Tayyip Erdoğan zor durumda

Son haftalarda yaşananlar halk dilinde “Tarzan zor durumda” diye özetlenebilir. Bu deyiş Tarzan filmlerinin yediden yetmişe izlendiği yıllarda Türkçeye girmişti. Belli bir ironiyi ifade etse de, kişi kendisi için de bu sözü kullanır.

Tarzan filmlerinde Tarzan vardı, Jane vardı, sonra da “Boy” adlı (Jungle Boy= Orman çocuğu) oğlu (evlatlığı) vardı. Bir de hep kötü adam rollerindeki seyyah şapkalı beyazlar vardı. [Bizde seyyah şapkası denilen mantar şapkaya Avrupalı “kolonyal (sömürgeci) şapkası demişti.]

Tarzan bazen bir aslanla boğuşurdu, bazen 4 metrelik, 2 tonluk timsahla alt alta üst üste güreşir, bıçağıyla onu alt eder, bazen de yerlilere esir düşerdi.[ Örneğin bizde “Tarzan Yamyamlar arasında” gösterilen sömürge kafalı bir film bile vardı.]

Başroldeki oyuncunun adı Johnny Weissmüller’di. Yüzmede dünya ve olimpiyat şampiyonuydu. Bugünkü “Kırk kısım tekmili birden” diyebileceğimiz olaylar zincirinin başrolündeki kişi ise Tayyip Erdoğan’dır. Siyasette bir dünya lideridir.

Bir yıl öncesinden hatırlarsak, 2013 başında hiç de zor durumda değildi. Tam tersine cakasına, fiyakası na diyecek yoktu. Niye olsundu? 1,5 yıla kadar C. Başkanı seçilecekti, pardon, “Başkan” demeliydik, zira bugünkü gibi yetkisiz bir C. Başkanlığı makamı ona elbette yetmezdi, geniş, geniş, çok geniş yetkilere sahip Başkanlık lâzımdı. Öngördüğü Başkan Yüksek Yargı üyelerini atama ve azletme yetkisine de sahip olmalıydı.. Yasamaya zaten hâkimdi, emrinde çakı gibi 325 milletvekili vardı, onun istediği gibi parmak kaldırıp, indiriyorlar, bir gecede kanun çıkarıyorlar, torba yasalarla racon kesmesine hizmet ediyorlardı.

Yargıyı da tam kontrolüne aldı mı, görün bakın memleket nasıl idare edilirdi.

Devamını oku: Tayyip Erdoğan zor durumda

AKP'nin ekonomik mucizesi

AKP’ye muhalefet var fakat ekonomik muhalefet yok. Olanı da Erdoğan, “Onbir yılda Cumhuriyet döneminin toplamında yapılandan fazla ‘iş’ yaptım” diyerek susturuyor.

Yalan değil: Türkiye’de işçi var, çiftçi var, büyük, küçük, iki milyondan fazla patron da var. Fakat aralarında görünür bir “gerilim” yok. Demek ki AKP 11 yılda, sınıflardan ve çıkar mücadelelerinden arındırdığı kendine has bir kapitalizm yaratmayı becerdi. Bu bir “mucize”dir, ekonomi herkes için iyidir ve böyle kapitalizm görülmemiştir!

AKP mucizesinin sırrı borçlanmadır. Türkiye en borçlu ülkeler arasındadır. Dahası, en borçlu olanlardan durumu en “kötü” olanıdır. Çünkü borç bağımlısıdır. Ekonomisini bir puan büyütmesi için iki puan borçlanmaya mecburdur. Ne kadar büyürse dış ticaret açığının neti olan cari açığı da o kadar büyümektedir. Örneğin Türkiye 2013 yılında 98 milyar dolar dış ticaret açığı vermiştir, cari açığı 80 milyar doları bulmuştur (TÜİK). Son 11 yılın, dış ticaret açığı 530 milyar doları geçmiş ve bu açık borçlanılarak kapatılmıştır.

2014 yılından başlayarak dünya ekonomisinde “normalleşme” adımları atılacaktır. ABD Merkez Bankası FED bu yönde ilk adımları atmaya başlamıştır. AKP ekonomisi "anormal"in keyfini sürmüştür, şimdi ise normalleşmenin kurbanlarından olacaktır. Hükümet bunu sezmiş, 2014-2015 ve 2016 yıllarını kapsayacak bir ekonomik politika değişikliğine gitmiş, “tasarruf politikası”na geçmiştir. Niçin?

