Gitti Mustafa Kumlu, geldi Ergün Atalay

1999 yılında Türk İş'e Mali Sekreter; 2003 yılında Genel Sekreter; 2007 ve 2011 yıllarında Genel Başkan olan Mustafa Kumlu istifa etti.

Türk-İş'te Kumlu'nun istifasında yeni sendikalar kanununun çıkarılması öncesinde yaşanan protokol krizi ve Hükümet, işveren kuruluşları ile birlikte hazırlanan 6356 sayılı sendikalar yasasındaki rolü önemli bir rol oynadı.

Mustafa Kumlu ile TOBB başkanı Hisarcıklıoğlu arasında imzalandığı söylenen protokol ile 30'dan az işçi çalıştıran işyerlerinde çalışan işçilerin sendikal nedenle işten atılması durumunda sendikal tazminat isteme hakları ortadan kaldırılmıştı.

Kumlu'nun yönetimden habersiz imzaladığı söylenen bu protokol bardağı taşıran damla oldu. Kumlu, sermayenin ve Tayyip Erdoğan rejiminin işçi sınıfına ve onun sendikal haklarına yönelik bütün saldırılarına destek oldu.

6356 sayılı yasasının 25. Maddesinde yer alan bu hüküm fiilen işçilerin sendikal haklarına ağır bir saldırıdır ve sendika üyesi işçilerin yarıdan çoğunun sendika üyeliğini fiilen ortadan kaldırmaktadır.

7 Kasım 2012'de 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu Tayyip Erdoğan rejiminin sık sık yaptığı "torba yasa" uygulaması içinde yasalaştı. Yasada yer alan, "30 kişinin altında işçi çalıştıran işletmelerde sendikal örgütlenme ve toplu iş sözleşmesi yapılamaz" hükmü, sendikalardan büyük tepki aldı. Türk-İş yönetiminde çatlak oluştu.

Öte yandan bazı işletmeler yasadaki bu maddeden faydalanmak için çalışanlarını 30'un altındaki gruplara bölerek her biri için ayrı şirket kurmaya başladılar.

Torba yasanın içinde olan maddeler, Meclis'ten tek tek geçerken, Türk-İş yönetiminin suskunluğuna tepki, İstanbul'daki Türk-İş'e bağlı sendikaların şubelerinden gelmişti.

İstanbul'daki Türk-iş'e bağlı sendikaların şubeleri, Türk- İş üst yönetimine "istifa" çağrısında bulunmuşlar ve belki de tarihinde ilk kez, Türk-İş üyesi işçiler, Türk-İş binasını yumurta yağmuruna tutmuşlardır.

Türk-İş 1. Bölge Temsilciliği'ne yürüyen işçiler ve sendikaların şube yöneticileri, "Suskun Türk-İş istemiyoruz", "Kumlu, sonun Mübarek olsun" ve "Haklarımızı torbalatmayacağız" pankartları açıp, "Kumlu istifa", "Hükümet, yasanı al başına çal" sloganları atmışlardı.

Eyleme katılan işçiler ve sendikacılar adına Türk-İş İstanbul Temsilciliği önünde bir açıklama yapan Belediye- İş 2 Nolu Şube Başkanı Hasan Gülüm; "Söz bitti gün eyleme geçme günüdür. Çağrımız Türk-İş içinde bulunan sendikalaradır. Türk-İş'in gücü ortadadır. Bizler bu gücü kullanmayan anlayışa karşıyız" demişlerdi.

Türk-İş'e bağlı sendikaların şubelerinin eylemleri önem taşımaktaydı.

Bunlardan birincisi; Türk-İş şubelerinin de kendi konfederasyonlarının (ve sendikalarının) başındaki sendika ağalarına karşı mücadele etmeden patronlar ve hükümetlere karşı mücadele edemeyeceklerini, bu iki ayrı mücadele gibi görünen şeyin aslında tek bir mücadele olduğunu görmeye başlamalarıdır.

Son 20 yıldaki, özelleştirmelere karşı mücadeleden, "torba yasa"ya kadar gelen dönemde, Türk-İş üst yönetimleri ve onları izleyen pek çok sendikanın merkezleri "son anda" mücadele etmemişlerdir.

Türk-iş'e bağlı sendikalara üye işçilerin kendi merkezleri olan Türk-İş'i yumurta yağmuruna tutmaları ilk kez vuku bulmaktaydı.

Bugüne değin Türk-İş üyesi sendikalara üye işçiler, zaman zaman merkez yöneticileri eleştirmişler, bazen yöneticilere karşı sert, hatta "saldırgan" tutum takınmışlar, ama bu kez tabanda bir uyanışı göstermekteydi.

Sarı sendikacılık Türk-İş'le başlamıştı

Türk-İş 1952'de kurulduğundan beri sarı sendika olmuştur, siyasi iktidarın gölgesi gibi davranmıştır. İlk Genel Başkanı Nuri Başer devrin iktidarı Menderes-Bayar yönetiminin has adamıydı. 27 Mayıs darbesinden sonra istifa etmiş, yerini Seyfi Demirsoy'a bırakmıştı. Demirsoy değişik hükümetlerle uyum içinde çalıştı; iki İsmet İnönü koalisyonu, sonraki Süleyman Demirel kabineleri ve 12 Mart hükümetleri zamanında tam 14 yıl (ölünceye dek) Türk- İş'in başında kaldı. Siyasal ve düşünsel olarak en uyumlu çalıştığı siyasetçi Adalet Partisi = AP'nin başı Süleyman Demirel'di.

1963'de Bülent Ecevit'in Çalışma Bakanlığında çıkarılan 274 ve 275 sayılı sendikalar ve toplu iş sözleşmeleri yasası 1970'de AP-CHP işbirliğiyle geriye doğru değiştirildiğinde (ve yasanın bakanı Bülent Ecevit CHP Genel Sekreteri olarak sendika seçme özgürlüğünü yok eden bu değişikliğin önde gelen politikacılarından olduğunda) Türk-İş o gerici değişikliğin baş, asıl talibiydi. Zira 1967'de Türk-İş'ten ihraç edilmiş 7 sendikanın kurduğu DİSK üç yılda olağanüstü gelişme göstermişti, sermaye sınıfı ve onun partileri sendika değiştirme hakkını zorlaştıran yasa değişikliğini çıkarmıştı.

15-16 Haziran 1970'deki Büyük İşçi Direnişi sonucunda ANA Muhalefet Partisi liderleri İsmet İnönü ile Bülent Ecevit Anayasa Mahkemesine başvurarak kendilerinin AP ile birlikte çıkardıkları yasa değişikliğini iptal ettirmişlerdi.

DİSK'in gelişmesi 12 Eylül 1980 darbesine kadar sürdü, DİSK ve bağlı sendikaların yöneticileri Kenan Evren Cuntası tarafından tutuklanıp, yıllarca sıkıyönetim mahkemelerinde ve hapishanelerinde tutulurken, sendikal faaliyet yasaklanırken, toplu sözleşmeler Cuntanın kurduğu bir komisyonda bağıtlanırken ve bütün işçi haklarına saldırılırken, Türk-İş Genel Sekreteri Sadık Şide askeri rejimin Emekli Oramiral Bülent Ulusu başbakanlığındaki hükümetinde Sosyal Güvenlik Bakanı olarak görev almıştı.

Türk-İş 1990'lı yıllarda geleneksel çizgisinden kısmen uzaklaşmıştı. 2000'li yıllarda eski çizgisine rücu etti. Şeker İşçilerinin direnişi sayılmazsa Türk-İş'in temel hattı ne siyasi iktidarı ne de özel sektör işverenlerini rahatsız etti. Bu sapsarı politikanın simgesi ise Abdullah Gül'ün dostu ve hemşehrisi Mustafa Kumlu oldu.

Şimdi ise onun yerine Genel Başkanlığı Türk-İş Mali Sekreteri ve Demiryolu İş Sendikası Başkanı Ergün Atalay üstlendi. Ergün Atalay ise öteden beri Tayyip Erdoğan'ın yakın dostudur.

Ne dediler?

Hava İş Sendikası Başkanı Atilay Ayçin: "İstifanın Türk-İş'te köklü politika değişikliklerine yol açacağına, konfederasyonun mevcut duruşundan farklı bir duruşa yöneleceğine inanmıyorum. Bu süreç Türk-İş Başkanı Mustafa Kumlu'nun, gecenin bir saatinde 6356 sayılı yasayla ilgili protokolün altına imza atmasıyla başladı. Bu karar sadece başkanın değil, yönetim kurulunun kararıydı. Kumlu yalnızlaştırılma politikasına itildi. Türk-İş asgari ücret dâhil hiçbir konuda varlık gösteremedi. Her sürecin kurbanı oldu. Bu istifa Türk-İş'i aklamaz."

Petrol İş Sendikası Başkanı Mustafa Öztaşkın: "Sorunlar bir kişinin istifasıyla çözümlenemez. Olağanüstü genel kurulun toplanması gerekir. İstifaya gelinen süreçte pek çok etkenler var. Başarısızlık var. Güven yitimi var. Emeğe ve sendikalara yapılan büyük saldırılara yanıt verilememesi var. Bu tartışmalarda fitili ateşleyen Sendikalar Kanunu oldu. Türk-İş'in Çalışma Bakanlığı ile protokol imzalayarak 30 işçinin altındaki işyerlerinde sendikal örgütlenmenin önünün kapatılmasına destek vermesi, emeğe ve sendikal haklara en büyük saldırı oldu".

İşçi sınıfını önümüzdeki dönemde zorlu mücadeleler bekliyor. Ama bu mücadeleyi verecek örgütlü güç yok. Hak-İş, Tayyip Erdoğan rejiminin sendikal birliğidir. DİSK, işçi haklarını savunan bir konfederasyondur, ama mücadele gücü yoktur. Türk- İş'in başına yeni gelen şahıs Tayyip Erdoğan'ın şahsi dostudur.

Tayyip Erdoğan rejiminin işçi hak ve özgürlüklerine taarruzu devam edecektir.

Önümüzdeki ilk mücadele alanı Ekim ayında gündeme gelecek olan esnek çalışma (güvencesizlik) paketine karşı kararlı bir tutum alınabilecek mi? Görünen köy kılavuz istemez. Öte yandan Sendikal Güç Birliği Platformu da henüz arzu edilen noktanın çok uzağında.

Türkiye işçi sınıfı örgütlülüğe en çok muhtaç olduğu dönemde mücadeleci ve etkili bir sendikal örgütten yoksundur.

HDK ve HDP kongreleri yapıldı

2011 Genel Seçimlerinden sonra hazırlıklarına başlanılan birleşik bir hareketin inşa edilmesinin ilk adımı 2011 Ekim ayında Ankara'da yapılan kongreyle Halkların Demokratik Kongresi (HDK) adıyla atılmış, 124 kişilik bir Meclis ile onun içinden yürütme organı seçilmişti. 2012 Mayıs ve Ekim aylarındaki HDK Genel Kurullarından sonra 2012 Kasım'ında Halkların Demokratik Partisi (HDP) adıyla bir siyasi parti kurulmuştu. HDP genel seçimlere katılabilmek için asgari yasal zorunluluk olan yerel örgütlenme formalitelerini tamamlayarak, Ağustos 2013'te ilk kongresini yapmıştı. Geçtiğimiz Ekim ayının sonunda hem HDK, hem de HDP seçilmiş delegelerle yeni Genel Kurullarını yaptılar. Mart 2014'te yapılacak Yerel Seçimlere Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) ile HDP aralarında anlaşarak ve siyasi çalışma yapacakları illeri birlikte saptayarak (paylaşarak) seçimlere katılacaklar.

Her ne kadar, HDK aradan geçen iki yıl içinde arzu edilir etkili bir çalışma ortaya koyamamış, merkezi nitelikli açıklamalar –ve bazı mevzii eylemler– hariç yığınsal bir hareketi gerçekleştirememiş ise de, HDK ve HDP girişimleriyle güdülen amacın Türkiye'de halkların müşterek siyasi mücadelesinin hayati önemini vurgulamak gibi simgesel bir anlamı olduğunu söylemeliyiz. Çalışmaların geneline bakıldığında ittifakla K. Kürdistan siyasi hareketiyle, Türkiye solunun ve çeşitli etnik aidiyetlerin birleşik hareketi amaçlanmaktadır. Bugüne değin yetersiz kalındı, istenilir ışığı veremedi diye vazgeçmek olmaz. Vazgeçilecekse yerine ne konulacaktır? 2014 Yerel Seçimleri için BDP Kürt nüfusun yoğun olduğu illerde çalışma yaparken, HDP'nin diğer bölgelerde siyasi faaliyet yürütmesi düşünülüyor. 2015 Genel seçimlerine ise hareketin Türkiye genelinde HDP ile seçimlere girmesi ifade ediliyor.

Bize kalırsa Yerel Seçimlerde İstanbul'da Tayyip Erdoğan'ı yenilgiye uğratmak asıl hedef olmalıdır. İstanbul'dan başlayarak yükselmişti, onu tahtından indirmeye İstanbul'dan başlanabilir. Bu nedenle Tayyip Erdoğan'a muhalif siyasi güçlerin İstanbul'da ortaklaşa davranabilmelerini isterdik. Ama böyle bir olasılık gözükmemektedir ve İstanbul 1994'ten beri beşinci kez Tayyip Erdoğan'a terk edilmiş olacaktır. Bu bakımdan Tayyip Erdoğan'ın Mart 2014'te yenilgiye uğratılacağını ummak iyimserlik olur.

HDP'nin önümüzdeki altı ay içinde vereceği asıl sınav Tayyip Erdoğan'ın seçim sistemini kendine göre değiştirmesini önlemek mücadelesidir. Şayet Haziran 2014'e kadar seçim sistemini –Meclis'teki çoğunluğuna dayanarak– değiştiremezse 2015 Genel Seçimlerinde 367'yi bulamayacağı gibi Referanduma gidebilecek 330 iskemleyi de bulamayacaktır.

HDP'nin son Kongresindeki gözlemlerimiz odur ki, HDK –ve şimdi de HDP– Anadolu'da sol'un yerel ögelerini bir araya getirmiştir. Oralardaki Türklerden, Kürtlerden, diğer etnilerden solcuların birlikteliğini örmeğe başlamıştır. Şu anda istenilir eylemlilik düzeyinden uzak olsa da, sık sık bir araya gelmek, görüşmek, fikir üretmek ve yerel planda kararlar almak alışkanlığı oluşmaktadır. Bunu azımsanmayacak bir başlangıç olarak kabul etmeliyiz.

Fakat yersiz umutlarla olguyu abartmamak da gerekiyor. HDP her ne kadar “parti” adını taşısa da, esas olarak bir “gruplar koalisyonudur.” İster istemez grupsal delege hesapları, yönetim organı seçimlerinde çekişmeler yaşanmaktadır. Daha da yaşanacaktır. Solda küçük grup hastalıklarının (parçanın çıkarını bütünün üstüne çıkarmak huyunun) giderilemediği bir dönemdeyiz.

HDP üyeliği şu veya bu gruba mensup olmayan bağımsız sosyalist bireylere açık olmakla birlikte, bu olgu henüz gelişmemiştir. Solun iç çekişmeleri partiye yansıyacaktır. Ama bu olumsuzluğu aşacak olan bireylerdir. Mensup olduğu siyasi grubun dar çıkarlarını genel topluluğun çıkarlarının önüne çıkarmak partiye zarar verecektir, daha doğrusu örgütlenmeyi parti haline yükseltemeyecektir. Buna hazırlıklı olunmalı, ama çareleri de aranmalıdır.

Dileriz ki, yerel plandaki üyeler –ve grupların merkezinde olanlar– bu çıkmazı görürler. Bugüne değin HDK bu zaaftan kurtulamadı, umarız ki HDP eylemlilik içinde kurtulur.

Önümüzdeki aylarda söz konusu olan siyasi eylemlilik, yerel seçim çalışmaları olacaktır. Kanaatimizce asıl önemli sorun ondan sonra karşımıza çıkacaktır. Çünkü hemen ardından 2015 Genel Seçimleri çalışmaları gelecektir. HDP'nin tüm ülke sathında parti olarak Genel Seçimlere katılması tasavvuru şu anda sadece bir savdır.

Fakat asıl örgütlenme ve parti olma 2014 ve 2015 yıllarında 14 ay içinde yapılacak üç seçimden sonra gerçekleşebilecektir. O konuya gelmeden önce, Genel Seçimler için sistem ihtimallerine değinelim.

* Mevcut seçim sistemi kalırsa % 10'luk baraj kalkmayacaktır. Bu seçim sistemi kalırsa HDP'nin % 10 barajını aşacağını savlamak aşırı iyimserliktir ve rizikodur.

* Tayyip Erdoğan'ın ve medyasının insanlarla alay edercesine “demokratikleşme paketi” adını verdiği açıklamalar, Şef'in kendisini ve rejimini daha da otoriterleştirme paketidir.

* Onun niyeti seçim sistemini kendi emelleri doğrultusunda değiştirmektir. Eğer “daraltılmış bölge” adını verdiği sistem gelirse, seçim düzlemi 5'er milletvekilli bölgelere ayrılacaktır ki, bir bölgeden 1 vekil çıkarmak için o bölgede % 20 oy almak gerekecektir.

* Eğer dar bölge çoğunluk sistemi getirilecekse, 1 vekil için % 50'yi aşmak şart olacaktır.

* Yapılan değerlendirmeler 5'erli bölge sisteminde AKP'nin 2011 oylarıyla 392, dar bölge çoğunluk sisteminde ise 372 milletvekili çıkarabileceği yönündedir.

Yani her iki durumda da AKP'nin mebus sayısı Anayasayı Meclis'te değiştirmek için gerekli olan 367'yi aşmaktadır. Bu iki sistemde milletvekili seçtirmek için ülke barajının konulup konulmayacağı belli değildir.

2011 Genel Seçimlerinde BDP bağımsız adaylar gösterdiği için parti olarak katıldığında baraj meselesi belli olmadan her durumda Meclis'te grup kuracak 25-26 vekile ulaşılmaktadır. Ama 2011'de seçildiği halde vekilliği iptal edilen Hatip Dicle ve seçildiği halde salıverilmeyen tutuklu milletvekilleriyle beraber BDP'nin bağımsız adaylarından 36'sı seçilmiştir.

Yani “sandık, sandık” diye bağırıp çağıran ve “milli irade” lafını dilinden eksik etmeyen Tayyip Erdoğan'ın milli iradeden ne anladığı BDP'nin seçilen milletvekillerinden 5'te 1'inin yasama hakkını gaspetmesinden bellidir.

Bütün bu mülahazalar dikkate alınırsa, seçim sistemi ve baraj sorunu netlik kazanmadan ülke genelinde seçimlere parti olarak girileceğini söylemek için vakit erkendir.

HDP'nin BDP bileşeni K. Kürdistan'da gereğince örgütlüdür. Örgütlenme bakımında zayıf olan Türk halkı dışındaki halkların ilerici kesimidir. Bu nedenle, HDP'nin ilk ve en önemli görevi semtlerde, beldelerde, ilçelerde, illerde ve bölgelerde meclisler, komiteler, girişimler, forumlar, eylem birimleri ya da dernekler, kültür örgütleri vb. halinde örgütlenmektir. Bürokratik kalıplara hapsolmadan mücadelenin her alanında örgütlenmektir.

Ne bahasına olursa olsun her yerde mutlaka örgütlenmektir. Örgütlenmektir. Yerel planda HDP'den misyon bekleyen mahalli ögeler, merkezden illaki talimat ve yönlendirme beklemeden örgütlenmelidirler. Kendi parasal kaynaklarını yaratmalıdırlar. Bütün enerjileriyle eylem içinde örgütlenme faaliyet biçimlerine cesaretle girmelidirler. Yaratıcı eylem ve örgenleşme biçimlerini ortaya koymalıdırlar. Gezi Direnişinden sonra pek çok yerel forumlar oluştu. İnsanlar bir araya gelip hem genel sorunları, hem de yerel sorunları uygarca görüşüyorlar. İnsanlar âtıl olmaktan sıyrılıp, atak olmaya başladılar.

