Kriz ve orta vadeli program (2015 - 2017)

isgücü-bwKapitalizm sermaye birikimine dayalı bir sistemdir. Kriz ise sermaye birikiminin sürdürebilirliğinin yapısal olarak kesintiye uğraması, yani sermaye birikiminin kaynağı olan kâr oranlarının düşmeye başlaması ve dolayısıyla sömürü oranının azalması anlamına gelmektedir.

Kapitalist sistem 1970’lerin sonlarından itibaren yapısal bir kriz içerisindedir. Söz konusu bu krizden çıkılması yani sermaye birikiminin önündeki engellerin kaldırılması açısından, 1980’lerden itibaren, özelleştirmeler ve devletin istihdam alanından çekilmesi, sendikasızlaştırma ve taşeronlaştırma, esnek çalışma, eğitim, sağlık gibi temel insan ihtiyaçlarının metalaştırılması yoluyla yeni kâr alanlarının ortaya çıkartılması günümüze değin sürdürülen düzenlemeler olarak karşımıza çıkmaktadır.

Ne var ki, yukarıda ifade etmeye çalıştığımız ve neo-liberalizm olarak bilinen ticarileştirme, serbestleşme, özelleştirme ve her şeyi metalaştırma anlayış ve politikaları çerçevesindeki düzenlemelerin sermaye düzeni açısından sadece geçici bir rahatlamayı sağladığı; yaşanan süreç ve gelişmeler ile birlikte anlaşılmış bulunmaktadır. Söz konusu düzenlemelerin 1994, 1998-1999, 2001, 2004, ve nihayet 2008’de yaşanan ve emlak krizi, finansal krizler ve borsa krizlerinde ifadesini bulan gelişmeler ile 1970’lerin sonlarından itibaren yaşanan yapısal krize dönük, kapitalizmin kendini yeniden üretim sürecinin tam anlamıyla gerçekleştirilemediği ve dolaysıyla sermaye düzeninin derdine deva olamadığı ortaya çıkmıştır.

2008 yılı itibariyle krizin iyice derinleşeceği süreçte, yani oluşan muazzam meta bolluğu nedeniyle global düzeydeki arz-talep uyumsuzluğunu ve piyasalarda alım ile satım faaliyetlerinin birbirinden kopmasının ve dolayısıyla hemen her şeyin değersizleşebileceğinin baş gösterdiği bir iktisadi çerçevede, ABD Merkez Bankası kıymetli evrak satın almak suretiyle dünya ekonomisine likidite pompalamak ve bol para-düşük faiz politikaları ile arz-talep uyumsuzluğunu önleyici düzenlemelere girişmiştir. Bu çerçevede de piyasalara, 2008’den 2010 yılının birinci yarısına kadar 1,3 trilyon dolar, 2010 yılı sonundan 2011 yılının birinci yarısına kadar 600 milyar dolar ve son olarak da 2012 Eylül’ünden 29 Ekim 2014’de kadar olan süreçte de 1,6 trilyon dolar verilmiştir. 2008 Yılının Kasım Ayından 29 Ekim 2014 tarihine kadar olan süreçte, ABD Merkez Bankasının piyasalara sürmüş olduğu para miktarı toplam 4,5 trilyon dolar tutarına ulaşmıştır.

29 Ekim 2014’te sona eren bu düzenleme, cari açıkların yüksek olduğu, tasarrufların iyiden iyiye yok olduğu, yatırımların iyice finansallaştığı (yatırımların finansal getirisi olan araçlara –tahvil, Devlet İç Borçlanma Senetleri vs.– yönelmesi) ve üretim (reel) sektörünün varlık ile yokluk noktasına geldiği, gerek kamu ve gerekse özel sektörlerin borçlandığı ve dahası işçi, emekçi ve yoksulların yaşamak için geleceklerini satarak borçlandırıldığı bir ekonomik düzen sonucunu doğurmuştur.