Devamını oku: AKP'nin ekonomik mucizesi

Frida Kahlo yine Paris’te

frida-4On beş yıl önce, Frida ve eşi Diego Rivera'nın yapıtları Paris'teki Maillol Müzesi'nde sergilenmişti. O sergide Diego'nun daha az yapıtı yer almıştı. Bu kez Orangerie Müzesi'ndeki sergide onunkiler de geniş bir alana yayılmıştı. Diego ve sanatı üzerine yazmayı sonraya bırakıyor, Frida'ya dönüyorum.

1907 yılında Alman asıllı bir baba ile Meksikalı bir anneden dünyaya gelen Frida, Meksika devrimi sürecinde büyüdü. O dönemde bir grup komünist gençle birlikte devrimci mücadeleye katıldı. Daha küçükken geçirdiği çocuk felci nedeniyle bir bacağı sakat olsa da, eğitimine devam ediyor ve doktor olmak istiyordu. Fakat yaşam onu bir otobüs kazası sonucu omurga kırığı nedeniyle yatağa bağlı hâle getirdi. Kendisi notlarında hep doktor olmak istediğini, resmi düşünmediğini yazsa da, resimle ilgisi, fotoğrafçı olan babası tarafından bilinmekteydi. Hatta onu bir ressam arkadaşına gönderip desen dersleri aldırmıştı. Ve o yatağa bağlanmasıyla birlikte bir şeyler yapması gerektiğini düşününce de ilk aklına gelen resim oldu. “Annemden ve babamdan rica ettim. Bana özel şövale hazırladılar. Çünkü oturamıyordum. Yağlı boyalar aldılar ve böylece resme başladım.” diye yazar notlarında.

Devamını oku: Frida Kahlo yine Paris’te

Sinemamızda 100 yıl

susuzyazZihinsel süreçlerimizin gerçekliği algılama ve anlamlandırma etkinliğinde varılan sonuçların yorumlanıp estetik planda insanlara iletilmesi sanat ve sanatçı vasıtasıyla olur. Eserin yaratılmasında veya icrasında sanatçının aracı elleridir, bedenidir, ses telleridir, hatta gerçeklikle ilişkisini sağlayan gözleri ve kulaklarıdır. Durağan anları kaydeden fotoğraf makinesi ve sonrasında peş peşe kaydedileni hareketlendiren sinematograf aygıtının icadıyla araya mekanik aletler girmiştir. Projeksiyon ışığının önünden akan görüntülerin beyindeki görme merkezinde bir süre daha varlığını koruması (ağtabaka izlenimi) özelliği buluşun temelini oluşturur. Tarih öncesinde, geceleyin ateşin insan gölgelerini mağara duvarlarında oynaştırmasından “camera obscura”ya, durağan görüntü kaydından hareketin film şeridi üzerine düşürülmesine varan uzun bir süreçtir sinemanın varoluşu. Bu süreç “sinematograf”ın habercisi olan bütün teknolojik gelişmeleri kapsar. Sinema farklı ülkelerin farklı mucitlerinin küçük keşifler serisine dayanır. Varoluşunda teknolojik gelişmelerin başat rol oynadığı yeni bir sanat kendisinden önce var olan tüm sanatların estetik ve kültürel birikiminden yararlanarak sanat etkinliklerinin önünde yeni ufuklar açar. Endüstriyel bir araç olduğu gibi kitle iletişim aracıdır da aynı zamanda.

Devamını oku: Sinemamızda 100 yıl

Çözüm eğitim sisteminin değiştirilmesi

Dershanelerin kapatılması konusunda son zamanlarda AKP iktidarı ile dershane sahipleri –özellikle çok sayıda dershane sahibi olan Gülen cemaati– arasında gittikçe şiddetlenen bir çatışma yaşanıyor. Bu çatışma öyle bir boyuta ulaştı ki olayları ve tarafların birbirleri hakkında ileri sürdükleri iddiaları izlemek bile güçleşti. Çatışmanın tek nedeninin dershaneler olmadığı çok açık. Belli ki taraflar arasında çok daha derin çıkar ilişkileri ve anlaşmazlıklar söz konusu.

