Hayat Ağacı (Haziran 2017)

Gandi Kemal
Hüseyin Hasançebi

Birleşik Haziran Hareketi Neye Karşı?

bhh-laiklik-bw-crop2AKP iktidarının İslâm dinini temel alan söylem ve uygulamaları arttıkça, iktidara muhalif kesimlerin kaygıları, bu kaygıların neden olduğu itirazlar yeniden yükselmeye başladı. AKP’nin iktidara geldiği ilk yıllarda muhalefet saflarında gözlemlenen ruh hâli, son zamanlarda yeniden aleniyet kazanıyor. Bu ruh hâlinin en belirgin örneği, Birleşik Haziran Hareketi’nin (BHH) söylem ve eylemlerinde lâiklik vurgusunun en başa konulmasıyla kendini gösterdi. Geçmişte lâiklik konusundaki kaygılarını birtakım unsurlar arasında, daha az belirgin şekilde dile getirmeye özen gösteren sol, sosyalist güçlerin, dinsel gericilikle mücadeleyi bu denli öne çıkarmış olması, üzerinde durulması gereken bir durumdur.

AKP’nin, on iki yıllık iktidarı döneminde, ilk yıllarda yavaştan başlayarak iktidarını güçlendirdikçe dinsel temele dayalı uygulamalarını gittikçe artan bir hızla yaygınlaştırdığı bir realitedir. 2005 yılında okul müfredatlarının değiştirilmesiyle start alan bu uygulamalar, 4+4+4 yasası ve bu kapsamda okulların müfredatlarındaki din derslerinin ve konularının çoğaltılması; çok sayıda İmam Hatip orta okulu ve lisesinin açılması ile ivme kazanmıştır. Başörtüsü yasağının önce üniversitelerde daha sonra lise ve orta okullarda ve nihayet kamusal alanda kaldırılması, bu konuda iktidar sözcüleri tarafından yapılan açıklamalar, ülke çapında çok önemli branşlarda yaşanmakta olan büyük öğretmen açığına rağmen, çok sayıda Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi öğretmeninin atamasının yapılması, bu yetmezmiş gibi İlahiyat Fakültesi mezunlarına ve imamlara okullarda öğretmenlik yapma izni verilmesi, ülke çapındaki okul yöneticilerinin bir çırpıda değiştirilerek yerlerine iktidar yanlısı ve genellikle Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi branşından on binlerce kişinin görevlendirilmiş olması, okullarda derslik, laboratuvar, kütüphane vb. faaliyetlere yer bulunamazken, mescitlerin açılmış olması, her kademede eğitim müfredatının dini motiflerle süslenerek zaten yeteri kadar bilimsel olduğu tartışmalı içeriğinin önemli ölçüde boşaltılması, din eğitiminde Alevi inancını yok sayan müfredatın ısrarla uygulanmaya devam edilmesi, AVM, hastane, üniversite gibi yerlerde ihtiyaca bakılmaksızın mescitler açılması, devlet yöneticilerinin dinsel mekânlarda düzenlenen gösterişli törenlerde sık sık boy göstermeleri, aile yaşamı, cinsel tercih ve kadın-erkek ilişkileri konusunda devletin en üst kademelerinden yapılan açıklamalar vb. sayısız uygulama AKP iktidarının, toplumun önemli bir kesimini tedirgin etmesine neden olmuştur.

AKP iktidarı, bu uygulamaları artırdıkça, bundan rahatsız olan kişi sayısı da doğal olarak artmaktadır. Çünkü bu uygulamaların hiçbiri demokratik yaşamı geliştirici bir nitelik taşımadığı gibi, tam tersine demokrasiden ciddi bir sapma belirtisi olarak algılanmakta, bunun sonucunda toplumun önemli bir kesiminde sosyal yaşamı ve geleceği açısından ciddî kaygılar oluşmaktadır. Kendi varlığını, inancını, özel yaşamını ve geleceğini tehdit altında hisseden kesimlerin çeşitli şekillerde savunmaya geçmesi, bu tehdidin kaynağı olarak gördüğü iktidara, bu uygulamaları yaşama geçirmede etkin rol oynayan kişilere tepki göstermesi en doğal hakkıdır. Son zamanlarda söylem ve eylemlerde lâiklik vurgusu ve dinsel gericiliğe karşı duruş konusunda gözlemlenen artışı bu kapsamda ele almak ve anlamak mümkündür.

