal yardım alanlara, “biz gidersek bu yardımlar kesilir ya da almak için yeni gelecek bürokrasi ile çok uğraşırsınız” mesajını vermiştir.

AKP’nin kurmuş olduğu bu sosyal ağın ve dolayısıyla AKP’ye olan bağımlılığın nasıl kırılabileceği üzerinde düşünmek ve yeni bir politika üretebilmek, mevcut düzene muhalefet eden tüm güçlerin sorunudur. Bu bağlamda CHP’den bir şey beklemek saflık olacaktır. Zira CHP, sosyal yardımlar konusundaki tüm yasa, genelge ve yönetmelikler AKP tarafından çıkartılırken meclisteydi!

AKP iktidarı döneminde, sosyal yardımları genişletmek üzere çıkartılan yasa, genelge ve yönetmelikler çerçevesinde yapılan sosyal ve diğer yardımların bilançosu, T.C. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Sosyal Yardımlar Genel Müdürlüğü’nün hazırlamış olduğu 2012 Sosyal Yardım İstatistikleri bülteninde yayımlanmış olup, aşağıdaki gibidir.

SOSYAL YARDIMLAR

T.C. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Sosyal Yardımlar Genel Müdürlüğü’nün 2012 Sosyal Yardım İstatistikleri bültenine göre, Sosyal Yardımlar Genel Müdürlüğü tarafından; Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Teşvik Fonu kaynağı kullanılarak, 3294 sayılı Kanun kapsamında yer alan yurttaşlara yönelik, 973 adet Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı aracılığıyla aşağıda yer alan sosyal yardımlar çerçevesinde kaynaklar aktarılmaktadır. Bu vakıflarda 2012 yılı itibariyle 12.308 adet personel istihdam edilmektedir.

1. AİLE YARDIMLARI

1.1. Gıda Yardımları

İhtiyaç sahibi ailelerin gıda ve giyim gibi temel ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla Ramazan ayı ve Kurban Bayramı öncesinde yılda iki kez Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları’ na (SYDV) kaynak aktarılmaktadır.

2003 – 2011 yılları arasında 1.265.950.000 TL gıda yardımları olarak aktarılan kaynak, 2011 yılında 106.350.000 TL, 2012 yılında ise 131.370.000 TL olarak gerçekleşmiştir.

1.2. Yakacak Yardımları

2003 yılından itibaren Türkiye Kömür İşletmelerinden sağlanan kömür, SYD Vakıfları aracılığı ile ihtiyaç sahibi ailelerin kışlık yakacak ihtiyacının karşılanması amacıyla hane başına en az 500 kg. olmak üzere dağıtılmaktadır.

2003 – 2011 yılları arasında dağıtılan kömür miktarı 13.510.078 ton olarak gerçekleşirken, 2011 yılında 2.095.636 aileye 1.960.203 ton, 2012 yılında ise, 2.082.620 aileye 1.974.455 ton kömür dağıtılmıştır.

1.3. Barınma Yardımları

2006 yılında yapılmaya başlayan bu yardımlar; oturulamayacak derecede eski, bakımsız ve sağlıksız evlerde yaşayan muhtaç yurttaşlara, evlerinin bakım ve onarımı için ayni veya nakdi olarak yapılan yardımlardır.

2006 – 2011 yılları arasında 137.650.000 TL barınma yardımları olarak aktarılan kaynak, 2011 yılında 3.469 kişiye 29.290.000 TL, 2012 yılında aktarılan kaynak tutarı ise 5.372 kişiye 50.240.000 TL’dir.

2. EĞİTİM YARDIMLARI

2.1. Eğitim Materyali Yardımı

Her eğitim-öğretim yılı başında, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları aracılığıyla ilköğretim ve lisede okuyan yoksul ailelerin çocuklarının önlük, ayakkabı, çanta, kırtasiye gibi temel okul ihtiyaçları karşılanmaktadır.

2003 – 2011 yılları arasındaki sekiz yılda 683.760.000 TL eğitim materyali yardımları olarak kaynak aktarılmıştır. Söz konusu yardımlar için aktarılan kaynak tutarının 2011 yılında 103.440.000 TL iken, 2012 yılında bu tutarın 117.120.000 TL’ye çıkmış olduğu görülmektedir.

2.2. Şartlı Eğitim Yardımı

3294 sayılı Kanun kapsamında yer alan ve maddi imkânsızlıklar nedeniyle çocuklarını okula gönderemeyen ailelere, çocuklarının okula devam etmeleri şartıyla, “Şartlı Eğitim Yardımı” yapılmaktadır. 2012 yılı için bu kapsamdaki aylık ödeme miktarları:

• İlköğretime devam eden erkek öğrenci için/aylık 30 TL

• İlköğretime devam eden kız öğrenci için/aylık 35 TL

• Ortaöğretime devam eden erkek öğrenci için/aylık 45TL

• Ortaöğretime devam eden kız öğrenci için/ aylık 55 TL’dir.

2003 – 2011 yılları arasında 2.013.480.000 TL şartlı eğitim yardımları olarak aktarılan kaynak, 2011 yılında 1.863.099 öğrenciye 397.480.000 TL, 2012 yılında ise 2.017.810 öğrenciye 501.490.000 TL olarak gerçekleşmiştir.

2.3. Öğle Yemeği Yardımı

1997 yılında başlatılan 8 yıllık temel eğitimdeki taşımalı eğitim uygulaması kapsamında, okulların bulunduğu merkezlere taşınan yoksul öğrencilere öğle yemeği verilmesini içeren bu program, 2003–2004 öğretim yılından itibaren kaynağı Fon’dan karşılanmak üzere il ve ilçe Milli Eğitim Müdürlükleri tarafından yürütülmektedir.

2003 – 2011 yılları arasında öğle yemeği yardımları olarak aktarılan kaynak tutarı 1.331.040.000 TL tutarındadır. Söz konusu yardımlar 2011 yılında 200.000.000 TL, 2012 yılında ise 235.000.000 TL olarak gerçekleşmiştir.

2.4. Yüksek Öğrenim Bursları

1989 yılından itibaren, ailesi dar gelirli yükseköğrenim öğrencilerine başarılı olmaları şartıyla, her yıl 9 ay süresince Fon kaynaklarından karşılıksız burs verilmektedir.

Yükseköğrenim bursları, 2003–2004 öğretim yılından itibaren Kredi ve Yurtlar Kurumu’na devredilmiştir. Fondan, geçmiş yıllarda burs almaya hak kazanan başarılı öğrencilerin burs ödemelerine devam edilmektedir.

2003 – 2011 yılları arasında413.870.000 TL yükseköğrenim bursları olarak aktarılan kaynak, 2011 yılında 194 öğrenciye 290.000 TL, 2012 yılında ise 22 öğrenciye 50.000 TL olarak gerçekleşmiştir.

2.5. Ücretsiz Kitap Yardımı

2003–2004 eğitim-öğretim yılından itibaren kaynağı Fon’dan aktarılmak suretiyle MEB tarafından ilköğretim öğrencilerinin kitapları ücretsiz verilmektedir. Bu kapsamda ayrılan kaynaklar Milli Eğitim Bakanlığına doğrudan aktarılmaktadır.

2004 – 2011 yılları arasındaki yedi yıllık süreçte1.702.650.000 TL tutarındaki kitaplar bu yardımlar çerçevesinde ücretsiz olarak dağıtılmıştır. 2011 yılında ücretsiz olarak dağıtılan kitapların tutarı 265.000 TL, 2012 yılında ise 265.000 TL olarak gerçekleşmiştir.

2.6. Öğrenci Taşıma Barınma ve İaşe Yardımı (İlk ve Orta Öğretim Öğrencilerine Ulaşım, Barınma vb. İhtiyaç Yardımı)

Taşımalı sistem dışında kalan ilköğretim ve ortaöğretim öğrencilerinin ulaşım, barınma vb. ihtiyaçlarına yönelik Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıf’larınca verilen desteklerdir.

2003 – 2011 yılları arasında71.440.000 TL öğrenci taşıma, barınma ve iaşe yardımları olarak aktarılan kaynak, 2011 yılında 15.415 öğrenciye 9.740.000 TL, 2012 yılında ise 13.796 öğrenciye 4.350.000 TL olarak gerçekleşmiştir.

2.7. Engelli Öğrencilerin Okullarına Ücretsiz Taşınması

“Özel Eğitime Gereksinim Duyan Öğrencilerin Okullara Erişiminin Sağlanması İçin Ücretsiz Taşınması Projesi” Milli Eğitim Bakanlığı Özel Eğitim Rehberlik ve Danışma Hizmetleri Genel Müdürlüğü, Özürlü ve Yaşlı Hizmetleri Genel Müdürlüğü ve Sosyal Yardımlar Genel Müdürlüğü işbirliği ile 2004–2005 eğitim öğretim yılından itibaren uygulanmaktadır.

Proje kapsamında özel eğitime gereksinim duyan öğrencilerin okullara erişimi ücretsiz olarak sağlanmaktadır.

2005 – 2011 yılları arasında 215.600.000 TL engelli öğrencilerin okullarına ücretsiz taşınması yardımları olarak aktarılan kaynak, 2011 yılında 40.223 öğrenciye 60.590.000 TL, 2012 yılında ise 40.915 öğrenciye 77.300.000 TL olarak gerçekleşmiştir.

3. SAĞLIK YARDIMLARI

3.1. Tedavi Destekleri

Tedavi destekleri kapsamında; 3294 sayılı Kanun kapsamında olan ve yeşil kart vizesi henüz dolmayan yurttaşların yeşil kartla karşılanmayan ödeme güçlerini aşan ilaç ve tedavi giderleri karşılanmaktadır.

2003 – 2011 yılları arasında 924.850.000 TL tedavi desteği verilirken, 2011 yılında 215 kişiye 11.230.000 TL, 2012 yılında ise 13 kişiye 480.000 TL tedavi desteği verilmiş olduğu görülmektedir.

3.2. Şartlı Sağlık Yardımları

Şartlı Sağlık Yardımı kapsamında, nüfusun en yoksul kesiminde yer alan ailelere 0-6 yaş arası çocuklarını düzenli olarak sağlık kontrollerine götürmeleri şartı ile düzenli yardım yapılmaktadır.

2003 – 2011 yılları arasında 750.110.000 TL şartlı sağlık yardımları olarak aktarılan kaynak; 2011 yılında 747.507 çocuğa 142.290.000 TL olmak üzere kaynak aktarılmış, 2012 yılında ise bu kaynak tutarı 887.926 çocuğa 188.130.000 TL olarak gerçekleşmiştir.

Öte yandan gebe kadınların doğumlarını hastanede gerçekleştirmeleri ve düzenli olarak doktor kontrolüne gitmeleri şartıyla, aşağıda koşulları belirtilen, Şartlı Sağlık Yardımı kapsamında gebelik yardımları yapılmaktadır:

• Doğumun hastanede yapılması halinde 1 kereye mahsus 70 TL,

• Düzenli muayenelerin yapılması halinde doğumdan önce aylık 30 TL, doğumdan sonra 2 kereye mahsus 30 TL’dir.

2003 – 2011 yılları arasında 4.980.000 TL gebe kadınlara sağlanan şartlı sağlık yardımları olarak aktarılan kaynak, 2011 yılında 9.764 kişiye 1.010.000 TL, 2012 yılında ise 25.665 kişiye 2.700.000 TL olarak gerçekleşmiştir.

4. ENGELLİ İHTİYAÇ YARDIMLARI

3294 sayılı kanun kapsamındaki yoksul ve engelli yurttaşların topluma uyumunu kolaylaştıracak her türlü araç gereç ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik yürütülen bir sosyal yardım programıdır.

2003 – 2011 yılları arasında 16.652.148 TL engellilerin ihtiyacına dönük olarak yapılan yardımlar, 2011 yılında 410 kişiye 991.600 TL, 2012 yılında ise 10 kişiye 97.722TL olarak gerçekleşmiştir.

5. ÖZEL AMAÇLI YARDIMLAR

5.1. Aşevleri

Aşevleri, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları tarafından işsizliğin ve yoksulluğun belirgin olarak yaşandığı yerlerde, yaşlı, özürlü, kimsesiz ve muhtaç yurttaşlara günlük sıcak yemek verilmesi amacıyla işletilmektedir.

2003 – 2011 yılları arasında 63.630.000 TL aşevi destekleri olarak aktarılan kaynak, 2011 yılında 30.131 kişiye 10.820.000 TL, 2012 yılında ise 44.139 kişiye 11.380.000 TL olarak gerçekleşmiştir.

5.2. Afet ve Terörden Zarar Görenlere Yönelik Yardımlar

Deprem, sel, yangın gibi afetlerden zarar gören yurttaşlara Fondan destek verilmektedir.

2003 – 2011 yılları arasında 29.830.000 TL afet ve terörden zarar görenler yönelik olarak aktarılan kaynak, 2011 yılında 17.240.000 TL, 2012 yılında ise 32.080.000 TL olarak gerçekleşmiştir.

6. PROJE DESTEKLERİ

6.1. Kırsal Alanda Sosyal Destek Projesi (KASDEP)

2003 yılında başlatılan Kırsal Alanda Sosyal Destek Projesi ile kırsal alanda ekonomik ve sosyal yoksunluk içinde bulunan kişi ve ailelerin en uygun organizasyonla üretime katılmaları, üretilen tarımsal ürünleri mahallinde değerlendirme ve pazarlamaları, gelir seviyelerini yükseltmeleri ve üretimde sürekliliklerinin sağlanması amaçlanmıştır.

6.2. Gelir Getirici Projeler

Sosyo-ekonomik yoksunluk içinde bulunan vatandaşların toplumsal ihtiyaçları karşılanarak topluma entegre olmaları ve ekonomide aktif üretken duruma geçerek, sürdürülebilir gelire ulaşmaları amacıyla, kentsel alanda iş kurmaya yönelik, kırsal alanda yöre şartlarına uygun, üretim içerikli sürdürülebilir faaliyetlere yönelik gelir getirici proje destekleri sağlanmaktadır.

6.3. İstihdam Eğitimi Projeleri

İstihdam eğitimi projelerinin amacı, yoksul kadınlara, işsiz gençlere, düzenlenecek kısa süreli kurslarla çeşitli teknik ve sosyal beceriler kazandırılması ve bu kişilerin daha nitelikli iş bulmalarının kolaylaştırılmasıdır.

6.4. Sosyal Hizmet Projeleri

Sosyal hizmet projelerinin amacı, dezavantajlı grupların dışlanma riskinin azaltılması, sosyal adaletin sağlanmasına katkı sağlanması, sokakta çalışan/yaşayan çocuklara, engellilere, yaşlılara, korunmasız kadın ve erkeklere, işsiz gençler ve yoksullara sağlanan düşük maliyetli sosyal hizmetlerin yaygınlaştırılmasıdır. Sosyal hizmet projeleri geri ödemesiz olarak uygulanmaktadır. Sosyal Hizmet Projeleri kapsamında desteklenen proje konuları ise; Engellilere yönelik projeler, Sokak Çocuklarının Rehabilitasyonu, Yaşlı ve Hastaların Evde Bakımı ve Sosyal Marketler gibi projelerdir.

6.5. Geçici İstihdam Projeleri

Geçici istihdam projelerinin amacı, toplumun ortak yararı için uygulanacak çeşitli projelerde ihtiyaç duyulan işgücünün kısa süreli istihdamla karşılanması, yoksul işsizlerin çalıştırılması ve bu kişilerin geçici de olsa para kazanıp aile geçimine katkı sağlamasıdır.

6.6. Toplum Kalkınması Projeleri

Toplum kalkınması projelerinin amacı, entegre bir yaklaşımla birbirini tamamlayıcı birden fazla projenin birlikte uygulanması veya çeşitli çalışmalar ile gelir getirici, eğitim içerikli veya sosyal hizmet projelerinin birlikte uygulanabilmesine olanak tanımasıdır.

2003-2011 Döneminde 23.533 proje ile 163.499 kişi ve/veya aileye toplam 1.467.319.539,33 TL kaynak aktarılırken, 2012 yılında ise 3.526 proje ile 426.497 kişi ve/veya aileye 254.404.436 TL kaynak aktarılmıştır.

7. 2012 YILINDA BAŞLATILAN SOSYAL YARDIM PROGRAMLARI

7.1. 2022 Sayılı Kanun Kapsamındaki İş ve İşlemler

2022 Sayılı “65 Yaşını Doldurmuş Muhtaç, Güçsüz ve Kimsesiz Türk Yurttaşlarına Aylık Bağlanması Hakkında Kanun” gereğince; herhangi bir Sosyal Güvenlik Kurumundan bir gelir veya aylık hakkından faydalanmayan ve 1620 gösterge rakamının Devlet Memurlarının aylıklarına uygulanan katsayı ile çarpımından bulunacak (01.01.2013 tarihi itibarıyla 1620 x 0,073837=119,616 TL) tutardan daha az aylık ortalama geliri olan muhtaç Türk Yurttaşlarından, 65 yaşını doldurmuş yaşlılar ile 18 yaşından büyük özürlüler ve Kanunen bakmakla yükümlü olduğu 18 yaşını tamamlamamış özürlü yakını bulunan kimselere (özürlü yakınına fiilen bakmak şartı ile) aylık bağlanmaktadır.

6111 sayılı kanunun geçici 2. Maddesiyle sosyal güvenlik mevzuatına tabi olarak çalışmayan, sosyal güvenlik kurumlarından ya da yabancı bir ülke sosyal güvenlik kurumundan her ne ad altında olursa olsun herhangi bir gelir veya aylık almayan ve silikozis hastalığı nedeniyle meslekte kazanma gücünü en az % 15 kaybettiğine Sosyal Güvenlik Kurumu Sağlık Kurulunca meslek hastalıkları tespiti hükümleri çerçevesinde karar verilen kişilere aylık bağlanması imkânı getirilmiştir.

Söz konusu aylıklar her yılın Mart, Haziran, Eylül ve Aralık aylarında olmak üzere üç ayda bir peşin olarak ödenmektedir.

60-ozcancaglar-t3

7.2. Genel Sağlık Sigortası Gelir Testi İşlemleri

2012 yılında Yeşil Kart uygulamasının yerine getirilen Genel Sağlık Sigortası çerçevesinde söz konusu sigorta primlerini ödeyemeyecek yurttaşların yararlandırılması amaçlanmıştır. 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun 60. maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamında Genel Sağlık Sigortalısı sayılanlardan, aylık geliri asgari ücretin üçte biri altında olanların sigorta primleri Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın bütçesinden karşılanmaktadır. 2012 yılında, aylık geliri asgari ücretin üçte birinden az olan 9.099.059 kişinin Genel Sağlık Sigortası primleri için 4.072.863.815 TL kaynak aktarılmıştır.

7.3. Eşi Vefat Etmiş Kadınlara Yönelik Düzenli Nakit Sosyal Yardım Programı

29.12.2011 tarih ve 2011/8 sayılı Fon Kurulu kararı ile eşi vefat etmiş kadınlara yönelik düzenli nakdi sosyal yardım programı başlatılması kararı alınmıştır. Düzenli nakdi yardım programının hedef kitlesi; 3294 sayılı kanun kapsamında olan eşi vefat etmiş kadınlar olarak belirlenmiştir. 2012 yılı Şubat ayı itibariyle SYD Vakıfları tarafından başvurular alınmaya başlanmıştır. 2012 yılı itibariyle eşi vefat etmiş kadınlara yönelik sosyal yardım programı kapsamında yapılan kaynak aktarımları:

• Yardım programı kapsamında 2012 yılında, ödeme oluşturulmuş sistemdeki hak sahibi sayısı 244.108 toplam ödeme miktarı ise 371.492.750 TL’dir.

• Bu kişilerden 229.807’u yardım ödemesini almış ve alınan ödeme toplamı da 340.216.750TL’dir.

DEVLETİN SOSYAL VE DİĞER YARDIMLARA İLİŞKİN VERİLERİ İLE TÜRKİYE’NİN YOKSUL YÜZÜ

T.C. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Sosyal Yardımlar Genel Müdürlüğü’nün 2012 Sosyal Yardım İstatistikleri bülteninde yer aldığı şekliyle 2011 yılındaki toplam 14.372.072.000 TL’lik yardım tutarı, söz konusu bu yardımları veren kurumlara göre dağılımı aşağıdaki gibidir:

•Sosyal Yardımlar Genel Müdürlüğü:2.622.413.000 TL,

•Türkiye Kömür İşletmeleri: 681.554.000 TL,

•Türkiye Taş Kömürü Kurumu: 16.230.000 TL,

•Primsiz Ödemeler Genel Müdürlüğü: 2.795.434.000 TL,

•Özürlü ve Yaşlı Hizmetleri Genel Müdürlüğü: 2.214.805.000 TL,

•Çocuk Hizmetleri Genel Müdürlüğü: 140.738.000 TL,

•Kredi Yurtlar Kurumu: 788.706.000 TL,

•Vakıflar Genel Müdürlüğü: 36.649.000 TL,

•Sağlık Bakanlığı: 5.164.328.000 TL,

•Milli Eğitim Bakanlığı: 266.187.000 TL,

• Belediyeler: 433.734.000 TL

Gene aynı bültene göre 2012 yılına ait dağıtılan sosyal ve diğer yardımlara ilişkin veriler aşağıdaki tablodaki gibidir:

60-ozcancaglar-t4

T.C. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Sosyal Yardımlar Genel Müdürlüğü’nün 2012 Sosyal Yardım İstatistikleri bülteninde yer alan aşağıdaki ifadeler oldukça dikkat çekici olmakla birlikte Türkiye’de yoksulluğun ulaştığı boyutları gözler önüne sermesi açısından oldukça önemlidir:

“Ülkemizde zamana göre yoksulluğun eğilimi incelendiğinde; 2002 yılında gıda yoksulluğu   % 1,35 iken bu oranın 2009 yılında % 0,48’e; 2002 yılında gıda ve gıda dışı yoksulluk oranı % 26,96 iken bu oranın 2009 yılında % 18,08’e düştüğü görülmektedir. Bu süre zarfında yoksulluk ölçümünde dünya genelinde uygulanan bir kıstas olan günlük 4,3 doların altında yaşayan toplum kesimi oranında da ciddi iyileşmeler sağlanmıştır. Zira 2002 yılında bu oran % 30,30 iken 2011 yılında % 2,79’a indirilmiş, günlük 2.15 doların altında yaşayan toplum kesiminin oranı 2002 yılında % 3,04 iken 2011 yılında bu oran % 0,14 olarak gerçekleşmiştir. Kuşkusuz bu iyileşmelerde, ekonomide sağlanan gelişmelerin yanı sıra sosyal transferlerin etkin ve yoğun bir şekilde kullanılması da önemli bir etmendir. Zira sosyal yardım niteliğindeki transferlerin GSYİH’ye oranı 2002 yılında sadece % 0,3 iken bu oran 2012 yılında % 1,43’e çıkarılmıştır.”

