Siyasi, idari, askeri kararlaştırma ve uygulama yönünden Ermeni soykırımında Türk-Alman ortaklığı

vonsanders-cropOsmanlı Ermeni Olayı’nın 2015 yılında 100. Yılına varmış olacağız. Bu nedenle konu, yılın siyasal gündeminde önemli bir yer tutacak. Ermeni katliamlarının bir “soykırım” olup olmadığı tartışılmayacak. Türk devletinin bu soykırım suçunu kabul etmesi istenecek ve dayatılacak. Ancak elbette Türk devleti “soykırım” suçunu kabul etmeyecek, tartışma devam edecek.

Ermeni meselesi artık siyasal bir konudur ve siyasetle çözülür. Ancak bu konuda bugüne kadar izlenen siyasetlerin hiçbiri çözüm getirmemiştir. Yeni bir siyaset –ele alış– tarzına ihtiyaç vardır.

Anadolu’da 1915-1916 yıllarında gerçekleştirilen Ermeni tehcir ve katliamlarında tam bir Türk-Alman ortaklığı söz konusudur. Bu ortaklık sadece bir çıkar ortaklığı değildir. İdeolojik, siyasi, askeri veçheleriyle kapsamlı bir ortaklıktır. Hatta, tarihin gri kalmış bu sahasında yapılacak kısa bir gezinti, Ermeni soykırımının gerçek suçlusunun Almanlar olduğu, Türkleri ise taşeron olarak kullandıkları sonucuna götürecektir.

O halde, Ermeni meselesini siyasal bir çözüme kavuşturacak bütün platformlarda Türk devletinin yanı başına Alman devleti oturtulmalıdır. Türk devleti ne kadar sorumlu tutulursa, Alman devleti ondan daha çok sorumlu tutulmalıdır. Türk devletinin kabul ettiğini Alman devletinin de kabul etmesi şart koşulmalıdır. Bunun ödenecek bir bedeli şayet olacaksa, bu bedeli Türk ve Alman devletleri birlikte ödemelidir. Ermeni meselesinde izlenecek siyaset bu eksende olursa, çözüm ihtimali de yükselecektir.

Alman devletinin Ermeni olayında rolü bulunmadığını ispatlamak başrolü oynadığını ispatlamaktan daha zordur. Ben kolay olanı seçerek Almanya’nın rolünü göstermeye çalışacağım.

ERMENİ SOYKIRIMI

1. Kavramsal çerçeve:

"Ermeni Jenosidi" Kendi Kaderini Tayin Hakkını engellemek bakımından insanlık tarihinin en trajik olaylarından biri olarak tanımlanmıştır. Gerçekten de öyledir. Ancak konuyu açmak gerekir, çünkü Osmanlı Ermeni Olay'ının ilginç ve kendine özgü bir tarihsel diyalektiği vardır. Bu diyalektiği açıkça görmek için hem Kendi Kaderini Tayin Hakkı'na çok yönlü bakmak, hem de bugüne kadar kullanılmamış veya kullanmaktan kaçınılmış bazı yeni kavramları devreye sokarak konunun karanlığa itilmiş bazı yönlerini bugünkü tartışmaya katmak gerekir.

Ermeni Meselesi, milliyetçi Ermeni tarih görüşüyle inkârcı Türk tarih görüşü arasındaki tartışmaya sıkışıp kaldığı için yeterince açıklık kazanamıyor. Osmanlı Ermeni Olayı'nın, gizlendiği için "gizemli" kalmış boyutu, zamanın baş aktörü olan Alman devletinin rolü gözardı edilerek aydınlatılamaz. 1. Dünya Savaşı başlarken, İtilaf Devletleri’nin (İngiltere, Fransa, Rusya) amacı, Alman, Osmanlı ve Avusturya-Macaristan imparatorluklarının ulus-devletlere ayrışmasının yolunu açmaktı. Zorlayıcı sebep ise, Avrupa kapitalizminin emperyalizm aşamasına evrilmesiyle birlikte sömürgeciliğin yeni bir hüviyete bürünmesiydi. Kendi Kaderini Tayin Hakkı ilkesinin kaçınılmaz olarak dağılmaya götüreceği imparatorlukların başında gelen Osmanlı imparatorluğunda bu ilkenin harekete geçirdiği beş "millet" vardı. Bunlar, Ermeni, Rum, Arap, Kürt ve Türk milletleriydi. Kendi Kaderini Tayin Hakkı ilkesi bunların beşine birden sesleniyordu. İşin ilginç tarafı ve tarihin bu dönemini tam olarak kavramak bakımından anahtar roldeki durum şuydu: Bu beş milletin tek devleti vardı. Bu devlet "Türklerin devleti"ydi. Osmanlı İmparatorluğu devletinin aynı zamanda "Türklerin devleti" olduğu tarihen zaten biliniyordu ve ayrıca modern burjuva devlet biçimine geçişte ilk büyük adım olan 1908 devrimiyle de bir kere daha tescil edilmişti.

Kendi Kaderini Tayin Hakkı, diğer Osmanlı milletleri gibi "Türklerin devleti"ni yöneten İttihat ve Terakki Partisi'nin de (Jöntürkler) gönlüne yatmıştı. Kendi devletinin ortadan kalkmakta olduğu açıkça görülürken bu devletin sahibi (iktidarı) olan bu parti Kendi Kaderini Tayin Hakkına zorunlu olarak sıcak bakıyordu, çünkü, ya millet olarak devletsiz kalacak, ya da elindekini kendi ulus-devletine dönüştürecekti. Devlet sahibi bir "millet" için devletsiz kalmak, sadece tarihin değil, zaman ve mekânın da dışına düşmek anlamına gelirdi. Talat Paşa, Berliner Tageblatt'ın İstanbul muhabiri Dr. Feldmann'a verdiği bir demeçte, "Bizim tutumumuzu, millî ve tarihi gereklilik belirlemişti," derken bunu kastetmişti. Nitekim İttihat ve Terakki'nin "kısmen dönüşmüş" devamı olan Kemalist hareket, 1918-1923 arasında, Kendi Kaderini Tayin Hakkı ilkesine sarılarak ve Kürtleri de ikna ederek, Türkiye Cumhuriyeti devletini kuracaktı.

1. Dünya savaşından önceki durumda Osmanlı'da siyasetin temel sorusu şuydu: Aynı siyasal coğrafya üzerinde birlikte yaşayan bu beş ayrı Osmanlı milleti, aynı topraklarda beş ayrı ulus-devlet kurup birlikte yaşayabilecekler miydi? Bunu çatışmasız yapabilirler miydi? Beş ayrı Kendi Kaderini Tayin Hakkının aynı mecraya akıtılması barışçıl bir süreçle mümkün olabilir miydi? 1. Dünya savaşı başlarken diğer Osmanlı milletlerinden farkı "devletin sahibi" olmakla sınırlı Türkler açısından sorun bu şekildeydi.

Türkler Osmanlı devletinin sahibi oldukları için doğal olarak soruna devlet şuurundan bakıyorlardı. Kendi Kaderini Tayin Hakkı olsun, fakat bu tek biçimde kullanılsın istiyorlardı. Ermeni, Arap, Rum, Kürt milletleri, etnik kimliği ile birlikte burjuva sınıf kimliğini de 1908'de açığa vurmuş olan Türk devletine "iltihak" etmeliydiler. Kendi Kaderini Tayin Hakkı, her millet için aynı zamanda "iltihak" hakkını da içermekteydi. Türklerin bakışı daha baştan tek taraflıydı. Beş milletin tek devleti elinde olduğu için diğer milletlerin kendi devletine "iltihak" etmesini "isteme" hakkını kendinde görüyordu. Ama Türkler "istemek"le yetinmediler, bunu "dayattılar". 1914-1923 arasında Küçükasya'nın tarihini bu "dayatma" belirledi.