Burada bizim üzerinde durmak istediğimiz konu, lâiklik ve dinsel gericilik konusunda geçmişten beri duyarlılık gösteren, dünya görüşünü, politikalarını, söylem ve eylemlerini bu temelde şekillendiren Atatürkçü, seküler kesimlerin yanı sıra, daha önce emek, demokrasi, özgürlük ve hatta devrim taleplerini öne çıkararak kendini ifade eden sol, sosyalist kesimlerin de artık bu tür bir duruşta kendilerini konumlandırmalarıdır. Lâklik talebini ve dinsel gericiğe karşı olmayı diğer söylemlerinin önüne koymuş olmalarıdır.

Bu ne kadar doğrudur? Böylesi bir tutum sola, sosyalistlere ne kazandırır ya da kaybettirir?

Bu soruların yanıtlarını aramaya devlet ve din ilişkisini gözden geçirerek başlayabiliriz. Devlet, egemen sınıfların, diğer sınıflar üzerindeki egemenliğini sürdürmek amacıyla oluşturulmuş bir baskı aracıdır. Devlet, bu görevini çeşitli organları aracılığı ile gerçekleştirir. Bunların başlıcaları: siyasal sistem (Meclis, Senato, hükümet, bürokrasi...), güvenlik güçleri (ordu, polis, korucular, özel güvenlikçiler), hukuk (mahkemeler, Yargıtay, Danıştay, Sayıştay, Anayasa Mahkemesi, barolar), eğitim (üniversiteler, her tür ve dercedeki okullar, yaygın eğitim kurumları) ve iletişim araçlarıdır (yazılı ve görsel basın, radyo ve televizyonlar...). Bu organlar sayesinde devlet, yürürlükteki sistemi yaşatır ve sürdürür. Kapitalist sistemde burjuvazinin, emekçi sınıflar üzerindeki egemenliği devlet sayesinde sürdürülmektedir. Bu tanıma göre eğitim, mevcut sistemi sürdürmenin bir aracıdır. Egemen sınıfın diğer sınıflar üzerindeki baskı ve tahakkümünü sağlamak amacıyla kullanılan bir araçtır. Onun için eğitimi sistemden ayrı düşünmek mümkün değildir. Eğitim, egemen sınıfın ideolojisini diğer sınıflara taşıyarak yürürlükteki sömürü düzeninin ömrünün uzatılmasına yardımcı olur. Onun için devletin asla vazgeçemeyeceği bir egemenlik alanıdır. Devlet bu egemenliğini çok çeşitli şekillerde sürdürür. Ülkeden ülkeye yapısı ve uygulama biçimleri değişikmiş gibi görünse bile devlet, hiçbir ülkede eğitimin ideoloji aktarma yoluyla mevcut sistemi sürdürmek için gerekli olan insanı yetiştirme işlevinden vazgeçmez. Çünkü egemen sınıfların ihtiyaçları doğrultusunda eğitilmiş insanlar ancak, sömürü sistemine karşı duyarsız ve tepkisiz davranır. Yeri gelmişken belirtmekte yarar var. Bazıları “resmi ideoloji” diye adlandırılan bir kavramın kötülüklerinden hareketle, devletin ideolojisinin olmaması gerektiği gibi anlamsız bir görüş dillendirmektedir. Bu iddia devletin sınıfsal yapısını ve fonksiyonunu görmezden gelmekte, mevcut düzenin sürdürülmesi için egemen sınıfların değirmenine su taşımaktadır. İdeolojisiz devlet, beyni olmayan bir insan gibidir ve gerçekçi değildir.

Din de her sınıflı toplumda ister örgün eğitim içerisine alınsın, ister dışında kalsın her zaman eğitimle aynı işlevi üstlenmiştir. Eğitimle dinin işlevlerindeki bu aynılık genellikle bu iki aracın iç içe, yan yana, birlik ve beraberlik halinde sürdürülmesine neden olmuştur. Din de, eğitim de, ezilen ve sömürülen kitlelerin itaatkâr, kaderci bireyler olmasını amaçlar. Böylesi bireyler yetiştirmek için çoğu zaman farklı yol ve yöntemler kullansalar da, birbirine aykırı şeyler söyleseler de, aslında vardıkları sonuç, egemen sınıfın ideolojisinin üretilmesi, kutsanması, aktarılması ve yeniden üretilmesinden başka bir şey değildir. Sosyolog Şerif Mardin’in iddia ettiği gibi Türkiye’de cumhuriyetin seksen yılı sonunda imam, öğretmeni yenmiş gibi görünmekle birlikte aslında kazanan burjuvazidir, kaybeden emekçilerdir. İmamla öğretmen arasında olduğu sanılan mücadelenin kazananı da, kaybedeni de görünürde olanlar değil, başkalarıdır.