Sosyal yardımlar niteliğindeki kaynak transferlerinin GSYİH’ye oranı % 0,3 iken bu oranın 2012 itibariyle % 1,43’e çıkmış olması, asli olarak 2002 yılından bu yana yoksulluğun arttığı, sosyal ve diğer yardımlarla da gizlendiği anlamına gelmektedir. Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu raporunda açıklanan veriler de göstermektedir ki AKP’nin yoksulluk üretmekten, bu yoksulluğu bağımlılık ilişkisi haline getirmekten ve hane halklarının geleceklerini sattırmak suretiyle onları borçlandırmaktan başkaca bir fonksiyonu olmamıştır. Burada göz ardı edilmemesi gereken bir diğer olgu, yapılan bu yardımlar içindeki ayni yardımların alım ihalelerinin de “yandaş burjuvazi” yaratmak amacıyla hükümete yakın işadamlarına verilmiş olduğu gerçeğidir. Toplu konutlar (TOKİ, kamu arazileri, ormanlar vs. – 2023 yılı için hedeflenen konut sayısının 100.000 adet olduğunu da belirtelim) için yapılan ihaleler de bu kapsamdadır. Bu durum bize, aynı zamanda Kamu İhale Yasası’nın neden sürekli olarak değiştiğini de anlatmaktadır.

2012 bültenine baktığımızda Sosyal Yardımlardan Faydalanan Kadınların Oranı’nın % 70 olduğunu görmekteyiz. Bu oranın AKP ideolojisi ile uyumlu olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim AKP’nin ideolojisi, kadınların çalışma yaşamına katılmasının teşviki yerine eş ve annelik vazifesini öne çıkarmaktadır. AKP’nin ileri gelenlerinin her fırsatta ifade ettiği bu durum, en son Bingöl’de Belediye Başkanı seçilen AKP’li Yücel Barakazi tarafından veciz bir şekilde ifade edilmiştir: “Örf adetler gereği belediyede kadınları çalıştırmayacağız.” Diğer yandan sosyal yardım alan kadınların iş aramıyor olması da işsizlik oranlarının düşük görünmesine yardım etmektedir.

Sosyal Yardımlar Genel Müdürlüğü’nün 43.074 hanede 182.851 kişi ile görüşerek yapmış olduğu anketlerden çıkan temel sonuçlar oldukça çarpıcıdır.

  • Hanelerin ortalama geliri aylık 537 TL
  • Hanelerin ortalama tüketimi aylık 707 TL olarak hesaplanmıştır.

• Hane Büyüklüğü 4,82 olarak hesaplanmıştır.

• % 49,1’i kentte, %50,9’u kırda yaşamaktadır.

• % 20,1’inde en az bir özürlü kişi yaşamaktadır.

• Büyük bir kısmında bağımlı nüfus oranının yüksek olduğu dikkat çekmektedir.

Hanelerin aylık ortalama gelirinin aylık ortalama tüketim tutarından düşük olması milyonlarca ailenin yeterli beslenemediğini göstermektedir.

Sosyal Yardımlar Genel Müdürlüğü’nün 2012 yılına ilişkin Sosyal Yardım İstatistikleri bülteninde ifade edildiğine göre, gerek 2011 yılı ve gerekse 2012 yılında yapılan sosyal ve diğer yardımların yüzde yirmisi periyodik, yani süreklilik arz eden yardımlar niteliğindedir.

633 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ve 28 Aralık 2011 sayılı Resmi Gazete’ de yayınlanan Genel Sağlık Sigortası kapsamında herhangi bir sosyal güvencesi (SGK’lı veya emekli) olmayan herkese sağlık sigortası zorunluluğu getirilmiştir. Yasaya göre GSS kapsamında olan yurttaşların ödeyecekleri sağlık sigortası primleri Gelir Testi ile belirlenecektir. Yapılan teste göre aylık geliri asgari ücretin üçte birinden az olan yurttaşların GSS primleri devlet tarafından ödenecektir. Sosyal Yardımlar Genel Müdürlüğü’nün 2012 yılına ilişkin Sosyal Yardım İstatistikleri bültenine bakıldığında, bu kapsamda GSS primlerini devletin ödediği yurttaş sayısı 9.099.059’dur. Dolayısıyla yaklaşık 9 milyon 100 bin kişinin geliri asgari ücretin üçte biri olan 300 TL’dir.

Sosyal Yardımlar Genel Müdürlüğü’nün 2012 yılı için, ilgili kurumların önceki yıllardaki harcamalarını baz alarak yaptığı projeksiyon ile tespit etmiş olduğu toplam sosyal yardım ve hizmet harcaması tutarı 19.595.000.000 TL’dir. Bu rakamın yüzde yirmisi olan 3.919.000.000 TL ise periyodik yardımlar tutarıdır. Her iki rakam da 2012 yılında yoksulluğun ulaştığı boyutları açık bir şekilde ifade etmektedir.

Bütünleşik Sosyal Yardım Hizmetleri Bilgi Sisteminin kurulmuş olduğunu yukarıda da ifade etmiştik. 18 Ekim 2011’den beri ülke genelinde kullanılmakta olan bu sistem, Sosyal Yardımlar Genel Müdürlüğü’nün ifadeleri ile “Aynı zamanda 6,3 milyon hane ve bu hanelerde yaşayan 23 milyon kişinin tüm sosyo-ekonomik verilerinin ve diğer kurumlardan aldığı yardım ve ödeme bilgilerinin tutulduğu bir ‘yoksulluk envanteri’” dir. Bu envantere göre en az 23.668.942 kişinin yoksul olduğunu söylemememiz için hiçbir gerekçe bulunmamaktadır. Hem de Türkiye nüfusunun yaklaşık % 30’unun yoksul olduğu gerçeğini olanca çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir bu envanter!

Yukarıda 2013 yılı için açıklanan büyüme oranının % 4 olduğunu ve bu büyüme oranının kaynağının iç tüketim ve kamu (devlet) harcamaları olduğunu belirtmiş; büyüme oranına yatırımların hiçbir katkısının bulunmadığını da ifade etmiştik. 2002 yılından 2012 yılına değin yapılan sosyal ve diğer yardımlar için aktarılan kaynakların yatırımlara yönlendirilmesi ve istihdam yaratma olanağı hiç düşünülmemiş; daha doğrusu böyle bir politika gündeme bile alınmamıştır. Bilindiği üzere, neoliberal politikalar çerçevesinde alınabilir satılabilir olan her şey ticarileştirilmiş ve tüm kamu işletmeleri özelleştirilmiştir. AKP’nin yatırımlar yerine sosyal ve diğer yardımlara yönelmesi de, neoliberalizm ile ne kadar uyumlu bir parti olduğunun bir kanıtı olarak düşünülmelidir. Ne de olsa neoliberalizme göre, “devlet ekonomiden uzak durmalıdır”. Geçerli tek düstur budur!

Geçtiğimiz günlerde Bilim, Sanayi ve Teknoloji eski Bakanı Nihat Ergün'ün, "Sosyal yardımlar uyuşturucu etkisi yapmaya başladığı zaman, onu gözden geçirmek gerekir. Biz de şimdi Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ile birlikte bunu gözden geçiriyoruz" şeklindeki bir itirafı basına yansımıştı. Gerek Nihat Ergün’ün bu itirafı ve gerekse T.C. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Sosyal Yardımlar Genel Müdürlüğü’nün 2012 Sosyal Yardım İstatistikleri bülteni ve Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu’nun, 2002 ile 2008 yılları arasında yapılan sosyal yardımları konu edinen 4 Haziran 2009 tarih ve 2009/4 sayılı araştırma ve inceleme raporunda yer alan veriler ile birlikte, Türkiye’nin iktisadi tablosundaki çarpıklık ve yoksulluğun iyice gün yüzüne çıktığını görmekteyiz.

Tarih işliyor ve kapitalizm krizlerle, yani kısa süreli iniş ve çıkışlarla birlikte gelişiyor; dolayısıyla Marx’ın da öngördüğü gibi kapitalizm gelişirken devasa bir yoksulluk da üretiyor. AKP, bir yandan kapitalizmin bu işleyişini, sosyal ve diğer yardımlar aracılığıyla yoksulluğu gizlerken, bir yandan da “yoksulluğun yönetimi” nin temel alındığı bir mühendislik çalışması ile gerek seçmenlerini ve gerekse partisine üye olarak devşirebileceği kitleyi Siyasal İslam ideolojisinin hegemonyası altında bir sosyal ağ kurmak için kullanmayı sürdürüyor.

Neyi eleştiriyoruz – neyi eleştirmeliyiz?

SORUN

Kurulduktan kısa bir süre sonra büyük bir destekle iktidara gelen, oniki yıllık iktidarı boyunca girdiği üç seçimde de oy oranını devamlı yükselten AKP, Gezi Direnişi’nde şiddetle eleştirildiği hatta toplumsal isyana muhatap olduğu gibi, şimdilerde de bazı çevrelerce eleştiri yağmuruna tutulmaktadır. Toplum o denli kutuplaşmış ki, son yerel seçimde adayların niteliklerine ya da seçmene sunmayı tasarladıkları hizmete dahi bakılmadan, bir kesim AKP askerliğine, karşıt kesim ise AKP’yi tahtından indirme gayretine soyundu. Toplumun bu kadar tehlikeli boyutta kutuplaştığı bir ortamda siyasetin iktisadın önüne geçerek asıl yaşam mücadelesini perdelemesi emperyalizme olduğu kadar, emperyalizmin ülkedeki siyasal ajanına da manevra alanı sağlamaktadır. Marks’ın eserlerinde serpiştirilmiş olarak kullanılan “yabancılaşma” kavramının farklı anlamına içinden geçtiğimiz koşullarda toplumumuzda rastlanmaktadır. Toplumun siyaseti algılamasında yabancılaşma, bireylerin siyasetçileri algılamada yabancılaşma vs gibi çok farklı anlamda yabancılaşma örnek zenginliği ile de karşı karşıya gelmiş durumdayız.

Bu yazıda, haddimi ve boyutlarımı aşma pahasına, süslü cümleler arkasına da hiç saklanmadan, farklı dönemsel labirentlerden geçen ülke durumunu tartışmayı amaçlıyorum. Yazının ana gövdesine başlamadan bazı kavramları da açıklığa kavuşturmada yarar görmekteyim. Birincisi, sistemlerin bütünsellik anlayışı ile kavranabileceği görüşü yanında, özellikle de küreselleşme politikaları ile tüm ülkelerin bir şekilde birbirine bağlandığı koşulda salt Türkiye’nin ele alınmasının çok ciddi bir yetersizlik olduğunu düşünüyorum. İkincisi de, toplumun tüm alanlarında yönetim yerine yönetişim, hakimiyet yerine birlikte yaşam vb gibi kavramların gerçek anlamda yerleştirilmesinin ancak güç dengesi ile olabileceğini düşünüyorum. Bu düşünceden hareketle, özgürlük ve adalet kavramlarını, Avrupa İnsan Hakları Bildirgesi’nde anlaşıldığı şekliyle, hem sermaye mülkiyetine özgürlük tanınması, hem de bizzat sermaye mülkiyetinin sebep olduğu bazı alanlardaki eşitsiz ve adaletsiz uygulamaların “insan hakları” aldatmacası ile telafi edilebileceğini düşünmüyorum. Klasik liberalizm döneminde de sorunlu olmuş olan bu durumun hele de günümüzün neoliberal uygulamalarında kesinlikle bir kez daha gözden geçirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu itibarla, özgürlük ve adalet olgularının ekonomik alt-yapısı irdelenmeden salt kavramsal olarak siyaset ya da sosyoloji alanındaki yansımaları ile tartışılıp, düzeltilmesi gerektiği tavsiyesinde bulunulamaz. Zira sosyoloji ve siyaset alanına yansıyan görüntüler ekonomi sahnesindeki oyunun hayalleridir. Hayallerin düzeltilmesi ancak gerçek sahnedeki aktörler üzerinde operasyonla olasıdır. Bu çerçevede, ilk olarak ekonomi alanına, daha sonra da siyaset-sosyoloji alanına yöneleceğim.

EKONOMİK GÖRÜNÜM

2000 yılı yapılmış olan IMF-Derviş programı üzerine oturtulmuş olan ve iktidara geldiği 2002 yılından itibaren devrede olan AKP uygulamasının 2003 – 2012 dönemi ortalama büyüme hızı % 4,6 oranında gerçekleşmiştir. Profesör Boratav’ın deyimi ile bu oran “orta halli” sayılabilir. Durumun daha iyi anlaşılabilmesi için ufak bir karşılaştırma yararlı olabilir. 2003 – 2012 dönemi ortalaması olarak; Çin ( % 10,8), Hindistan (% 8,0) ve Arjantin (% 7,2) ve Endonezya ( % 5,7) oranları ile Türkiye’den yüksek, Brezilya (% 3,9), Güney Kore (% 3,7) ve Meksika (% 2,4) oranları ile Türkiye’den düşük hızda kalkınmışlardır. Türkiye’nin farklı dönelmedeki büyüme hızına baktığımızda ise durum şöyledir. 1980 – 2013 olarak 33 yılı kapsayan dönemin ortalama büyüme hızı % 4,2 dolayındadır. Büyüme hızı, bu uzun sürenin 1998 – 2002 alt döneminde % 1,0 olarak en düşük; 2003 – 2007 alt döneminde ise % 7,3 olarak en yüksek olmuştur.

Bu sonuçlar, serilerin detaylı analizinde ve yan verilerle takviyesinde iki noktayı ortaya koymaktadır. Birincisi, AKP döneminin ilk yıllarında ekonomiye girmiş olan serseri finans sermayesi özel tüketimleri şişirerek büyüme oranına katkı yapmıştır. 2003 – 2007 dönemindeki % 7,3 oranındaki büyüme tüketime dayalı kof irileşmeden başka bir şey değildir. Zira, ekonominin büyüme oranın % 70 dolayında tetikleyici öğesi özel tüketim harcamalarıdır. Serseri finans sermayesinin tüketimi tetiklediği derecede büyümeye de katkı yapmaktadır. Nitekim, (yabancı sermaye/ ulusal gelir) oranına baktığımızda, ele alınan 33 yıllık süre ortalaması % 4,3 iken, bu oran 2003 – 2007 döneminde % 7,8’e yükselmiştir. 2008 – 2013 döneminde de % 6,7 gibi oldukça yüksek oranda sermaye girişine rağmen büyüme oranının % 3,7 düzeyinde kalmasının nedeni ise krize bağlı olarak özel tüketim ve sair harcamaların kısılmasıdır. Büyüme verilerinin sıhhatinin anlaşılabilmesi açısından ele alınması gereken çok önemli diğer bir öğe de cari açık meselesidir. Zira, yatırım ya da tüketimde gelen büyüme dürtüsü kaynak kullanmak zorundadır. Bir yandan ulusal gelirin yetersizliği, diğer yandan da toplumsal tasarruf eğiliminin düşüklüğüne bağlı olarak % 13 – 15 dolayında gezinen tasarruf oranı dış kaynak gereksinimini ortaya çıkarmaktadır. Ulusal gelire oran olarak ölçülen cari açık 33 yıllık sürede, ortalama, % 2,8 iken, ekonominin sıkıştığı 1998 – 2002 dönemindeki % 0,5 olan oran, AKP’nin ilk döneminde, 2003 -2007 aralığında % 4,8’e, 2008 – 2013 döneminde ise, maalesef, % 6,4’e yükselmiştir. Kaldı ki, cari açığın ulusal gelirin % 6,4’ü gibi yüksek düzeye çıktığı son dönemde ulusal gelirin artış hızı % 3,7 ile 33 yıllık ortalamanın da gerisinde kalmıştır.

Fert başına gelirin 10 000 ABD dolar dolayına çıktığı, hatta giderek bu miktarı da aşmaya yeltendiği, geçmiş dönemlerde görüldüğü üzere görünürde döviz sıkıntısının yaşanmadığı, TÜİK’in mutluluk anketlerine olumlu yanıtlar alındığı vb gibi olumlu yansıyan tüm görüntü ve algılamalara rağmen, tek derdimizin resmi rakamlara göre % 10 dolaylarında seyreden, gayri resmi hesaplamalara göre bundan çok daha yüksek olan işsizlik dışında, hele de gelir dağılımını hiç dikkate almadan neden ve niçin şikayet ediyoruz ki? Sanıyorum, bu noktada farklı grupların değerlemeleri değişiklik gösteriyor ve burada yollar ayrılıyor. Çok farklı çıkar ve düşünce tomarlarından oluşan bir toplumu birkaç basit gruba indirgemek hiç doğru olamamakla beraber, yazının amacı ve boyutu çerçevesinde, birinci gruba “farkındalar”, ikinci gruba da “gafiller-aveneler” etiketini yapıştırarak iki grup içinde tartışmaları sürdürmeye çalışmak fazla yanlış olmaz.

Farkındalar grubunun ana dert konusunu sistemin ana çatısı ve işleyişi yanında, sistemin üst-yapı kurumlarındaki yansımaları oluşturmaktadır. Bu gruptaki insanlar parlak gibi yansıyan görüntülerin arkasında ne tür bozuklukların bulunduğunu görmenin yanında, kapitalizmin nasıl bir dünya sistemi olduğunu ve bu bağlamda Türkiye’de siyasal erkin nasıl bir misyonerlik işlevi ile ülkeyi emperyalizme yapıştırdığını görmekte ve bunun ıstırabını yaşamaktadır. Bu grup şunu çok iyi bilmektedir ki, mesele salt AKP konusu değildir. Türkiye, kuruluş döneminin en başlarından itibaren kapitalist raya oturtulmuş olup, İdris Küçükömer’in sosyolojik temelli açıklamasıyla “sol” olarak nitelediği Demokrat Parti’nin iktidara taşındığı 1950 dönüşümünden itibaren, emperyalizmin çevresine dahil edilmiş, 1980’lerden itibaren de sömürü odağının merkezine oturtulamaya çalışılmaktadır. Bu süreç, 1980 darbesi ile sıçrama yapmış, planlama fikri tamamıyla terk dilmiş, özelleştirme furyası kafalara kazınmış ve dış dünya ile tam serbest koşullarda ilişkiye girilmiştir. 2000 yılı programı ile üretim merkezi ve piyasa arayan yabancı sermaye IMF-Derviş programının oluşturduğu politika kanalından Türkiye’ye gelerek, emperyalist vantuzlarını iyiden iyiye derinlere salmışlardır. Merkez Bankasının “para kurulu” olarak çalışması neticesinde faiz haddi yükselip, ülkenin dövize boğulması halkın gözünü parlatırken, siyasilerin de işine gelen bu süreç, iki bakımdan emperyalistleri sevindirmiştir. Döviz kurunun baskılı uygulanması ihracat/ithalat dengesini ithalat lehine bozması yanında, sermaye piyasasına gelen yabancı sermayeye de önemli faiz avantajı sağlamış, hatta enflasyonla beraber, faiz arbitrajı yolunu açmıştır. Ne var ki bu süreç, bazı üretim alanlarının dış dünyaya taşınması ve içeride işsizliğin büyümesi ve cari açığın giderek yükselmesi pahasına, çok ters ilişki içinde, cari açığın kısa süreli finansmanı ve yükselen ithalatla birlikte ekonomide pembe tablo oluşumuna neden olarak politik tasvip görmüştür. Mesele de buradadır; siyasilerin hoşuna giden, aynı zamanda emperyalistleri içten içe besleyen bu süreç, ülkenin soyulması ve mutlak iyileşme görüntülerinin arkasında göreli yoksullaşma yaşamasına neden olarak, farkındalar grubunu derinden üzüyordu.

Farkındalar grubunu derinden yaralayan parıltılı görüntülerin arkasındaki gerçek, emperyalizmin 2000 IMF-Derviş programı ile ülkeye vurduğu hançerdir. Söz konusu programın parasal-mali-reel alanlarda olmak üzere üçlü yapısı vardı. Parasal yapılanmada Merkez Bankası, şatafatlı “bağımsız” statüsü ile bezenirken, kamu kesimi açığının finansmanından uzak tutularak sermaye piyasasından borçlanan hazinenin faiz haddinin yükseltmesine neden oluyordu. Faiz haddinin yükselmesi ise cebini yakan paraya bol getiri arayan emperyalist para babalarının işine geliyordu. Bu süreci tamamlayan mali alandaki emir ise, bir yandan bütçede “faiz dışı fazla” verilerek alacaklıların haklarını garanti altına almış, diğer yandan da “bütçe disiplini” uygulaması ile kamu açığını kısarak, enflasyonu frenleyip para babalarının bilanço aktiflerindeki mali değerlerin erimesini engellemeyi amaçlamıştır. Nihayet üçüncü emir olan reel alandaki zorlama ise, ekonominin denetimsiz olarak dışa açılarak yabancı üreticilere ve reel yatırımcılara ülkeyi teslim etmeye yönelikti. İşte, AKP’nin ekonomik alandaki icraatının net görüntüsü budur; ülkenin dış kaynaklı reel ve özellikle de finans sermaye tarafından işgalinin uzun dönemde yaratacağı göreli yoksullaşmanın kısa sürede parıltılar olarak algılanması. Bu tablonun perdelenmesi için, doğal olarak, gafiller ve aveneler grubuna ihtiyaç duyuldu. Tarihe tam da bu adla geçecek olan söz konusu grubun yaklaşımını ve işlevini de aşağıdaki bölümde ele almak gerekiyor.

SOSYAL – SİYASAL GÖRÜNÜM

İkinci grubu oluşturan gafiller-aveneler her kesimden insandan oluşuyor; bu grupta profesyonel iktisatçılar olduğu gibi, profesyonel hukukçular ya da sair alanlardaki akademisyenler veya halkın fikir edinmesinde etkili olan medya mensubu kişiler de bu gruba dahildir. Bu gruptaki gafiller-aveneler bir yandan ekonomideki yüzeysel pembe tablonun parıltılarını gafletle yücelterek halka yansıtmada, diğer yandan da kimi zaman paket, kimi zaman dilek ya da vaat, kimi zaman da akiller önerisi olarak devamlı vitrinde tutulan, fakat bir türlü gerçekleştirilemeyen “demokratikleşme” yürüyüşü ve hedefine ya çocuk misali kanarak, ya da çıkarı gereği bu safsatalara olumlu yaklaşarak, iktidar aveneliği yapmada bir beis görmediler. Bu grupta geçmiş dönemin işkence mazlumları da, bireysel kin ve nefretleriyle toplumsal meseleyi birbirine karıştırarak, maalesef, iktidarın ateşine benzin taşıdılar.

Önce şu ünlü demokratikleşme paketine bir bakalım. 1961 ve 1982 anayasalarının, özellikle de ikincisi olmak üzere, darbe sonucunda yapılıp, despotik yapıda oldukları, dolayısıyla buradan hareketle yeni bir anayasa ile demokratikleşmenin sağlanacağı tezi ileri sürülerek yola çıkıldı. Her iki anayasanın da askeri baskı altında yapıldığı, yeni anayasanın ise sivil idare tarafından yapılacağı ifade edildi. Sosyolojik görüşten yoksun bu anlayışın hiçbir temeli yoktu. Bir anayasasının askeri dönemde yapılmış olması onun mutlaka askerler tarafından ve despotik içerikle yapılmış olduğu sonucunu doğurmaz. Her anayasa sermaye hakimiyetinde yapılır; anayasaların kimliğini sermaye üzerindeki mülkiyet ve üretimin örgütlenme biçimi belirler.