Çatışmanın gerçek nedenleri üzerinde önümüzdeki dönemde çok büyük bir tartışma ve değerlendirme süreci yaşanacağı aşikâr. Bu yazıda çatışmanın asıl nedeniymiş gibi kamuoyuna sunulan dershanelerin kapatılması sorununu irdelemeye çalışacağız.

Her şeyden önce şu saptamayı yapmakta yarar var. Dershaneler sorununu yaratan temel etmen ülkemizde uygulanmakta olan eğitim sistemidir. Eğitim sistemi temel olarak, sistemin ürünü olan öğrencilerin “başarı” düzeyini, seçmeli soru tekniği kullanılarak düzenlenmiş merkezi sınavlarla belirlemeye çalıştığı için, bu sınavlarda “başarı” kazanmak isteyen öğrenciler açısından dershaneler bir “ihtiyaç” olarak ortaya çıkmaktadır. Dershanelerin, öğrencilerin “başarı”sını artırmada gerçek anlamda bir ihtiyacı karşılayıp karşılamadığı konusundaki tartışmaları bir yana koyarak, ortaya çıkan bu “ihtiyaç” durumunu yaratan eğitim sistemini, bazı başlıklarla ele almakta fayda var.

Eğitim sistemi yönlendirici değil, yarıştırıcıdır

Eğitim sistemi, bireyin ilgi, ihtiyaç ve becerilerine uygun olarak düzenlenmemiş, aksine öğrencilere belli bir kalıba göre aynı bilgi ve beceriler öğretilip tüm öğrencilere tek tip sınav uygulanarak yarıştırılmaktadırlar. Öğrenciler, okuldaki eğitim faaliyetlerinde tamamen edilgin durumdadırlar. Eğitimin planlanması, uygulanması ve değerlendirilmesi süreçlerinde öğrencilerin ve ailelerin hiçbir müdahalesine izin verilmemektedir. Öğrencilerin kendi ilgi, ihtiyaç ve becerilerine göre yönlendirilmeleri amacıyla okul-aile-çevre işbirliğini sağlamak için hiçbir çaba sarf edilmemekte, öğrenci başarısı tek tip seçmeli sınavların sonuçlarına göre belirlenmeye çalışılmaktadır. Eğitim, tüm paydaşların (okul-aile-çevre) katkılarıyla, öğrencinin potansiyellerini en üst düzeyde ortaya çıkarmasını amaçlayan bir kamu hizmeti olarak ele alınmadığı, aksine devletin sırtına yüklenmiş bir yük olarak görüldüğü için bu hizmet en ucuz şekilde, en kestirme “çözümler” uygulanarak geçiştirilmektedir. Eğitim sisteminin demokratikleşmesini sağlayacak, öğrencinin kendi ilgi, ihtiyaç ve becerilerine göre yönlendirileceği uygulamalar siyasi iktidarların işine gelmediği, onlar açısından bu tür uygulamalar “riskli” ve “pahalı” bulunduğu için mevcut merkezi, tek tip müfredat ve tek tip sınava dayalı seçme yöntemleri yıllardan beri uygulanagelmiştir.

Ülkemizde ailelerin gelir düzeylerindeki farklılıklar, bu ailelerin çocuklarının eğitim hizmetlerinden yararlanmasında büyük fırsat eşitsizliklerine neden olmaktadır. Okullar arasındaki gerek alt yapı, gerekse öğretmen kalitesi, sayısı vb. olanaklar açısından çok büyük farklılıklar bulunmakta, bu farklılık bazen aynı okuldaki belli sınıf ve şubeler arasında bile yaşanmaktadır. Bu farklılıkların okulun köy veya kentte oluşu, kentin merkezinde veya varoşunda bulunuşu, ülkenin batısında veya doğusunda olması gibi etkenlerle daha da büyük eşitsizlikler ortaya çıkmaktadır. Hele ana dilleri Türkçe olmayan öğrenciler açısından bu eşitsizliğin boyutu çok daha aşılamaz hâle gelmektedir. Fırsat eşitliği konusunda bu kadar haksızlığın yaşandığı bir ülkede tüm öğrencileri aynı sınava tabi tutarak, bu sınavın sonucuna göre “başarı” sıralaması yapmak en azından insafsızlıktır.