Türklerin, Kendi Kaderini Tayin Hakkı ilkesinin sadece dayatmacı biçimine veya aynı anlama gelen rızaya dayalı başka biçimlerine ilgi duyması nedensiz değildi. Dönemi ve Ermeni Olayı'nı tam olarak anlamak için bu özel nedeni gözardı etmemek gerekir.

Türkler'in esas amacı Osmanlı kapitalizmini ele geçirmekti. Osmanlının son yüz yılında ticaret önem kazanmış, sermaye birikimi hızlanmıştı. Osmanlı milletlerinden olan Ermeni ve Rumlar piyasa koşullarında önemli bir sermaye birikimi sağlamışlardı. Türkler de aynı dönemde bir tür sermaye birikimi sağlamış, burjuvalaşmanın yol ve yordamını öğrenmişlerdi. Ama Türkler bunu piyasada değil, sahibi oldukları devlette gerçekleştirmişlerdi.

Türklerin bürokraside burjuvalaşması ile piyasada, serbest ticaret temelinde burjuvalaşma farklı şeylerdi. Burada eklenmesi gereken bir şey daha var: Piyasada burjuvalaşanlar, Müslüman olmayan (Rum, Ermeni) Osmanlı milletleriydi. Askeri ve mülki bürokraside burjuvalaşan Türkler ise Müslümandı. Bu nedenle Osmanlı kapitalizmine hakim olmaya dönük kavga, aynı zamanda bir Müslüman-Hristiyan kavgasına dönüşmekteydi. Demek ki, Küçükasya'nın Avrupa emperyalizminin yükselen gücü Alman emperyalizmine entegre olmuş bir kapitalist kale hâline getirilmesi ile, aynı zamanda bir Müslüman kalesi hâline getirilmesi, kaçınılmaz biçimde örtüşecekti. Bu bilinç, İttihat ve Terakki'nin kanına işlemişti.

1914'e gelindiğinde Almanya işe el koydu. Emperyalistler arası ilk cihanşumul savaş başladı. Türkler Almanya'nın itmesiyle kendilerini, hiç istemedikleri bir savaşın içinde buldular. Savaş Almanya'nındı ve bir Avrupa savaşıydı. Türkiye, Alman savaşının bir unsuruydu. Ermenilerin durumu da savaşın bir parçası oldu. Bu diyalektik ilişki, savaş sırasında Enver Paşa’yı da gölgesine almış Alman subay Humann tarafından kolay ve güzel özetlenecekti: "Türk hükümeti Ermeni meselesini cebren hallederek harbe ve Avrupa’nın işgaline yardımcı oluyor." [Dinkel, [dipnot 33], s.113-114]

Bu nedenle 1. Dünya Savaşı sırasında Küçükasya'da her ne olduysa, bir anlamda ve önemli ölçüde Almanya'nın savaşı için ve Almanya'nın eliyle gerçekleşti. Tarihin bu döneminin üstü, zamanın külüyle örtülmüşken son otuz yılda Ermeniler konuyu yeniden ısıtmayı başardılar. Bugün artık Osmanlı Ermeni Olayı'nı "Türklerin Ermenilere uyguladığı soykırım" olarak gören devlet sayısı yirmiden fazladır. Bu doğal. Ancak bu devletler arasında Almanya da var. İşte bu doğal değil! Alman parlamentosu, "Türkler Ermenilere soykırım yaptı," diyen kararını 2005 yılında aldı. Bunu Avrupa'ya ait bir değer olduğu ileri sürülen "hatırlama kültürü" ile açıkladı. Alman parlamentosu Osmanlı Ermeni Olay'ını hatırlıyor ama o tarih sahnesinin en belirleyici aktörünü hatırlamıyordu. Hatırlaması için Almanya'ya bugün yardımcı olmak gerekir. Almanya 1915-1916 Ermeni Olayı'nın içinde, hatta başındaydı. Ermeni tehciri ve katliamlarını kendi savaş planı içine alan, tehcire karar veren, uygulamayı Türklerle birlikte yöneten, Alman devletinin kendisiydi. Almanya ile Türkiye arasında Ermenilere yönelik tam bir politika, karar ve uygulama ortaklığı mevcuttu. Almanya bu olayın içine niçin, ne zaman ve nasıl girdi, buna bakalım.

2. Almanya’nın Türkiye’ye girişi

usedom-k.wilhelmII-enverAlman tekelci sermayesi Osmanlı pazarına 1880'lerden itibaren dişlerini geçirmeye başladı. Osmanlı ordusunun yenilenmesi işinin Almanya'ya verilmesi, Türkiye pazarının emperyalistler arasında el değiştirmesi sürecinin de başlangıcıdır. Bu atak için uygun politik zemin, İngiltere, Fransa ve Rusya'nın en çok el attıkları Osmanlı zaafı olan Ermeni Meselesi'nde Abdülhamit'i destekleyen Bismarck tarafından hazırlanmıştı. Önce Colmar von der Goltz'un başkanı olduğu Alman askerî ıslah heyeti Türkiye’ye yerleşti. Arkasından Alman silah endüstrisi, Krupp'un topları, Mavzer, Deutsche Bank geldi. Osmanlı'ya her gelen Alman, ister asker olsun, ister diplomat, silah ve çelik tekellerinin mümessili olarak geliyordu. İlişkilerin hızla ve "özel" bir biçim alarak gelişmesinde Almanya'nın Osmanlı'yı Ermeni siyasetinde desteklemesi önemli kolaylık sağlıyordu.

Almanya'nın askeri ilişkiler üzerinden Osmanlı'ya girmesi kısa sürede, ekonomisi, mülkiyesi, devleti, siyaseti, ideolojisi üzerinde büyük etki sahibi olmasıyla sonuçlanacaktır. Almanya ilişkilerinin gelişmesi Osmanlı'nın ticaret yapısını temelinden değiştirmekteydi. İngiltere ve Fransa'nın Osmanlı pazarından aldıkları pay azalırken Almanya'nın payı olağanüstü bir hızla artıyordu. 1880'de Almanya ve Avusturya-Macaristan'ın Osmanlı dış ticaretindeki payı yüzde 18 iken, 1909'da bu pay yüzde 42'ye yükselecektir. 1880-1914 döneminde Osmanlı'ya gelen yabancı sermaye yatırımının yüzde 41'i demiryolları, yüzde 23,5'i bankacılık ve yüzde 10'u da sanayi alanındaydı. (1)

3. Almanya’nın Osmanlı Ermenilerine bakışı

Anadolu'da, 1915-1916 yıllarında gerçekleşmiş olan Ermeni soykırımına ideolojik açıdan ortaklığını , Almanya'nın Osmanlı Ermenilerine bakışı açıklar. Bismarck; "Osmanlı İmparatorluğunun teba milliyetlerinden hiç birinin tek bir Alman askerinin feda edilmesine değmeyeceği" görüşündeydi.(2)

goltz-cropOsmanlı ordusunu ıslaha gelen ilk Alman askeri heyeti başkanı, Osmanlı ordusunda mareşalliğe yükseltilmiş Alman generallerinden Colmar von der Goltz, 1894-1896'daki Abdülhamit dönemi Ermeni katliamlarının ardından, "Türkiye için tasarlanan jeopolitik strateji temelinde geleceğin Türkiye'sinin Hırıstiyan unsurlarından kurtulmuş tam bir İslam ve Asya ülkesi olarak planlandığını" söylüyor ve savunuyordu.(3)

1. Dünya Savaşı görünür adımlarla yaklaşırken, Osmanlı ordusu ve sivil idaresi üzerinde otorite denebilecek bir etkiye sahip bu Alman generalin (Goltz) kafasında Ermeni meselesinin nasıl çözüleceği daha da berraklaşacak, Şubat 1914'te, Alman-Asya Cemiyeti'ndeki bir oturumda şu düşüncesini açıkça ortaya koyacaktı: "Ermenilerin, Anadolu'dan Mezopotamya'ya göçürülmeleri ile Osmanlı İmparatorluğu yeni birtakım pürüzlerden ve güçlüklerden korunmuş olabilecektir."(4)

Almanların Osmanlı Ermenilerine nasıl baktığının ipuçlarını veren bu görüşler kişisel değil, Alman devletinin görüşüdür. Alman Dışişleri Bakanlığı Siyasi Sorunlar Dairesi Yakındoğu İşleri Başdanışmanı Alfons Mumm von Schwarzenstein, devletinin Ermenilere nasıl baktığını Kasım 1896'da devletin temel siyasi tutum belgesi olarak şöyle açıklamıştı:

"1) Kurnaz ve fesat bir ırk olan Ermeniler, kendi ulusal varlıklarının tehlikeye düştüğü duygusunu yaşayan Türkleri kışkırttılar;

2) Almanya'nın mutlak olarak hiç bir çıkarı olmayan bir ırkın lehine duruma müdahale etmesi için hiç bir neden olmadığı gibi, bir Hristiyan halkın lehine Hilâle karşı bir Haçlı seferi başlatmak Alman siyasetinin vazifesi de olamaz.

