Kurtarıcıdan kurtulmak

mustafa-akinci-bw-cropSiyasi iktidarın komşularla “sıfır sorun” politikasında bu kez Kuzey Kıbrıs’la da sorun yaşadığı söylendi. Oysa sorun şimdi çıkmış değil.

T. C. Hükümeti Kasım 1983’de KKTC adını vererek kurduğu ve dünyada sadece kendisinin tanıdığı devlete sağladığı yılda 1 milyar liralık sübvansiyonu 150 milyon kadar azaltmayı öngördüğünde problem çıkmıştı.

2010 Temmuz’unda yapılan müşterek basın toplantısında dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan KKTC Başbakanı İrsem Çelik’e dönerek “senin maaşın kaç?” diye sormuştu. “Benim müsteşarım 5000 lira alıyor, sen 10.000 alıyorsun” demişti. Erdoğan’ın bu hakaretamiz tutumu K. Kıbrıs’da büyük tepkiye yol açmıştı.

Ankara’nın sözünden çıkmamakla tanınan politikacı Serdar Denktaş bile şöyle demişti: “Bir basın toplantısında benim Başbakanıma dönüp, ‘Sen ne kadar maaş alıyorsun’ diye soracaksın. Benim Başkanım da ürkek sesle yanıt verecek. Bu kabul edilemez. Mesele ne kadar maaş aldığı değildir. Mesele, Türkiye kamuoyunun önünde bana bu sorunun sorulmasıdır. İkide bir gönderilen paraların başımıza kakılmaması gerekir.”

Dört ay sonra o zaman Kıbrıs İşlerinden sorumlu bakan Cemil Çiçek, K. Kıbrıs’a geldiğinde sendikalar Ercan’da kendisini “Cemil Çiçek senin maaşın ne kadar”, “Bu memleket bizim”, “Ülkemiz satılık değil” pankartlarıyla karşılamışlar, Türkiye Başbakanına yanıt vermişlerdi. Çiçek de, “Güney’dekilere benziyorlar” demişti.

Aradan beş yıl geçti Tayyip Erdoğan bu kez C. Başkanı sıfatıyla Ankara’nın Kuzey Kıbrıs’a verdiği parayı Kıbrıs Türklerinin başına tekrar kaktı: “Size 1 milyar liraya yakın para veriyoruz” dedi.

Yeni seçilen Mustafa Akıncı’ın Türkiye ile K. Kıbrıs toplumu arasındaki ilişkinin “anavatan-yavru vatan” şeklinde görülmesine karşılık, “artık iki kardeş ülkeyiz” tanımlamasına hiddetlenen Tayyip Erdoğan “ne söylediğini kulakları duymuyor” dedi ve Kıbrıs’ın “yavru vatan” olduğunda ısrar etti, “Biz Kıbrıs için bedel ödedik” dedi, ertesi gün aynı vesileyle Türkiye’nin K. Kıbrıs’a verdiği paradan bahsetti.

Akıncı ise CNN Türk’le telefon görüşmesinde geri adım atmadı, “Siyasette ilişkiler büyüklükle, küçüklükle ölçülmez. Türkiye ile ilişkiyi istemeyen bir söylemde bulunmadım. Sağlıklı, kişilikli bir ilişkiden bahsettim" hatırlatmasını yaptı.

Hatırlanacağı gibi Tayyip Erdoğan geçmiş yıllarda para meselesinden söz ederken “Kıbrıs’da jeopolitik ve stratejik” çıkarlarımız var” diyerek, o paranın niçin verildiğini, bedelin neden ödendiğini itiraf etmiş (çıkartmada ölen askerleri kastediyor olmalıydı) ve Ada’da 24 bin Türk askerini bulundurmanın (o harcamaların da) sebebini açıklamış oluyordu.

Yunanistan’ın Albaylar cuntası 1974’te faşist EOKA-B’ye Nikos Sampson darbesini yaptırarak Türkiye’ye Ada’nın Kuzeyini işgal etmesi ve orada askeri olarak yerleşmesi için fırsat vermişti.

Türkiye Kuzey Kıbrıs Türkünü kurtardığını iddia eder. Oysa siyasi literatürde ise “kurtarıcıdan kurtulmak” diye bir söz vardır. Kuzey Kıbrıs’ın durumu budur. Çünkü tarih göstermiştir ki, kurtarıcı esas olarak kendi menfaati için kurtarır.

K. Kıbrıs Ankara’ya mahkûm edilmiş durumdadır. Çünkü Türkiye karşısında hiçbir söz hakkına sahip değildir. İtfaiye müdürlerini bile Ankara atamaktadır, yöneticiler en ufak bir itirazlarında zılgıt yemektedir.