Toplumun üzerinde ölü toprağı bulunmadığı, var idiyse de ölü toprağının kaldırılıp atıldığı Gezi Direnişinde, onu izleyen ODTÜ eylemlerinde açıkça görüldü. Ekim sonundaki HDP Kongresinde baskın slogan –hemen hemen tek slogan– “Her yer Taksim / Her Yer Direniş” idi. Bu kanaatimizce Direnişe kuşkuyla bakan, hatta yer yer karşı görüşler dile getiren BDP'li arkadaşlara da yeterli bir yanıttı.

“Kitlelerin olağanüstü hareketliliği Tayyip Erdoğan'ı zayıflatır, onun konumu zayıflarsa 'Çözüm' suya düşer” kaygısıyla hareket etmenin yanlışlığını sanırız ki öyle düşünenler de anlamışlardır. Bu konuda Cemil Bayık “yanlış yaptık” demekte haklıdır.

Çözüm Tayyip Erdoğan'a bağlı değildir, halkın iradesine ve mücadelesine bağlıdır. Tayyip Erdoğan zayıfladıkça, çözüm uzaklaşmaz, yaklaşır.

K. Kürdistan hareketinin milliyetçi ve gerici kesimleri HDP girişiminden hoşlanmamışlardır. Miroğlu örneğinde gördüğümüz gibi, özgürlük saflarını terk edip, Tayyip Erdoğan'ın peşinde ikbâl aramaya çıkmış tipler (yani Kürt siyasi hareketi üzerine konuşma hakkını yitirmiş, saf değiştirmiş kişiler) “Türk solunu sırtımızda niçin taşıyoruz, bu kamburu atalım, rahatlayalım” demektedirler. “Türk Solu” dedikleri Türkiyeli ilerici yığınlar kendilerini 2013 yılı Genel Direnişinde göstermişlerdir. İçişleri Bakanı'nın verdiği rakamla 2,5 milyon insanın eylemliliğini azımsamak kimin haddidir? Gerçekte Tayyip Erdoğan yalakalarının –ve ondan “çözüm” bekleyen bazı BDP'lilerin– küçümseyişleri sadece “Türk karşıtlığı” değildir, esas olarak “sol düşmanlığıdır.

Hiç kuşkusuz işler burada değindiğimiz kadar kolay olmayacaktır. HDP'yi sihirli bir çözüm gibi görmek, başarısızlıklar karşısında yılgınlığa düşmek doğru tutum olamaz. Ham ümitlere kalkışmanın anlamı yoktur. HDP veya bir başka ortak girişim (birleşik eylemlilik) başarıya giden yolun kendisidir. Bugünün sosyalistleri bunu başaramazlarsa, sonra gelecek olanlar şimdinin kısır rekabetlerinden, dar kafalılıklarından ders çıkaracaklardır. Çünkü halkın inisiyatifi esastır. Ve bu inisiyatifi harekete geçirmek için yeterli sol ve sosyalist birikim vardır. Bazı Orta ve Güney Amerika ülkelerinde solun başardığını Türkiyeli sosyalistlerin yapamayacağını sanmak, bugünkü olumsuzlukları mutlaklaştırıp, ilanihaye süreceğini düşünmek gibi bir karamsarlığı getirir.

Devrimci süreçler daimi devinim demektir. İnişlerin, çıkışların, bocalamalı dönemlerin gelip gitmesi süreci engellemez. Dünya solunun her yerde bu denli ağır ideolojik saldırı altında olduğu, kapitalizmin “küresel ofansı”nın dört bir yanı kapsadığı bir dönemi kalıcı görmek Francis Fukuyama adlı şarlatan propagandistin “kapitalizmi tarihin sonu” ilan etmesi türünden bir zavallılıktır. Kapitalizmin ebedi saadetini Yunanistan'da, İspanya'da görmeye başladık. Yukarıda andığımız yarım kıtadaki değişim ise liberalizmin akıbetini şimdiden göstermeye başladı.

Bu nedenle, Türkiye solunun yapacağı şey bugünü aşmak için kendisini mikro klima içine hapsetmekten çıkmaktır.

Açık var

Hükümet, “Türkiye’nin tasarruf açığı var. Yüzde 12,6 ile tarihimizin en düşük seviyesindeyiz” diyerek ulaşamayacağını gördüğü “Orta Vadeli Program” (2014-2016) hedeflerini geriye doğru revize ettiğini açıklayarak önümüzdeki 3 yıl için izleyeceği temel bir politikayı da ortaya koymuş oldu: “Toplam tasarrufları artıracağım”!

Hükümet bunu yaparken, “Halk haddinden fazla tüketim yaptığı için böyle oldu” demeyi de unutmadı.

Hükümet sermaye hükümeti, tamam, ama soldan veya sendikalardan, hükümete muhalif olduğunu söyleyen siyasi partilerden de bir itiraz yükselmedi.

Demek ki AKP hükümetinin ne demek istediği anlaşılmamış. Veya anlaşılmış, ama nasıl itiraz edileceği bilinememiş.

Önce şunu söyleyelim. Bir ülkede tasarrufun artmasıyla gelirin artması arasında bir ilişki yoktur. AKP 2002'de 3 bin dolar kişi başı gelir devralmış, bunu 10 yılda 10 bin doların üzerine çıkarmıştır. Ama 2002'de aldığı yüzde 23 tasarruf oranını da 2013'te yüzde 12,6'ya düşürmüştür. Bir ülke ekonomisinde toplam tasarruf, gelir dağılımı ne kadar bozulursa o kadar artar.

Toplam tasarrufun artması tekellerin mali güçlenmesi demektir. Güçlenen tekel yatırım yapacak, istihdam yaratacak, büyüme ve kalkınma gerçekleşecek.

Toplam tasarruf dengesi (cari açık) 2002’de eksi yüzde 2,9’du. On yıllık AKP politikalarıyla 2011’de eksi yüzde 10'u aştı. 2013'te eksi yüzde 6,8 bekleniyor. Bu durumda hükümet haklıdır; gelir dağılımını biraz daha bozmak gerekir ki toplam tasarruf artabilsin. Türkçesi şudur: Kaynaklar yüksek gelir grubuna aktarılmalı, çünkü onların tasarruf yapma imkân ve eğilimi yüksektir. Düşük gelir grubuna kaynak aktarırsan tüketimi artırır.

AB'nin Gezi Raporu açıkça adını koydu. Türkiye'de gelirin arttığını, isyanın ise Türkiye'nin geliri artarken geliri artmayanlardan geldiğini söyledi. Tasarruf politikası, bu kesimlerin gelirlerini artırmayacak, aksine düşürecek. Sadece, boğazına kadar dış borca batmış TÜSİAD'çıları rahatlatacak.

Böylesi, gelir dağılımı dengesizliğini artırmak amaçlı bir politika, "ileri" yahut "gelişkin" demokrasilerle yürütülemez.

Rahmetli Vehbi Koç halka “yeni ayakkabı alma, pençe yaptır” demişti. Halk onu dinlemeyince Kenan Evren'e, bu halkın hakkından ancak sen gelirsin diye mektup yazmıştı.

Cumhuriyet savaşları

M. Kemal, “19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktım...” der.

O gün Türkiye'de illâ ki bir kaç milyon insan bir yerden bir yere çıkmıştır. O hâlde soru şudur: T. Cumhuriyeti devletini, İstanbul'dan Samsun'a giden kişi mi, yoksa aynı gün bir yerden bir yere gittiğini hepimizin bildiği milyonlarca insan mı; hangisi kurmuştur?

Söz, düşünceyi örtmesin diye çok çok kısaca özetleyelim:

Osmanlı imparatorluk devletini cumhuriyete dönüştüren siyasi, idari ve ekonomik süreçleri –çok daha eskiye dayansa bile– 1908'den başlatırsak herkes ne demek istediğimizi anlar. T. Cumhuriyeti devletinin ana iskeleti 1908-1918 arasında kurulmuş, çatısı 1923'te bağlanmış, iç donanımı da Mussolini ve Hitler'in devlet modellerinden esinle 1940'lara kadar tamamlanmıştır.

“Devrimdir” dense de, denmese de, somut yaptığına bakıldığında, 1908-1918 döneminin, siyasi demokrasi getirmeyen gerçek anlamda bir burjuva demokratik devrimi olduğu apaçıktır.

1908 Devrimi Osmanlı kapitalizminin ilk burjuva siyasal atılımıdır. “Tepeden inme” diye çok söylenmiştir, bu yanlıştır, vergilere karşı ülke düzeyine yayılan kitlesel isyanların üstüne geldiği unutulmuştur.

1908 devrimine şu sorularla bakmak gerekir: Devrimse nasıl bir devrimdir? Devrimin sınıfsal öncüsü kimdir ve diğer sınıfsal dayanakları kimlerdir? 1908 Devriminin gerçekleştirdiği siyasi ve toplumsal dönüşümlerin karakteri nasıldır?

1908 devrimi, Türkiye'de ve Türkçede üstünde ne kadar çok durulsa o kadar az gelecek bir tarihsel dönüm noktasıdır. Öncelikle bir “Türk devrimi”dir. Siyasi bir devrimdir ve Osmanlı devletini değiştirmiş, devletin niteliğini imparatorluktan “Meşruti monarşi”ye dönüştürmüştür. Sahnede askerler görünür, bütün yetkiler onda toplanmıştır ama 1908 Türk Devrimi'nin öncü sınıfını görmekte güçlük çekenlere Troçki'nin şu analizi yardımcı olabilir:

Rech gazetesi, Türkiye'de toplumun farklı sınıflarının, mücadeleye birlikte, ama ülkenin ekonomik yaşamında aralarında var olan hiyerarşiyi koruyarak girdiklerini, devrimde de, ekonomik olarak egemen olan sınıfların kitleler üzerindeki hegemonyasını koruduğunu –zaferin buradan geldiğini– yazdı. ...'Jön Türkler'in bu zaferi nasıl açıklanmalı? Türkiye'de ...özgürlükçü düşüncelerin taşıyıcısı olarak öne düşen güç, ordunun bizzat kendisi oldu. Tarihsel kökenleri ve gelenekleriyle Türkiye militer bir devlettir. Devlet de kendi bağrında oluşmakta olan ulusal burjuvazinin militan öncüsünü örgütlemiş oluyordu...”

“Türk devrimi, tamamlamak zorunda olduğu görevler nedeniyle (ekonomik bağımsızlık, devletin ve ulusun bütünlüğü, politik özgürlükler) burjuva ulusun kendi kaderini belirlemesine denk düştü ve bu anlamda 1789-1848 devrimlerinin geleneğini canlandırdı. ...Türk subaylarının gücü ve başarılarının gizi, ... toplumun en ileri sınıflarının kendilerine duyduğu sempatide yatıyor: Tüccarlar, zanaatçılar, işçiler, dinsel ve yönetsel kesimler ve nihayet köylülerin temsil ettiği kır kitleleri.”

“Ama bütün bu sınıflar beraberlerinde yalnızca 'sempati'lerini değil, çıkarlarını, taleplerini ve umutlarını da getiriyor. Uzun süredir bastırılmış olan toplumsal özlemlerini, bunları dile getirmek için kendilerine zemin yaratan bir parlamento sayesinde, şimdi açıkça ifade ediyorlar. Türk Devriminin artık tamamlandığını düşünenleri acı düş kırıklıkları bekliyor. Düş kırıklığına uğrayanların arasında yalnızca Abdülhamit değil, öyle görünüyor ki 'Jön Türkler' Partisi de olacak.” (Troçki, Kievskaya Mysl, sayı 3, 3 Ocak 1909)

Bu berrak bakışla bakıldığında 1908 devriminin “kitlesi” görünmektedir. “Öncüsü” de görünmektedir. Devrime öncülük eden sınıfın kim olduğunu merak edenler, Troçki'nin, “Devlet de kendi bağrında oluşmakta olan ulusal burjuvazinin militan öncüsünü örgütlemiş oluyordu...” deyişine dikkatle bakmalıdırlar. Çünkü bu tesbit, bizde ciddi ATÜT analizleri yapan saygın Marksistlerin işaret ettikleri “devlet sınıfı” görüşünü desteklemektedir. “Tüccarlar, zanaatçılar, işçiler, dinsel ve yönetsel kesimler ve nihayet köylülerin temsil ettiği kır kitleleri...” içinden “devletin örgütlediği” veya “devlet içinde örgütlenmiş” öncü sınıfı görebilirler.

Hemen bütün sosyal sınıf ve zümreler 1908 devrimini yapan “darbeciler”i destekliyordu. Daha ne olsun ve o zaman 1908 devrimi niçin “darbe” olsun ki?

Osmanlı o güne kadar “sınıf devleti” olamamıştı ama artık 1908'de, burjuva demokratik devrimini isteyecek ve bunu yapacak kadar güçlenmiş bir “devlet sınıfı” oluşturmuştu. Bunlar aynı zamanda Osmanlı devleti'nin en geniş ve en organize siyasi güçlerinden olan Seyfiye sınıfı (ordu) ile İlmiye ve Mülkiye sınıflarıydı. Hurufilik yaparak, bu sınıfların daha henüz Batılı anlamda burjuvalaşmamış oldukları söylense bile, en azından burjuvalaşma dinamiğini yakaladıkları gözardı edilemez.

1908 Devrimi kitlesel isyanların üstüne basarak geldi ve Osmanlı'da siyasi yapıyı –devletin yapısını– köklü bir değişikliğe uğrattı. Devrimle birlikte “anayasal düzen”e geçildi. 1909'daki Kanun-i Esasi'de yapılan değişikliklerle, bir meşruti monarşi kuruldu. Osmanlı İmparatorluğunda, gerçek anlamda parlamenter siyasi sisteme geçilmiş oldu. Anayasa “Padişah'ın, tahta çıkışında Meclis-i Umumi’de Kanun-i Esasi hükümlerine uyacağına, vatan ve millete sadâkat edeceğine dair yemin etmesi şartı”nı koymaktaydı. Kısaca padişah olabilmek meclisin onayına tabi kılınmaktaydı.

Ayrıca 1908 yılında Meclislerin toplantıya çağrılması ile başlayan Meşruti monarşi döneminde 1908, 1912, 1914 ve 1919 olmak üzere dört genel seçim yapıldı. 1908 Meclisinde 157 Türk, 54 Arap, 25 Arnavut, 22 Rum, 10 Ermeni, 9 Slav (6 Sırp+ 3 Bulgar) ve 4 Yahudi milletvekili bulunuyordu. Bu da, Cumhuriyet'in siyasal kuruluş sürecine Osmanlı toplumunun etnik dinamiklerine uygun bir noktadan başlandığının işaretiydi.

1908'in kurduğu parlamenter sistemin “tek partili bir sistem” olduğu da sanılmamalı. Devrimle birlikte bütün ülkede bir “Jön Türk” hâkimiyeti oluşmuştu ama bu sadece hegemonya idi. 11 Aralık 1908'de çok partili seçim, ilk kez yapılmıştı. Bu seçime İttihat ve Terakki Cemiyeti ile Ahrar Fırkası katılmıştı. Aynı anda her iki partinin listesinde aday olunuyordu. Örneğin Ahrar Fırkası'nın listesinden seçilemeyen dört aday İttihatçıların listesinden mebus olmuştu. Parlamentodaki 240 milletvekilinden sadece 140 üyenin desteği Jön Türklerin arkasındaydı. Çoğulculuk vardı. Mecliste Araplardan ve Rumlardan oluşan yaklaşık 80 üyelik bir “adem-i merkeziyetçiler” grubu oluşmuştu. Bunlar Prens Sabahattin'in itttifak kurmaya çalıştığı bir gruptu. 1908'in kurduğu Meclisin “sol” kanadı da vardı ve bu kanat, sosyal demokratların da bulunduğu Ermeni ve Bulgar devrimcilerinden oluşmaktaydı.

1908 Devrimi ülkede özgürlükleri de genişletmişti. Lafı dolaştırmaya hiç gerek yok, 1908 devrimi ile, Kürtlerin ana dilinde eğitim göremediği bugünkü Türkiye'nin çok sonrasına geçilmişti. Anayasa'nın 15. maddesi “Öğretim işlerini herkes özgürce yapabilir; ilgili kanuna uymak şartıyla her Osmanlı vatandaşı genel ve özel öğretim yapmaya izinlidir.” diyordu. 16. madde, “Ülkedeki çeşitli dinsel inanışlardaki toplumların din ve inanışlarına ilişkin öğretim yöntemi ve biçimine dokunulmayacaktır.” garantisini veriyordu. 114. madde ise “Osmanlı bireylerinin tümü için ilköğretim mecburi olacak ve bunun ayrıntıları ayrı bir düzenleme ile belirlenecektir.” demekteydi.

1908-1909 yılları arasında Cemiyetler (siyasi partiler) kanunu, Gösteri kanunu ve toplantı kanunu çıkartıldı. Açık ve kapalı alanlarda yapılacak toplantıları düzenleyen toplantı kanunu da demokratikleşme yönünde önemli bir adım oluşturuyordu. Söz, yazı ve basın hürriyeti de genişletilmişti.

1908'den başlayarak Osmanlı ülkesinde kadının toplumsal pozisyonunu güçlendiren çok önemli adımlar da atıldı. 1915'te genç kızlara yükseköğrenim hakkı tanındı. Kadın haklarını geliştirmek ve eğitimini yükseltmek amaçlı dernekler yaygınlaştı. Kadınlar fikir hayatına basına ve yayın faaliyetlerine girdiler. Balkan Savaşları (1912-1913) ve özellikle I. Dünya Savaşı (1914-1918)'nın getirdiği sıkıntı ve zorunluluklar nedeniyle –erkeklerin savaşa katılması vb…. sebeplerle– başta devlet daireleri olmak üzere çalışma hayatının değişik kademelerinde görev alan kadın sayısı hızlı biçimde arttı. 1 Mart 1916'da, kadına erkek karşısında ve kanun nezdinde önemli bir takım haklar sağlayan Hukuk-ı Aile kararnamesi, bir anlamda modern bir medeni kanun çıkarıldı.

1908'in bütün bu yaptıkları “sınıf dili” ile özetlendiği zaman, devrimin“Türk” karakterinden başka “sınıf” karakterini de görüyorduk: “1908 devrimi yalnızca, bu ülkede sınıf egemenliği ilkesine dayanan bir devlet kurabilmişti. Bu kesinlikle hayati bir katkıydı. Günümüz dünyasında başka her yerde olduğu gibi, yazılı bir anayasaya dayanan sistemin, sınıf egemenliği yaratabilmekten başka bir niteliği yoktu.” (Mahmut Esat Bozkurt)

1908 madem ki Avrupa'nın 1848 devrimlerinin bir benzeridir, o zaman devrimin burjuvası varsa işçisi de vardır. Olmaz mı? 1908 yılı aynı zamanda grevler yılı olmuştur. Devrimin ilk gün ve haftalarında, fırınlarda, matbaalarda, tekstilde, toplu taşımacılıkta, tütün imalâtında çalışanların, demiryolu ve liman işçilerinin grevlerinin sayısı –yabancı kaynaklara göre– 400'den fazladır. Avusturyalı marşandizlerin boykotu, Türkiye'nin henüz çok genç olan proletaryasını (özellikle liman işçilerini) harekete geçirmiştir. Grevlerle başedemeyen Jöntürk iktidarı grev yasağı koyan bir kanun çıkarmak zorunda kalmıştır.