1961 Anayasası Anayasa Mahkemesi, Danıştay gibi parlamento ve icra organı üzerinde denetim mekanizmasını getirmiş idi. Diğer yandan, o dönemde ithal ikameci modele geçiliyor olduğundan, iç piyasanın genişletilmesini amaçlayan görece sosyal demokrat bir yapılanmanın oluşturulması gerekiyordu. Gerekçe ne olursa olsun 1961 Anayasasının bu niteliğinin belirtilmesi gerekir. Şu da ihmal edilmemelidir ki, emperyalizmin ticari emperyalizm yöntemi ile 1950-1960 döneminde baskıladığı Türkiye’nin, 1958 moratoryumu ile uygulamaya koyulmuş Paris Anlaşmasının uygulanması sonucunda ithal ikameci montaj alanına savrulmasını gerekiyordu. Kısacası, emperyalizm içeride görece sosyal demokrat uygulamayı arzularken aslında Türkiye’yi montaj alanı olarak belirliyordu. Bu nedenledir ki, 1979 yılına döviz krizi ile ulaşılarak 1980 açılımı gerçekleştirildi. Askeri darbe ve baskı ile uygulanan 24 Ocak kararları ve 1982 Anayasası ise, emperyalistlere borç itfa anayasası olması niteliği ile baskıcıdır. Bu düşünce silsilesini izlediğimizde, AKP’nin yeni bir anayasa yapma hedefi yoktu ve olamazdı. Zira, emperyalizmin küreselleşme döneminde Türkiye gibi periferi konumundaki bir ülkenin, merkez emperyalist yapının bir eyaleti mesabesinde olduğundan anayasanın kimliği de böylece şekillenecekti. Örneğin, “kuvvetler ayırımı” yerine belki “kuvvetler ahengi” vb gibi bir kavram getirilecekti. Buna benzer şekilde, belki eyalet ya da özerk bölgeler sistemi getirilecek, sosyal devlet ilkesi kaldırılacak ve laiklik ilkesine farklı bir tanımlama getirilecekti. Kısacası yeni anayasa çok belirgin olarak “emperyalizmin anayasası” kimliğini taşıyacaktı. Böyle bir damgayı da AKP tek başına alnında taşımak istemeyeceğinden oturumlara bizzat AKP son verdi. Ama bu karambolda “yetmez ama evet” ci avene takımının desteği ile anayasada istediği değişikliği yaptı ve “AKP vesayeti ikamesi” ni gerçekleştirdi. Amaç da zaten gerçek anlamda demokrat bir anayasa oluşturmak değil, amaca yönelik böylesi bir değişiklik idi.

Ülkede bölünme ve kaos yaşanmaya başlanıyordu. Başbakanın son genel seçim sonrası balkon konuşması da bunun bir işareti idi. “Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanını dinleyeceksiniz” ifadesinin asabi bir tondan söylenmesi nasıl gereği biçimde dinlenmediği algılamasını ortaya koyuyor ise, aynı şekilde balkın konuşması da, ifadelerin tersinden yorumlanması ile, asıl amacı yansıtıyordu. Zira, toplumsal kaos Türkiye’nin şekillendirilmesi projesi üzerinde çalışan tarafların işine geliyordu. Toplumsal mühendislik yapan tüm taraflar aynı zamanda algı mühendisliğine de soyunurlar. İşte, gerek AKP gerek emperyalistler, hedeflerinde ayrılsalar dahi, bu iki konuda kesinlikle ittifak içinde çalışmaktalar. Bu yürüyüşte gerek Kürt açılımı gerek toplumun muhafazakarlaştırılması hem emperyalistlerin hem de AKP’nin işine yaramaktadır. Projenin sözde demokratikleşme söylemi rayı üzerinde yürütülmesi ise çok doğaldır. Demokratikleşme söylemi, geçmişin demokratik olmadığı gerekçesi ile ortadan kaldırılarak yeni bir düzenle ikame edilmesini çağrıştırır. Doğrudur; geçmişte düzen demokratik değildi. Ancak, demokratikleşme yasalara yazılarak ya da emir ile oluşturulan bir yapılanma değildir; demokratikleşme bir sonuçtur. Bu sonucun en önemli ve olmazsa olmaz maddi koşulu güçler dengesinin mevcudiyetidir. Toplumda gücün kaynağı üretim araçları üzerindeki mülkiyettir. Mülkiyet dağılımına koşut olarak güç dağılımı ve ona koşut olarak da demokratikleşme düzeyi tezahür eder. Nezaket ya da görgü vs gibi toplumsal tarihsel koşulların da önemli olduğu davranış biçimleri dışında, kamusal düzeyde, eğitim, sağlık ya da seyahat gibi sosyal haklarda olduğu kadar, ekonomi ve toplumun çeşitli alanlarında demokratik haklara sahip olabilmek, açıktır ki, ekonomik güç ile paraleldir.

Ne var ki, demokratikleşme söylemi ile havalandırılan toplumu yönetmek ve yol tayin etmek, durağan durumdan daha kolaydır. Toplumun yeniden şekillendirilmesinin ilk kuralı olan düzeni yıkarak kaos yaratmaktır. Hiçbir sistem uzun süre kaosta yaşayamayacağından, bir süre sonra şekillenmeye ya da şekillendirilmeye yönelir. İşte bu süreç ve mekanizma AKP’nin olduğu kadar, emperyalistlerin de işine yaradı; AKP iktidarını sağlamlaştırmak ve ülke ve ekonomi üzerine çullanmak için muhafazakarlık amacını güderken, emperyalistler de toplumsalcı dokunun parçalanmasını ve siyaset kanalından emellerini uygulama amacına yöneldi. Toplumun muhafazakarlaştırılması sömürü algılamasını köreltebilecek, muti insanların emir altına girmesine yol açabilecek idi. Denebilir ki, böyle bir merhalede toplum AKP’nin de emperyalistlerin de işine yarar; emperyalistler sömürüden, AKP’de cahil toplumdan sağlayacağı oylardan semirir.

Dünyada kriz sürerken Türkiye’nin inşaat işlerinde yoğunlaşması bir yandan halkın gözünü boyuyor, diğer yandan da müteahhitlerle kurulan gizli ortaklıklarla hem yandaş yaratılıyor hem de cepler doluyordu. Bu nedenle AKP’nin iktidarı bırakmaması, aksi halde çok ciddi hukuksal sorumluluklarla karşı kaşıya geleceği açıktı. Ne var ki, doymak bilmeyen açlık tüm kenti talan alanına çevirmekte idi. Her görülen yer bir potansiyel AVM mekanı, dolayısıyla milyarlar gözleri parlatıyordu. İktidar sarhoşluğuna kapılan liderler hız kesmiyorlar; kürtajdan, kaç çocuk doğrulması gerekir gibi çok özel alanlara giriyor, kızlı erkekli birlikteliği nerede ise fuhuş olarak niteliyor, “cafe” lerin sokaktaki masalarına müdahale ediyor, içkiye, sigaraya müdahale ediyor vs..vs.. ve Taksim Gezi Direnişi patlıyor. Ne var ki, Gezi Direnişi’ne Kürt gruplar da sendikalar da sıcak bakmıyor ve desteklemiyor.

17 Aralık tarihinde başlayarak inanılmaz boyutta, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir rüşvet ya da vurgun skandalı ortaya çıkıyor. Bakanlar, çocukları ortaya saçılıyor, bizzat başbakanın ailesi ile konuşmaları yayınlanıyor vs. İlginçtir ki, bu denli aleni soyguna karşı halkın tepkisi bölünmeyi güçlendirmeden ileri gidemiyor; bir grup daha da aveneci kesime yanaşırken, aksi grup da nefretinde keskinleşiyor. Tam Şili benzeri bir durum ortaya çıkmış bulunuyor. Şili’de darbe ve Allende’nin öldürülmesinden önceki seçimde aldığı oy oranı % 47 idi. Bunun üzerine ABD bu kişinin oy sandığında götürülemeyeceğini anlayarak, Şili’ye mühim miktarda dolar sokarak Allende karşıtlarını satın alıyor ve malum sona ulaşılıyor.

SONUÇTA SÖYLENECEKLER

Gerek “farkındalar” grubunu gerekse “gafiller-aveneler” grubu alanına giren alanlarda daha onlarca konudan söz edilebilecek iken, bu tartışmayı burada kesip, sonuca gelmenin daha anlamlı olduğunu düşünüyorum.

Her şeyden önce, kabul edelim ki, Türkiye emperyalizm ittifakı içinde oldukça başarılı şekilde ilerliyor. Buradaki başarı emperyalizmden ülkenin kazancı –zaten böyle bir şey olamaz- kastedilmiyor. Buradan kastedilen, içeriye hukuksuzluk ve/veya anti-demokratik yönetim biçimi olarak yansıyan politika ve uygulamaların emperyalizm açısından nasıl bir başarı olduğudur. Şöyle ki, eğer Türkiye küresel emperyal güç imparatorluğunun bir eyaleti olma yolunda ilerliyor ve oldukça da yol almış ise, Türkiye’nin ulusal dokuları olamaz, olmamalıdır ki, merkezden gelen emirler hiçbir yere takılmadan uygulama olanağına kavuşsun. O nedenle, yasama organından başlayarak, icra ve yargı kesinlikle içleri boşaltılmış olarak emperyalist gücün eyalet valisinin emrinde olmalıdır. Yukarıdan gelen emir ve direktiflerin halk nezdinde algılanıp anlaşılmaması için medyanın yandaşlaştırılması ya da baskılanması, üniversite gibi kurumların da keza yandaşlaştırılması ve baskılanması kaçınılmazdır. Nasıl ki, Türkiye’de herhangi bir kentin valisi merkezin emrindedir, o kentin kendine özgü yasama, yürütme ya da yargı erki yoktur, aynı yapılanma, tabiatıyla biraz farklı olarak ve biraz da anlaşılamaz biçimde örgütlenerek, küresel emperyal gücün eyaleti mesabesindeki devlet görüntülü yerel örgütler için de geçerlidir. Zaten genel politikanın adı küreselleşmedir! Hatta bu amaca yönelik olarak, yine merkezin emrinde olarak, eyalet valisi mesabesindeki devlet başkanı ya da başbakanının diktatör mizaçta olması da, ülkede baskı oluşturma amacıyla arzulanır bir durumdur. Bu durum Nicos Poulantzas’ın devlet teorisi görüşüne de uygundur.

Düşüncemi yansıtabilmek için biraz abartılı model kurmuş olmakla beraber, durumun ya da gidişatın bundan pek farklı olmadığını da düşünüyorum. Bu düşünceler geçerli ise, beni rahatsız eden sadece gafiller-aveneler grubunun, boyunlarını adeta altara uzatırken dahi farkında olmaksızın sergiledikleri gamsız ve anlamsız demokrasi ve özgürlük şamatacılığı olmayıp, farkındalar grubunun olayın ve gidişatın epeyce farkında olarak rahatsızlık duyduğu ve itirazını yükselttiği halde resmin tümünü görememesidir. Birinci grup için söylenecek bir şey bulamıyorum. İkinci grubu, sanırım Bourdieu’nun “Habitus” açıklaması ile anlamak olasıdır. Şöyle ki, içinde yaşadığımız sistemin hafızamızda kazıdığı düşünce kalıplarının dışına çıkmak çok zor, hatta çoğu durumda olanaksızdır. Zira, mesele salt AKP konusu değildir. Konuya daha geniş bakmamız, emperyalizmi kavramamız ve yaşamımızda olanaklı olmayacak çözümleri, hiç yılmadan topluma anlatmamız gerekiyor. Zira, farkındalar grubu çözümün sistem içinde ayarlamalarla olanaklı görmekte, bunun dışına çıkamamaktadır. Oysa çözüm sistem dışında ve, maalesef, çok uzakta, hele de “zincirin zayıf halkası” görüşünün kaybolduğu ya da çok zayıfladığı günümüzün küreselleşme koşullarında!

Son not olarak, biraz çarpıcı da olsa, şu düşüncemi değerli okuyucularla paylaşmak istiyorum. Eskiden şehir hatları vapurlarında buhar makineleri vardı. Makine dairesinin penceresinden pistonların iniş kalkışları, kaptandan gelen “tam yol” vs gibi komutları izlemek çok zevkli idi. Oysa şimdi dizel motorlar kullanılıyor ve burada da piston sistemi olduğu halde, motor kapalı bir bölmede, dolayısıyla pencereden motor dairesine bakmanın hiçbir zevki kalmadı. Bu örneği AKP siyaseti, liderin tavrı vs konusunda düşünürsek, ben umutlanıyorum. Diyelim ki, parlamento, yürütme organı, yargı ve medya vs gibi kum ve kuruluşlara yapılan baskı sessiz ve sakince yürütülmüş olsa idi, belki de halkımızın büyük bölümü işin farkında olmayıp, her şeyin olağan seyrinde devam ettiğini düşünebilirdi. Ancak, başbakanın tavrı, ifadeleri, belki bizi sinirlendiriyor, ama “çocuktan al haberi misali” iç işleyiş hakkında çok önemli bilgi ya da genel işleyişin zihniyeti tereddüde mahal bırakmayacak şekilde ifşa ediliyor. Belki de, emperyalist güçlerin sinirlendikleri konu bu olsa gerek; emperyalist merkez ile eyalet arasındaki işleyişin sırrını açığa çıkarmak!

“Bir Garip Orhan Veli”ydi

orhanveli2Bu yıl Orhan Veli Kanık'ın 100. Doğum yıldönümü. Doğum günü geçti, 13 Nisan 1914'tü.

Orhan Veli, yani Galata Köprüsü'nde durup, çalışan insanları, alttan geçen çatanaları, yukarıda uçuşan kuşları, velhasıl o zamanın İstanbul'unun kalbini izleyen şair, Rumeli Hisarı'na oturup Boğaziçi'ne bakan şair, Ahmet Haşim'in "Göllerde bu dem bir kamış olsam" dizesine nazire olarak, "Rakı şişesinde balık olsam" diyen şair, hayatı boyunca nasırından çeken Süleyman Efendi'nin ardından ağıt düzen şair, denize, martılara, mavnalara tutkun, sabah serininde buğulanan eriklere tutkun, en yakın arkadaşlarım dediği Oktay Rıfat'la, Melih Cevdet'in dostluğuna tutkun ve tabi en önemlisi insana tutkun şair.

Bugün ağabeyinden 10 yaş küçük olan Füruzan Yolyapan bir anma toplantısında anlattıydı:

“Bir gün babam eve geldi, cebindeki gazeteyi çıkararak ağabeyime döndü, 'Oğlum madem şiir yazıp kendini rezil edeceksin, beni niye karıştırıyorsun?' dedi.”

Şairin babasını da karıştırdığı “İstanbul Türküsü” adlı şiir gel zaman, git zaman onun ismiyle özdeşleşen şiiri oldu:

İstanbul'da Boğaziçi'ndeyim,
Bir fakir Orhan Veli'yim;
Veli'nin oğluyum,
Tarifsiz kederler içinde.

Urumelihisarı'na oturmuşum;
Oturmuş da bir türkü tutturmuşum;

"İstanbul’un mermer taşları;
Başıma da konuyor, konuyor aman, martı kuşları;
Gözlerimden boşanır hicran yaşları;
Edalı'm,
Senin yüzünden bu hâlim."

"İstanbul’un orta yeri sinema;
Garipliğim, mahzunluğum duyurmayın anama;
El konuşur, sevişirmiş; bana ne?
Sevdalı'm,
Boynuna vebalim!"

İstanbul'da, Boğaziçi'ndeyim;
Bir fakir Orhan Veli;
Veli'nin oğlu;
Tarifsiz kederler içindeyim.

Şairin babasını sanata uzak birisi sanmayın. Tersine, Mehmed Veli Bey Osmanlı döneminde Mızıka-i Hümayun'da klarnist iken. Cumhuriyette Riyaseti Cumhur Bando Şefi, Musiki Muallim Mektebinde (Konservatuarda) armoni profesörü olmuş bir sanatçıydı.

1934'te soyadı kanunu çıkana kadar insanların soyadları babalarının adları olduğundan, oğul Ahmed Orhan'ın da soyadı Veli idi ve “Kanık” soyadını aldıktan sonra da yaygınca Orhan Veli olarak bilindi.

Annesi Fatma Nigâr Hanım Osmanlı aristokrasisinden geliyordu.

Mehmed Veli Bey “beni karıştırma” demişti, ama oğlunun şiirlerini ilk besteleyen de kendisi olmuştu. Üstelik de o besteler arasında siyasi iktidarın ve anti-komünist çevrelerin şimşeklerini çeken (Hüzzam makamında bestelediği) şiirdi. İki kıtasında şöyle diyordu:

Kimi peygambere inanır;
Kimi saat köstek donanır;
Kimi kâtip olur, yazı yazar;
Kimi sokaklarda dilenir.

Bu düzen böyle mi gidecek?
Pireler filleri yutacak;
Yedi nüfuslu hâneye
Üç buçuk tayın yetecek?

Bu şiiri sonraki yıllarda Timur Selçuk da besteleyecekti.

Çocukluğuna özlem

Çocukluğu Beykoz, Beşiktaş ve Cihangir'de geçti. O mutlu günlerini hayatının sonuna kadar yeis içinde hatırladı. [Hayatının sonuna kadar sözü yanlış anlaşılmasın topu topu 36,5 yıl yaşamış, 1950'nin Kasım ayında ölmüştü.]

İnsanın özlemi sadece yarına dönük değildir, kişi geçmişte yaşadığı dününü de özler, dünün kentini özler, geçmiş günlerini özler. Hasret ile özlem aynı duygular, hasret daha güçlüsü.

Hangimiz özlemeyiz çocukluğumuzu ama hiç birimiz onun gibi yazamayız. İşte “Gemilerim” şiiri:

Elifbamın yapraklarında
Gemilerim, yelkenli gemilerim.
Giderler yamyamların memleketlerine
Gemilerim, yan yata yata;
Gemilerim, kurşunkalemiyle çizilmiş;
Gemilerim, kırmızı bayraklı
Elifbamın yapraklarında
KIZ KULESİ,
Gemilerim.

Sadece o kadar mı? Çocukluğunun bayramları da aklına hasretle geliyor, dizelerine yansıyor:

“Kargalar, sakın anneme söylemeyin! / Bugün toplar atılırken evden kaçıp / Harbiye Nezareti'ne gideceğim. / Söylemezseniz size macun alırım, / Simit alırım, horoz şekeri alırım; / Sizi kayık salıncağına bindiririm kargalar, / Bütün zıpzıplarımı size veririm. / Kargalar, ne olur anneme söylemeyin!”

Harbiye Nezareti bugünkü İstanbul Üniversitesi merkez binası olduğuna göre, demek ki, o zamanlar Beyazıt Meydanında bayram yeri kuruluyormuş.

Orhan Veli'nin şiirinden söz ederken “derin konulara” girmeden önce onun adeta klasik olmuş üç dizesiyle başlayalım:

Gemliğe doğru
Denizi göreceksin;
Sakın şaşırma.

Gerçekten de, bindiğiniz araç Gemlik körfezine doğru yokuşu tırmanırken deniz ansızın karşınıza çıkıverir. Bu kadar basit bir saptamadan, böyle kalıcı bir şiir çıkarmayı ancak büyük bir şair yapabilirdi.

Hayatın şairi

Orhan Veli'ye pek çokları “İstanbul'un şairi” der, öyleydi de, ama İstanbul'un şairi olmaktan çok daha fazla bir şairdi.

Orhan Veli –bütün çok iyi şairler gibi– hayatın şairiydi, yani insanın sesiydi.

Hayatı seviyordu, ama hayatın hep öyle olmadığını da biliyor ve öylesini özlüyordu. İşte kafiyeyi kullandığı yıllarda yazdığı “Açsam Rüzgâra” şiiri:

Ne hoş, ey güzel Tanrım, ne hoş / Mavilerde sefer etmek! / Bir sahilden çözülüp gitmek / Düşünceler gibi başıboş. / Açsam rüzgâra yelkenimi; / Dolaşsam ben de deniz deniz / Ve bir sabah vakti, kimsesiz / Bir limanda bulsam kendimi. / Bir limanda, büyük ve beyaz... / Mercan adalarda bir liman./ Beyaz bulutların ardından / Gelse altın ışıklı bir yaz. / Doldursa içimi orada / Baygın kokusu iğdelerin./ Bilmese tadını kederin / Bu her alemden uzak ada. / Konsa rüya dolu köşkümün / Çiçekli dalına serçeler. / Renklerle çözülse geceler, / Nar bahçelerinde geçse gün. / Her gün aheste mavnaların / Görsem açıktan geçişini / Ve her akşam dizilişini / Ufukta mermer adaların. / Ne hoş ey Tanrım, ne hoş, / İller, göller, kıtalar aşmak. / Ne hoş deniz deniz dolaşmak / Düşünceler gibi başıboş. / Versem kendimi bütün bütün / Bir yelkenli olup engine; / Kansam bir an güzelliğine / Kuşlar gibi serseri ömrün.

Bu şiir usta işi bir şiir değil, fakat Orhan Veli'nin iç dünyasını, özlemini, özgürlük duygusunu dile getiren imgelerle dolu. Nar bahçesi, iğdelerin kokusu, yelkenliyle maviliklere açılmak, mercan adalarına gitmek, uzaktan aheste geçen mavnaları, çiçekli dallarda kuşları seyretmek…

Hayat demek aynı zamanda yaşama sevincidir. O sevinci sık sık veya zaman zaman duymayan var mı? Örneğin “Baharın İlk Sabahları”nda:

“Tüyden hafif olurum böyle sabahlar / Karşı damda bir güneş parçası, / İçimde kuş cıvıltıları, şarkılar; / Bağıra çağıra düşerim yollara; / Döner döner durur başım havalarda. /

Sanırım ki günler hep güzel gidecek; / Her sabah böyle bahar; / Ne iş güç gelir aklıma, ne yoksulluğum. / Derim ki: "Sıkıntılar duradursun!" / Şairliğimle yetinir, / Avunurum.”

Hayatın şairi olmak elbette yaşama sevincinin de şairi olmak demektir. Aynı zamanda hüznün ve kederin.

Ayrılık daima ve herkese üzüntü verir:

Bakakalırım giden geminin ardından;
Atamam kendimi denize, dünya güzel;
Serde erkeklik var, ağlayamam.

orhanveli cropOrhan Veli'de sevinçle hüzün iç içedir. Bu ikilem karşılıklı değildir, tek yönlüdür. Hüznün içinde sevinç yoktur, ama sevincin içinde aynı zamanda –veya apansızın– hüzün karşınıza çıkar:

İşim gücüm budur benim, / Gökyüzünü boyarım her sabah. / Hepiniz uykudayken. / Uyanır bakarsınız ki mavi.
Deniz yırtılır kimi zaman, / Bilmezsiniz kim diker; / Ben dikerim.
Dalga geçerim kimi zaman da, / O da benim vazifem; / Bir baş düşünürüm başımda, / Bir mide düşünürüm midemde, / Bir ayak düşünürüm ayağımda, / Ne haltedeceğimi bilemem.
(Dalgacı Mahmut)

Hüzünsüz hayat olur mu? İnsan her zaman mutlu, neşeli olmaz. Aptal olanlar her zaman mutludurlar. Hissetmeyen, düşünmeyen kişi demektirler. Bakın şair derdinin başka olduğunu söylüyor, ama ne olduğunu söylemiyor.

“Sanma ki derdim güneşten ötürü; / Ne çıkar bahar geldiyse? / Bademler çiçek açtıysa? / Ucunda ölüm yok ya. / Hoş, olsa da korkacak mıyım zaten /

Güneşle gelecek ölümden / Ben ki her nisan bir yaş daha genç, / Her bahar biraz daha aşığım; / Korkar mıyım? / Ah, dostum, derdim başka...”

Orhan Veli'nin iç dünyasındaki en baskın duygu, dolayısıyla şiirindeki en etkili tema hüzündür.

