Hayat Ağacı (Haziran 2017)

CHP’nin bardağı
Hüseyin Hasançebi
Gandi Kemal
Hüseyin Hasançebi

Genel sözlerle mutabakat

yakilan-evler-bw-cropEski dilde “alâyiş” diye bir kelime vardı: Gösterişli davranış anlamına geliyordu. Halk ağzındaki karşılığı “tantana” olabilir ve kolayca anlaşılacağı gibi pozitif bir içeriği yok.

Siyasette alâyişe zaman zaman (ya da sık sık) rastlıyoruz. Bunlardan bir yenisi hükümet açısından HDP heyeti ile Başbakanlığın Dolmabahçe bürosunda yapılan basın toplantısı oldu. AKP’ciler başta olmak üzere medyanın geneli basın toplantısında açıklananı “anlaşma” diye verdi.

Oysa anlaşma diyebilmemiz için altında her iki tarafın da imzasının bulunduğu bir ortak metin olması gerekirdi.

Mesela 11 Haziran 2007 Genel Seçimleri öncesinde “Oslo”da taraflarca bir protokol paraf edilmiş, 15 Haziran’da yeniden toplanılacak ve müzakerelere başlanacakmış. Seçimler geçtikten sonra hükümet o yazılı metni de, kendi parafını da yok saymış.

Bugün ortada ortak bir metin yoktur, Sırrı Süreyya’nın okuduğu “On madde” vardır.

Kimi basın “mutabakat metni” diyor. Eğer bir mutabakat söz konusu ise, orada yazılı hususların görüşüleceğine dairdir. Orada yazılı olan konular genel bir adlandırmadır ve her genel kadar soyuttur.

Abdullah Öcalan’ın hükümet tarafına sunduğu “on madde” ile Dolmabahçe’de basına sunulan “on madde” aynı değildir. Nitekim Bülent Arınç “4 Şubat’ta önümüze gelen metinde [Öcalan’ın metnini kastediyor] kabul edemeyeceklerimiz vardı, yüzde altmışı değişti” diyor (2 Mart 2015).

Yapılan basın toplantısındaki somut olan tek husus “Öcalan’ın PKK Kongresini toplama” çağrısıdır.

Dolmabahçe toplantısı ortak bir basın toplantısı bile değildir, olsa olsa HDP’nin ve Hükümet’in basına ayrı ayrı hitap ettiği paralel bir toplantıdır.

Bu nedenle ne o toplantı, ne de varılan nokta heyecan verici olmuştur. Çünkü nelerin konuşulacağını ilan etmenin sevindirici bir yanı yoktur. Sırrı Süreyya Önder yeni Anayasa için dört parti arasında kurulmuş olan “Uzlaşma Komisyonunun” üyelerinden biriydi. Diğer ikisi Altan Tan ile BDP’nin hukuk işlerinden ve insan haklarından sorumlu Gen. Bşk. Yrd. Meral Danış Beştaş’tı. [Kürdistan Özgürlük Hareketinin Türkiye siyasetine bir katkısı kimliğinde olan Beştaş konuya hâkimiyetiyle, her oturuma hazırlıklı gelmesiyle, düşünsel derinliği ve zekâsıyla komisyonun (Rıza Türmen’le birlikte) en verimli üyesiydi. Aylarca havanda su dövüldükten sonra dağılan komisyonda onun hazırlıkları, notları, yazılı teklifleri ve biriktirdiği dokümanlar ilerideki yeni Anayasa çalışmaları için bir hazine niteliğindedir.]

Yani Sırrı Süreyya Önder o komisyonda konuşulan her konuda AKP’nin ne olup, ne olmadığını –ama en önemlisi ne olamayacağını– bizden daha iyi görmüştür. Saydığı konuların tartışılması vaadinde heyecanlanacak bir şey olmadığını da.

Ortada bir güven ortamının bulunmadığı Tayyip Erdoğan’ın Riyad’a giderken yaptığı basın toplantısında HDP’ye çatmasından ve Bülent Arınç’ın Demirtaş’ı hedef alan sözlerinden bellidir. Arınç’ın HDP Genel Başkanını ayırıp (karalayıp) diğer bazı milletvekillerine övgü düzmesi bir başka çirkinliktir. Hemen ekleyelim ki, Demirtaş’a çatmak AKP şeflerine hiçbir şey kazandırmaz, onlara nefret o kadar büyüktür ki, umduklarının tam tersi bile olur.

