Küreselleşme ve “İmparatorluk”

Kapitalizmin son perdesi

imparatorluk-bwOkur, belki herşeyden önce, ortak yapıtları “21. Yüzyılın Komünist Manifesto’su” olarak sunulan yazarların günümüzün en gürültülü küresel sorunu küreselleşme karşısındaki ortak konumlarını merak edecek. Böyle bir meraka kapılan okur, kuşkusuz, “19. Yüzyılın Komünist Manifesto’su” yazarlarının, gözlemleyebildikleri küreselleşme süreci karşısındaki ortak konumlarını anımsıyor. Kızılcık’ın Haziran-Temmuz 2001 tarihli 8. sayısında Prof. Sadun Aren, “Küreselleşme-Bağımsızlık- Sosyalizm” başlıklı yazısında bu konumu bir kez daha anımsatıyor. Michael Hardt ve Antonio Negri’ye göre, küreselleşmenin 19. Yüzyıldaki aşaması, herkesin bildiği gibi, 20.Yüzyılda emperyalizme açılmıştı; 21. Yüzyıldaki aşaması ise, henüz herkesin bilmediği gibi, “İmparatorluk”a açılıyor. Yapıtın bir yerinde (s.68) yazarlar, güncel Küreselleşme aşamasının temellendirdiği “İmparatorluk” karşısındaki konumlarını ortaya koyarken, okurun küreselleşme karşısındaki ortak konumları üzerine merakını da şöyle gideriyor:

“İmparatorluk kolonyalizm ve emperyalizmin sona erdirilmesinde bir rol oynamış olabilir, ama aynı İmparatorluk birçok bakımlardan yıktığı rejimlerdekilerden çok daha acımasız bir sömürüye dayalı kendi iktidar ilişkilerini de kurar. Modernlik diyalektiğinin sonu, sömürü diyalektiğinin sonunu getirmemiştir. Bugün neredeyse bütün insanlık şu ya da bu oranda kapitalist sömürü ağlarına takılmış ya da tabi kılınmıştır. Artık muazzam servetleri kontrol eden küçük bir azınlığın, güçsüzlük sınırında yaşayan yoksul çokluktan giderek çok daha fazla kopuşuna tanık oluyoruz. Kolonyalizm ve emperyalizm çağı boyunca yerleşmiş baskı ve sömürünün coğrafi ve ırksal çizgileri bir çok bakımdan bırakın silinmeyi, katlanarak belirginleşmiştir.

Bütün bunları kabul etmekle birlikte, İmparatorluğun kuruluşunun kendinden önceki iktidar yapıları için herhangi bir nostaljiyi ortadan kaldırmak ve –küresel kapitalizmden korunmak için ulus-devleti yeniden canlandırmaya çalışmak gibi– eski düzene dönüşü gerektiren her tür politik stratejiyi reddetmek üzere ileriye atılmış bir adım olduğunda ısrarlıyız. Biz tıpkı Marx’ın kapitalizmin kendinden önceki toplum biçimleri ve üretim tarzlarından daha iyi olduğunu vurguladığı anlamda, İmparatorluğun daha iyi olduğunu iddia ediyoruz.”

YAPIT VE KAVRAM

Körfez Savaşı’nın hemen ardından yazılmaya başlanan ve Kosova’daki savaş başlamadan önce bitirilen yapıtlarını okura sunmak için yazarlar, kural uyarınca yazdıkları bir önsözden başka, yapıtın Türkçe basımı için Mayıs 2001’de bir önsöz daha yazmışlar. Kızılcık okurlarına yapıtı tanıtmak için, yazılış sırasıyla bu iki önsözden tanıtıcı bir özet çıkarmak istiyorum.

I

İlk önsöz, İmparatorluğun gözlerimizin önünde somutlaştığını olumlayarak başlıyor. Kolonyal rejimlerin yıkıldığı ve ardından kapitalist dünya piyasasının önündeki Sovyet engellerinin çöktüğü son yirmi otuz yıl boyunca, ekonomik ve kültürel mübadelenin karşı konulmaz ve geri dönüşü olmayan bir biçimde küreselleşmesine tanık oluyoruz. Küresel piyasa ve küresel üretim çevrimleriyle birlikte bir küresel düzen, yeni bir yönetim mantığı ve yapısı, kısacası yeni bir egemenlik biçimi ortaya çıkıyor. Bu küresel mübadeleyi etkinlikle düzenleyen politik özneye, dünyayı yöneten egemen güce, yazarlar “İmparatorluk” adını veriyor.

