Hayat Ağacı (Haziran 2017)

CHP’nin bardağı
Hüseyin Hasançebi
Gandi Kemal
Hüseyin Hasançebi

Kamp Armen'le Hrant’ı tekrar öldürdünüz

kamparmen-crop24 Nisan 1915’in 100. Yıldönümü anmalarının üzerinden henüz 15 gün bile geçmeden Tuzla’daki Armen Çocuk Kampına gelen iş makineleri bir ucundan başlayarak binayı yıkmaya giriştiler. Orada bulunanların tepkileri nedeniyle yıkma durduruldu, insanlar (Ermeniler, HDP'liler, HKP'liler, Tuzla'daki deri işçileri ve İstanbul'dan koşup gelen başka dayanışmacılar) kampa sahip çıkmak için nöbet tutmaya başladılar, ama bu direnç ne sonuç verecek, henüz bilmiyoruz.

Yıkımı önlemeye çalışanların sözcülüğünü yapan ve çocukluktan beri Hrant Dink’in arkadaşı olan Garabet Orunöz şunları söylüyor:

“1967 yılında bu kampa geldim. 1975 yılında buradan ayrıldım. O gün bugün bura ile hiçbir zaman bağımı koparmadım. 1983 yılında burası tamamen devlet tarafından el konularak özel şahıslara satışı yapıldı. Özel şahıslar, arsa sahibinin varislerinden satın alarak ve tapu birleştirme davasını kazanıp arsaya böyle sahip oldular. Yasalar eğer böyle olmasaydı bugün kampta hala Ermeni çocuklar dinlerini, dillerini ve kültürlerini öğreniyor olacaktı.”

100. Yıl vesilesiyle çoğumuz soykırım zihniyetinin 100 yıldır devam ettiğini yazdık. İşte bunun yeni bir örneği Kamp Armen vakasında karşımıza çıkıyor. II. Abdülhamit’le başlayan, onu devirmiş İttihat ve Terakki ile tırmanarak devam eden nüfusu Türkleştirme ve Müslümanlaştırma politikası Cumhuriyet’te de devam etmiştir. Hangi hükümet, hangi parti, hangi rejim işbaşında olursa olsun “gayrimüslim azınlıklar” dediği yurttaşlarımıza karşı güdülen düşmanlıktan vazgeçilmemiştir.

GASPIN NEDENİ GAYRİMÜSLİM DÜŞMANLIĞI

Mesela 1936’da çıkarılan Kanun Kuvvetinde Kararname “ekalliyet” (azınlık) vakıflarının sahip oldukları gayrimenkullerin listesini bildirmelerini öngörüyordu. Lozan’da atılan imza gereği o mallara el konulamıyordu, ama dökümleri yapılarak tespit ediliyorlardı.

Gedikpaşa’daki Ermeni Protestan Kilisesinin bir yetimhanesi vardı. Anadolu’dan toplanmış az sayıdaki yetim çocuk orada barınıyordu. Kilise 1961’de Tuzla’da bir arazi satın alarak çocuklar için kampı inşa eder ve çocukların yazın tatil yapmalarını sağlar. Kamp daha sonra Tuzla Ermeni Yetiştirme Yurdu adıyla yetimhane olacaktır.

Parasal imkânları sınırlı olduğu için inşaatta bizzat çocuklar çalışırlar. Garabet Orunöz’ün “sırtımızda denizden kum taşıdık” diye anlattığı inşaat sürerken çocuklar yörenin ağaçlandırmasında da çalışmışlardı.

1954 doğumlu Hrant Dink, 1959 doğumlu Rakel Yağbasan, 1964 doğumlu Erol Dora bu kamptan geçmiş ikisi Ermeni, diğeri Süryani çocuklardı. Rakel ve Hrant bu kampta tanışırlar, sonraki yıllarda aynı kampta düzenlenen bir törenle evlenirler. Yurdun ilk Müdürü olan Hrant Güzelyan Asala’ya militan yetiştiriyor iddiasıyla 12 Eylül rejimi altında tutuklandıktan sonra Hrant Dink müdürlüğü üstlenecek 1983’te kamp kapatılıncaya, o da tutuklanıncaya kadar çabasını sürdürecektir.

1974’te Yargıtay Genel Kurulu azınlık vakıflarının 1936’dan sonra edindikleri mülklerin Hazine veya Vakıflar Genel Müdürlüğü adına tescil edilmesine hükmeder.