Ülkemizdeki tüm bu fırsat eşitsizliğine rağmen yoksul aile çocukları dahil olmak üzere tüm çocuklar –öğretim hakkı engellenen kız öğrenciler hariç– eğitim sisteminin çarkları arasında ulaşabilecekleri en yüksek aşamaya ulaşmak için çaba sarf etmektedirler. Özellikle ailelerin bu konuda çok büyük özverilerle çocuğunun öğrenimine katkı sunmaya çalıştığı gözlenmektedir. Bunun temel nedeni öğrenim görmenin aynı zamanda “ekmek kapısı” olarak da değerlendirilmesidir. Eğitim sistemimiz, gelişmiş birçok ülkede olduğu gibi öğrencileri ilgi, ihtiyaç ve becerileri konusunda yönlendirici bir yapıda olmadığı için, ilgi, ihtiyaç ve becerisi ne olursa olsun tüm öğrenciler kendilerini mümkün olduğunca en yüksek eğitimi almaya mecbur hissetmektedirler. Yönlendirildiği takdirde farklı bir alanda çok daha başarılı ve mutlu olabilecek milyonlarca öğrenci, sistemin kendilerine dayattığı yarışma içerisinde ezilip gitmektedir. Eğitim sistemi böyle olunca dünyanın hiçbir ülkesinde görülmeyen sayıda bir öğrenci kitlesi, Anadolu Liseleri veya üniversite kapılarında umutsuz bir şekilde yıllarca test çözme yöntemleriyle meşgul edilmektedir. Tabii bu çocukların ailelerinin kıt olanaklarla çocuklarına destek olmak amacıyla harcamış olduğu paralar da çabası. Eğitim sistemi hem öğrencileri kendi özelliklerine uygun şekilde yönlendirmemekte, hepsini üniversiteye gitmeye zorlamakta hem de bu öğrencilere yeterli eğitim hizmeti sunmamaktadır. Oysa devletin en temel görevi isteyen tüm yurttaşlarına eğitim olanaklarını sunmaktır.

Dersaneler uygulanan eğitim sisteminin ürünüdür

Ülkemizde uygulanmakta olan eğitim sistemi farklı olanaklara sahip öğrencileri aynı sınava tabi tutarak büyük bir haksızlık yaratmaktadır. Eğitim sisteminin tek sınavla öğrenci “başarı”sını ölçme dayatması, dershaneleri bir “ihtiyaç” olarak gündeme getirmektedir. Eğitim sisteminin tek bir sınavla öğrenci seçmesi, zorunlu olduğu için değil, iktidar sahiplerinin bilinçli bir tercihi olarak uygulamaya konmuştur. İktidar sahipleri dershane ve merkezi sınavları hep gündemlerinde tutuyormuş gibi yaparak kamuoyunu oyalamakta, sınavların adını veya sayısını değiştirmekten öte hiçbir ciddi değişiklik yapmamaktadırlar. Dünyanın hiçbir ülkesinde bu denli yaygın bir merkezi sınav uygulaması örneği yoktur. Öğrencilerin başarı sıralaması için uygulanan birçok farklı yol vardır. Başka ülkelerdeki uygulamaların hiçbiri Türkiye'deki gibi yaygın bir dershane “ihtiyacı”nı doğurmamaktadır.

Türkiye'de dershanecilik öyle bir yaygınlık kazanmıştır ki MEB yetkilileri şu anda ülke çapında kaç dershaneye kaç öğrenci devam etmekte, bu dershanelerde kaç öğretmen istihdam edilmekte ve öğrencilerin dershaneye yılda kaç lira ödeme yapmakta olduğunu tam olarak bilmemektedirler. Bakan Nabi Avcı, bu rakamları saptamak için çalışma başlattıklarını açıklarken dershaneler konusundaki denetimsizliği dile getirmiş olmaktadır. Bu denetimsizlik tesadüf değildir. Devlet, dershaneleri ticari kuruluşlar olarak gördüğü için tüm bu bilgileri de “girişim özgürlüğü”nün bir gereği olarak merak(!) etmemektedir. Kendi yaratmış olduğu “pazar”a serbest piyasa ekonomisinin gereği olarak “saygı” göstermektedir.