Herkes gibi kendisini çok mutlu hissettiği anlar vardı. Belki âşık olmuştu, belki iyi bir haber almıştı veya son şiiri beğenilmişti.. Ya da sevinmesinin belli bir nedeni yoktu:

Her şey birdenbire oldu.
Birdenbire vurdu gün ışığı yere;
Gökyüzü birdenbire oldu;
Mavi birdenbire.
Her şey birdenbire oldu;
Birdenbire tütmeye başladı duman topraktan;
Filiz birdenbire oldu, tomurcuk birdenbire.
Yemiş birdenbire oldu.
Birdenbire,
Birdenbire;
Her şey birdenbire oldu.
Kız birdenbire, oğlan birdenbire;
Yollar, kırlar, kediler, insanlar...
Aşk birdenbire oldu,
Sevinç birdenbire.

Biteviye hayat

O coşkuludur, sevinci de, kederi de yoğun ve her yaşantının hakkını vererek yaşamak ister. Yadsıdığı yaşam biçimi monotonluktur, her şeyin biteviye olmasıdır: “Annemin köpeği Çinçon ve benim kedim Maviş" başlıklı dizelerinde hayatı şöyle anlatıyor:

“Bu evin bir köpeği vardı; / Kıvır kıvırdı, adı Çinçon'du, öldü./ Bir de kedisi vardı: Maviş, / Kayboldu./ Evin kızı gelin oldu, / Küçük Bey sınıfı geçti. / Daha böyle acı, tatlı / Neler oldu bir yıl içinde! / Oldu ya, olanların hepsi böyle... / Hayat böyle zaten!..”

Sık sık efkârlandığımız anlar da hayatın kendisidir. Efkârlanmak, kederlenmek de hayatın içinde var. Orhan Veli de o hâller pek çok:

“Mektup alır, efkârlanırım; / Rakı içer, efkârlanırım; / Yola çıkar, efkârlanırım. /

Ne olacak bunun sonu, bilmem. / "Kazım'ın" türküsünü söylerler / Üsküdar'da; / Efkârlanırım.”

Adını bu şiirde duyduğumuz “Kâzım'ın Türküsü”nü hiç birimiz dinlememişizdir.

Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun da "Nasıl unutur nasıl / Ömründe bir defa / Kazım'ım türküsünü dinleyen" dediği türküyü Sunay Akın çok merak etmiş, Üsküdar'da araştırmış, eski insanlara sormuş, bulamamış. Yanıtı Cumhuriyet'te Mehmed Kemal'in bir köşe yazısında bulmuş. İç Anadolu'dan gelme Türkü'nün sözleri şöyle başlıyormuş:

“Meyhaneden çıktım yan basa basa / Ciğerlerim kurudu kan kusa kusa / Beni de vuran arabacı Musa / Aslanım Kazım'ım yerde yatıyor / Kaytan bıyıkları kana batıyor.”

Bakın, yıllar sonra Nazım Hikmet Bursa Cezaevinde açlık grevi yaparken Bedri Rahmi onun için bir şiir yazar. Kâzım’ın türküsünden anlıyoruz ki, Bedri Rahmi ”Yiğidim, aslanım orda yatıyor” sözünü o türküden esinlenmiş.

Sonra Zülfü Livaneli o şiiri bestelemiş, herkes sanıyor ki, ölenin ardından bir ağıt. Gene herkes sanıyor ki, ağıt annenin ağzından.

Livaneli “ağıdı” bazen Uğur Mumcu için söylüyor, bazen Ankara Kızılay’da kurulan yüksek sahnenin üstüne çıkıp, yüzünü ve bedenini Anıtkabir’e çevirip, “Yiğidim aslanım burda yatıyor” diyor. [Oysa Bedri Rahmi’nin o şiiri yazdığı arkadaşı 13 yıl önce tutuklandığında Kemal Atatürk Reisicumhur’du.]

Tekrar etmeliyim: o Şiir bir ağıt değil, hapisteki şair için arkadaşı tarafından yazılmış şiir, onun içini boşaltmak ve tarihsel anlamını değiştirmek Nazım Hikmet’e de, Bedri Rahmi’ye de düşüncesizlik. Parça anonim değil ki, bir halk ezgisi değil ki, istediğimize uyarlayalım. Somut bir olayda, somut bir kişi tarafından, somut bir insan için yazılmış; onu bugün Mumcu, yarın Kemal Atatürk, öbür gün bir başkası için kullanamayız.

Sorun kişi tapıncı da değil, o şiir Deniz Gezmiş için de ağıtlaştırılmış olsaydı, gene kabul edilemezdi.

Değinmemizi bitirirsek, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun Ürgüp’lü bir ozandan dinlediği bir halk ağıdı dönüp dolaşıp, siyasi ağıda dönüşüyor.

ABD’li sosyologların bir ara ortaya attıkları “kültürel difüzyon” (yayılma) tezi bu olsa gerek. Hem de zamanda seyahat ederek.

Cezaevindeki siyasiye yazılmış dayanışma şiiri zaman zaman Ebedi Şef için ağıt oldu, çıktı. Şef gerçekten de Ebedi imiş, açlık grevi unutuldu, Ebedi’lik baki kaldı.

Özgürlük coşkusu

Orhan Veli'nin en dikkati çeken ve hayran olunan yönlerinden birisi içinde taşıdığı özgürlük coşkusuydu. Özgürlük derken yalnızca siyasal özgürlüğü kastetmiyoruz. Hayatın ve toplumun getirdiği sayısız kısıtlamalardan, yasaklardan, duvarlardan, sıkıcılıklardan söz ediyoruz. Bu nedenle “Özgürlük Coşkusu” yerine “Özgürlük Tutkusu” da diyebiliriz. Çünkü yaşanmamış bir özgürlük istem halindeki özgürlüktür. Özgürlük özlemidir.

Fakat Orhan Veli'nin alabildiğine zengin, rengârenk ve ışıl ışıl iç dünyası ona bu duyguyu coşku halinde yaşatır, dizelerini okurken alır sizi götürür, uzaklara, ufuklara.

Kaygılardan, yasaklardan azade göklerde uçarsınız, denizde kürek çekersiniz, açıklara yelken açarsınız.

Yani sizi kandırır Orhan Veli, hiçbir zaman yaşayamayacağınız özgürlüklere ulaştırır. Ama olsun, her kanmak keşke bu kadar özgür olsa.

Hürriyete Doğru

Gün doğmadan,
Deniz daha bembeyazken çıkacaksın yola.
Kürekleri tutmanın şehveti avuçlarında,
İçinde bir iş görmenin saadeti,
Gideceksin;
Gideceksin ırıpların çalkantısında.
Balıklar çıkacak yoluna, karşıcı;
Sevineceksin.
Ağları silkeledikçe
Deniz gelecek eline pul pul;
Ruhları sustuğu vakit martıların,
Kayalıklardaki mezarlarında,
Birden,
Bir kıyamettir kopacak ufuklarda.
Denizkızları mı dersin, kuşlar mı dersin;
Bayramlar seyranlar mı dersin, şenlikler cümbüşler mi?
Gelin alayları, teller, duvaklar, donanmalar mı?
Heeeey!
Ne duruyorsun be, at kendini denize;
Geride bekleyenin varmış, aldırma;
Görmüyor musun, her yanda hürriyet;

Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol;
Git gidebildiğin yere.

Orhan Veli'nin içinden şiirlerine yansıyan o özgürlüğü, yaşamın, toplumun tutsaklıklarına karşı bireyin özgürlüğünü onun kadar yalın, süssüz, ama alabildiğine lirik pek az şair ifade edebilmiştir:

Gün olur, alır başımı giderim,
Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda.
Şu ada senin, bu ada benim,
Yelkovan kuşlarının peşi sıra.
Dünyalar vardır, düşünemezsiniz;
Çiçekler gürültüyle açar;
Gürültüyle çıkar duman topraktan.
Hele martılar, hele martılar,
Her bir tüylerinde ayrı telaş!...
Gün olur, başıma kadar mavi;
Gün olur, başıma kadar güneş;
Gün olur, deli gibi...

Yelkovan kuşu, martıya benzeyen, ama albatrosla akraba olan bir deniz kuşu, daha doğrusu Akdeniz kuşu.

Martılara vapurdan ekmek, simit parçacıkları atılır, yelkovanlar ise sadece deniz ürünü yerler, suya yakın uçup, küçük balıklarla ve omurgasızlarla beslenirler.

Çocukluğumuzun İstanbul'unda daha çoktular, üstelik eskiden onları martılardan ayırt etmesini bilirdik, şimdi hem sayıları azaldı, hem de martılardan farklarını unuttuk. İstanbul'da yaşayanların denizle ilişkileri asgariye indi. Artık ne Sait Faik'in, ne Orhan Veli'nin İstanbul denizi var.

Adalar'dan günün ilk saatlerinde denize açılanlar, şarkıdaki gibi “Heybeli'den her gece mehtaba çıkanlar”, gece teknelerinde karpit lambasıyla lüfere açılanlar, balıkçı teknelerinde onlar gibi çalışarak ağlardan eli nasır tutanlar, Kalpazankaya'da ateş yakıp, midye kızartarak şarapla sabahlayanlar, kıyılardan uzak temiz ve serin sularda yüzmek için, plajlarda değil, sandal kiralayarak açıkta denize girenler yok, yüzülebilecek kadar temiz sahiller, plajlar zaten yok.

Bizler değil, ama “deniz insanı” diyebileceğimiz yazarlar, ozanlar o dünyayı iyi bilirlerdi, epeyi zamandır edebiyatta onlara rastlamıyorsak, deniz insanının bu kentte kalmamış olmasındandır. Özel teknesi olanlar dışında İstanbul’lunun doğayla bağlantısı demek olan deniz yaşamının sona ermişliğidir.

İstanbul'lu artık deniz diye tatil sahillerine gidiyor, oraları da kent gibi denizden –ve yeşil doğadan da– kopuk yerler. Tatilci yaz tatilinde sadece denize giriyor.

Denize düşmüş karpuz kabuğu olmak

Ölümünden bir yıl önce, 1949'da yayınladığı “Dalga” şiirinde suya düşmüş karpuz kabuğu gibi olmak istiyor, kendini anlatırken, bizlere şöyle sesleniyor:

“Mesut sanmak için kendimi / Ne kâğıt isterim ne kalem; / Parmaklarımda cıgaram, / Dalar giderim mavisinden içeri / Karşımda duran resmin. /

Giderim, deniz çeker; / Deniz çeker, dünya tutar./ İçkiye benzer bir şey mi var /

Bir şey mi var ki havada / Deli eder insanı, sarhoş eder?

Bilirim, yalan, hepsi yalan; / Taka olduğum, tekne olduğum yalan; / Suların kaburgalarımdaki serinliği, / İskotada uğuldayan rüzgâr, / Haftalarca dinmeyen motor sesi, / Yalan.

Ama gene de, / Gene de güzel günler geçirebilirim; / Geçirebilirim bu mavilikte, / Suda yüzen karpuz kabuğundan farksız, / Ağacın gökyüzüne vuran aksinden, /

Her sabah erikleri saran buğudan, / Buğudan, sisten, ışıktan, kokudan…

II

Ne kâğıt yeter ne kalem, / Mesut sanmam için kendimi, / Bunların hepsi… hepsi fasafiso. / Ne takayım, ne tekneyim. / Öyle bir yerde olmalıyım, / Öyle bir yerde olmalıyım ki, / Ne karpuz kabuğu gibi,/ Ne ışık, ne sis, ne buğu gibi…/ İnsan gibi..”

Yalnızlık duygusu

Kişinin yaşamında hüzün, keder hele bir de yalnızlıkla birleşmişse dayanılması imkânsız olur:

Bilmezler yalnız yaşamayanlar,
Nasıl korku verir sessizlik insana;
İnsan nasıl konuşur kendisiyle;
Nasıl koşar aynalara,
Bir cana hasret,
Bilmezler.

Toplumsal eşitsizlik

Orhan Veli sadece sevincin, hüznün, bir türküyle kederlenmenin, güzel havalarda âşık olmanın, denizlerin, iğde bahçelerinin şairi değildi, aynı zamanda toplumsal adaletsizliğe tepki duyardı: Örneğin ciğercinin kedisini sevmezdi:

“Uyuşamayız, yollarımız ayrı; / Sen ciğercinin kedisi, ben sokak kedisi; / Senin yiyeceğin, kalaylı kapta; / Benimki aslan ağzında; / Sen aşk rüyaları görürsün, ben kemik.

Ama seninki de kolay değil, kardeşim; / Kolay değil hani; / Böyle kuyruk sallamak Tanrının günü.”

Şairin bu şiirde “sokak kedisi”yle komünist şair Nazım Hikmet'i kastettiği söylenir. Ciğercinin kedisinin sokak kedisine verdiği yanıtı da gene kendisi aktarır:

“Açlıktan bahsediyorsun; / Demek ki sen komünistsin. / Demek bütün binaları yakan sensin. /İstanbul'dakileri / Ankara'dakileri sen.../
Sen ne domuzsun, sen!”

Nazım Hikmet'in de, Orhan Veli'nin de yakın dostu olan Abidin Dino'nun kardeşi Arif Dino bu şiirlerden hareketle Nazım'ın kedi karikatürünü yapmıştır.

Orhan Veli dönemin mimli solcularından Mehmet Ali Aybar'ın çıkardığı “Zincirli Hürriyet” te yazmaktan çekinmemişti.

Türkiye'de sosyal eşitsizlik yok muydu? Tabi ki yoktu, her şeyin bedava olduğu bir ülkede eşitsizlikten kim söz edebilirdi?

“Bedava yaşıyoruz, bedava; / Hava bedava, bulut bedava; / Dere tepe bedava; / Yağmur çamur bedava; / Otomobillerin dışı, / Sinemaların kapısı, / Camekânlar bedava; / Peynir ekmek değil ama / Acı su bedava; / Kelle fiyatına hürriyet, / Esirlik bedava; / Bedava yaşıyoruz, bedava.”

Belki hepsinden öte emekçi insana sevgisi çoktu, saygısı çoktu. Dok işçileri, ağları çeken balıkçılar, çıngıraklı sucular, mavna çalışanları, iskelelerdeki çımacılar… onun insanlarıydılar.

Ölüm üzerine

Orhan Veli'de –örneğin Tarancı'daki gibi– ölüm sendromu yoktu, ama hayatı düşünen tabi ki, ölümü de unutmayacaktı. Ölüm son da olsa, hayatın içinde vardı.

Nitekim hiç de ölecek yaşta değilken, başlığını “Ölüme Yakın” koyduğu şiirinde ölümü de yazmıştı:

Akşamüstüne doğru, kış vakti;
Bir hasta odasının penceresinde;
Yalnız bende değil yalnızlık hali;
Deniz de karanlık, gökyüzü de;
Bir acaip, kuşların hâli.

Bakma fakirmişim, kimsesizmişim;
–Akşamüstüne doğru, kış vakti–
Benim de sevdalar geçti başımdan.
Şöhretmiş, kadınmış, para hırsıymış;
Zamanla anlıyor insan dünyayı.

Ölürüz diye üzülüyoruz?
Ne ettik, ne gördük şu fani dünyada
Kötülükten gayrı?

Ölünce kirlerimizden temizlenir,
Ölünce biz de iyi adam oluruz;
Şöhretmiş, kadınmış, para hırsıymış,
Hepsini unuturuz.

Bürokrasi ona göre değildi

Orhan Veli hayatını yazılarıyla, şiirleriyle kazanamadı. Bürokraside çalıştı, PTT Umum Müdürlüğü'nde, Hasan Ali Yücel'ın M. Eğitim Bakanlığı döneminde Başbakanlık Tercüme Bürosunda ekmeğini kazandı, o bakanlıktan ayrılınca, kendisi de bürodan ayrıldı, zaten bürokrasiden hiç hazzetmezdi. “Beni bu güzel havalar mahvetti” dediği ve “şiir yazma hastalığının öyle havalarda nüksettiğini” söylediği şiirinde, “Evkaf'taki memuriyetinden öyle havalarda istifa ettiğini” belirtiyor.

Oysa Evkaf'ta (Vakıflar İdare'sinde) çalışmamıştı, ama ”Evkaf” kelimesi bürokrasinin en küflüsünü çağrıştırdığı için, şairin ustalığını ve imge yetisini gösteriyordu:

Memurun hayatını ”Zilli Şiir”de en veciz biçimde anlatır. Benim için Gogol'ün Rus bürokrasisini, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Türk bürokrasisini tanımlaması kadar değer taşıyor o şiir. Değeri az sözle çok şey anlatmasında:

Biz memurlar,
Saat dokuzda, saat on ikide, saat beşte,
Biz bizeyizdir caddelerde.
Böyle yazmış yazımızı Ulu Tanrı;
Ya paydos zilini bekleriz, Ya aybaşını.

Savaşa reddiye

Birinci Cihan Harbi başlamadan hemen önce doğmuştu, Mütareke'de 2-8, İstiklâl Harbinde 6-8 yaşlarındaydı. Yani savaşı pek görmemişti. Ama savaşa karşı olmak için savaşı yaşamak gerekmez. Eminim ki o da yaşıtı çocuklar gibi harp ve muharebe hikâyeleriyle büyümüştü.

İkinci Dünya Savaşını uzaktan, ama kıtlıkları, yoklukları, karartma gecelerini, o zamanki deyimle ihtikâr yapanları, istifçileri, karaborsacıları, tüm savaş zenginlerini yakından görmüştü.

Yedek subaylığını Çanakkale'de yaptı. 1941- 1945 yılları arasında askerdi. Savaş da zaten onun terhis edildiği yıl bitti.

2. Savaş üzerine yazdıkları Avrupa'daki muharebeler basından ve radyolardan izledikleriydi:

Hakkınız var, güzel değildir ihtimâl
Mübalağa sanatı kadar
Varşova'da ölmesi on bin kişinin
Ve benzememesi
Bir motörlü kıtanın bir karanfile
“Yârin dudağından getirilmiş”

Bu karanfilli şiir gibi bir başka şiirinde savaşma silahlarının insana ne kadar aykırı olduğunu “Bizim gibi” adını verdiği dizelerinde pek güzel ifade ederken savaşan insanın acımasızlığını da vurgulamayı ihmâl etmez:

Arzulu mudur acaba
Bir tank, rüyasında
Ve ne düşünür tayyare
Yalnız kaldığı zaman

Hep bir ağızdan şarkı söylemesini
Sevmez mi acaba gaz maskeleri
Ay ışığında?

Ve tüfeklerin merhameti yok mudur
Biz insanlar kadar olsun?

Kendisi savaşa hiç gitmedi, ama savaşa giden gencecik insanları düşündü, onlara seslenmek istedi.

Harbe giden sarı saçlı çocuk!
Gene böyle güzel dön;
Dudaklarında deniz kokusu,
Kirpiklerinde tuz;
Harbe giden sarı saçlı çocuk!

Beni rahatsız eden tek şiiri “Hitler amca” ile başlayanıdır. Hitler'le alay bile edilemeyeceğini düşünürüm. 6 milyonu soykırımla olmak üzere, 55 milyon insanın hayatına mâl olmuş tarihin bu en aşağılık adamı mizah konusu olamaz.

"Bir gün de bize buyur. / Kakülünle bıyıklarını / Anneme göstereyim./ Karşılık olarak ben de sana / Mutfaktaki dolaptan aşırıp / Tereyağı veririm./ Askerlerine yedirirsin."

Charlie Chaplin Savaş'tan önce yaptığı, ama diplomatik nedenlerle ancak Savaş içinde ve ABD'de vizyona koyabildiği “Büyük Diktatör” (Türkiye'de “Şarlo Diktatör”) filminde Hitler ve Mussolini ile alay eder. Fakat Savaş sonrasında toplama kampları, gaz odaları ortaya çıktığında “bilseydim böyle bir komedi yapmazdım” diyecektir.

Otobiyografi

Okuduğunuz yazı edebi olsun diye, şairin sanat evrelerini ya da Garip grubunun özelliklerini anlatmak için yazılmadı, Orhan Veli nerede doğdu, hayatta neler yaptı sorularına yanıt veren bir biyografi olma amacını da taşımadı, sadece şairin insana hitap eden zenginliğinden alıntılar içeren öznel bir seçki oldu.

“İstanbul'u Dinliyorum” eksik, Süleyman Efendi'nin mezar taşının yazısı olan “Kitabe-i Seng-i Mezar” eksik, “Anlatamıyorum” eksik, “Sereserpe” eksik, daha pek çok şiiri eksik kaldı. Eğer öyle yapsaydık, hemen hemen bütün şiirlerini bu sayfalara aktarmış olurduk.

Bu nedenle kendi ağzından biyografisini anımsamakla burada yetinelim.

orhan-şinasi-oktay-melih crop“Ben Orhan Veli / "Yazık oldu Süleyman Efendiye" / Mısra-i meşhurunun mübdii.. / Duydum ki merak ediyormuşsunuz, / Hususi hayatımı, / Anlatayım: / Evvela adamım, yani / Sirk hayvanı falan değilim. Burnum var, kulağım var, Pek biçimli olmamakla beraber / Bir evde otururum, / Bir işte çalışırım. / Ne başımda bulut gezdiririm, / Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet. / Ne İngiliz kralı kadar / Mütevazıyim, / Ne de Celâl Bayar'ın / Sabık ahır uşağı gibi aristokrat. / Ispanağı çok severim / Puf böreğ ine hele / Biterim

Malda mülkte gözüm yoktur. / Vallahi yoktur. / Oktay Rıfat'la Melih Cevdet'tir / En yakın arkadaşlarım. / Bir de sevgilim vardır pek muteber;

İsmini söyleyemem / Edebiyat tarihçisi bulsun. / Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım, / Meşgul olmadığım ehemmiyetsiz / Sadece üdeba arasındadır. /

Ne bileyim, / Belki daha bin bir huyum vardır. / Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya? / Onlar da bunlara benzer.”

[mübdi': yaratan, mühr-ü nübüvvet: peygamberlik mührü (nebi: peygamber), üdeba: edipler.]

Yukarıya aktardığımız otobiyografisinde Orhan Veli “pek muteber” sevgilisinin adını söylemiyor, saygıdan söylemiyor, onu afişe etmemek için söylemiyor, üstelik edebiyat tarihçilerini boş, anlamsız, faydasız bilgiler verdiklerinden dolayı hicvediyor.

Şayet Orhan Veli'ni sevdiği kadına yazdığı mektuplar birkaç ay önce yayınlanmamış ve yazarlar “Nahid Hanım”la ilgili anıları, anekdotları anlatmamış olsalardı, ben de hiç söz etmezdim. [“Yalnız Seni Arıyorum” Yapı Kredi Yayınları, İst., Ocak 2014.]

Adı Nahid Gelenbevi idi, Felsefe öğrenimli edebiyat öğretmeniydi, ilk eşinin soyadı olan Fıratlı'yı kullanırdı. 2002'de 93 yaşında öldü.