Küreselleşme süreçlerine koşut olarak ulus-devlet egemenliği, hâlâ etkili olmakla birlikte, gitgide geriliyor. Ama ulus-devlet egemenliğinin gerilemesi, gerçeklikte egemenliğin kendisinin gerilemekte olduğu anlamına da gelmiyor. Yazarların temel tezine göre egemenlik, yeni bir biçim almış, tek bir hükmetme mantığı altında birleşmiş bir dizi ulusal ve ulus-üstü organdan oluşuyor. Yinelemek gerekirse, yazarlar işte bu yeni egemenlik biçimine İmparatorluk diyor. Ulus-devlet egemenliği, Avrupalı güçlerin modern dönem boyunca kurdukları emperyalist yönetimlerin köşe taşını oluşturuyor. Ancak “İmparatorluk” derken yazarlar, “emperyalizm”den tamamen farklı bir şeyi kastediyor. Emperyalizm, Avrupalı ulus-devletlerin egemenliklerini kendi sınırları ötesine yaymaları anlamına geliyordu. İmparatorluk çağına bu modern egemenliğin, emperyalizmin alacakaranlığından geçilerek giriliyor. Emperyalizmin tersine İmparatorluk, toprak temelli bir iktidar merkezi yaratmadığı gibi, değişmez sınır veya engelleri de tanımıyor. İmparatorluk, giderek bütün yerküreyi kendi açık ve genişleyen sınırları içine katmakta olan merkezsiz ve topraksız bir yönetim aygıtı oluşturuyor.

Modern emperyalist küresel coğrafyanın değişmesi ve dünya piyasasının gerçeklik kazanması, kapitalist üretim tarzı içindeki bir geçişi dışavuruyor. Birinci, İkinci ve Üçüncü Dünya uzamsal bölünmeleri öylesine karışıyor ki, sürekli olarak Birinci Dünya’yı Üçüncü Dünya’da, Üçüncü Dünya’yı Birinci Dünya’da görüyoruz; İkinci Dünya’nın yerindeyse yeller esiyor. Sermayenin önünde dümdüz bir dünya uzanıyor; bu dünya aslında yeni ve karmaşık bir farklılaşma ve türdeşleşme, topraktan kopuş ve yeniden toprağa dönüş rejimleriyle tanımlanan bir dünya oluşturuyor. Bu yeni küresel akış yolları ve sınırları, egemen üretim süreçlerindeki bir dönüşüm eşliğinde kuruluyor ve sonuçta endüstriyel fabrika emeğinin rolü azalırken öncelik iletişimsel, duygulanımsal ve ortak emeğe veriliyor. Küresel ekonominin bu postmodernleşmesi sürecinde, servet yaratımı giderek yazarların biyo-politik üretim dedikleri ekonomik, politik ve kültürel alanların giderek örtüşüp birbirini sardığı, toplumsal yaşamın ta kendisinin üretimi anlamına gelen üretim tarzı içinde gerçekleşiyor.

Yazarlar “İmparatorluk” sözcüğünü bu yapıtta bir eğretileme olarak değil, teorik yaklaşım gerektiren bir kavram olarak kullanıyor. İmparatorluk kavramı temelde sınırların yokluğuyla niteleniyor. Öyleyse imparatorluk kavramı her şeyden önce uzamsal bütünlüğü etkili bir biçimde kuşatan, daha doğrusu bütün “uygar” dünyaya hükmeden bir rejim anlamına geliyor. Toprak temelli hiç bir sınır onun hükümranlık alanını kısıtlayamıyor. İkincisi, İmparatorluk kavramı fetihler sonucu ortaya çıkan bir tarihsel rejimi değil, tarihi etkili bir biçimde askıya alan ve böylelikle varolan durumu sonsuzlaştıran bir düzeni anlatıyor: İmparatorluk yönetim tarzını tarihin akışı içinde gelip geçici bir uğrak olarak değil, hiçbir zamansal sınırı olmayan ve bu anlamda tarihin dışındaki ya da tarihin sonundaki bir rejim olarak sunuyor. Üçüncüsü, İmparatorluk yönetimi toplumsal dünyanın derinliklerine uzanan toplumsal düzenin tüm katlarında etkinlik gösteriyor. İmparatorluk bir toprak parçasını ve bir nüfusu yönetmekle kalmıyor, içinde yaşadığı dünyanın ta kendisini yaratıyor. İmparatorluk insan ilişkilerini düzenlemekle kalmıyor, doğrudan insan doğası üzerinde egemenlik kurmaya çalışıyor. İmparatorluk yönetiminin nesnesini, bütünlüğü içinde toplumsal yaşam oluşturduğ u içindir ki İmparatorluk, biyo-iktidarın paradigmatik biçimini dışavuruyor. Son olarak, İmparatorluk pratiği sürekli olarak kanla yıkanmakla birlikte, İmparatorluk kavramı kendini hep barışa: tarih dışı, kalıcı ve evrensel bir barışa adamış bulunuyor.

