Hayat Ağacı (Haziran 2017)

CHP’nin bardağı
Hüseyin Hasançebi
Gandi Kemal
Hüseyin Hasançebi

Kanlı ortam kime yarıyor?

silopi-bwSaray 7 Haziran 2015’te yediği şamarın şokunu atlatacak manevralarla ilk günden beri arzuladığı yeniden seçime gidilmesini diğer siyasi partilere 1,5 ay gibi kısa zamanda kabul ettirdi. Bunda en büyük yardımı MHP’den gördü.

8 Haziran günü herkese “6 ayda ne değişecek?” dedirten yeniden seçim döndü dolaştı adeta tek seçenek haline geldi? Fakat seçimin tekrarlanması fazlaca farklı bir sonuç getirmeyecek kanısını ortadan kaldırmadı.

Bunca “erken seçim” şamatası altında asıl soru şu: Ya yeni bir seçim de Tayyip Erdoğan’a ve partisine parlamentoda tek başına çoğunluk getirmezse ne olacak? Kim kiminle koalisyon yapacak? Bugün Saray ve etrafının asla istemediği koalisyon kaçınılmaz olursa tekrar seçime gidelim mi denilecek?

Bu soru Tayyip Erdoğan’ın ihtirasının ötesinde önem taşıyor: Parlamentonun ve parlamentarizmin bir oyun olma niteliğini gösteriyor.

Çünkü tek adam rejimi milletvekillerini emri altına almış. Seçimden istediğin sonucu elde edemedin mi? Altı ay sonra yeniden denersin ve bu arada bin bir entrika çevirerek, kanlı tertiplere girişerek kaybettiğin iskemleleri o yoldan geri almaya çalışırsın.

Yaptığının maliyeti sana çıkmaz, herkesten önce canlarını kaybeden insanlara ve ailelerine çıkar.

Dilinden düşürmediğin “milli irade”nin sen demek olduğu buradan belli. Parlamento demek senin istediğin her şeyi yapan kelle çoğunluğu demek.

O çoğunluk elinden gidince, tekrar onu yakalamak için “millete gitmek” adı altında illa her türlü manevrayı çevirirsin. Kan dökersin.

7 HAZİRAN ÖNCESİNİN HESABI VERİLMEDİ

7 Haziran öncesindeki Fenerbahçe’li futbolculara toplu suikast düzenlemek, Tendürek’te çatışma yaratmak, Adana ve Mersin’de HDP binalarına bubi tuzağı göndermek ve Diyarbakır mitinginde bomba patlatmak belli başlı provokasyonlardı. Hangisinin faili yakalandı? Demokratik kesimler bile olayları kurcalamadılar. Vurdumduymazlığın bu boyutlarda olduğu bir ülkede tabii ki kanlı tertipler devam eder.

Bu kanlı düzenlemeler seçimlerden sonra Pirsûs (Suruç) katliamıyla devam etti. CHP’li Veli Ağababa gerek Diyarbakır mitingine bomba koyan kişinin, gerekse Pirsûs intihar bombacısının MİT tarafından Suriye’ye götürülüp getirildiğini açıkladı, tekzip bile göndermeye gerek görmediler.

Demirtaş katliamı “Saray’ın gladyosu tertipledi” dedi diye kıyameti koparan havuz medyası “kanıtın ne, belgen nerede?” diye yaygara yapıyor. [Rüşvetçi bir Eski Emlak Bankası Genel Müdürüne rüşveti vermiş olan işadamının mahkemede söylediği ve siyasi literatüre giren “Rüşvetin belgesi mi olur pezevenk!” lafını burada hatırlamak tam da yeri.]

Bu tür komploların belgesi mi olurmuş?John F. Kennedy’yi veya Hrant Dink’i kimlerin öldürttüğü gösteren belge mi var? 7 Haziran öncesindeki kanlı tertiplerin hangisi açıklığa mı kavuşturuldu?

Ve nihayet Mecliste araştırma komisyonu kurulması önerisi AKP ve MHP ortaklığıyla reddedildi. Önerge 20 Temmuz katliamını odak alıyordu, ama AKP ile onun koltuk değneğinin bu kadarına bile tahammülü yoktu.

Adı saptanmış olan 5 Haziran Diyarbakır bombacısı serbest ve bağlantıları saptanıp üzerlerine gidilmedi, 20 Temmuz Pirsûs bombacısı ise öldüğü için olaya kapandı gözüyle bakıldı, ilçeye ne zaman gelmiş, bombaları kim temin edip de vücuduna bağlamış, suç ortakları kimlermiş, hepsi meçhul. Sizler Demirtaş’a saldırmadan önce hadiseyle ilgili tahkikatın niçin derinleştirilmediğini, failin suç ortaklarının kimler olduğunun neden ortaya çıkarılmadığını sorun.