Cumhuriyet öğretmeni de, imamı da halk çocuklarına kutsallardan söz etmektedir. Burada verilen örnekte asla bir kıyaslama çabası, kutsalların birbirine benzetilmesi, birisinin diğeri ile karşılaştırılması sözkonusu değildir. Bu örnekleri vermekteki amaç, eğitim ve dinin toplumu biçimlendirmede oynadıkları rolün daha iyi anlaşılması için kullandıkları argümanların biçimsel olarak nasıl benzerlikler taşıdığını göstermektir. Yoksa hiçbir şekilde insanların kutsal saydığı değerleri önem sırasına koymak gibi bir niyet bulunmamaktadır. Öğretmenin öne çıkardığı kişi de, imamın öne çıkardığı kişi de tartışılamaz, her yönü ile mükemmeldir. Birisi imanın şartlarını ezberlettirir, diğeri Atatürk ilkelerini. Birisi ayet ve hadislerden söz eder, diğeri Atatürk’ün özdeyişlerinden ve yaşam öykülerinden. Onun veya öbürünün öğretilmesi, farklı inanışları olan fakat itaatkâr, kaderci, tekçi, sistemi sorgulamayan bireyler ortaya çıkarır. En azından amaç budur.

Peki eğitimle insanları değiştirip dönüştürmek, hele hele inançlarını istenilen yönde biçimlendirmek mümkün müdür? Pekâlâ mümkündür ama çok zordur. Bu, sanıldığının aksine bugünden yarına gerçekleştirilebilecek kadar kolay değildir. Yüzlerce yılda oluşmuş bir kültürün parçası olan inançlar, devlet tarafından belirlenmiş müfredatlarla kısa zamanda değiştirilemez. Daha açıkça ifade edecek olursak, okullarda din eğitimini artırarak “dindar” nesil yetiştirmek sanıldığı kadar kolay değildir. Eğitim sayesinde insanların inançlarında radikal değişiklikler sağlanabiliyor olsaydı seksen yılda Türkiye toplumunun büyük bir kısmı “Atatürkçü” olurdu. Sovyetler Birliği’nde yetmiş yılda, üç nesil sosyalist eğitim sistemi içerisinde yetiştiği halde, sosyalizmin yıkılışı sürecinde kitlelerin gösterdikleri tepkiler hiç de bu eğitimin amacına denk düşmüyordu. Fethullah Gülen’in bir TV programında ileri sürdüğü araştırma sonuçlarına göre Türkiye’de halkın %16’sı beş vakit namaz kılmaktadır. Bu oran İmam Hatip Lisesi öğrecileri arasında %13’tür. Yani genel ortalamanın altındadır. Bütün bu örnekler eğitimin kitleler üzerinde sanılan kadar etki yaratmadığını gösterse bile hiçbir etkisi olmadığını da söyleyemeyiz. Buradaki önemli soru şudur: Mademki eğitim kitleler üzerinde kısa vadede çok büyük bir etki yaratmıyor, egemen güçler niçin din ve eğitimle bu kadar ilgilidir? Onlar eğitimin toplum üzerinde etkisinin ne kadar olduğunu bilmiyor mu? Bilmediklerini varsaymak saflık olur. AKP iktidarı gibi çıkarcı, faydacı ve talancı iktidarların dini merkeze almış görünen politikalarının, dinsel söylemden faydalanarak iktidarını sürdürme çabası olduğu aşikârdır. Okulların dinselleştirilmesi, bir yandan öğrenciler üzerinde uzun vadeli etkiler yaratma çabasıdır ama ondan daha çok da, o çocukların anne-babalarının dinsel inançlarından yararlanma kurnazlığıdır. Dini inançları kullanarak kitleleri kendi etrafında tutma, sömürüyü, yoksulluğu ve yolsuzluğu örtme çabasıdır.

