Soykırım zihniyeti 100 yıldır sürüyor

eu-parliament-silence-bw-cropErmeni soykırımının başlangıcının 100. Yıldönümü olan 24 Nisan 2015 yaklaşırken, önce Papa 1915 için “soykırım” kelimesini kullandı, onu Avrupa Parlamentosundan geçen “soykırım kararı” izledi. Daha da sonra Federal Almanya parlamentosunun benzer kararı geldi.

Tayyip Erdoğan “parlamentoların kararının kendileri için yok hükmünde olduğunu” söyledi, sonra “Bir kulağımızdan girer, öbüründen çıkar” dedi. [Biz Tayyip Erdoğan’ın “oy, oy” deyip, başka bir şey demediğini sanırdık. Ama başka toplumların oyla seçilmiş parlamentolarını ve AB yurttaşlarının doğrudan oyla seçtikleri Avrupa Parlamentosu’nu yok sayıyorsa, demek ki sadece kendi partisinin aldığı oyları önemsiyormuş.]

C. Başkanı öyle dedi, ama Dışişleri Bakanını da Washington’a yollamayı ihmal etmedi. Müezzinoğlu hem John Kerry, hem de Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Susan Rice ile görüşecek ve Obama’nın 24 Nisan 2015’te yapacağı konuşmada “soykırım” kelimesini kullanmamasını rica edecek.

ABD BAŞKANI DİYECEK Mİ, DEMEYECEK Mİ?

Madem soykırım kararı yok hükmündedir, ABD Başkanının da öyle demesinden niçin telaşlanıyorsunuz, ona da boş verirsiniz! Üstelik Obama’nın Başkanlık dönemin bitmesine iki yıldan daha az bir zaman kaldı, onu –eski Türkçe argoyla– “Yalova Kaymakamı” sayarsınız, olur biter, zaten “Obama ile aranızın niçin açıldığını bilmediğinizi” söylemiştiniz.

Nisan başında ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Marie Harf basın toplantısında Papa’nın açıklamalarının hatırlatılması üzerine şu yorumda bulundu: “Başkan Barack Obama ve üst düzey yetkililer, Osmanlı İmparatorluğu’nun sonlarında 1,5 milyon Ermeni'nin katledildiği veya ölüme yürüdüğünü, tarihi bir gerçek olarak kabul ettiğini birçok kez belirtmişti ve gerçeklerin tam, adil ve içten kabulünün Türkiye, Ermenistan ve ABD dahil herkesin çıkarına olduğunu söylemişlerdi.”

Gene aynı günlerde ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesinde konu tartışılıyor ve 12’ye karşı 5 oyla “Ermeni soykırımı” kınanıyordu. Komite üyesi 10 Demokrat’ın tamamı ve 2 Cumhuriyetçi senatör tasarıyı desteklediler, karşı oy kullananların 5’i de Cumhuriyetçiydi.

Tasarıyı sunan ve aynı zamanda Dış İlişkiler Komitesi Başkanlığı'nı yürüten Senatör Robert Menendez, “Ermeni Soykırımı'nın reddedilemez bir gerçek olduğunu” söyledi. ABD Dışişleri Bakanlığı'nda soykırımın iyi belgelendiğini savunan Komite Başkanı, Ruanda ve Yahudi Soykırımı'na benzetti. Obama'nın da geçmişte bunu kabul eden ifadeleri olduğunu dile getirdi ve 'Soykırım soykırımdır.' dedi.

Türk yetkililerinin ve medyasının hiç hoşlanmadığı “soykırım” kelimesinin yer aldığı karar tasarısının ABD Kongresi'ndeki Senato Genel Kurulu'nda da oylanması gerekiyor.

31 Mart 2015’de Vermont Eyaletinin de “Ermeni Soykırımı” tanımlamasıyla –halen ABD’yi oluşturan– 50 eyaletten 44’ü Türkiye’nin tehcir dediği olayın “soykırım” olduğunu söylemiş durumda.

Federal nitelikli Amerika Birleşik DEVLETLERİ’nin 44 DEVLETİ şayet “soykırım” nitelemesi yapıyorsa, her 24 Nisan öncesinde “aman, Başkan o kelimeyi kullanmasın” diye hop oturup hop kalkmak boşuna. Zira sizin yok hükmünde saymanızın dünya nezdinde bir önemi yok. Tersine size olan suçlamanın devam etmesi, “Türkiye geçmişiyle asla yüzleşmeyecek” kanaatinin sürmesi bakımından önemLİ.