Karşımıza çıkan İmparatorluğun amansız baskı ve yıkım güçleriyle donanmışlığına bakıp da hiç bir biçimde eski tahakküm güçlerinin nostaljisine kapılmamak gerekiyor. İmparatorluğa geçiş ve onun küreselleşme süreçleri, özgürlük süreçlerine yeni olanaklar sunuyor. Küreselleşme olarak gördüğümüz bütün o süreçler, tek biçimli ya da tek sesli bir nitelik taşımıyor. Yazarlara göre politik görevimizi yalnızca bu süreçlere direnmek değil, yeni hedeflere göre bu süreçleri yeniden düzenlemek ve yönlendirmek oluşturuyor. İmparatorluğu ayakta tutan çokluğun yaratıcı güçleri, aynı zamanda özerk olarak bir karşı-İmparatorluk, yani küresel akışlara ve mübadele ilişkilerine almaşık bir politik örgüt kurma yeteneğine de sahip bulunuyor. Somut bir almaşık yaratmak kadar, imparatorluğa karşı koyma ve onu yıkma savaşımlarının da kendini bu aynı emperyal arenada göstermeleri gerekiyor. Gerçeklikte bu tür yeni savaşımlar da daha şimdiden kendini göstermeye başlıyor. Çokluk, bu ve benzeri birçok savaşımdan geçerek, bir gün bizi İmparatorluğun ötesine taşıyacak olan yeni demokratik biçimler ve yeni bir kurucu güç keşfetmeye yöneliyor. İmparatorluğa karşı savaşım veren ve gerçekten almaşık bir küresel toplumun habercisi olan güçlerin, herhangi bir coğrafya ile sınırlı olmadıklarını da unutmamak gerekiyor. Bu yapıtla yazarlar, İmparatorluk içinde ve karşısında teori kurmak ve eylem yapmak için gerekli olan genel bir teorik çerçeveye ve bir kavramlar dağarcığına katkıda bulunma umudunu taşıyor.

II

Türkçe basıma önsözlerine yazarlar, yapıtlarının çağdaş, küreselleşmiş bir dünyada genel bir iktidar teorisi kaleme almayı amaçladığını söyleyerek başlıyor. Bu amaç doğrultusunda bu yapıt, karşılıklı olarak birbirini anıştıran iki kavramın, İmparatorluk ve Çokluk kavramlarının yöresinde dönüyor. İmparatorluk terimini yazarlar, çağdaş küresel düzeni adlandırmak için ve emperyalizm terimine karşı bir terim olarak kullanıyor. Yazarlar, emperyalizmin artık küresel iktidar yapılarını anlamakta yeterli bir kavram olmadığı tezinden yola çıkıyor. İmparatorluk kavramı öncelikle üç temel özelliğiyle ayırt ediliyor. Birincisi, İmparatorluk karma bir kuruluş yapısı taşıyor. Tıpkı monarşi, aristokrasi ve demokrasi yönetim biçimlerinin birlikte ve aynı düzen içinde işlev gördükleri Antik Roma İmparatorluğu gibi karma bir kuruluş oluşturuyor. Dünya Bankası tipinde ulus-aşırı birimlerden ulus-devletlere ve oradan yerel ve bölgesel sivil toplum kuruluşlarına kadar görece özerk farklı tipte yapılar ve örgütlerin, nasıl bütünlüklü bir küresel kuruluş içinde birlikte işlev görebildikleri bu çerçeve içinde anlaşılabiliyor. İkincisi, İmparatorluk bir iktidar merkezinin yokluğuyla tanımlanıyor; bu İmparatorluğun bir Roma’sı bulunmuyor. Bu olguya, iktidarın karma kuruluş yapısının çeşitli katları arasında dağılmış olduğu anlamına gelen ilk temel özellik yol açıyor. Üçüncüsü, İmparatorluk artık bir dışarısının olmayışıyla tanımlanıyor. İmparatorluk kavramı her zaman sınır tanımayan bir yönetimi anıştı rıyordu ve bu koşul ancak bugün gerçekleşmeye başlıyor.

