“Affedersiniz”; Malazgirt

ermeni-gumusculer-van-bw-cropBilir bilmez, herkes konuşuyor, kafalar karışıyor. 100. Yılında ise HDP dahil bütün siyasetler coştu. Ermeniler kıymete bindi. Ermeni adaylar listelerin tepelerine kondu. Rezalet. Oysa sorun basittir, yalındır. Türkiye’nin 1870-1922 arasında bir “Ermeni Meselesi” vardı. Türkler bu “Ermeni Meselesi”ni aşamalar halinde (1894-1896, 1915-1916, 1919-1922) çözdüler. Bugünkü sorun 1894-1922 dönemindeki “çözüm”ün “adını koymak”tan ibarettir; “soykırım” mıdır, değil midir?

Papa demiş, AP demiş, 73 ülkenin parlamentosu “soykırım” demiş... Bu siyasal bir kabullenmedir ama Türkiye’nin “Bir kulağımızdan girip öteki kulağından çıkmaktadır.” Önemsemiyoruz güya! Peki, tepkinin şiddeti niye?... O zaman; Tayyip Erdoğan’ın da, Davutoğlu’nun da ve ağzını açan her Türk ırkçısının ve turancısının ve milliyetçisinin de Anadolu’daki kendi varlığını “Malazgirt!” diye başlatmasına ne demeli?

Malazgirt Ermenice bir sözcük.

Milliyetçiliğin, Türkçülüğün ve Turancılığın bayraklaşmış önderlerinden, Türk Ocağı’nın 1966’ya kadar başkanı olan Hamdullah Suphi Tanrıöver’in İkdam gazetesindeki (İstanbul, 17 Aralık 1912) bir yazısını eklice sunuyorum. Okuyan görecektir; Ermeni varlığını Anadolu’dan kazıyıp atmak, “soykırım” altı operasyonlarla başarılabilecek bir iş değildir. Hamdullah Suphi’nin yazısını okuyalım ve kim bugün Anadolu’da hangi mirasın üzerinde dansediyor, bir görelim.

* * *

“Ermeniler ve biz

Zorla gerçekleştirilen her göç, kendisi için öngörülen bölgeye bir sürü sefalet, bir sürü acı, ama bunların hepsinden daha fazla da kin ve düşmanlık getirir. Tıpkı 1293 (1877) yılında olduğu gibi, bu kez de Rumeli’den muhacirler, başlarına gelen felaket ve kovuluşları, katlanmaya mecbur kaldıkları çileleri yüzünden, onlara yerleşim için gösterilen Anadolu köy ve şehirlerine, iflah olmaz bir intikam hissi getireceklerdir, öyle bir his ki, bu yenilmişlik ve öfke içinde kime yöneleceğini bile anlamaktan âcizdir.

Ama şayet biz başımıza gelen felakete kimin sevindiğini, kimin bunu başımıza getirdiğini bilmezsek ve yüreklerimizde yükselen bu düşmanlık Ermeniler’e yönelirse, o zaman bu, bizim için yüzkızartıcı bir hata olurdu.

Oysa biz Müslüman ve Türkler, Ermenilerin Osmanlı vatanının refah ve huzuru için ne büyük bir önemleri olduğunu ve bu refah ve huzurun ne denli onlarınki ile bağlı olduğunu çoktan kavramış olmalıydık. Biz Müslümanlar’ın kavramış olması gerekirdi ki, bu halkın bin bir takibat altında bile ortaya koyduğu verimli çalışma olmasa idi, şimdi köy ve şehirlerimiz çok daha harap, devlet kasamız çok daha yoksul ve yurdumuz bir ucundan öbür ucuna dek çok daha karanlık olurdu ve oralarda şimdi olduğundan çok daha büyük bir sefalet hakim olurdu.

Başkalarının, kaçan kadın ve çocuklarımızı, gözlerimizin önünde öldürdükleri anda (1912-1913 Balkan Savaşı, Paul Rohrbach), Ermenilerin ordumuza verdikleri askerler, aşılması imkânsız bir kahraman cesareti ile çarpışıyorlardı ve onların hükümetimize verdikleri memurlar, düşman tehdidi altında boşaltılan şehirlerde görev yerini en son terk eden insanlardı. Göçe çıkan yurttaşlara kapılarını açanlar ve “Gitmeyin, ocağınızı dağıtmayın; şu felaket günleri geçene dek beraber yaşayalım” diyenler, onların aileleri idi.

Son Rus-Türk savaşı sırasında –ki bugünün talihsiz günlerine çok benziyorlardı– diğer Hıristiyan halklar özerkliklerini kazandılar. O zamanlar artık herkes, Osmanlı İmparatorluğu’nun bir kurtuluş şansının kalmadığını, sonunun geldiğini sanıyordu. Böyle bir zamanda bile Ermenilerin Berlin Kongresi’ne sundukları talepler, her tür ayrılıkçı eğilimden ne denli uzaktı! Evet, bunlar öyle bir ölçülülük taşıyorlardı ki, bu bizi bugün de çok derin düşüncelere gark etmelidir.

Eğer adil olmak istiyorsak, o zaman, şayet bizim idaremizin zaafları ve lakaytlığı olmasa idi, Ermenilerin oturdukları toprakları çoktan bir çiçek bahçesine, çiçekler açan bir ülkeye dönüştürmüş olacaklarını itiraf etmek zorundayız. Ve biz şimdi, onların ilerlemelerine sürekli engeller çıkardıktan sonra, tüm bunları yetersiz bulup, nedeni ne olursa olsun, bir de onların tepesine yeni zararlar yığmak istersek, o zaman bu, günahların en canicesi olmakla kalmayacak, aynı zamanda bizim ne gerçek dostlarımızı tanımaya, ne de kendi çıkarlarımızı korumaya muktedir olduğumuzun en iyi ispatı olacaktır.

