Hayat Ağacı (Haziran 2017)

Gandi Kemal
Hüseyin Hasançebi

Kabataş yalanları hortladı

kabatas-bw-cropSiyasi iktidarın unutturmak istediğini sandığımız Kabataş uydurması Havuz basınının gazetelerinde ayniyle hortlatıldı. Sadece o kadar da değil, iddia sahibinin kayınpederi olan AKP’li Belediye Bşk. “olayın görüntüleri vardı ama “paralel yapının polisleri sildi” diyerek partisinin “vur abalıya”sına bir tane de o ekledi.

Hemen hatırlatalım ki zamanın Başbakanı “olayın görüntülerini izledim” demiş, ama ortaya hiçbir görüntü koyamamıştı. Şimdi kayınpeder “vardı, silmişler” diyor.

Görüntüler Başbakana kadar gelecek de, sonra kaybolacak öyle mi? Nitekim soruşturmada “yalan” sonucuna varan ayrıntılı raporda “üst makama” ibaresinin olduğu bildiriliyor.

Kabataş yalanını medyaya aktaran Elif Çakır bir TV programında yapmış olduğunda ısrar etti.

Enver Aysever’in “Karşıt Görüş” programında ise Kabataş uydurmasına yanıt veremeyen biri (AA Eski Gn. Md.) olan üç gazeteci yayını terk ettiler. Zira onlar da liderleri gibi çanak sorulara o kadar alışmışlar ki, başka türlüsüne tahammül edemiyorlar.

Zehra Develioğlu’na ilk hoparlörlük yapan Elif Çakır, Kabataş’ta tacize uğradığını iddia eden sahibesine atfen “Taciz, tecavüz vakalarında kadının beyanı esastır” diyerek bir ilkeyi tahrif etti.

Tayyip Erdoğan da 6 Mart 2015 günü Metal İş sendikasının “Kadın İşçiler Kurultayı”nda iki sene öncesindeki laflarını aynen tekrarlayarak “Kabataş’ta bir anneyi taciz ettiler, halbuki kadının beyanı esastır” dedi.

Oysa olayla ilgili soruşturmayı yürüten savcılardan birincisi de, dosyayı devralan ikincisi de olaya dair hiç bir kanıt, tanık ya da görüntü bulamadı. İddia sahibesinin Kabataş alanına girişinden, eşiyle buluşup gitmesine kadar bütün Mobese görüntüleri kare kare incelendi ve iddia edilen olayın vuku bulmadığı sonucuna varıldı. Ama siyasi iktidar kararın açıklanmasını 7 Haziran seçimleri sonrasına erteletti. Yetmedi Elif Çakır’ın avukatı, “Müvekkilem bir yalanın kurbanı oldu, ben kendisine iddia sahibi Zehra Hanım hakkında suç duyurusunda bulunmasını söyledim, ama yapmadı” şeklinde bir açıklamada bulundu.

Siyasi iktidarın başı ise bunların hiç biri yokmuş gibi “taciz ettiler” demeyi sürdürüyor. .

Belleklerimiz tazelemek bakımından için geçmişte vurguladığımız noktaları tekrarlamak gerekti.

2013 Mayıs’ının son haftasında Gezi Direnişi başlamıştı. Eylemin ilk günlerinde, 1 Haziran 2013 Cumartesi günü, Kabataş’tan geçmiş –AKP’li aileden– Zehra Develioğlu “bellerinden yukarısı çıplak, deri pantolonlu, başları bandanalı 70 ila 100 kişinin kendisine saldırdıklarını, üzerine idrar yaptıklarını, erkeklik organlarını gösterdiklerini, hamile karnını tekmelediklerini, bebek arabasındaki çocuğunu havaya attıkları” gibi iddialarda bulunmuş, bu laflarını Elif Çakır isimli Tayyip Erdoğancı bir gazeteci aracılığıyla yaymış, Balçiçek İlter de ikinci hoparlörlük yapmıştı.

KAPKARA PROPAGANDA

İsmet Berkan da objektif görünme ve saldırıya uğramış bir kadına sahip çıkma gösterisi adına İlter gibi Zehra Develioğlu’na inanmakta ve “ona saldıranlara” hücum etmekte acele etmişti.

O gazetecileri saydık, ama basındaki ROK geri durur mu? Katıldığı futbol programında bile susturulamayan gazeteci iddiayı olayı diline doladı, siyaset malzemesi yaptı. Şimdi onlara yenileri eklendi. Hem de ne zaman: adı geçen iddiayı ortaya atan kişinin doğru söylediğine ait iç bir kanıt, görüntü, tanık görülmediğini Emniyetçe hazırladığı rapor basına intikal ettiği günlerde.