3) Türkiye'nin bütünlüğünü başka şekillerde tehdit eden tehlikeler ve Türkiye'deki çok sayıda Alman'ın ekonomik çıkarları düşünülürse... 'Ermenistan'daki kıyımlar' genel tablo içinde küçük kötülükler olarak görülmelidir."(5)

Abdülhamit'in 1894-1896 tarihlerinde uyguladığı, 200 bin Ermeni’nin ölümüyle sonuçlanan katliamlara Almanya onay vermekle kalmamış, yardımcı da olmuştur. Alman İmparatoru II Wilhelm Rusya, İngiltere ve Fransa’daki büyükelçiliklerine, bu ülkelerdeki Ermeni milliyetçileriyle ilgili bilgi toplama,Türkiye'deki sefirine tüm Türkiye'deki konsoloslarına Ermenilerin lehine müdahale etmemeye; yerel otoritelerin Ermenilere muamele etme tarzına karışmamaya; kendi bölgelerinde yaşayan Ermeni tüccarların, zanaatçıların, vb. tam bir listesini hazırlamaya teşvik etme yetkisini vermişti.(6)

Schellendorf-cropAlmanya'nın bu fiili ve politik desteğinin karşılığı, Bağdat Demiryolu hattı imtiyazı ve Haydarpaşa garının yapımı işinin Almanlara verilmesi olmuştur. Alman devletinin Ermeni katliamları konusunda Osmanlıya desteği kesintisiz sürmüş, Alman imparatoru 2. Wilhelm 1909'da, üstelik olaya çok yakın noktada, müdahale edebilecek iki Alman savaş gemisi varken ve Ermeniler lehine hemen müdahale etmesine imkân veren bir durumdayken, Klikya (Adana) Ermeni olayları için kendisinden yardım isteyen patrik Malakia Ormanian’a "Umurumda bile değil" demiştir.(7) Aynı olay için papaz Naumann, Almanların yüksek çıkarlarının Türk imparatorluğundaki Hristiyanların ızdıraplarına politik olarak kayıtsız kalmalarının gerekli olduğunu” söylemiştir.(8)

Alman devletinde Ermeni nefreti o kadar köklüdür ki, Osmanlı Ordusu’nda genel kurmay başkanlığı yapan Bronsart von Schellendorf bunu ırkçı bir söyleme kavuşturmuş, şöyle diyebilmiştir: “Ermeni tıpkı Yahudi gibidir, anavatanı sınırları dışında asalaktır, kendine kucak açan ülke halkının geleceğini sömürür. Her yıl tefecilik yapmak için kendi anavatanlarını terkederler –tıpkı Almanya’ya göç eden Polonya Yahudileri gibi. Bu yüzden nefret uyandıran bir halk olarak katli vacip görüldüklerinden, onlara karşı duyulan nefret, ortaçağdaki biçimiyle dizginlerinden boşanmıştır. “(9)

Bir de Alman Coğrafyacı Ewald Banse’nin şu kan dondurucu görüşüne bakılmalı: “Ermeni sorununu ortadan kaldırmak için Ermenileri ortadan kaldırmak gerekir.”(10)

Bunlar Alman devletinin kendine sakladığı görüşleri değildir. Bu görüşler Alman toplumuna da propoganda edilmektedir. Misal: Haftalık Frankfurter Zeitung gazetesi, "Bilgisi ve yüksek ticari yeteneği sayesinde, idraki eksik Türklere sürekli tüccar, vergi memuru, bankacı ve acente olarak yarar sağlayan, bu arada Türkler fakirleşirken kendisinin zenginleşmesi, genelleme doğru değilse de, bir çok durumda haklı olarak, Ermeninin Doğu'da en nefret edilen insan olması sonucunu getirmiştir," diye yazmaktaydı.(11)

Alman milleti Osmanlı devleti lehine ve Ermeniler aleyhine öylesine şartlandırılmıştı ki, “Almanya’da Türk hükümetini eleştirmek Reich’a düşmanlık belirtisi haline gelmiştir.”(12)

4. Almanların Osmanlı ordusunu ve sonra devletini ele geçirmesi

Birinci Dünya Savaşı boyunca (1914-1918) Osmanlı devleti klasik tipte bir devlet değildir. Onun nasıl bir devlet olduğunu anlamak ve açıklamak, Ermeni soykırımında Türk-Alman ortaklığını tesbit etmek bakımından büyük önem taşımaktadır. 1914-1918 yılları arasında Osmanlı devletinin “olmayan bir devlet” olduğunun bütün dünyada bilindiğini gösteren şu örnek çarpıçıdır: ABD başkanı Woodrow Wilson 1912’de, seçilmesinden hemen sonra, yeni elçilerin atanması konusunu ele aldığında kendisine Morgenthau’yu Türkiye’ye elçi ataması önerilmiş ve buna, “Türkiye yok ki, göndermeye ne ihtiyaç var?” biçiminde cevap vermişti.(13)

Türkiye yoktu ama Almanya vardı ve bu nasıl bir Almanya idi? Woodrow Wilson 14 Haziran 1917’de Washington’da Bayrak Günü vesilesiyle yaptığı konuşmada şunları söylemişti: “Savaş Alman askeri yetkilileri tarafından başlatıldı. Bu adamlar ulusları asla ulus gözüyle değil, kuvvet ya da entrika ile kendilerine bağlanacak ya da ahlak dışı yoldan kendi amaçlarına hizmet ettirilecek topluluklar gibi görüyorlardı. Alman dış politikasına egemen olan yöneticiler, kendi somut plan ve entrikalarını nasıl yürüteceklerini biliyorlar, ve kuramsal görüşleri bir kenara iterek, işleri bildikleri gibi yönetiyorlardı. Türk ordusu, Alman yönetiminde Almanya’ya hizmet etmiştir. Hiç kuşkusuz bu hizmet kendi isteğiyle olmamaktadır. İstanbul limanında yatan savaş gemilerinin topları, Türk yöneticilerine, istedikleri gibi değil, ancak Berlin’den alacakları emre uygun olarak davranabileceklerini her gün hatırlatmaktadır.” (14)

morgenthau-cropWilson tarafından özetlenerek tarif edilen bu çok özel durumun açıklaması şudur: Ordu içinde çok güçlü bir örgütlenmesi olan İttihat ve Terakki Partisi 1913 yılında gerçekleştirdiği bir komplo ile iktidarı ele geçirmiş, bütün ülkede geçerli olan askeri bir yönetim tesis etmişti. Bütün devlet yetkileri, başında Enver Paşa’nın bulunduğu Harbiye Nezaretinde toplanmıştı. Harbiye Nezareti, ülkeye egemen bir savaş hükümetiydi. Askerî, siyasi, mülkî ve ekonomik, bütün kararların alınmasında ve uygulanmasında padişah, hükümet, meclis devreden çıkarılmıştı. İşte Almanların ele geçirdiği, adı “Harbiye Nezareti” olan savaş hükümetiydi.

