Hayat Ağacı (Haziran 2017)

Gandi Kemal
Hüseyin Hasançebi

Sorunun esası konuşulmuyor

dersim-cropAylardır Türk medyasını “terör sorunu” diye adlandırılan olaylar kaplıyor. İzleyici Türk toplumu da başka bir şey konuşmuyor. Siyasi partilerden iktidarda olanı tekrar yaptırdığı Genel Seçimler için mevcut ortamdan yararlanmak peşinde, muhalefette olan devlet partileri ise olayların sebebini Tayyip Erdoğan’a bağlamaktan fazla bir şey söylemiyor. Oysa Tayyip Erdoğan’dan önce de bu sorun vardı, ondan sonra da olacak. Kalıcı ve adil bir barış sağlanmadıkça, sorunla ilgili evrensel normlar benimsenmedikçe, Kürt ulusunun hak eşitliği tanınmadıkça bu durum devam edecek.

Kimse olgunun tarihsel kökenine, siyasal ve sosyolojik özüne inmiyor. Herkes “terör” diyor, başka bir şey demiyor, olgunun değişik boyutlarını ve geleceğe dönük gelişimini düşünmüyor. Çünkü hâkim ideoloji olan Türklüğün ve Türkçülüğün şartlandırması buna olanak tanımıyor.

Böylesine derin ve büyük bir konuyu hâlâ “bölücü terör örgütünün kötülüğü”ne bağlamakta ısrar edilmesi, yaşanmış deneyimlerin sonucu olarak doğmuş uluslararası ilkelere hiç aldırmamak, hatta onları bilmemek çarpıklığın ve aymazlığın asli nedenini oluşturuyor.

Uluslararası kabuller yerine, dünyayı Türkiye’ye düşman görmek, Kürt sorununu “Türkiye’yi çekemeyen dış güçler”in marifeti saymak yönetilenlerde bir sabit fikir, yönetenler içinse hep o eski iptidai propaganda olmaktan ibaret. Soğuk Savaş döneminde düşman “beynelmilel komünizm” idi. Fakat nicedir o suçlanamadığı için şimdi Türkiye’yi bölmek parçalamak isteyen yabancı güçlerden kasıt kasıt ABD ve AB oluyor, “üst akıl” lafıyla özellikle ABD ihsas ediliyor.

Oysa bizler ABD’nin emellerini ve politikalarını teşhir ederken, onlar NATO’nun en güçlü ikinci ordusuyuz diye övünüyorlardı, Batı’nın bölgedeki ileri karakolunun baş çavuşu olmayı, on yıllarca rütbeli rütbesiz askerlere U.S. işaretli çatal kaşıklara, palaskalara varıncaya dek o orduyu “Amerikan askeri malzemesiyle” donatmayı marifet sayıyorlardı. İstanbul’a gelmiş 6. Filo mürettebatını gemiden çıkarmayan gençleri pencereden atıp öldürüyorlardı (Vedat Demircioğlu, Ağustos 1968), aralarında Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan isimli öğrencilerin bulunduğu MTTB eliyle cemaate Dolmabahçe’de namaz kıldırıp, Taksim’de Filoyu protesto eden kitleye saldırtıyorlardı (Şubat 1969).

O olaylar geride mi kaldı? Tabii ki kalmadı. “Büyük Orta Doğu Projesinin eş Başkanı olmakla övünen aynı Tayyip Erdoğan değil miydi? (Şubat 2004’den Ocak 2009’a tam 32 kez tekrarladı.)

Demokrasi ve insan haklarında evrensel değerleri savunanlar dışında Kürt toplumu hakkında Türklerin tamamına yakını devletin taşıdığı kolluk zihniyetinden, “Türkün Türkten başka dostu yoktur” paranoyasından ve onun tamamlayıcısı olan “Her Türk asker doğar” saplantısından ne yazık ki kurtulmuş değil. Türk ulusu “Ordu Millet” olunca, herkesin heybesinde askeri yoldan başka seçenek bulunmuyor. Teknoloji bu kadar gelişti, dünyanın her yanında olan bitenden artık hepimizin haberi var, ama hâlâ 90 yıllık “bölünme fobisi” değişmedi.

