12 Eylül 2010 Anayasasıyla kurulan Yargı düzeneği

adana-tir-bw-cropMevcut rejim Yargının altını üstüne getirdi, bütün kuralları ve kurumları eğdi, büktü, kendine benzetti. 12 Eylül 2010 Referandumunu yapmakla eline geçirdiği olanakları tepe tepe kullandı, daha da kullanacak.

HSYK denilen kurumun 1. Derece hâkim ve savcılar tarafından seçimle oluşturulmasını öngören Anayasa değişikliğini getirenler bugünleri görerek, bilerek o maddeyi koymuşlardı. Onların 5 yıl önce gördüklerini, yani o maddenin ne işe yarayacağını, şimdi Anayasaya değişikliklerine “Evet” oyu vermiş olanlar da görüyorlar.

AKP, Yargı içindeki Cemaatçi hâkim ve savcıların kelle sayısına da dayanarak kurduğu seçim düzeneğini (17-25 Aralık ertesinde Cemaat unsurlarını tasfiye ettikten sonra da) istediği gibi kullanır oldu.

HSYK için yapılan son seçimlerde Cemaatçilere karşı oldukları için AKP’lilerin listesine girmiş ya da onların adlarını görerek o listeye oy vermiş kimi sosyal demokrat eğilimli (öyle iddiadaki) Yargı elemanlarının basiretsizliğinin –yahut menfaatperestliğinin– HSYK çoğunluğunu rejimin elinde tutmasında rolleri oldu. Ama şöyle veya böyle Yargı 12 Eylül 2010 öncesinde olduğundan çok daha fazla yürütme erkine bağlı kılındı.

İstanbul’da iki hâkimin tahliye kararı verdiler diye tutuklanmaları, 17-25 Aralık 2013’de kovuşturmalarını yapmış dört savcı ve bir hâkimin HSYK tarafından meslekten tard edilmeleri (iddialara göre onların da tutuklanacak olmaları), Adana’da silah dolu MİT TIR’larını durdurup arayan dört savcı ile eski Jandarma Alay Komutanının tutuklanması 12 Eylül Referandumunun bugünkü elle tutulur sonuçlarıdır.

Keza kesinleşmiş Yargıtay kararlarından sonra Anayasa Mahkemesine başvurma “hakkı” da, Yargıtay’ın üzerinde bir üst kurum yaratıp, Yargıtay kararından müşteki olan kişi ya da kurumların Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurma yolunu uzatması anlamına gelmektedir. Anayasa Mahkemesi ne yapısı, ne de kadro imkânları gereği daha şimdiden birikmiş binlerce dosyaya bakamayacağı için, sonuç alma süresi uzadıkça uzamakta ve mağdur olduğunu düşünen yurttaşın AİHM’e gitmesi çok zorlaştırılmış olmaktadır.

İşbaşındaki rejimden hayırlı bir şeyin (mesela Adaletin) sadır olamayacağı bu maddeyle de kanıtlanmıştır.

SUÇU ÖRTBAS ETMEK

Bugün tamamen Merkez’in kontrolünde olan (Hayır, hayır, kontrolünde değil, emrinde olan) Yargı için yukarıda “düzenek” kelimesini tesadüfen kullanmadık. Gerçekten artık Tepe’nin elinde böyle bir düzenek vardır. Ve onun sayesinde istediğini yapmaktadır.

Bu vahim durumu sağlayan 12 Eylül 1982 Anayasasının 12 Eylül 2010 uzantısıdır.

