Başkanlık Sistemi

toki-bw-cropSeçime 2 ay kala konuşulan tek şey “başkanlık sistemi”… Yaparım; yaptırmam. AKP’ye muhalefetin başka konusu yok. HDP de alet oldu, puan topladı. Oysa konu çok. Alırsın eline kasetçaları, takarsın 17-25 Aralık tapelerini, meydan meydan gezersin, boş tartışmaktan iyidir.

Erdoğan başkanlık sistemi getirecek, kendisi de başkan olacakmış. Yok öyle bir şey. Şakalaşıyor. Tiii’ye alıyor inananları. İstediğinin “Türk usulü” olacağını söylemesinden belli ne istediğini kendisinin de bilmediği.

“Dünyadaki başkanlık örneklerine bakacağız. Kötü yanlarını atıp iyi yanlarını alacağız. Sonra bunları birleştirip Türk usulü iyi bir sistem kuracağız.” diyor. En son söylediği budur. Kıyamet kopuyor. Niye? Hiç de fena gözükmüyor gibi. İyi olanların sentezinden kötü bir sistem çıkmaz herhalde! O halde korkmak niye?

27 Mayıs askeri darbesini yapan ama amaçlarına varamadan siyasetten kopan, Halkevleri vesilesi ile tanıdığımız Kadri Kaplan, Dündar Seyhan, Ahmet Yıldız gibi “Milli Birlik Komitesi” üyelerine niyetlerini sorduğumuzda benzer cevapları alırdık: “Biz aslında sosyalizmin ve kapitalizmin iyi yanlarını alıp kötü yanlarını atacak, yeni bir Türkiye sentezi yaratacaktık.”

Türkiye’de başkanlık sistemi olmaz, olamaz. Böyle bir güç hiç bir yerde birikmemiştir. Hele “doğrudan halkın seçtiği” durumda güçlü başkanlık, diktatörlük noktalarına gidilemez. Diyelim ki oldu ve Erdoğan da halk tarafından başkan seçildi. Sırf halk seçtiği için göstermelik bir “başkan” olacaktır. Bugün bile; halkın seçtiği C.Başkanı olarak hem Meclisin seçtiği bundan önceki C.Başkanlarına, hem de kendi başbakanlığına göre daha zayıf, daha güçsüzdür.

Halk, seçtiğine güç mü verir sanıyorsunuz? Bu halkın kendi gücü mü var ki, seçtiğine güç aktaracak? Bırakın, başkanlık mı istiyor, yapsın etsin. Göreceksiniz, halk onu %90’la seçsin, gelecek hükümete, “Hepsini alın, sadece TOKİ’yi bana bırakın” diyecektir. Yani bugün dediğinden daha fazlasını diyemeyecektir.

Aslında Erdoğan’ı başkanlık hevesinden hatta siyasetten vazgeçirmek, onu oraya “halk” getirdiği için, her zamankinden daha kolaydır. Ortada anayasa diye bir şey kalmamıştır. Hukuk da kalmamıştır. Yargı falan, … o dün de yoktu, bugün de yoktur. Şiddetli bir rejim tartışması açmaya da lüzum yoktur çünkü ortada parlamenter sistem diye bir şey de kalmamıştır. Erdoğan’ın başkanlık istemesine aldanarak parlamenter sistemi savunanlar aslında bugünkü siyasal rejimi savunmaktadırlar. Erdoğan’ın istediği de budur zaten. Sadece gitmemenin veya gönderilmemenin teminatını istemektedir. CHP, MHP ve HDP, yeter ki başkan olmasın politikası gütmekle ona bu teminatı daha bugünden vermektedirler.

Türkiye’nin devlet ve siyaset sistemi otorite arayışına girdiği zaman bunu sistem değişikliğinde aramaz; toplumsal mücadeleler çığırından çıkmış olsa bile otorite ihtiyacını genel olarak sistem içinde güç kaydırma yoluyla çözer. Bu nedenle Erdoğan’ın başkanlık sistemi talebine “muhtarlarla sohbet” diye bakılsa daha doğru olur. Erdoğan ve AKP’ye, 12 yıllık iktidarın hesabının sorulmayacağı güvencesi bugün verilsin, başkanlık sistemi tartışması bugün biter.

Fakat somut siyasi ve toplumsal duruma bakıldığında Erdoğan ve AKP, kimden gelirse gelsin, “sana dokunulmayacak” güvencesiyle yetinecek kadar saf değildirler. Gezi olayında Türklerden, Kobani olayında da Kürtlerden gördüğümüz kadarıyla; kitleler deli-dolu işler yapacak kadar korkuyu yenmiş bulunmaktadır. Söz halk kitlelerine gelince Erdoğan ve AKP’nin bütün güvenceleri ortadan kalkmaktadır. Bu durumda güvenilecek tek şey devlet terörü aracılığı ve sokak terörü bahanesiyle kitleleri yıldırmak ve gözünü korkutmaktır. Bu nedenle AKP’nin seçim politikası aynı zamanda bir şiddet ve terör politikası olarak gelişmektedir. Bugünden itibaren seçime kadar ki süre içinde yaşamak zorunda kalacağımız bütün “tuhaf işler”in aynı zamanda “organize işler” olarak anlaşılmasında yarar vardır. AKP sonrası döneme nasıl geçilebileceği sorusunun cevabı da bu süreçte netleşecektir!