Zehra Hanım –geçen yıl tekrar seçilen– AKP’li bir belediye başkanının geliniydi.

Yukarıda tarif edilen “70 ila 100 erkek bana şunları şunları yaptı” iddiasına inanmak için ya vurdulu-kırdılı Uzak Doğu filmlerinin budalası olmak veya bu iddiada bulunan kişinin ruhsal sağlığını merak etmek yahut da belli bir hesap güdüyor olmak gerekirdi.

Zehra Develioğlu’nu desteklemiş gazeteci İlter “kadının beyanı esastır” ilkesini gerekçe göstermişti. [Bugün Elif Çakır ve Tayyip Erdoğan’a gerekçeyi ilk sunan oydu.] Oysa o ilke çarpıtılıyordu.

Tacize ya da tecavüze uğrayan bir kadının beyanı esastır, ama olay saldırgan(lar)dan başka kimsenin bulunmadığı bir yerde, gece karanlıkta ya da ıssızlıkta veya kapalı bir mekânda vuku bulmuşsa kadının beyanı esastır. Oysa hadisenin vuku bulduğu iddia edilen yer sayısız otobüs durağının, değişik yönlere vapur iskelelerinin, açıkhava kafelerinin ve kadınlı-erkekli çok sayıda insanın bulunduğu bir Cumartesi öğleden sonrası Kabataş ise, bu durumda iddia edenin beyanı esas olmaz, oradakilerin tanıklığı esas olur.

Zehra ve Elif Hanımlarının iddialarını dönemin siyasi iktidarının başı gerçekmiş gibi alıp, meydan meydan “benim başörtülü bacıma saldırdılar, hepsinin belgesi elimde, açıklayacağız, hepsini yakalayıp cezalandıracağız” türü sözler ettiydi.. Aradan iki seneye yakın zaman geçti, ne belge çıktı ne de bilgi.

Tam tersi çıktı:

  • 81 farklı işyeri ve Mobese kameralarına ait olan yaklaşık 1800 saatlik kamera kayıtları, Radyo TV ve Foto Film Şube Müdürlüğü görevlilerince kayıt edilen 200 saatlik kamera kaydı, Güvenlik Şube Müdürlüğü’nden alınan 50 saatlik kamera kaydı, TEM Şube Müdürlüğü’nden alınan 450 saatlik kamera kaydı ve Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü’ne bağlı TOMA araçlarındaki kameralardan elde edilen 60 saatlik kamera kaydı birleştirilip kare kare incelendi. Bu incelemede Karaköy’den Salıpazarı tarafından Kabataş’a, Beşiktaş tarafından Kabataş’a, Gümüşssuyu yönünden Kabataş’a kısaca olayın gerçekleştiği yere her alandan gelenler kare kare izlenip tespit edildi.
  • Olay günü veya genel olarak olay yeri çevresinde seyyar satıcılık yapan, garson, esnaf, güvenlik görevlisi, tezgâh açtığı belirlenen 24 kişiyle görüşüldü, yazılı beyanları alındı. Görüşülen şahıslar söz konusu olaya tanık olmadıklarını beyan ettiler. Güven Timleri Şube Müdürlüğü’ne bağlı 20 tim olay yeri civarında tanık bulmaya yönelik sokak sokak çalıştı.
  • Emniyet Gezi eylemlerine katılan161 kişiyi yakın incelemeye aldı. O kişilerin Facebook adreslerinden özel hayatlarına telefonlaştıkları kişilere kadar her detayı inceledi. İncelemeye alınan kişilerden olay günü görüntüsünde; “ne üstü çıplak, ne eli deri eldivenli, ne başlarında tuhaf bantlar olan” kimse vardı.
  • Görüntülerde Develioğlu’nun Kabataş’ta eşini beklediği yere geldiği 19:43:57’den bölgeden ayrılana kadar geçen yaklaşık 15 dakikalık süreçte; etrafta yüzlerce kişinin, başörtülü, çoluk çocuk, aile, genç gelip geçtiği izlenebiliyor. Olayın olduğuna dair etraftaki hiç kimsede bir hareket yok. Saldırı, idrar, taciz iddialarını; görüntüler, ifadeler, tanıklıklar boşa çıkarıyor.

O belediye başkanına sormak lazım: Görüntüleri “paralel yapı” sildiyse, iddiaları tekzip eden onca esnafın tanıklıkları ne? Yoksa o kadar insan “yapı”nın adamı mı?

Bütün bu kesinliklere rağmen Zehra Develioğlu’nun yalanları tekrarlanıyor. Tetikçi gazetelerden birinin yazarı ise “Mersin’deki Özgecan’a saldırıda da görüntü yoktu” diyecek kadar kendini bilmez biri olarak siyasi iktidara yaranıyor.