Cumhuriyet tarihi boyunca ülkemizde sömürü ve talanın en üst düzeye çıktığı dönem, AKP iktidarı dönemidir. Ezilenlerle ezenler arasındaki uçurum en fazla bu dönemde büyümüş, zenginlerle yoksullar arasındaki makas en çok bu dönemde açılmıştır. Ülkenin kaynakları özelleştirme ve doğrudan tahsis yoluyla belli sermaye gruplarına dağıtılmış, büyük bir soygun ve talan sistemi en etkin biçimde bu iktidar döneminde uygulanmıştır. Kamu kaynakları en açık şekilde pervasızca, kural ve hukuk tanımaksızın bu dönemde yandaşlara peşkeş çekilmiştir. Kapitalizm, AKP iktidarı aracılığıyla uygulamaya soktuğu neo-liberal politikalar sayesinde, çalışanların önceden kazanılmış birçok hakkını elinden alarak vahşi yüzünü en açık şekilde bu dönemde göstermiştir.

Hâl böyleyken, Birleşik Haziran Hareketi’nin Lâik eğitimi savunma ve dini gericiliğe karşı mücadeleyi söylem ve eylemlerinde en öne çıkarması düşündürücüdür. Emeğin, işçi sınıfının, çalışanların, ezilenlerin, uygulanmakta olan neo-liberal politikalar yüzünden vahşi bir sömürü ve baskıya maruz kaldığı bir ortamda, Kürt halkı tarafından sürdürülen dünyanın en büyük özgürlük mücadelesi en kritik günlerini yaşarken, BHH’nın dinsel gericiliğe karşı mücadeleye bu denli vurgu yapması sol, sosyalist güçler açısından tartışılmalıdır. Niyet ne olursa olsun pratik yaşamda lâiklik için mücadele, cumhuriyetin AKP iktidarı öncesine bir özlem çağrısı olarak algılanır. Ne kadar öyle değildir denirse densin, sömürünün en vahşi şekilde sürüdürüldüğü, kapitalizmin en saldırgan şekilde yaşandığı bugünkü koşullarda dinsel gericiliğe karşı mücadeleyi başat hale getirmek, burjuvazinin “ilerici” olduğu varsayılan diğer kesimlerinin iktidarını desteklemek olarak anlaşılır. Yıllardan beri sürdürülmekte olan Kürt özgürlük mücadelesinin gelmiş olduğu aşama ortadayken, ülkenin demokratikleşmesi, halkların barış içerisinde bir arada eşit ve özgür olarak yaşaması için bağrında büyük potansiyeller taşıyan Kürt sorununun neredeyse yok sayılarak lâiklik vurgusunun bu denli yüksek sesle dillendirilmesi en azından iki halk arasındaki kardeşlik bağlarını güçlendirici bir etki yaratmaz.

Öyle anlaşılıyor ki BHH, dinsel gericiliğe karşı mücadeleyi ve lâik eğitim talebini yükselterek, AKP iktidarının dinî temel alan uygulamalarından rahatsızlık duyan ve mağdur olan Alevileri ve Kemalistleri harekete geçirmeye çalışmaktadır. Bu, BHH’nın bileceği iştir. İstediği gibi politka üretmek, kendi seçtiği müttefiklerle, kendi belirlediği düşmana karşı istediği yöntemleri kullanarak mücadelesini sürdürmek hakkıdır. BHH gibi Türkiye sol siyasi tarihinin deneyimlerinden süzülmüş çok önemli birikimleri bağrında taşıyan siyasal bir harekete akıl vermek, yol göstermek kimsenin aklından geçmez.

Lâiklik, demokrasinin en temel dayanaklarından birisidir. Sol, sosyalist dünya görüşü lâiklik dışında hiçbir seçeneği değerlendirmeye bile almaz. Ama bilir ki lâiklik, burjuva demokratik bir ilkedir. Hatta bilir ki bir ülkede lâik bir yönetimin olması o ülkede demokrasinin var olduğunu göstermez. Ve yine bilir ki Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir kurumun var olduğu, okullarında zorunlu din derslerinin okutulduğu, ülke nüfusunun önemli bir bölümünün dinî inançlarının yok sayıldığı bir ülkede sadece AKP iktidarı döneminde değil, cumhuriyet kurulalı beri hiçbir zaman gerçek anlamda bir lâiklik var olmamıştır. Belki son bir cümle olarak şunu da hatırlatmakta yarar olabilir: Sol, sosyalist güçler sadece dinsel gericiliğe değil, her türlü gericiliğe yani üretici güçlerin gelişmesi önünde engel oluşturan tüm gericilik türlerine karşıdır.