Yaşanan tüm bu gelişmeler, kapitalizmin kendini yeniden üretim süreci çerçevesinde yapmış olduğu düzenlemelerin, sermaye düzenine yani sermaye birikiminin önüne her seferinde başkaca bir engel çıkartmakta olup; sermaye düzeninin sürekli kriz içerisinde gelişme göstereceğini ifade eden Marx’ın bir kez daha haklı olduğunu göstermektedir.

Verili koşularda, kapitalist sistemin doğası yani işleyiş ve gelişme mantığı açısından sermaye düzeninin, neo-liberal politikalar olarak bilinen düzenlemelerden başkaca bir araç bulanmadığı ve söz konusu düzenlemelerin derinleştirileceği görülmektedir.

Ergin Yıldızoğlu’nun 18 Ağustos 2014 Tarihli Cumhuriyet Gazetesindeki köşe yazısında yer alan ifadeleri konumuz açısından büyük bir önem arz etmektedir:

“ABD’nin Missouri eyaletinde silahsız bir Siyahi gencin polis tarafından öldürülmesine karşı başlayan sokak protestolarında, polis, göstericilerin üzerine gaz bombaları, plastik mermiler, mayına karşı dayanıklı zırhlı araçlarla, helikopterlerle saldırdı. Polisin üzerindeki askeri kamuflaj, kurşun geçirmez yelekler, elindeki otomatik silahlar Amerikan polisinin giderek bir “isyanı bastırma ordusuna” dönüşmeye başladığına ilişkin yorumları destekliyordu. Araştırmacı Taylord Wofford’a göre, Amerikan Kongresi 1990’lardan bu yana, Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası kapsamında polisi artan oranda askeri teçhizatla donatıyor. Ulusal Lojistik Ajansı, ordunun ihtiyaç fazlası zırhlı personel taşıyıcı, mayına dayanıklı zırhlı araç (ederi 650,000-450.000 dolar), M16 gibi taarruz tüfekleri, el bombası fırlatıcıları, gece dürbünleri gibi “taktik malzemeyi” polise transfer ediyormuş (Newsweek, 14/08).

Bu transfer, yerel polis örgütleri için bir maliyet içermediğinden, gittikçe artan oranda polis örgütünün yapısı askerileşirken ilk kez 1960’larda isyanlara karşı kurulan SWAT’ların (Özel silahlar ve taktikler timi) sayısı hızla artıyormuş. İki araştırmacı gazeteci, Andrew Becker ve G.W. Schulz’un bulgularına göre, Ulusal Güvenlik Kurumu’nun (Homeland Security) etkinlikleri bu süreci 34 milyar dolar harcayarak daha da hızlandırmış (Matthew Harwood, TomDispatch, 14/08).”

Hemen hemen tüm dünyada yasama, yürütme ve yargının birleştirilmeye çalışılması, polisin bir “iç isyan bastırma” ordusu gibi örgütlenmeye başlamasının tek bir nedeni vardır: sermaye birikiminin önündeki engelleri kaldırmak! Zira 1980’lerden beridir yaşamakta olduğumuz gelişmelerin de gösterdiği üzere neo–liberalizm işçi, emekçi ve yoksullara saldırıdan başkaca bir anlama gelmemektedir. (Burada yasama, yürütme ve yargının birleştirilmeye çalışılmasının, sermaye düzeninin kendi hukukunu bile hiçe saydığını ve kendi ayaklarına dolanabilecek kendi çıkardıkları yasal engelleri hızlıca bertaraf etmek ve olası direnişlerin önüne geçebilmek için olduğunu belirtelim. Zira Validebağ parkı için alınan olumlu ilk mahkeme kararı bir diğer mahkeme kararı ile iptal edilmiştir; HSYK’nın, AKP tarafından ille de ele geçirilmesinin sadece “yolsuzluk dosyaları” için değil, sermaye birikiminin önündeki engelleri kaldırmak için de gerektiği böylece daha açık hale gelmiştir!).

Geçtiğimiz günlerde 2015-2017 yıllarını kapsayan Orta Vadeli Program, AKP hükümeti tarafından yayımlanmıştır. Söz konusu programa bakıldığında, işçi, emekçi ve yoksul halklar açısından yukarıda ifade etmeye çalıştığımız neo-liberal düzenlemelerin ve dolayısıyla işçi, emekçi ve yoksul halklara saldırıların daha da derinleştirileceği hususunun süslü cümleler ile yer aldığını görmekteyiz.