Tekrar edelim: ayrı kameranın görüntülerini incelemiş. Bölgedeki büfecilerin, taksicilerin, seyyar satıcıların ifadelerini almış. Baz istasyonlarından alan taraması yapılmış, saptanan cep telefonu no.larından o zaman diliminde orada bulunan herkes tespit edilmiş ve ifadeye çağırılmış. O kişilerden bazıları teşhis için Develioğlu’na gösterilmiş. İfadesinde ayrıntılı eşkal veren Develioğlu şüphelileri teşhis edememiş. Sokak kameraları Zehra Hanımı orada bulunduğu saat 19.43’den başlayarak baştan sona saniye görüntülemiş, bahsettiği olayların hiç birisinin vuku bulmadığı saptanmış. Yani kayınpederinin silindiği dediği görüntülerin tamamı mevcut.

AKP’li siyasi İslam kendi yalanıyla teşhir olmuştur, iftirasıyla baş başa kalmıştır.

Sosyal medyada büyük yalana inanamayan bazıları iyi niyetle bu kadar yalancılığı şizofreniye, başkaları ise mitomaniye bağlıyorlar. Her ikisi de tedavi ya da psikiyatrik destek gerektiren hastalıklardır.

Oysa konuştuğumuz olay tıbbi değil, siyasidir.

SOSYAL MEDYADA NE YAZMIŞTI?

Başlangıçta Zehra Develioğlu’nun siyaset tarafından kullanılmasına, çirkin politikaya alet edilmesine, o politikanın acımasızlığının kadını harcamasına tepki duymuş, ona yalan beyanlar söyletiyorlar sanmıştık.

Kameralardaki görüntüler tam tersini kanıtladı ve Develioğlu her gün gazete ve televizyonlara konu oldu. Hiç kimse böyle afişe olmak istemezdi, “ilahi bir kamera”ya sığınmazdı, diyorduk. Zavallı birisi alet edildi diye, çirkin politikacıya kızıyorduk.

Fakat 19 Şubat 2014 tarihli “Karşı Gazetesi” 1 Haziran’ın ertesi gününe rastlayan 2 ila 7 Haziran arasındaki facebook notlarını sosyal medyadan naklen yayınlayınca, kullanılmanın gönüllü olduğu, bu bâdireye bilerek isteyerek girdiği, tepkilerin haklılığı anlaşıldı.

Ayrıca o notlarda hiç de iddia edildiği gibi travma yaşamış, depresyona girmiş birisinin hali yoktu. Mesela 2 Haziran’da ağacı sıkı sıkıya kucaklamış bir Kılıçdaroğlu karikatürü vardı, CHP Genel Başkanı “Tek umudum sen kaldın, haydi koçum bi iktidar yap beni” diyordu.

Besbelli ki, Zehra Hanım hiç de iddia edildiği gibi masum ve mazlum değildi. Şizofreni veya mitomani yaşamıyor, halüsinasyonlar da görmüyordu. Ağaç gezi parkındaki ağaçlar olsa gerekti. Ayrıca Kılıçdaroğlu’na çatıyor, alay ediyordu. Yani Zehra Hanım Tayyip Erdoğan’ı o denli benimsemiş ki, CHP Genel Başkanı’na tıpkı Başbakanının üslubuyla yaklaşıyordu.

3 Haziran günü Gezi direnişçilerine sövüyordu:

“Üç beş ay önce anne karnındaki bebek kürtajla alınsın diyen katil zihniyet bugün üç-beş ağaç için ayaklanıyor. Bu tipler İsrail’in istediği tip ve karakterler, bunlar Kandil’de Apocu olur, Ankara’da Atatürkçü, Taksim’de doğacı, Hırant’ın cenazesinde Ermeni, ama asla Türk olamazlar.”

Aynı günkü diğer notu ise şöyle:

“İki gündür ellerinde çanak çömleklerle meydanda uluyanlar. Yağmur yağınca kuyruğunuzu kıstırıp dağılıverdiniz. Noldu yoksa vatanınızı kurtarmaktan vazmı geçtiniz. Yarın iş var dimi.”

7 Haziran 2013 gecesi Fas’tan gelen Tayyip Erdoğan’ı karşılamaya gittiğini yazıyor.

Zehra Develioğlu da bütün türdeşleri gibi Yahudi düşmanı, Ermeni düşmanı, Kürt düşmanı, hayvanları küfür vesilesi yapmaktan (ulumak, kuyruğunu kıstırmak gibi kelimeleri sövgü saymak iptidailiğinden) kendisini kurtaramamış bir gerici.