1979'da 'Milliyetçi Cephe' döneminde (AP+MSP+MHP+GP) Vakıflar Genel Müdürlüğü, '1936 Beyannamesi' olarak bilinen ve "gayrimüslim vakıfların mülk edinemeyeceği" yorumunu yaparak Vakfa ait tapunun iptal edilmesini ve arazinin eski sahibine iadesini istedi. Vakıf karara itiraz etti ama sonuçta Yargı boş bir toprak parçası olarak parasıyla satın alınan, çocukların emeğiyle inşa edilen binaları, ağaçları, bahçeleri, oyun alanlarını eski sahibine bedelsiz geri verdi. Böylece araziyi vakfa satmış olanlar, bedavadan kondukları mülkü tekrar sattılar. Tuzla’da rant yükselince, gayrimenkul bir-iki el değiştirerek şimdiki şirkete geçti.

Her ne kadar 2011’de AKP Hükümeti AB yasalarına uyum kapsamında devlete geçen o vakıf mallarının iadesine karar verdiyse de, Vakıflar İdaresi 'hukuki bakımdan', Kamp Armen'in 'el konmuş mülk' olmadığını, sadece, 'iptal edilmiş satış' olduğunu söyleyerek ortada iade edilecek veya tazminat ödenecek bir durum bulunmadığına hükmetti.

Şimdi de müteahhit firma o araziye villalar, alışveriş merkezi vesaire inşa edecekmiş. Yani Ermeni düşmanlığı tam da mevcut rejimin karakterine uygun olarak lüks inşaat ve rant tutkusuyla birleşmiştir.

Devletin 1924’ten önce Tehcirle veya Mübadeleyle gitmiş olanların tapu kayıtları hakkında hiçbir kimseye bilgi verilmemesi konusunda Tapu Müdürlüklerine 1983 ve 2001 yıllarında yazılı emir vermiş olduğunu söylersek, etmiş olan insanların ve hazinenin o malların üzerine yattığını, mülklerin asıl sahiplerinin varislerinin mallarının akıbetini öğrenmelerine engel olmuştur.

GARABET ORUNÖZ’ÜN ÖYKÜSÜ

Bu noktanın Armen Kampıyla doğrudan bir ilgisi yok ama gasp zihniyetinin ve gayrimüslim düşmanlığının somut bir göstergesi olarak bu bilgiyi verdik.

Yukarıda adını andığımız Garabet Orunöz’ün Kamp Armen’e sahip çıkması boşuna değil. Malatya’lı kalaycı Agop Orunöz, eşi ölünce henüz bir bebek olan kızı Filor’u İstanbul’lu bir Ermeni aileye evlatlık verir, oğlu Garabet’i ise okul yaşı gelince İstanbul Gedikpaşa’daki Ermeni okuluna yatılı gönderir,
Garabet’in aynı anneden bir ablası, babasının ilk eşinden dört kardeşi daha vardır ve kendi deyimiyle hepsi şimdi dünyanın dört bir tarafına dağılmış durumdadır.

Kampta sekiz yıl kalan Garabet yurt dışına okumaya gider. (Bu arada pilot olmak isteğiyle büyük bir saflıkla Hava Lisesine kaydolmak için müracaat ederse de, tabi ki alınmaz. Ortaokul mezunu çocuk demek ki eşit yurttaş olmadığını henüz öğrenmemiştir.)

Garabet Orunöz’ün hayatının en önemli olayı gene Armen Kampında geçer. 1979 yazında bir arkadaşıyla kampı ziyarete gittiğinde –oğluna yardım için kampta bulunan– Sarkis Dink Garabet’i çağırır ve bebekliğinden beri görmediği, nerede olduğunu da bilmediği kız kardeşi Filor’un onunla buluşmak için kampa geldiğini söyler.

Genç kız şimdi 15 yaşındadır. Bebekken evlatlık verildiği ailenin babası ölünce çocuk geri verilmiştir, ama başka bir aile onu evlat edinmiş, nüfusuna geçirmiş, kızıyla birlikte yetiştirmiştir, dahası da ağabeyi Garabet’in izini bulmuş, kim olduğunu söylemeden ona Almanya’ya her yıl armağanlar göndermiş, şimdi de kız kardeşini getirmiştir.

Buluşma Garabet Orunöz’ün hâlâ belleğindeki en canlı anıdır, Kamp Armen’in Müdürü Hrant Dink’in birbirini hiç tanımayan iki kardeşin hasretle kucaklaşmasını gözyaşları içinde izlemektedir.
Orunöz’ün şahsında bir öyküsünü aktardığımız Kamp Armen bugün pek çoğu hayatta olan 1500 kişinin nice nice yaşam öyküleriyle ve sayısız anılarıyla doludur. Ve çocukluklarının geçtiği kamp onlar için bir anıt gibidir.