Orta Vadeli Programda işçi, emekçi ve yoksul halklar açısından büyük bir önem arz eden iki konunun genişçe yer aldığını görmekteyiz. Bunlardan birincisi özelleştirme iken, ikincisi ise istihdam politikalarıdır.

Özelleştirmeler ile bir yandan, sermayedarlara ucuz maliyetli ve kuruluşu için herhangi bir çaba gerektirmeyen yatırım alanlarının açılması gibi olanaklar sağlanırken, diğer yandan da eğitim, sağlık gibi temel insan ihtiyaçlarının metalaştırılması yoluyla yeni kâr alanlarının ortaya çıkartılması amaçlanmaktadır. Bu çerçevede, bugüne değin uygulanan özelleştirme politikaları sonrasında devletin elinde kalmış tüm iktisadi işletmelerin, ormanların, arazilerin ve binaların, demir ve kara yollarının hatta şans oyunlarının bile hızlı bir şekilde özelleştirileceği açıkça ifade edilmiştir. Kısacası kamuya ait ne varsa talan edilecek! Bu arada bu talan esnasında değeri artan emlak ve taşınmazlar için mülk sahiplerinden rant vergisi adı altında vergi de alınacak. Bu vergilemenin, gecekonduların da özelleştirilmesi (yüksek vergiler nedeniyle gasp edilmesi) ve dolayısıyla mülksüzleştirme anlamına geleceğini hep birlikte yaşayıp göreceğiz!

Orta Vadeli Programın 6. bölümünde 235 İle 245 arasındaki maddeler şeklinde yer alan ve uygulanması düşünülen istihdam politikaları aşağıdaki gibi olup, bu maddelerin aslında ne anlama geldiği her maddenin sonunda köşeli parantez içinde yer alan cümlelerdeki gibidir:

1. Sürdürülebilir ve kapsayıcı büyüme anlayışıyla, nitelikli istihdam imkânlarının geliştirildiği ve çalışma hayatına ilişkin kuralların etkin bir şekilde uygulandığı rekabetçi bir işgücü piyasasının oluşturulması temel amaçtır. [Bu madde ile ücretler genel düzeyinin düşürülmesi ve yedek iş gücü (işsizler ordusunun) havuzunun etkin bir şekilde kullanılacağı açıkça ifade edilmektedir. Zira iş gücü piyasalarındaki rekabetin ücretler genel düzeyinin düşürülmesinden başkaca bir anlamı bulunmamaktadır].

2. Bireylere işgücü piyasasının talepleriyle uyumlu temel ve mesleki beceriler kazandırılacak, iş-aile yaşamı uyumlu hale getirilecek, aktif işgücü politikaları bölge ve sektör bazında yapılan etki analizlerine dayalı olarak uygulanacaktır. [Birinci madde ile uyumlu bir şekilde düzenlenen bu madde de bölgesel ve sektörel asgari ücretler çerçevesinde düzenlemeler yapılacağı ifade edilmektedir].

3. Etkin ve bütüncül bir istihdam politikası izlenerek; kadın, genç ve engelliler başta olmak üzere, işgücüne katılım ve istihdam oranları artırılmaya devam edilecektir. [Yatırımların durma noktasında olduğu bir iktisadi gerçeklik var iken, bu maddenin sadece söylenmek için söylendiğini ifade etmememiz için herhangi bir gerekçe bulunmamaktadır. Zira Orta Vadeli Programın tamamına baktığımızda işsizlik oranının yükseleceği, programın daha önceki bölümlerinde –özellikle de büyüme, enflasyon vs. gibi tahminler bölümünde– sıklıkla itiraf edilmektedir. Söz konusu tahminlerin, Programı hazırlayan bakanlara ve hükumet yetkililerine ait olduğunu da belirtmekte fayda bulunmaktadır].