1908-1923 arasında, başka bir ifadeyle Cumhuriyetin kuruluş sürecinde gerçekleştirilen veya teşebbüs edilen reformların bazılarını, –bunlar sanki 1923'ten sonra ve Kemalistler tarafından yapılmışlar yanılgısını da gidermek için– sayalım:

İsviçre Medeni Kanunu 1912 yılında tercüme edilip yayınlandı. Medreselerin eğitim programları yeniden düzenlendi. Latin harflerin alınması konusunda ciddi tartışmalar başlatıldı, ordu içinde ilk uygulamalara başvuruldu. Şer'i mahkemeler Şeyhülislâmlıktan ayrılarak Adalet Bakanlığına bağlandı. Şeyhülislâm hükümet dışına atıldı. 1914'te mahalli idareler alanında yeni bir vilayet ve belediye sistemi getirildi. Miladi takvim 1914'te kabul edildi. 25 Eylül 1916'da Adliye Mahkemeleri ile Sıkıyönetim Mahkemelerinin (Divan-ı Harp) görev ve yetkilerini birbirinden ayıran hukuk reformu yapıldı. Din ve devlet işlerinin birbirlerinden ayrılmasının uygulanmasına dair yeni Adliye Kanunu Şubat 1917'de, bütün tepkilere rağmen kabul edildi. 1914 yılında ülke çapında “polis, itfaiye, ulaştırma ve diğer kamu hizmetleri örgütlenmeleri yaratıldı. Modern, merkezi ve bürokratik bir devletin kurumsallaşması yönünde bir çok yenilik getirildi. Maliye merkezi bir anlayışla yeniden yapılandırıldı. Dini kurumlar üzerindeki devlet denetimi artırıldı. Kur'an Türkçe'ye tercüme edildi ve "Cuma hutbeleri"nin Türkçe yapılmasına başlandı. Çarşafın kaldırılması kampanyaları açıldı. Peçenin kalkması sağlandı. Türk kadınlarına sahne sanatları yasağı son buldu. 1912'de kadına seçme ve seçilme hakkı verildi. (Savaş döneminde uygulanamadı) Batı sanatına ve müziğine yöneliş için önemli uygulamalar yapıldı. Gregoryan takviminin kabulü ile ağırlık ve uzunluk ölçülerinde birlik sağlandı.

T. Cumhuriyeti devleti ve Kemalistler 1908-1918 arasındaki bu reformların 1923'ten sonra yapıldığına inanılmasını özellikle ister ama biz burada bazılarını, İttihatçıların Kemalistlere, neredeyse yapacak başka bir iş bırakmadıklarını göstermek için saymadık. Kemalist hareketin İttihatçılardan devraldığı devletin zaten büyük oranda cumhuriyetleşmiş bir Osmanlı devleti olduğunun anlaşılması için saydık.

Yeri gelmişken değinelim: Cumhuriyetin kuruluş süreçleri “bağımsızdır” ve “bağımsızlık içindir” gibi yersiz, hatta saçma bir iddia Türkiye'de Kemalistler tarafından sürekli tekrarlanmıştır. Bu iddialar Türkiye solu tarafından da ciddiye alınmış, büyük oranda da benimsenmiştir. Bu temelsiz savlara karşı çıkanlar da, 1908 Devriminde Alman, 1919-1923 Kemalist operasyonlar döneminde de İngiliz parmağı olduğunu hâlâ ballandıra ballandıra anlatırlar. Kemalist tarihçiler de bunlara cevap yetiştirmek için M. Kemal'in “19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktı”ğından, “Bağımsızlık benim karakterimdir” dediğinden söz ederler. Bu laf bolluğu ve muhakeme fukaralığı da Cumhuriyet'in kuruluş tarihini tarih olmaktan çıkarır.

“1908'de Alman parmağı vardır” denilmesi bile komiktir. Çünkü Almanya zaten 1878'den itibaren bir "dış güç" değil, giderek belirleyici hâle gelen bir "iç güç" olarak Türkiye'dedir. Türkiye gerçek anlamda Almanya'nın avuçları içindedir. 1908 Devrimindeki Alman “parmağını” Almandan daha iyi kim bilecek? Alman imparatoru Wilhelm “Bu ihtilâl Paris ve Londra'da yaşayan Genç Türklerin işi değildir. Bu münhasıran Alman zabitleri tarafından yetiştirilen Türk subayları tarafından yapıldı ve tam manâsıyla askeri bir ihtilâldir. Kuvvet ve kudret bu subayların elindedir. Bunlar Alman olan her şeye mütemayildirler.” demişti (İlhan Tekeli-Selim İlkin, Cumhuriyetin Harcı-Köktenci Modernitenin Doğuşu, Bilgi Üniversitesi, 2003. s. 50.). İşte “parmak”tan fazlası budur. Dönemin ünlü siyasetçilerinden birinin (Vladan Georgevitch) “Türkiye'de anayasanın yeniden yürürlüğe girmesi en azından kısmen, Reval'deki İngiliz-Rus anlaşmasına verilmiş Alman cevabıydı” (Troçki, Balkan Savaşları, Arba yay, 1995, s. 15.) diyerek özetlediği, 1908 Devrimindeki “Alman Parmağı” veya Prusya mimarlığıdır.

Türk Cumhuriyetinin 1908-1918 arasındaki kuruluş hikâyesine gerçekleştirdiği siyasi, idari ve hukuki reformlar yönünden baktık ve özetin özetini çıkarmaya çalıştık. Peki, bu kuruluş sürecini anlatabildik mi?

Hayır, anlatamadık. Çünkü “burjuvalaşan” Türklerin kurduğu Cumhuriyet'in esas karakteri, onun siyasi kuruluşundan çok ekonomik kuruluşunda görünür. İttihatçılar bu ekonomik kuruluşa “Milli İktisat” politikası adını vermişler, başlatmış ve geliştirmişler, Kemalistler de bu politikayı aynen sürdürmüşlerdir. “Milli İktisat” politikası denilen süreç esas itibariyle Ermenilerin ve Rumların elinde ve kontrolünde olan Osmanlı kapitalizminin Türkleştirilmesidir.

İttihatçı –ve sonrasında Kemalist– “Milli İktisat politikası”nın “milliyetçilik” ve “liberallik” gibi kavramların beylik anlamıyla hiç bir ilgisi olmadığı halde, dönem "emperyalizmin yükselişi" dönemidir, bütün bir Asya emperyalizme karşı ayağa kalkmıştır ya, Türkiye'dekine de "antiemperyalisttir", "bağımsızlıkçıdır" deriz ve arada kaynar gider diye düşünenler çok olmuştur. Hâlâ böyle düşünen, Cumhuriyetin kuruluşunu böyle algıladığı için bugün bile kendini "cumhuriyetçi" gören solcular çoktur.

İtihatçı devletin hedefi, finans, ticaret ve bankacılık sektörlerinde Türk burjuvalarını hâkim kılmaktan başka bir şey değildir. Ekonomide liberalizmin öncüsü olan Cavit Bey ile Milliciliğin öncüsü olan Kara Kemal'in aynı Osmanlı hükümetinde birlikte olmasının ve “milli iktisat” yolunda birlikte yürümüş olmalarının başka bir açıklaması olabilir mi?

Yakın bakalım: İttihatçılar 1913 yılında genel bir sanayi sayımı yaptırdılar. Bütün ülkede en az 10 işçi çalıştıran imalâtçı işyerlerini saydırdılar. Toplamda 564 sanayi işletmesi bulunduğunu gördüler. Bunlardan en az 100 kişi çalıştıranların sayısı 53 idi. Bu işletmelere o günün ölçüleriyle “büyük sanayi kuruluşları” denebilir. Sanayide gıda, dokuma ve deri sektörleri % 73 payla önde gidiyordu. 564 işletmenin % 56'sı olan 316'sı ülkenin Batısındaki illerdeydi.

İşte bu Osmanlı kapitalizmi 5-10 yıl içinde Türkleştirildi. Türkler kapitalist bir cumhuriyet kuracaklar, fakat ekonomisi Ermenilerin ve Rumların elinde olacak! Olamazdı tabii. Bu nedenle İttihatçı Osmanlı devleti yaklaşık 1.5 milyon Ermeni ve 2 milyon kadar Rum'u 1913-1918 yılları arasında, kalanını da Kemalistler 1919-1923 arasında Küçük Asya'dan söküp attılar, bunların elindeki sermaye ve servetleri Türkleştirdiler. Bu yapılana Türkler “tehcir” ve “mübadele” dedi, başkaları ise pogrom, toplu katliam veya soykırım. "Milli" olan bundan ibaretti.

Türklerin Ermeni ve Rumlar'dan gaspettikleri taşınır ve taşınmazın tam değerini, bugüne kadar sıra bir türlü “can hesabı”ndan çıkıp mal-mülk hesabına gelemediği için tam olarak bilemiyoruz. Sadece tahmin edebiliyoruz. Bugün biri çıksın ilân etsin; "Ermenilerden ve Rumlar'dan gasbettiğimiz malları geri vereceğiz!" desin; Türklerden ve Kürtlerden oluşan büyük Anadolu ayağa kalkar. Böyle bir laf eden olmadığı hâlde ara sıra kalkmıyor mu zaten!

Yine de kaba bir hesap yapabiliriz. Fransa üşenmemiş, Türklerin Rumlardan gasbettiği ekonomik değeri hesaplamış: 1 Osmanlı Lirasının 22,8 Fransız Frankı olduğu o günün hesabıyla, 1913-1918 arasında Rumların el konulan emlâkinin değerinin 5 milyar Frankın ya da 210 milyon Osmanlı Lirasının üzerinde olduğu sonucuna varmış.

Tarihin kaydettiği bu büyük gasp olayını günümüzün ölçekleriyle kavramaya çalışalım: 1913 yılında Osmanlı bütçesi 38.919.877 Osmanlı Lirasıdır. Yukarıda gösterdiğimiz gasp miktarı Osmanlı bütçesinin altı katından biraz eksiktir. Oranı bu güne taşırsak; 2013 Türkiye bütçesinde gelir kalemi 370 milyar TL'dir. Bunun altı katı ise 2 trilyon 220 milyar TL eder. Demek ki basit hesap Rumlardan 1 trilyon 110 milyar dolar gasbedilmiştir. Elbette bu hesap şeklinde sayısız faktör dışlanıyor. Ama yapılan gasbın “mecaz değeri!” üç aşağı beş yukarı kavranabiliyor.

El konulan sermaye mal ve servetleri ile kayıtlara geçmemiş ve gözden kaçmış gaspları da (ziynet eşyaları ve diğer kıymetli taşlar, baskınlarla el konulan hayvanlar vb.) katarak Ermenilerden gasbedilenin ekonomik değerinin Rumlardan gasbedilmiş olandan daha da fazla olduğunu buluruz.

Elbette Türkler sadece 1913-1923 arasında gasbettikleriyle kapitalistleşmediler. Gasbettiğini “hakeden” bir kapitalizm olmak da gerekir. 1913-1918 arasında bu da yapıldı. İaşeci Kara Kemal 'in 1916-1918 yılları arasında kurduğu anonim ortaklıkların sayısı 80'i aşar.

İttihatçı hükümet dış borç ödemelerini durdurmuş, para basma yetkisini Osmanlı Bankası'nın elinden almış, müslüman-Türk bir orta sınıf yaratmak için yerli tarım ve sanayiyi özendiren yeni bir gümrük sistemi kurmuştur. 1914'te Teşvik-i Sanayi kanunu çıkarılmış, savaştayken ülke sathına yayılan 16 milli banka kurulmuş, İttihatçılara yakın çevrelere ticari ayrıcalıklar tanınarak, krediler verilerek sermaye biriktirmeleri sağlanmıştır. Türk sanayicisine gümrük ve vergi muafiyeti, bedava fabrika arsası vermek gibi geniş ve cazip olanaklar bu dönemdedir. Sanayi okulları'nın açılması, Almanya'ya staj için işçi ve öğrenci gönderilmesi de bu kapsamdadır. İthalât ve ihracat'ın, Türk-Müslüman tüccarların eline geçmesi, yabancıların tasfiye edilebilmesi için ayrıca mevzuat baştan aşağıya değiştirilmiştir. Bunlar yapılırken, elbette sermaye birikimi için gerekli olduğundan; işçi ve memurların maaş ve yevmiyelerinin satın alma gücü yönünden savaş öncesine göre yüzde 60-80 oranında düşürülmesi de ihmâl edilmemiştir.

1913-1918 arasındaki gasplardan ve savaş boyunca gerçekleştirdiği vurgunlardan sonra Türk kapitalizmi olağanüstü bir sıçrama kaydetmiş ve artık ayakları üzerine basar hâle gelmiştir. Kemalistler, devraldıkları bu Türk kapitalizmini tanımak için 1921 yılında, yani 1913 sanayi sayımından 8 yıl sonra ama Ankara Hükümetinin denetimi altında olmayan ve ülke sanayinin önemli bir bölümünün yoğunlaşmış bulunduğu İstanbul, İzmir, Bursa ve Adana illerini kapsamına almayan bir bölgede sanayi sayımı yaptılar. 1913'te 564 sanayi işletmesi vardı, 1921'de ellerinde 33.058 sanayi işletmesi bulunduğunu gördüler. (Sanayinin ülke düzeyine yayılımında 1913 sayımı ölçü alınırsa Kemalistler işletmelerin % 44'ünü saymışlardı. Gerçek sayı ise yaklaşık 68-70 bindi) “Milli kapitalizm”in tuttuğu anlaşılmıştı. Türklerin eline geçen ve ilerleyen bir kapitalizm...

Ne demişti Kemalist hükümetin İktisat Vekili Mahmut Esat [Bozkurt] Bey, 30 Aralık 1922'de TBMM'de yaptığı konuşmada? “Memleketin hukuken, tarihen, siyaseten sahibi Türkler olduğu gibi iktisaden de bu memleketin hakiki sahipleri olduklarını göstermişlerdir.” demişti. Evet, göstermişlerdi.

Kısaca, 1908-1918'in kurucuları Kemalistlere hazır bir cumhuriyet ve oldukça “iyi” sayılabilecek bir kapitalizm bırakmışlardı.

Kemalistler İttihatçılıktan kalan mirasın üzerine elbette bir çok şey koydular. Çünkü bu bir süreçti ve devamını getirdiler. En azından İttihatçıların eksik bıraktığı tuğlaları yerine koydular. Kendileri de zaten transformasyon geçirmiş, “İttihatçılığı bir daha ihyâ etmeyeceğine” Sivas Kongresi'nde yemin etmiş İttihatçılardı.

Son olarak, “Kemalist cumhuriyeti İngilizler kurdurdu” diye, güya yeni bir şey biliyor ve söylüyormuş gibi ahkâm kesen islâmi kesim tarihçilerine de değinerek bu “sıkıcı” konuyu bağlayalım.

Kemalistler devletin başına geçmelerinin İngilizler sayesinde gerçekleştiğini inkâr etmemişlerdir. Başka türlüsü zaten akıl dışıdır. Kâzım Karabekir'in şu sözleri çarpıcıdır: “İtilaf kuvvetlerinden korkmayınız. Daha geçen hafta Londra'dan memleketimize gönderilmek istenen alaylar, biz gitmeyiz diye silah çatılarını bırakıp sıvıştılar. İtilaf milletleri harbi umumiden o kadar yorgun çıktılar ki, memleketimizde tek bir nefer bile öldürmeye razı değiller. Karşımızda Rum ve Ermeni'den başka kimseyi görmeyeceğiz. İstanbul'da İtilaf Kuvvetleri bostan korkuluğundan başka bir şey değildir.” (İstiklal Harbimiz, sayfa 19- 20)

Karabekir'in bu stratejik değerlendirmesinin gerçeklikteki karşılığı şudur: İstanbul resmen işgâl edilmiştir fakat fiili bir işgâl yoktur. 1918 mütarekesinden itibaren İstanbul'a 70 bin İngiliz ve 20 bin Fransız askerinin geldiği doğrudur fakat bu askeri gücün Karadeniz üzerinden, Bolşeviklere karşı savaşan Denikin'e yardım için Kafkaslara gönderildiği de doğrudur. Ve bu askerlerin büyük çoğunluğu Bolşeviklere katılmıştır. Memleketlerine dönseler ne olacak? Çünkü ülkelerindeki durum Rusya gibidir, devrimcidir, bütün Avrupa zaten komünist bir devrime gebedir. Rusya'nın Karadeniz'deki limanlarına asker, erzak ve levâzımat taşıyan askeri gemiler Bolşevik devriminden kaçanları tıka basa yüklenerek geri dönmüşlerdir.

M. Kemal'in İngilizlerden uygun bir valilik beklediği, bütün Osmanlı milletinin İngilizlerden daha hayırlı bir dost bulamayacağını söylediği, M. Kemal'i Samsun'a, Fransız ve İtalyanlarla arası bozulan İngilizlerin bizzat gönderdiği, M. Kemal'in de bunun karşılığını İngilizlere Musul'u vererek ödediği vb. gibi döneme ilişkin sayısız gerçek fotoğraf, sanki aksini iddia eden varmış gibi ortaya konulmaktadır. İsmet İnönü bile, Cumhuriyet'in ellinci yılı dolayısıyla verdiği bir demeçte; “İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur”' (Milliyet, 29 Ekim 1973) dedikten sonra, islâmcı şarlatanlara veya Erdoğan'ın tarihçilerine laf mı düşer!

Dipnot gibi:

Sonuç olarak; 1908'den itibaren yıllar ve olaylar içinde adım adım kurulan T. Cumhuriyeti devletine 90. yılında baktığımızda ne görüyoruz?

Karikatür bir cumhuriyet tartışması görüyoruz. Sanki bir tarafta T. Cumhuriyeti devletini yıkmak isteyenler varmış gibi, öteki tarafta da "ulusalcılar", "cumhuriyetçiler" toplanmış, ha bire atışıyorlar. Ulusalcı-cumhuriyetçi tarafta bir kısım solcular da var.

Oysa cumhuriyeti yıkmak isteyen yok. Değiştirmek isteyen de yok. Tamam Kürtler bazı şeyler istiyorlar ama bunlar bir cumhuriyet tartışmasına götürmüyor. Bugünün “Jön-Kürtler”i Erzurum Kongresi'nde yapılan ve Cumhuriyet'e bir tür “örtülü federasyon” niteliği kazandıran Türk- Kürt sözleşmesini yenilemek istiyorlar, hepsi bu kadar. Bu talep T. Cumhuriyeti devletini yıkmaz ki!

AKP'nin cumhuriyeti yıkacağı, yerine bir islâm devleti kuracağı savı ise akla zarar bir savdır. AKP delirmiş midir ki, kendi devletini yıkacak. Bu devletin harcı Türk-İslâm sentezi değil midir ki, bu cumhuriyet devleti islâmcıların işine yaramayacak? Yaradığı görülmüyor mu?

"Cumhuriyeti savunmak"!... Yukarıda kuruluşunun özetini anlattığımız Cumhuriyeti savunmak solcuların, sosyalistlerin, komünistlerin işi olamaz. Bu cumhuriyetin hangi sınıf tarafından, hangi "değerler"le kurulduğu da besbelli. Cumhuriyeti değilse bile onun "bazı değerlerini savunmak"... Tamamen demagojidir. Bu işin aslı, bu devleti savunmak veya reddetmektir.

Bir kaç aforizmayla bitirelim. Troçki madem bu Cumhuriyet'in siyasal başlangıcını 1848 ruhuna benzetmiş, biz de benzetelim. 1848'de burjuvalar "cumhuriyet"i, işçiler "sosyal cumhuriyet"i savundular. Marks daha sonra bu "sosyal cumhuriyet"in Paris Komünü ile somutlandığını söyledi. Marks "cumhuriyetçi" miymiş. Peki Lenin ne oluyor? Şubat 1917'de Rusya'da devrim kendini "Demokratik cumhuriyet" ilân etti. Elbette öyle idi. Ama kimin demokratik cumhuriyeti? Lenin bu cumhuriyeti savundu mu? Savunmadı. "İşçi cumhuriyeti"ni kuracağız dedi. Demek ki Lenin "cumhuriyetçi" falan değilmiş. Cumhuriyetçi olmak ya da olmamak, –yolları ve yolculukları zıt sınıflar bu kadar berrak biçimde ortadayken– solcuların tartışacağı bir konu olamaz.

İttihatçı-Kemalist T. Cumhuriyeti devletinin 90. yılında durum nasıl diye bakıldığında almış başını giden bir savaş görünüyor: “AKP cumhuriyeti yıkacak, kurtaralım!” İki ayağı var: MHP'ye göre PKK ile anlaşmalı, ikiye bölerek; CHP'ye göre ise islamlaştırarak yıkacak. Solun önemli bir kesimi de bu kavgada, milliyetçiliğin belli bir dozunu yüklenerek “kurtarmak isteyenler”in yanında taraf oluyor.