Peki, Dolmabahçe’de olan nedir?

Abdullah Öcalan Hükümet ile HDP’nin ortak bir açıklama yapmasını istiyordu: Hem varılan noktayı resmileştirmek için istiyordu, hem de Hükümetin böyle bir açıklamayla kendisini bağlamasını şart görüyordu.

Sonuçta siyasi iktidar Öcalan’ın önerisini eğip bükerek –benim ancak “paralel basın toplantısı” diyebileceğim– bir hale getirmiş oldu.

Böylece Newroz öncesinde 7 Haziran’a dönük bir manevra yaptı.

Taraflardan barışa gerçekten ihtiyacı olan Kürt tarafıdır. Çünkü acı çeken onlardır. On binlerce insan hayatını yitirmiştir. 42 bini gerilla, 17 bin kadarı katili meçhul olmak üzere 60 bine yakın Kürt yurtseveri ölmüştür. Onların akraba ve hısımlarıyla birlikte can kayıplarından etkilenmiş 1 milyon civarında insan vardır. 3500 köy boşaltılmış ve çatışmalar nedeniyle insanlar Diyarbakır’a ve Türk büyük kentlerine göç etmişlerdir.

Sadece bu kadar mı?: “İcabında orada değil insan, ot bile bitmez” diyen Altay Tokat adlı bir generalin dediği gibi dağlardaki fundalıklar, çalılıklar bile yakılmıştır. Karayolundan giderken dağların isi, karası hâlâ gözükmektedir. [Vatan için hakimlerin, savcıların evine PKK görünümü altında bomba bile attırdığını söyleyen Paşanın (Yeni Aktüel, 27.07.2007) vatanperverlik şapkasının altından, Gebze’de gaz kaçakçısı bir şirketten 42.000 Euro aldığına dair dekont çıktığı, kendisine bir Passat otomobil hediye edildiği (Sabah, 17.06.2004) kaçakçılık ve nüfuz ticareti yaptığı iddialarıyla açılan davalar basında yer alacaktı (28.07.2006). Yani siz sadece AKP’li bakanın mı 750 bin liralık hediye kol saati aldığını, bir başkasının rüşvet karşılığı vatandaşlık verdiğini, kakara-kukaracı bir üçüncüsünün ayakkabı kutusuna 1,5 milyon dolar istiflediğini sanıyordunuz?]

Kısacası can kayıplarını, acıları, topyekûn yaşamış olan Kürt halkıdır.

Türk halkına gelince, “şehit cenazeleri” Türklerin acısının topyekûn olduğu söylenemez. Türk devletinin başındaki AKP’nin istediği barış değil, yapay ve gelgeç bir “kararsız denge” durumudur.

Eski Gen. Kur. Bşk.larından İlker Başbuğ çatışmalardan devlet tarafının can kaybının 5000 dolayında olduğunu söylemişti. Bunlar arasında 2 bin kadarı korucu (maaşlı) Kürt’tü, ölen askerler arasında da pek çok Kürt bulunuyordu.

İnsanların ölümü tabii ki acıdır ve onların aileleri bu acıyı unutamaz. Fakat –tekrar edelim– devlet tarafında olup ölenler Türk toplumunun ortak acısı olmamıştır. Onların ölümleri Kürt düşmanlığı için kara propaganda malzemesi olarak kullanılmış, cenaze törenleri daha çok kasaba ülkücülerinin eylemlerine sahne olmuş, sesleri kısılıncaya kadar “Kahrolsun PKK” diye bağırılmıştır, o kadar. Ölenler öldükleriyle, aileleri acılarıyla kalmışlardır, yaralı ve sakatlar da. Tepedekilerin umurlarında mıydı o ölümler, o acılar? Nice zamandır askerdeki yanaşık düzen eğitimlerinde “Her şey vatan için” diye bağrılıyor. Ölenler vatan için ölüyorlar, kötürüm kalanlar da. Pek az anne-baba, eş-kardeş “şehidimiz neden öldü, kabahat kimin, bu savaşın mânâsı ne?” diye soruyor. [Öyle soran Org. Eşref Bitlis, Tuğg. Hayati Aydın, Alb. Rıdvan Özden ise öldürülüyorlar.]

