Paralel Yapının Yeni Darbe Teşebbüsü!

erdogan-byrk-bw-crop2015 Newroz’unun öncesi ve sonrası Tayyip Erdoğan ile Bülent Arınç arasında kamuoyuna açık yapılan ve sürdürülen polemiğe sahne oldu. Sonra araya başkaları da girdi, olay büyüdü. [Medyadaki Tayyip Erdoğan (ve AKP) şakşakçıları şaşkınlık içindeler. Tabii ki Tayyip Erdoğan’ı tutacaklardır, ama ilanihaye AKP yağdanlığı olma hayalleri darbe yemiştir.]

Arınç net bir şekilde siyasi yetkinin Hükümette bulunduğunu, Yürütme’nin sorumluluğunu onun taşıdığını ifade etti: Davul Hükümetin boynunda, tokmak senin elinde olmaz, demek istedi.

Tayyip Erdoğan’ın C. Başkanı seçilmekte ısrarlı davranmasının Türkiye’ye özgü olduğunu, Turgut Özal, Süleyman Demirel gibi politikacıların Başbakanlıkla yetinmeyip, orayı en üst makam saydıklarını ve öyle algıladıklarını, Başbakanlıktan daha fazla önemsediklerini –ama her ikisinin de hayal kırıklığı yaşadıklarını– Tayyip Erdoğan C. Başkanı seçilmeden yıllarca önce yazmıştık.

Mesela, F. Almanya’da siyasi otoritenin başı –bizim “Şansölye” dediğimiz– Başbakandır. C. Başkanının yeri ise sadece protokolde öndedir. C. Başkanlığını emeklilik makamı gördüğü için oraya gelen Eyalet Başbakanı çıktı, ama şimdiye kadar hiçbir Şansölyenin C. Başkanı olmak istediğini görmedik, duymadık, ama İtalya’da da öyle, bütün parlamenter rejimlerde de.

Tayyip Erdoğan ile ondan önce C. Başkanı olmak istemiş ve olmuş diğer iki politikacının konumları arasında bir fark vardı: Turgut Özal’ın oyları %44’ten Mart 1989 Yerel Seçimlerinde %21,7’ye düşünce, arkadan Demirel’in Doğru Yol Partisi’nin geldiğini ve Genel Seçimden galip çıkacağını görerek Çankaya’ya kaçmıştı. Yani eski gücünü kaybetmişti. Başbakanlığa atadığı Yıldırım Akbulut’a sözünü geçirememiş, onun yerine getirdiği Mesut Yılmaz ise tamamen kendine çalışmıştı.

Özal 1993’te ölünce, bu kez o zamanki Başbakan Demirel Çankaya’ya kaçtı. Çünkü 1991 seçimlerinden 1. çıkan partisi DYP, ancak SHP ile koalisyon yaparak hükümet kurabilmişti, bir dahaki seçime o oylarını bile koruyacağı kuşkuluydu. Demirel de –selefi gibi– selameti Çankaya’ya sığınmakta buldu.

Fakat Demirel de DYP’ye ve Genel Başkanı Tansu Çiller’e söz geçiremedi, sonuçta –kendisini iki kez devirmiş olan– askerle işbirliği yaptı, Çiller’in Başbakanlığını önledi. 28 Şubat 1997 müdahalesine ön ayak oldu, DYP’den birilerini istifa ettirerek yeni bir parti kurdurdu, Mesut Yılmaz’ın başkanlığında bir koalisyon hükümetini işbaşına getirdi. Yani kendinden önce Çankaya’ya kaçmış olan Özal’ın başına gelenler, bu kez de Demirel’in akıbeti olmuş, partisini kaybetmişti.