Kavga tamamen yapmacık. Çünkü Kürtlerin Cumhuriyeti yıkmak istedikleri palavradan ibaret. Tersini savunuyorlar; Cumhuriyet'in kuruluş süreçlerinde Türklerle yaptıkları ve kurulan Cumhuriyet devletine “örtülü federasyon” karakteri kazandıran Türk-Kürt sözleşmesini günümüzün insan hakları, evrensel kültürel haklar ve nihayet demokratik idari yapılanma kriterleri temelinde yenilemek istiyorlar. AKP ile gizli bir anlaşmaları var, bu besbelli, ama AKP onlara ne özerklik verir, hatta ne de demokratik haklar. Kürtlerin –demokratik öerklik dahil– bu talepleri Cumhuriyeti yıkmaz ki! MHP'nin korkusu kendinden. Çünkü AKP ondan daha ırkçı ve milliyetçi bir partidir icabında! Bunu görmek isteyenler, 1975-1980 arasına, AKP'nin ideolojik “kök hücresi”nin içinde temel direk olduğu “Milliyetçi Cephe” hükümetlerine bakabilirler. Bu milliyetçi hükümetler beş yıl içinde beş bin devrimciyi, sosyalisti, komünisti öldürdüler. Bir yıllık bir siyasi kesintiden sonra 12 Eylül faşist darbesiyle bütünleştiler. O halde AKP kimden daha az “millici”dir?

“AKP millidir, ama islamcıdır da” denilecekse, bundan daha ala cumhuriyet mi bulacak? Bu cumhuriyette ikisi de var. İtihatçılar da, Talat Paşa'nın kaçarken kendi yerine atadığı M. Kemal de aynı ideolojinin mensubuydular: Anadolu toprağı üzerine “Türk-müslüman kalesi bir devlet kurmak”. Kurdular da.

Cumhuriyeti koruma savaşına soldan katılanlar düşünmelidirler: İttihatçı Kemalist Cumhuriyet'in kendisi de, değerler sistemi de somuttur. Bu Cumhuriyet'ten yana tavır almadan önce Ermenilere, Rumlara, Süryanilere, Kürtlere ve her halde Mustafa Suphi'lere de, “Bu cumhuriyet neyin nesidir?” diye sormak gerekmez mi?

“Türk Cumhuriyetçiliği”ni soldan destekleyenler kendilerine yönelen eleştiriye –ironik de olsa– “Marks da cumhuriyetçiydi” diye yanıt verirlerse maksadını aşan ve kafa karıştıran bir şey açıklamış olurlar. Konuyu, zaman ve mekan bağını yitirmeden tartışmak gerekir. Madem ki Troçki, 1908'den başlayan T. Cumhuriyeti devletinin kuruluşunu 1848 Avrupa devrimlerinin ruhuna benzetmiş, biz de benzetebiliriz: 1848'de burjuvalar “cumhuriyetçi” iken işçi ve emekçiler “sosyal cumhuriyetçi” idiler. “Sosyal Cumhuriyet”in somutunu ise Marks 1871 Paris Komünü'nde gördüğünü yazacaktı. Ya da; 1917 Şubatındaki devrim Rusya'da -fiilen kurulmasa bile- kendini “demokratik cuhmhuriyet” ilan etmişti ama Lenin dönüp bakmadı bile; bir proletarya diktatörlüğü olan Sovyet Cumhuriyeti'ne kadar işi götürdü!

Demek ki, “kendinde cumhuriyet” diye bir şey yokmuş, somut cumhuriyetler varmış. Türkiye'de ise hatırlayanın tüyünü diken diken eden çok özgün bir örneği var.

Bu nedenle mesela, herhangi bir komünist “Şeyh Said'den demokrat çıkarmaya çalışan 'hödük'”e, “.....onun torunu olmaktansa Topal Osman'ın torunu olmayı yeğlerim” diye cevap verirse kendini yanlış anlatmış olur. Çünkü birinci cümle, ikincisini söylemek için söylenmiştir.

Bu Cumhuriyet'in elinde komünistlerin kanı vardır. Bunu görmemek için bu ülkede nice komünist “Mustafa Suphi ve 15'leri Mustafa Kemal değil, Topal Osman'ın adamı kâhya Yahya öldürdü” diyebilmiştir.

Son olarak; Türk Cumhuriyeti illa savunulacaksa, tevile başvurulmadan savunulmalı. Cumhuriyete karşı savaşan da kendi cumhuriyeti için savaşmalıdır. Türk emekçisinin bilinci Türklüğünün dışına ancak böyle çıkabilir. Emekçi Kürdün bilinci de Kürtlüğünün dışına yine bu yolla açılır.

Milli irade gücünü nereden alıyor?

Başbakan, AKP iktidarının icraatlarına yönelik tüm eleştirileri yanıtlarken temel argüman olarak “millî irade” kavramını ileri sürmektedir. Bu kavram Başbakan'ın dilinde öyle bir nitelik kazanıyor ki sanki “milli irade” denilen ilâhi bir güç var ve o neylerse sorgulanamaz, onun yetki verdiği kişi ve kurumlar dokunulmazdır. “Milli irade”yi arkasına alan her kimse o, istediğini asar, istediğini keser...

Tam bu noktada Başbakan'ın bir 23 Nisan Bayramı vesilesiyle sembolik olarak başbakanlık makamına oturan çocuğa söylediği “Sen şimdi başbakansın. İstediğini asar, istediğini kesersin!” sözünü anımsamamak olanaksız. “Milli irade” nedir? Nasıl oluşmaktadır? Nedir bu her şeye muktedir olan “milli irade”?

Her şeyden önce matematiksel bir büyüklüğü ifade ediyor bu kavram. Seçimlerde milletin, oy kullanan (Ve tabii ki oyu geçerli sayılan) kesiminin oylarıyla seçilen, seçim sistemine göre hesaplanmış milletvekili sayısı “milli irade”yi oluşturmakta veri olarak kullanılıyor. Yani belli hesaplamalardan sonra ortaya çıkan milletvekili çoğunluğu “milli irade” oluyor.

Tabii ki 1965 seçimlerinde uygulanan milli bakiye sistemi hariç bizim ülkemizde hiçbir zaman milletin oy verdiği siyasi partiler hak ettikleri oranda TBMM'nde temsil edilmemiş, “milli irade” hep ince hesaplarla belli siyasi partilerde vücut bulmuştur. Örneğin 1983 seçimlerinde Turgut Özal'ın Anavatan Partisi, yüzde 45 oy oranıyla milletvekili sayısının yüzde 55'ini (211/400) kazanarak tek başına iktidar oldu. Daha sonra meclis çoğunluğu sayesinde seçim sistemini değiştirerek 1987 seçimlerinde yüzde 36 oy almasına rağmen mecliste yüzde 60 (292/450) oranında temsil edilecek milletvekili sayısına ulaştı. Aynı seçim sistemi sayesinde AKP, 2002 seçimlerinde yüzde 34,2 oyla mecliste yüzde 63 oranında (362/550) temsil edilecek sayıda milletvekili kazandı.

Siyasi istikrar adına uygulamaya sokulan yüzde 10 barajlı bu seçim sistemi günümüzde hâlen yürürlükte tutulmaya devam ediliyor. Bu sistem sayesinde A. Levent TÜZEL İstanbul Üçüncü bölgeden 136 bin oyla bağımsız milletvekili seçilirken, Kamer Genç 13 bin oyla Tunceli milletvekili seçildi. (MHP İzmir 2. Bölge milletvekili Kenan Tanrıkulu'nun 148 bin oyla seçilebildiğini de belirtmekte yarar var.) Ayrıca Siyasi Partiler Kanunu hükümlerine göre partilerin seçimlerde nasıl aday belirlediklerini de göz önünde tutmak gerekir. Herhangi bir partiden herhangi bir pozisyon için (milletvekili, belediye başkanı, belediye meclisi üyesi vb.) aday olacak kişinin mutlaka parti üst yönetiminin ve hatta çoğu zaman parti başkanının onayını alması ön koşul hâline gelmiştir. Parti genel başkanının onayı olmadan hiç kimsenin, seçmenin karşısına çıkması söz konusu bile değildir. Mevcut durumda seçmenler kendi belirledikleri adayları değil, sadece parti genel başkanlarının önlerine sürdüğü adayları oylama hakkına sahiptirler. Yürürlükteki yüzde 10 seçim barajı sayesinde milyonlarca seçmenin oyu işleme alınmamakta, bu oylar “milli irade” nin oluşmasına katkıda bulunamamaktadır.

Hâl böyle olunca vereceği oyun işe yaramayacağını düşünen birçok seçmen, ya seçimde oy kullanmaktan vazgeçmekte veya kendine yakın hissettiği parti yerine, milletvekili çıkaracağını düşündüğü başka partiye oy vermek zorunda kalmaktadır. Ayrıca BDP oylarının belli seçim çevrelerinde toplanmış olmasından yararlanarak seçilen bağımsız milletvekillerinin bir kısmının sudan bahanelerle tutuklandığı ve milletvekilliği görevlerini fiilen sürdürmelerinin engellendiği de unutulmamalıdır. Seçimlerde aday olabilecek veya seçim kampanyalarında etkin kitle çalışması yapabilecek potansiyele sahip binlerce siyasetçinin de içeride tutularak siyasal haklarından mahrum bırakıldığı gerçeğini belirtmekte yarar var.

Devlet bütçesinden belli bir oranın üstünde oy alan siyasi partilere yapılan yüklüce para yardımlarından yararlanamayan diğer partiler, seçim yarışında ekonomik sıkıntılar nedeniyle geride kalmaktadırlar. Bürokrasinin çıkardığı zorlukları da bu sıkıntılara eklediğimizde adından çok söz edilen “milli irade”nin nasıl tecelli ettiği daha net olarak ortaya çıkmaktadır. Devlet olanaklarını sonuna kadar kullanmaktan geri durmayan iktidar partisi, seçmenlerin desteğini alabilmek için her yolu mübah saymakta, yoksul kitlelerin sağlık, beslenme, barınma ve eğitim gibi temel ihtiyaçlarını istismar ederek devlet olanaklarını kendi partisinin çıkarları doğrultusunda kullanmaktadır. Medya organları, reklâm panoları, seçim meydanları ve kamusal alanlarda yoğun reklâm kampanyaları sürdürülmekte, kitleler aslı olmayan, abartılmış bilgilerle kuşatılmaktadır. Bu durumda depolitize olan kitleler seçimlerde özgür irade oluşturmakta zorlanmaktadırlar.

Başbakan'ın dilinden düşürmediği “milli irade” yukarıda bir kısmı anlatılmaya çalışılan koşullarda oluşmakta, oluşturulmaktadır.

Peki tüm bu koşulların adil(!) hâle dönüştürüldüğü bir ortamda “milli irade” gerçekten oluşur mu? “Milli İrade” denilen şey tam olarak neyi anlatıyor? Gerçekten “milli irade” var mıdır? Yoksa “milli irade” denilen şey yönetenlerin yönetilenleri (burjuvazi-emekçi sınıflar) yönetmeyi sürdürmeleri için uydurulmuş bir aldatmaca mıdır?

Milli İrade Bir Aldatmacadır

Tarık Ziya Ekinci “milli irade” konusunda şunları söylerken ne kadar haklı: “Sosyolojik açıdan toplumları oluşturan sınıf ve katmanların her birinin dünya görüşü ve sınıfsal çıkarları farklıdır. Sosyal ve siyasal sorunlara yaklaşımları karşıttır. Demokrasiden beklentileri de özdeş değildir. Örneğin çalışanlar, toplu sözleşmeli grevli özgür sendikacılığı savunurken, işverenler örgütsüz ya da esnek bir çalışma düzeni yeğler. İşçi ve emekçiler sosyal hakların genişletilmesini, egemen sınıflar da sınırlı tutulmasını talep eder. Düşünce, anlatım, inanç ve örgütlenme özgürlüğü aydın ve emekçilerin öncelikli istemidir. Egemen güçler ise bu hak ve özgürlüklerin sınırlı tutulması için çabalar. Keza egemen güçler milliyetçiliği yücelterek homojen bir toplum oluşturma yanlısıdır. Aydınlar ve çalışanlar ise şovenizme karşıdır ve eşit haklı vatandaşlığı savunur. Bu karşıtlığı yaşamın her alanında görmek mümkün. Sağlığın ve eğitimin parasız olması çalışanların, paralı olması da egemenlerin tercihidir. Aydınlar ve çalışanlar bağımsız, tarafsız ve adil bir yargıyı, egemen güçler ise sermayenin çıkarlarını koruyan bir adalet sistemini yeğler. Çalışanlarla aydınlar barıştan ve silahsızlanmadan, sermayeci güç odakları ise açık ya da dolaylı olarak silahlanmadan ve gerginlik politikasından yanadır. Aydın ve emekçiler devletin bir hizmet örgütü olmasını, sermayeci güçler ise devletin hizmet alanından çekilmesini, bir baskı aracı olarak kalmasını isterler.

Toplumu oluşturan farklı sınıflar arasındaki karşıtlık gibi, farklı etnik ve inanç gruplarıyla çoğunluktaki grubun talepleri de karşıttır. Çoğunluktaki etnik ve inanç grubunun talepleri milletin iradesiymiş gibi algılanır, diğer gruplar bastırılırsa, ülkede ne toplumsal barış, ne gelişme ne de demokratikleşme olur.

Yönetici siyasal güçler, genelde, çoğunluk grubunun milli ve dini taleplerinin yaygılaşması için çalışır. Örneğin, toplumdaki Alevi ve Kürt karşıtlığı, devletin Türklüğe ve Sünni Müslümanlığa dayalı bölücü nitelikli vatandaşlık politikasının bir sonucudur. Azınlıklara dönük itici ve dışlayıcı şartlanmalar da devletçe izlenen inkarcı siyasetin ürünleridir.”(*)

Başbakan, Tekel işçilerinin üzerine güvenlik güçlerini sürerken “milli irade”den güç alıyordu; Gezi parkı eylemlerine katılanlara su ve gaz sıkarken de. Yurdun dört bir yanında, demokratik haklarını kullanan muhaliflere gözdağı vermek için topladığı mitinglere de “milli irade” adını vermişti. Grevleri yasaklarken, çalışanların kazanılmış haklarını adım adım ellerinden alırken, kamu mallarını yok pahasına yandaşı özel sektöre peşkeş çekerken, doğayı acımasızca yok edip kentlerin çeperlerini beton yığınına dönüştürürken, taraftarlarına rant fırsatı yaratmak amacıyla plansız, projesiz, hesapsız (ya da ne kadar rant yaratacağı çok iyi hesaplanmış) kent uygulamaları yaptırırken, HES'lerle dünyanın en güzel doğal alanları olan Kuzey Anadolu ormanlarını yok ederken, kadınlara kaç çocuk yapmaları gerektiğini, çocuklarını nerede ve nasıl doğuracaklarını dayatırken, alkolün nerede, ne zaman ve ne kadar tüketilebileceğini sınırlarken, eğitim sistemini hallaç pamuğ u gibi atarak içinden çıkılmaz bir hâle getirirken, sağlık hizmetlerini paralı hâle dönüştürürken ve daha çok sayıda zorbalığı yaparken hep “milli irade”ye dayanıyordu.

Tam burada şunu sormak gerekiyor: Başbakan tüm bunları yaparken hangi sosyal sınıf, inanç grubu veya etnik grup adına yapıyor. Onun dayandığı “milli irade” kimlerden oluşuyor? Kimleri temsil ediyor? Başbakan ve partisi hangi “milli irade”nin sözcüsüdür? Başında bulunduğu devlet, kimleri, kimlerin çıkarları doğrultusunda baskı altına almaktadır?

Bu sorulara verilecek yanıtlar “milli irade”nin ne menem bir aldatmaca olduğunu göstermektedir. Başbakan için gezi olayları sırasında sokağa dökülen milyonlar, “milli irade”yi temsil etmiyor ama “milli irade” mitinglerine katılanlar temsil ediyor. Ona ve partisine oy veren yüzde 50 “milli irade”, diğer yüzde elli değil. Suriye'de yönetime karşı silahla direnenler “milli irade” fakat Türkiye'deki Kürtler değil. Mısır'da Mursi'yi desteklemek için Adviye Meydanına toplananlar “milli irade”, Mursi'yi iktidardan indirmek için Tahrir Meydanına toplanan milyonlar değil. Kendisini 2002 seçimlerinde iktidara getiren sandık “milli irade”yi gerçekleştirdi, önceki sandıklar vesayet yarattı. Gezi eylemcisi milyonlar sokağa “milli irade”yi yok etmek için çıkıyor, havaalanında kendisini karşılamaya gelenler “milli irade”yi kurtarmaya.

Kısacası Başbakan gibi düşünenler, onu destekleyenler “milli irade”yi temsil ediyor. Doğal olarak Başbakan demek, “milli irade” demek. Başbakan'a karşı çıkmak, muhalefet etmek, “milli irade”ye karşı çıkmak demek. Bu kadar basit.

Hâl böyle olunca Başbakan “milli irade”den almış olduğu yetkiyle her türlü düzenlemeyi yapmaya ve birilerine istediği konuda dayatmalarda bulunmaya hak kazanmış oluyor. O isterse Kürtlere haklarını verir, istemezse vermez. Onun izin verdiği gösteriler yapılabilir, müsaade ettiği gazeteciler çalışmaya devam edebilir. Ülkedeki demokrasinin sınırlarını o belirler. Hatta mahkemeler bile karar verirken onu hesaba katmak zorundadır. Üniversiteleri yönetmek zaten onun yetkisi dahilindedir. Kimin şampiyon olacağına, hangi takımın şike yapıp yapmadığına bile onun karar vermesi normaldir.

Peki “milli irade”yi temsil eden Başbakan, günün birinde “Devlet Başkanı” olmak isterse ne olur? Ha, orada bir duralım! Gezi eylemleri şimdilik Başbakan'ın bu isteğini gerçekleştirmesine engel oldu. İlk fırsatta yeniden gündeme getirilmek üzere şimdilik rafa kaldırılmış durumda bu istek. Ama Başbakan'ın hep aklında olduğunu da unutmamak gerekir. “Milli irade” dışı sayılan milyonların gezi eylemleriyle göstermiş oldukları direniş, sadece kendilerinin “milli irade”yi temsil ettiğini düşündüğü için her şeyi yapmayı kendilerine hak sayanların hesaplarını ve daha da önemlisi morallerini bozdu. Hiç hesapta yokken iktidarlarını kaybetme ihtimaliyle yüz yüze geldiler. Bu durum onları korkuttu. Korktukça hırçınlaştılar. Beklemedikleri gezi direnişi, bugüne değin açık etmedikleri birçok zaaf ve gizlerinin ortaya çıkmasını sağladı.

Önümüzde yerel seçimler var. Gezi direnişinin kazanımlarını kalıcı hâle dönüştürmek için büyük bir fırsat olabilir bu seçimler. “Milli irade” olarak sayılmayanlar, ne olup olmadıklarını dosta düşmana göstermeyi becerdikleri ölçüde bu seçimler gerçek anlamda bir fırsata dönüştürülebilir. Bu seçimlerde sadece yerel yöneticiler seçilmekle kalmayacak. Sadece kendilerini “milli irade”nin temsilcisi olarak görenlere bunun doğru olup olmadığı da gösterilecek. Belki de rafa kaldırılan devlet başkanı olma hayalleri de bir daha gündeme gelmemecesine tozlu raflara terk edilmek zorunda kalınacak.

Yerel seçimlerde AKP iktidarına verilmeyen her oy Başbakan'ın elindeki “milli irade” aldatmacasının cazibesine indirilmiş bir darbe olacak. Başta İstanbul olmak üzere AKP'nin kaybedeceği her belediye başkanlığı günden güne kontrolsüz bir güç haline dönüşen Başbakan'ın kontrol altına alınması ve demokrasinin güçlenmesi anlamını taşıyabilecektir. Nasıl ki gezi eylemleri sayesinde başkanlık sevdasını ertelemek zorunda bırakılmışsa yerel yönetimlerde muhaliflerin başarı kazanması, Başbakan'ın diline çok doladığı “milli irade” argümanını da kaybetmesini sağlayacaktır. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı'nın Başbakan açısından ne anlam ifade ettiğini herkes biliyor. Diyarbakır, BDP için neyse; İzmir, CHP için ne anlam ifade ediyorsa; buralardaki belediye başkanlıklarını başka partilerin kazanması nasıl sonuçlar doğuracaksa, İstanbul'un kaybı da AKP ve özellikle Başbakan için aynı sonuçları doğuracaktır. Gezi eylemleri ile tüm dünyadaki rejim muhaliflerine örnek olan kitlelerin, bu yerel seçimlerde de büyük bir başarı kazanmaması için bir neden yok. Önemli olan herkesin üzerine düşen sorumluluğun gereğini yapmasıdır. Toplumsal muhalefetin yerel seçimlerde elde edeceği başarı, gerek Kürt sorununun çözümü, gerekse ülkedeki demokrasinin güçlendirilmesi için yeni fırsatların ortaya çıkmasını sağlayacaktır.