SORUN CUMHURİYET BOYUNCA VAR OLDU

Osmanlı’da “Kürdistan” sadece coğrafi bir adlandırma değildi, idari taksimatta da resmen vardı. Erzurum, Sivas Kongrelerinde ve BMM’nin kuruluşunda “Kürdistan‘ın” temsilcileri kurucular arasındaydılar.

Fakat hem ülkede Kürdistan sorunu 1806’da Süleymaniye’deki Baban ayaklanmasından beri var olagelmiştir. Baban İsyanı her ne kadar Kürdistan’ın güneyinde vuku bulmuşsa da, kuzeydeki etkileri büyük olmuştu.

Osmanlı’yı geçelim, o kadar eskiye gitmeyelim: Yeni devletin 1920’de kurulduğunu kabul edersek, aradan geçen 95 yıl içinde Kürt sorunu devam etmiştir. 1921 (Koçgiri) ile 1937 (Dersim) direnişleri arasında Genel Kurmay kayıtlarına göre devlet “Tedip Harekâtı” adı altında Kürtlere karşı tam 19 askeri harekât (pasifikasyon ) yürütmüştür.

Mecburi iskân kanunları, Şark Islahat Programları ile şiddete dayalı asimilasyon ve deportasyon uygulanmıştır.

Siyasi tarihe “Özalp Vakası” olarak geçen hadisede 1942 yılında Qelqele (Van’ın Özalp kazası) kırsalında 32 köylünün kurşuna dizilmesi kamuoyuna yansımış olmakla birlikte, Kürt halkı üzerinden şiddetin eksik kalmadığı daha nice olay vardır.

“İsyan” vuku bulmadığı yıllar boyunca da “Jandarma zulmü” o zamanlar çok büyük kısmı köylü olan Kürdistan halkının gerçeğidir. Şehirlerde ise Kürt aydını daimi baskı, tevkifat ve takibat altında tutulmuştur.

Bunlar arasında sonradan “49’lar” diye anılacak 50 aydının 1959’da alınması gelir. Aralarında hem sol, hem de sağ eğilimli, çoğu öğrenci Kürtlerin bulunduğu tutuklular 15 ay boyunca nahak yere Harbiye zindanlarında tutulmuşlardı. Kendilerine yapılan suçlamalar “Büyükada’da piknikte Kürtçe şarkı söylemişsiniz, şiir okumuşsunuz”, Atatürk Orman Çiftliğinde bir araya gelmişsiniz”den fazla bir şey değildi.

Hukuk doktoru Canip Yıldırım söyleşisinde olayı “Hevsel Bahçesinde Bir Dut Ağacı” kitabında anlatır. (İstanbul 2010, Everest.)  Diğer kitap davanın bir başka sanığı Yavuz Çamlıbel’e ait. (“49’lar Davası”, Algı Y., 2000 ve Siyam Y. 2015.)

Bu tutuklama ve yargılamanın önemi K. Kürdistan siyasi hareketinin yakın geçmişinde yer almış çeşitli isimlerin olmasıdır, 49’lardan bazıları sonraki yıllarda Belediye Başkanı (Lice, Nazmi Balkaş), milletvekili (Mardin, Nurettin Yılmaz), hatta bakan (Şerafettin Elçi) olmuşlardı.

Irak’da Güney Kürtlerinin özerkliğini tanıyan sol eğilimli Abdülkerim Kasım yönetimine karşı Musul’da bazı Arap aşiretleri bir generalin liderliğinde ırkçı bir isyan başlattıklarında, hareketi bastıran Kürtler olmuşlardı. Bu olaylarda ayaklanmaya katılan Türkmenlerin de ölmesi nedeniyle CHP milletvekili “Rommel Asım” lakaplı bir emekli general  “Biz de misilleme yapalım, Türkiye’deki Kürtleri öldürelim” diye Başvekil Adnan Menderes’e baş vurmuştu.