Maarif Nazırı Ahmet Şükrü Bey savaştan sonraki sorgulanmasında ordunun ve devletin Alman devletine emanet edilmesinin gerekçesini kendince ifade ederken işin özüne yaklaşmaktaydı: “Almanlarla ittifaka sebep devletin vaziyeti idi. Bilirsiniz ki bu devlet, harpten evvel istiklal ve hakimiyet namına hiçbir şeye malik değildi.”(15)

Büyük bir siyasi, idari, askeri operasyondan sonra Türk ordusunun en stratejik kumandanlık pozisyonları artık Alman generallerinin elindeydi. Almanya’nın Türkiye’de tüm devlet yetkilerini ele geçirmesinin ve Türkiye’yi Berlin’den yönetmesinin yasal dayanağı, yapılan gizli anlaşmalardı. Ayrıca Almanlar Türkiye'de, bu gizli anlaşmaları da aşan bir iktidar kullanabiliyorlardı. Buna imkan tanıyan da, yapılan gizli anlaşmaların niteliğiydi.

Osmanlı Maliye Nazırı Cavit Bey Alman Büyükelçisi Wangenheim’ın bunların ne türden anlaşmalar olduğunu anlatan şu değerlendirmesini anılarında aktarmış, bunların, "Karşı tarafı bağlamayan bir avukatlık sözleşmesi hükmünde," olduğunu söylemiştir. (16)

İmzalayanın cebinde gezen böyle gizli anlaşmalar yapılmasını, Almanlarla yapılan ilk temel ittifak sözleşmesi sağlamaktaydı. 1914-1918 arasında, Alman Askeri Heyet Başkanının emir subayı olan Carl Mühlmann bunu şöyle açıklamıştı: "Başkumandan vekili (padişahın vekili) ve Harbiye Nazırı Enver Paşa tarafından 22 Temmuz 1914 tarihinde Almanlara askeri ittifak önerilmişti. Bu, Alman koruması talep eden bir öneriydi. Almanya öneriyi Osmanlı ordusunun sevk ve idaresinin Alman subaylara devredilmesi şartıyla kabul ediyordu."(17)

Gizli anlaşmaların Alman devletine nasıl bir yetki tanıdığını ise, Alman başbakanı İstanbul elçisine şöyle bildirmişti: "Savaş hâlinde Almanya, Alman askeri ıslahat heyetini Türkiye'nin emrine verecek. Türkiye, Harbiye Nazırı ile Askeri heyet başkanı arasında varılan anlaşmalara uygun olarak, adı geçen askeri heyetin, ordunun genel kumandasında tam anlamıyla etkili olmasını garanti eder."(18)

usedom-crop1913'te İttihat ve Terakki iktidarı aldıktan, Enver, Talat, Cemal Paşalar eksenli yeni ve askeri bir iktidar merkezi teşekkül ettikten sonra gizli anlaşmalar hızla yapılmaya ve işlemeye başladığında, önce İstanbul'a, 1913 yılı sonunda General Otto Liman von Sanders başkanlığında 70 kişilik Alman askeri heyeti gelecek ve Türk ordusunun Almanlara devredilmesi başlayacaktır. Ardından gelen üst düzey Alman subay sayısı 800'e çıkacaktır. Liman von Sanders Türk ordusu genel müfettişliğine (komutanlığına), Albay Bronsart von Schellendorf Türk genelkurmay başkanlığına ve Türk Silahlı Kuvvetleri Başkomutan yardımcılığına, General Von der Goltz, Sultan'ın askeri danışmanlığına, Kurmay Albay Kress Von Kressenstein ordu komutanlığına, Amiral Von Usedom Boğazlar kumandanlığına, diğer bütün Alman subayları, bir üst rutbe ile bütün orduların kurmay başkanlıklarına, orduların, kolorduların, tümenlerin komutanlıklarına ve anahtar noktalarına oturacaklardır.

Mülki, mali, idari ve askeri bütün yönetim yetkilerini devralmış olan Harbiye Nazırlığı fiilen Almanlara verilecek, her şey Berlin'e bağlanacaktır. Müttefik savaş karargahlarının tümünün Berlin'e bağlanması Almanya'nın 1. Dünya savaşında uyguladığı askeri örgütlenme modelinin bir sonucuydu. Türk ordusu yok, artık Alman ordusu vardı ve Liman von Sanders bunu şu sözleriyle doğrulamıştı: “İmparatordan 22 Ağustos’ta aldığım bir yazıda Türkiye’de görevlerimizi Alman ordusunda bulunuyormuşuz gibi kabul etmemiz isteniyordu.”(19)

Osmanlı ordusunu Alman ordusuna dönüştüren operasyonu gerçekleştiren, iktidarda olan ama kendisi ortalıkta gözükmeyen İttihat ve Terakki Partisi’nin bu kural dışı pozisyonu da Liman von Sanders tarafından şöyle anlatılmıştı: "Padişah İttihat ve Terakki Komitesine karşı acz içindedir. Komitenin bir kaç ileri geleninden başkasını tanıyamadım. Kimler olduklarını öğrenemedim. Saraya damat olduktan sonra Enver'in ilk işi 1914 Ocak ayında 1100 kadar subayı aniden emekliye sevketmesi oldu. Enver derhal Askeri Şûra'yı da kaldırdı. Şûra Osmanlı ordusunun daimi kurumlarındandı."(20)

Ünlü siyaset tarihçisi Tarık Zafer Tunaya o dönemde devletin yönetiliş biçimini anlamamızı kolaylaştıran şu tesbitte bulunmuştu: "İttihad her şeye perde arkasından hükmeden tekelci bir siyasetti. Büyük imparatorluk gizli bir sır perdesinin arkasında faaliyet gösteren sekiz şahsın elindeydi, fikirleri susturamadığında silaha sarılan bir oligarşi.”(21)

Birinci Dünya Savaşı boyunca Türkiye’de devlet yönetiminin her yönüyle Almanların eline geçtiğinin sayılamayacak kadar çok kanıtı vardır. Örneğin, Alman Evangelist Misyonu-Doğu ve İslam Komisyonu Kurulu Müdürü Karl Axenfeld’den Dışişleri Bakanlığına gönderilen 18 Ekim, 1918 tarihli bir raporda, Ermeni katliamlarında Alman ortaklığının da altı çizilerek şu değerlendirme yapılmaktadır: “Almanya kuşkusuz dört müttefik içinde en belirleyici olandır. Türkiye herşeyden önce ona bağlıdır. Esaslı bir eğilimi olmadığı halde Almanya tarafından savaşa çekildi. O herşeyden önce savaş araçlarını ve savaşı yürütmek için gerekli olan parayı Almanya’dan aldı. Savaş planlarını Alman ordusunun liderleri yaptılar. Hem Çanakkale’de, hem Kut-el Amara’da kararı Alman birlikleri verdi. Almanlar gelmeden önce Türkler Kafkas cephesinde sadece yenilgi aldılar; Almanya olmadan Türkiye sevk ve idare edemez, yani o da Almanya’nın isteklerine göre yönetmek zorundadır ve bu nedenle Türklerin girişimlerinde, her şeyden önce Ermeni tehciri gibi olaylarda sorumluluğa ortaktır. Hocalar camilerde bunun Türk hükümetine emreden Almanların eseri olduğunu söylediler. Tehcir ilk planda bir askeri önlem oldu ve bu yüzden Türkiye’deki Alman ordu yöneticilerinden gizlenmedi. Gerçekten de plan Mareşal Von der Goltz’un da önüne konuldu ve onun tarafından onaylandı.”(22)