TÜRK MİLLETİ SİZE ZATEN İNANIYOR

Soykırım kelimesine karşı gösterilen telaş içeride hepten lüzumsuz. Zira Türkiye nüfusunun % 90’ı aşkın kesimi, “Türküm” diyen nüfusun ise % 99’u zaten sizin gibi düşünmekte. Bu rakamları parlamentodaki üç partinin tıpatıp aynı tepkiyi vermesinden çıkarıyoruz.

Sadece HDP bildiriye imza koymadı, onun da seçmen oranı büyük çoğunluğu Kürt olmak üzere % 10’dur.

Yukarıda anlattığımız 100. Yıl kararlarını ve açıklamalarını başkaları izleyecek. Ama asıl önemli olanı 24 Nisan 2015 tarihini geçirmiş olmakla meselenin savuşturulmayacağıdır. Bunu her üç siyasi parti de bilmekte, fakat “her 24 Nisan’ı böyle atlatırız” sanmaktadırlar.

Bugünkü siyasi iktidara gelince, biliyoruz, uluslararası yalnızlığını çok değerli buluyor, yalnızlığıyla övünüyor. Biliyoruz, dünyayı taktığı yok. Kim ne derse desin o bildiğini okuyor. O kadar la kalmıyor, “kimse sabrımızı sınamasın” diye tehdit de savuruyor..

Biliyoruz, 17-25 Aralık sonrası dünyada çok yalnız kaldı, ama aldırmadı, çünkü seçmenlerinden bir kez daha çok oy aldı. O kendisine ve siyasi amaçlarına yetti. Oysa o oylar partisinin başarısını değil, toplumdaki çürümenin ve ahlâki çöküşün boyutlarını göstermekteydi.

İNKÂR BUGÜN DAHA ŞİDDETLİ

Soykırım konusu sizden önce de vardı, sizden sonra da devam edecek. 100 senedir olayla yüzleşmemek, –Lozan’a giderken İsmet Paşa’ya “Ermeni meselesini masaya getirirlerse, bana danışmadan masayı terk edip, Türkiye’ye döneceksin” diyen– Mustafa Kemal Paşa’yla başlamıştı, Menderes’ten, Demirel’den, Ecevit’ten, Özal’dan geçti, Tayyip Erdoğan’la devam ediyor.

Bütün o yüz yıl boyunca Türk milleti o kadar şartlandırıldı ki, herkes birbirini azdıra azdıra 1915 ve sonrası bir tabu haline geldi. İnanız ki, inkâr bugün dünkünden çok daha şiddetli. Çünkü dün olayı bütün toplum biliyordu, bugün onların hiçbiri hayatta değil, hatta çocukları da değil.

Bu nedenle yeni kuşaklara Ermeni katliamını öğretmemek, öğrenenlere ise yalan söylemek, bahane bulmak ve “soykırım” kelimesini milli bir dava haline getirmek daha kolay oldu.

Oysa “soykırım”ın başka adlandırmaları da var: “Etnik temizlik” bu anlamda kullanılan genel bir terim. Ama İngilizce siyasi literatürde “cleansing” olan bu kelimeyi tercih etmemek doğru olur. Temizlemek demek kirden kurtarmak demek. Kitle halinde yok edilen insanlara böyle bakmak kabul edilemez. Bu bakımdan “soykırım” ya da “jenosid” kelimesi daha doğru.

“Soykırım”ın yerine “eksterminasyon” da var. “Toptan imha” demek, halk dilinde “kökünü kazımak” oluyor.

SURİYE’YE VARABİLENLERDEN KAÇI KURTULABİLDİ?

1915’te 1,5 milyon Ermeni bu coğrafyadan silinmiştir. Yarısından fazlası öldürülmüş veya yolda ölmüştür. Geri kalanların bir kısmı da Deir el Zor çölünde hayatını yitirmiştir. Çölde sayıları hayli çok olan toplu mezarlar hâlâ durmaktadır.

Halep Umumi Valisi Mustafa Abdülhalik miladi takvimle 23 Ocak 1916’da Dahiliye Nazırı Mehmed Talat’a çektiği telgrafta Halep’e varanların sadece % 10’un sağ kaldıklarını, onların da icabına bakılacağını söylüyordu. [Not: M. Abdülhalik (Renda) Cumhuriyetten sonra Halk Fırkası’nın vazgeçilmezlerinden biri olacak, 8 dönem milletvekilliği, iki kez Maliye, bir kez Milli Müdafaa Vekilliği, 11 sene de “TBMM Reisliği” yapacaktı.]

10 Martta gönderilen bir başka raporda ise çöldeki Ermenilerin % 75’inin ölmüş oldukları, sadece % 25’inin sağ kaldığı bildirilmekteydi. 23 Ocak ile 10 Mart arasında 47 gün içinde 486.000 Ermeni’den 364.500’ünün öldürüldüğü ya da ağır koşullar nedeniyle öldüğü bildiriliyordu.