Tayyip Erdoğan’ın 2007 ve 2011 Genel Seçimlerindeki durumu ise farklıydı. Her iki seçimden de güçlü çıkmıştı. Onun da gözü Başbakanlıkta değil, C. Başkanlığındaydı. Ama mevcut yetkisiz C. Başkanlık makamına gelmesinin işe yaramayacağını, siyasi otoritesini zayıflatacağını bildiği için, illa ki Başkanlık sistemi istemekteydi.

HÂLÂ BAŞKAN OLAMADI

Gelgelelim, Haziran 2011 seçimlerinde %50 oy oranını yakalayabildiyse de, istediği Başkanlık sistemi Anayasasını (veya Anayasa değişikliğini) referanduma götürecek 330 iskemleyi bulamadığı için, o seçim sonuçları kendi hedefleri açısından başarısızlıktı. Bu hususu dört yıl önceki seçim değerlendirmelerinde vurguladığımı hatırlıyorum. Gerçekten de öyle oldu: 330’u tutturamaması dört yıldır en büyük sıkıntısı oldu, Başkanlık sistemi yolunda ayağına bağ oldu. Hatta çözüm diye tutturmasında Başkanlığı getirmek için başlangıçta BDP’li parlamenterlerin desteğini alabilme ümidini bile taşıdığını söyleyebiliriz. Bugün öyle bir beklentisinin kalmadığı anlaşılmaktadır.

2007’deki Meclis’te yapılan C. Başkanlığı seçimlerinde 367 madrabazlığı ile Abdullah Gül’ün seçilmesini önlemeye çalışanlar aynı yıl yenilenen TBMM’de Gül’ün seçilmesini önleyemedikleri gibi, AKP’nin düzenlediği referandumda C. Başkanının genel oyla seçilmesine çanak tuttular.

2014’te C. Bşk. seçilen Tayyip Erdoğan ise aldığı oyu “seçmenin Başkanlık sistemini istediği” şeklinde tanıttı. Son konuşmalarından birinde de, daha ileri giderek, o seçimle halkın parlamenter sistemi “bekleme odası”na hapsettiğini söyledi.

Ne var ki, gücünün zirvesindeyken mevcut koltuğuyla yetinmeyip, hem Başbakanlığın üstüne çıkmak, hem de kendisine biçtiği Başkanlığı getirip, “kadir-i mutlak adam” haline gelme gayretini sürdürdü.

Sürdürdü, fakat C. Başkanlığından Başkanlık sistemine geçmenin zorluğunu aşmak için çırpınıp dururken, hükümetle arasında sorunlar yaşamaya başladı.

Yakın ayların bir-iki olayını hatırlayalım.

Merkez Bankası Başkanına “faizleri düşür” talimatını ısrarla verdiği halde, ekonomiden sorumlu iki bakanın da direnmesi karşısında, dediğini yaptıramadığı gibi, sonunda pes etti, geri adım atmasını “uzlaştık” diyerek sundu.

Diğer olay, hükümet müstafi dört yolsuzluk bakanının Yüce Divan’a gitmesini savunuyordu, Tayyip Erdoğan “Hayır” diye ısrar edince, o sabık bakanlar yargılanmadılar, Mecliste AKlandılar.  

Hükümet “şeffaflık yasa tasarısını” Meclis’e sevketti, C. Başkanı “bu kanun çıkarsa ve il / ilçe başkanları mal beyanı vermek zorunda kalırlarsa, partiye il / ilçe başkanı bulamayız” diyerek tasarıyı geri çektirdi.

Derken MİT Müsteşarı C. Başkanına haber vermeden AKP Genel Başkanının onayıyla –belki de teşvikiyle– istifa ederek milletvekili aday adayı oldu. Fakat T. Erdoğan ağır basınca, başvurusunu çekti, istifa ettiği makama geri döndü. Tabii ki Erdoğan ile “sır küpü” arasında artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır, kendisi de bu kadarını bilir. Ama Fidan’a dediğini yaptırması “otorite bende” anlamına gelen bir güç gösterisiydi. C.Bşk. bu olayı Davutoğlu’nun siciline işlemiştir. Ne var ki, C. Bşk. otoritesini sarsacak başka çıkışların olmasını önleyememiştir.