Nahid Hanım 1980'de Zeynep Oral'la söyleşisinde Orhan Veli'nin en baskın duygusunu anlatmıştı:

“O'nu tek kelimeyle anlatmaya çalışsam, hüzünlüydü derim. Hüzünlüydü.. Mahzundu.. Neden? Bence... Tabii başkasına, başkalarına göre başka türlü olabilir. Ama bana soruyorsunuz. Onun için bana göre, benim düşündüğümü söylemek zorundayım. Yapısından geliyordu bu hüzün... Her şeyi ama, her şeyi içine atmasından... Fiziğinden... Öfkesini bile içine atardı. Sıkıntılarını da... Hüzünlüydü. Ve sessizliğe gömülürdü. Konuşmazdı. Sıkıldığında, üzüldüğünde konuşmazdı. 'Şimdi gelirim' der, kalkar gider, ya yarım saat sonra, ya üç gün sonra gelirdi... Örneğin, ‘Mahzun Durmak’ şiiri, O'nun tavrına çok uygun bir şiirdir: Sevdiğim insanlara / Kızabilirdim, / Eğer sevmek bana / Mahzun durmayı / Öğretmeseydi.”

nahit2 cropÖldüğü gün hastanede cebinden çıkan diş fırçasına sarılı kağıttaki son şiirinde şair onun için şöyle yazmış:

Hiçbirine bağlanmadım
Ona bağlandığım kadar.
Sade kadın değil, insan.
Ne kibarlık budalası,
Ne malda mülkte gözü var.
Hür olsak der.
Eşit olsak der.
İnsanları sevmesini bilir
Yaşamayı sevdiği kadar

Orhan Veli Fransızca'dan edebi çeviriler yapmıştı. La Fontaine'in bazı masallarını manzum olarak Türkçeleştiren şairdir. Jean Anuilh'un “Antigone” versiyonu ile Sartre'ın “La Putain respectueuse” (Saygılı Yosma) adlı piyesini çevirmiştir. Birçok şiiri Türkçeleştirmiştir. O şiirler arasında en bilineni Louis Aragon'un eşi Elsa Triolet için yazdığı “les Yeux d'Elsa” (Elsa'nın Gözleri) dir.

Şiir çevirmek zordur, o dilin müziğini verebilmek daha zordur. Öyle bir şiiri ancak usta bir şair yetkin olarak Türkçeleştirebilirdi. Bunu da Orhan Veli başarmıştı.

François Villon, Pierre de Ronsard, Victor Hugo, Alfred de Musset, Gérard de Nerval, Théophile Gautier, Charles Baudlaire, Arthur Rimbaud, Paul Verlaine, Stephane Mallarmé, Jules Laforgue, Paul Valéry, Paul Eluard, Jacques Prévert, Guillaume Apollinaire, Jean Pellerin Türkçe'ye çevirdiği diğer şairler arasındaydı.

Beklenmedik ölüm

Yukarıda andığımız çevirilerden “Saygılı Yosma”dan bahsedince, burkulmamak elde değil. Nedenini kız kardeşinin anlattıklarından öğrenebildik.

Şairin “Fırfırım” diye hitap ettiği Fürüzan Yolyapan Akşam'dan Seray Şahinlere şairin ölümünün 63. Yıldönümü olan 14 Kasım 2013'te verdiği mülâkatta şöyle diyordu:

“Ne vakit şiir yazdığını hiç bilmedik. Bitirdiği zaman getirip okurdu. Ben en çok 'Açsam Rüzgâra Yelkenimi' şiirini severim. Ama ağabeyimi çok sevdiğim için hep güzel gelirdi. Bir de rubaisi var:

Ömrün o büyük sırrını gör bir bak da,
Bir tek kökü kalmış ağacın toprakta.
Dünya ne kadar tatlı ki binlerce kişi
Kolsuz ve bacaksız yaşayıp durmakta.

Bu şiiri engelli insan gördüğüm zaman hatırlıyorum. Hayatımda gördüğüm her şey bana ağabeyimi çağrıştırıyor.

Yürüyüşe meraklıydı. Yenişehir'den Çankaya'ya yürürdü. Ağabeyim, Melih Cevdet, babam, ben yürüyorduk. O esnada babam arkadaşına rastladı. Arkadaşı 'Orhancığım büyümüş, ne iş yapıyor?' diye sordu. Babam 'Kaldırım mühendisi' dedi. Arkadaşı da 'Ooo maşallah tebrik ederim, mühendis mi oldu?' dedi. Hepimiz güldük. Öfkeler yatıştı.

Şişli'ye yeni taşınmıştık. Bir gün misafirler de vardı, oturuyorduk. Birden kayboldu ortalıktan. Balkona sigara içmeye gittiğini tahmin ettim. Yanına gittim. Üzerinde beyaz çizgili bir gömlek vardı. Babam sigara içtiğini biliyordu. 'Ağabey, buna bir son vermelisin, gel içeride iç, babam biliyor' dedim. Bana bir sarıldı, 'Fırfırcığım, babamın 3 günlük ömrü kaldı, onu kırmaya değer mi' dedi. 3 gün sonra da kendisi öldü.

Futbolu çok severdi. Koyu Galatasaraylıydı. Formaları, futbol takımı vardı. Sokakta ayağına taş ya da başka bir şey gelmesin, hemen vururdu. Bu yüzden ayakkabılarının uçları hep aşınmıştır. Çok sonradan ayakkabılara merak saldı. Kendisi boyardı hep ayakkabılarını. Çok güzel türkü söylerdi. Güzel sesli değildi, ama benim sesim gibi bozuk da değildi.

Şehir Tiyatroları 'Saygılı Yosma' oyununun çevirisini istemiş, çeviri Ankara'da birinin evinde kalmış. Ankara'ya onu almaya gitti. Orada çukura düşmüş. Döndüğünde pantolonunu çekti, bize gösterdi. Dizinden aşağı doğru kanama olmuş, kabuk bağlamış. 'Az daha gazetede Orhan Veli gazete çukurunda ölmüş diye okuyacaktınız' dedi. Kısa bir süre sonra da öldü. Ama kafasında herhangi bir şey yok o zaman.”

Derken, 14 Kasım günü bir arkadaşının evinde öğle yemeği yerken fenalık geçiren Orhan Veli Cerrahpaşa Hastanesine kaldırılır. Beyinde damar çatlaması yüzünden başlayan rahatsızlığın nedenini teşhis edemezler ve alkol zehirlenmesi tanısıyla tedavi uygularlar, beyin kanaması geçirdiği sonradan anlaşılacaktır. Aynı akşam sekizde komaya girer, bir kaç saat sonra ölür.

16 Kasım günkü yüzünün maskı alınır, ertesi gün Aşiyan'da defnedilir.

Adnan Veli

Kız kardeşini yazdık, erkek kardeşi Adnan Veli'den de söz etmeliyiz. Ağabeyinden iki yaş küçüktü, Vatan'da gazeteciydi, Akbaba, Dolmuş, Tef, Pardon ve Papağan gibi yayınlarda mizah yazıyordu.

Ankara Cezaevinde siyasi nedenlerle yatmış, çıkınca cezaevi anılarını “Mapusane Çeşmesi” adıyla Vatan'da tefrika etmiş, sonra kitaplaştırmıştı.

Cezaevi dünyasıyla ilk tanışmam çocukluğumda her gün Vatan'da merakla beklediğim, hatta evdekilere de okuduğum o hapishane anlatılarıydı.

Optimus marka pompalı gaz ocağının ilk kez cezaevine girmesi ve fitilli gaz ocağının pabucunu dama atması, kumarbaz mahkûmların kibrit kutusunda besledikleri bitleri yere damlattıkları reçeli doğru yarıştırmaları, izleyicilerin de at yarışı gibi bitlere para basarak “müşterek bahis” oynamaları, zimmetten içeri düşmüş bir yüksek memurun koğuştaki hâli o yıllardan aklımda kalmış olaylardı.

“Adem babalar koğuşu”, “sübyan koğuşu”, “başefendi”, “kapıaltı”, “malta”, “Allah kurtarsın” gibi hapishane deyimlerini o anılardan öğrenmiştim.

Kanımca kitap eski Türkiye cezaevlerinin bir klasiğidir. Bugün koğuş uygulamasının sürdüğü cezaevlerinde sosyal hayatın çok da değişik olduğunu sanmıyorum .

Ama tek kişilik, 2 kişilik, 4 kişilik hücrelerde tecrit sistemiyle o müşterek hayat artık yoktur. Topluluk hayatının –kendi benliğinden başka hiçbir şey düşünmeyen– sabıkalıları eğittiği, onlara az-çok topluluk psikolojisi kazandırdığı kanısındayım.

Bugünkü tecrit sisteminin hijyenik nedenlerle değil, kişilikleri ezmek, bireyi sindirmek için –Batı'dan ithâl– getirildiği düşüncesindeyim. Bir defasında Fransa'da bir vesileyle ”Geceyarısı Ekspresi” filminin yalan söylediğini belirtip, o zamanki Türk cezaevlerindeki toplu hayatı acı-tatlı yanlarıyla anlattığımda, hapishanedeki insanları n prototip olmadıklarını, değişik tiplerin birlikte yaşamalarının monotonluğu dağıttığını söyleyip, Fransa'daki uygulamayı yerdiğimde, izleyicilerin ilgiyle, hatta hayretle dinlediklerini gözlemiştim.

“Mapusane Çeşmesi” ni bulup okumanızı salık veririm.

Nazım'a göre şairane olmak

Konuyu “Tahattur” şiiriyle bitirelim:

Alnımdaki bıçak yarası
Senin yüzünden;
Tabakam senin yadigârın;
“İki elin kanda olsa gel!” diyor,
Telgrafın;
Nasıl unuturum seni ben,
Vesikalı yarim?

Bu şiirden esinlenen Burhan Arpad'ın “Alnımdaki Bıçak Yarası” adıyla yazdığı roman pavyonda çalışan Zehra ile manav çırağı Halil arasındaki tutkulu aşkı anlatır.

Romandan iki film yapıldı. İkincisi Şahin Gök'ündü ve “Alnımdaki Bıçak Yarası” adını taşıyordu (1987).

Sinemada iz bırakan ilki ise, romanın yayınlandığı 1968'de Ömer Lütfü Akad tarafından filmleştirilmişti. Türkân Şoray , İzzet Günay ve Ayfer Feray'ın başrolleri paylaştığı “Vesikalı Yarim” adını taşıyan film 1968'de Antalya'da ikincilik ödülü alırken, Türkân Şoray “En İyi Kadın Oyuncu” ödülüne layık görülmüş, bu vesileyle “Vesikalı Yarim” sözü popülerlik kazanmıştı.

Şiire geri dönersek, Nazım Hikmet, Çankırı Hapishanesi'nden Kemal Tahir'e yazdığı 13 Şubat 1941 tarihli mektubunda bu şiir için şöyle diyordu:

"Demek istediğim, şairaneliğin kelimeleşmiş ifadeleri sade mavi ufuklar, pembe bulutlar filan değildir. 'Vesikalı Yarim' de şairanedir."

İvedikgillerden “sanat sinemasına

Türkiye Sineması 2014'e Recep İvedikgillerin 4.üncüsünün rekoruyla girdi. 'Eyyvah Eyvah' da aşağı kalır mı? O da ardından 3.süyle koşturdu. Aşağıdaki tablodan 2014'ün seyirci ve hâsılat toplamında ilk 10 filme baktığımızda 7 "tane"sinin komiklik yapmaya çalışılırken nasıl komik olunamayacağı hususunda derslerle dolu olduğunu görüyoruz. Bu filmleri çekenler ve finanse edenler kaşınan avuçlarıyla karşılıklı 'çak' yaptıklarında çıkan sesler, niteliğin değil niceliğin kuru gürültüsü oluyor. Diğer 3 filimden 3. ve 8. sıradaki, Avrupa sinemalarından apartma (hadi esinlenme diyelim), benzerleri her köşebaşında mevcut, eski Yeşilçam filmi meftunlarını avlamaya yönelik, Yeşilçam'ın ayakları yere basmayan karton karakterleri yerine renkli elişi kağıdı tadında "birey"leriyle yine niceliği hedefleyen 'çak'çıların filmlerinden. 10. sıradaki film 'korku' filmi. 'Niye polisiye filmimiz yok?', 'Niye korku filmimiz yok?' diye diye bizde de polisiye ve korku filmi yapılmaya başlandı. Hollywood korku filmlerine özenen, kültürel normlarımızla uyuşmayan, bize yabancı hatta komik gelen birçok atraksiyonun sözde yerlileştirildiği bu filmlerden muradın ne olduğunu anlamış değilim.. İşin komiği bırakın seyircilerin filmden korkmasını ya da gerilmesini kahkahalar atıldığına bile şahit oldum. Sonuçta aslı dururken taklidine ancak gülünebilinir. Zaten Amerikalı da kendi korku filmlerinin parodisini "Scary Movie" serisiyle yapmışken bizimkilere ne yazık ki parodi bile diyemiyoruz.

En önemli özellikleri "hazır cevap"lık olan popüler kültür piyasasının magazinel destekli komik şöhretleri, Talk show’larla, TV skeçleriyle, Sitcom'larla ünlenerek çekilen filmler için gişe garantisi oluyorlar. En çok hâsılat toplama yarışı bu şöhretler arasında yaşanıyor: Cem Yılmaz, Şahan Gökbakar, Ata Demirer, Tolga Çevik, Yılmaz Erdoğan vs. Filmleri de bi dolu övgüye mazhar oluyor: ...bu dönemde insanların gülmeye ve eğlenmeye çok ihtiyacı var... HALKIMIZ gülmeyi seviyor... Cem Yılmaz, Yılmaz Erdoğan, Şahan Gökbakar ve yeni gelen diğer arkadaşlar kaliteyi belli bir yere getirdi... Gülmeyi de ağlamayı da seven bir toplumun hele şu dönemde sanırım en çok komediye ihtiyacı var... Halk kendine yatkın bir şey bulduğu için sevdi... İnsanlar, halkın içinden gelen bu karakterlerin amaçlarına ulaştığını, bir şeyler başardığını gördükçe rahatlıyor, üstlerindeki sıkıntıyı atıyorlar... Komedi filmleri toplumdaki bu gerilimi mizaha çevirerek seyredenleri rahatlatıyor... bir bilet parasına sinemaya gidip doya doya gülmek ve rahatlamak... İNSANLAR son dönem huzursuz ki sinemaya gitmeye başladılar...

2014'te vizyona giren filmlere gösterilen "ilgi"nin derecelendirilmesini (ilk 10) bir önceki sayfada yer alan (1) numaralı tablodan görebiliyoruz.

ilk10film

Listenin son 10 sırasına baktığımızda hem filmler dram, hem oluşan durum "dram"! Bu 10 film ve benzerleri 'orta sınıf'ın kenarlarında gezinen dibe vurmuş, yalnız, itilmiş, 'öteki'leşmiş ya da yozlaşma ve çürümenin içindeki bireyleri anlatma iddiasındadır. Anlatılan bizim hikâyelerimize uzak kalınca hayata dokunamayan, yaşanan gerçekliğin dışında kalan, seyirciyle iletişimde ve derdini anlatmakta sorunlu, felsefeyle, sosyolojiyle, psikolojiyle örülemeyen eksik filmler ortaya çıkıyor. Sonuçta seyirci kendine uzak bulduğu bu anlatılara ilgisiz kalıyor. Yurtdışı ve yurtiçi festivallerde ödüllerle taçlanan, gişede ilgi görmeyen filmler yapılmaya devam ediliyor. Bunların oluşturduğu film stoku da Yeni Türkiye Sineması'nı oluşturuyor! Toplumsal olanı değil de toplumdan soyutlanmı ş olanın başat karakterler olduğu, "aramızda böyleleri de mi var?" dedirten, seyircinin bunlara bakıp kendini sorgulayamayınca uzak durduğu filmler. Uzun planların içinde; boşluğa bakan, boş bakan, konuşmayan, konuşamayan, durağan, donuk, nereye ait olduğu belli olmayan tiplerle kurulan filmler.

2014'te vizyona giren filmlere gösterilen "ilgi"nin derecelendirilmesini (son 10) 2 numaralı tablodan görebiliyoruz.

son10film

Kendi zihnimizde kurguladığımız gerçekliği insanlarımızın sorunları, dertleri, acıları, sevinçleri ile ortaklaştıramadığımız zaman kişisel meselelerin sınırlarına hapsoluruz. Ki daha fazla film çekilmeye başlanan 2000 sonrasında hikayelerin, karakterlerin ve toplumsal olanın gerçekliğe mesafeli, algıda sorunlu ve sorgulayıcı olamadığını görüyoruz. Festivallere kabul edilip ödüller verilen, sponsorluklarla beslenen, Kültür Bakanlığınca desteklenen bu filmler; eleştirilerde (daha doğrusu değerlendirmelerde) bu noktalardan hesaba çekilmemektedirler. Aksine eleştirmenler, toplumsal gerçekliği aktarmada eksik ve sorunlu filmlere olmadık misyonlar biçerek politik olandan kaçınan bir iklimin oluşmasına katkıda bulunulur.

12 yıllık AKP iktidarının yarattığı toplumsal değişim ve insan manzaralarının sinemamızda öncelikli meseleler olarak ele alındığını, buradan hareketle baskıcı iktidara karşı bir mücadele alanı açıldığını göremedik. Rant için yaşam alanlarına saldırılar, muhafazakâr dayatmalar, yaşam biçimlerine müdahaleler insanları gezi direnişi ile özgürlükleri için sokaklarda, meydanlarda, parklarda bir araya getirdi. İktidarın böğrüne korkuyu yerleştiren yurdun dört bir yanındaki bu eylemlerin öncesiyle ve sonrasıyla ilgili insan hikâyelerini, yoksullaşmayı, sosyal çöküntüyü sinemamızda göremedik. Varsa yoksa taşra sıkıntıları, küçük burjuva ilişkileri, bunalımları, rahatlıktan mutsuzluk çıkaran aile hikâyeleri... Sözün özü: sinema ve genelde sanat toplumsal gerçeğin üzerini örtmek ve gizlemek için değil bütün çelişkileriyle göstermek için vardır. Tabii devrimci olanından bahsediyoruz.

Türkiye'li Kürt sinemacılara ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Eksenini Kürt gerçeğinin belirlediği, yılların biriktirdiği sosyal, ekonomik, etnik ve sınıfsal meseleleri gündemlerine alan filmlerle farklı bir dil oluşturmaya çalışıyorlar. Kürt coğrafyasında dersler çıkarılacak yaşanmış ve yaşanmakta olan olaylar ve öykülerin hiç unutulmaması ve unutturulmaması için mutlaka sinemaya aktarılması gerekli. Bu işi yapacak olanlar da o gerçekliğin içinden gelen Kürt yazar, senarist ve yönetmenler olacaktır. Bugüne kadar çekilen filmler dil, hikâye,anlatım ve meselesi olma yönünden umut vaat eden bir noktada bulunuyor. Yine de salt Kürt gerçeğine takılıp kalmadan, o gerçeğin insan malzemesinin yaşanmışlıklarını sınıf eksenli bakışla perdeye yansıtma sorumluluğu da önlerinde duruyor..

BAŞTAN BERİ ELEŞTİRİ BABINDA YAZILANLARIN MUHATABLARI BELLİDİR. ÇOK FAZLA OLMAYAN DİĞERLERİ İÇİN SÖZÜMÜZ MECLİSTEN DIŞARI.

Sanatçıların kendilerini bir tespit mercii kabul edip gerçeği ve dünyayı yeniden temsille yetinmeleri yapılan işin eksikliği olmaktadır. Görünenin, gösterilenin ve nesnelliğin örtüsünü kaldırıp olan biten gerçeği açık etme, sosyalist bir perspektif ile öncü ve devrimci bir sanat pratiğine varabilme, sınıfsal bakabilme yetisini geliştirmeyle ilgilidir.

 

Edebiyatımızın büyük ustası Orhan Kemal

OrhanKemal-1cropYokluk ve Yoksullukla Geçen Bir Hayat

Orhan Kemal'in asıl adı Mehmet Raşit Öğütçü'dür. 15 Eylül 1914 tarihinde Adana'nın Ceyhan ilçesinde doğar. Babası Abdulkadir Kemali, o sırada Çanakkale savaşında topçu teğmenidir. Abdulkadir Kemali 1908 yılında İstanbul Darulfünun'da hukuk okurken İttihat ve Terakki Fırkası'na katılır. Özellikle Talat Paşa'ya hayrandır. Bu hayranlığı o kadar güçlüdür ki 1923 yılında doğan kızına Talat (Temizsoy) adını vermiştir. Kısa süren savcılık ve kaymakamlık görevlerinden sonra İttihat ve Terakki'nin “katib-i mesulü” (sorumlu yazman) olur. Ardından gönüllü olarak Çanakkale savaşına katılır ve topçu teğmeni olur.

Savaş koşullarında dünyaya gelen Orhan Kemal, annesi ve kardeşleriyle birlikte seferberlik koşullarında birçok yere göç etmek zorunda kalırlar. Delibaş isyanı sırasında aile, yaşadığı Konya'daki ahşap evde çatışmanın ortasında kalmış, korku dolu günler yaşamışlardır.

Babası Abdulkadir Kemali, 1920-1923 yılları arasında 1. Mecliste Kastamonu milletvekili olarak görev yapar. 3 Mayıs 1920'de atanan Vekiller Heyeti'nde Adliye Bakanı olarak görevlendirilir. 1923'te tayinle milletvekili olmak istemez ve Ceyhan'a döner. Toksöz adlı bir gazete çıkarmaya ve hükumetin bazı eylemlerini eleştirmeye başlar. Takrir-i Sükun kanunu ile gazetesi kapatılır ve 11 ay hapis yatar. Adana'da avukatlığa başlar. 1930 yılında Ahali Cumhuriyet Fırkası adında bir parti kurar. İktidar tarafından yapılan telkinler doğrultusunda, Fethi Okyar kurmuş olduğu Serbest Cumhuriyet Fırkası'nı kapatmak zorunda kalır fakat Abdulkadir Kemali kendi partisini kapatmaz, muhalefet etmeye devam eder. Sonunda baskı ve tehditlere dayanamaz ve Suriye'ye kaçmak zorunda kalır. Beyrut'a geçer ve aileyi yanına çağırır. Çeşitli işler dener fakat ailenin geçimini sağlamakta zorlanır. Orhan Kemal, çok genç yaşta olmasına rağmen lokantada garsonluk, bir matbaada işçilik yaparak ailenin geçimine katkıda bulunur. Dilini bile konuşamadığı bu ülkede kalmak istemeyen Orhan Kemal, önce Adana'ya oradan da İstanbul'a gider. Amacı yarım kalan öğrenimini (Orta Okul üçüncü sınıftan terk) tamamlamaktır.

İstanbul hayatı uzun sürmez ve dede toprağı Adana'ya döner. Futbol oynamayı çok sever. İşsizdir. O sıralar kahvede tanıştığı işçi İsmail Usta'dan dinledikleri ilgisini çeker ve kitap okumaya başlar. Yirmi yaşındadır. Milli Mensucat Fabrikasında bir kâtiplik işine girer. Burada tanıdığı Nuriye ile 1937 yılında evlenir. Kızı Yıldız doğmadan yirmi gün önce askere alınır. Teskere almasına kırk gün kala Nazım Hikmet ve Maksim Gorki'nin kitaplarını okuduğu ihbarıyla tutuklanır ve beş yıla hüküm giyer.

Orhan Kemal, hapishane yıllarında hece ölçüsüyle romantik şiirler yazmaya başlar. Bu şiirlerinden bazıları Yedigün dergisinde Reşat Kemal adıyla yayımlanır. Daha sonra Yeni Mecmua'da da başka şiirleri yayımlanır.