Yazımızı Tarık Ziya Ekinci'nin yukarıdaki yazısının son bölümü ile bitirelim: “Unutmamak gerekir ki, çoğulcu ve sınışı bir toplumda çoğunluk partisi liderinin 'milletin iradesini' temsil ettiği iddiası, otoritarizme meşruluk sağlama amaçlı bir demagojidir. Çağdaş demokrasilerde iktidar partisinin görevi, soyut bir 'milli irade' adına dayatmacılık değildir. Aksine eşit haklı vatandaşlık ilkesi temelinde, azınlık haklarını tanıyan, hukuka saygılı, evrensel normlarda, özgürlükçü bir demokrasiyi geliştirip yaygınlaştırmaktır. Ancak böyle bir demokratik düzende özgür bir tartışma ile karşıt sınıflar, etnik ve dinsel topluluklar arasında ortak bir mutabakat oluşur, toplumda barış, ilerleme ve demokratikleşme gerçekleşir.”

(*) http://www.toplumsol.org/demokrasi-ve-milli-irade-sorunsali-tarik-ziya-ekinci/

Adnan Menderes dizisi

2008 yılında “Hatırla Sevgili” adlı bir dizi gösterime girmişti. Öykü başlangıçta Büyükada'da geçen bir aşkı anlattığı halde, genç kızın babası Yassıada'da tutuklu bir DP milletvekili, genç adamın babası ise CHP yanlısı savcı olduğu için tutuklu Adnan Menderes'i de sık sık göstermekteydi.

Dizi adını Ada'da yaşanmış gerçek bir aşk öyküsünden almaktaydı, bir Türk genciyle bir Rum kızının aşkını anlatan ve “Hatırla Margaret o mesut geceyi / Çamların altında verdiğin buseyi” diyen şarkıdan almaktaydı. Türk şovenizmi şarkıdan genç kızın adını kaldırmış, Margaret adı yerine “sevgili” kelimesini koyarak sevgiliyi Türkleştirmişti.

Ama dizinin adının beni ziyadesiyle rahatsız etmesinin nedeni başkaydı: 26 Mayıs 1960 gecesini Adnan Menderes Eskişehir'de geçirmiş, sabahleyin darbe harbiyle uyanınca otomobille Kütahya'ya doğru yola çıkmış, ama taktik hava üssü komutanı Muhsin Batur tarafından yoldan çevrilerek DP'lilerin götürüldüğü Harbokuluna sevkedilmişti. Bu olayı birileri şarkılaştırmak için Hatırla Sevgili'yi kullandılar ve “Hatırla Menderes o mesut geceyi / Kütahya yolunda yediğin tekmeyi” diye uyarladılar. Bu sözler ve devamı bir süre Menderes karşıtı gençlerin dilinde kaldı.

İdam edilmiş bir politikacının tutukluluk aylarının öykülendiği bir diziye o adın verilmesi tasvip edilemezdi, bu noktayı hatırlattığım bazı arkadaşlarımın çoğu ya olayı hatırlamıyorlardı, ya da hiç bilmiyorlardı.

Derken dizinin devamında öykü 1960'li yıllarda değişti, Deniz Gezmişleri, gençlik hareketlerini o yıllarda “sağ-sol çatışması” denilen olayları ele aldı, 12 Mart idamlarını da vurguladı. AP Gen. Bşk. Demirel'in Meclis'teki idam oylamasında iki kolunu birden havaya kaldırarak idamları iştiyakla istediğini, AP'lilerin “üçe üç” diye intikam çığlıkları attıklarını hatırlatalım. Oysa Menderes-Polatkan ve Zorlu’yu da, Deniz-Yusuf ve Hüseyin'i de asan –çünkü devlet benim diyen– aynı güçtü.

2013 yılı Ekim ayında Menderes bir kez daha dizi konusu yapıldı. Başvekil Adnan Menderes ile soprano Ayhan Aydan arasındaki gönül ilişkisini konu alan bir dizi ekrana geldi, ama gerek yapımcı firma, gerekse TV kanalı diziden umduğu ticari hedefi tutturamadı.

İyi ki öyle oldu.

Her şeyden önce ve ısrarla vurgulamak gerekir ki, her ikisi de evli olan çiftin ilişkisi onların özel yaşamıdır ve her ikisinin de ailesi dışında hiç kimseyi ilgilendirmez. İnsanları n mahremiyetini kurcalamak asla tasvip edilemez. Yapımcı şirket para kazanacak, gösterici kanalın alacağı reklamlar tavan yapacak beklentisiyle bugün hayatta olmayan iki insanın ilişkisine dair yalan yanlış bir dizi yapılması utanç vericidir.

Yalan yanlış dedik, çünkü:

Konu o kadar özel ve mahremdir ki, “efendim, bu dizi bir belgesel değil, kurmacadır” diye mazeret ileri süremezsiniz. Çünkü bireyin özgül yaşamının spekülasyonunu yapmaktasınız. Senaryoyu yazan Seda Altaylı hangi kaynaklara başvurarak, olayların tanığı kimlerle söyleşi yaparak yazacaklarını yazmaktadır? Aradan 60 yıla yakın zaman geçmiştir. Doğru bilgilerin alınacağı hiç kimse hayatta değildir.

Ayhan Aydan'ın da, Adnan Menderes'in de ailelerinin bugünkü kuşakları (torunlar) rencide olurlar mı, diye hiç düşünmeden senaryo yazılıyor. Aynı yıl yayınlanan “Bir Başvekil Sevdim” kitabında Melike İlgün de aynı aldırmazlığı yapıyor.

Yazılan senaryonun psikolojik analiz yapan bir yönü de yok: Mesela ülke politikasında en tepeye çıkmış bir erkeğin bir sanatçıya tutulmasının ruhsal yönü incelenmiyor. Aynı erkeğin bilinen diğer bir ilişkisinin kadın romancı, bir üçüncünün de gene bir opera sanatçısı olması ister istemez 1930'da Reisicumhur Kemal Paşa'nın, “Efendiler, hepiniz mebus olabilirsiniz, vekil olabilirsiniz; hatta reisicumhur olabilirsiniz fakat bir sanatkâr olamazsınız” diyen sözünü akla getiriyor.

Kaldı ki, adı geçen politikacının ailesi acılı bir ailedir. Pek az ailenin başına gelmiş felaketleri yaşamıştır. Kendisi 1961 Eylül'ünde idam edilmiştir, büyük oğul (hariciyeci, milletvekili ve AP Gen. Bşk. Yrd.) Yüksel Menderes eşinden ayrıldıktan sonra kendisini toplayamamış ve 8 Mart 1972'de havagazıyla intihar etmiştir. Ortanca oğul (milletvekili) Mutlu Menderes alkol bağımlısıdır, 1 Mart 1978 akşam üzeri Ankara'da Ulus'tan Dışkapı'ya inen Çankırı Caddesinde karşıdan karşıya geçerken bir otonun çarpması sonucunda hayatını kaybetmiştir.

Yani anne Berrin Menderes sadece kocasının değil, iki evladının da acısını yaşamış ve yıllarca yüreğinde taşımış bir kadındır.

Küçük oğul (milletvekili) Aydın Menderes ise 15 Mart 1996 günü bir yerel siyasi toplantı için karayolundan Ankara'dan Antalya'ya giderken Afyon-Sandıklı arasında geçirdiği trafik kazası sonucunda tekerlekli iskemleye bağımlı ve özel bakıma muhtaç hâle gelmiş, o halde Aralık 2011'e kadar yaşamıştır.

Aydın Menderes her üç felaketin de Mart ayında vuku bulmasından söz ederken bir anekdot nakletmişti: “Kazadan sonra bir arkadaşım hatırlatmıştı. Shakespeare'in, Jül Sezar'ında 'Eyes of March' diye bir ifade geçiyor. Eyes of March. Yani Mart'ın gözleri.”

Dizi sadece Adnan Menderes ile Ayhan Aydan arasındaki ilişkinin farz edilen öyküsü olmayıp, siyasi bir dizidir ve Tayyip Erdoğan politikasına hizmet etmektedir.

Anlatılan hikâyede daimi bir darbe tehdidi var. Tehdit, Demokrat Parti'nin iktidara geldiği 14 Mayıs 1950'yi izleyen 1951'de başlıyor. İzleyicilere gerçekmiş gibi anlatılan bu savlama tamamen yanlış, daha doğrusu yalandır.

“9 Şubat vakası” denilen darbe hazırlığı o subaylardan Binbaşı Samet Kuşçu'nun ve ünlü MİT mensubu, gazete sahibi ve DP milletvekili Mithat Perin vasıtasıyla ihbarı sonucu 1957 yılının son günlerinde açığa çıkmış, yargılamalar sonucunda sekizi beraat etmiş, ihbarcı Samet Kuşçu hapse mahkûm edilmiştir. Sözü edilen subaylar yüksek rütbeli değildiler ve darbe hazırlayacak konumları, etkililikleri bulunmuyordu.

Dizi, Adnan Menderes ve hükümetini daimi askeri tehdit altında göstererek Tayyip Erdoğan'la paralellik kurmak amacındadır.

Bilindiği gibi, Tayyip Erdoğan kendisine öncel olarak Adnan Menderes'i seçmiş, DP'nin devamı AP'yi ve Süleyman Demirel'i atlayarak çizgiyi Erbakan ve Özal'dan geçirerek kendisine getirmiştir.

Diziyle ilgili söyleyeceğimiz diğer önemli bir husus Adnan Menderes'in kahraman ve büyük bir demokrat devlet adamı gibi gösterilmesidir. Doğrusunu isterseniz, Adnan Menderes ile Tayyip Erdoğan arasında otoriter emeller ve uygulamalar konusunda benzerlikler vardır.

Menderes'in partinin adından başka nesi demokrattı? 1950 seçimlerini kazandıktan sonra, 1954'te seçimlerde siyasi partilerin radyo propaganda konuşmalarını kaldırmıştı. Buna karşılık kendisi Başvekil olarak radyodan canlı yayınlanan tören nutuklarını saatlerce dinletmekteydi. 1954 seçimlerinde daha büyük bir fark yapmasına rağmen, 4 milletvekillik Millet Partisinin kazandığı Kırşehir Vilayetini ilçe yapmış, yetinmemiş Genel Başkan Osman Bölükbaşı'yı hapse attırmıştı. Bölükbaşı 1957'de milletvekili seçilince cezaevinden tahliye edildi. [Tayyip Erdoğan 2011'de seçilen 7 milletvekilinin dokunulmazlığını tanımayarak Menderes'i de geçecekti.]

Muhalif gazetecilerin tutuklanmaları, hüküm giymeleri o kadar olağan hâle gelmişti ki, Ankara Ulucanlar Cezaevine basında “Ankara Hilton” denir olmuştu. Menderes'in muhalif basın üzerindeki iki önemli baskısı daha vardı: A) Resmi ilanlar gazetelerin önemli bir gelir kaynağı olduğu için Menderes hoşlanmadığı gazetelere resmi ilan vermiyordu. Basın İlan Kurumu diye bir kamu organının kurulmasının ve ilan dağıtımının kurallara bağlanmasının 1961 sonrasında gerçekleşmesi bu nedenledir. B) Döviz darlığı nedeniyle gazete sahipleri kâğıt ithâl edemediklerinden, SEKA'dan kâğıt almaktaydılar. Menderes rejimi istemediği gazetelerin SEKA tahsisini kesiyordu. Onlar da piyasada kâğıt tüccarları ndan fahiş fiyatlarla karaborsa kâğıdı almak zorunda kalıyorlardı. Demokrat Adnan Menderes'in “matbuat hürriyeti”nden anladığı böyleydi.

Bunların hepsi bugün unutuldu. Yeni kuşaklar zaten hiç bilmiyorlar. O dönemleri bilenler ise devlet tarafından asılmış bir politikacıyla uğraşmamak gibi suskunluk gösterince Tayyip Erdoğan ve benzerleri Menderes tapıncı yaratmakta, gerçekleri tersyüz etmekte yüz buluyorlar.

Adnan Menderes'in milli iradesi DP Meclis Grubu'nda DP milletvekillerine “Siz isterseniz Hilâfeti bile getirirsiniz” diyecek kadar ileriydi. Peki, demokrasinin ve evrensel insan haklarının bile üzerine çıkardığı o milletvekilleri kimlerdi? Söyleyelim: Adnan Menderes “Ben istersem odunu bile milletvekili seçtiririm diyecek kadar sandığa, milli iradeye saygılı! bir politikacıydı.

Askeri rejim tarafından idam edilmesi onu mağdur ve mazlum (zulme uğramış) hâle getirmesi, Yassıada duruşmalarında boynu bükük kılması onu ne parti başkanlığı boyunca, ne de Başvekillikte masum ve demokrat kılar.

1958 Mayıs'ındaki Genel Seçimleri garantide görmediği için, Ekim 1957 Ekim ayına almıştı. Hem ekonomi daha da bozulmadan alıp kaçmak istemişti, hem de yaz sonunda çiftçinin eli para göreceğinden, Ekim ayı sandığı hükümet partisinin lehine olacaktı.

Seçim düzlemine girildiğinde CHP (DP'den ayrılan milletvekillerinin kurdukları Hürriyet Partisi) ile seçim ittifakı yapınca, Menderes Meclis'i tekrar toplantıya çağırıp, seçim yasasını değiştirmiş ve seçim ittifakını yasaklamıştı. Seçim sonuçları gösterdi ki, bu değişiklik yapılmasaydı, CHP+HP birlikteliği seçimleri kazanacak, Menderes-Bayar iktidarının sonu gelecekti.

1957 seçimiyle ilgili bir başka önemli husus, seçim sonuçlarının sandıklar kapandıktan sonra açıklanmaya başlanabileceği kuralını Menderes'in kaldırmasıydı. Devlet radyosu oylama günü saat 13.00'den başlayarak sandık sonuçlarını yayınlamaya başlamıştı. Nüfusun çoğunluğunun kırsal kesimde yaşadığı o yıllarda köylü seçmen “DP kazandı, eğer CHP'ye oy verirsek DP köyümüze baskı yapar, bize yol, su, elektrik getirmez” diyerek kazanan partiye (DP'ye) oy kullanacaklardı.

Buna rağmen CHP+HP partilerinin aldığı toplam oylar DP'ninkilerden fazla çıktı.[Menderes daha sonra seçim gecesi için “Allah bir daha bana öyle bir gece göstermesin” diyecekti.]

Ağustos 1958 devalüasyonundan sonra koltuğu iyice sallanan Menderes baskıyı arttırdı. CHP Genel Başkanı ve Genel Sekreterinin yurt gezileri büyük ilgi görünce hadiseler, tertipler yapıldı.

Gene 6-7 Eylül pogromu Adnan Menderes'in partisi ile Özel Harp dairesinin müşterek komplosuydu. Selanik'te Atatürk'ün evine bomba konulmuş, Mithat Perin'e ait İstanbul Ekspres Gazetesi ertesi gün İstanbulluları kışkırtan gazete nüshalarını dağıtmış, İstanbul ilçelerinden ve çevre illerden kamyonlarla taşınan DP üyesi veya yandaşı kalabalıklar Taksim'e ve Beyoğlu'na getirilmişti. Adnan Menderes hayranları T.C'nin yüz karası olan bu yağma talan, yakma, yıkma, ırza geçme ve öldürme olayından hiç söz etmezler.

Ve nihayet 1960 Nisan ayında Meclis'te Tahkikat Komisyonları adıyla yargı yetkisine sahip kurullar oluşturan da Adnan Menderes'in kendisiydi. Tamamı DP milletvekili olan 15 kişilik Tahkikat Komisyonu parti kapatma, tutuklama, yargılama ve idam cezası dâhil her türlü adli yetkiye sahipti.

Bir başka deyişle, Menderes ve hükümeti kuvvetler ayırımını tamamen ortadan kaldırıyor, yargıyı Yürütme'nin emri altına alıyordu.

Bu kanun bardağı taşıran son damla oldu. Kanunun Meclis'ten geçtiği 27 Nisan 1960 gününün ertesi sabahında İstanbul Üniversitesi öğrencileri önce bahçeye çıkıyorlar, gelen atlı polisler püskürttükten sonra da meydanlara taşıyorlar, ertesi gün ise Ankara Üniversitesi öğrencileri protestolara başlıyorlardı. Örfi İdare ilan ediliyor, sinemalar ve spor müsabakaları yasaklanıyor, düğün, nişan, kutlama gibi toplu eğlenceler izne bağlanıyor, buna rağmen olaylar genişleyerek sürüyordu.

Başvekil Adnan Menderes olaylar başlayınca radyodan yaptığı hiddetli ve şiddetli hitâbında Hukuk Fakültesi profesörlerine “kara cübbeliler” sözleriyle hakaret ederken, öğrenciler için “birkaç çapulcuya pabuç bırakacak değiliz” diyordu. [Tayyip Erdoğan'ın kulakları çınlasın .]

Eğer asker müdahale etmeseydi, o ortamda Menderes hükümetinin istifa etmekten, bir seçim kabinesi oluşturmaktan ve erken seçim kararı almaktan, on yıl içinde seçim kanununda yapılan gerici değişiklikleri geri çekmekten, seçimlere yeni bir kanunla gitmekten başka çaresi kalmayacaktı.

Ama kitlelerin eylemliliğinden korkan, sarsılmış devlet otoritesini kendi tekelinde oluşturmak isteyen Silahlı Kuvvetler “kardeş kavgasını önlemek” laflarıyla devlete el koydu.

Yukarıda yazdıklarımız Menderes rejiminin politikaya dair tutumuna ilişkin uygulamaları. Menderes muhiplerinin “büyük kalkınma hamleleri” diye tanıttıkları yatırımların ekonomik bilançosuna gelince alınan dış yardımların, son derece irrasyonel biçimde kullanılması, fonların çarçur edilmesi ise başlı başına felâketti. Başvekilin “Her mahallede bir milyoner yaratma” adını verdiği politika somutta DP yanlısı kişilerin zengin edilmesinden başka bir şey değildi. DP devlet eliyle fert zengin etmenin, yolsuzlukların, hırsızlıkların başını alıp gittiği bir ekonomidir.

Akıl almaz bir adam kayırmanın, hesapsız kitapsız kredi dağıtmanın yarattığı ekonomik çöküntüye sürükleniş 1956'dan itibaren başlamış, 1958 devalüasyonu ile ekonomik darboğazın belirgin göstergesi olmuştu.

Mesela Türkiye ABD'lilerin yönlendirmesiyle demiryolu taşımacılığını rafa kaldırmış, bütün Avrupa Savaş sonrasında demiryollarını örerken, Türkiye'nin ticari taşımacılığı karayollarına yoğunlaşmış, bu ise Türkiye'nin ABD otomotiv sanayine, yedek parça ve lastik ithâlatına mahkûm kalmıştı. Çıkarılan Maden Kanunu ile ülkenin yer altı kaynakları için yabancı firmalara açılmış, o şirketlere olağanüstü imtiyazlar sağlanmıştı.

Uluslararası politikada tamamen ABD ve Batı'nın izinde bir politika izlenmiş, Türkiye bölgede İsrail siyonizminin, İran Şahlığının, Irak Nuri Said Paşa rejiminin (Bağdat Paktı örneği) müttefiki yapılmıştı. Tek bir örnek verelim: Cezayir'in bağımsızlığı için BM'de yapılan oylamada Türkiye ABD ve sömürgeci Fransa'nın peşinde ret oyu kullanmıştı, ilh.

27 Mayıs darbesi müttefiki yapılmış DP iktidarına karşı biriken öfkeden de yararlanıp hukuk dışı mahkeme (Yüksek Adalet Divanı) kurarak DP şeflerini ve milletvekillerini, önemli idarecileri orada yargıladı.

Adli tarihe Yassıada Mahkemeleri olarak geçen yargılamalar aynı zamanda propaganda amacı taşıyordu.

