19 Ocak 13.30’da Taksim’de, 15.30’da Agos’ta

dink-8yil-bw-cropHrant Dink’in öldürülmesinden bu yana 8 yıl geçti ve 8 yıldır suikast davası sonuçlanmadı. Tetikçinin yakalanmış olmasının önemi yok. O şahıs sadece onunla bayraklı fotoğraf çektirmeyi şeref sayan zavallı için önemli.

Bu cinayet siyasi bir suikasttir, yani tetikçilerin arkasındaki kişiler ve onların temsil ettikleri siyasi odaklar çevreler yargı yoluyla teşhis ve teşhir edilmedikçe, bu komploda dahli olan –bazılarının adları da bilinen– bürokratlar da mahkemeye çekilmedikçe asli failler yargılanmış olmayacaktır.

Dünya âlem görüyor ki, sekiz yıldır suikastin üstü örtülmüştür. Siyasi iktidar ile onun 17 Aralık 2013’e kadar ortağı olan Cemaat Hrant Dink olayında birliktedirler. Bugün siyasi iktidar “paralel yapı, paralel yapı” diyerek zikir getirircesine Cemaati suçlarken, bu cinayeti de onun üzerine yıkma peşindedir.

Oysa –tekrar tekrar vurgulayalım ki– siyasi üst yapının bütün kurumları olayda suç ortağı olmuşlardır.

Bu odaklara kısaca göz atacak olursak, tabii ki Cemaat’in bazı önemli ismleriyle karşılaşırız: Halen tutuklu bulunan Ramazan Akyürek ile Ali Fuat Yılmazer Cemaatin Emniyetteki ileri gelenlerindendi.

Akyürek 2006’da Trabzon Emniyet Müdür’lüğünden Em. Gen. Md. İstihbarat Dairesi Başkanlığına atanmıştı. Bu makamdayken Hrant Dink’in öldürüleceği yolunda gelen 17 adet istihbaratı sümen altı etmişti. Muhbiri Erhan Tuncer’in Hrant Dink’in öldürüleceği yolundaki haberini de yok saymıştı.

Ali Fuat Yılmazer’e gelince, cinayetin tasarlandığı dönemde İstihbarat Daire Başkanlığı C-Şubesi Müdürü idi, cinayete dair elinde bilgi ve ihbarlar vardı. Yani her iki üst düzey Emniyetçi de Dink’in öldürülmesine göz yummuşlardı.

Akyürek ancak Hrant Dink’in öldürülmesinden 21 ay sonra görevden alındı. Ama cinayette ihmali bulunduğu Teftiş Kurulu raporunda belirtildiği halde, hakkında hiçbir adli soruşturma yapılmadı. Daha önemlisi, Akyürek o makamda kaldığı zaman boyunca cinayetle ilgili bilgilerin üstünün örtülmesinde birinci derece rol oynadı. Genel Müdürlüğe gönderilen birçok delil, kuşkulu biçimde “kayboldu” ya da “silindi”. Nedim Şener konuyla ilgili kitaplarında Akyürek’in olaydaki dahlini ayrıntılı olarak anlatır. Daha sonraki yıllarda Teftiş Kurulu Başkanlığı yapan Akyürek ancak 17 ve 25 Aralık 2013 sonrasında Mart 2014’de açığa alındı. Yani Dink suikastinden 7 yıl sonra –ancak AKP/Cemaat kavgası çıkınca– gözden düştü.

Bu yazdıklarımız AKP iktidarının olaydaki payını hatırlatmak içindir. Bu pay sadece Akyürek’le ilgili değildir. Suikastten haberi olan o zamanki İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah ile İstanbul Valisi Muammer Güler de tepeden korunan, hatta taltif edilen bürokratlardandır.

Bunlardan birisi Haziran 2009’da Osmaniye Valisi yapılmış, diğeri daha da yükseltilmiştir. Muammer Güler dava kapsamında hâkim karşısına çıkarılmadığı gibi, hükümet tarafından önce “müsteşarlık” görevine getirilmiş, 12 Haziran 2011’de milletvekili yapılmış, sonuçta İçişleri Bakanı olmuştur.

Yani, her kim ki, AKP iktidarı Hrant Dink davasında suçlu değil diyorsa, Ramazan Akyürek, Ali Fuat Yılmazer, Muammer Güler ve sair 20 kadar bürokratın nasıl ve niçin himaye gördüğünü yanıtlamalıdır.

Dolayısıyla dünya çapında yankılanan bu kadar önemli bir olayda hükümetin, somutta ise dönemin başbakanının rolünü görmeden hadiseye doğru bakılamaz.

Bugün düşman kardeşler durumuna gelmiş olan AKP ile Cemaat’in olaydaki payını hatırlattıktan sonra üçüncü bir odağın da rolünü atlamamak gerekiyor.