Son dönemde yaşanan dershanelerin kapatılması tartışmalarında tarafların dile getirdikleri görüşler de yukarıdaki söylenenleri teyid eder niteliktedir. Başbakan, yapmak istediklerinin “kapatma” değil “dönüştürme” işlemi olduğunun özellikle altını çizmekte, dershane sahiplerine –siz bunu sermayedarlar olarak tercüme edebilirsiniz– dershanelerini özel okula dönüştürmeleri için arsa tahsis etme, faizsiz kredi verme, öğrenci başına devlet desteği sağlama, halen istihdam ettikleri öğretmenleri devlet okullarında işe alma gibi kolaylıklar sağlayacaklarını söylemektedir. Şunu da ilave ettiğini anımsatalım: “Siz bugüne kadar ne istediniz de vermedik!” Sanki özel okul, akşam lisesi vb. dershanelerin karşıladığı “ihtiyaca” yanıt verebilirmiş gibi. Başbakan konunun tamamen parasal yanıyla meşguldür. Öğrencilerin sınav başarısı veya ailelerin harcamaları onu pek fazla ilgilendirmemekte, o dershanelere yatırım yapan girişimcilerin kâr zarar hesabıyla ilgilenmektedir. Karşı tarafın da dershanelerin kapatılmasına itiraz ederken kullandığı temel argüman, bu kararın “girişim özgürlüğü”nü engelleyici bir uygulama olduğu yolundadır. Hatta bu kesim eğer dershaneler kapatılırsa “girişim özgürlüğü” haklarının çiğnendiği gerekçesiyle AİHM'e gideceklerini belirtmektedirler. Bu tartışmada Başbakan'ın veya ona karşı çıkan dershane sahiplerinin öğrenciler ve aileleriyle ilgili söyledikleri her şey, asıl niyetlerini gizlemek için kamuoyuna yönelik aldatmacalardan ibarettir. İşin özü şudur: Dershaneler, eğitim sisteminin yaratmış olduğu birer kâr ve rant kapısıdır. Tüm kavga ve tartışmalar bu kârın ve rantın paylaşılması ile ilgilidir.

Güngör Uras'ın Milliyet gazetesindeki köşe yazısında belirttiğine göre dershanelerle ilgili rakamlar şöyledir: Türkiye'de 3830 dershane var. Bunların 677'si orta öğretime hazırlık, 378'i üniversiteye hazırlık, 40'ı KPSS'ye hazırlık, 2317'si SBS'ye hazırlık kursları düzenliyor. 364'ü birden fazla konuda öğrenci yetiştiriyor. Bu kurslara 2012 yılında (KPSS kursları hariç) 1 milyon 178 bin öğrenci para ödeyerek katılmış. Kurslara katılanların yüzde 42'si üniversite sınavına girecek lise öğrencileri yüzde 39'u orta öğretimde iyi bir okula girme arayışındaki öğrenciler. Dershanelerde 50 bin öğretmen görev yapıyor. Dershane ücretleri, kursun konusu ve süresine göre 2 bin TL ile 10 bin TL arasında değişiyor. Özelliğine ve yoğunluğuna göre kurs ücretleri daha da yüksek olabiliyor.

2012-2013 öğretim yılında orta okullardaki 5 milyon öğrenciden yüzde 10,3'ü, liselerdeki 4 milyon öğrenciden yüzde 14,7'si dershaneye gidiyor. Liselerde 12. sınıfta okuyan 780 bin öğrencinin yüzde 42,6'sı üniversite hazırlık kurslarına para ödüyor. Dershanelerin yüzde 87,6'sı büyük şehirlerde, Doğu ve Güneydoğu'da dershaneye giden öğrenci 56 bin civarı.

3830 dershanenin 1170'i birden fazla şehirde faaliyet gösteriyor. Cemaate bağlı olduğu düşünülen dershane sayısı 950 kadar. Cemaate bağlı dershanelerin öğrenci sayıları oldukça fazla.