Türkiye’nin legal yönetiminde sembolik Türk varlığı olarak sadece Harbiye Nazırı Enver Paşa kalıyor, onun varlığı da biçimseldir. Çünkü kendisi Almanlaşmış Türklerden olduğu gibi, bütünüyle Alman boyunduruğu altına girmiştir. 1915'te Alman Dışişleri Bakanlığı'nın bir temsilcisinin kaleme aldığı rapor bu duruma açıklık kazandırıyor: "Enver büyük savaşın yönetimini yalnız Alman genelkurmayının yapabileceğini, kendisinin Alman genelkurmayının bütün emirlerine uyacağını söyledi."(23)

Harbiye Nazırlığı bünyesinde çalışan az sayıda Türk subayından biri ve 1938-1950 yılları arasında Türkiye’nin Cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü de ordu ve devleti Enver Paşa’nın değil Almanların yönettiğini şöyle ifade etmiştir: "Enver Paşa zayıfladıkça, askeri kabiliyetlerinin ve vasıtalarının mahdut olduğunu anlamaya, öğrenmeye başladıktan sonra, nihayet Alman sevk ve idaresinin bir vasıtası hâline gelmesi zaruri olmuştur."(24)

5. İstanbul’un Almanya tarafından işgali

Osmanlı devletinin Almanlar tarafından ele geçirilmesi İstanbul'un işgali ile birlikte olmuştur. İşgal, Goben ve Breslau isimli iki Alman zırhlı savaş kruvazörünün İstanbul limanına gelişiyle başlamıştır. Deniz gücü dengesini Rusya aleyhine değiştirebilecek ölçüde etkin vurucu kuvvete sahip bu gemiler, yazılıp anlatıldığının aksine, Ege’deki İngiliz donanmasının tacizinden kaçarak Türkiye’ye sığınmadılar, İstanbul'u işgale geldiler. İzinsiz geldiler. Çanakkale Boğazı’ndan girişlerine kim tarafından izin verildiği tesbit edilemedi ama Dardanel’de deniz geçişlerinin denetimi Alman subayların elindeydi. Bu iki Alman savaş gemisi, 9 Ağustos 1914 tarihinde Alman imparatoru adına Viyana'ya gönderilen "Gemilerimiz savaşa hazır olsun veya olmasın, derhal İstanbul'a gitmelidir. İstanbul Boğazı'ndan Karadeniz'e çıkmalı, orada Rus donanmasını bulup imha etmelidir," emrine uyarak geldiler.

goben-breslauAlman savaş gemileri İtilaf Devletlerinin Türkiye üzerindeki baskıları sonucu tartışma yarattı. Tartışmayı nasıl sonlandırdığını Alman Büyükelçi Wangenheim'ın kendi devletine gönderdiği bir raporda açıkça görmekteyiz: "Ona –Sadrazam'a– Karadeniz'e yapılacak baskında Alman çıkarlarını Türkiye’nin çıkarlarından önce gözetmeye mecbur olduğumuzu söyledim. Gemiler Türkiye'ye ait oldukları halde Alman kimliğine sahip olduklarından Türk Bahriye Nezareti'nin doğrudan emir komutası altında olamazlar. Diğer kabine üyelerine tekrarladığım açıklamalarımın bir etkisinin olduğu görülüyor."(25)

29 Ekim 1914 günü hükümet Almanlarla yapılan gizli İttifak antlaşmasına muhalif nazırların itirazlarını görüşürken Talat Paşa,"Hükümetin ve İstanbul'un Alman toplarının tehdidi altında olduğunu unutuyorsunuz," diyerek perdesini açtığı pencereden nazırlara, namluları Babıali'ye çevrilmiş bu iki gemiyi gösteriyordu. Doğruydu çünkü, Osmanlı donanma komutanı Amiral Von Usedom, en ufak bir anlaşmazlıkta "İstanbul'u yakarım!" diyordu.

İstanbul'un Alman işgali altına girdiği ve Osmanlı hükümetini rehin aldığı besbelliydi. Alman gemileri, Berlin'den aldıkları emirle yanlarında 14 parça Osmanlı savaş gemisiyle birlikte Karadeniz'e açılıp Rus donanmasını bombaladılar. Bunu duyan Sadrazam Sait Halim Paşa, "Bizi yaktılar; yazık oldu Osmanlı Devleti'ne!" diye bağırıp çağırmaktan başka bir şey yapamayacaktı.(26)

6- Kararları işgalci Alman devleti alıyor ve uygulatıyordu

2 Kasım 1914'de Rusya Osmanlı devletine savaş ilan etti. 5 Kasım 1914'te İngiltere ve Fransa Rusya'yı izlediler. Olan oldu! Bu olup bittiye şaşırmamak gerekir. Çünkü “Osmanlı devleti” yoktu, Alman devleti vardı. Sonraki yılların diktatör Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'ye göre de o tarihte Osmanlı devleti yoktu, Alman devleti vardı: Şöyle yazmıştı: "Bu esnada Harbiye Nezaretinin daireleri de birer Alman reisin idaresine verilmişlerdi. Ordunun bütün merkezi idaresinde ve büyük kumanda mevkilerinde bulunan mütehassıslar vasıtasıyla Liman (Sanders) Paşa, bütün ordu teşkilâtını ve ordudan geçen bütün devlet muamelatını biliyordu. Liman Paşa bürosunda ve kıtaat içinde çok çalışkan bir hayat geçirirdi. Genelkurmayda ve Harbiye Nezaretindeki bütün Alman daire reisleri kendi işleri için Liman Paşa'ya şifahi takrir verirlerdi. Ordunun sulh ve sefer zamanı bütün işlerini belki Harbiye Nazırı'ndan daha iyi biliyordu. Alman ıslah heyetinin bu idare usulü hükümetler arasında kararlaştırılan esas anlaşmanın icabı sayılıyordu. Bütün bu çalışmaların bir sene sonraki cihan fırtınası için Türkiye'de hazırlık tedbirleri olduğu sonradan meydana çıkmıştır."(27)

Osmanlı devletinin ne ölçüde almanlaştığının bir başka ölçüsünü de kurulan idari düzende buluruz. Şöyledir: "Osmanlı Genelkurmayı bütün önemli kararları, sefer planlarını ve her harekâtı Alman Genelkurmayı'nın emir ve denetimi altında yapar hâle gelir. Bu döneme ait günlük idari kayıtlar Alman subaylar denetiminde ayrı bir şekilde arşivlenir. En üst düzey komutanlar dahil, hiç bir Türk subayı plan ve yazışmalardan haberdar olamaz. Uygulama savaş sonuna kadar devam eder."(28)

7. Ermeni Tehciri’ni Almanlar istedi

Ermeni Tehcirine şeklen Osmanlı hükümeti karar vermiştir. Karar savaş gerekçesiyle alınmıştır. Milliyetçi Ermeni tarih görüşü "savaş gerekçesiyle" olmadığını söyler. Olayın soykırım olduğunu ileri sürmek için “savaş gerekçesiyle” olmadığı vurgusuna ihtiyaç yoktur. Tehcirin Alman savaş planında bulunmadığı görüşü hem yanlıştır, hem de bu görüş Almanlar tarafından, sorumluluktan sıyrılmak için uydurulmuştur.

seecktÇünkü; Tehcir kararının savaşla bağının koparılması Almanya ile olan bağının da koparılmasına hizmet etmektedir. Oysa Fritz Bronsart von Schellendorf’un yerine Osmanlı Umumi Karargâhına Erkânıharp Reisi olarak atan Korgeneral Hans Friedrich von Seeckt'in, "Savaşın gereklilikleri Hristiyan, duygusal ya da politik kaygıların açıkça silinmesini şart koşar," demesinden de anlarız ki, Ermeniler, savaş icabı tehcire tabi tutulmuşlardır.(29)

Ermeni Tehciri Alman savaş planına Goltz Paşa'nın kaleminden şu stratejik temelde kaydedilmişti:

1) Rusya neredeyse yüzyıldır uyruk milliyetleri korumak istediği bahanesiyle, Türkiye’nin içişlerine müdahale ediyor.

