Hayat Ağacı (Haziran 2017)

Gandi Kemal
Hüseyin Hasançebi

“Çözüm diye tutturmuşsun? Neyin eksik, kardeşim?”

49lar-crop“Hâlâ varsa yoksa Kürt sorunu. Kardeşim ne Kürt sorunu? Artık böyle bir şey yok. 2005'te Diyarbakır konuşmamda açıkladım. Bu ülkede her etnik unsurun kendine has sorunları var. Ama bu sorunları gidermek kimin görevi? Şüphesizki hükümetlerin görevi. Bunları yapıyor muyuz? Yapıyoruz. Kardeşim neyin eksik senin? Bir Kürt olarak sen bu ülkede cumhurbaşkanı oldun mu? Oldun. Başbakan çıkardın mı? Çıkardın. Devletin en üst kademelerinde yönetici gönderiyor musun? Var. Türk Silahlı Kuvvetlerinde var mısın? Var. Ne istiyorsun daha? Bizden farklı neyiniz var. Her şeye sahipsiniz." (Balıkesir, 14 Mart 2015)

Bu cümleler Tayyip Erdoğan’a ait. Madem ki Kürt sorunu yok, “çözüm” diye bir şey de yok? O halde birilerini “âkil insan” diye neden belirlediniz de Anadolu illerine saldınız? Yıllardır örtülü ya da değil PKK ile neden görüşüyorsunuz?

Mademki Kürt sorunu yok, 14 gün önce (28 Şubat 2015’te) Dolmabahçe’de HDP sözcüsüne okuttuğunuz 10 madde neyin nesi?

Doğrusunu isterseniz, yukarıya aktardığımız sözler, iki gün sonra söylenen “memleketi anonim şirket gibi yönetmek lazım geldiğine” dair tek ve mutlak irade emeline uygun düşüyor, ama meslekleri karıştırmamak gerek. Anonim şirketi yönetenlere şimdilerde kısaca CEO (Chief Executive Officer) diyorlar. Devleti yönetenlere öyle demiyorlar. [Bu sözler ister istemez Benito Mussoli’ninin “Faşizm korporatizm diye adlandırılmalıdır. Çünkü şirket ve devlet gücünü birleştirir” dediğini çağrıştırıyor. Ya da havuz medyasına 100 milyon zoraki bağış yapmış iş adamının karşılığında millete ne yapmak istediğini akla getiriyor.]

Devleti yönetmeye siyaset derler, şirket yönetmek ise ticaridir..

Şirket her ne pahasına olursa olsun kâr etmek, kârı mümkün olduğunca azamileştirmek amacını güder, siyaset ise esas olarak güç dengelerine dayanır.

Kürtlere söylenen yukarıdaki tür sözlere dönelim. Tam tamına böyle konuşan sayısız Türk ve Türkçü var. Kürtlerin haklarını savunanlara “Ne istiyorlar kardeşim?” diyorlar. “Cumhurbaşkanı oluyorlar, Başbakan oluyorlar? Komutan oluyorlar Devlette üst makamlara geliyorlar. Daha ne istiyorlar? Bizden neleri eksik?”

Bu laflar sadece sıradan vatandaşın dilinde yoktur, zanlıyı sorguya çeken Emniyet mensubu veya Adliye savcısı da öyle sorar, “sen de çalış, Cumhurbaşkanı ol” der. Tıpkı bir komüniste “sermaye sınıfından ne istiyorsun kardeşim, sen de çalış, fabrika sahibi ol” demesi gibi.

İSMET İNÖNÜ’DEN
TURGUT ÖZAL’A

Doğrudur. Şayet Kürt aidiyetini bir yana koyarsan tamamen Türk siyaseti güdersen cumhurbaşkanı da olabilirsin, başbakan da.

Örnek mi istiyorsunuz? İsmet Paşa’ya Kürt diyenler vardı. Ailesi Bitlis kökenli, Malatya asıllı olduğuna göre (oğlu Erdal İnönü söylüyordu) onu Kürt mü sayacağız?

İlk kez 30 Ekim 1923 günü Başvekil olmuş, sonra yerini Fethi Okyar’a devretmiş, ama 1925 Kürt ayaklanması başlayınca tekrar Başvekalete getirilmiş. Takrir-i Sükûn Kanununu çıkarmış, Gazi Paşa tarafından 1937’ye kadar o makamda tutulmuş.

Başvekil olarak tam 17 Kürdistan isyanını ezmiş. Şark İslahat Raporunu yazmış, Mecburi İskân Kanunu getirmiş.

Kürt olduğu söylenen İsmet Paşa’nın Dâhiliye Vekili Şükrü (Kaya), Kanun’u şöyle açıklamıştı:
"... Bu kanun tek dille konuşan, bir düşünen, aynı hissi taşıyan bir memleket yapacaktır." (TBMM ZC. Devre IV. İçtima 3, Cilt 23, Syf. 141)

Aynı zihniyet Kanun'da şöyle ifade ediliyordu:
"... Yine dâhili iskân safahatı cümlesinden olarak ana dili Türkçe olmayan nüfus yığılmalarının menni'ne ve mevcutlarının dağıtılması şekillerine ve bu suretle kültür birliğinin korunmasına ait tedbirlerin ittihaz ve tatbiki için hükümete kanuni salâhiyet alınması düşünülmüştür." (TBMM ZC. Devre IV. İçtima 3, Cilt 23)

İsmet İnönü C. Başkanı olarak da 3. Or. K. General Mustafa Muğlalı’yı “bu işi hallet”emriyle Van’a göndermişti. Siyasi tarihe “Özalp vakası” diye geçen olayda Qelqeli’de (sadece bir kişinin kurtulduğu) 33 Kürt köylüsünü kurşuna dizdiren o generali övmüştü. Ertesi yıl Van’a gidip halka hitap ederken “Şarkta Muğlalı Paşa varken, ben Ankara’da rahat uyuyorum” demişti.