Bu rakamlara, kayıt altına alınmayan veya alınamayan izinsiz çalışan dershane, etüt merkezi, okuma evleri vb. gibileri ile evlerde kayıt dışı olarak verilen özel dersler ilâve edildiğinde öğrenci ailelerinin “sınav kazanmak” amacıyla ödemek zorunda kaldıkları, ya da başka bir deyişle “sınav kazandırmak” için belli kişi ve kuruluşların elde ettiği paraların ne kadar büyük meblağlara ulaştığı tahmin edilebilir. Bu meblağın miktarı o kadar büyük ve etkileyicidir ki iktidarlar, öğrencileri kendi ilgi, ihtiyaç ve becerilerine göre yönlendirme yönünde eğitim sisteminde yapılması gereken düzenlemelere asla yaklaşmamaktadırlar. Tam aksine dershanelerin yanı sıra özel okulların sayısını artırma, devlet okulları nı paralı hâle dönüştürme, sağlık alanında olduğu gibi eğitim alanında da özelleştirme çabaları yoğunlaşmaktadır.

Oysaki dünyanın birçok ülkesinde öğrencilerin hangi alanlarda öğrenim görecekleri ilkokul sıralarından başlayarak her aşamadaki ilgi, ihtiyaç ve becerileri saptanarak okul-aile-uzman işbirliği sağlanarak belirlenmekte, öğrenciler buna göre yönlendirilmektedirler. Her öğrencinin mümkün olduğunca kendi özelliklerine uygun bir eğitim alması ve yaşama hazırlanması sağlanabilmektedir. Okul ve bölüm seçimleri, eğitim sürecinde öğrencinin göstermiş olduğu performansa bağlı olarak belirlenmekte, geçişlerde yapılan seçme sınavlarının okul ve bölüm seçmedeki etkisi çok az olmaktadır. Eğitimin hangi aşamasında okulu bırakıp yaşama atılırsa atılsın her bireye bazı mesleki bilgi ve beceriler kazandırılmış olmaktadır. Tabii ki bu ülkelerde her şeyden önce okullar arasındaki kalite farklılıkları asgariye indirilmiş durumdadır. Fırsat eşitliği sağlanması amacıyla yoksul ailelerin çocukları burslarla desteklenmektedir. Eğitim, kâr elde edilebilecek bir faaliyet olarak görülmemekte, bireyin ve toplumun geliştirilmesi için bir hizmet olarak değerlendirilmektedir.

Dersaneler kapatılmalıdır

Dershaneler konusunda alınacak tutum oldukça nettir. Dershaneler, eğitim sisteminde gerekli değişiklikler en kısa sürede yaşama geçirilerek hemen kapatılmalıdır. Eğitim, her düzeyde, her yurttaş için parasız bir kamu hizmeti hâline getirilmelidir. Birey, bu hizmete kendi ilgi, ihtiyaç ve becerilerine uygun şekilde ulaşabilmelidir. Devlet, eğitim hizmeti konusunda tam bir fırsat eşitliği sağlamakla yükümlüdür.

Dershanelerin kapatılması –iktidar-cemaat çatışması nedeniyle de olsa– gündeme gelmişken bu tartışmanın doğru bir zemine oturtulması için çaba gösterilmelidir. Eğitim sendikaları, üniversitelerin eğitim fakülteleri, konuya ilgi duyan tüm kişi ve kuruluşlar, eğitim sisteminin yarıştırıcı değil, yönlendirici bir yapıya dönüştürülmesi için iktidara baskı uygulamalı, projeler geliştirmeli, komuoyuna yönelik bilgilendirme çalışmaları yapmalıdır. Özellikle eğitim sendikalarına bu konuda çok önemli görevler düşmektedir. Dershanelerin niçin kapatılması gerektiği, eğitim sisteminde bu konuda hangi değişikliklerin yapılmasının zorunlu olduğu konusunda kamuoyunu aydınlatıcı raporlar hazırlanmalı, kurultaylar düzenlenmelidir. Bu tartışma, iktidar-cemaat çatışması nın dışına taşırılmalıdır. İktidar-cemaat çatışması nı sadece izleyerek bir yere varmak mümkün değildir. Unutulmamalıdır ki bu çatışmanın tarafları nın tek derdi ve hedefi var: Dershaneler aracılığıyla ortaya çıkan kârdan daha çok pay almak. Bu çatışma öğrenciler ve aileleri adına olumlu bir sonuç beklemek abesle iştigaldir.