2) Sonuçta imparatorluğun tüm Türk olmayan milliyetleri kendilerini Türk hâkimiyetinden kurtarmışlar ve Türkiye'nin toprakları iyice küçülmüştür.

3) Balkan savaşı krizinden yararlanarak, Ermeni sorununu yeniden ısıtan Rusya'nın yeni bir reform projesi ortaya atmaktaki gizli amacı, Türk topraklarının daha da küçültülmesidir.

4) Türkiye’nin başına yeni bir felaket sarmamak için, Van, Bitlis ve Erzurum gibi Rus-Türk sınır bölgelerine komşu vilayetlerinde yaşayan yarım milyon Ermeninin tahliye edilmesi şarttır. Bunlar güneye nakledilerek, Halep ve Mezopotamya bölgelerinde yeniden iskan edilmelidir."(30)

Osmanlı genelkurmayında Tehciri yöneten birim Harekât Şubesidir. Bu şubenin başındaki albay Otto von Feldmann’dır ve şu görüştedir: “Belirli bölgelerin Ermenilerden temizlenmesi gerekir.” Feldmann “Türkiye’nin Ermenilerden temizlenmesi eyleminde Alman subayların bizzat görev yaptıklarını” da belirtmiştir.(31)

Tehcir kararının ilkesel olarak alındığı toplantının fotoğrafı da kayda geçtiği belgelenmiştir: "1914 yılı Aralığında, Osmanlı Genel Karargâhında Erkânıharp Reisi olan Tümgeneral Fritz Bronsart von Schellendorf Enver Paşa'dan, seçilmiş bir kaç nazırın da katılacağı olağanüstü gizli bir toplantı (konferans) düzenlemesini” ister. Talat Paşa hatıralarında bunu yazmıştır.(32) Bu toplantıya Enver ve Talat Paşaların yanısıra İttihat ve Terakki Partisi'nin güçlü isimleri de katılır. Liman von Sanders ve Goltz Paşa gibi Alman generaller de toplantıya katılmışlardır. Alman askerler bu toplantıya, ordunun geri bölgesindeki Ermenilerin sabotaj ve cinayetleri konusunda bir döküman sunarlar. Almanlar için bu sorun stratejik bir savaş sorunudur. Toplantıda Almanlar İttihatçı askeri yönetimden gerekli önlemlerin alınmasını isteyeceklerdir. Talat Paşa olayı İngiliz parlamenter Aubrey Herbert'e, "Ermenilere karşı gerekli önlemlerin alınması yönünde Almanlardan baskı gördük," diyerek açıklayacaktır.(33)

ABD’nin İstanbul büyükelçisi Morgenthau da Ermeni tehcirinden Almanları sorumlu tutmuştur. Anılarında, Alman Büyükelçisi Wangenheim, askeri Ataşe Binbaşı Haumann, Amiral Von Usedom ve Amiral Souchon'dan Tehcir kararını Osmanlı'ya telkin edenler diye sözeder. Mareşal von der Goltz ve yarbay Feldmannd'ı komplo ortaklığı ile suçlar. (34)

Henry Morgenthau, ayrıca "Türkler modern tehcir yöntemlerini Almanlardan öğrenmişlerdi ve yine modern çağlarda halkların kitle olarak sürülmeleri fikri de tamamen bir Alman buluşuydu," demiştir. (35)

refugees-vanTehciri Almanların kararlaştırdığı fakat katliamları Türklerin yaptığı görüşü de bir çarpıtmadır. Almanlar hem devlet, hem de Osmanlı ordusunun ve devletinin yönetimini ele geçiren Alman subay ve idareciler temelinde de Ermeni katliamlarına ortak olmuş, sorumluluk altına girmişlerdir. Osmanlı Kıyı İstihkamları Genel Müfettişi Alman Amiral Guido von Usedom, "Ermeniler Alman zaferi bakımından önemli bir engel teşkil etmektedir, dolayısıyla uzaklaştırılmaları gerekir," diyordu (36)

Avusturya-Macaristan imparatorluğunun Trabzon Konsolosu Kwiatkowski, Viyana’ya gönderdiği bir yazıda, "Güvenilir Alman kaynaklarından edindiğim bilgilere göre, Ermenilerin ‘zararsız hâle getirilmesi’ düşüncesi Almanya tarafından ortaya atılmıştı," diyerek Almanya'yı jurnalliyordu.(37)

Almanların tehciri yaptırdıkları fakat uygulanan şiddeti benimsemedikleri görüşü de uydurmadır. Osmanlı Savaş Genel karargâhında çalışan ulaştırma müdürü Yarbay Böttrich, Bağdat Demiryolu inşaatında çalışan binlerce Ermeninin tehcirini, bizzat kendi imzasıyla emretmiş, Böttrich ayrıca tehcirin şiddetten kaçınılmayarak yapılmasını da istemişti.(38)

Tehcirin amacı başka, yarattığı sonuç başka değildir. Tehciri emredenlerin göçü yönetenlere şiddet kullanma hakkını ve emrini de vermiş olmaları herşeyi anlatır: Tehcirden bir "soykırım" çıkmıştır fakat bu beklenmiyor değildi. Aksine, amaçlanan bir sonuçtu. Kölnische Zeitung, 10 Ekim 1915 tarihli nüshasında, "Yapabilecekleri başka bir şey olmadığı için Türkler kılıçlarını çekti, bu şaşırtıcı değil. Türkiye'nin de bizim gibi ölüm kalım mücadelesi verdiği bir savaşta Ermenilerin haince ayaklanması, Türkler'in savaş düzenine büyük zarar verdi. Olayın suçlusu İngiliz ve Rus altınlarıdır," diye yazıyordu.

Ermeni tehcirini ve katliamlarını Almanların Türklerle ortaklaşarak yaptırdıklarının düşünülmesi nedensiz değildi. 1. Dünya savaşında sıra Ermenilere gelmeden önce etnik temizlik Almanlar tarafından Alsace'da ve Belçika'da uygulanmıştı.(39)

Tehcir uygulaması, tehcir kararının 19 Mayıs 1919 tarihinde resmen alınmasından önce Erkanı Harbiye Reisi Bronsart tarafından bir emirle İstanbul’da başlatıldı. 13-26 Nisan 1915 tarihleri arasında İstanbul'daki Ermeni cemaatinin liderleri toplu halde tutuklandılar. Bronsart sürgün emrinde şiddet kullanılmasını da kayda geçirmişti.(40)

Almanlar verdikleri emirlerde gizliliğe azami özen gösterdiler. Alman subaylara, verdikleri emirlerin altına imza atmaları yasaklanmıştı. Ancak her nasılsa dikkatsiz davrananlar Alman subbaylar da oldu. Demiryolu genel müdür yardımcısı Franz Günther, imzalayanı Alman olan bir tehcir belgesi eline geçtiğinde şöyle bağırmıştı: "Düşmanlarımız bu belgeyi ele geçirerlerse Almanların Ermeni mezalimini önlemek için sadece hiç bir şey yapmamakla kalmayıp, bu alanda bazı emirler çıkardıklarını da kanıtlayabilecekler."(41)

Ermenilere karşı uygulanan kıyım operasyonu Osmanlı Harbiye Nezaretinin, dolayısıyla Berlin'deki ana savaş karargâhının yönetiminden hiç çıkmadı. Ekim 1915'te Urfa'daki Ermeni semtine karşı askeri harekâtı Suriye'deki Alman Kurmay subayı Eberhard Graf Wolffskeel von Reichenberg yönetiyordu. Mart 1915'te Türk birliklerinin Zeytun'a gönderilmesi emrini bir Alman subay vermişti.(42) 1915 yılında Ermenilerin kuşatıldığı Musa Dağ'daki Türkler'in komutanı bir Almandı.