Gerek dünya, gerekse Türkiye deneyleri kesinlikle ortaya koymuştur ki, bu tür tekil ya da toplu suikastlerin neredeyse tamamına yakını ancak devletler tarafından yapılabilir. Tetikçiler yakalansa veya taşeron kullanıldığı durumlar olsa bile asıl fail o komplodan fayda uman devlettir.

Örneğin 1970’lerin ikinci yarısında İtalya’nın iki büyük partisi Hıristiyan Demokrat Parti ile Komünist Partisinin ortak hükümet kurmasını savunan ve bu projeye “tarihsel uzlaşma” (Compromesso storico) adını veren üç kez başbakanlık yapmış Hıristiyan Demokrat lider Aldo Moro 1978’de Kızıl Tugaylar tarafından kaçırılıp öldürülmüştü. Olayın ABD ajanları tarafından düzenlendiği bugün herkesin kanaati. ABD İtalya gibi önemli bir Batı ülkesinde, üstelik NATO üyesinde Komünistlerin hükümete gelmesine göz yumamazdı.

Kısacası, bugün Türkiye’deki egemen rejimin başı ne pahasına olursa olsun iktidarda iktidarını sürdürmek emelindedir: Çünkü başta hırsızlık ve yolsuzluk olmak üzere gırtlağına kadar suça bulanmıştır.

HDP VE DEMİRTAŞ HEDEFTE

Erken seçim manevrasının tamamlayıcı boyutu HDP’nin ve Selahattin Demirtaş’ın hedefe konulmasıdır. Bu karalama, yalan, iftira ve tehdit politikasıyla partinin oylarının barajın altına çekileceği umulmaktadır.

Gazeteci kökenli bir CHP’li milletvekili AKP’li Kürt milletvekillerinden bir grubun barış sürecinin tekrar başlaması için Demirtaş’ı tasfiye etmesi gerektiğini Öcalan’a söylemek için İmralı Adasına gönderildiğini, ama Öcalan’ın onlarla görüşmeyi reddettiğini Meclis kulislerinden naklen aktardı.

Kısa bir zaman sonra Sarayın adamlarından Yalçın Akdoğan çözüm sürecinin kesilmesinde Demirtaş’ın Tayyip Erdoğan’a “seni Başkan yaptırmayacağız” demesinin rol oynadığını, bu sözlerin “Sayın C. Başkanını tahrik ettiğini” itiraf etti. Akdoğan kanıt olarak tarih bile verdi: “Demirtaş o sözleri 18 Mart’ta söyledi, Sayın C. Başkanının Dolmabahçe mutabakatına karşı çıkması ise 22 Marttır” dedi.

AKP’nin değirmenine su taşıyan yeminli Kürt düşmanı Devlet Bahçeli daha da ileri giderek HDP’ye seçmenine de küfretmiştir. Boğaz kıyısında viskilerini yudumlayarak HDP’ye oy verenleri şerefsiz diye nitelemiştir. Bu sözün patenti Alpaslan Türkeş’e aittir. Sakıp Sabancı bir Diyarbakır gezisi sonrasında “Kürt sorunun askeri değil siyasi çözüm” önerdiğinde Türk Başbuğu “Boğaz kıyılarında viski içip politik çözümden bahsedenlere” çatmıştı. Halefi ise onlara şerefsiz diyor, son zamanlara adı parlatılan bir yamağı ise çantasında üç bin kişilik bir liste bulunduğunu ağzından kaçıracak kadar pervasızlaşıyor.

Ankara rejimi Işid’e göstermelik bir karşı çıkış gösterirken, sürekli olarak ve ısrarla Güney Kürdistan’da PKK hedeflerine karşı her gün hava saldırıları düzenlemektedir. Bu da AKP’nin “fıtratı” gereğidir, hem de erken seçimde oy arttırma hesabıdır, MHP’ye kaçmış oyları geri çağırmaktır.

Askeri operasyonlar ve F-16 bombardımanları devam ederken, polisin ilk günlerde gözaltına aldığı 1320 kişiden Işid’li olanı 100 bile değildir. Yani PKK, DHKP-C ve MLKP gibi örgütlere yönelik gözaltılar rejimce yapılmıştır.

Tayyip Erdoğan terörle mücadele yasasının uygulanmadığından şikayet edince, İçişleri Bakanlığı “terörle mücadele yönetmeliğinde” değişiklikler yaparak yeni kısıtlamalar getirmiştir.