Yaşadığımız bu Yargı vakaları rastgele siyasi olaylar değil:

a) 17-25 Aralık rüşvet, yolsuzluk kovuşturmalarını yapan savcı ve hâkimler görevlerini yapmışlardır. Başka bir olayı izlerken elde ettikleri bulgulardan Türkiye tarihinin belki de en büyük rüşvet ve hırsızlık kovuşturmasına ulaşmışlardır. Şimdi salt bu nedenle meslekten men edilmişlerdir. Muhtemelen arkası da gelecektir.

b) Adana davası ise belki daha da önemlidir. Çünkü uluslararası boyutludur. Dışişleri Bakanlığı’nda 27 Mart 2014 tarihinde yapılan bir toplantıda Hakan Fidan’ın “silah yüklü 2000 TIR’ın Suriye’ye gönderildiğini” söylediği kendi sesinden basına yansımıştı. Uluslararası camiada terörist olarak tescil edilmiş İslamcı örgütlere silah sevkiyatı yapmanın, olayın sorumlularını Lahey Adalet Divanı’na götürecek kadar vahim bir suç olduğu da medyada konuşulmuştu.

Bir iktidar Yargıyı bu denli emri altına alıyorsa, yaptığını salt siyasi emellere bağlamak yanıltıcı olur. Çünkü o iktidarı elinde tutan kişi ya da kişiler aynı zamanda korktukları için öyle yapıyorlardır. İktidar 12 Eylül 2010 Anayasasını getirirken bugünleri görüyordu, dedik. Çünkü önünde Deniz Feneri Davası vardı. Başkaları da olacaktı. Bu nedenle kendini sağlama alması lazımdı. HSYK düzeneğine ilaveten bir de (hâkimlerini onun atayacağı) tutuklama yetkisiyle donattığı emrindeki Sulh Ceza Hakimliklerini kurdu.

17-25 Aralık 1913’te siyasi iktidarın Yargıya nasıl saldırdığını, yolsuzluk, rüşvet ve hırsızlık soruşturmasını yürüten Yargı ve Emniyet mensuplarını nasıl hallaç pamuğu gibi attıklarını gördük. Aynı şekilde MİT TIR’ları olayı basın ve dolayısıyla uluslararası camia tarafından öğrenildiği için Yürütmenin hukuku nasıl çiğnediğine de tanık olduk.

ADANA TUTUKLAMALARI

7 Kasım 2013, 1 Ocak 2014 ve 19 Ocak 2014 tarihlerinde TIR’ları çevirdikleri için tutuklanan savcıların ve albayın tutuklanma gerekçesi nedir biliyor musunuz?

“Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs.”

Evet, aynen böyle. Dört savcı ve bir subay dönemin Tayyip Erdoğan hükümetini devirmeye teşebbüs etmişlermiş.

Bir hâkimin böyle bir karar gerekçesi yazabilmesi için nasıl bir karakter sahip olduğunu, varın siz söyleyin.

Tutuklananlardan Adana Başsavcısı Süleyman Bağrıyanık’ın avukatı duruşma sonrasında şu açıklamayı yaptı:

“Mahkeme Başkanı, Başsavcı Süleyman Bağrıyanık'a ‘Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, 'İşlem yapma' dediği halde neden yaptın?’ diye sordu, müvekkilim Adalet Bakanı'nın, Başsavcının amiri ve yetkilisi olmadığını söyledi.” Başsavcının yaptığı görevde bağımsız olduğunu vurgulayan avukat Aziz Erbek, "Ama Türkiye'de ne savcı teminatı kalmış, ne hâkim bağımsızlığı kalmış. Yargı tamamen diz üstü çökmüş, yargı iflas etmiştir. Türk yargısını bu hale getirenlere yazıklar olsun. Gecenin bu saatinde, onlarca yıl hukukun egemen olması için görev yapmış bu insanlar, kollarına polis girip cezaevine götürülüyor. Hepimiz infial halindeyiz. Türk halkı bunu unutmamalı. Bugün egemen olanlar, yarın sanık sandalyesinde oturacağını unutmamalı" dedi.

Olayın ayrıntılarını yazmak şimdi uzun sürer. Şu kadarını ekleyelim ki, devreye girip emir vermeye kalkışan sadece o zamanki Adalet Bakanı değil, bizzat Tayyip Erdoğan (yurttaşa “gavat” demekten sabıkalı) eski Adana Valisi Coş’a talimat veriyor, o da Başsavcıya söylüyor, ama Başsavcı dinlemiyor, görevinin gereğini yapıyor. Gösterilen şiddetin bir nedeni de “Vay, beni nasıl dinlemezsin” hiddeti.