8. Almanların inkar politikası

Alman sorumluların imzaladığı tehcir emirlerinden haberdar olan Berlin’deki hükümet üyeleri konuyu tartışmışlardır. Ulaştıkları sonuç itiraftır ve şöyledir: “Türkler, daha sonra suçu üzerlerine yıkmak ve Ermeni katliamlarından Almanları sorumlu göstermek için Alman subayları faka bastırmışlardır. Böyle devam ederse, imzalı yazılı emirler yüzünden gizleme gayretlerimiz hiç bir işe yaramayacaktır.”(43)

Almanları inkar politikasına yönelten sadece siyasi nedenler değildir, mali endişeler de rol oynamıştır. Örneğin, Alman dışişleri bakanlığı hukuk müşaviri Göppert bu noktaya dikkat çekmiştir: “Aynı zamanda mali mahiyetteki sebeplerle kendimizi muaf tutmamız gereken ciddi bir cürümdür bu.”(44)

Gizlenme ve inkar politikası için girişilen operasyonlardan biri savaş boyunca oluşan tüm belgelerin “Alman belgesi” sayılarak Almanya’ya kaçırılması olmuştur. İkinci operasyon, Lepsius’a bir karşı propoganda kitabı yazdırılmasıdır. Lepsius bir Alman milliyetçisidir ve aynı zamanda bir Ermeni dostudur. Alman misyoneri ve din adamıdır. Ermenilere yardım kampanyaları yönetmiştir. Dr. Johannes Lepsius Almanların katliamlardan sorumlu olmadığının propogandası için biçilmiş kaftandı. Ve beklenildiği gibi, bu görev Lepsius’a verildi. Johannes Lepsius, Alman Dışişleri Bakanı Dr. Solf’un Dışişleri Bakanlığı Arşivi’ndeki Ermeni sorunu ile ilgili diplomatik belgelerin yayınlanması görevini kendisine verdiğini ve hatta Alman Dışişleri Bakanlığı’nın Ermeni sorunu hakkında bir “beyaz kitap” yayınlamak niyetinde olduğunu da kendisine söylediğini yazmıştır.(45)

Türkiye’yi özellikle Modern Türkiye’yi ve Türkleri en iyi tanıyanlardan, Alman oryantalist; Gotthard Jaschke, “Johannes Lepsius’un 100. Yıl Dönümü” nedenile kaleme aldığı makalesinde şunları yazmaktaydı: “Lepsius, iki buçuk yıldan beri bulunduğu Hollanda’nın Den Haag (Lahey) Şehri’nden, 1918 Kasım’ının sonunda Almanya’ya geri döndü. Döner dönmez, Alman Dışişleri Bakanı Dr. Solf ile bir görüşme yaptı (Aralık 1918). Bu görüşme sonrası, Dr. Solf’un izniyle Alman Dışişleri Bakanlığı Arşivi’ndeki Ermeni sorunu ile ilgili belgeleri gözden geçirdi ve Mayıs 1919’da bu belgeleri yayınladı. Lepsius bu çalışmasıyla; Alman Hükümeti’nin Osmanlı İmparatorluğu’ndaki konsolosları aracılığı ile Ermenilerin durumunu iyileştirmek ve kolaylaştırmak için hemen hemen her şeyi yaptığını ve dolayısıyla Almanya’nın bu konuda tamamen suçsuz olduğunu kanıtlamak uğraşı içerisindeydi.”(46)

Lepsius,çalışmaları sırasında belgeleri özenle seçmiş ve hatta bazı belgelere kitabında özellikle yer vermemişti. Öte yandan işin daha da ilginç olanı,“Germany and the Ottoman Empire 1914-1918” adlı kitabın yazarı İngiliz tarihçi Ulrich Trumpener’in yapmış olduğu tespittir. Trumpener, Lepsius’un yayınladığı orijinal belgelerdeki bazı önemli pasajların “birisi!” tarafından değiştirildiğini ya da silindiğini önemle kaydetmektedir.(47)

Ulrich Trumpener’in söz konusu kitabını eleştiren Fritz T.Epstein, Lepsius’un “Deutschland und Armenien” adlı kitabında yer alan birçok belgede metin değişikliği bulunduğunu tespit eden Trumpener’i doğrulamaktadır. Ancak, belgelerdeki bazı önemli pasajların Lepsius tarafından değil, daha sonraları bir başkası tarafından değiştirilmiş (silinmiş) olabileceğini belirtmektedir.(48)

Siyasal bilimler profesörü R.Pinon’un J. Lepsius, hakkında yazdıkları da şunlardır: “Kendisi aynı zamanda bir Alman yurtseveridir. Ermenilerle ilgilenirken, Almanya’nın siyasi ve iktisadi etkisini de gözden uzak tutmuyordu ve bir gün Ermenilerin, Asya Türkiyesi’nde Alman nüfuzunun yayılıp, yerleşmesinde en iyi ajanlar olacağı umudunu besliyordu.”(49)

Milliyetçi Ermeni tarihçileri Dr. Lepsius’un kitabını bir baş yapıt saymaktadırlar. Alman dışişleri bakanlığının yazdırdığı bir kitaptır bu. Propoganda kitabı olması, içinde yer alan belgelerin değerini düşürmez. Ama kendisine verilen belgelerin seçilerek verildiğini, dolayısıyla eksik verildiğini gösterir. Schellendorf'un yerine 17 Aralık 1917 tarihinde İstanbul'a gelen Tuğgeneral Hans von Seeckt 5 Kasım 1918 günü sabah saatlerinde, Osmanlı Genelkurmayının 1914 yılından itibaren yapılan bütün yazışma ve evraklar ile Alman Genelkurmayı ile yapılan yazışmaların tamamını, üstelik 1 Kasım 1918 tarihinde Genelkurmay ile ilgili tüm sorumluluklarını devretmesine ve 31 Ekim 1918 gün ve 6083 sayılı tamim gereğince bu evrakların Merkez Şubesi'nde veya Riyaset Yaverliği makamında bulundurulması gerekirken, Almanya’ya götürmüştür.(50)

Almanya inkar siyasetini sıkı tutmuştur. Avrupa’nın dikkatini çevirdiği, Talat Paşa’yı öldüren Ermeni öğrenci S. Teiliriyan’a karşı açılan ceza davasında Mahkeme, Ermeni tehciri sırasında Almanya’nın Halep konsolosu olan Rössler’i tanıklık yapması için çağırmış, dışişleri bakanlığından şu cevabı almıştır: “Tanık olarak ifadesinin alınmasıyla ilgili yazınızın işleme konulmasından önce bay Rössler’e sorulacak soruların formüle edilmesini rica ediyorum. Dışişleri bakanlığının bir memurunun, önceden netleştirilmiş bir çerçeve olmaksızın sorguda hazır bulunmasının politik önemi gözardı edilemez!”(51) Elbette Alman konsoloslarına sorulacak sorular önceden bilinmeliydi, çünkü onlar aynı zamanda katliamları yönetmişlerdi: “Lord Cromer cinayetlerde Almanya’nın suç ortağı olduğunu söylüyordu. Lord Bruce [Bryce] raporların tüm dünyaya açıklanması gerektiğini söylüyordu. Konsolosun bütün raporları üzücü bir duruma işaret ediyordu. Times, Kahire mahreçli bir haberinde “Küçükasya’daki Alman konsolosluklarının katliamları bizzat yürüttükleri ve bu yönde cesaretlendirdiklerini bildiriyordu.” (52)