Bu kirli savaşın adına da “vatanı savunmak” deniliyor.

Siyasi iktidarın “barış” diye bir projesi yoktur. O, soruna sadece oy miktarları açısından bakmıştır. “Çözüm süreci” dediği süreçte somut bir içerik, her hangi bir çözüm bulunmamaktadır.

AKP Öcalan’ı resmi (açık) muhatap kabul etmesinin, Kandil’deki PKK yönetiminin de devrede olmasının AKP’ye oy kaybettirmediğini 30 Mart 2014 yerel seçimlerinde ve C. Başkanlığı oylamasında görmüştür.

Bu durumda 7 Haziran 2015 seçimlerindeki hedefi Kürt seçmeninden kayda değer bir oy kaybına uğramamak, hiç değilse bugüne kadar alabildiği Kürt oylarını korumaktır.

Dolmabahçe’deki toplantı bu amaca yöneliktir. Yoksa “ateş kesi sağladım, PKK örgütüne silah bıraktırdım” diye algı yaratmak suretiyle kendi hanesindeki Türk oyları artacak değildir. Türk seçmeninden aldığı oyların azami sınıra geldiğini o da bilmektedir. [Türklerden alacağı oyların asıl kaynağının “Analar ağlamasın” olmadığını, 9 milyonu aşkın (AKP referanslı) insana yapılan nakdi ve ayni yardımlar olduğunu, sonra din faktörünün ve muhafazakâr koşullanmanın ve nihayet delikanlı Tayyip Erdoğan imajının olduğunu en iyi baştakiler bilmektedir.]

Fakat ister Kürt nüfusun yoğun olduğu il ve ilçelerde, isterse Türk kentlerinde Kürt oyu kaybetmemek onlar için çok önemlidir.

Hele hele barış, çözüm, huzur gibi laflarla seçime kadar oyalamaca oynayıp HDP’nin oy artırmasını önlerse (somutta HDP barajı aşamazsa) onun hakkı olan milletvekilliklerini gaspederek Başkanlık anayasasını getirmek imkânına kavuşacaktır.

AKP’nin Türk oylarını arttırması MHP seçmenine oynamaktan geçer, Kürt seçmenine oynayarak MHP’den oy aparamaz. Bu anlamda bir ikilemi bulunmaktadır. Ama Dolmabahçe toplantısı Kürt oylarına yöneliktir.

Ayrıca kendisinin Kürt milletvekillerinin “İç Güvenlik” adı altındaki yasa tasarısından rahatsız oldukları, fakat milletvekili aday listelerine girememe korkusundan Genel Kurulda “evet” oyu kullandıkları, (hatta oturumlara gelmedikleri takdirde mimleneceklerini bildikleri) Ankara kulislerinde konuşulmaktadır. “Seçim bölgemize gidemeyiz” diyenler az değildir.

Yani AKP’ye oy veren Kürt kitlesi de adı geçen yasanın herkesten önce Kürtleri vuracağını bilmektedir. “Tasarıda görüşülmüş ve kabul edilmiş 33 madde bile gözden geçirilebilir, önerge verebilirsiniz” türünden laflar edilmesinin nedeni budur.

Dolmabahçe toplantısına MHP’nin çatması ise politika gereği AKP’ye oy kaptırmama isteğidir. Yoksa okunan metnin içinin boş olduğunu onlar da gayet iyi bilmektedirler. “Bu Sevr antlaşmasıdır, bölünme belgesidir” gibi laflar Tayyip Erdoğan’ın, Ahmet Davutoğlu’nun “Osmanlı” hamasiyatına ve kendi adlarına çıkardıkları “16 Türk devleti”nin veraset ilamına karşı söylenmektedir.

Öte yandan Tayyip Erdoğan alkışçılarının süreç diye havanda su dövmek isteyenlere eleştirisi “o halde siz savaş istiyorsunuz” demeleri iki yüzlülüktür. Hem oyalama siyaseti güderek barış için adım atmayacaksın, hem de barış pehlivanlığı taslayacaksın.

Mumun nereye kadar yanacak?