Avrupa’nın bölünmesine hazırlanmalı

syriza-bwSYRİZA’nın Yunanistan’da seçimi kazanıp hükümet kurması Türkiye solunda da belli bir heyecan, hatta bazı beklentiler yarattı. Hemen her sol kesim sevindi. CHP “aynı dünya görüşündeniz” dedi. HDP ise kendine bir miktar pay ve önümüzdeki seçim için umut çıkardı. HDP’li Ufuk Uras, “İnşallah rüzgârı bu tarafa eser” dedi.

Bu “rüzgâr!” meselesi Türkiye solunda oldum olası biraz yanlış ya da eksik anlaşılmıştır. SYRİZA “kendi devrimini” diyelim Türkiye’ye ihraç etmek istedi. Türkiye’de müşterisi olacak ki, gelebilsin. SYRİZA benzeri –ya da heveslisi– sol parti ve gruplar Türkiye’de var fakat bunların her biri kendini çok beğendiği için kozasından çıkabilecek durumda değil. Ve nihayet “rüzgâr!” meselesinin özü şudur: Sen kendi ülkende aynı işi yaparsan SYRİZA rüzgârı Türkiye’ye gelmiş olur. İşte hendek, haydi atla!

SYRİZA’dan öğreneceksek şu sorular önem kazanır: Yıllardır süren ekonomik kriz ve sokağa çıkan milyonların tepkisel hareketi işçi sınıfının militan çekirdeğinden hayli uzakta bir yerde duran SYRİZA’yı yükseltti de, Yunan Komünist Partisi’nin bilgisini, tarihsel deneyimini, bürokratik ve siyasal birikimini yükseltmedi? Ya Komünist Partisi’nde bir “şey” var, ya da SYRİZA hareketinde, bu nedir?

SYRİZA olayı bağlamı içinde analiz edilmeli, Avrupa’dan bakılarak görülmelidir. 2007’de başlayan ekonomik kriz AB içinde iki ıraksatıcı kuvveti (dinamiği) harekete geçirmiştir. Birincisi, finansal güçlerle reel üretim güçleri arasındaki mesafenin açılması, finansal gücün ipleri bütün Avrupa’da ve mutlak manada eline geçirmesidir. Bunun sonucu olarak hükümetler ve bütün siyasi karargâhlar Banka merkezlerine taşınmıştır. İkinci ıraksama kuvveti, Güney Avrupa ile Kuzey Avrupa’yı birbirinden uzaklaştırmıştır. Bu “acil durum”da Güney’de hükümetleri bankacılar devralmıştır. Boşuna değildi Thatcher ve Mitterand’ın; iki Almanya’nın birleşmelerine karşı çıkması. Nitekim krizle birlikte Avrupa Almanya’nın pençesine düşmüştür.

Bu derin kapitalist kırılmada ve özellikle Güney Avrupa’da komisyoncu yerel hükümetlerin yapacakları tek şey çalışan sınıfların boğazına sarılmaktı, sarıldılar. Negri vs.’lerin ve “yeni sol teferruat”ın kaymak tabakasını hariç tutarak “emek gelirleri”ni % 50’den fazla biçtiler. Yunanistan’da denize düşen emekçiler SYRİZA’ya sarıldılar.

Sırada İspanya, Portekiz ve İtalya’nın olacağı beklentileri var. Olmalı ve olması için gereken yapılmalı. İstikrar arayan kapitalizmin karşısına kaos politikalarıyla çıkılmalıdır. İşçi ve emekçiler açısından başka çare yoktur. Belki de Güney Avrupa’nın tepkisinden ve deneyiminden giderek; tıpkı İkinci Dünya Savaşı arifesinde olduğu gibi, Halk cephesi türü siyasetler yükselip yer yer hükümete gelecekler ve sermayenin “kemer sıktırma” politikalarını dayanabildikleri ölçüde sekteye uğratacaklardır. Dayanamazlarsa da, kemer sıkma politikalarını zorbalıkla uygulayacak faşizan “ara dönemciler” ipleri eline alacaktır. Sermayenin de bundan başka çaresi yoktur.

Yunanistan için şu görünüyor: SYRİZA bir yandan “popülist” politikaları devreye sokacak, bir yandan da yıllık milli gelirinin iki katına çıkmış devlet borcunu yeniden yapılandırıp nefes almaya çalışacaktır. Bu noktada tek şansı Avro Bölgesi’nden ve olmaz ise AB’den çıkmaktır. Fakat SYRİZA bunu yapacak bir siyaset değildir. Merkel’le ve AB ile al-ver pazarlığı sürerken Avro’dan ve AB’den çıkma şansını kaçıracaktır. SYRİZA’nın bundan daha ileri bir konsepti olmadığı için girdiği bu kanyondan çıkamayacaktır.

Galiba bizim SYRİZA’ya değil, SYRİZA’nın bize ihtiyacı olacak. “Biz” varsak eğer! O halde Türkiye solunun yapması gereken; SYRİZA’nın –veya rüzgârının– Türkiye’ye gelmesini beklemek değil, hemen bugün SYRİZA’ya gitmek, onun yardımına koşmaktır. Aksi halde geç olur! Çünkü Yunan sermayesi, gerekirse bir ay içinde peşpeşe üç seçim yaparak bu türden “sandık sürprizleri”ni aşmayı bilecek kadar tecrübelidir.