İmparatorluğun dışarısının olmayışı, yazarlara göre, yayımlanışından beri bu kitabın en çok karşı çıkılan olumlamalarından birini oluşturuyor. Şöyle ki, eğer hepimiz İmparatorluğun içindeysek, bundan hepimizin onun tarafından belirlenip yozlaştırılması gibi bir sonuç çıkıyor. Öyleyse, İmparatorluk içinde bir almaşık aramanın hiç bir anlamı kalmıyor. Ama İmparatorluğun içinde oluş gerçeğimizin, yazarlara göre umutsuzluğa yol açmaması gerekiyor: İmparatorluğun hem içinde, hem de karşısında olabiliriz, çünkü en güçlü muhalif hareketler ve en verimli almaşıklar, eskinin kabuğu altında yeni bir toplum yaratarak, her zaman içeriden doğuyor.

İmparatorluk karşısındaki yeni almaşıklar, kuşkusuz çokluktan doğacak. Yapıtın ikinci temel kavramını oluşturan “çokluk” kavramının, halk kavramıyla karıştırılmaması gerekiyor. Çünkü halk birlik oluşturan bir nüfusu simgelerken, çokluk indirgenemez ve çok boyutlu bir nitelik taşıyor. İkinci olarak, çokluk kavramının güruh, kalabalık ve yığınla da karıştırılmaması gerekiyor. Güruh, kalabalık ve yığın gerçekten de çok boyutluluk özelliği taşımakla birlikte, üçü de edilgen birer özne oluşturuyor ve izellikle edilgen oldukları ve bu yüzden kolaylıkla güdümlenebildikleri için de tehlikeli oldukları düşünülüyor. Buna karşılık çokluk, etkin bir çok boyutluluk oluşturuyor ve bu yüzden de özerkliği ve en sonu demokrasiyi başarma yeteneğine sahip bulunuyor.

Peki ama kimdir bu çokluk? Bu soruyu yanıtlamak için yazarlar, işe çağdaş emek biçimleri ve bölünmelerini irdelemeye girişmekle başlıyor; çünkü emek öznesinin gerçekliği, onlara ilk görgül çokluk tanımını veriyor. Ancak bu soruyu doyurucu bir biçimde yanıtlayabilmek için yeni adımların da atılması ve çokluğun gerçekliği, farklılıkları ve ortak yönlerinin açıklıkla ortaya konması da gerekiyor. Örneğin, izlenmesi gereken yollardan birini, yazarlara göre yakın geçmişte dünyanın çeşitli bölgelerinde ortaya çıkan yeni politik hareket biçimlerini, özellikle de bunların içinden doğrudan küresel iktidar biçimlerine yönelen ve saldıranlarını çözümlemek gerekiyor. Çokluğun politik yetilerinin, aslında hem pratik hem de teorik bakımdan çok daha eksiksiz bir biçimde irdelenmesi gerekiyor. Çokluk nasıl ortak davranır? Çokluk emperyal iktidarın çağdaş biçimlerine nasıl karşı koyar ve nasıl bir almaşık getirebilir? Bu yapıtın basımından beri yazarların üzerinde çalıştıklarını söyledikleri soruları, işte bunlar oluşturuyor.

Yazarlara göre Türkiye, bu yapıttaki varsayımları değerlendirme ve onları daha da geliştirme bakımından yetkin bir yer tutuyor. Türkiye’nin zengin politik gelenekleri, küresel ekonomik devreler içindeki çok yönlü konumlanışı ve haksızlıklar karşısına dikilen toplumsal hareketlerinin tarihi, hem İmparatorluğun karmaşık yapılarını, hem de çokluğun gücünü göstermekte yararlı bir örnek oluşturuyor.

Yapıtlarının belki de en iyi biçimde, teorik ve pratik bakımlardan günden güne ivme kazanmakta olan genel bir hareketin yazınsal belirtisi olarak anlaşılabileceğini söyleyen yazarlar, “Türkçe basıma önsöz”lerini şöyle bitiriyor:

“Yavaş yavaş, yeryüzünün her köşesinden, küresel bir şölen için hazırlanmış birçok lezzetli yemek gibi sunulan katkılara tanık oluyoruz. Masa donatılıyor. Şenliğe hazırlanın!”