Nihayet, dillerdeki “çözüm süreci” yavesinin bir oyalama ve oy manevrası olduğunun elle tutulur ve inkâr edilemez kanıtı geldi. Tayyip Erdoğan “Kürt sorunu yoktur” diyerek gerçek Tayyip Edoğan’ı ele verdi. O kadarla da kalmadı: “Gözlem heyeti”nden haberi olmadığını, gazetelerden okuduğunu, 28 Şubat’taki Dolmabahçe toplantısını da tasvip etmediğini söyledi.

Başbakan Yrd. ve Hükümet sözcüsü Arınç ise bu sözleri tekzip edercesine “Sayın C. Başkanının her şeyden haberli olduğunu” vurguladı, “sen kendi işine bak” anlamında konuştu, C. Başkanı ise cevaben “konu mankeni olmadığını” ifade edince, Arınç bu sözlere daha da kesin yanıt verdi.

C. BAŞKANI MAĞDUR EDİLİYOR

C. Başkanı üst üste yaptığı konuşmalarda “Kürt sorunu” kendisinin bitirdiğini söyleyerek, –tamamen haberli olduğu– kabulleri reddetti, metinlere de karşı çıktı, D. Bahçe’de HDP ile birlikte görüntü vermeyi de istemediğini ifade etti. Tayyip Erdoğan niçin böyle yaptı? Bu sorunun yanıtını özellikle onun “çözümün tarafı” olacağını umanlar düşünmelidirler.

Öncelikle, oylarından bir kısmının MHP’ye kaydığını gösteren kamuoyu yoklamaları onu rahatsız etti. 9 Ağustos C. Bşk seçiminde MHP seçmeninden hatırı sayılır oy almıştı, şimdi ise tersi bir akış var diye telaşlandı. Kendisini Kürtlerden de, çözüm sürecinden de, Dolmabahçe toplantısından da, “On Madde”den tenzih etmek istedi. Oysa bunlardan hiç birinden haberdar olmamasına ve onayının bulunmamasına imkân yoktu.

İkinci amaç, her zamanki gibi “mağduriyet” söyleminden fayda ummaktı. Önce askerin mağduruydu, sonra “paralel yapı”nın mağduru oldu, o kadar oldu ki, Harp Akademilerindeki söylevinde “beni kandırdılar” diye kendini çaresiz göstererek, 17 Aralık 2013 sonrasında askerle kurmak istediği ittifak için özür bile dilemiş oldu.

Şimdi ise Hükümet onu mağdur ediyor. Meğer ne çileli başı varmış: Onun dediklerini dinlemiyorlar. Kendisi hep doğru düşünüyor, ama hükümetteki birileri bildiğini okuyor. Bu durumun giderilmesi için Başkanlık sistemi şart, bütün otoritenin Sayın Tayyip Erdoğan’ın “tek - elinde” toplanmasından başka çare yok”

Merkez Bankası Başkanına ve onun destekleyenlere “hain”, “haşhaşi” demekten çekinmeyen siyasi lider bakalım bunlara ne diyecek?

Melih Gökçek tweet’lerinde Bülent Arınç’ı paralelci hain ve darbeci ilan etti bile. Arınç verdiği sert yanıtta akçeli işleri de kastederek Gökçek’e “haysiyetsiz” dedi, “paralel yapı”nın kucağına asıl onun oturduğunu, Ankara’yı parselleyip sattığını söyledi. Son olarak seçilmesinde de şaibe bulunduğunu ima etti ve 7 Haziran’dan sonra konuşacağını belirtti. Gökçek ise alelacele Ahmet Hakan’ın “Tarafsız Bölge”sine mektup yollayarak hakaretlerini tırmandırdı.