Bununla birlikte Adana tutuklamalarıyla siyasi iktidar kurşunu kendi ayağına sıkmıştır. Çünkü o savcılar mahkemede konuştuklarında söyledikleri resmi belge haline gelecek ve ileride Lahey adalet Divanına kanıt teşkil edecektir.

1961 Anayasasına kadar Türkiye’de hâkim teminatı yoktu. Hâkim ve savcıların terfi, tayin ve sicil işlerini Adalet Bakanlığı yapardı. Bu nedenle, 1950’ye kadar iktidarda öyle yapmış CHP’nin DP iktidarına karşı en önemli muhalefet taleplerinden birisi “Hâkim teminatı” idi. 1961 Anayasası ile hâkim teminatı getirilmişti.

Hâkim teminatı “yüz kızartıcı denilen suçlar dışında azledilmemeyi, kendi isteği dışında yasada öngörülen yaştan evvel emekliye sevkedilmemeyi, mahkeme ya da kadro kaldırılmış olsa bile başta maaş olmak üzere malî haklardan yoksun kılınmamayı, hakimin görev yerinin ve baktığı davanın keyfi şekilde değiştirilmemesini” gerektiriyordu.

1982 Anayasasında ise hâkim teminatına savcı teminatı da eklenmişti.

“PARALAR DEĞİL, SAVCILAR SIFIRLANDI”

Adana davası gibi 17-25 Aralık sonrası yapılanlar da suçu örtbas edememiştir. Örnek mi istiyorsunuz?

Kemal Kılıçdaroğlu "Hırsızdan Cumhurbaşkanı olmaz" dediği için Tayyip Erdoğan tarafından dava açılmıştı. Kılıçdaroğlu’nun vekili o davaya delil olarak 17-25 Aralık tapelerinin celbini istemiş ve mahkeme de aldığı ara kararıyla talebi kabul etmişti.

Mahkemenin bu kararından sonra davacı davasından feragat etmişti. Davacının davadan vazgeçmiş olmasının nedeni konuşma tapeleri mahkemeye gelmesin, bilirkişi incelemesine girmesin diyeydi. Tapeler davaya girerse, oraya girerse resmi belgeye dönüşecekti.

Peki, Kılıçdaroğlu’na dava açılmasının gerekçesi neydi? “CHP Genel Başkanı benim şerefim ve haysiyetimle oynadı” iddiasıydı. Tapelerin mahkemeye getirileceği kesinleşince, bir insan onurundan, şerefinden, haysiyetinden bir anda niçin feragat etsindi? Etti ve dava düştü.

Nitekim meslekten men edilen savcılara yönelik suçlamalardan birisi de “tapelerin niçin yok edilmediği”dir.

17-25 Aralık savcılarının meslekten çıkartılması konusunda en özlü değerlendirmeyi CHP yöneticilerinden Levent Gök yaptı.

Cumhurbaşkanlığı makamında oturan zatın yurt dışından verdiği demeçle 'göreceksiniz daha neler olacak, daha operasyonlar sürecek' diyerek bu talimatları verdiğini dile getiren Gök, “paraları sıfırladın mı noktasından savcıları sıfırlama noktasına geldiler” dedi.

Yaşanılan Yargı rezaletinde bir de Ergenekon ve Balyoz davasının fiilen düşürülmesi var. Bu da hukuki değil, siyasi bir karardır.

Cemaate karşı Kemalistlerin “postalına yapışmak” diye tanımladığımız bu olayı daha önce yeterince vurguladığımız için, burada tekrarlamaya gerek yok.

Ve nihayet bir yargı kurumu olan Yüksek Seçim Kurulu da baskının dışında değil. Tayyip Erdoğan’ın taraflı davranarak seçimi etkilediği yolunda siyasi partilerin itirazları devamlı reddedilmektedir.

Yargıyı emir altına almak ne işe yararmış ayan beyan belli değil mi?