Tefeci bezirgan çelmesi

AKP-Cemaat çekişmesinin sonu ne olur? Önümüzde üç kritik seçim var. On yılı aşan AKP “İstikrar devleti” karşısında Cemaat'in bire bir kendisine ait toplam oy hacminin ciddiye alınacak bir kıymeti harbiyesi yok. Bundan sonra olacağı da yok. Nesi var? Negatif propaganda ve oy derleme kapasitesi var. O kapasite genel seçimde yüzde on baraj marifetiyle AKP'nin hesaplarını yeterince “alt üst” edebilir.

AKP için nerden baksanız korkulur bir perspektif. Nedenlerini bir bir saymamıza gerek yok ama faraza Tuskon denilen Cemaat'e yakın ekonomik ilişkiler ağı, üyelik üzerine değil birazı sıkı, çoğu gevşek bir faaliyet, dayanışma ortaklığıdır. Temel itici gücü ise son on yılın çok daha öncesinden beri toplumda yer edegelmiş bir ekonomik ve sosyal olgudur. Bu bakımdan özellikle gelecek genel seçimi Cemaat kendi tabanının bir hayli ötesinde bir ağırlıkla etkileyebilir ve etkileyecektir. Bunun üstüne Gezi olayından bu yana toplumun her kesiminde yer alan AKP karşıtı birikimleri koyun, Tayyip Erdoğan'ın siyasi geleceğinden kuşkuya düşüp telâşlanması için pekâlâ yeterli neden olduğu bugünden bellidir. Nitekim AKP'nin başının şu sıralardaki uçkun, ABD'ye ve AB'ye de kafa tutar ve meydan olur söylemi, köşeye sıkışan kediyi akla getirmiyor değil.

On yıldan beri süregelen tek parti istikrar devleti onun bunun ağzında yılışık yılışık ifade edildiği gibi alternatifsiz değil. Pekâlâ var alternatifi AKP'nin. Alternatif AKP'nin iktidardan gönderilmesi, Tayyip Erdoğan'a yolun görünmesidir.

Gittikçe ve hızla yakınlaşan bu perspektif yüzündendir ki Tayyip Erdoğan Gezi olaylarından sonra yurda döner dönmez yaptığı gibi Karadeniz kıyı şeridinde oradan oraya tabanı yanmış bilmem ne gibi koşturup birbirinden on beş, yirmi km uzaklıkta 7-8 ilçede topladığı seyyar kalabalıklar karşısında dehşetengiz konuşmalar yaptı, içte dışta kimseyi esirgemedi, attı tuttu. Gelecek dört seçimden ilkine daha üç ay var. (O seçimde baraj yok!)

O ne telaş, gayret ve belâgatti!

Boşuna olabilir de, olmayabilir de. Cemaatin 7 şubat tekmesinden Tayyip Bey'in aldığı yara daha kapanmadı. İç kanamaya doğru işleyip duruyor. Yalnız 7 Şubatı değil Geziyi de hiç unutmayacak. Her ağzını açtığında her şeyden önce Geziye lanet okumadan edemiyor. En çok Geziye garazı var. Orada karşısına çıkanların daha düne kadar bir dediklerini iki etmediği üç beş tarikat adamına hiç benzemeyen bir başkaları, yurdun yaşlarıyla, başlarıyla gerçek sahipleri olduğunu çok iyi biliyor.

O yüzden de en çok “Halkım, halkım!” dediklerinden yiyeceği tekmeden ürküyor.

Tayyip Erdoğan bayağı ürktü, evet. Ama ürktükçe gayrete geliyor. Kafası daha hızlı çalışıyor, dur durak bilmiyor. O arada ergen yaşta bir mahalle çetebaşı gibi ederken de ne için ettiğini bilmediği, sonradan pişman olacağı laflar ediyor. Hedefi belli: Gelecek seçimleri de AKP ile kazanmakla kalmayacak, üstüne bir de AKP'yi kendi adına gasp edecek!