Arınç mahkemede belgelerle Gökçek’in zararlı çıkacağını söyledi. Arınç-Gökçek atışması konuyu saptırıyordu. Çünkü aslolan Arınç’ın C. Başkanına söyledikleriydi, nitekim mukabilinde Tayyip Erdoğan isim vermeden Arınç’ı için “koltuk sevdalısı ve ucuz kahraman olmak isteyen” diye nitelemekten geri kalmadı.

Görüldüğü gibi Başkanlık ısrarı T. Erdoğan’ın partisinin başına iş açmıştır. Daha da açacaktır. AKP’nin büyüsü bozulmuştur, seçmeni şaşkınlık içindedir. Fetret devri başlarsa bundan en fazla hasar görecek olan Tayyip Erdoğan’dır.

İlk kez Gezi’de karizması çizilmişti, sonra 17 Aralık’ta da çizildi, o vartaları atlattı, fakat tokmağın tam olarak eline verilmemesini izleyecek çekişmeler seçmeninin ona ve partisine olan bağlılığını sarsacağı için, (Başkanlık Anayasasının mutlakiyetçiliği şöyle dursun) mevcut iktidarı bile eğik düzlemde kayacaktır.

Kendisini toparlaması için tek şansını HDP’nin 7 Haziran’da barajı aşmamasına bağlamış olabilir. Bu bir olasılıktır. Fakat öyle olsa bile, korkunun ecele faydası yoktur, gelişmeler eski muktediri geri getirmeyecektir.

“Çözüm süreci” lafı ilk ortaya atıldığı günden beri mevcut siyasi iktidara asla güvenilemeyeceğini, süreç denilen gelişimin tek taraflı olduğunu (olayı PKK tarafının tek taraflı ateşkes ilanı diye anlamak gerektiğini), hükümetin hiç bir barış projesinin bulunmadığını, içi boş laflardan başka hiçbir muhteva taşımadığını” ısrarla söyledik. Kürt tarafının barış uğraşı ne kadar değerli idiyse, siyasi iktidarın “çözüm” lafı altındaki çözümsüzlük politikası o kadar kaygı vericiydi.

Yani Tayyip Erdoğan son demeçleriyle “U” dönüşü yapmış değildir. 4 sene önce 11 Haziran 2011 seçimlerinden önce “Oslo”da ne olmuşsa, şimdi de oyun bir başka düzlemde tekrarlanmaktadır. Tayyip Erdoğan’ın istediği ve açıkça söylediği “PKK’ya silah bıraktırdı” dedirtmektir. Baştakiler “vermeden almaya” o kadar alışmışlar ki, burada da öyle davranmak istiyorlar.

Oslo’dan farklı olarak bu kez kamuoyundan gizlenmeyen, ama muhtevası hiçbir şekilde bilinmeyen görüşmelerle havanda su dövmenin adına “çözüm süreci” denilmektedir. Gelinen nokta şu anda “ne süreci, hangi sorun?” hiçliğidir.

Yani kimi medya mensubunun ileri sürdüğü gibi Tayyip Erdoğan “elini taşın altına falan koymuş” değildir. Kendisi politikacı olarak, Türkçülüğün başı sıfatıyla dün ne idiyse, bugün de odur.

Öcalan uzun süre muhatapsızlıktan yakınmıştır. Tayyip Erdoğan’ın son itirafından bu yana muhatabının hâlâ olmadığı bir kez daha anlaşılmıştır.

O ve partisi değil de, CHP olsaydı da durum değişmezdi. Çünkü Türk tarafında adil bir çözüm için istek ve irade yoktur. Sadece önyargı ve üstünlük güdüsü vardır. Türklerin siyasi partilerine yansıyan budur.