(1) Hüseyin Şahin, Türkiye Ekonomisi, Ezgi Kitabevi., Bursa 2000 VI. Baskı, s.24.
(2) Die Grosse Politik (dipnot 10) c.5, Neue Verwickelungen im Osten 1885-1887, Berlin 1926, s. 117, dipnot.
(3) C.Freiherrn von der Goltz, Deutsche Rundschau, XXIV, 1 Ekim 1897. s. 104, 106, 109, 110, 118.
(4) Aktaran Artem Ohandjanian ."Armenien: Der verschwiegene Völkermord-Ermenistan:Gizlenen Soykırım", s. 208-209.
(5) Kaynak: Friedrich Naumann, Asia, 8. Baskı. Berlin, 2.134,137.139, 145. Aktaran Vahakn. N. Dadrian. Ermeni Soykırım Tarihi, s. 157, Belge yay.
(6) Aktaran Vahakn.N. Dadrian., Ermeni Soykırım Tarihi, s. 65.
(7)A.A. Türkei 183/24 Büyükelçi Marshall’ın 14 Eylül 1899 tarihinde Hohenlohe’e gönderdiği rapor.
(8) Dadrian Vahakn N., İttifak Devletleri Kaynaklarında Ermeni Soykırımı, Çev. Ali Çakıroğlu, Belge Y. 2006, s. 118-119, s.120.
(9) A.A. Bonn, Göppert Papers (Nachlass), cilt VI, dosya 5 (dosyalar 1-8), s.4, Şubat 10, 1919.
(10) Tamer-Andrea Bacınoğlu, Modern Alman Oryantalizmi, Ankara, 2001, s.200-201.
(11) 12 Ekim 1915 tarihli 41. sayısı.
(12) İttifak Devletleri Kaynaklarında Ermeni Soykırımı, s. 123.
(13) Charles Seymour (ed), Albay House’un gizli evrakı (Boston, 1926), 1.96.
(14) Dış İlişkiler, 1917, 2, 96-100. Aktaran: Laurence Evans, “United States Policy and the Partition of Turkey”
(15) Meclis-i Mebusan Zabıtları, O. Selim Kocahanoğlu, Temel yay, s.181.
(16) aktaran Şevket Süreyya Aydemir, Enver Paşa, 3. Cilt, Remzi Kitabevi, s. 389.
(17) Kaynak: Carl Mühlmann, "Deutschland und die Türkei 1913-1914", Politische Wissenschaft 7 (1929): 70-80.
(18) Ulus Gazetesi. Tefrika. Ekim-Kasım 1968. Aktaran Şevket Süreyya Aydemir, Enver Paşa, s. 63.
(19) Liman von Sanders “Türkiye’de Beş Sene”, Çeviri: Osmanlı Genelkurmayı Askeri Tarih Encümeni Çeviri Heyeti, Yeditepe Yayınevi, s. 45.
(20) Liman von Sanders "Türkiye'de Beş Sene", Çeviri: Osmanlı Genelkurmayı Askeri Tarih Encümeni Çeviri Heyeti, Yeditepe Yayınevi, s. 31-36.
(21) Tarık Zafer Tunaya. (1952) Türkiye'de Siyasi Partiler 1859-1952. İstanbul. Doğan Kardeşler. s. 758.
(22) 1918-11-25-DE-001 Kaynak: PA-AA/R 14105; A 51050, pr. 30.11.1918 p.m.
(23) Carl Mühlmann'dan aktaran Şevket Süreyya Aydemir. Enver Paşa.3. cilt. s.66.
(24) İnönü 1969. Burçak yayınlarından çıkan hatıratı. aktaran Şevket Süreyya Aydemir Enver Paşa. 3. cilt. Remzi Kitabevi s. 409
(25) Grosses Haupquartier. Cilt 185. Türkei 18, kayıt No. 505, 21 Eylül 1914, Wangenheim'dan Müsteşar Zimmerman'a. İmparatorun emri 12 Eylül 1914.
(26) Amiral Kress von Kressenstein, Çev: B. Özalpsan, İst.1943, s.9-10.
(27) İsmet İnönü, Hatıralar, Bilgi Yayınları, 1985, s. 88.
(28) Hayrullah Gök-Mesut Uyar, "Bir Arşiv Yağmasının Hikayesi", Toplumsal Tarih, Sayı:83, Kasım 2000, S. 6-7.
(29) Hans- Meier, Seeckt (Frankfurt am Main). Aktaran Vahakn.N. Dadrian. Ermeni Soykırım Tarihi, s. 154 .
(30) Kaynak: Krikoris Balakian Ermeni Şuhedasından Örnekler) Berlin den Zor a 1914-1920) Cilt 1 (Viyana 1922). 32-3. aktaran Vahakn N. Dadrian. Ermeni Soykırım tarihi. Belge yay. S.373-374.
(31) Carl Mühlmann, Leipzig, Kochler und Amelang, 1940, s.292.
(32) Cemal Kutay, Talat Paşa'nın Gurbet Hatıraları Cilt 3 (İstanbul 1983), 1197.
(33) Aubrey Herbert, Talat Pasha, Blackwoods Magazine CCX1 II (Nisan 1923):426. 436.
(34) Vahakn N. Dadrian. İttifak Devletleri Kaynaklarında Ermeni Soykırımı çev. Ali Çakıroğlu, Belge Y. 2006. s 152-153.
(35) Taner Timur, Türkler ve Ermeniler, s. 51, 54-55.
(36) Morgenthau, Ambassador (dipnot 25), s.395. Ya da Carl Mühlmann, Leipzig, Kochler und Amelang, 1940, s. 292.
(37) Wien, HHSA PA XII 463 Trapezunt, 22.Oktober 1915,Nr.70/P’den aktaran Artem Ohandjanian, Armenien: Der verschwiegene Völkermord-Ermenistan: Gizlenen Soykırım, s.213.
(38) A.A. Grosses Hauptquarter cilt ı94. Türkei 4ı/ı.
(39) Kaynak: Amiral von Tirpitz'den bahisle Fritz Fischer, Griff nach der Weltmacht, Düsseldorf, 1967, s. 99.
(40) İngiliz Yüksek Komiseri Neville Hendersan. 22 Mayıs 1923. FO371/58/E5523, dosyalar 106-7.
(41) İngiliz Yüksek Komiserliği belgeleri. FO371/5265/E7556, 22 Temmuz 1920. Mektup 28 Ekim 1915 tarihli. Aktaran Dadrian: Ermeni Soykırım tarihi. Belge yay., s. 385.
(42) The Treatment, Belge 64, s.258. Akt. Taner Akçam Taner, s. 259.
(43) A.A. Grosses HauptQuartier, n.42, Kayıt no.209, dosya 136 13 Kasım 1916.
(44) A.A. Göppert Papers c. VI, dos. 5.
(45) Dr.Johannes Lepsius, Deutschland und Armenien 1914-1918: Sammlung Diplomatischer Aktenstücke, Potsdam, 1919,S. V-önsöz.
(46) Gotthard Jaschke,“Johannes Lepsius: Zum Hundertsten Geburtstag am 15 Dezember”, Die Zeichen der Zeit (evangelische Monatsschrift tür Mitarbeiter der Kirche), 12 (1958), s.448.
(47) Ulrich Trumpener, Germany and the Ottoman Empire 1914-1918, New Jersey, 1968, s.206 n15.
(48) Fritz T. Epstein, “Neue Literatur zur Geschichte der Ostpolitik im Ersten Weltkrieg”, Jahrbücher für Geschichte Osteuropas, 19/1971,Wiesbaden, s.407.
(49) Taner Timur, Türkler ve Ermeniler, s.60-62.
(50) Kaynak: Alman deniz kuvvetlerinin yayın organı olan derginin Şubat 1928 sayısı. Die Grundlagen der türkischen Meerengenverteidigung im Weltkriege, Gerhard von Janson, Korvettenkapitän außer Dienst, seinerzeit Oberstleutnant in türkischen Generalstabe (und Stabschef des Sonderkommandos Türkei) Marine-Rundschau, Februar 1928, s. 63-73.
(51) 1921-06-01-DE-001 Kaynak: PA-AA/NL/Rössler/Bd. 2; Yazı Dışişleri bakanlığı müsteşarından (Haniel) Teiliriyan’ın ceza davasındaki savunmaya, Gordon Berlin, 1 Haziran 1921 Kopya No: 1. H 3160.
(52) Haftalık Frankfurter Zeitung’un 41 sayılı 12 Ekim 1915 tarihli 2. Sayfa.