MİLİTAN

İmparatorluk, “Militan” başlıklı şiirsel bir sonsöz, bir “Hatime” ile sona eriyor. Ayrıca bu şiirsellik, tüm yapıt boyunca varlığını duyuruyor. Tanınıtımı tanıdıklaştırmak için, işte birkaç alıntı.

“Postmodern çağda, halk figürü silinirken, militan figürü çokluğun hayatını en iyi ifade eden figür haline geliyor; militan, İmparatorluğa karşı biyo-politik üretim ve direnme failidir. Militan derken, ...ruhunu Sovyet devrimine adamış Üçüncü Enternasyonal’in üzgün, çileci failini kastetmiyoruz. Eylemlerinin bir ideal plandan kaynaklandığını savunarak ödev ve disiplin temelinde eylem yapan militandan da bahsetmiyoruz. Aksine, militan derken kastettiğimiz 20. Yüzyıl devrimlerindeki komünistler ve özgürlük savaşçıları, anti-faşist mücadelelerinde katledilmiş ve sürgüne gönderilmiş entelektüeller, İspanya iç savaşı ve Avrupa direniş hareketlerindeki cumhuriyetçiler ve bütün anti-kolonyal ve anti-emperyalist savaşlardaki özgürlük savaşçılarıdır.”

“Başkaldırı militanın gururla salladığı bayrağıydı. Bu militanlık trajik komünist mücadeleler tarihinde sayısız şehitler verdi.”

“Bugün, bu kadar çok kapitalist zaferin ardından, sosyalist umutlar hayal kırıklıklarıyla beraber söndükten sonra ve emek karşısındaki kapitalist şiddetin ultra-liberalizm adı altında pekişmesi ardından, militanlık örnekleri neden hâlâ ortaya çıksın ki, neden direnişler derinleşsin ki ve neden mücadele sürekli olarak yeni bir kararlılıkla yeniden ortaya çıksın ki? En baştan belirtmeliyiz ki, yeni militanlık basitçe eski devrimci işçi sınıfının örgütsel formüllerini yinelemek değildir. Günümüz militanı, sömürülenlerin temel insani ihtiyaçları için bile, bir temsilci gibi davranamaz. Bugün devrimci politik militanlık, tersine, her zaman kendine yaraşır olanı keşfetmelidir; bu, temsili değil, kurucu eylemliliktir. Günümüzde militanlık pozitif, kurucu ve yenilikçi bir eylemliliktir. Bu biçim altında biz dahil sermaye yönetimi karşısında isyan eden herkes kendini günümüz militanları olarak görür. Militanlar emperyal komuta mekanizmasına yaratıcı bir yolla direnir. Başka bir ifadeyle, direniş doğrudan biyo-politik alandaki kurucu bir kuşatmayla ve üretimin ve cemaatin ortak aygıtlarının oluşumuyla bağlantılıdır. Günümüz militanlığının tartışmasız yeniliği buradan gelir: O, yıkıcı deneyimin iki yüz yıllık isyan eyleminin erdemlerini yineler; ama aynı zamanda da yeni bir dünyayla, hiç bir dışarısını bilmeyen bir dünyayla da bağlantılıdır. Bu militanlık yalnızca bir içerisine, toplumsal yapılar dizgesine canlı ve vazgeçilmez bir katılımı bilir; bu yapıları aşma ihtimalini tanımaz. Söz konusu içerisi kitlesel zeka ve duygulanımsal ağların üretken ortaklığı, postmodern biyo-politikanın üretkenliğidir. Bu militanlık direnişten karşı-iktidar, isyandan da bir aşk projesi çıkarır.”

“Postmodern dönemde iktidarın sefaleti karşısına varlığın şenliğini dikiyoruz. Bu, hiçbir iktidarın kontrol edemeyeceği bir devrimdir; çünkü biyo-iktidar ve komünizm, ortak faaliyet ve devrim, sevgi içinde, yalınlık ve hatta masumiyet içinde bir arada var olurlar. Bu, komünist olmanın dayanılmaz hafifliği ve sevincidir.”

* Michael Hardt, Antonio Negri :”İMPARATORLUK”, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2001, 423 s.