Kürt’ten başbakan da, cumhurbaşkanı da olmuş öyle mi?

Devletin 2. no.lı kurucusu İsmet Paşa’yı geçelim. “Daha ne istiyorsunuz”u 27 Mayıs’tan sonra duymaya başlamıştık. Darbeyi yapan rütbesiz subaylar –geleneğe uyarak– başlarına bir üst rütbeli general geçirmek istemişler ve mecburi izinde emekliliğini bekleyen Kara Kuv. K. Org. Cemal Gürsel’i uygun görmüşlerdi. 1,5 yıl sonra da TBMM’nin onu Cumhurbaşkanı seçmesi sağlandı.

Cemal Gürsel Hınıslı idi, bu nedenle hem Kürt hem de Alevi olduğu söylenirdi. Ama biz ne Kürtlüğünü gördük, ne de Aleviliğini. Kendisi zaten bir zabit çocuğu olarak ortaokuldan sonra Kuleli Askeri Lisesine girmişti ve C. Başkanı seçilene kadar (1912-1961 yılları arasında) hayatını üniforma içinde geçirmişti.

Milli Birlik Komitesi işbaşına geldikten dört gün sonra Kürt aşiretlerinden 485 kişiyi Sivas’ta bir kampta toplamış, aynı yıl Ekim ayında çıkardığı yeni bir Mecburi İskân Kanunuyla aralarından 55 kişiyi Batı illerine sürgün etmişti.

Başbakanlığa kadar tırmanmış diğer bir “Kürt” de Vanlı Ferit Melen’di.. CHP’de bakanlık yapmış olan Melen, 12 Mart askeri rejimi tarafından Nihat Erim’den sonra Başbakanlığa getirilmişti.

Öyle başka Kürt var mı? Tabii var. Turgut Özal Malatyalı’ydı. Babası Malatya Çarmıklı’dan, annesi Dersim Çemişkezek’tendi (Melkışî). Hem Başbakan oldu, hem de C. Başkanı. Daha ne istiyorsunuz?

Genel Kurmay arşivinde Koçgiri ile Dersim arasında tam 19 “tedip harekâtı” kayıtlı. 1938’den sonraki yıllarda “artık Kürt meselesi bitti” deniliyordu ki 1959’da çoğu öğrenci, bir kaçı yedek subay 50 Kürt genci tutuklandı. Biri Harbiye zindanında öldüğü için “49’lar diye” anılan olayı, 1963’te 23 kişilik bir başka tevkifat izledi. Hem de CHP’li İçişleri Bakanı Hıfzı Oğuz Bekata Başbakan İnönü’nün talimatıyla koalisyon ortağı YTP’den Silvanlı Sağlık Bakanı Yusuf Azizoğlu’nu “Kürtçülük”le suçlayarak, istifa ettirecek kadar önemli bir olayın ardından.  Yani bitti dedikleri “Kürtçülük” hükümete kadar tırmanmıştı!

Demek ki Kürt sorunu bitmemişti. 12 Mart 1971 darbesi yeni bir Kürt tevkifatı getirecek, sanıklar Diyarbakır Sıkıyönetim Mahkemesinde yargılanacaklardı. Sonraki yıllarda Kürt siyasi örgütlenmeleri yayınlarıyla ve dernek yapılarıyla kısmen legal olarak mücadele ettiler.

12 Eylül döneminde ise Diyarbakır’daki dehşetengiz 5. No.lı cezaevi Türkiye tarihine kapkara bir leke olarak eklenecekti.

Sonra 15 Ağustos 1984 çıkartması geldi. Aradan 30 yılı aşkın zaman geçti. On binlerce insan hayatını kaybetti. Kürt sorunu hâlâ yok.

KÜRT SORUNU YOKSA,
MÜZAKEREDE NE KONUŞACAKSINIZ?

“Kürt sorunu yok” demek, buna kanıt olarak da bir takım üst makamları göstermek Türkiye’nin en önemli siyasal ve toplumsal sorununu yok saymaktır. Oysa Kürt sorunu tabii ki vardır ve esas olarak topluluk hak ve talepleri demektir.

Sadece ana dil hakkı, diğer kültürel haklar, kimlik tanınması değil, topluluk olarak siyasal özgürlük talebidir. Bu talep siyasi özerklik de olabilir, bağımsızlaşma da. Daha yakınlarda İskoçya’nın Birleşik Krallık’tan ayrılıp ayrılmaması için halk oylaması yapıldı, İskoç halkının % 48 gibi bir oranı bağımsızlık için oy kullandı. Yani bizimkilere göre İskoçların yarısı bölücüydü. Güneşin batmadığı imparatorluktan arta kalmış son “İngiliz” devletini bölüp, parçalamak istiyorlardı.

Bugün Birleşmiş Milletler’e kayıtlı 193 devlet vardır, bunların 133 tanesi içinde federe ya da özerk yönetimleri taşıyan çoğulcu yönetim yapısındadır.

Balıkesir konuşmasıyla ilgili havuz medyası, Saray şakşakçıları ne diyorlar bilmiyorum. Çünkü onlar da “çözüm süreci”ni o denli dillerine doladılar ki, “böyle bir sorun yok” yaklaşımına bakalım hangi kılıfı geçirecekler?