DEVRİMCİ DURUM İLANI

Tayyip Erdoğan rejiminin bu hesaplarını kolaylaştıran başlıca etmen KCK Yürütme Konseyinin şiddeti tekrar başlatması oldu. Önce Eşbaşkanlardan Cemil Bayık Temmuz başlarında IMC’de yayınlanan söyleşisinde AKP’nin Kürtlere karşı olan kalekol ve baraj yapımlarını sürdürdüğünü, bu inşaatlara karşı eylemler düzenleyeceklerini söyledi, 14 Temmuz’da ise diğer Eşbaşkan Bese Hozat “devrimci halk savaşı”nın bütün koşullarının oluştuğunu yazdı.

20 Temmuz katliamı sonrasında ise K. Kürdistan’ın değişik yerlerinde polislere, askerlere karşı şiddet hareketleri yapıldı. Gerek Bayık, gerekse Hozat 7 Haziran’da kazanılan başarıyı HDP’nin iyi değerlendiremediği ve pasif kaldığı kanısında olduklarını ifade ettiler.

Parlamenter bir oy yoğunluğunu “halk savaşı”nın şartlarının olgunluğuna ölçüt saymak oy birikimiyle silahlı ayaklanma potansiyelini birbirine karıştırmak demektir. “Devrimci halk savaşı” sol siyasette “devrimci durum” anlamına gelir. Devrimci durumun belirleyici koşullarında birisi ise geniş kitlelerin sadece yönetilmek istememeleri değildir. Halk yığınlarının kaybedecek hiç bir şeylerinin olmaması ve “ölmek dâhil” her türlü özveriyi göze almaları demektir.

K. Kürdistan halkı olağanüstü politikleşme düzeyine rağmen böyle bir durumda değildir. Her yıl Newroz’da hareketlenen milyonları, büyük seçim mitinglerini “halk savaşının” göstergesi sanmak yanılgıdır.

Kaldı ki, devrim için illa ki “halk savaşı” (silahlı ayaklanma) da gerekmez. 1960’ların başında Cezayir halkı sürekli kitle gösterileriyle bağımsızlığını kazanmıştı.

1978’de İran halkı tek kurşun sıkmadan Şah’ı devirmişti. Devlet kuvvetleri her gün sokağa çıkmış göstericileri öldürünce kitleler beyaz kefen giyerek sokağa çıkmışlardı.

KCK ne yapmaktadır, niçin yapmaktadır, hedefini ve yol haritasını bile açıklamış değildir. Başlatılan silahlı eylemlerin tasvip ve destek bulmadığını, tersine Kürt halkında bile tedirginliğe yol açtığını KCK yöneticileri bizden iyi görmüşlerdir.

Üstelik uluslararası desteği de yanında bulamamış, Batıdan da, Arap dünyasından da tecrit olmuş Tayyip Erdoğan rejimi adeta nefes almıştır.

Diğer bir faktör, HDP ile Türk kesimine doğru inşa edilmeye başlanan barış, dostluk ve sempati köprüleri KCK tarafından torpillenmektedir. Türk medyası Kürdistan Özgürlük hareketine karşı yeniden küfür, hakaret furyasına başlamıştır. Türk kamuoyundaki eski nefret söylemi tekrar tırmandırılmıştır.

7 Haziran öncesinde Tendürek provokasyonu HDP’li yöre halkı tarafından önlendiğinde AKP’nin asıl amacının Türkiye’nin değişik yörelerine asker cenazelerinin gitmesi olduğu belirtilmişti. Şimdi aradan 6 ay bile geçmeden her gün Türkiye’nin dört bir yanına asker ve polis cenazeleri gönderilmektedir.

Bütün bunların Türk ırkçılığını azdırması bir yana, olaylar esas olarak Tayyip Erdoğan’ın seçim hedeflerine yaramaktadır.

Bese Hozat çatışmasızlık döneminin sona erdirilmesi gereğini şu sözlerle açıklıyordu:

“Bulunduğumuz aşamada Özgür Kürdistan’ı kurmanın ve Demokratik Cumhuriyet Türkiye’sini inşa etmenin bütün koşulları oluşmuştur. Demokrasi güçleri, hamlesel çıkışlarla demokrasi mücadelesini yükseltir, halkımız ve Türkiye toplumu da devrimci halk savaşını geliştirirse Önder Apo özgürleşir, Türkiye ise gerçek barışına ve demokrasisine kavuşur. Mevcut mücadelesiz duruş büyük bir tehlike oluşturuyor." (Özgür Gündem, 14.07. 2015)

22 Temmuz’da Serêkani’de iki bekar polisin evlerinde öldürülmelerinden bu yana geçen zaman bu saptamaları tekzip etmiştir.

Bütün bu gelişmeler karşısında ellerini ovuşturan Tayyip Erdoğan’dır.

“Halkımızı parlamenter hayallerle oyalamayın” sözü devrimci bir paroladır, ama bu sözün yerine “devrimci hayaller”i ikame etmek anlamına gelmez. Devrimci durum var olmadan devrimci durum ilan etmek de hayalciliğin ta kendisidir.