Tayyip Erdoğan “ben sana yılda şu kadar para veriyorum” diyor. Doğrudur. Ama şu olgular daha o paradan daha önemlidir:

“Kıbrıs Harekâtı”ndan sonra Ada’ya Türkiye’den 40.000 dolayında insan yerleştirilmiştir. O sırada Milli Selamet Partisi koalisyonda bulunduğu için gönderilenler arasında Kıbrıs çıkartmasında ölenlerin yakınlarının yanı sıra siyasi tercihler belirleyici olmuştur. Bir yıl geçmeden Milliyetçi Cephe denilen hükümet kurulmuş, Kıbrıs işlerine bakan bakanlık Turhan Feyzioğlu’na verilince, bu kez onun Güven Partisi Ada’ya adam göndermede önceliği almıştır.

Dışarıdan getirip nüfus yerleştirmeye uluslararası literatürde “kolonizasyon” denilmektedir ve K. Kıbrıs’da bu süreçte politik seçişler rol oynamıştır.

Öldürülen ya da Güney’e göçen Rumların dükkân ve tarlalarına kısmen Türkiye’den getirilenler konmuşlardır, zamanla ticaretin önemli bölümü oradaki askeri birliğin subaylarının yakınlarına geçmiştir.

Dolayısıyla Kıbrıs’ın yerli Türklerinin bir bölümü kendi ülkelerinde sığıntı haline gelmişlerdir. İmkân bulabilen Britanya’ya göçmüştür, çünkü Kıbrıs Cumhuriyeti pasaportu o ülkeye gitmeye ve yerleşmeye uygundur.

Kuzey Kıbrıs vatandaşı olan Türklerden bir bölümü Lefkoşa’da çalışmaktadırlar.

İşgal ve ilhaktan sonra bile Kuzey Kıbrıs’da tarımla iştigal eden nüfus başlıca narenciye, taze sebze olan ve ürünlerini Britanya’ya (ve Avrupa’ya) satabilmekteydi. Ama KKTC kurulunca Rauf Denktaş (tabi ki Ankara’nın emriyle) ihracat belgelerine KKTC anteti ve mührü koymaya başlayınca, artık Kuzey Kıbrıs’tan ithalat yapmaz oldular.

K. Kıbrıs sadece Türkiye’ye ürün satabilir oldu. Türkiye de sebze ve meyve ülkesi olduğundan K. Kıbrıs’dan ithalatı ancak senede 25-30 milyon lirayı aşmadı. Buna karşılık K. Kıbrıs’a ihracatı 1 milyar liradan fazladır. Yani verdiğini geri almaktadır.

KKTC dünyada izolasyon içindedir. Ankara’nın çözüm istemeyen, Rum tarafının da her türlü çözüm önerisini yokuşa süren tutumu yüzünden Kuzey Kıbrıs toplumu izolasyon ve derogasyon duvarlarına hapsolmuş durumdadır.

Kıbrıslı Türkün Ankara hükümetinden gelecek paraya muhtaç duruma gelmesi onu kurtaranlara ödediği ceremedir.

Konunun sosyal boyutuna gelince: Kıbrıs II. Selim’in Padişahlığı, Sokollu Mehmed Paşa’nın Sadareti zamanında Osmanlı’ya geçmiştir. O tarihten sonra epeyce zaman Kıbrıs’a Bektaşiler yerleştirilmiştir. Çoğu yıkılmış veya unutulmuş olsa da, Kıbrıs’da –hatta Güney dahil– “Baba”, “Dede” ünvanlarıyla anılan çok sayıda Bektaşi dergâhının, türbesinin bulunması bunun kanıtıdır.

II. Mahmud zamanında Ada’ya Nakşibendiler de gelip yerleşmeye başlamışlardı, fakat Kıbrıs hiçbir zaman İslamcı bir bağnazlık içinde olmadı, 1974’ten sonra gelenler de siyasal İslamın güç kazanmasına yaramadılar.

Şimdiki siyasi iktidarın bir gayreti de toplum mühendisliği yapmak oldu. Örneğin, 2004 Referandumu öncesinde Kuzey Kıbrıs’da sekiz cami varken, bugün bu sayı 82’dir. Bu İslamlaştırma ve Sünnileştirme siyaseti de Kıbrıslı Türkün çoğunun hoşuna gitmemektedir.

Tayyip Erdoğan “KKTC ile Güney Kıbrıs arasındaki müzakerelerde Mustafa Akıncı kendi kafasına göre davranamaz, biz garantör ülkeyiz” diyerek Ankara’nın çözüme engel çıkaracağını, kendisini karar mercii gördüğünü açıkça belli etmiştir.

Mustafa Akıncı’nın seçilmiş olması hem bir sonuçtur, hem de dileriz ki bir başlangıç olur. Umarız ki, M. Ali Talât gibi dirençsiz ve dayanıksız çıkmaz, Ankara’ya teslim olmaz ve Kıbrıs Türk toplumu kendi özgür iradesiyle kendi kaderine (geleceğine) sahip çıkar.