İstanbul’daki 102 Kürt öğrenci devletin tepesindekilere ve bazı Elçiliklere gönderdikleri protesto telgrafına “İstanbul Kürt Yüksek Tahsil Gençliği” imzasını koymuşlardı.

Bunun üzerine Reisicumhur Celal Bayar istihbarat teşkilatına 1500 kişilik bir kıyım listesi hazırlatmış ve “İbret-i âlem için bin kişiyi Taksim Meydanında sallandıralım” demişti. Adnan Menderes “Amerika’ya astıklarımızın komünist olduğunu söyleyelim” demiş, ama Hariciye Vekili Fatin Rüştü Zorlu  “Zaten 6-7 Eylül hadiseleri dünyada çok aleyhimize oldu, böyle yaparsak ‘şimdi de Kürtleri kesiyorlar’ derler” gerekçesiyle Bayar’ın teklifine karşı çıkmıştı. Sonuçta istihbarat teşkilatına 50 kişilik bir liste hazırlatılmıştı. Gözaltındakilerden biri öldüğü için “49’lar tevkifatı” diye anılan olay budur.

İttihatçı Mahmud Celal’in 1959’da Reisicumhur sıfatıyla kestirmeden getirdiği teklif Cumhuriyetin tevarüs katliamcı ve soykırımcı zihniyetinden başka bir şey değildi.

KABİNEDE “KÜRTÇÜLÜK” KIRİZİ

Kürdistan meselesinin resmi söylemde tarihe gömüldüğünün iddia edildiği yıllarda bile devlet sorunun farkındadır. Mesela 1963’te hükümetin CHP’li İçişleri Bakanı Hıfzı Oğuz Bekata, Yeni Türkiye Parti’li Sağlık, Sosyal ve Yardım Bakanı Silvanlı Yusuf Azizoğlu’nu Meclis Kürsüsü’nde alenen “Kürtçü”lükle itham etmiş ve bakanın istifasını sağlamıştı. Bu hadisenin Başbakan İsmet İnönü’nün direktifiyle yapıldığına kimsenin şüphesi yoktu.

İstifayı  bir başka Kürt tevkifatı izledi, 23 Kürt aydını Ankara Sıkıyönetimine götürüldüler, bir yıl sonra askeri mahkeme görevsizlik kararı verip dosyayı sivil mahkemeye devretti. İddianamede suç delili diye Musa Anter’in Kürtçe-Türkçe çıkardığı “Denge” (Ses) ile ünlü Kürtçe şiiri “Qımıl”ın adını taşıyan iki sayılık “Kımıl” dergileri olmuştu.

1965’de Türkiye İşçi Partisi’nin parlamentoya girmesinden 1,5 yıl sonra 1967’den düzenlediği “Doğu Mitingleri”nin yarattığı coşkunun boyutları her ne kadar Türk kamuoyuna pek yansımadıysa da, Kürt halkındaki kitlesel potansiyeli ortaya koymuştu. 1937’den beri sindirildiği sanılan Kürt toplumu demek ki haklarından da, taleplerinden de vazgeçmemişti. Doğu Mitingleri’nin olağanüstü başarısı Kürdistan üzerine örtülmüş ölü toprağının altındaki hayatiyeti dosta düşmana göstermişti.

Beş yıl sonra 12 Mart 1971 darbesiyle gelecek sıkıyönetimin başlıca nedenlerinden birisi de gene Kürtlerdi. Gerçi bölgede faşist uygulamalar için askeri bir rejime ihtiyaç yoktu, orada her zaman komando zulmü biçiminde militarizm egemendi, ama askeri rejim şiddeti resmileştirmekteydi.