Hedef bu olunca Tayyip Bey geleceğinden emin olmada hani nerdeyse yüzüp yüzüp kuyruğuna gelmişken, daha altı ay önce “emirlerine muntazırım!” dediği muhterem baş efendinin ekranlarda karşısına çıkıp havalesi tutmuş peygamber bozuntusu gibi ihtilaçlar içinde kendisine lânetler savuruyor olmasına tepesi atmasın da ne olsun?

Cumhurbaşkanlığı için Erdoğan'ın son hamlesi

Tayyip Erdoğan “Erdoğansız AKP”ye götürme ihtimâli yüksek süreçlere bütün gücüyle direnecek. 17 Aralık yolsuzluk operasyonu da bunlardan sonuncusudur ve Erdoğan da karşı hamlesini yapmıştır. Bunun için en çetin kavgalara girecektir. Yenilmemek ve tarihin çöplüğüne atılmamak için ittifaklar arayacaktır. Cumhurbaşkanlığı seçimine şunun şurasında 8 ay kaldı; Çankaya’ya çıkıp tüm suçlarından arınmak için bugüne kadar giydiği bütün gömlekleri değiştirecektir. En başta da, sözkonusu olan Çankaya ve kendisi olduğu için, TSK’nın desteğini kazanmaya çalışacaktır.

Erdoğan'ın korkusu “yolsuzluk” falan değildir, siyasette “yollu” olan kim vardır ki? Türk halkı buna zaten “bal tutan parmağını yalar” diye bakar. Asıl korkusu Çankaya’ya çıkamamaktır. Fetullah Cemaati ona bu konuda ilk sarı kart’ı, Abdullah Gül’e cumhurbaşkanlığı seçimini yasaklayan yasayı yaptığı zaman çıkarmıştı. Arkasından dersaneler sorunu patlak verdi, bu da Erdoğan'a gösterilen ikinci sarı karttı.

Ve nihayet 17 Aralık operasyonu da iki sarı karttan kırmızı kart yerine geçti.

Erdoğan sahayı terketmemek için kendisinden yandaşlarının bile beklemediği şaşırtıcı adımlar atacaktır. Bu kapsamda gündemine Balyoz ve Ergenekon davalarından mahkum olanları salıvermeyi aldı. Belki araya –ama kısmen– KCK davasını da sokuşturacaktır. Çok ağırına gitmektedir ama başka çaresi olmadığı için bugüne kadar “düşman” ilan ettiği bütün kesimlere şirin görünmeye çalışmaktadır. Özürler dilemektedir.

Bu yönde girişeceği operasyonlarda vermeyeceği ödün kalmayacaktır. Çünkü vereceği ödünlerin bugüne kadar işlediği siyasi ve hukuki suçları da unutturacağını düşünmektedir. Ne günahı varsa cemaatin üstüne yıkıp yeniden demokrasi havariliğine soyunma hesabındadır ve yanılmadığı görülmektedir. Neredeyse bütün düşmanları Erdoğan’ın oyununa gelmeye eğilimli ve istekli gözükmektedirler.

Görünen köy klavuz istemez; gene Erdoğan kazanacaktır. Önünü kesmek, şu sıra en doğru politikadır. Bırakınız birbirini yesinler demek en doğrusudur.

Sayı 58 - İçindekiler

IMG 0058-smallCumhurbaşkanlığı için Erdoğan'ın son hamlesi (KIZILCIK)
Tefeci bezirgan çelmesi

AKP'nin ekonomik mucizesi (Hüseyin Hasançebi)

Tayyip Erdoğan zor durumda (Süreyya Öngen)

Kavga karakolda da bitmedi

AKP-Nur kavgasından notlar

İleri demokrasi’nin adliyesi ve emniyeti

Erdoğan ve A. Davutoğlu'nun Suriye çıkmazı

Çözüm eğitim sisteminin değiştirilmesi (Cemal Candaş)

Yeme-içme kültürümüze yeni bir bakış (Iraz Candaş)

Cumhuriyet neyin nesi? (A. Hamdi Dinler)

Dilimizdeki hayvanlar (Yalçın Yusufoğlu)

Leylâ Erbil'le söyleşi (Salih Selçuk Özgün-Erkinalp Kesikli)

Sinemamızda 100 yıl (Yılmaz Hüroğlu)

Frida Kahlo yine Paris'te (Ayfer Coşkun)

Tarihten
Madiba