HAK EŞİTŞİZLİĞİ ÇÖZÜMSÜZLÜKTÜR

İyimserlik için vakit henüz çok erken. “Çözüm” ancak çift taraflı olur, ama taraflardan biri yoksa –kaçaklık ve kaypaklık yapıyorsa– “süreç” çözüm süreci olmaz. Süreç, süreç denilen şey, Kürt tarafının barışma çağrılarından ve çabalarından ibaret kalır.

Ne AKP, ne CHP, ne de tabii MHP böyle bir mutabakata yatkındır. O partiler de, onların seçmen kitleleri de bu yıl 110 il ve ilçede yapılan Newroz mitinglerinde toplanan milyonlarca insanın hak eşitliğine, adil ve kalıcı barış özlemlerine karşı bigânedirler. Hayır, bigâne bile değildirler, karşıdırlar.

“Türk-Kürt kardeş” deyip deyip, bu lafı Türk hegemonyasını sürdürmek için kullanmaktadırlar. “Biz kardeşiz, ayrımız, gayrımız yok” demek “mevcut siyasi eşitsizlik sür git devam etsin” anlamına gelmektedir. “Neyiniz eksik, bizden farklı neyiniz yok?” lafı Türklerin çok büyük çoğunluğunun Kürtlere bakışıdır.

Kürt toplumunun çeşitli haklarını savunan pek çok Türk aydını bile, söz özerkliğe gelince, duraksamaktadır, hele hele bir asır önce getirilmiş ve Milletler Birliği’nin (eski dille Cemiyet-i Akvam’ın) bir ilkesi yapılmış “self determination” onlar için asla kabul edilemezdir. Sosyal gelişim ortak yaşamdan yanadır, ama o birliktelik siyasal eşitlik temelinde olursa öyledir. Birisi ötekisini eziyorsa, silahla baskı altında tutuyorsa ve oradan kendisine değer aktarıyorsa bu beraberlik zoraki nikâhtır.

Kürdistan’ın dört parçasının çoğulcu bir yapıda birleşme hakkı da olmamalıdır. Batı-Doğu Almanya, Kuzey-Güney Vietnam, Güney-Kuzey Yemen birleşsinler, fakat Kuzey-Güney-Batı ve Doğu Kürdistan’ı birleştirmek Kürtlerin iradesine bırakılmamalı, bu konuda Kürt olmayan hâkim devletler karar sahibi olmalılar, öyle mi?

Türk kesiminde kaç tane anket yaparsanız yapınız, Türkiye’de “siyasi eşitliğe sahip iki uluslu, çok etnili bir topluma uygun siyasal ve yönetsel sistem istenilmesine asla tahammül olmadığını göreceksiniz. Federasyon ya da özerk bölgelerin varlığı bakımından, yeryüzündeki 133 adet devlet yapılanmasının bile gerisinde bulunduğumuz maalesef bir vakıadır.

Ne siyasal ve kültürel hak ve eşitlikler konusunda evrensel ölçütleri benimsemişizdir, ne savaşta çekilen onca acı umurumuzdadır, ne de hatta eşitsizliğin sürmesi için harcanan yüz milyarca doların bizzat bizim cebimizden çıktığının farkındayızdır.

Sokaklarda “şehitler ölmez, vatan bölünmez” diye bağırdıkça, savaş efendileri, silah şirketleri, uluslararası ölüm tacirleri kazanmaktadır. Sosyal harcamalara ve ileri teknolojik yatırımlara ayrılabilecek yüz milyarlarca dolarlık servetler (yani çalışan on milyonlarca insanın alın terinin bir kısmı) toplumsal refah harcamaları yerine, onların kasalarına akmaktadır.

Yeryüzünde uluslar, etniler, dinler, mezhepler, kabileler arasındaki ihtilaflarda her daim silaha başvurulsun ki, kazanan onlar olsun. Afrika Kıtası ve Ön Asya onların av alanı olmaya devam etmektedir. Suriye’ye Türkiye’den gönderilen üç bin TIR dolusu silah ve mühimmat da o yekûna dâhildir.