20 Mart 1916 tarihinde Dahiliye Nazırına verilen bilgiye göre 30.000’i Res-ul Ayn’da, 35.000’i Meskene’de, 10.000’i Karluk’da 20.00’i de Dipsi’de, Abu Harar’da olmak üzere toplam 95.000 Ermeni’nin hastalıktan ya da başka sebeplerden ölmekteydi.

29 Ocak tarihli bilgilendirmede sağ kalan Ermenilerden 50.000 kadarının İntilli’ye getirildiği, 14 Şubat’ta ise İntilli’de 50.000 kişinin öldürüldüğü belirtiliyordu. [İntilli bugün Osmaniye ili sınırları içindedir.]

14 Nisan 1916’da bildirildiği şekilde, Res-ul Ayn’da 70.000 kişi ölmüştü.

19 Nisan’daki bir başka bilgiye göre tehcir edilenlerden günde 50 ila 100 kişi açlıktan ölüyordu.

Mehmed Talat evine telgraf hattı çektirmiş, tehcirin safahatını gün be gün izliyor, daha önemlisi emirler yağdırıyordu.

Verdiği talimat arasında yetim çocukların öldürülmesi de vardı. O çocukların “karınlarını doyurmak” bahanesiyle toplanması ve yok edilmesi emredilmekteydi.

Tehciri savunanlar onların gönderildikleri yerin Osmanlı toprağı olduğunu, yani yurt dışına sürgün edilmediklerini söyledikleri için oraya gidenlerin başlarına neler geldiğine dair sadece birkaç rakam verdik.

Andığımız rakamlar azımsanacak gibi değil. Bugün –veya dün– “biz soykırım yapmadık” diye hakikat dışı konuşmak ve asla utanç duymamak sizin için kolay, bir de siz Ermeni (ve Süryani) halkı İttihat ve Terakki çetesinden, tehcir için görevlendirilen özel jandarma birliklerinden, hapisten çıkarıp MAH’ın emrine verilen katillerden, geçtikleri yollara çıkıp onları öldüren yağmacılardan, kadınlara tecavüz eden erkek oğlu erkeklerden neler çektiklerini ya da zorla Müslümanlaştırılarak zabitlerin ve MAH’çıların evine besleme verilen veya yaşlı erkeklerle evlendirilen, evli erkeklere ikinci, üçüncü eş olarak verilen kızların, kuma gidenlerin nelere katlandıklarını bir an olsun düşünün.

Türkiye’de ya da diasporada yaşayan Ermenilerden annesi veya ninesi her nasılsa kurtulmuş, kendisi Suriye’den dönebilmiş ya da Avrupa’ya, ABD’ye göçebilmiş Ermeni tanıdıklarım oldu, ama ailelerinin önceki kuşaklarında öldürülmüş insanların bulunmadığı bir Ermeni tanıdığım olmadı. Soyunda tehcirden nasibini almamış birisi bulunmayan Ermeni’ye hiç rastlamadım.

OSMANLIYA İHANET Mİ?

Bu kadar kitlesel işlenmiş bir insanlık suçunu inkâr etmek o suça ortak olmaktır. 100 senedir yaşadığımız da budur. O insanlar pek az kimsenin umurunda olmuştur. Dahiliye Nazırı Mehmed Talat 1916 başlarında yazıp Fransızcaya çevirttiği bir broşürde “Ermeniler ihanet ettikleri ve ihtilalci oldukları için tehcir edildiler” diyordu.

Ama kendisi Halep’e üst üste gönderdiği telgraflarda “ölülerin fotoğraflarını ecnebi zabitlerin ve gazetecilerin çekmelerine zinhar müsaade etmeyin” diye emir vermeyi de ihmal etmiyordu.

Türk milletinin diskuru da hep böyle oldu: “Onlar Rus ordularıyla işbirliği yaptılar” denildi.

Oysa Balkan Harbi hezimetini takiben Babıâli Baskınıyla hükümeti ele geçiren İttihatçıların elebaşları 1913 Ekim’inde Almanya’da yaptıkları ve hükümetten bile gizledikleri anlaşmada, yakında çıkacak harpte Almanya ile Osmanlı’nın ittifakını öngörürken, Almanya Osmanlı heyetine “Yunanistan Britanya ile Ermenistan Rusya ile davranacak, harp başlamadan önce Rumlardan ve Ermenilerden kurtulmalısınız” demişti.

Osmanlı’nın Şark cephesinde savaştığı Rus ordusunda bir Ermeni birliği vardı, fakat öyledir diye, kadınıyla, erkeğiyle, yaşlısıyla, çocuğuyla bir halkı, bu coğrafyadan silmeye, toplu halde katletmeye bahane bulmak… tam da soykırım denilecek işte budur.