Üstelik eski hükümdarların, askerlerin, politikacıların taştan, tunçtan, alçıdan anıtları gibi ruhsuz da değildir. Anneleri, babaları, kardeşleri kırılmış ailelerin ikinci, üçüncü kuşaklarından torunlarının meyve ağaçlarıyla, keçileriyle, kuzularıyla, çocuk oyunlarıyla belleklerde yaşayan canlı imgesidir.
Armen Kampını yıkma girişimi devletin çeşitli odakları tarafından suç birliği halinde öldürülen Hrant Dink’in (Ermenilerin ve tüm duyarlı insanların gözünde) tekrar öldürülmesidir.

Çünkü Hrant 8 yaşından başlayarak 1962’den 1983’e kadar 21 yıl boyunca hayatını bu kampa adamıştı. Kendisinin “kırlangıç yuvası”na benzettiği ve arkadaşlarıyla birlikte “Atlantis Uygarlığı” adını verdiği Armen Kampı için sözü ona bırakalım:

“DAVACIYIM EY İNSANLIK!…

Aldılar bir sabah biz 13 çocuğu… Gedikpaşa’dan yürüyerek Sirkeci’ye… Oradan vapurla Haydarpaşa’ya… Haydarpaşa’dan trenle Tuzla İstasyonu’na… İstasyondan da bir saat yürüyerek, göl ile denizi kenarlayan geniş ve uçsuz bucaksız düz bir araziye götürdüler. O zamanın Tuzla’sı bugünkü gibi zenginlerin ve bürokratların villalarıyla dolu bir mekan değil… İnce kumlu, bakir bir deniz kenarı ve denizden kopma bir göl parçası… Uçsuz bucaksız arazide bir iki ev, tek tük incir ve zeytin ağaçları ve hendek kenarlarına serpilmiş dikenli böğürtlen çalıları… Ve artık… Bir de bizim kurduğumuz Kızılay çadırları… 8 ila 12 yaş arası biz 13 çelimsiz için yazları Gedikpaşa Yetimhanesi’nin beton bahçesine mahkûm olma sona ermişti…

Ailelerimizi, yakınlarımızı ancak geceleri uzaklarda, parlayıp sönen kent ışıklarını izlerken anımsıyorduk. Yere düşmüş ve üst üste yığılmış yaşlı yıldızlara benzetiyorduk kent ışıklarını.
Üç yıl şafak vakti kalkıp, gece yarılarına dek çalışarak kamp binasını tamamladık. En kısa boylularımızdan biri olan ‘Kütük’ (Zakar’a böyle hitap ederdik) bir başına çimento torbasını kucaklayıp çatıya kadar çıkarabiliyordu. Geceleri uykuda yorgunluktan altımıza işerdik.

Sekiz yaşımda gittim Tuzla’ya. Tam 20 yıl oraya emek verdim. Eşim Rakel’i orada tanıdım. Birlikte büyüdük. Orada evlendik. Çocuklarımız orada doğdu… 12 Eylül’den sonra kampımızın müdürünü “Ermeni militan yetiştiriyor” suçlamasıyla içeri aldılar. Haksız bir suçlamaydı. Hiçbirimiz Ermeni militanlar olarak yetiştirilmemiştik. Başsız kalan kampın ve yetimhanenin kapanmaması için görevi bu kez ben ve oradan yetişen arkadaşlarım üstlendik. Ama bir gün elimize bir mahkeme kâğıdı tutuşturdular… ‘Siz Azınlık kurumları yer satın alma hakkına sahip değilmişsiniz! Biz zamanında size izin verirken yanlış yapmışız. Artık burası eski sahibinin olacak.’ Beş yıl süren direnişimize rağmen yenildik… Ne yapalım ki karşımızda devlet vardı.

Şikâyetim var ey insanlık!…

Bizi, yarattığımız uygarlığımızdan attılar.

Orada yetişmiş bin beş yüz çocuğun alın terinin üstüne oturdular. Bizlerin çocuk emeğini gasp ettiler. Orayı tekrar yoksul çocuklar için bir yetimhane yapsalardı, kimliği ne olursa olsun, yoksul ya da özürlü çocuklar için kamp olarak kullansalardı, hakkımı helal ederdim. Ama bu şekilde emeğimi helal etmiyorum.

Ve artık bizim yarattığımız ‘Tuzla Yoksul Çocuk Kampı’mız, bizim ‘Atlantis uygarlığımız’ şimdi bir harabe…

Çocuk cıvıltıları çekilince suyu da çekilmiş kuyunun… Binanın omuzları düşük…. Toprak çorak…
Ağaçlar küskün…

Benim isyanımın pike uçuşları ise, bin bir özenle yaptığı yuvası bir darbeyle yok edilmiş kırlangıcınki kadar keskin…

Lakin çaresiz…”