Bu davalarda en utanç verici olan ise Adnan Menderes ile Ayhan Adnan'ın ilişkisini teşhir etmek amacıyla halkın “Bebek Davası” dediği duruşmalardı. Ayhan Aydan Menderes'ten hamile kalmış, ama doğumevinde değil, evinde doğum yapmış, ama bebek ölmüştü.

Bu olayı bebeği öldürme kapsamına sokmak isteyen Divan, Menderes ile ünlü kadın-doğum uzmanı Fahri Atabey'i yargıladı. İddia Makamı bebeği öldürmesi için Menderes'in Atabey'e baskı yaptığını ileri sürüyordu. Ayhan Aydan'ı da tanık olarak dinledi. Ayhan Aydan Mahkeme karşısında eğilmedi, bükülmedi ve ifadesinde olayı dosdoğru anlattıktan sonra “Ben Beyefendiyi çok sevdim” demişti.

Konuştuğumuz dizinin adı işte o sözden geliyor.

Kurtuluş sizin ellerinizde

Kadınlar tarihin görünmez kahramanlarıdır. Görünmezler, çünkü onlar özel alana hapsedilmiştir ve yaşamları kayıtlara geçirilmemiştir. Bizde kadın haklarının ilk kez Cumhuriyetle birlikte tanındığı ve bu haklar için kadınların hiç mücadele etmediği inanışı yaygındır. Oysa ki, son dönemlerde yapılan kadın araştırmaları, tarihi gerçeğin böyle olmadığını gün yüzüne çıkarıyor. Özellikle İkinci Meşrutiyetin ilânı ile ortaya çıkan eşitlik ve özgürlük düşünceleri o zamana kadar ev içine hapsolmuş kadının, kendi durumunu sorgulamaya başlamasına ve "artık yeter" diyerek farklı taleplerle ortaya çıkmasına neden olmuştur. O dönemde çıkan gazete ve özellikle kadın dergilerinde kadınlar sorunlarını, beklentilerini yazmışlar, çözüm yolları üretmişlerdir. Toplumu, özellikle de kadınları bu alanda bilinçlendirmeye çalışmışlardır. Bu amaç doğrultusunda konferaslar düzenlemiş, dernekler kurmuşlardır. Kadınların mücadele ve eylemleri iki koldan ilerlemiştir. Kadın dergileri ve dernekler.

Kadın dergileri

Osmanlı Döneminde yayınlanan kırkın üzerinde kadın dergisi vardır. Kadınlar bu dergiler aracılığıyla diğer kadınlara ulaşmayı amaçlamışlardır. Hatta okuyucu mektupları sayesinde her kesimden kadına bu dergilerde seslerini duyurma olanağı vermişlerdir. 1868 yılında çıkan Terakki, 1869'da Terakki-i Muhadderat, 1875'de Vakit, 1880'de Aile, 1883'de İnsaniyet, yine aynı yıl çıkan Hanımlar dergileri ilk kadın dergilerindendir. Bu dergilerde, okuyucu mektuplarına büyük bir yer verilmiştir. Gelen mektuplarda, "ne erkekler kadınlara hizmetkâr, ne de kadınlar erkeklere cariye olmak için gelmiştir" denilerek var olan durum eleştirilmiştir. Avrupa'daki feminist hareket hakkında bilgi verildiği gibi, Osmanlı kadınının eğitiminin ne derece önemli olduğu yayınlanan makalelerde belirtilmiştir.

Sahibi kadın olan ve tüm yazı kadrosunun kadınlardan oluştuştuğu ilk dergi, 1886 yılında yayınlanan Şukufezar'dır. Derginin sahibi Arife Hanım ve diğer kadın yazarlar yazılarını sadece kendi isimlerini kullanarak imzalamışlardır. Derginin amacı kadınların varlığını kamuoyuna duyurmak olarak belirlenmiştir.

Mürüvvet, Parça Bohçası, Hanımlara Mahsus

1888'de Mürüvvet, 1889'da Parça Bohçası ve 1895'de Hanımlara Mahsus Gazete yayın hayatına girmiştir. Hanımlara Mahsus Gazete'nin kadrosunun tamamına yakını kadınlardan oluşmuştur. Bu gazetenin en önemli özelliği yayınlandığı tarihten itibaren kesintisiz olarak 13 yıl yayınlanmış olmasıdır. Derginin amacı nesil yetiştirici rolünden ötürü kadınları geliştirip yetiştirmektir. Ama gazetenin amacı sadece bununla sınırlı kalmamış, kadınlar yazdıkları yazılarla konumlarını da sorgulamışlardır. İlk kadın romancımız Fatma Aliye'ye göre "kadının gelişimine engel teşgil eden etkenlerden en önemlisi erkeklerdir. Erkekler özellikle kadınlara bilim ve sanat kapılarını kapatmıştır." Dergide okuyucu mektuplarına büyük bir yer verilmiştir. Yurt içi ve yurt dışından verilen örneklerle kadınların her işi yapabileceği inancı pekiştirilmeye çalışılmı ştır.

1908'de ilân edilen İkinci Meşrutiyetle birlikte kadın dergilerinin sayısında da büyük bir artış görülmüştür. İlk olarak Demet, arkasından Mehasin ve Kadın dergileri yayınlanmıştır. Kadın, Selanik'te çıkan ilk kadın dergisidir. Kadınlar siyasi konularla ilk kez Demet'te karşılaşmış, yayınlanan siyasetle ilgili makaleler kadınların ilgisini çekmiştir. Bu dergilerde ilk defa feminizm kavramı kullanılmış ve kadınların artık ikinci konumda kalmak istemedikleri vurgulanmıştır.

Eylül 1908 ve Kasın 1919 yılları arasında çıkan Mehasin ilk defa renkli ve resimli olarak yayınlanan kadın dergisidir. Dergide çeşitli ülkelerden kadınlar tanıtılmış, kadın konferanslarıyla ilgili metinler yayınlanmış, kadın derneklerindeki faaliyetler hakkında bilgi verilmiştir.

Bu dergilerin dışında, Meşrutiyet'ten Cumhuriyet'e kadar olan dönemde pek çok kadın dergisi yayınlanmıştır. Musavver Kadın, Kadınlar Dünyası, Erkekler Dünyası, Kadınlık, Siyanet, Kadınlık Hayatı, Türk Kadını ve Genç Kadın. Yayınlanan dergilerde kadınlık konusu, toplumsal yaşama katılım, kadınların uğradıkları haksızlıklar anlatılmış, batılı kadının mücadelesi ve kazanımları hakkında bilgi verilmiştir.

Kadınlar dünyası

Bu dergiler içinde Kadınlar Dünyası farklı bir konuma sahiptir. Dergi, Osmanlı kadınlarının hak mücadelesini üstlenen Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti'nin yayın organıdır. Ulviye Mevlan'ın çıkarttığı dergi, kadınlar için yeni bir dünya yaratma misyonu üstlenmiştir. Ulviye Mevlan'ın eşi Rıfat Mevlan'ın çıkarttığı Erkekler Dünyası'nın amacı ise erkekleri kadın hakları konusunda eğitmektir. Kadınlar Dünyası Dergisinin yazarlarının tümü kadındır ve dergi sadece kadınlara açıktır. Dergi'de dönemin entelektüel kadınlarının yanında toplumun her kesiminden kadınlar yazı yazmıştır. Kadınlar Dünyası kadın sorunlarını her yönüyle ele almaya ve çözüm bulmaya çalışmıştır.

Kadınların bunca yıldır cahil bırakıldığı, yüzde doksanının okuma yazma bilmediği, kadın okullarının azlığı, kadının bir işi olmadığı için poligamiye katlanmak zorunda bırakıldığı, boşanma hakkının sadece erkekte olmasının büyük bir haksızlık olduğu ifade edilerek görücü usulünün yanlışlıkları anlatılmıştır. Her evde kadınların hizmetçi olduğu belirtilmiş, "kadın siyah bir kefene sarılı olarak yaşamaktadır" denilmiştir. Anadolu'daki köylü kadının erkeğin işlerini de üstlendiği için şehirdeki kadından iki kat daha fazla ezildiği, köydeki kadının sarı öküz kadar kıymeti olmadığı dile getirilmiştir. Cariyelik sert bir şekilde eleştirilmiş, bunun insanlıkdışı olduğu vurgulanmıştır. Kadının özgürlüğünün olmamasına erkerklerin malı olarak görülmesine tepki gösterilmiştir. "Kadınla erkek arasında yetenek bakımından hiçbir fark yoktur, kadın sorunlarının temel nedeni kadının yaşam ve yetiştirilme koşullarında aranmalıdır" denilerek kadının geri kalmışlığının sebepleri açıklanmıştır.

Kadın inkılâbı için feminizm

Dergi, kadın inkılâbının tedricen yapılması gerektiğini savunmuştur. Kadın inkılâbının amacı kadın erkek eşitliğinin sağlandığı yeni ve insani bir dünya meydana getirmektir. Öncelikle cehâlet ortadan kaldırılmalı, kadınların eğitim sorunu çözülmeli sonra kadın kamusal alana karışmalı, meslek sahibi olmalıydı. Siyasi haklar için mücadele en sonunda verilecekti. Kadın kurtulmadan ülkenin kurtulması imkânsızdı. Kadın inkılâbı için izlenecek yol ise feminizmdi. Feminizmin aileyi yıkmak gibi bir niyeti olmadığı, bu hareketle hem ailenin hemde insanlığın mutluluğunun sağlanacağı yazılan makalelerle açıklanmıştı. Ezilen kesimlerin hareketi olması açısından feminizmle sosyalizm arasında bağlantı kurularak, feminizmin Osmanlı toprakları nda daha fazla taraftar bulduğu; insanlığı yükselten, onu sefil hayattan ve ızdıraptan kurtaran iki akımdan biri olduğ u belirtilmiştir.

Kadınlar Dünyası'nın yayınladığı yazılar ve oluşturduğu kamuoyu sonucunda, kadınlar için açılan okulların sayısında ve kadının iş yaşamına girişinde büyük bir artış olmuştu. İstanbul Telefon İdaresinin ilk defa yedi Türk kadınına memuriyet hakkı tanımak zorunda kalması derginin ilk başarısıydı. Yayınlanan yazılarda çalışmak isteyen, iş kurmak isteyen kadınlara yol gösterilmiştir. Kadınların yavaş yavaş iş yaşamına girmesiyle birlikte ortaya yeni bir sorun çıkmıştı. Erkekle aynı işi yapan kadın, kadın olmasından kaynaklı daha düşük ücret alıyordu. Dergide bu durum sert bir üslupla eleştirilmiş, bu durumla mücadele etmeleri için kadınlara yol gösterilerek, Avrupa'daki işçi kadın hareketlerinden örnekler verilmiştir. Siyasi haklar mücadelesiyse ancak 1921'de derginin amaçları arasına girmiştir.

Artık odunluklarınızdan vazgeçiniz

Kadın hareketi erkekler tarafından alaya alındığı gibi, dönemin bürokrat eşleri ve kızları da dergiyi radikal buldukları için eleştirmişlerdir. Kadınlar Dünyası'nın bu eleştirilere cevabı ise sert olmuştu. "kadınlık meselesi bir hak meselesi, hürriyet meselesidir. Kadın asırlardan beri yaşadığı esir hayattan bıkmıştır. Kadının kurtuluşu kendi eseri olacaktır. Kadınlar erkeklerin güzel sözlerine kanmayın, kurtuluş sizin ellerinizde." Erkeklere ise şöyle sesleniliyordu, "artık bütün odunluklarınızdan vazgeçiniz."

Osmanlı kadın hareketi batıdaki kadın hareketinden farklı şekillenmişti. Çünkü islâm toplumlarında kadının konumunun değişmesi çok daha zordu. Avrupalı hemcinsleri siyasal haklarını kazanmak mücadelesini verirken, Osmanlı kadınının mücadelesi ilk olarak sosyal yaşama katı lmak için olmuştur. Kadınlar mücadelelerinde İngiltere'deki Sufrajet'ler gibi şiddete başvurmayacaklarını, çünkü toplumsal yapının bunu kaldırmayacağını belirtmişlerdir.

Kadın tarihi unutturulan ve küçümsenen bir geçmişin tarihidir. Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte meydana gelen geçmişten kopma anlayışı, kadın mücadele tarihinin unutulmasında da etkili olmuştur. Ama sanıldığının aksine, bu gün elde ettiğimiz hakların arkasında kocaman bir kadın mücadele tarihi vardır.

Kaynakça;
Serpil Çakır, "Osmanlı Kadın Hareketi" Metis Yayınları, Eylül 1996
Prof. Dr. Ayşegül Berktay,"Kadınların İnsan Haklarının Gelişimi ve Türkiye" Sivil Toplum Ve Demokrasi Konferansı Yazıları, No.7, 2004
Serpil Çakır,"Osmanlı Kadın Dernekleri", Toplum ve Bilim Dergisi, sayı 53
Ali Budak, "Osmanlı Modernleşmesi Ve Kadın, Sivil Toplum Dergisi, Ekim - Aralık 2004
Fanni Davis, "Osmanlı Hanımı" Yapı Kredi Kültür Yayınları, Mart 2009

Alevilikle Sünniliği “görücü” usulüyle evlendirmek istiyorlar

Cem Vakfı Genel Başkanı İzzettin Doğan Fethullah Gülen'le el ele vermiş; Alevileri ve Sünnileri ortak bir projede buluşturuyor. Gülen'den “gelen” ve İzzettin Doğan tarafından kabul edilen proje kapsamında, camii, cemevi ve aşevi aynı mekânda yan yana bulunacak. Tüm giderlerinin Gülen Cemaati'nce karşılanacak olan projenin temeli 8 Eylül'de Ankara'da atılacak.

Bunun ne anlama geldiği açık: İzzettin Doğan ve Fethullah Gülen aracılığıyla Alevilikle Sünnilik “görücü” usulüyle evlendirilmeye çalışılıyor. Böylece Sünnilikle “akrabalık” kurulacak, başkaldırı kültürünün taşıyıcıları olarak Aleviler “terbiye” edilecek ve hem “Allah'ın-Peygamber'in” hem de “devletin” gelecek projelerinde “sorunsuz” kullanılacak: Devletsiz-Peygambersiz Alevilik, “devletli ve peygamberli” olacak.

Biz diyoruz ki bu “evlilikte bir tecavüz olayı” var. Aymazlığımızı sürdürürsek yakın gelecekte bu “tecavüz olayı”nın çocukları “Ben Aleviyim”, diye karşımıza çıkacak ve bizleri “mekânlarımızdan kovacak” ve Aleviliği “altın tepside” egemenlere sunacak.

O günler gelmeden Alevi burjuvazisinin temsilcisi İzzettin Doğan'a ve bağlılarına, örgüt “donuna dökülerek” davranışlarının “payını” verelim. Unutmayalım; Alevilik “bilme” kültürü değil, “değiştirme” kültürüdür: Aleviliği, devlete-Allah'a-Peygamber'e “pazarlamaya” çalışan kendi burjuvalarımıza davranışlarının karşılığını “davranış” olarak yaşama taşıyalım. Davranışlarının “payını” verirken bilme kültürünün araçları arasına giren “basın açıklaması vb.” ile yetinmeyelim, değiştirme kültürünün yol insanları olarak, “sınıf yoğun halk katının” özlemlerini içselleştirelim ve kendi burjuvalarımıza “karşı” eyleme geçelim. Alevilik “sınıfsal bir ihtiyaçtan” doğmuştur, bu ihtiyacı “kirletmeyelim.”

Camiyi Alevilerin kafasına sokmak

Aleviler, yaklaşık 300 yıllık bir süreç içinde, “Geriye Dönüş Tapımı”nın izinde, egemen sınıfın ilahi ideolojisi durumunda bulunan İslamiyeti, “tersine dönüşüme” uğratarak, yani metafizik tanrıyı, onun peygamberini, kitabını inkâr ederek insanı “Konuşan Tanrı”, peygamberini “mürşit” yaptılar. Varolma nedenleri olan “sınıfsal” gerçekliğin kendilerine yüklediği sorumluluğun gereği olarak tektanrıcı dini ve ilkelerini “iptal” edip inancı “neden” durumundan “sonuç” durumuna taşıdılar; vahdet-i mevcutçu anlayışla bilinci-inancı “bâtınî felsefe” olarak örgütlediler. Örgütledikleri felsefenin-inancın ibadeti “cem”, ibadet yeri de “cemevidir”. Cemevi sadece “kutsama” temelli ritüellerin yapıldığı bir yer değildir: Devletsiz bir kültür olduğu için Aleviler açısından “cemevi” aynı zamanda “yazısız ama yaptırımı olan yasaların üretildiği, bu yasalara uymayanların cezalandırıldığı”, bir mekân, kurumdur. Bu durum öylesine “içselleştirilmiştir” ki, kendini İslamın “özü” olarak gören Alevi de, kendisini İslamın dışında “bağımsız bir dinin” parçası olarak gören Alevi de, kendisini “Geriye Dönüşle” İslamiyeti tersine dönüşüme uğratan, burjuva aydınlanmasını “kırıp” toplumcu aydınlanmayla “buluşmaya” çalışan “bâtınî-heterodoksi” nitelikte bir toplumsal yapının parçası olarak gören Alevi de “camiye gitmez”; yani “camiye sokamazsınız Aleviyi”; onlar için ibadet “cem”, ibadet yeri de “cemevidir”. Sanki egemen sınıf-yargı, bunun farkına varmış gibi: “Madem ki Alevileri camilere sokamıyoruz; öyleyse camileri Alevilerin kafasına sokalım”, (1) anlayışını yaşama taşıdılar. İşte, “Devletin Alevisi” olmak isteyenler, “camiye gitmemekle birlikte kafalarına cami sokulan ya da aynı mekânda saf tutan Alevilerdir”.

Geçmişini yiyen bir Alevilik geleceğini boğar

Aleviler, dünün acılarına-anılarına ve kavgalarına bağlıdır; bunlardan sıyrılarak geleceğe bakmasını genellikle “beceremezler”; belirleyici, anımsatıcı ve akılcı bir sürüklemeyle hep düne, geçmişe “taşırlar” insanı. Ama biz biliyoruz ki geçmiş olayların tarihsel özelliği, ancak “geleceğe katkıları” ortaya çıktığında tam olarak anlaşılabilir. Bu toprağın en gerçekçi “politikası” olan Alevi tarihinin “gelecek zamanını” yaşıyoruz. Söyleyecek çok sözümüz olmalı. Geçmişimize “vurgunuz”; anlıyorum ama geleceğimize “vurgun” olmazsak, günümüzü “kurmakta” zorlanırız. Tarihimize ilgisizliğimiz “suçluluğa” dönüşmeden sıkıntılarımızı “lokma” yapıp, yani sıkıntılarımıza “çözüm yollarını üretip”, umutlarımızı “evrenselleştirmek” durumundayız.

“Terbiye olmak” isteyenlere sözümüz yok. Terbiye olmak istemeyenlere “anımsama” anlamında, Alevi “hesaplaşmasının” nerede-nasıl yapılacağını kısaca aktaralım istedik: Çünkü hangi “gerekçe”yle yapılırsa yapılsın “geçmişini yiyen bir Alevilik, geleceğini boğar”.

Aleviliği yaratan insanların Müslümanlıkla kitlesel düzeyde “tanıştıkları” dönemlerde Sünni Ortodoks ilkeler, toplumsal düzeyde “uygarlığı çelmelemeye” çalışan, aklın kılavuzluğunu hiçe sayan, düşünceyi ve bilimi “ters dönüşüm”le “dogmalar”ın hizmetine sokan, “halk çalışsın yönetenler yesin” düzeninin sürdürülmesinden yana olan bir “inanç ağırlığı”na, bir “resmi dinsel ideoloji”ye dönüşmüştü.

Alevilik, bu “inanç ağırlığı”, bu “resmi dinsel ideoloji” altında ezilen, horlanan, yabancılaşan Anadolu insanının özgürleşme; bağımsız düşünme, haksızlığa, sömürüye başkaldırma eylemleri “eşliği”nde geçmişten sızan ve geleceği aydınlatan bir “ışık” olarak belirdi. Tanrı'yı, insan aracılığıyla konuşan, söyleyen, davranan bir eylemin içine “soktu”; insanı, şeriat varlığından, bir “yorum”, bir “yetenek” varlığına yükseltti ve onu, yaşama, yaşamdan kaynağını alan bir geleneğe bağladı. Ama hiçbir zaman değişmezliğe tutsak etmedi; “doğru düşünme-doğru konuşma-doğru eylem” üçlemesinin yönlendiriciliğinde inandığı gibi davranmasını, düşündüğü gibi yaşamasını sağladı.