Mehmed Talat’ın “ihtilalci” suçlamasına gelince: Bütün imparatorlukların çözülmesi onun bünyesindeki milliyetlerin uluslaşmalarıyla gelmiştir. Osmanlı’dan önce Yunanistan, sonra Mısır, arkadan diğer Balkan devletleri doğmuştur. I. Dünya Savaşında ise Araplar ayrılmışlardır. Ermenilerin ihtilalciliği de aynı kapsamdadır. Suç Osmanlıya göredir.

Nitekim Ermenileri ihanetle itham edenler “Araplar bizi arkadan vurdu” diyerek Arapları da –bugün bile– ihanetle suçlarlar. Bu uluslaşma hareketlerini büyük devletler kendi menfaatleri nedeniyle desteklemişlerdir: Yunanistan ve Mısır’ı Britanya, Sırbistan ve Bulgaristan ve Romanya’yı Rusya, Arap uluslarını ise Britanya ve Fransa desteklemişlerdir.

Demek ki, Osmanlıya ihanet ettikleri için onlara da mı aynısı yapılmalıydı.

Önüne gelene ulu orta ihanet suçlamasını yapıştırmak Türk siyasetinin bir illeti. O da 100 yıldır devam ediyor. [“İhanet” ve “hain” o kadar ayağa düştü ki, 2013 sonuna değin el ele, kola yürünülen iktidar ortağı bile, yolsuzluğu, hırsızlığı, rüşveti belgeledi diye hain oluverdi. Meclis’te herkes birbirini kolayca ihanetle suçluyor. Yani ihanet içi bomboş bir laf.]

İTTİHATÇILARI SAVUNMAK AYIBI

“Acılarımız ortak, I. Cihan Harbinde biz Müslümanlar da neler çektik” demek suçu örtbas etmektir. Osmanlı Türklerinin liderleri ülkeyi savaşa soktukları için çekilen acılarla, aynı liderlerin gerçekleştirdikleri jenosid kurbanlarınınki aynı kaba nasıl konulur?

2015’te soykırım kararlarını kınayan üç partiden hiç birisi tarihte İttihatçıları aklamaz. Sağcılar, ister İslamcı olsunlar, ister Türkçü, İttihatçıları hiç sevmezler: Hem Ulu Hakan Abdülhamid Han’ı devirdikleri, hem de ülkeyi harbe soktukları için sevmezler.

Onların karşısında olan Kemalistler de İttihatçılara karşıdırlar. Cumhuriyetin ilk yıllarında biat ettirdiklerini ettirmişler, diğerlerini şu veya bu şekilde tasfiye etmişlerdir.

Gelgelelim Türklerin tamamına yakınını temsil eden bu siyasi ve ideolojik akımlar “onlar soykırım yapmadılar” demekte İttihatçıların suçuna sahip çıkmakta birliktedirler. Laikler de, dinciler de, ülkücüler de soykırımın inkârında beraberdirler.

Geçmişle yüzleşmemek konusunda bu kadar ısrarlı olan bir ulus soykırım zihniyetini sürdürüyor demektir. Hrant Dink’i öldürmek ve asıl katillerini bulmamak için değişik odaklar el birliği yapmışlarsa, Batman (Parêzgahe Batmanê) ili dahilindeki jandarma birliğinde ülkücü bir er tarafından 24 Nisan 2011 günü öldürülen Sevag Balıkçı’nın tutuksuz yargılanan katili kollanılıyorsa, 5 yıl ve 21 celse sonrasında dava sil baştan edilerek sürüncemeye terk ediliyorsa, Ermeni sözcüğü “Affedersiniz” lafıyla birlikte söyleniyorsa, “Ermenileri deport ederiz ha!” akla gelen ilk tehdit oluyorsa, tabi ki o zihniyet devam ediyordur.[“Deport” fiilinin isim hali olan “deportasyon”un uluslararası literatürde ne kadar irkiltici olduğu demek ki bilinmiyor.]

Mevcut siyasi iktidar soykırımın 100. yıl anmalarında Çanakkale Zaferi’ni 24 Nisan’da kutlamayı akıllı bir buluş saydı. Böylece bu yıla değin 18 Mart olan “Çanakkale Şehitleri Günü” günü, “24 Nisan Zaferi” oluverdi. Çok sayıda devlet ve hükümet başkanı davet edildi.

Keza alınan soykırım kararları konusunda “Amerikalılar Kızılderilileri, Fransızlar Sahra’da Cezayirlileri katlettiler” denildi. Oysa başkalarının suçu bizim mazeretimiz olabilir mi?

“Tencere dibin kara, seninki benden kara” demektir bu.