OrhanKemal-2cropAtatürk'ün ölümünden sonra yurda dönen Abdulkadir Kemali, Bergama Hakimliğine atanır. Oğlunu da Bursa Cezaevine naklettirir. Nazım Hikmet Aralık 1940 tarihinde Çankırı Cezaevinden Bursa cezaevine gönderilir. Böylece üç bucuk yıl sürecek bir dostluk başlamıştır. Orhan Kemal yazdığı şiirleri Nazım Hikmet'e okur fakat hiçbirini beğendiremez. Nazım Hikmet, Orhan Kemal'e bir yandan Fransızca, diğer yandan genel kültür dersleri vermeye başlar. Bu süreçte Orhan Kemal günde yedi sekiz saat çalışmakta, verilen ödevlerini ciddiyetle hazırlamaktadır. Bir yandan da Nazım Hikmet'ten gizlice Raşit Kemali ve Orhan Raşit imzasıyla şiir yazmaya ve dergilerde yayımlatmaya devam etmektedir. Bir gün bir bakkal defterine karalamış olduğu On Sekiz Yaşım adlı küçük romanı gören Nazım Hikmet, ondan yazdıklarını okumasını ister. Dinledikten sonra yazdıklarını çok beğendiğini söyler, bundan sonra şiir yerine öykü ve roman yazmasını salık verir. O günden sonra şiir yazmayı tamamen bırakmasa da Orhan Kemal, art arda öyküler, romanlar, oyunlar kaleme almaya başlar.

Hapishaneden çıkan Orhan Kemal, Adana'ya döner. İş arar ama kimse ona iş vermek istemez. Toprak taşıma işinde birkaç ay amelelik yapar. 1944 yılında Devlet Demiryollarında muvakkat hamallık işi bulur. Oğlu Nazım doğar. Bir arkadaşının daveti üzerine her şeyini satıp Malatya'ya taşınır. Askerlik teskeresi olmadığı için bulduğu bir fabrika işinden çıkarılır. Tekrar Adana'ya döner. Aile perişan durumdadır. 1945 yılında tekrar askere çağrılır. Teskere alması gerekirken Çorum'a sürgüne gönderilir. Babasının yardımıyla 1946'da serbest bırakılır. Bu arada çeşitli dergilerde art arda öyküleri yayımlanmaktadır. 1945 yılında Varlık dergisi okurları tarafından “en beğenilen hikâyeci” seçilir. Bir yandan da Orhan Raşit adıyla şiirleri yayımlanmaktadır.

Askerden döndükten sonra arkadaşlarıyla sebze nakliyeciliği yapmaya başlar. Fakat bu iş uzun sürmez. Verem Savaş Derneğinde memur olarak çalışmaya başlar. Bu iş de kısa sürede biter.

1949'da Varlık Yayınevi, Orhan Kemal'in iki eserini birden yayımlar. Ekmek Kavgası (Öykü), Baba Evi (Roman). 1950'de iki romanını daha yayımlar. 30 ve 31. sayılarını “Orhan Kemal Özel Sayısı” olarak çıkarır. Yayımlanan öyküleri Abidin Dino'nun resimleriyle süslenmiştir. Bu olumlu gelişmeler üzerine Orhan Kemal, İstanbul'un yolunu tutar. Ailece, bir arkadaşının evinde üç ay kadar kalırlar. Sonra çok ilkel koşullarda bir ev kiralayarak hayatlarını sürdürürler. Orhan Kemal bıkıp usanmadan yazar, yazdıklarını yayımlatabilmek için sabahtan akşama kadar Babıali'de yayınevleri arasında mekik dokur. Çok sayıda eseri farklı yayınevleri tarafından art arda yayımlanmasına, bu arada Sait Faik Hikaye Armağanı'nı kazanmasına rağmen ailenin hiçbir zaman rahat bir yaşam sürdürecek parası olmaz. 18 Ekim 1956 tarihinde arkadaşı Fikret Otyam'a yazdığı mektupta şunları belirtmektedir:

“ ... Adana'dan İstanbul'a kapağı attığımız yıllar müstesna, şu içinde bulunduğumuz aylar, hatta günler kadar suyu çekilmiş değirmene döndüğümü hatırlamıyorum. Sana birkaç misâl: Mangırdan yana nanay olduğumuz için kömür sıramızı kasten kaçırdık. Odun da aynı şekilde oduncuda bekliyor. Ev kirası, vakt-i muayyeninden en az on, on beş gün sonra ödeniyor. Yıldız'a manto borcum öylecene duruyor. Bana gelince geçen senenin kadrosuyla idare ediyorum. Yeniden bir pardesü bile alamadım. Karı ve çocuklar buna keza...”

OrhanKemal-3cropBu koşullarda durmaksızın yazmakta, eserleri yayımlanmaya devam etmektedir. Bu arada Arka Sokak 1956'da yayımlanır ve kovuşturmaya uğrar. Yazarın suçu, kitabında sadece dar gelirlilerden, yoksullardan ve sıradan insanlardan söz etmesidir. Oysaki bu ülkede varlıklı insanlar da vardır. Yazar onlardan hiç söz etmemektedir. Orhan Kemal mahkemedeki savunması nda ben en çok yoksulları ve dar gelirlileri tanıyorum. Varlıklıları yakından tanımıyorum, onun için en iyi tanıdıklarımı yazıyorum, diyerek beraat etmiştir.

1959-1963 yılları arasında çok sayıda öykü, roman ve oyunu yayımlanır fakat yazarın geçim sıkıntısı devam etmektedir. 7 Ağustos 1963 tarihli bir mektubunda şunları yazmaktadır:

“ ... iki buzdolabı alıp yarı fiyatlarına satarak dört aylık ev kirası borcumla, uçan kuşlara olan borçlarımı temizledim. Yani yüzde yüz faizle borçlanıp, bütün borçlarımı koordine ettim gibi bir şey... ne sinema, ne de gazetelerde roman üzerine iş. Durum bombok. Türkiye'den hicreti bile düşünüyorum.”

Sovyetler Birliği'nde yayımlanan eserlerinden elde ettiği bir miktar para ile bir süre idare eder. Bu sıralarda sağlığı bozulur. Ateşli bir hastalığa yakalanır. Hasta hâliyle yazmaya devam eder.

7 Mart 1966 tarihinde bir ihbar üzerine tutuklanır. 35 gün hapis yatar, beraat eder. Yurt dışına çıkmak için devlet tarafından kendisine uzun süre pasaport verilmez. Hastalığı ilerlemektedir. Dostu Fikret Otyam'ın çabalarıyla 23 Temmuz 1969 tarihinde pasaport çıkarır. Ağustos ayında aldığı davet üzerine Moskova'ya gider. Hastaneye yatar. Tedavisini tamamlamadan yurda geri döner. Zira çocuklarının okula başlaması için paraları yoktur. 1970 Nisanında yeni bir kriz geçirir. Bulgaristan'a gider. Tedavi olmak için yattığı hastanede 2 Haziran 1970 tarihinde hayata veda eder.

Neyi, Nasıl Yazdı?

Orhan Kemal yaşadığı dönemin tanıklıklarını, açık, anlaşılır bir dille ve ustalıkla dile getirmiştir. Her yönüyle büyük sorunların yaşandığı bir tarihsel dönemin tanığı olan yazar, yaşadığı ve gözlemlediği olayları gerçekçi bir anlayışla ve iyimser bir yaklaşımla eserlerine yansı tmıştır. Eserlerinde öz ile biçimi ustalıkla birleştirmiş, toplumsal olayları en etkin anlatım teknikleriyle gözler önüne sermiştir. İyi-kötü, güzel-çirkin gibi zıt kavramları eserlerinde diyalektik ilişkilerini de fark ettirerek ele almayı başarmıştır. Seçtiği çok farklı tiplerin belirgin özelliklerini gerçekçi bir yaklaşımla sergilerken, her birinin sevimli ve olumlu yanlarını öne çıkarma çabası içerisinde olması dikkat çekicidir. Okuyucu, Orhan Kemal'in eserlerinin sonunda hiçbir zaman şaşkınlık yaşamaz. Yaşamda karşılığı olmayan sürprizlere onun hiçbir eserinde rastlamazsınız.

Rauf Mutluay, ölümünden kısa bir süre sonra (Temmuz 1970) Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan makalesinin son paragrafında Orhan Kemal için şunları yazmış:

“ ... Erişilmez bir konuşturma ustalığı, en az tasvirle tipleri canlandırma yeteneği; toplumun her katından kişiler alan gözlem genişliği; insanın ana sorunlarını olumlu bir gerçekçilikle yaşatma gücü; doğal, vurucu, etkili konular seçimi; canlı, yatkın, usta bir konuşma dili; toplumcu bir sanatçılık sorumluluğuyla tutarlı bir dünya görüşü; insanlara sevgiyle, ilgiyle, saygıyla yaklaşma tutumu; kısaca kendisinin değil halkının, yurdunun yazarı olma bilinci.”

Orhan Kemal, çeşitli söyleşilerinde neyi, nasıl yazdığını şöyle anlatmış:

“Bereketli Topraklar Üzerinde'nin ilk yazılışında Adana'daydım. Kafamda bu. Öz ve biçimini tesbit etmişim de romanı yaşıyorum. Köse Hasan'ın ölüm sahnesine takılmıştım. O sırada tam Seyhan kıyıyısındayım. Kendi kendime, mırıldanarak, Hasan'ın hemşehrisine vasiyetini en iyi biçimde vermek için nasıl dedirtmeliyim diye, bir, beş, on, tekrarlar yapıyorum. Birden istediğim klişe düştü kafama: ‘Kardaşlar, beraber tuz ekmek yidik. Ola ki benim size hakkım geçmiştir. Benim iştâhım kesik...’ falan der ya. Oralara gelince bir an Köse Hasan oldum sanki. Elimde kızım için satın aldığım saç tokası. Hemşehrilerime bunu kızıma götürmelerini vasiyet ediyorum. Öyle dokundu ki, başladım ağlamaya. Çevremde insanlar. Görmelerinden de çekiniyorum. Açtım adımlarımı ama hemen kaleme kâğıda sarılıp o pasajı notladım.

Çoğunluk geceleri, sabaha karşı saat dörtte kalkar, kahvemi kendi elimle pişirir, makinemin başına geçerim. Üç, dört, beş, bazan hızımı alamam altı saat durmamacasına çalıştığım olur. Hele aşıksam! O zaman iş değişir. Parmaklarım yazı makinemin tuşlarında rüzgârlaşır.” (Ahmet Köklügiller- Varlık, 15.3.1968)

“Ben, köydeki köylüyü yazmadım. Çok iyi bildiğim köylüyü yazdım. Kemal Tahir gibi yaşamadan yazmadım. Kemal Tahir'in romanları, köyde yaşamadığı için, köyü görmediği için nazari yazılmış romanlardır. Kemal Tahir köyü bilmez. Hele köylüyü hiç bilmez. Sevmez onları. Çankırı, Malatya, Çorum hapishanesinde tanımıştır köylüyü.(...) Ben çok iyi bildiğimi yazmak isterim. Yazmak için, görmeliyim, yaşamalıyım. (...) Ben tanıdığım insanları yazdım. Tanıdığım, konuştuğum, birlikte sigara içtiğim, sırtımı sıvazlayan insanları yazdım. Ben bu insanları inceledim, araştırdım. Ağa oğlu olarak, namuslu bir vatandaş olarak inceledim.”(Nurer Uğurlu- Orhan Kemal'in İkbal Kahvesi)

“Gerçekçi bir yazar en iyi bildiği şeyi yazmalıdır. İşçi ve köylüler çocukluğumdan beri içime öylesine işlemişler ki. Bununla beraber hikâyelerim arasında hâlli vakitli kişiler, hâlli vakitli kişilerin hikayeleri yok değil. (...) Hâlli vakitlilerden bildiğim kadar söz ediyorum. Keşke daha geniş tanısam onları da, kitaplar doldursam.” (Dost dergisi-Haziran 1958)

“ ... Fazla diyaloğa önem verişim, tesadüfi değildir. Anlatmak istediğimi en iyi böyle anlattığımı sanıyorum. Uzun uzun ruh tahlilleri yapmaya kalkışmaktansa, muhaverenin diyalektiği ile bu işi başarmanın çok daha tabii olacağı kanaatindeyim. (...) Ben bol diyaloglarımla kabuktan derinlere inmek, yani ruh tahlilleri yapmak istiyorum. Üç beş konuşma, çoğu sefer sayfalar dolusu izahın yerini tutmalıdır. Bu iş muhakkak ki çok zordur, hususi bir kabiliyet ister. (...) Her insan sosyal durumuna uygun ve kültürüyle sınırlı bir şekilde konuşur. Felsefenin F'sinden bile habersiz insanların zaman zaman filozoflaştıkları bilinen bir gerçektir. Filozoflaşır ve duygularını ifade de ederler. Bu ifade hiçbir zaman felsefeyle uğraşan bir aydının ifadesi değildir. Kendine mahsusu bir deyimi vardır. (Dünya-1.9.1953)

O, Hep Muhalif Oldu

Orhan Kemal'in çocukluğundan itibaren yaşamış olduğu çok zor koşullar, onun çevresinde yaşanan sorunlara daha duyarlı olmasını sağlamıştır. Öğrenimini tamamlama fırsatı bulamadan küçük yaştan beri çok farklı işlerde çalışmak zorunda kalması, hapishane hayatı (Nazım Hikmet'le tanışması), ailesini geçindirme konusunda yaşamış olduğu güçlükler yazarı daha çok yazmaya itmiş, çok sayıda eser ortaya çıkarmasına neden olmuştur. Orhan Kemal, yazar ve aydınlara yönelik baskıların yoğunlaştığı tek parti ve soğuk savaş yıllarında tüm baskılara rağmen eserlerinde özellikle köyden kente göç eden yoksulların, gecekondularda yaşayan işçilerin yaşadıkları zorlukları ısrarla anlatmaya devam etmiştir. Bu anlatım, sadece gördüklerini yansıtmakla kalmamış, yoksulluktan ve ezilmişlikten kurtuluşun mümkün olduğunun da altı nı çizmeyi görev bilmiştir. Orhan Kemal, bu konuda 1963 yılında şöyle demektetir:

“Romancının yalnızca realitenin bir fotoğrafik görünüşünü aksettirişi kâfi gelmez. Romancının konu üzerinde, yani vermek istediği realite üzerinde etkin bir rolü vardır. Yine buna, bu görüşe göre bilinç sadece, mihaniki bir sürette realiteyi aksettirmekle kalmaz, onu işler, tahlil ve terkip eder. “

Orhan Kemal, hem yaşadığı yıllarda hem de öldükten sonra çeşitli çevreler tarafından çok konuşulmuş, olumlu veya olumsuz birçok eleştiriye maruz kalmıştır. Siyasetle ilişkisi, yazdıkları, yaşam biçimi çeşitli eleştirilerin hedefi olmuştur. Orhan Kemal'le ilgili çok sayıda kitap yazılmıştır. Çeşitli dergilerde ve gazetelerde yüzlerce Orhan Kemal konulu makale ve söyleşi yayımlanmıştır. Eserleri birçok dile çevrilmiş, Türkçede çok sayıda kitabı basılan yazarlardan birisidir. Yazmış olduğu oyunlar, değişik tiyatro grupları tarafından defalarca sahnelenmiş, birçok öykü ve romanı televizyon dizisi ve sinema filmi olarak gösterime sunulmuştur.

Orhan Kemal, hayatı boyunca içinde yaşadığı toplumun sorunlarına karşı duyarlı ve yürürlükteki sisteme muhalif bir tutum takınmıştır. Fiilen siyasi bir örgütte görev alma konusunda kendisiyle yapılan bir söyleşide şöyle demektedir: “Evet, sosyalist çizgide bir eylemim yok, ama yapıtlarımda sosyal sınıflar arasındaki durumun ne olduğunu gösteriyorum. Ne dediğini bilen bir yazar için, sınıflar dışında bir edebiyat yoktur zaten. Bir toplumda yaşıyorsak, bu topluma bağımlı olmamak olanaksızdır.”

Orhan Kemal, iki kere (1958 ve 1969) Sait Faik Hikâye Armağanı ve 1969 Türk Dil Kurumu Öykü ödülünü kazanmıştır. Ölümünden sonra ailesi tarafından düzenlenen Orhan Kemal Roman Armağanı, 1972 yılından bu yana her yıl düzenli olarak jüri tarafından başarılı bulunan bir romana verilmektedir. Ayrıca oğlu Işık Öğütçü tarafından yönetilen Orhan Kemal Müzesi hâlen ziyaretçilerine hizmet vermeye devam etmektedir.

Eserleri:

Öyküler: Ekmek Kavgası (1949), Sarhoşlar (1951), Çamaşırcının Kızı (1952), 72. Koğuş (1954), Grev (1954), Arka Sokak (1956), Kardeş Payı (1957), Babil Kulesi (1957), Dünyada Harp Vardı (1963), Mahalle Kavgası (1963), İşsiz (1966), Önce Ekmek (1968), Küçükler ve Büyükler (1971) Yağmur Yüklü Bulutlar (1974), Kırmızı Küpeler (1974), Oyuncu Kadın (1975), Serseri Milyoner /İki Damla Gözyaşı (1976), Arslan Tomson (1976), İnci'nin Maceraları ( 1979)

Romanlar: Baba Evi (1949), Avare Yıllar (1950), Murtaza (1952), Cemile (1952), Bereketli Topraklar Üzerinde (1954), Suçlu (1957), Devlet Kuşu (1958), Vukuat Var (1958), Gavurun Kızı (1959), Küçücük (1960), Dünya Evi (1960), El Kızı (1960), Hanımın Çiftliği (1961), Eskici ve Oğulları (1962), Eskici Dükkanı (1970), Gurbet Kuşları (1962), Sokakların Çocuğu (1963), Kanlı Topraklar (1963), Bir Filiz Vardı (1965), Müfettişler Müfettişi (1966), Yalancı Dünya (1966), Evlerden Biri (1966), Arkadaş Islıkları (1968), Sokaklardan Bir Kız (1968), Üç Kağıtçı (1969), Kötü Yol (1969), Kaçak (1970), Tersine Dünya (1986)

Oyunlar: İspinozlar (1965), 72. Koğuş (1967)

Anı: Nazım Hikmet'le Üç Buçuk Yıl (1965)

İnceleme: Senaryo Tekniği ve Senaryoculuğumuzla İlgili Notlar (1963)

Röportaj: İstanbul'dan Çizgiler (1971)

Bu yıl Orhan Kemal'in doğumunun 100. Yıl dönümü. Eserleriyle toplumun gelişmesine ve sosyal muhalefetin güçlenmesine yapmış olduğu katkılardan dolayı kendisini saygıyla anıyoruz. İnanıyoruz ki geriye bırakmış olduğu öyküleri, romanları yüzlerce yıl sonra da geniş kitleler tarafından okunacak, oyunları sahnelenmeye devam edecektir. Kültür ve sanat insanı yetiştirme konusunda çok zengin olmayan ülkemiz topraklarının Orhan Kemal çapındaki bir usta yazarı çıkarmiş olması çok önemlidir.

KAYNAKÇA:
Asım Bezirci, “Orhan Kemal” Tekin Yayınevi, İstanbul, Temmuz 1984, 2. Basım
Nurer Uğurlu,”Orhan Kemal'in İkbal Kahvesi” Dost, Temmuz/Ekim 1971
Orhankemal.org

 

Nobel Edebiyat’ın kazananı kaybedeni

Nobel Edebiyat'ın 112 yıllık tarihinde bu ödülü kazanabilmiş sadece 13 kadın yazar bulunuyor. Bunların yarısından fazlası da 90'lı yıllardan itibaren ödüle değer bulunmuş: Güney Afrikalı Nadine Gordimer 1991'de, ABD'li Toni Morrison 1993'te, Polonyalı Wislawa Szymborska 1996'da, Avusturyalı Elfriede Jelinek 2004'te, çocukluğu ve ilk gençliği Zimbabwe'de geçmiş olan İngiliz yazar Doris Lessing 2007'de, Romanya'da dünyaya gelip de anadili Almanca olan Herta Miller 2009'da, Kanadalı Alice Munro 2013'te ödüle kavuşuyorlar. Kısacası, Nobel jürisi kadın yazarları ancak son yirmi yıldır dikkate almakta.. Ne var ki, dikkatli okurların hemen fark edebileceği gibi bunların neredeyse tamamı ya Avrupalı ya da Kuzey Amerikalı.. Listedeki tek Afrikalı Nadine Gordimer ise yapıtlarını zaten İngilizce kaleme alıyor ve azınlık dillerinden birini temsil etmiyor.

alice-munro-cropNobel Edebiyat'ın Batılı, beyaz ve erkek hâli başlı başına bir yazı konusu olmayı hak ediyor kuşkusuz. Ama ben bu yazıda, ödülü kazandığı 2013'ün Ekim ayında ilan edilen Alice Munro ile adaylar arasında olmasına rağmen ödüle uzanamayan Margaret Atwood arasındaki sıradışı dostluktan söz etmek istiyorum. “Sıradışı” diyorum çünkü bu yazarlar, Türkiye'de hüküm süren ve neredeyse “zehirli” diyebileceğimiz sanatsal rekabet ortamında görmeye alışık olmadığımız bir dayanışma sergilemekteler.

Kanadalı yazar Margaret Atwood'un adı, Nobel Edebiyat'ın en güçlü adayları arasında son birkaç yıldır geçmekteydi. (Tabii bu adaylar, ödülü veren İsveç Akademisi'nin resmi görüşüyle çakışmıyor her zaman. Eleştirmenler tahminlerini, okurlar da gönüllerinden geçeni açıklıyorlar; muhtemeldir ki bazı adaylar da politik/ticari odaklarca destekleniyor.) 2013 Ekim'inde ödülü Alice Munro'nun (bir başka Kanadalı kadın yazarın) kazandığı açıklandığında, (aralarında benim de yer aldığım) Atwood hayranlarının birçoğu hayal kırıklığına uğradılar. Çünkü ödülün yakın bir gelecekte, İngilizce yazan bir başka Kanadalı'ya gitmesi sahiden çok zor. Nobel'in hayatta olan yazarlara verildiği, Atwood'un da 75 yaşında olduğu düşünülürse, Nobel defterini artık kapattığı bile söylenebilir.

Peki Atwood ne yapıyor, ödülün Alice Munro'ya verildiğini öğrenince? Açıklamanın yapıldığı gün The Guardian'a, “Alice Munro'nun Nobel'e uzanan yolu hiç de kolay değildi” başlıklı, hem Munro'yu hem de Kanada edebiyatını onurlandıran bir yazı yazıyor. Atwood yazısında diyor ki, “Munro Kuzey Amerika'da epeydir bilinen bir yazardı, fakat kendisine verilen ödül uluslararası ilgiyi de beraberinde getirecek ve bu, sadece kadın yazarları ve Kanada edebiyatını değil, kısa öykü türüne olan ilgiyi de güçlendirecek”. (http://www.theguardian.com/books/2013/oct/10/alice-munro-nobel-literatureprize-margaret-atwood)

Atwood bununla da yetinmeyerek, sağlık durumu elvermediği için İsveç'e gidemeyen 82 yaşındaki Munro'yu bizzat kutlamaya gidiyor ve birlikte şampanya yudumlarken çekilen fotoğraflarını twitter'da paylaşıyor. İki yazarın dostluğu ödülle başlamış değil ve aslında kamuoyunun malûmu. Haber duyulduktan sonra Munro'yla irtibat kuramayanlar Atwood'u aramışlar, “nasıl ulaşabiliriz?” diye..