Aleviler, “kurtarıcı bâtıni bilinçle” donanmış “gönül erleri”nin kurmaylığında; bir yandan, “inanç susuzluğu”na ve özlemlerine yanıt verecek bir “sezgisel akıl dünyası” yaratarak şeriata tavır alırken, diğer yandan, doğanın ve toplumun gereklerine göre düzenlenecek bir yaşam, yaşama ortamı için egemene “isyan” ettiler.

Kıyıma uğramalarına karşın kan akıtmadan “gönül suyu” sunarak, Anadolu'yu içten ele geçirdiler; Anadolu insanıyla içli-dışlı, senli-benli oldular.

Anadolu insanı bu yolda özlemini, sevgisini “gönül erleri” biçiminde “kişileştirdi” ve onlara “olağanüstü”, “insanüstü” yetiler verdi. İnanç zenginliğini, insan sıcaklığını, eşitsizliğe, sömürüye ve baskıya duyarlılığı kucaklayan “kutsal” bir “kültür” yarattı. Bu yolla Aleviliği, insanı insan yapan “özgürlüğü”, toplumu toplum yapan “demokrasiyi” ve direnmeyi olanaklı kılan “dayanışmayı” üretmenin; bu dünya sorunlarını bu dünyada çözmenin, hesaplaşmayı “burada” yapmanı n; güzelliği, erdemi, mutluluğu, doğruluğu, saygıyı, sevgiyi, “düş ürünü” bir dünyada değil, “yaşanılan yerde” aramanın bir “aracı” durumuna getirdi.

Bu gelişme, toplumda ezilen, sömürülen katmanlar, sınıflar temelinde “çıkarları” ve “umutları” bir olan, aynı geleceğe koşan Alevi-Sünni tüm insanları kucaklayan; genelde “din kardeşliğini”, özelde “Alevi-Alevi/Sünni-Sünni kardeşliğini” yapaylaştıran; “özgür birey”in, “özgür yurttaş”ın öne çıktığı gerçek Alevi-Sünni kardeşliğinin maddi ve düşünsel temellerini de yarattı.

Anadolu Alevilerinin bu “anahtar konumu”; ekonomiyi ve politikayı güden egemen güçler için her zaman bir korku kaynağı oldu. Bu nedenle her Alevi bu konumunun bilincinde olmalı, sorumlu düşünmeli, sorumlu davranmalıdır.

Unutmayalım Aleviler, düşüncelerinden dolayı “dinsiz” olarak değil, toplum düzenini “maddeci bir yaşama anlayışı” üzerine oturtmak isteyen, inançlarını ise bu isteklerini tavıra, eyleme, davranışa dönüştüren bir “manevi güç” olarak gören “devrimciler, ilericiler, aydınlık insanlar” olarak algılanmak, şayet yargılanmak gerekiyorsa böyle yargılanmak istiyorlar.

(1) Bu saptama bildiğim kadarıyla ilk kez Emekçi tarafından yapılmıştı.

“Muhteşem Yalnızlık” / 2

Tayyip Erdoğan'ın 32 Başdanışmanından birisi Başbakanının ve onun rejiminin yalnızlaşmasını "Değerli Yalnızlık" diye övmüştü. Bu sözün aslı Sömürgeci Britanya İmparatorluğu'nun kendisini "Muhteşem Yalnızlık" (veya "Yalıtılmışlık") şeklinde değerlendirmesiydi.

Çok değil birkaç yıl öncesine kadar Tayyip Erdoğan "Ilımlı İslâm" diyen (ve "Şark için bu kadarı fazla bile" diye düşünen) Batı'da itibar sahibiydi. Özellikle "One Minute" atraksiyonundan sonra Arap ülkelerinde neredeyse kahraman ilân edilmişti. İçindeki insanların hayatlarını hiçe sayarak Mavi Marmara teşebbüsünü kasıtlı yapmış, İsrail'in saldırısından fayda ummuştu.

Ama hem Batı'yı, hem İslâm'ı, hem İsrail'i hem de Arap ülkelerini idare etmek akrobatlığı tabii ki uzun sürmeyecekti.

Şimdi ne Avrupa'ya gidebiliyor, ne Orta Doğu ülkelerine, ne de hatta BM Genel Kurulu'na.

Tayyip Erdoğan ikinci yenilgisini Suriye'de aldı. Esad rejiminin hemen yenileceğini sandı ve kardeşi Esad'ın düşmanı kesiliverdi, Esad'ı yedeğine almakla başlayacağını sandığı Yeni Osmanlılık macerası bu kez İslâmcı bir din devletiyle devam edecekti. Ama bu politikası batağa saplandı ve sakalı Cihatçılara kaptırdı. O kadarla da kalmadı ABD dâhil Batı'nın tepkisini üzerine çekti. Komşularla "sıfır sorun", kısa zamanda "sırf sorun"a dönüştü. İmam Hatip Mektebini ve Tahsili Yüksek Ticaret Akademisini geçmeyen, "referansım İslâmdır" diyen, bilgisi kıt, ufku dar, kendisi sığ bir politikacının, ziyadesiyle kifayetsiz muhteris bir politikacının kendisini bir "dünya lideri" sanması tabii ki iflas edecekti.

Bırakınız dünya lideri olmayı, birkaç Türki Cumhuriyetler dışında ziyaret edeceği ülke kalmadı.

Önümüzdeki süreçte yalıtılmışlığın pek çok örneğini göreceğiz.

G20 Zirvesi-St. Petersburg

Tayyip Erdoğan bunlardan ilkini St. Petersburg'da yapılan G-20 zirvesinde Barack Obama tarafından istiskâle uğramasıyla yaşadı. Onun medyası toplantı öncesinde Başbakanlarının Obama ile de görüşme yapacağını yazdılarsa da, Ahmet Davutoğlu ve maiyetinin tüm diplomatik gayretlerine rağmen Obama Tayyip Erdoğan'a kısa bir görüşme randevusu bile vermedi.

Buna rağmen bir kısım medya başbakanlarının Barack Obama ile görüştüğü dezenformasyonunu yarım ağızla tekerledi.

Örneğin Milliyet, "Akşam yemeğinden sonra düzenlenen kültürel etkinlikte bir araya gelen Erdoğan ve Obama'nın, Suriye'deki gelişmeleri ve olası askeri operasyonu ele aldığı öğrenildi. [Oysa bu haber de doğru değildi. Bir araya gelen filan olmadığı gibi, Suriye konusunun da ele alındığı bir uydurmaydı.]

“Konuyla ilgili daha detaylı görüşme yapma kararı alan iki lider bugün bir görüşme daha gerçekleştirecek. Görüşmenin saati ile ilgili herhangi bir açıklama ise yapılmadı". Yapılacak denilen görüşme gerçekleşmediği gibi, yapıldı denilen görüşme de "bir kültürel etkinlik" esnasında ayak üstü edilmiş üç beş nezaket cümlesi olmalıydı.

Buna rağmen Obama ile görüşmüş olmayı kendisi için propaganda sayan Tayyip Erdoğan bile dezenformasyona katıldı. İddia edilen olay çalışma yemeği bitiminde Obama ile Tayyip Erdoğan'ın karşılaştıkları ve ayakta konuştuklarıydı. Bunu Tayyip Erdoğan oteline döndüğünde "Evet görüştük, yarın tekrar görüşeceğiz" diye açıkladı. Ertesi gün tabii ki tekrar görüşmediler. Çünkü Tayyip Erdoğan doğru konuşmamıştı.

Nitekim Cumhuriyet ve Aydınlık gazeteleri doğruyu yazdılar, Barack Obama'nın Tayyip Erdoğan'a randevu vermediğini belirttiler.

Dahası da Ankara basın kulislerinde iddia edildiğine göre Barack Obama yakın çevresine Tayyip Erdoğan için "yüzünü görmek istemiyorum" dermiş.

Tayyip Erdoğan'a Rusya Devlet Başkanı Putin de randevu vermedi.Türk başbakanının görüştüğü iki siyasi lider François Hollande ile Etiyopya Başbakanı Haile Mariam Desalegne oldu.

Daha da önemlisi ABD'nin Suriye'ye füze saldırısıyla müdahale etmesine "Yetmez ama Evet" demiş olan Tayyip Erdoğan'ın Zirveyi müdahale ve daha fazlası için bir kulis alanı gibi kullanma gayretiydi. Erdoğan-Davutoğlu diplomasisi hüsrana uğradı.

Tayyip Erdoğan niçin St. Petersburg'da bulunduğunu unuttu, oradan ODTÜ çevre direnişi için dehşetli demeçlerinden birisini patlattı ve "O yol yapılacak" dedi.

Türkiye'nin başında öyle bir politikacı var ki, Kars'daki heykeli yıktırıyor, Taksim Parkı'na kışla yapmaya kalkışıyor (ama cevabını alıyor), ODTÜ arazisinden yol geçecek diye haykırıyor, Futbol Milli Takımına antrenör tayin ediyor. Daha kim bilir, üstüne vazife olmayan nelere karışıyor.

ABD-Rusya-Suriye görüşmesi–Paris

ABD bazı müttefikleriyle Suriye'ye füzeli müdahale niyetlerini açıkladığında Tayyip Erdoğan rejimi bunun çözüm olmayacağını, kara müdahalesi de gerektiğini de ısrarla söyleyip durdu. Hatta Suriye'nin kuzey sınırına yığınak bile yaptı. Ola ki, bir savaş kargaşasında ben de Batı Kürdistan'a (Rojava'ya) girerim, 30 km. derinliğinde bir şerit yaratırım diye hevesleniyordu.

İstediği savaş çıkmadığı gibi, hiç yoktan içeride bir politik zafer diye tanıtacağı hava müdahalesi de gerçekleşmedi. Rusya araya girerek kimyasal silahlar konusuna bir çözüm getirdi.

ABD, Rusya ve Suriye Dışişleri Bakanları çözüm için Paris'te toplandılar. Fransa Türk Dışişleri Bakanı'nı da Paris'e çağırdı, Davutoğlu toplantıya katılacağını sanarak şerefyab oldu ve Paris'e koştuysa da toplantıya alınmadı sadece yemekte kendisine bilgi verildi.

Ankara'ya yapılan bu muamelenin adına eski dilde "istiskâl etmek" denilirdi. Bugünkü halk dilinde ise gençler "ker muamelesi çekmek" diyorlar.

BM Genel Kurulu-New York

Tayyip Erdoğan her sene Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun açılış oturumlarına gider ve nutkunu çekerdi. Bu yıl da gideceği açıklandı, ama son anda vazgeçti. Onun yerine C. Başkanı Abdullah Gül katıldı.

Fakat Gül de Tayyip Erdoğan rejiminin bir parçası olarak kabul edildi.

Gül'ün Obama ile görüşmemesi olasılığına karşı Abdullah Gül peşin peşin gardını aldı ve şöyle dedi:

"İran, Fransa başta olmak üzere bazı cumhurbaşkanlarıyla görüşeceğiz. ABD başkanları, BM Genel Kurullarında prensip olarak ikili görüşme yapmazlar. Biriyle yaparsa öbürüyle de yapma ihtiyacı söz konusu olur. Bu bir gelenektir. Onun için bizim herhangi bir talebimiz de yoktur ama başka ülkelerden bazılarından biz talep ederiz, onlar bizden talep ederler. Bu bilinen bir gelenektir."

Obama: "Cihatçıları destekliyorsunuz!"

10 Ekim 2013 tarihli Wall Street Journal çift imzalı bir haber yayınladı. Haberde Tayyip Erdoğan, Hakan Fidan ve Ahmet Davutoğlu'nun bu yıl Mayıs ayında Barack Obama ve John Kerry ile görüşmesi anlatılıyordu. Haber-yazı-yorum daha çok Ankara'nın İslâmcılarla işbirliği yapmasından rahatsız olduğu ve Hakan Fidan'ın bölgedeki faaliyeti üzerinde duruyordu. İşte Wall Street Journal'in saptamalarından bazıları:

"ABD'li yetkililere göre, Obama, Erdoğan'a normalde kullandığından çok daha sert bir üslupla mesajını iletti: ABD'ye göre, Türkiye silahların ve gerillaların hiç bir ayrım göstermeden Suriye'ye geçmesine izin veriyordu ve bunların arasında Batı karşıtı cihat yanlıları da vardı.

Erdoğan'ın yanı başında, Türkiye'nin, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad'ı devirmek için gösterdiği gayretlerin ve muhaliflere tedarik sağlamasının itici gücü olan Hakan Fidan oturuyordu. Geniş yetkileri olan istihbarat şefi, ABD'nin duyduğu rahatsızlığın da merkezinde yer almaktaydı."

"Fidan ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu –ABD'li yetkililere göre– Arap Baharı'nı Türkiye'nin bölgedeki nüfuz alanını genişletmek amacıyla kullanıyorlar. Fidan, başbakanın bir numaralı iş bitiricisi. Fidan, Milli İstihbarat Teşkilatı'nın başına geldiği 2010 yılından bu yana teşkilatın çıkarları ile Erdoğan'ın çıkarlarını örtüşür hâle getirdi."

"Türkiye'nin son yıllarda Hakan Fidan tarafından uygulanan Suriye politikası ABD ile aralarının açılmasına neden oldu. Her iki ülke de Esad'ın gitmesini istiyor. Ancak Türk yetkililer ABD'ye bunun için en iyi yolun uluslararası toplumun agresif bir şekilde muhalifleri silahlandı rması olarak gördüklerini söyledi. ABD'nin benimsediği temkinli tutum ise Washington'ın silahların cihat yanlısı gruplara gitmemesine öncelik verdiğini gösteriyor. Birçok ABD'li yetkiliye göre cihat yanlısı gruplar ABD için Esad'ın oluşturduğundan çok daha büyük bir tehdit.

ABD istihbarat kurumları, Fidan'ın amacının ABD'nin altını oymak değil Erdoğan'ın çıkarlarını sağlamak olduğuna inanıyor. Son aylarda radikal İslâmcıların Türkiye sınırından kuzey Suriye'ye geçmesi ile Ankara kendi politikasını gözden geçirmeye başladı. ABD'li ve Türk yetkililere göre Türkiye'nin bunu yapmasının nedeni ABD'nin şikâyetlerinin endişe yaratması değil, fakat durumun Türkiye'nin güvenliğini tehdit etmesi.

Hakan Fidan'ın Türkiye'de nasıl değerlendirildiğine şüphe yok. Fidan'ın Türkiye'nin iki numaralı adamı olduğunu söyleyen Taraf yazarı Emre Uslu, Fidan hakkında, "Tüm bakanlardan ve hatta Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'den bile güçlü," diye konuştu."

"Fidan'ın Esad'a karşı yürüttüğü kampanya Ağustos 2011'e dayanıyor. Söz konusu tarihte Tayyip Erdoğan Esad'a yönetimi bırakması çağrısında bulunmuştu. ABD'li yetkililerin verdiği bilgilere göre Fidan bunun sonrasında muhalifleri silah, para ve lojistik destek ile güçlendirmek için sürdürülen gizli çabaları da yürüttü.

Siyasi analistler Erdoğan'ın amacının yalnızca Türkiye'nin sınırında düşman bir rejimi yerinden etmek olmadığını söylüyor. Uzmanlara göre bir diğer nedenin de Suriye'nin petrol zengini kuzey doğu bölümünde bir Kürt devleti oluşabileceği beklentilerini de sona erdirmek istemesi.

Hakan Fidan ile birlikte çalışan Suriye muhalefet liderleri, ABD'li yetkililer ve Orta Doğulu diplomatlar, Türkiye'nin 910 kilometrelik Suriye sınırı boyunca kontrol noktaları oluşturan ve silah geçişlerini düzenleyen MİT'in 'trafik polisi' gibi davrandığını belirtti.

Batı'ya yakın kimi Suriyeli muhalefet liderleri, silah sevkiyatlarının zaman zaman kendilerini pas geçtiğini ve doğrudan Müslüman Kardeşler'e bağlı gruplara gittiğini gördüklerini söyledi. AKP bölge genelinde Müslüman Kardeşler'in politikalarını destekliyor.

Suriyeli Kürt liderler ise Ankara'nın PKK'nın artan gücünü kontrol edebilecek olan radikal gruplara silah ve destek verilmesine imkân tanıdığını iddia etti.

Suriye Kürtleri'nin en güçlü partisi, Demokratik Birlik Partisi Eş-Başkanı Salih Müslim, Türkiye'deki sınır güvenliğinin, radikal savaşçıların Kürt birlikleriyle çatışması için Suriye'ye geçmelerine izin verdiğini söyledi. Sınır yakınındaki ambulansların ise El Nusra'nın yaralı savaşçılarını aldığı da verilen bilgiler arasında. Türk yetkililer ise bu suçlamaları reddetti.

Hatay'ı temsil eden muhalefet milletvekilleri de Türk otoritelerinin İslâmcı savaşçıları sınır köylerine transfer ettiklerini ve savaşçılarla dolu uçakların Hatay havaalanına indirildiğini söyledi. Türk yetkililer, bu suçlamaları da reddettiler."

"Türk yetkiler son aylarda ABD'ye, Washington'ın muhalefete yeterince destek vermemesinin aşırılıkları tetiklemiş olabileceğini söylediler. Yine yetkililere göre ön saflardaki birlikler ABD'nin kendilerini yarı yolda bıraktığına inanıyor.

ABD ve Türk yetkililere göre, Eylül ayında ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ile bir araya gelen Ahmet Davutoğlu, Türkiye'nin Suriye sınırındaki radikaller nedeniyle endişeli olduğunu söyledi. ABD'li yetkililere göre Türkler, ABD'nin muhalifleri halen desteklediğinin Kerry tarafından yinelenmesini istiyor.

Üst düzey bir yönetim yetkilisi, Kerry'nin hâlen muhaliflerin yanında olduğunu açıkça telaffuz ettiğini, fakat "doğru kişilerin desteklenmesi gerektiğini" söylediğini belirtti.

Türk ve ABD'li yetkililer Hakan Fidan'ın Eylül ayında CIA Direktörü John Brennan ile Ulusal İstihbarat Direktörü James Clapper ile de bir araya geldiğini söyledi ancak görüşme detayları hakkında bilgi vermedi.

Üst düzey bir ABD'li yetkili, Fidan'ın birçok uluslararası mevkidaşı ile güçlü ilişkiler kurduğunu belirtti. Öte yandan ABD istihbarat yetkililerinden biri ise "dünyaya farklı gözlüklerden baktıklarının" çok açık olduğunu söyledi.

Öte yandan Reuters Haber ajansı, Türkiye'nin dış politikası nda son dönemde gündemde olan "değerli yalnızlık"ı değerlendirdi. Ajansın 19 Eylül 2013 tarihli değerlendirmesinde Ankara'da Suriye'nin askeri eylem çağrılarına takılması, Mısır'da da devrik Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi'ye çok fazla bel bağlaması nedeniyle, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Ortadoğu'da devre dışı kaldığı öne sürüldü.

Nick Tattersall imzalı haber analizde, "değerli yalnızlık" terimini Dış Politika Danışmanı İbrahim Kalın'ın bir tweet'le ortaya attığı hatırlatılarak, "Kendisini 'değerli yalnızlık' içinde bulan Erdoğan, bir yandan Türkiye'deki bazı önemli Körfez yatırımcılarını yabancılaştırma bir yandan da uluslararası güçler ve Mısır'ın ordu destekli hükümeti nezdindeki nüfuzunu kaybetme riskini alıyor" denildi.

Tattersall, Türkiye'nin uzun bir süredir Batı'da demokrasi modeli olarak övüldüğünü ve Arap Baharı'nın demokrasi yanlısı protestoları sırasında önemli bir konuma geldiğini, ancak Erdoğan'ın Suriye'ye müdahale konusundaki ısrarlı çağrıları nedeniyle bu hafta Washington'la Moskova diplomatik seçenek üzerinde anlaşınca Türkiye'nin devre dışı kaldığını yazdı.

Haberde, Washington Yakın Doğu Enstitüsü'nden Soner Çağatay ve İstanbul Ekonomi ve Dış Politika Araştırmalar Merkezi'nden Sinan Ülgen'in görüşlerine de yer verildi.