Tevfik Cevdet Bey, onu hemen Ermeni devriminin (1896) ardından ziyaret ettiğimde, bana çok duygulanmış bir sesle şöyle demişti: “Bilmiyoruz, onlara indirdiğimiz her darbeyi, aslında kendi kafamıza indirdiğimizi, onlara vurduğumuz her darbenin, bize daha çok ziyan vereceğini anlamıyoruz. Bizim yaptığımız, ülkemize can veren bir öğeyi imha etmekten başka bir şey değildir.”

Şimdi, benim gibi aynı okulda (Robert Kolej’de), ister öğrenci, ister öğretmen olarak onlarla birlikte yaşamış ve daha yakın bir temas kurmuş olan herkesin artık duygu ve inancını dile getirmek zorunda olduğu bir zamanda yaşıyoruz. Bizim kapalı ve katı kontrol altındaki okul yaşamımızda, bizimle birlikte yaşayan Rum, Sırp, Bulgar okul arkadaşlarımızdan hiçbiri bize bu kadar yakın değildi, bunlardan hiçbirine gönlümüzü, Ermeni arkadaşlarımıza açtığımız gibi açmamıştık. Yan yana oturup hangi konuyu açarsak açalım, her defasında biz ve onlar arasında öylesine bir ruh akrabalığı, öylesine bir mahremiyet ortaya çıkardı ki, biz bu duyguyu diğerlerine karşı hiçbir zaman duyamazdık. Onlar temiz yürekli delikanlılar ve sevgili dostlardı. Onların davranışlarında öyle bir doğruluk vardı ki, bu hepimizi tam bir güven duygusuna mecbur bırakırdı.

Şanslı bir tesadüf sayesinde yine onlarla birlikte bir okulda bulunuyorum. Benim ders verdiğim sınıflarda, Adana ve Antep’ten gençler bir arada. Bu tesadüf için Allah’a teşekkür ediyorum: onlara faydalı olabiliyorum ve onların acı ve bahtsızlıklarının uyandırdığı vicdan azabını ve sorumluluğun beni de kapsayan kısmını hafifletme fırsatı bulabiliyorum. Bu delikanlılardan neler yapılabildiğini anlamak için, bunların sadece bir yılda yaptıkları ilerlemeye bakmak yeter. Türk dilinde en güzel öyküleri yazabilmeleri ve şiirleri ustaca okuyabilmeleri için bunlara, sadece bir veya iki yıl yeterlidir.

Ben bu gözlemler ile iyice şu inanca vardım: eğer onlardan yararlanmak istiyorsak bu, vatanımızın varlığı ve gelişmesi için hala mümkündür. Onlar bizim gibi bin bir ahlaki ve hissî moment ile geçmişlerine bağlı değiller ve bu nedenle eğer onları daha yüksek sayıda hükümet idaremize ve ordumuza alırsak, onlar yeniden inşa safhasında en yararlı faktörlerden biri olacaklardır. Tıpkı Rumeli’deki Valah’larda olduğu gibi, Anadolu’da da Ermeniler, Hıristiyanlar arasında davranışlarına en büyük güveni duyacağımız tek öğedirler. Sadece İran devrimine bir bakmamız, sadece bize karşı yürüyen Rus ordularındaki (1877-1878) Ermeni ordu komutanlarına bir bakmamız, onların kendilerini kabul edenlere ne büyük faydalar sağladıklarını, onlara karşı günah işlememiş olanların, onlardan nasıl yararlandıklarını anlamamıza yeter.

Meşrutiyetin ilk günlerinden beri, bu nedenle patlak veren kimi huzursuzluklarda, asla ciddiyet ve sükunetini yitirmeyenler ve huzur, ilerleme ve toplumun refahına sadık kalanlar sadece Ermenilerdi. Meşrutiyetin ilk günlerinde Harp Nezareti’nin önünde bir Ermeni rahip kendini yere atmış ve o toprağı öpmüştü. Koca bir halkın duygularını dile getirmek için ne anlamlı bir sahne! Toprağı öpen bu rahip, bu etkileyici jest ile bütün Ermenileri saran sevinci ilan etmişti, onlar bu anayasa sayesinde, önceden ellerinden alınmış olan vatanlarıyla yeniden tek vücut oluyorlardı. Bu bizim için sadakatin ebedi bir hatırası, yurtseverliğin bir sembolü oldu.

En nihayet Ermeniler, Midhat Paşa’nın kanıyla suladığı Osmanlılık rüyasına en sadık kalan halktırlar. Ama Ermenilerin gönüllerindeki beklentiler ve kendileri için talep ettikleri en temel haklar ne yazık ki gerçekleşmemişti. Türk basınının, anlaşılmaz ve kavranılamaz bir şekilde kendinin hâlâ saklamak zorunda olduğunu sandığı çok sayıda kötülük, bu halkın başında büyük bir bela olarak hala varlığını sürdürüyor. Hükümetin elinde, halka Ermeniler üzerine gerçeği söylemek için sahiden hiçbir etkili araç yok mudur? Anadolu’daki din adamlarımız, Rumeli’deki Hıristiyan ruhbanların yaptığı gibi, halka ulusal çıkarlarımızı gerçekten anlatıp, açıklayamazlar mı?

Biz, yüzyıllardır halkımızda birikmiş ve atıl kalmış olan kahramanlık ruhu ve savaşçılık cesaretini, şimdi Ermeni askerinin böylesi muazzam bir şekilde göstermesinden sonra, onun buna bizim yararımıza devam etmesini sağlamak yerine, bize hasım olması için hala eski hatalarımızda ayak direyecek miyiz?”