Türkiye'de görmeye alışık olmadığımız hareketler bunlar.. Bir yazarın bir başka yazarın başarısını içtenlikle kutlaması, yeni çıkan bir yapıt üzerine “saldırı” içermeyen eleştiriler yazması vb. Uluslararası şöhrete sahip, her biri kendi başına ekol sayılan dört kadın var ki yazarlık dayanışmaları doğrusu imrendiriyor. Bunlardan ikisi, bu yazıya konu olan Margaret Atwood ve Alice Munro. Diğer ikisi de ABD'li Joyce Carol Oates ile Ursula K. Le Guin. Bu dört kadın yazar, takip edebildiğim kadarıyla birbirlerinden övgüyü hiç esirgemiyorlar. Ne zaman içlerinden birinin yeni bir yapıtı çıksa ya da bir ödül kazansa, değerli vakitlerinden çalarak (!) dünyanın önde gelen gazete ve dergilerine kitap tanıtımı/eleştirisi yazmaya gönül indiriyorlar. Bizimkilere gelince, bu konuda öylesine sessizler ki birbirlerinin yazdıklarını okuyorlar mı, diye merak etmekteyim.

Meşhur bir fıkra var, hatırlayacaksınız: Cehennemdeki kaynar kazanların çevresine dizilen zebaniler, kafasını çıkarmaya teşebbüs eden olursa, ellerindeki kürekle müdahale ederek içeriye iterlermiş. Kazanlardan birinin başında nöbetçi olmadığını gören bir ziyaretçi, bunun nedenini sorunca, “Bu kazanda sadece Türkler var; birisi harekete geçtiğinde nasıl olsa diğeri onu engelliyor, zebaniye gerek yok”, yanıtını almış.

Konuyu bir başka açıdan ele alacak olursak, sevdiğimiz yazarlar Nobel'i aldığında sevinmemiz değil üzülmemiz gerekiyor belki de.. Kimilerine göre Nobel, kazananların yaratıcılıklarını köreltiyor; yazarlık kariyerlerinin zirvesine ulaştıktan sonra eskisi kadar parlak yapıtlar üretemez oluyor veya yazmayı tümden bırakıyorlar.

İstisnalar olsa da bu görüşü destekleyen epey örnek bulunmakta.. Orhan Pamuk'un Nobel sonrası ilk ve (şimdilik tek) romanı olan Masumiyet Müzesi, önceki yapıtlarıyla karşılaştırıldığında oldukça zayıf bir romandı örneğin. Aynı adı taşıyan müze fikriyle parlatılmış olması durumu değiştirmiyor. Fakat Pamuk'un sadece 62 yaşında olduğunu dikkate alacak olursak (2006'da Nobel'i aldığında 54'ündeydi) önümüzdeki dönemde ondan eski performansını yakalayan romanlar beklemeyi sürdürebiliriz.

Issız Edebiyat

Alice Munro ile Margaret Atwood'un yıllanmış dostluğunu övdük; sanatları üzerine de birkaç şey söyleyerek bitirelim yazımızı..

Ünlü eleştirmen Northrop Frye'ın ortaya attığı, daha sonra Margaret Atwood'un geliştirdiği çerçeveye göre, Kanada edebiyatına ülke koşullarından ileri gelen bir tenhalık ve yalnızlık duygusu hâkim. Buna tehdit algısını da ekleyebiliriz. Çünkü Kanada, güneyindeki saldırgan komşusu (ABD), uzun ve soğuk kışlardan oluşan çetin iklim koşulları, coğrafi ve demografik güçlükler (kilometrekareye düşen insan sayısının azlığı) ile baş etmek zorunda olan bir ülke.. Kanada edebiyatını inceleme altına alan Survival (Hayatta Kalmak) isimli yapıtında Atwood, yurttaşlarının sınırlandırılmış bir “garnizon” da yaşıyor oldukları duygusuyla yazdıklarını ve genel olarak ülke edebiyatına böyle bir atmosferin hâkim olduğunu söylüyor.

Özellikle Alice Munro'nun kısa öykülerini anlamada epey yardımı dokunabilecek bir tarif bu.. Gerçekten de Munro, sırlarını kolay ele vermeyen, gösterişsiz fakat gergin bir dünya çiziyor okurlarına. Meltem Gürle onun, “incelikli tahlilleri, derin karakterleri ve en dramatik olayları hiç 'drama' yaratmadan anlatabilme becerisiyle çok özel bir yazar” olduğunu yazmış (Birgün, 2 Şubat 2014).

Belki şunu da eklemek gerek: Özellikle kadın karakterlerinin maruz kaldığı tehditleri son derece abartısız bir dille anlatıyor olması, bunların tekil örnekler olmadığını düşünmemize neden oluyor. Bu tehditler kimi zaman açık bir şiddete dönüşebildiği gibi kimi zaman da örtülü bir biçimde, Demokles'in kılıcı gibi, kadınların başının üzerinde dönüp durmakta.. Bana kalırsa, Munro'nun bu tarzı seçmiş olması hiç de tesadüf değil ve bize, tekil hikâyelerin çok daha genel bir sorunun parçası olduğunu söylemeye çalışıyor. Kısacası Munro, erkeklerin egemen olduğu bir dünyada kadınların yaşadığı korku, utanç, savunma gibi duyguları, hayatta kalma çabalarını nakletmede son derece başarılı bir yazar.

Margaret Atwood'a gelince.. O, edebiyatın sadece bir türüyle yetinmeyen, roman, kısa öykü, şiir, deneme, eleştiri gibi pek çok dalda ürün veren; bununla da yetinmeyip insan hakları ihlâlleri ve ekolojik yıkımlar konusunda aktif tavır alan son derece verimli bir yazar. Harold Pinter'ın senaryosuyla filme alınan romanı Damızlık Kızın Öyküsü feminist edebiyatın başyapıtları arasında sayılıyor. Türkçe'ye en son çevrilen romanı Tufan Zamanı ise, kapitalist tekellerin aşırı kâr ve denetim hırsıyla ekolojik ve insani felakete sürüklenen destopik bir dünyayı resmediyor. Atwood geleceğimize dair derin ve haklı kaygılar taşıyan, sorumlu bir yazar. Öte yandan, ne kadar karanlık şeyler anlatı yor olursa olsun, romanlarında şu ya da bu biçimde buna direnen birileri, bir kurtuluş ümidi hep var.

Sandık sayıklaması

I

Yerel seçimler geride kaldı. Bir sandık sayıklamasıdır gidiyor hâlâ. Tekrarlandıkça hikmetinden sual olmaz âyet niyetine. Alttan alta yükselen toplumsal muhalefet dalgasına meydan okunuyor sanki. Ama beliren alâmetler karşısında aslında bir acziyet ve panikleme de sezilmiyor değil. Savunmanın iyisi saldırmadır türünden bir tâbiye ya da elini verirsen kolunu kaparlar anlayışı.

Bir kere şunları bilsek iyi olur: Tekrar olacaksa da bizimkisi gibi bir toplumda bazı şeyleri olabildiğince tekrarda beis yoktur.

“Sandık”tan çıkan bir başbakan ve hükümet üyeleri değildir. Bir siyasi partidir. Adı belli, hükmî şahsiyeti olan, ülkenin dört bir yanına yayılmış, yüz binlerce, belki de milyonlarca üyesi olan bir parti. Hükümet, o parti adına yürütme erkini anayasa ve yasalarla uyum halinde kullanmaya C.Başkanı tarafından atanan ve parlamentonun güvenoyu ile resmen yetkili kılınan seçilmiş siyasi heyettir. Başbakan o heyetin başıdır. C.Başkanı tarafından atanır ve hükümeti oluşturacak bakanları C.Başkanına önerir. C.Başkanı onları da atar veya şu ya da bu nedenle kendince uygun görmediklerini geri çevirebilir. Yani C.Başkanı ve parlamentonun (Türkiye Büyük Millet Meclisinin) oluru alınmadan ne başbakan ne de hükümet üyesi olunur. C.Başkanı parlamentoda çoğunluğu oluşturan partiden (ya da bir arada çoğunluk olan partiler arasında bir koalisyondan) bir milletvekilini başbakan olarak atamaya hukuken mecbur değildir. Ama parlamentonun güvenoyunu alabilecek, sonra da oy çoğunluğunu bir arada tutabilecek desteğe haiz birini atamalıdır ki, devlet/millet işleri anayasa ve yasalarla uyum içinde selametle yürütülebilsin.

Cumhurbaşkanının atadığı başbakan ve onun belirlediği hükümet üyeleri bir hükümet programı oluşturarak parlamentonun güvenoyuna sunarlar. Hükümetin başı ve bakanlar güvenoyu almadan resmen göreve başlayamazlar. Sonraları hükümetin her bir üyesi sıradan günlük işler ve icraat dışında başbakana değil, meclisteki çoğunluk partisi Meclis Grubuna ve doğrudan Meclise karşı siyaseten sorumludur. Her biri Türkiye Cumhuriyeti Devleti Hükümetinin Meclis güvenoyu ile görevlendirilmiş üyesidir. Hiç biri başbakanın “bakanı” değildir. (Bu bağlamda şunu da bir kere daha belirtmekte yarar var: Kuralına göre işleyen parlamenter rejimlerde, özellikle de cumhuriyet olduğu söylenen ülkelerde, halka ve millete “benim halkım”, “benim milletim” denilemez. O ağızlar en hafif deyişle laubaliliktir. Fransa’da hiçbir başbakanın, ABD’de hiçbir başkanın yurtdaşlara hitaben “benim milletim” dediği işitilmemiştir. Resmi adı Birleşik Krallık olan İngiltere’de ise o ağızların “isyan” ya da “ihanet” suçu oluşturduğu dahi ileri sürülebilir.)

Meclisin güvenoyu başbakanın yanı sıra onun kurduğu hükümetin tek tek her bir üyesine de verilmiş olduğu için, başbakan hükümet üyelerinden birini ya da bir kaçını değiştirmeye gerek duyarsa o bakanların görevlerinden istifa etmelerini ister. Bakanlar buna karşı duracak olurlarsa, başbakan kendisiyle birlikte bütün bakanlar kurulunun istifasını C.Başkanına sunar ve yeniden C.başkanı tarafından görevlendirilip yeni bir hükümet kurmadan ve Meclisten güvenoyu almadan o bakandan ya da bakanlardan kurtulamaz. Bu yüzdendir ki, bakan olacak milletvekillerine çoğu kez üstü boş bir kağıt imzalatılır: “filanca bakanlıktan istifa ettim,” diye parlamenter demokratik sistemde –eğer bizdeki gibi 12 Eylül sultasının kalıcı müdahalelerine uğramamışsa– başbakanın hükümet üyelerinden birini ya da birkaçını azil yetkisi yoktur. Bakanlar başbakanın değil, Meclisin, devletin ve ülkenin bakanlarıdır. Hiç biri başbakanın dilediği gibi istihdam edeceği “eleman”, “konak kâhyası” ya da “bahçevan başı” değildir. Böyle bir şeye fiilen olsun, resmen olsun icazet veren anayasaların geçerli olduğu haller parlamenter sistemin işleyiş mantığı ve pratiği ile bağdaşmaz, parlamenter olduğu söylenen rejimin had safhada çürümekte olduğuna işarettir.

Parlamentodan güvenoyu alan başbakan ve diğer hükümet üyeleri her yaptıklarından ve yapmaları gerektiği halde yapmadıklarından kendi partilerinin Meclis Grubu ve Meclis karşısında siyaseten sorumludurlar. O sorumluluğun gereği çeşitli denetim yollarıyla (meclis görüşmeleri, soru, gensoru, meclis soruşturması, vd. gibi) yerine getirilir. İş, sonunda yargı konusu olmaya kadar da gidebilir. Yürütme erkini kullananlardan tek tek ya da toplu halde hesap sorulur. O hesap dört ya da beş yılda bir sandıkta görülen hesap değildir. Bu bakımdan icraatında işlediği bir kusur ya da kendisine bağlı birimlerde işlenen kusurlar nedeniyle bir başbakan ya da bakanın, kendilerine yöneltilen bazı önemli suçlamalar karşısında istifa etmesi demokrasilerde adettendir. Etmeyenler kamuoyu nezdinde ağır eleştiriyi hakketmiş ayıplı kişiler olarak görülürler. (Hiçbir Avrupa demokrasisinde bir bakanın söz gelimi 10-15 kişinin ölümüne yol açan bir ağır kusurlu “kaza” nedeniyle, “Ben niye istifa edeyim? Ben istifa edersem bu işler düzelecek mi sanki?” diyerek mazeret beyan ettiği görülmemiştir!) O demokrasilerde bu gibi hallerde ayıplı kişi olarak göreve devam etmek politik haysiyet ve şeref ile bağdaşır bir şey sayılmaz… Bizde ise ağır sorumsuzluk nedeniyle istifa etmek ya da istifaya zorlanmaktır şerefsizlik!

Sandıktaki hesaba gelince, o hesap bir dönem yürütme organı olarak memleket işlerini yürütmekle yetkili ve sorumlu olan siyasi partinin dönem sonunda yurtdaşlar (seçmen) nezdinde boyunun ölçüsünün görüldüğü genel siyasi muhasebedir. Parlamenter demokrasilerde her hesap sandıkta görülür diye bir kural ya da işleyiş asla yoktur. “Sandıkta hesaplaşma” ifadesi olsa olsa salt metafordur. “Biz hesabımızı önce Allah’a, sonra Millet’e veririz!” türünden laflar seçmene şirin görünmek için kullanılan ucuz siyaset jargonu değilse düpedüz cehaletten ya da çaresizlikten gelir. Ne yazık ki bu ülkede bu Cumhuriyet’in neredeyse yüzüncü yılına gelinirken iş buraya kadar varmıştır. Bu konuda mevcut AKP iktidarının goygoycuları, özellikle Başbakan Erdoğan’ın teşvik ve gayretleriyle işi bu kadar ileri götürmüşlerdir: görevli ve yetkili savcılar tarafından hırsızlıkla suçlanan ve haklarında kriminal soruşturma açılan kimi bakan ve bürokratların 30 Mart yerel seçiminde iktidar partisinin elde ettiği oy çokluğu ile temize çıkmış olduğu söylemi yandaş ve yalaka kartel basının sözcüleri ağzında hâlâ daha çiğnenip duruyor!

Seçim sandığı yargı denetimi yerine asla geçemez. Yakın geçmişe kadar seçimle gelmiş siyasi iktidarların askere darbe yaptırma yoluyla düşürülmesi pratiğine karşı haklı olarak öne çıkan “sandık”, baştaki iktidarın her yaptığını ve yapmadığını caiz ve meşru saymayı sağlayıp dayatarak her türlü muhalefeti yok etmek için suiistimal edilmektedir. Darbeyle başa geçen ara rejimlerde cuntaların keyfi ve sorumsuz işleyiş ve davranış usulleri, cuntalar işini görüp çekildikten sonra “demokratik” normal işleyiş adı altında her defasında geçerliliğini sürdürmüştür. Daha da ilerisi, sandıktan çıkacak ya da çıkmış olan sonucun mutlaka kendinden yana olmasını sağlamak için baştaki iktidarın her çareye (şaibeye) başvurması, yine de olmazsa sonuçları tanımamak ve iş başında kalmak için demokrasinin o kadarcığını dahi yok etme niyetiyle fiili durumlar yaratmaya hep teşne olmasıdır.

Şu sıralarda hararetli tartışmaların konusu olan başkanlık rejimine geçiş ve seçim sisteminde nisbi seçimi dışlayıcı niteliği ile öne çıkan sözde reform da bu tür gayret ve teşebbüsler meyanında görülmelidir. Varılmak istenen hedef, 12 yıldır büyük ölçüde %10 seçim barajı sayesinde sağlam kazığa bağlanan tek parti AKP iktidarının en az 2023 yılına kadar sürmesini sağlama almak, bir başka deyişle, birilerinin kapitalist “Yeni Türkiye”sini her türlü halk inisiyatifini inkâra ve ezmeye dayalı yeni ve daha ileri sömürü koşullarına uyan yeni bir siyasi yapıyla teçhiz etmektir. Başkanlık tartışmalarının şimdiki başbakan Erdoğan’ın kişisel sorunu değil, Türk ve Kürt halkları Türkiye’sini mevcut ve potansiyel tüm maddi ve insani kaynakları ve değerleriyle küresel kapitalist sisteme temelden ve temelli entegre etme teşebbüsü olduğunu bilmemiz gerekiyor. Kendini daha şimdiden TC’nin Cumhurbaşkanı değil, milletin başkanı olarak gören Tayyip Erdoğan’ın 1 Mayıs’ta Taksim’i işçi sınıfını yasaklayacağını bildiren sözleri, içeriği ve ifade tarzıyla, ülkenin işçi ve emekçi halkına ve geleceklerinin onların kaderine bağlı olduğunu bilen ve gören bilinçli ve namuslu aydınlarına karşı açıktan savaş ilanı olmuştur. Onu o haliyle içeride burjuvazinin bağrında, dışarıda NATO’nun gelecek projeleri bağlamında harekete geçen sınıf kavgası dinamiklerinin dışa vurumu olarak görmek gerekir. Halen Ukrayna’da olup bitenlerle burada Türkiye’de olması planlandığı anlaşılan gelişmelerin aynı emperyalist yeniden yapılanma projesinin tatbike konulması olduğu ileride daha iyi görülecektir.

II

Demokratik parlamenter sistemin olsun, demokratik başkanlık rejiminin olsun geçerli olduğu toplumlarda seçmen yurtdaşlarının bir kesiminin “Başbakan istifa! Hükümet istifa!” ya da “Başkan, artık çekil!” diye haykırarak sokakları, meydanları doldurmasının hiçbir surette Sandığı, yani iktidarın kartel medyasındaki deyişle “milli irade”den kasıt neyse onu, tanımamak olmadığı yukarıda yazılanlardan anlaşılacaktır. Ülkede demokrasi geçerliyse baştaki hükümetin gidip bir başkasının gelmesini umuma açık yerlerde istemek ve bunu yüksek sesle ifade etmek her yurtdaşın ve bir araya gelmiş yurtdaşların vazgeçilemez mutlak hakkıdır. O hakkı kullanan yurtdaşların arasına söz gelimi askeri darbe yoluyla hükümet düşürme yanlısı kişiler karışmış olabilirler. Sandıktan çıkan çoğunluk partisi hükümetinin işi ve görevi böyle hallerde hükümetin istifasını isteyen herkesi darbecilikle suçlayıp ölümcül araçlarla üzerilerine yürümek değil, ülkede darbe yapılmasını mevcut yasal yetkilerini ve devlet imkanlarını kullanarak önlemektir. O yasal yetkileri ve imkanları suiistimal ederek vatandaşların yasalarda yazılı (ya da yazılı olmayan) her türlü demokratik hakkını inkâra kalkmak daha başka karanlık art niyetlere işaret eder. Bunun yolu yurtdaşların yurtdaşlık hakkına ve temel özgürlüklerine ambargo koymak olamaz. Bu ikisinin kasıtla –ve işin içine darbeci ağızlar kullanan gizli hükümet ajanları sızdırmak suretiyle– birbirine karıştırılıp “sokağı” zorbalıkla bastırmak için yurtdaşların hayatını büyük bir pervasızlıkla tehlikeye atılması, yani bilfiil yurtdaş kanı dökülmesi ardında her türden yurtdaş özgürlüğüne ve hakkına açık tecavüz niyeti vardır. Hükümetin başına veya bir bakanına, hatta cumhurbaşkanına sokaklarda “Artık yeter! Gidin!” diye haykırılıyor diye polisin, jandarmanın, ellerine odun tutuşturulmuş sözde milli irade savunucusu bir maganda sürüsünün bir yurtdaş kümesini zorla dağıtıp susturmaya çağrılması, o arada kimilerinin ölesiye dövülmesi, gözlerinin çıkarılması, kafalarının patlatılması, kimlerinin canlarından olmalarında olmaları vb… milli irade ne ise onun doğrudan sahibi olanlara karşı işlenen en ağır suçtur. Bu suçu işleyenlerin arkasında seçimle başa geçmiş hükümetin olması onu suç olmaktan çıkarmaz, suçu daha da ağırlaştırır. Her yurtdaş seçimde sandığa atacağı oyla belirteceği iradesini nerede isterse orada, sokaksa sokakta da dile getirebilir, bu hakka sahiptir. Bu hakkın kullanılabilmesi, hükümet adamlarının ve polisin takdirine bırakılmış her hangi bir yer, biçimle ve zamanla kısıtlanamaz. Hiçbir yurtdaş ya da bir iki aya kadar seçmen olacak genç insan baştaki iktidarın ya da onun şu veya bu temsilcisinin değişmesini yüksek sesle veya başkalarıyla bir arada silah zoruna başvurmadan talep etme hakkını kullanmak için dört ya da beş yıl beklemek zorunda değildir. Kısacası, milli iradenin beyan edileceği tek yer sandık olamaz. Yurtdaşların siyasi hakları her yerde ve her daim geçerlidir.

Daha önce vurguyla belirtildi: iktidar, hükümet ve başbakan değildir, seçimle gelen parlamento çoğunluğudur. Parlamento çoğunluğunun işi, işlevi ve varlık nedeni, parti siyasetinin parti üst yönetimi, başbakan ve bakanlarınca uygulanma tarzını beyinsiz robotlar gibi onaylayıp desteklemek değil, parti Meclis Grubunda enine boyuna tartışarak çoğunluk iradesiyle desteklemek ya da yeniden belirlenmesini sağlamaktır. Milletvekili, adı üstünde, milletin, halkın temsilcisidir. Hükümetin bir dediğini iki ettirmeyen emir kulu değil! O hale gelmiş ya da getirilmiş bir parlamento çoğunluğu seçmenin temsilcisi ve sözcüsü olma, dolayısıyla seçmen adına kararlar verip iş görebilme vasfını hepten yitirmiş, aklını, iradesini, ahlakını ve haysiyetini yurtdaş kitlesiyle akıl ve gönül bağı kendinden menkul bir parti üst yönetici kliğinin eline teslim etmiş hurda bir kalabalıktan başka bir şey değildir.

Doğru dürüst işleyen bir parlamenter demokraside çoğu kez aynı seçim dönemi içinde bir başbakan ve kurduğu hükümet gider, yerine yine aynı çoğunluk partisinden bir başkası gelir. Tayyip Erdoğan, her adını andığında sözü kendi “ak kefeni”ne getirmeyi adet edindiği merhum Menderes’in sürekli başbakan olduğu 1950-60 yılları arasında siyaset kızıştığında kaç kere Demokrat Parti Meclis Grubu karşısında süt dökmüş kediye dönüp istifa ettiğini biliyor mu? Bilmez. Bilmesi de beklenmez. İkide bir sergilenen “ak kefen” cıvıklığı, “ben ölene kadar başta kalmaya kararlıyım, bu memleketin bana ve sadece bana ihtiyacı var. Onu bırakıp hiçbir yere gitmem. Benden başka kimse benim yerimi dolduramaz. Ben ölmeden neye mal olursa olsun bu iktidarı bırakmam, bırakmayacağım!” demektir.

Hem de mesela günümüzün hangi spesifik koşullarında? Yüzde 10 seçim barajı gibi bir kepazeliğin –şimdi de Prof.Dr. Kuzu gibi hukuk kalpazanlarının ortaya attığı dar bölge/daraltılmış bölge önerileriyle “seçim barajını kaldırıyoruz” iddialarıyla fiilen %20’den %50’ye kadar yükseltme peşindeler– kendisine sağladığı özel imkanlardan yararlanmaktayken dönüp, “barajı biz getirmedik ki!” zilletini sergilemekten hiçbir suretten çekinmediği koşullarda! Yani mesele, parlamentoyu büyük zafer edalarıyla dolduran kendi partisinin milletvekillerini, yani egemenliğin tek sahibi olduğu söylenen milletin temsilcisi sıfatlı kişilerin şahsi çıkar ve imtiyaz peşinde koşuşturan, beyinsiz, şahsiyetsiz, haysiyet fukarası kapıkullarına çevirip güvenlerine ve oylarına her hal ve koşulda tasarruf ederek ve bunu mümkün kılmanın her yoluna başvurarak 4 yada 5 yıllığına sandıktan çıkmış Antik Yunan ve Roma tarihinin ünlü siyasi figürleri türünden diktatör/tiran havalarında hükümet etmeyi kendine hak bilmek ve besbelli ki pek de yakıştırmaktır. Arkasına yığdığı desteğe ve devlet gücüne kâh Allah’ın hikmeti, kâh milli irade deyip yurtdaşlardan gelen her talebi, şikayeti, itirazı… galiz hakaretlerle ve yurtdaşları polise kurşunlatarak, gazlatarak, ıslatarak karşılamak milli iradeye –tam neyse o– saygısızlık ve o sözde irade sayesinde haiz olunan her türlü yetkiyi kötüye kullanmaktır.