Suikast sırasında Trabzon Jandarma Alay Komutanı olan Alb. Ali Öz de hadisenin içindedir, Ali Öz 2006’nın Temmuz ayında “kendisine bilgi verildiği halde Yasin Hayal ve üyesi olduğu örgüt hakkında yasal işlem başlatıp Cumhuriyet Başsavcılığına bildirmediği için görevi kötüye kullanmaktan” suçlu bulunmuştu. Bu dava da mahkemelerde ve Yargıtay dairelerinde sürüncemede kalmıştır.

Ali Öz aldığı istihbaratın gereğini yapmamıştır, ama görevi gereği ihbarı Jandarma Genel Komutanlığı’na bildirmiştir. Yani TSK komutanları da konuyla ilgili bilgilidirler. O sırada Jandarma Genel Komutanı Org. Işık Koşaner’dir. 2006-2008 arasında o makamda bulunan Koşaner, 2008’de Kara Kuvvetleri K. olmuş, 2010’da ise Genel Kurmay Başkanlığı’na gelmiştir.

TSK illa ki, derin devlet demek değil. Ama bizzat eski başbakanlardan Bülent Ecevit tarafından “kontrgerilla” olarak da anılmış Özel Harp Dairesi ve ona bağlı birimler devlet terörünün odağıdır. Bu daireye bağlı çalışanlar arasında o yıllarda adı en fazla duyulmuş yeterince deşifre olmuş, her taşın altından çıkmış kişi Jitem kurucusu Tuğgeneral Veli Küçük de olaydan ayrı sayılamaz.

Bu husus sadece bizlerin kanısı değil. Yukarıda adı geçen Ali Fuat Yılmazer’in bir TVprogramında Küçük’ü suçladığını anımsayalım. Aralık 2014’te savcılıkta verdiği ifadede bu husus kendisine sorulduğunda “Bu olayın Veli Küçük kaynaklı olduğunu herkes biliyor. Kamuoyunda yaygın bir kanı var. Hrant Dink'i öldüren sistem bu ülkede bir tehdittir. Ben bu tehdidin üzerine gittim. Tespit ettiğim unsurları Terör ve Organize Şube Müdürlüğüne bildirdim. Delillendirme yapma onların görevidir. Orada bu delillendirme yapılmadı” diyordu (Cumhuriyet, 6 Aralık 2014).

İki yıl önceki bir başka programda ise Orhan Dink de aynı iddiada bulunmuştu. Hrant Dink’in kardeşi "”Veli Küçük, Hrant Dink'in katilidir. Koskoca paşanın Dink'in mahkemesinde ne işi var. Orada bulunması bize gözdağı vermek amacıylaydı. Ermenilerden nefret ettiğini söyledi" diyordu.

Başka başka: Ermeni meselesinde Hrant Dink’e, Orhan Pamuk’a, Elif Şafak’a ve 40 kadar gazeteciye, yazara tehditler savurmuş olan Kemal Kerinçsiz diye birisi vardı. Hrant Dink’in “Sabiha Gökçen’in Ermeni kökeni konusunda yaptığı habere Genel Kurmay’ın çektiği fırça”dan sonra, avenesini toplayıp Agos önünde tehdide giden bu ülkücü avukatı da atlamamak lazım.

Bunca kâzip şöhret arasında, (kendilerine Alperen diyen) 2-3 tane tetikçi siyasi lumpenin ne önemi olabilir?

Burada anılan isimler Hrant Dink’in karşı cephesi.

Hrant Dink saflarına gelince, insanlar Şişli’den Kumkapı’ya kadar yürüdükleri cenaze töreninden bu yana geçen sekiz yıl içinde dikkatlerini ve ilgi yoğunluklarını hiçbir zaman eksik etmediler. Her yıl inatla ve yüksek bir duyarlılıkla hareket ettiler, Hrant Dink olayının toplum belleğinde gerilere itilmesine izin vermediler. Yalnızca 19 Ocak’larda değil, her duruşma öncesinde Adliye binası neredeyse, o alanda toplandılar.

Sekiz yıl önce Hrant Dink suikastine gösterilen tepkiyi ve hassasiyeti “Türkiye’nin aydınlık yüzü” diye nitelemiştim. Aradan geçen zamanda ufuk daha karardığı halde, ülkenin aydınlık yüzünü oluşturan kitle bıkıp yorulmaksızın uğraşını ve direnmesini sürdürdüğünü gösterdi.

Şayet gelecekten umut kesilmiyorsa, 2013’te Gezi’de de gördüğümüz, geçen yıl Berkin Elvan’ın cenaze töreninde de insanları bir araya getiren o aydınlık yüzün “yüzü suyu hürmetine”dir.