Gene temenni ederiz ki Kıbrıs Cumhuriyeti 2004’teki anlaşmazlık politikası gütmez –ve Yunanistan’da esen havanın da desteğiyle– Kıbrıs halkları adil, kalıcı, eşitlikçi çözüme doğru yol alırlar.

Yazıya Kıbrıs Türk Öğretmenler Sendikası’nın basın açıklamasını eklemek istiyorum. 1970’li yıllarda TÖB-DER’e dostluğuyla tanıdığım ve Ankara’nın siyasetine karşı barışçı tutumuyla saygı duyduğum KTÖS’ün bugünkü kuşak yöneticilerinin de başlarını dik tutmaları gerçekten sevindiricidir.

Sendikanın açıklamasının tam metni şöyle:

ktös-eylem-bw-crop“Sn. Erdoğan bilmelidir ki, parasını da memurunu da istemiyoruz. Kıbrıslı Türklerin kendi kendini yönetecek bilgi beceri ve potansiyeli vardır. Ankara’nın esiri olmak istemiyoruz.

Kıbrıs’ın kuzeyinde yapılan ve toplum liderinin seçildiği süreçten başarılı çıkan Sn. Mustafa Akıncı’yı tebrik süreci, Türkiye Cumhurbaşkanı Sn. Recep Tayyip Erdoğan’ın Kıbrıslı Türkleri aşağılayan sözleri yüzünden adada yaşadığımız gerçekleri tekrardan hatırlatması açısından önemli bir gelişmedir.

Sn. Akıncı’nın ortaya koyduğu görüşler, Kıbrıslı Türklerin büyük çoğunluğu tarafından kabul görmüştür. Sn. Erdoğan bu açıklamalarındaki ifadelerle Sn. Akıncı’yı hedef olarak gösterse de aslında, Sn. Akıncı’ya yapılan bu hareketi Kıbrıslı Türklere yapılan bir saldırı olarak değerlendiriyoruz.

Sn. Erdoğan bize para verdiğini söyleyerek, adanın kuzeyinde her istediğini yapabileceğini vurgulamıştır. Bugüne kadar ortaya koydukları politikalarla, adamızın kuzeyini, kumar, fuhuş, kara para aklama merkezi haline getiren Sn. Erdoğan yarattığı bu çöplüğün ve sömürgenin devamını istemektedir.

Sn. Erdoğan daha önce de yaptığı gibi adamızın üzerinde yaşayan insanları önemsemediğini, önemli olan toprak ve Türkiye’nin çıkarları olduğunu tekrardan vurgulamış çözüm görüşmelerinde masada oturanın Kıbrıslı Türk olmasının önemsizliğini ortaya koyarak, Türkiye’nin Kıbrıs konusunda yetkili olduğunu tüm dünyaya açık açık ifade etmiş, Kıbrıslı Türklerin bugüne kadar yapılan görüşmelerde masaya bir kukla olarak oturduklarını vurgulamıştır.

Sn. Erdoğan ve Türkiye yetkilileri sözlü ve yazılı açıklamaları ile adamızda çözüm istemediklerini ‘dondurulmuş bir çatışma ortamıyla’ adamızın kuzeyinin Türkiye’nin kolonisi olarak sonsuza dek devam etmesi gerektiğini tehdit dolu sözlerle ifade etmişlerdir.

Görüleceği üzere karşılıklı saygı ve siyasi eşitler temelinde bir ilişki değil, emir veren-emir alan bir ilişkinin devam etmesi Türkiye’yi yönetenler tarafından açıkça talep edilmektedir.

Yıllardan beri söylediğimiz Kıbrıs ile ilgili gerçeklerin TC yetkilileri tarafından açıkça ifade edilmesine fırsat yarattığından ve başarısından dolayı Sn. Akıncı’yı tebrik ederiz.

Bilinmelidir ki, Kıbrıs Türk toplumuna saygı duymayanlara biz de saygı duymuyoruz. Bizim ülkemizi sadece bir toprak parçası ve kumar, fuhuş, kara para aklama, uyuşturucu ticareti merkezi haline getirip sömürgeleştiren, insanlarımızı toplumsal yok oluşa sürükleyen, Kıbrıslı Türkleri uluslararası hukuğun dışında tutarak, ambargolar altında yaşatanlara ‘sizi biz kurtardık size para veriyoruz, beslemeler’ diyenlere hiç saygımız yoktur. Bu konuda Sn. Akıncı’ya yapılan saldırıyı tüm Kıbrıs Türk toplumuna yapılmış olduğunu ifade eder, Sn. Akıncı’nın yanında olduğumuzu vurgularız.”