İddia sahibesi görüntülerin yayınlanmasından sonra TRT’ye verdiği mülakatta şöyle demişti:

“Bu yaşadığım olay, süreç esnasında basında medyada öyle bir hale ulaştı ki, sanki böyle bir olay yaşanmamış, bir kadın darp edilmemiş, bir çocuk bundan zarar görmemiş gibi hakkımda suçlamalar yapıldı ve ben kendimi savunmak durumunda kaldım. Ben o acıları yaşadım ve yaşadığım bu acıların büyüklüğü bana yeter. Bunu kimseye ispat etmek durumunda değilim. Bana zaten inanmak istemeyen inanmayacaktır. O görüntüleri ilahi bir kamera olup tepeden kaydetse bile inanmayacaklardır.”

Bu sözleri nasıl ciddiye alınabilirdi, “İlahi bir kamera da kaydetse inanmayacaklar” ne demek? Zehra Hanım foyası ortaya çıkınca Allah’a sığınıyordu. Yalanına onu ortak ediyordu.

Hayatta ilahi (Tanrısal) kamera diye bir kamera var mıydı ki, görüntüleri olsun? Zehra Hanım dindarlara sesleniyor ve “Allahu Teala’nın kamerası da o görüntüleri çekseydi, münafıklar gene inanmayacaklardı” diyor.

Bu şahıs AKP’lidir, liderinin muhibbesidir. Bilerek, isteyerek Gezi Olayında kara propagandada rol almayı marifet sanmıştır.

Hatırlanacağı üzere 28 Şubat 1997 öncesine rastlayan Aralık ayında Erbakan hükümetini düşürmeye dönük bir Fadime Şahin hadisesi tezgahlanmıştı..

Zehra Develioğlu’nun 1 Haziran günü eşiyle Kabataş’ta buluşmasını AKP’li yakınları kullanmak istediler. Star Gazetesinin o zamanki Gen. Yay. Yön. ile konuştular, o da tetikçisi Elif Çakır’ı gönderdi.

Zehra Hanım Fadime Şahin gibi önceden ısmarlanmış birisi değildi, ama “beni dövdüler, çocuğumu havaya atılar, üzerime işediler, cinsel organlarını sürttüler” gibi laflarla Gezi aleyhine büyük tepkiler yaratmayı umdu. Amaç Gezi’ye kara çalmaktı. Yalanı ortaya çıkınca bizzat kendi yüzüne kara çalınmış oldu.

Demek ki, Kemalistlerle İslami kesim arasında “gayeye giden her yolun mubah sayılması” bakımından bir fark yokmuş. Çirkin politika her yerde çirkinmiş.

..

YALANDA ISRAR NEDEN?

Son bir nokta: Bazı yurttaşların büyük yalan konusunda Zehra Develioğlu, İsmet Berkan, Rasim O. Kütahyalı ve Balçiçek İlter’e açtıkları davaya T.C.Hükümetinin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın müdahil olarak katılacağı açıklandı, yani yalan gayrı resmilikten ve kişisellikten çıkarılıp devlete mal edilmek istendi.

Nasıl ki, “Dolmabahçe Camiinde bira içtiler, seviştiler” yalanı bizzat Camiin din görevlisi tarafından tekzip edildiyse, “Kabataş’ta bacımıza saldırdılar” palavrası da sokak kameralarıyla teşhir edilmişti.

Peki, yalanda niçin ısrar ediliyor? Çünkü biliniyor ki AKP’ye oy veren kitle bütün bu saptamalara inanmayacak, gerçek ne olursa olsun o kendisine kendi partisinin ve onun şakşakçı gazetelerinin dediklerine itibar edecek. Nasıl ki rüşvet ve yolsuzluğa “gören mi var”diye inanmadılarsa, Kabataş yalanına da –iddia ediilen olayı gören yoksa bile– inanacak. Yani yazı da gelse, tura da gelse, takipçileri hep onlara inanacaklar.

Göbbels, “öyle büyük bir yalan söyle ve yalanında ısrar et ki, kimse aksini söyleyemesin” demişti.

Şimdi Genel Seçimler yaklaşıyor. Besbelli ki meydanlardaki diskur değişmeyecek. Başörtüsüne müsaade etmediler, kadınlarımızı taciz ettiler, benim kızlarım bile dışarıda okudu, vesaire, vesaire.

Bu mağduriyet lafzına ilave tek laf “paralel yapı”dır. AKP’nin mağdur edilmesine “paralel yapı” da eklenmiştir. Gerisi eski hamam eski tas.

Ama Kabataş uydurması basit bir siyasi bühtan olmanın ötesindedir. Kabataş kara propagandasının iki sene öncede kalmayacağını çirkin politika göstermiştir..

Demek ki Kabataş bühtanını teşhir etmiş olanlar hadiseyi unutmamakta, unutturmamakta haklıymışlar.