Analistlerin ortak kanısı şu: Türkiye tüm parasını aynı oyuncuya yatırdı. Libya'da da Mısır'da da Suriye'de de Müslüman Kardeşler ya da onlarla bağlantılı gruplara destek verdi. Müslüman Kardeşler'in başarısızlığı Türkiye'ye de zarar verdi. Suriye'de muhalifleri destekleyen Türkiye Körfez'deki Sünni ülkelerin desteğini alabilirdi. Ama Mısır'da askeri yönetimi İran karşısında bir müttefik olarak gören Körfez ülkeleri Türkiye'nin sert tavrından rahatsız oldu.

Türkiye'de önümüzdeki iki yılda yapılacak seçimlerde dış politikanın seçmenlerin kararında önemli yol oynamayacağı ancak kamuoyunda özellikle Suriye krizi sonucu bir şüphe oluştuğu da ifade edilen yazıda son olarak ABD ve Rusya'nın uzlaşması sonucu Türkiye'nin "figüran" konumuna düştüğü ifade edildi.

Hakiki haber kaynağımız dış basın oldu

Kapalı rejimlerde iç haber kaynaklarına asla güvenilmez, bu nedenle ülke hakkındaki pek çok gerçeği dış basından öğrenirsiniz.

Türkiye'de eski dönemleri bir yana bırakalım: 12 Mart ve 12 Eylül askeri rejimlerinde muhalif yurttaşların doğru haber kaynakları dış basındı. Görsel olanaklar bugünkü düzeyde olmadığından, ülke siyaseti konusundaki gerçekleri dış radyo ve gazetelerden alırdık. Çoğu kısa dalgadan yayın yapan radyoları nasıl ilgiyle ve zorlukla dinlediğimizi hatırlayanımız çoktur, Türkçeye çevrilip yerli basında yer almayan yabancı gazete ve dergileri yabancı dil bilenlerimiz izlerlerdi. Hatta o dönemlerin faşist rejimleri Türkiye hakkında hoşlanmadık haber ve yorumlar yayınlayan gazete ve dergilere yasak koyarlardı. Bizler de rejimin bu aptalca duyurmalarından yararlanıp o yayının o tarihli sayısını arayıp Türkiye'de el altından bulurduk veya yurt dışındaki tanıdıklarımızdan, hatta o derginin, gazetenin bizzat idarehanesinden temin ederdik.

Bugün Tayyip Erdoğan rejimi o yasakları koyamıyor, zira Internet sayesinde dış basını, hatta dış görsel medyayı izleyebiliyoruz. Onlar da Gezi Direnişinde sık sık gördüğümüz gibi o haber kaynaklarına küfredip duruyorlar. Uluslararası medyanın yanında küfürden nasibini almayan ne faiz lobisi kalıyor, ne de Türkiye'nin güçlenmesini hazmedemeyen Batılı devletler.

Oysa kendileri o devletlerin, o finans şirketlerin Türkiye'deki uzantılarıdırlar. Beyaz Saray'ın, ABD Merkez Bankası FED (Federal Reserve Bank) Başkanının ağzının içine bakarlar. Daha hükümet olmadan 2002 Ocak'ında Washington'a gidip George Walker Bush'a ubudiyet güvencesi vermişlerdir. [Ubudiyet kelimesi= Arapça'da "köle" anlamına gelir, din dilinde ise "kul" demektir.] Aynı yıl Kasım ayında seçimleri kazanınca fırdolayı Avrupa'yı dolaşıp icâzet almışlardır.

Tayyip Erdoğan rejiminin Batı medyasına düşmanlığı Gezi Olaylarıyla sınırlı kalmadı. Suriye konusundaki tutumundaki haber ve yorumlar da rejimin hiç hoşuna gitmedi. Örneğin Wall Street Journal'ın yukarıda özetlediğimiz haber yorumuna da tepki gösterdi. Ahmet Davutoğlu "başbakanımızı, MİT Müsteşarımızı hedef alanlar zalimlerin yanındadırlar" dedi. ABD'nin politikalarıyla Suriye'de muhalifleri destekleyenler, ABD tutum değiştirince ortada kalıverdiler ve bu durumu izâh eden gazetecilere sövmeye başladılar.

Besbelli ki, bundan sonra Tayyip Erdoğan'ın uluslararası yalnızlığına ve çıkmazına ilişkin haberleri dış basından öğrenmeye devam edeceğiz ve her defasında Tayyip Erdoğan'ın bakanları, gazetecileri o kaynaklara veryansın edecekler.

Kenan Evren rejiminde de öyle olmuştu.

Suriye’de iç savaş

İç savaş ilk kez Suriye'de yaşanmıyor. Ülke dışındaki güçlerin de değişik yollardan karıştıkları ilk iç savaş olması da söz konusu değildir. Yine de bu savaşın özgün bazı özellikleri bulunmaktadır. Bu özellikler "yeni savaş" adıyla ilk kez Yugoslavya'daki iç savaşta görüldü, ardından da değişik ülkelerin özgün özellikleriyle bezenerek sürdü.

İlk olarak Suriye'de farklı bir örneği görülen "temsilciler savaşı" üzerinde durayım.

Bu savaşın geçtiğimiz yüzyıldaki bilinen örneklerinin başında 1970 ve 1980'li yıllardaki Angola'daki iç savaş gelir.

Angola'nın bağımsızlığını kazanmasının ardından ülkede iç savaş başladı. Bir tarafta ABD'nin desteklediği UNITA, diğer tarafta ise ülkenin en büyük gücü olan ve kendisini marksist olarak tanımlayan MPLA vardı. Angola'daki savaş gerçekte ABD ile SSCB arasındaki bir savaştı ama iki taraf da doğrudan değil de temsilcileri aracılığıyla bu savaşta yer aldılar.

O yıllarda ırkçı bir rejime sahip olan Güney Afrika ülkeye asker göndererek savaşa UNITA yanında katılırken, Küba da Angola'ya gönderdiği asker ve askeri danışmanlarla MPLA yanında savaşa katıldı.

Sonuçta savaşı kazanan MPLA oldu.

Suriye'de farklı özellikleri bulunmakla birlikte temsilciler savaşına benzeyen bir savaşı görüyoruz. ABD-Fransa ve İngiltere, Esad'a karşı taraftalar ama savaşa doğrudan girmiyorlar. Suudi Arabistan para desteği sağlayarak, Türkiye ise Esad karşıtı güçleri doğrudan destekleyerek bu savaşta yerlerini alıyorlar.

Esad'ın yanında ise öncelikle Rusya Federasyonu ve İran yer alıyor. Bunlara Çin Halk Cumhuriyeti de eklenmelidir.

Rusya Federasyonu Esad'a silah desteği sağlıyor ve ek olarak da Tartus'taki deniz üssü aracılığıyla kıyıdan çıkarma yapılmasına karşı koruma sağlıyor.

Önceden beri Suriye'nin müttefiki olan İran ise gerek askeri danışmanlar ve gerekse de sayısı bilinmeyen Pastar'ı bu ülkeye göndererek savaşta Esad'a destek sağlıyor. Irak'taki Şiilerin bir bölümü de Esad'ın yanında savaşıyor.

Lübnan'daki Hizbullah da keza Suriye'ye asker göndererek Esad'ın yanında savaşa girdi.

Daha geri plandaki güçleri de sayarsak Suriye'deki savaşın 21. yüzyılın ilk dünya savaşı olduğunu söyleyebiliriz. Dünyanın başlıca bütün güçleri dolaylı biçimde de olsa bu savaşta yer alıyorlar. Onlar doğrudan savaşa girmiyorlar ama temsilcilerine de her türlü desteği sağlıyorlar.

Bölgede İsrail bu savaşta açık olarak Esad'ın karşısında yer almıyor. Bunun başta gelen nedeni, Esad'ın alternatifi olan Müslüman Kardeşler iktidarını kesinlikle istememesi ve Esad'ı kötünün iyisi olarak görmesindendir. Ek olarak, Lübnan Hizbullah'ının bu savaşa girmesinden ve kayıp vererek zayıflamasından da memnun olduğu söylenebilir. Bu nedenle İsrail bu savaşın kimsenin galip gelmeyeceği şekilde sürmesinden yanadır.

Savaş ve parçalanan devlet

Yeni iç savaşların önemli bir özelliği ya devletin parçalanması sonucu ortaya çıkmaları ya da kendi gelişimleri sonucunda devletin parçalanmasıdır.

Afrika ülkelerinde küçük bir bölümü basına yansıyan savaşlar sürüyor. Bu savaşların ortak özelliği, birbiriyle çatışan grupların bulunduğu alanda devletin bulunmaması, parçalanmış olması ya da sadece görünürde varlığını sürdürüyor olmasıdır.

Yugoslavya'daki iç savaş, parçalanan bir devletin ardından ortaya çıktı. Rusya Federasyonu o dönem zayıf olduğu için bu savaşta taraf olamadı, ama ABD ve Almanya iç savaşın gelişmesinde kendi açılarından önemli rol oynadılar.

Burada önemle dikkat edilmesi gereken nokta şudur: bu tür savaşlar esas olarak emperyalist müdahale ile açıklanamaz. Önceki devletin içinde yaşayan halklar arasında önemli sorunlar vardır ya da ülkedeki rejime karşı önemli bir muhalefet vardır. Çatışma bu temel üzerinde gelişir ve "dış güçler" de hemen çıkarlarına uygun yönde müdahale ederler.

Yugoslavya'nın tarihiyle ilgili son yıllarda özellikle Almanca olarak çok sayıda kitap yayımlanıyor. Özellikle Sırplar ile ülkenin diğer halkları arasındaki çelişkiler ve bunların nasıl keskinleştiği uzun olarak anlatılıyor. Halkların dış müdahale sonucu birbirine düşürülmesi gibi bir durum söz konusu değil, ama varolan çelişkinin iyice keskinleşmesinde dış desteklerin de rolü bulunuyor.

Benzeri bir durum Suriye için söz konusudur.

Suriye'de iç savaş birdenbire başlamadı. Devlete karşı savaşa yönelen insanların muhalefeti önce barışçı biçimlerde gerçekleşir. On yıl öncesinden başlayarak Suriye'de Esad'a karşı açık bir muhalefet vardı. Aydınlar imza topladılar, tutuklandılar; halkın talepleri konusunda değişik aydınlar deklarasyon yayımladılar, baskı gördüler. Son olarak da göstericilerin üzerine ateş açılınca olaylar büyüdü.

Bu ülkede Müslüman Kardeşler'in yıllardan beri önemli bir muhalefeti bulunuyor. 1981 yılında bu örgütün kalesi olan Hama kenti zamanın Genelkurmay Başkanı olan Rıfat Esad tarafından yerle bir edildi ve tahminlere göre 40 bin kişi öldü. Bu örgüt muhalif bir güç olarak bu ülkede her zaman var oldu.

Beşar Esad'a karşı son dönemde Müslüman Kardeşler'in dışına çıkan muhalefetin nedeni neydi?

Önde gelen neden, ülkede liberal reformların yapılmasıdır. Bu reformlarla Baasçıların eskiden beri uyguladıkları sübvansiyon destekli ekonomiyle halkın taleplerinin belirli oranda göz önünde tutulması politikasından uzaklaşıldı. Kiralar serbest bırakıldı, yiyecek fiyatları arttı, değişik alanlardaki sübvansiyonlar iyice azaltıldı ya da kaldırıldı.

İktidarda olan yine Baas Partisi idi. Gerçekte ülkenin tek partisiydi, muhalefet yoktu ya da bu partiler Mustafa Kemal'in komünist partisi gibiydiler.

Politik yapı aynı kalmakla birlikte ekonomide önemli değişiklikler oldu. Devlet kapitalizminden özelleştirmeler yoluyla ekonomi hem yabancı sermayeye hem de özel yatı rımcılara açıldı. Sonuç artan oranda yoksullaşma ve işsizlik oldu. Buna artan yolsuzlukları da eklemek gerekir.

Suriye yıllardan beri Kürtler için bir hapishane durumundaydı. Kürt nüfusunun yaklaşık yüzde 40'ı vatandaş olarak kaydedilmiyor ve bu nedenle de değişik haklardan yararlanamıyordu.

Suriye, Türkiye aracılığıyla Batı Avrupa'ya açılmak istiyordu ve iç savaşın başlamasından kısa süre öncesine kadar iki ülkenin arasının gayet iyi olduğu ve hatta iki ülkenin bakanlar kurullarının ortak toplantı yaptıkları hatırlanacaktır.

Böyle bir rejimin "anti emperyalist" olarak tanımlanması mümkün değildir.

1991'deki Birinci Körfez Savaşı sırasında Hafız Esad yönetimi ABD'nin Irak'a yönelik saldırısını desteklemişti.

11 Eylül 2001'den sonra ise ABD'nin El Kaide'ye karşı açtığı savaşta Suriye rejimi ABD'nin yanında yer aldı. ABD'nin işkence uçaklarının Amman ve fiam'a indikleri, Esad yönetimlerinin Müslüman Kardeşler'in yöneticilerinin adlarını ABD'ye terörist olarak bildirdikleri dış basında defalarca yer aldı.

Ayaklanmayla birlikte Esad'ın ülke içindeki desteğinin sanıldığı kadar olmadığı ortaya çıktı. İran'a yönelik müdahale için onun eskiden beri müttefiki olan Suriye'nin devre dışı bırakılması şarttı. İran gibi Ortadoğu'daki en önemli rakibini en azından zayıflatmak Türkiye için de hiç ters değildi.

İç savaş iki buçuk yıldır boyutlanarak sürüyor ve bitmesi de ufukta görünmüyor.

Esad devrilmedi ama karşısındaki güçleri de bastıramadı. Savaşta pat durumu bir o yana bir bu yana bozularak sürüyor.

Esad kazansa bile yönetici yerinde kalmış ama yönetilecek ülke kalmamış olacak.

Bu tür iç savaşlarda görülen gelişme Suriye'de de ortaya çıktı: Suriye artık sadece haritada bütünsel bir devlet olarak görünüyor, gerçekte ise birkaç Suriye bulunuyor. Ülkenin bir bölümü El Nusra'nın, bir bölümü Özgür Suriye Ordusu'nun, bir bölümü Kürtlerin, kalanı da Esad'ın yönetiminde bulunuyor. ÖSO ve Esad'ın bölgeleri de kendi içinde parçalara ayrılıyor. Savaş ağaları denilebilecek gruplar ortaya çıkmış durumda ve her biri kendi alanında silahlı gücüne dayanarak hükümranlığını sürdürüyor.

Geçim aracı olarak savaş

Savaşa katılanların artan orandaki bölümü belirli bir amaç için değil, para kazanmak için savaşıyorlar. Bunun başlangıcı profesyonel ordudur, ama burada yine de devlete bağlı bir hiyerarşi vardır.

Son yirmi yılda savaşın belirli oranda özelleşmesi de gerçekleşti. ABD'de başlayan bu süreç önce yan hizmet alanlarında hayata geçti. Ardından özel savaş şirketleri kurulmaya başlandı ve bunlar Irak savaşında yerlerini aldılar. En tanınmışları Blackwater olan bu özel savaş şirketlerinin başka hangi savaşlara katıldıklarını bilmiyoruz. Emekli subaylar tarafından kurulan özel savaş şirketlerinin faaliyet alanı ve burada nasıl denetlendikleri bilinmiyor.

Türk ordusunda da emekli subayların başka ülkelerin ordularına askeri eğitim verdikleri duyuldu ancak bunun kapsamı bilinmiyor.

Savaşın özelleşmesinin bir başka boyutu savaş ağalarıdır. Çin'deki iç savaş sırasında Mao tarafından ortaya atılan bu deyim sonraki yıllarda modernleşmiş örneklerle sürdü. Devlete bağlı olmayan, gücünü kendi ordusundan alan ve hakimiyeti altındaki alanda her çeşit faaliyeti yürüten savaş ağaları.

Bunlar için savaş her şeyden önce önemli bir geçim tarzıdır. Bu konuda, Yugoslavya iç savaşında görüldüğü gibi, gerektiğinde rakip savaş ağalarıyla işbirliği de yaparlar. Başka bir deyişle kimse kimsenin ekmeğiyle oynamaz!

Soygun, uyuşturucu ticareti, fidye amacıyla insan kaçırılması bu savaş ağalarının tipik faaliyetleri arasındadır. Bunun için rakiplerle işbirliği de yapılabilir.

Suriye'nin geleceği

Suriye'de ateşkes olmayacak. Savaş, Irak'taki gibi resmen bitse bile ülkenin her yanında sürekli bombalar patlayacak, insanlar öldürülecek. Suriye için –büyük oranda tahrip olmuş bir ülkeyle olsa bile– savaş öncesine dönüş artık mümkün değildir. Sünnilerin Nusayrileri, Nusayrilerin Sünnileri hedef gözetmeden katlettiği; komşuların birbirini öldürdüğü bir ülkede ateşkes mümkün değildir.

Benzeri bir durum parçalanma öncesi Yugoslavya'da yaşanmış ve yıllardan beri birlikte yaşayan ama artık bunu sürdürmek istemeyen topluluklar birbirlerine karşı şiddetin ötesinde vahşet uygulamışlardı. Bunun ardından artık birlikte yaşamak mümkün değildir.

Suriye'de ölü sayısı 120 bin kişiyi, ülke dışına kaçanların sayısı ise iki milyonu geçti. Suriye'nin nüfusu savaş öncesinde 22 milyondu. Bu rakamları Türkiye ölçeğine çevirmek isterseniz üçle çarpmanız gerekir. Zorunlu iç göç nedeniyle ise nüfusun yarıdan fazlası yerini değiştirmiş durumdadır.

Türkiye'ye gelen ve resmi rakamlara göre 500 bin gerçekte ise bir milyon kişi olarak tahmin edilen göçmenlerin önemli bölümünün geri dönmeyeceği söylenebilir. Servetlerini de birlikte getirenlerin ülkeden gayrı menkûl aldıkları, Türklerle birlikte ortak yatırımlara girdikleri belirtiliyor. Bunlar yerleşme belirtileridir. Varlık durumu az çok iyi olanlar için Suriye artık dönülecek bir ülke değildir.

AKP'nin bunlara kolay vatandaşlık verdiği basında çıkan haberler arasındadır.

Stratejik konumda bir ülkede önemli değişikliklere yönelirken çok dikkatli olmak gerekir. Suriye'de eskiden beri Müslüman Kardeşler muhalefeti zaten vardı. Bunun üzerine Baas rejiminin liberalleşmesi sonucu ortaya çıkan muhalefet de eklendi. Bu durumda muhalefeti baskıyla sindiremezsiniz, tersine onu belirli oranda değişimin içine katabilmek gerekir. Aksi durumda ister İran ile desteğine güvenin ve isterseniz de Türkiye ile ilişkileri iyi tutmaya çalışın; muhalefet aradığı desteği bulacaktır.

Baas rejimleri ömrünü çoktan doldurmuş, çürümüş rejimlerdir. Benzeri bir durum Irak'ta da vardı. Tek parti-tek kişi saltanatı, ülke içinde hangi ittifaklar kurulmuş olursa olsun ancak önemli bir baskıyla ayakta kalabilir. Yiyecek fiyatları, eğitim, sağlık, ev kirası gibi konularda fiyatlar serbest kalıp sübvansiyonlar da kalkınca ciddi bir hoşnutsuzluğun ortaya çıkması kaçınılmazdır.

Suriye'deki iç savaşın özelliği, dışarıdan doğrudan müdahale yerine, içerdeki muhalefetin –özellikle bazı grupların– desteklenmesi yoluyla sonuca gitmeye çalışılmasıdır. Esad, "ben kötü olabilirim ama yerime gelecek daha kötü"ye oynayarak ayakta kalabildi. ABD bile, Esad karşıtı her çeşit güce Türkiye gibi gözü dönmüş denecek derecede hesapsız destek sunmak yerine, geleceği kendi çıkarları açısından daha iyi düşünerek ihtiyatlı davranmayı tercih etti.

21. yüzyılın bu ilk dünya savaşının kolay kolay bitmeyeceğini söylemek mümkündür.

Suriye'deki savaşın "hayırlara vesile olan" tek yönü Rojava'da Kürt halkının tarih sahnesine çıkması olsa gerektir.