12 Mart öncesinde, etkisi sınırlı bir KDP dışında Kürt siyasi örgütlenmesi bulunmadığı halde, darbeciler 11 ilde sıkıyönetim ilan ederken 9 il metropol kentler ve Kocaeli, Adana, Zonguldak gibi işçi merkezleri iken, Diyarbakır ve Siirt de o illere dahil edilmişti.

Mesela 1970 yaz aylarında komandolar köyleri basıyor, kadın, erkek, yaşlı, genç veya çocuk tüm köy ahalisini köy meydanında topluyorlar, erkekleri çırılçıplak soyup cinsel organlarına ip bağlıyorlar ve ipi kadınların eline vererek köyde dolaştırıyorlardı.

Ankara Devrimci Doğu Kültür Ocakları tarafından yazıya ve protesto telgrafına dönüştürülen ve DDKO bülteninde ayrıntıları anlatılan bu hadiseyi aradan 45 yıl geçtikten sonra bile unutmak mümkün değildir. Andığımız iğrenç aşağılamanın suçluları saptanıp yargılanacağına, Ankara’nın da, İstanbul’un da DDKO yöneticileri 12 Mart’ın sıkıyönetim mahkemelerinde yargılanmışlardı.

12 Mart’tan çıktıktan sonra durum değişti mi? 1975 Aralık ayında Urfa’nın Weranşer (Viranşehir) kazasında 9 Kürt köylüsünün askerler tarafından kaçakçı diye öldürülmesi konusunda işbaşındaki hükümet açıklama bile yapmak gereğini duymamış, suçluları sorguya bile çekmemişti.

Dahası da, 1978 yazında bölgede yapılan bir askeri tatbikatta Kürt köylü kıyafeti giydirilmiş erlere düşman kuvvetleri rolü verilmişti.

5 NO.LI CEHENNEM

12 Eylül döneminde Diyarbakır’daki 5. No.lı Cezaevinden geçen binlerce Kürt köylüsüne, aydınına, esnafına uygulanan mezalimi kitaplardan, belgesellerden biliyorsunuzdur. [Bu konuda Muzaffer Ayata’nın “Diyarbakır Zindanı” adlı iki ciltlik kitabı ile, Hamit Kankılıç’ın “Ölüm Koridoru” adlı söyleşisi sadece siyasi tutuklulara değil, tüm Kürt halkına nasıl bakıldığını yeterince sergilemektedir.]

Siyasi faaliyeti bulunmayan sayısız köylünün getirildikleri cezaevinden politik bilinçli eylemciler olarak nasıl çıktıkları ve soluğu dağda aldıkları o anılarda anlatılır.

Bu olaylar ve olgular 15 Ağustos 1984’teki Eruh ve Şemdinli çıkartması öncesine ait. Yani 1984 gökten zembille inmedi. Uzun bir birikimin sonucu olarak doğdu.

O tarihten bu yana 30 yılı aşkın zamandır –Genel Kurmay’ın diliyle– “asimetrik” ya da “düşük yoğunluklu” savaş sürmekte.

95 yıldır var olmuş anlattığımız politik sürecin son üçte birlik bölümünde sürekli gündemin birinci maddesini gerilla faaliyeti oluşturdu.

Bu süre zarfında yüz milyarlarca dolar heba edildi. (TBMM eski başkanlarından Cemil Çiçek yan etkileriyle birlikte kaybın 1 trilyon –1000 milyar– dolar olduğunu söylemişti.) Bu rakamı abartılı bulanlar onun yarısını bile kabul etseler bile rakam muazzam bir meblağdır. Yılda 59 milyar dolar dış borç faizi ödeyen bir ülke için Kürt sorununda savaşa ve silaha harcanmış 500 milyar dolar çok büyük bir kayıptır. O paralar hepimizin parasıdır. Ama toplumun bir kısmı devletin parasının aslında kendi parası olduğunu bilmemekte, bilenler ise “teröristler karşı param helal olsun” demektedir.