Söz gelimi bu ülkede Roboski Olayı diye bir olay oldu. Üzerinden iki koca yıl geçti. 34 yurtdaş, çoğu çocuk, gökten yağdırılan bombalarla devletin kuvvetleri tarafından parçalanarak öldürüldü. Olacak şey değildi, ama oldu… Sorumlular pekâlâ bilindiği halde kimler olduğu ilan edilmiş değil. Hükümetin başı adeta, “olay beni aşıyor…” diye diye yerinde oturmayı sürdürüyor. Vurdum duymazlık bu kadar olur! Besbelli ki ordu üst yönetimiyle arasında gizli bir anlaşma, sözleşme var. Bu durumda, “madem öyle, senin siyasi sorumluluğun altında sen istemesen, onaylamasan da böyle bir şey oluyorsa, istifa et. Başkası gelsin senin çözmeye gücün yetmediği olayı çözsün,” diyenler, “Sandık var ya işte. Sandığı beklemesini bilin. Bütün hesaplar sandıkta görülecek…” diyerek suçlu çıkarılıyor, olmadık hakaretlere maruz kalıyor. Daha da direnenler, bir araya gelip bir yerlere yürüyerek dertlerini dökmeye kalkan Roboski’li ahali kafa göz yarılarak göz altına alınıyor, hapse atılıyor. Olay, küçük çapta bir Kürt soykırımı, oldu bittiye getiriliyor. Ne adına? Milli iradeymiş!

Akıl alır şey değil ama öyle işte! Sanki milli irade bu adamları hem suçlu, hem güçlü olsunlar diye seçmiş de başımıza geçirmiş!

Pekâlâ haklı ve geçerli gerekçelerle, “Hükümet istifa!” diye 10-15 kişinin ya da deyin ki 10 bin kişinin bir araya gelip sokakta, meydan, stadyumda, vb… bağırması seçimle gelmiş meşru hükümeti tanımamak, topsuz tüfeksiz 10 bin kişinin zoruyla devirmeye kalkışmak mıdır? Tam tersine hükümetin meşruiyetinden sual edilmediği, hükümet mevcut anayasal çerçevede başta gelen meşru merci sayıldığı içindir ki, Roboski toplu cinayetinin sorumlularının, hem tetiği çekme emrini verenlerin, hem de böyle bir olayın siyasi sorumlularının daha fazla gizlenmeden ilan edilmesi, o hükümetten ve onun başındaki kişiden istenmektedir. Bu hem haklı bir istektir, hem de hükümete en yüksek düzeyde meşruiyet atfetmektedir. Hükümetin meşruiyetinin gereğini yerine getirmeye çağrılmasıdır. Milli iradenin sahibi kimdir? Milli irade, 34 yurtdaşın göz göre göre bir anda katledilmesi üzerine söz söyleme hakkından iki sene sonra yapılan bir seçimle feragat mı etmiş oluyor. “Sabretmeyi bilin!” ne demektir? “Ölenler öldü, üstelemeyin, uzatmayın,” diyenler siyasi ve yasal görevlerini yerine getirmeme hakkını nerden alıyorlar? Nasıl oluyor da böylesine vahim bir olayda görevlerinin ifasını yıllar sonraya erteleyebiliyorlar? Onlara itiraz edenler üzerinden zor kullanma hakkını nereden alıyorlar? Böylesi, milli iradenin kişiselleştirilmesinden başka bir şey değildir. Birileri yakında bunun adını “Başkan” diye telaffuz edecek. Telaffuz etmeye hazırlanıyor. Kendilerine, gazeteci, haberci, yorumcu diyen insanlıktan feragat etmiş bir kısım tiplerin oluşturduğu yalaka/yandaş basın da gününü gecesini gelecek başkana bugünden temennalar etmekle geçiriyor.

Şu bile akla gelmiyor değil: Roboski Olayında sergilenen bu tavır herkese bir uyarı, bir tehdit ve gözdağı, gelecek yılların ve günlerin habercisi olarak bilhassa ve hassaten düşünülmüş ve sürdürülüyor olmasın.

Bu durumda yapılacak şey Meclisteki muhalefet partilerinin idrakine, niyetine, becerisine şu ya da bu yönde hesaplarına bırakılamayacak kadar vahimdir. Bütün dünyada kimi hallerde, gelen çoğunluk partisi meclis grubu, partinin üst yönetimi ve hükümet tarafından şu ya da bu şekilde vb. esir alınmış olup, evet efendim, sepet efendimci yaratıklara dönüştürülmüşse o ülkede toplumsal muhalefet parlamento dışında aktif siyasete dönüşür. Çok yerde çok görülmüştür. Halen bütün dünyada her yerde görülüyor. Böylesi durumlarda baştaki iktidarın muhatabı ister istemez sokak oluyor. Bizde de işin neredeyse buraya gelmiş olduğu Gezi Olayları sona erdiğinde yurt dışından dönen Tayyip Erdoğan’ın ayağının tozuyla dört gün içinde ülkenin dört bir yanına koşturup alelacele kotarılan taşıma kalabalıklara dert anlatmak için seferber olmasında görüldü. Başbakanı öylesine telaşlandıran neydi? Gezi Direnişinin birkaç gün içinde bütün yurda, 80 yöreye yayılması. 2-3 milyon insana ulaşması. Gezi Direnişinin arkasında kadınlı erkekli o kadar insanın yer alması. Toplumsal muhalefetin sokağa dökülmesi. Sandığın önüne konulmasını beklemeyen, bekleyecek hali de, niyeti de olmayan yurtdaş kalabalıkları… Halk, yani! Etiyle, kemiğiyle halk, kendisi. Sandığa tıkıştırılmış ne idüğü belirsiz rakamlar karmaşası bir heyula değil! Böyle bir durumda parlamentoda geçerli olmayan ya da olmasına bin türlü emrivaki desise ile meydan verilmeyen muhalefeti SOKAK DEVRALIR. Batı demokrasilerinde –bizim bir Batı demokrasisi olduğumuz iddialarından geçilmiyor!– baştaki hükümetin parlamento içi muhalefete rağmen çıkarmakta direttiği kimi yasaların çoğu kez sokak muhalefeti eni konu çetinleşince geri çekildiği, itirazlar gözetilerek değiştirildiği oluyor. Olmuyor mu? Fransa’da. İtalya’da. Yunanistan’da… Hep oluyor. Olagelmiştir. Neden? Çünkü bütün diğer teorik ve pratik mülahazaların ötesinde, demokrasilerde parlamento denilen kurul, özünde, sandık ya da milli irade, ne derseniz deyin adına, son tahlilde SOKAĞIN, yani yurtdaşların iradesinin tecelligâhıdır. Günü gelir, siyaset özüne döner.

İleri demokrasi basın özgürlüğünde geriye gidiyor

Tayyip Erdoğan ve medyadaki ödenekli şakşakçıları 12 Eylül 2010 plebisitinden sonra Türkiye'yi “İleri Demokrasi” ilân etmişler, hızlarını alamayıp 2011 Genel Seçimlerinden sonra “Yeni Türkiye” lafını tekerlemeye başlamışlardı.

Yeni Türkiye'nin ne olduğunu 17 Aralık 2013 ve sonrasında dünya âlem gördü. Oğlunun evindeki 1 milyar doları bir günde boşaltamayan politikacı başından başlayarak, eline Hrant Dink'in kanı bulaşmış Zaptiye Nazırı ile diğer üç nazırın nasıl çalıp çırptıkları, ne denli rüşvetçi oldukları ortaya çıktı.

30 Mart seçimlerinde Reis'in aldığı oylar rüşveti, irtikâbı, hırsızlığı, yolsuzluğu ortadan kaldırdı mı?

Tabii ki kaldırmadı. Hepsi boyunlarına asılmış şerefsizlik yaftalarıyla dolaşacaklar.

***

Osmanlı'nın son dönemlerinde Avrupa bu ülkenin geriliğine bakar “bon pour l'Orient” (Şark için bu kadarı kâfi) derdi.

Şimdi Batı, Türkiye'deki demokrasi, düşünce özgürlüğü, insan hakları konusundaki kifayetsizlikler konusunda öyle demiyor.

Çeşitli devlet ve devlet-dışı raporlarda sık sık Türkiye rejiminin kusurları ısrarla vurgulanıyor.

Türkiye toplumu için ise dün de, bugün de “bizim için bu kadarı yeter”.

Bu toplumun büyük çoğunluğu evrensel demokrasi ve insan hakları değerlerinden uzak. 30 Mart 2014 seçim sonuçlarında gördük: % 43'ten fazlası gitti Tayyip Erdoğan'a oy verdi.

Peki, muhalif partiler demokrat mı? Muhalefet partilerinden MHP % 17 oy aldı.

CHP'ye gelince ulusalcılık denilen illetten kurtulmuş değil. Yani demokrat değil. Askerin vesayetinden ve esaretinden kurtulmuş değil.

AKP+CHP+MHP'nin toplam oyları % 90 civarında ise, kimse kendi kendisini kandırmasın: bu Millet demokrat değil. Tayyip Erdoğan'a oy verenler de değil, İlker Başbuğ Cumhurbaşkanı olsun diyenler de değil, Devlet Bahçeli'yi beğenenler de değil.

Hepsi “bize bu kadar demokrasi” yeter, diyorlar.

Demeselerdi, toplum Kenan Evren Anayasasını bugüne kadar çoktan çöpe atmıştı.

% 10 seçim barajından sadece AKP yararlanmıyor, diğer iki parti de yararlanıyor. Yani % 90 oranında seçmen kitlesi barajdan da memnun.

Demokrasi mi dediniz? Tayyip Erdoğan'ın geçmiş yıllarda askerle çekişmesinin demokrasiyle ilgili olmadığını ısrarla söyledik. Siyasi iktidarı paylaşan ortakların pay kavgasıdır, dedik.

2010 “vesayete karşı referandum değildir” 2011 genel seçimleri öncesinde bir plebisittir” dedik, liberaller ve bir kısım solcu gitti 2010'da Tayyip Erdoğan'a oy verdi.

Aradan üç yıl geçti, AKP'nin içinde kavga çıkınca, Tayyip Erdoğan Veli Küçük'e, Kemal Kerinçsiz'e, Malatya Zirve katliamı tetikçilerine varıncaya kadar bütün Ergenekoncuları, darbe girişimcilerini tahliye edecek kanun çıkardı, “Cemaat milli orduya kumpas kurmuştu” dedi ve askerin postalına yapıştı.

Sonra ne oldu? Havuz-yavuz gazetesi İlker Başbuğ'la röportaj yaptı.

Başka ne oldu? Eskiden sahibi bulunduğu Kanal Türk'te yıllarca darbe propagandası yapmış, kanalında Em. Org. Kemal Yavuz'a her hafta “Paşam, Paşam” diye tabasbus etmiş, Em. Org. Şener Eruygur'un ADD'sinin düzenlediği ulusalcı Cumhuriyet Mitinglerinin baş teşvikçiliğini ve “1. No.lı hatipliğini yapmış, –ayrıca bir önceki mitingde “Ne Şeriat, ne darbe” dedi diye, ÇYDD Başkanı Türkân Saylan'ı İzmir'de konuşturmamış, elindeki konuşma metniyle ortada bırakmış– Tuncay Özkan kahraman edasıyla tahliye olduktan sonra, Tayyip Erdoğan'cı bir kanalda Cemaat karşıtlığı görünümü altında Tayyip Erdoğancılık yaptı.

Daha daha ne oldu? Ulusalcıların başı, Ermeni ve Kürt düşmanı, Türk gibi Türkçü Doğu Perinçek köktendinci bir gazeteye mülâkat vererek Tayyip Erdoğan'ı desteklediğini ilân etti.

Her ülkede çirkin politikacı vardır, mürai, ikiyüzlü, yanar-döner tip bizdeki kadar çok yoktur.

***

Freedom House (Özgürlük Evi) adını taşıyan Washington merkezli NGO (Devlet Dışı Kuruluş)'un 2013 yılı Dünya Basın Özgürlüğü Raporu'nda Türkiye daha da geriledi.

Türkiye Cumhuriyeti 2012 yılında 55 puanla 117. sırada iken, bu kez 56 puanla 120. sırayı Kongo, Fiji, Liberya, Makedonya ve Seyşeller ile paylaştı.

2011 yılı raporunda ise Türkiye 54 puan ile yine 117. sıradaydı.

Son raporda Türkiye, önceki yıllarda olduğu gibi ''kısmi özgür'' ülke sınıflaması içinde yer aldı.

Basın ve anlatım özgürlüğü ile ilgili anayasal garantilerin kısmi olarak dikkate alındığı kaydedilen raporda, özellikle bu özgürlüklerin ceza hukuku ve terörizm kanunlarındaki bazı maddeler ile kısıtlandığı belirtildi.

Raporda ayrıca şu ifadeler yer alıyor: ''İddia edilen Ergenekon darbe planları ve Kürt militan olduğu sanılan kişilere yönelik baskınlarda gözaltına almalar nedeniyle Türkiye, dünyada en çok gazeteciyi hapis eden ülke olmaya devam ediyor.''

ABD'de 70 yıl önce kurulan insan hakları ve özgürlükleri izleme örgütü Freedom House'un bu yılki raporunun dünya geneli değerlendirmesi de kötümser bir tablo çıkarıyor.

Rapora göre, ''2012 yılında dünyada özgür medya ortamından yararlanan insan yüzdesi son 10 yılın en düşük seviyesinde.''

197 ülke içinde 63 tanesi (%32) "özgür" olarak sınıflandırılırken, 70 ülke (%36) "kısmi özgür" ve 64 ülke (%32) "özgür olmayan ülke" olarak sınıflandırıldı.

Geçen yılki raporda ise bu sayı 66 ülke özgür, 72 kısmi özgür ve 59 özgür değil olarak sınıflandırılmıştı.

Freedom House Başkanı David Kramer, Türkiye'deki geriye gidişi "rahatsız edici" olarak nitelendirerek şöyle dedi: "Demir parmaklıklar arkasında, gözaltında alıkonulan ve hapiste bulunan gazeteci sayısını herkes görmekte. Bu tutuklanma tehdidinin Türkiye'deki gazetecilerin özgürce hareket etme ve iş yapma olanaklarını kısıtlaması, endişe verici bir nokta olarak görülmekte. Umudum, Türkiye AB ile entegrasyon sürecini derinleştirdikçe, bu alanlarda daha büyük liberalleşme hareketleri görmek.''

Kramer Türk hükümet yetkililerinin, tutuklu kişilerin "gazetecilik faaliyetleri nedeniyle yargılanmadığı" yönündeki sözlerinin hatırlatılması üzerineyse, davaların ayrıntılarını bilmemesine rağmen, ABD hükümetinin ve dünyadaki birçok bağımsız insan hakları kuruluşunun da bu konudaki kaygılarını dile getirdiğini hatırlattı.

Raporun Türkiye ile ilgili bölümünün hazırlanmasında rol üstlenmiş Dr. Karin Deutsch Karlekar, hükümet yetkililerinin bu savunmasına karşı çıkarken, "Gazeteciler aleyhine açılan birçok davanın uydurma olduğuna inanıyorum" dedi.

Pek çok gazetecinin haklarında hüküm olmadan yıllarca tutuklu kaldığına işaret eden Karlekar Mustafa Balbay'ı örnek olarak gösterdi.

Hükümet yetkililerinin kendisine, tutuklu kişilerin gazeteci değil, "terörist" veya "uyuşturucu satıcısı" olduğunu söylediğini aktaran Karin Karlekar, gazetecilere karşı bu yönelimin birçok uluslararası kuruluş tarafından kaydedildiğini belirtti.

Karlekar, Türkiye'deki yeni anayasanın ifade ve basın özgürlüğüne yönelik kısıtlanmalardan arındırılması gerektiğini belirtirken, bu konuda "iyimser bir havanın olmadığını" sözlerine ekledi.

Rapor açıklandıktan sonra, Freedom House düzenlediği panelde sorulan bir soru üzerine Karlekar, bir taraftan oldukça demokratik ülke görüntüsü veren Türkiye'de basın özgürlüğü alanında "geri gidişin" sürdüğünü söyledi.

Mütedeyyin, kakara-kukaracı... ve de AKP'li

Son yıllarda medya dilinde “mütedeyyin” diye bir kelime alışkanlığı türedi. Çeşitli eski sosyalist –veya değil– ama bugün neo-liberal medya konuşmacıları artık “dindar” demiyorlar, “mütedeyyin”i pek seviyorlar.

Dergimizin daimi okurları bilirler: Biz Osmanlıca sözcüklerin dilden ayıklanmasından, kullanılmaya kullanılmaya unutulmasından yana değiliz. Onların unutulmasının dili fakirleştirdiğini düşünürüz. Aynı anlama gelen kelimelerin hem yeni Türkçesini, hem de Osmanlıca Türkçesini kullandığımız çok olur. Çünkü o Osmanlıca kelimeler de Türkçeye girmişlerdir. Onları reddetmek dilde ırkçılık olduğu gibi, dili kısırlaştırır, oysa bir dilin konuşma ve yazma olanağı, ifade yetisi kelime zenginliğine bağlıdır.

Türkçe dilbilgisinde “mâna ismi” denilen kelimelerde yenilerin yanında eskilerin de kullanılmasından yanayız, ama “mâna ismi” olmayan pek çok isim konusunda da aynısını düşünüyoruz: Mesela mesleğiniz doktorluksa “muayenehane”ye, avukatsanız “yazıhane”nize, memursanız “daire”ye, bireysel tüccarsanız “ticarethane”ye gidersiniz, ama şimdi Amerikanca'dan çevrilen TV Türkçesinde hepsi tek kelimeye indi “ofis” oldu, doktor “muayenehaneye” gidiyorum demiyor “ofisime gidiyorum” diyor, devlet memuru Türkçe'de “daireye gidiyorum” der, ABD filmlerinin Türkçesi'nde ise o da “ofise” gidiyor.

Bazı eski kelimeler haklı olarak artık ölmüşlerdir, örneğin, hem “savcı”, hem “müddeiumumi” demek gülünç olur, fakat “yargıç”tan çok “hâkim” kullanılmaktadır. Siz hiç mahkeme başkanına “Yargıç Bey, Yargıç Hanım” denildiğini duydunuz mu?

Dergimizde bazen “milletvekili” yerine “mebus” yazan arkadaşlarımız belli ki, Türk politikacılarındaki milletvekilliği tutkusunu ya da Genel Başkan dalkavuğu milletvekillerini hicvetmek için öyle yazıyorlar. Açın, Batı dillerinden bir sözlüğe bakın, her kelimenin birden fazla karşılığı vardır, kimisi tamamen eş anlamlıdır, kimisi ise yerine göre kullanılacak şekilde nüans kazanmıştır. Farsça ya da Arapça için de muhtemelen öyledir, ama Arap harflerini bilmediğimiz için anlayamıyoruz.

Gelelim “mütedeyyin”e.

Bu kelime nerden çıktı? Dilin normal seyri içinde medya jargonuna girmedi: Sizlerin “AK Parti, AK Parti” diye zikrettiğiniz siyasi parti iktidara gelmeden, hatta zamanla koltuğa iyice yerleşmeden önce “mütedeyyin” diyeniniz yoktu. Şimdi çoğunuzun dilinde.

“Dindar” deyince kavram sıradan oluyor da, “mütedeyyin” deyince bir ulviyet ve uhreviyet mi kazanıyor? Yoksa “mütedeyyin” kelimesi AKP ileri gelenlerin daha hoşuna mı gidiyor?

Eğer o kanıdaysanız başı da, mabadı da sıkı Müslüman bu kara partinin rüşvetten sabıkalı sabık Evropa Bakanının Kur'an'la nasıl alay ettiğini de aklınıza getiriniz.

Bahsi geçen kakara-kukara Bakan seçim gecesi ailecek yapılan kutlama kürsüne çıkanların yanında yer alıyorsa, dine hakaretin ötesini de düşünmeden edemeyiz, acaba rüşvet ortakları arasında başka kimler vardı diye sorarız.

Sonuç ne oldu? Dindar AKP seçmeni kakara-kukara'ya aldırmadı, gene gitti o partiye oy verdi.

Burası sahtekârlar diyarı. Sahtekâr olmayanların çoğu da kendini kandıranlar.

Bizim Bakara'ya inancımız yok, ama onunla alay etmeyiz. Bakara'ya da, Yasin'e de, Nisa suresine de, 30 cüz tekmiline birden bağlı olduğunu söyleyen, Allah kelamı sayan ve Genel Başkanı “Referansım İslamdır” diyen partiden kakaracı-kukaracı Bakana tek ses çıkmazsa, Cuma namazlarını kaçırmayan bilumum seçmeni de gider o partiye oy vermeye devam ederse, tabi ki, sahtekârlıktan, kendini kandırmaktan bahsedilir. Demek ne 500 milyon dolarlık rüşvetiniz ortaya çıkınca partiden ihraç ediliyorsunuz, ne de bir Kur'an suresiyle alay edince.

Yaptığınız sadece kakara-kukara değil, “her Cuma sabahı sallıyorum bir sure” diyerek Kur'an'la alay etmekten çok, onu okuyan partililerinizle alay ediyordunuz. Yani düpedüz insan kandırıyorsunuz. Din ticaretiyle politika yapıyorsunuz.

Bizim hiçbir dine, hiçbir mistisizme, hiçbir metafiziğe inancımız yok, ama Müslüman partinin mütedeyyin Genel Başkanı Federal Almanya Cumhurbaşkanını eskiden rahip olduğu için kınadığında kızarız.

Kendi kakaracı-kukaracı Bakan'ının Kur'an'la alayı na tek laf etmeyen mütedeyyin Başbakan, Gauck'un eski rahip olduğunu söyleyerek, tabanındaki, seçmenindeki Hıristiyan karşıtlığını kışkırtarak, konuğunu aklı sıra karaladığında, onun ne çirkin politikacı olduğunu bir kez daha görürüz.

Dalkavuk medyacılar “Gak-Gauck” gibi terbiyesiz başlıklar attılar. İşte, Tayyip Erdoğan'gilin düzeyi ve demokrasi terbiyesi.

İslam dindarı iseniz “mütedeyyin” diyecekler, sizden saygıyla bahsedecekler, ama Hıristiyan dindarıysanız Tayyip Erdoğan'ın hoşuna gitmeyen fikirlerinizi söylediğiniz için o mütedeyyinler sizinle alay edecekler. Kendi başlarındaki imam başbakana bakmayıp, size “Almanya imamı” diyecekler.

Neden? Çünkü dalkavukturlar, yalakadırlar, yağcıdırlar, şakşakçıdırlar. Kariyerlerini menfaatlerini Tayyip Erdoğan'a bağlamıştırlar.