Kuşkusuz ki, soruna bakış sadece Türk ve Türkçü önyargıdan ibaret değildir.

Eskisi kadar olmamakla birlikte bölgenin ekonomik değeri de önemli olmuştur.

Yer altı servetlerinin başında kromit ve bakır gelmektedir. Türkiye önemli bir krom üreticisidir ve Guleman yatakları kromitte önde gelmektedir. Türkiye kromit ve ferrokrom üretiminde teknolojisini yenileyemediği için son on yıllarda dünya piyasalarındaki payı  % 10’a kadar düşmüş olmakla birlikte Krom önemli bir ihraç ürünüdür.

Cumhuriyet tarihinde bölgenin diğer bir yer altı serveti bakırdı. Türkiye’de bakırda birinci olan Murgul bakırlarından (Artvin) sonra Elazığ-Diyarbakır karayolu üzerindeki Maden ilçesi bakırları gelmekteydi. Üniteler özelleştirildikten sonra birer ikişer kapandı. 30 yıl önce 4000 işçinin çalıştığı işletmede bugün 100 işçi çalışmaktadır. 1935’de Etibank’ın kurulmasından sonra Maden bakırları uzun süre bölgeden aktarılan önemli bir kaynak olmuştur.

1945’te Raman ve Garzan’da bulunan petrol 1950’lerde Türkiye’nin petrol ihtiyacının üçte birini sağlıyordu, şimdi ise  % 7 kadardır. (2014’de tüketilen 33,1 milyon ton petrol petrolün ancak 2,4 milyon tonu yerlidir.)

Harran Ovası ise uzunca bir dönem buğday ambarıyken, artan nüfus karşısında Türkiye bugün buğday ithalatçısı bir ülkedir. Bugün ise Harran buğdayının önemi ununun kalitesindedir.

Hayvancılık devlet politikalarıyla öldürülmeden önce “Doğu ve Güneydoğu” hem büyükbaş, hem de küçükbaş hayvancılık bölgesiydi.

Yani “Kürt düşmanlığı” ve “bölünme fobisi” sadece bir şartlanma değildi, Türk halkı için öyleydi ama burjuvazi ve devlet için aslolan ekonomik önemdi.

Şimdi ise bölgenin ekonomik getirisi eski boyutlarının çok altındadır.

Bugün bölgenin en değeri kaynağı hidroelektrik enerjisidir. Özellikle Fırat üzerine kurulu Keban, Karakaya ve Atatürk barajı kademelerinden Batıya önemli oranda elektrik nakledilmektedir.

Fakat gene de “düşük yoğunluklu savaşın” harcamaları o kadar yüksektir ki, savaş sona ermediği müddetçe bölgeden sağlanan avantajın astarı yüzünden pahalıdır.

Buna rağmen devlet ve onun şartlandırması altındaki Türk toplumunun önyargılı ve çarpık bakışı değişmemiş.

Büyük burjuvazi bu kaybın farkına çoktan varmış ve barışçıl çözüm ister olmuştur. Mesela Sakıp Sabancı 1995’te hazırlattığı raporda Kürt sorununa askeri değil politik çözüm önerince zılgıtı yemişti. Tüsiad 1997’de Bülent Tanör gibi seçkin ve demokrat bir hukukçuya Kürt Sorunu raporu ısmarlamış ve kuruluş yaylım ateşine tutulmuştu.

Aradan 20 sene geçti, hâlâ sorunun özüne inilmiyor, hâlâ sebep medyada asla konuşulmuyor, “bölücü terörün başını ezeriz, son ferdine kadar kırarız”dan başka, iktidardaki veya muhalefetteki devlet partileri asker-polis ölümlerinden politik yarar sağlamak niyetlerinden vazgeçmiyor.

Çok uluslu, çok etnili toplumlar için insanlığın yüz yıldır ürete geldiği evrensel ölçütler, zengin uluslararası deneyler yol sayılıyor.