4. İstihdam teşvikleri sadeleştirilerek basit ve anlaşılır hale getirilecek; teşviklerde etkinliğin artırılmasına yönelik izleme sistemi oluşturulacaktır. [Neredeyse aldığı nefes için vergi ödeyecek duruma gelmiş olan işçi, emekçi ve yoksul halklardan toplanan vergi ve SGK primlerinin sermayedarlara transfer edileceğinin en veciz ifadesi bu maddede yer almaktadır].

5. Özel istihdam büroları yaygınlaştırılacak ve faaliyet alanları geçici iş ilişkisini de kapsayacak şekilde genişletilecektir. [Ücretli köleliğin iyice derinleşeceğinin ifadesi olan bu madde ile bir işçinin bir büro tarafından çeşitli işverene geçici olarak kiralanabileceğinin önü açılmakta olup, sürekli istihdama ihtiyacı olmayan işverene geçici istihdam yaratabilmenin önü açılmaktadır. Tabiri caiz ise işçi ve emekçiler Yedi Kocalı Hürmüz’e dönerken, sermayedar ise kiralama yoluyla işçilik maliyetlerini azaltabilecek ve kar oranlarını arttırabilecek olanaklara kavuşmuş olacaklardır].

6. Alt işverenlik uygulaması işçi haklarını ve ekonominin rekabet gücünü dikkate alacak şekilde gözden geçirilecektir. [Taşeronluğun ölüm olduğunu idrak ettiğimiz bu günlerde, bu sistemin kalıcı ve daha etkin bir şekilde kullanılacağı bu madde ile vurgulanmıştır].

7. İşçi sağlığı ve güvenliği alanında denetimler etkinleştirilecek, teşvikler ve bilinç artırıcı faaliyetler yoluyla, başta yüksek riskli sektörler olmak üzere, çalışma hayatında güvenlik kültürü yaygınlaştırılacaktır. [Bu denetimlerin nasıl olduğunu gerçek yaşamda yani gerek Soma’da ve gerekse de Ermenek’te görmekteyiz. İş kazalarında Avrupa’da birinci, dünya çapında ise altıncı olan Türkiye gibi bir ülkede ve sermaye birikiminin önündeki engellerin kaldırılması için kendi çıkardıkları yasaları bile hiçe sayan bir hükumetin, Programda yer alan bu cümleleri sarf etmiş olması hiçbir anlam ifade etmemektedir].

8. Yoksul kesimin istihdam edilebilirliğinin artırılması ve üretken duruma geçirilmesine yönelik olarak sosyal yardım-istihdam bağlantısı güçlendirilecektir. [Mevcut yasalar ile düzenlenmiş sosyal yardımların yüzde yetmişinin kadınlara yönelik olduğu gerçeğinden hareket ile; kadınların çalışma hayatından uzak tutulması için gereken tüm olanakların kullanılacağını söylemememiz için hiç bir gerekçe bulunmamaktadır].

9. Sosyal taraflarla diyalog içerisinde tüm işçilerin faydalanacağı ve bireysel hesaba dayanan bir kıdem tazminatı sistemi geliştirilecektir. [ İşçi ve emekçilerin kıdem tazminatlarının, eski hesaplamalara oranla üçte birine indirileceği ve devlet tarafından gasp edilerek sermayedarlara transfer edileceği, bu madde ile açıkça ifade edilmiştir. Özal Döneminde uygulanan Tasarruf-u Teşvik ve Konut Edindirme Yardımı fonları ile AKP hükumeti döneminde İşsizlik Sigortası Fonunun akıbeti, bu konudaki uygulamaların nasıl olacağı konusunda bizlere bir fikir vermektedir. Bu fonlar konusunda da bugüne kadar hiç kimsenin hesap vermediğini belirtelim ].

10. Kayıt dışı istihdam ve kayıt dışı ücretle mücadele edilerek kayıtlı çalışan sayısı artırılacak ve prim tabanı genişletilecektir. [SGK primlerinin sermayedarlara transfer edileceği gerçeği bu madde ile bir kez daha vurgulanmaktadır].

11. Sanayide yapısal dönüşümü gerçekleştirmek ve işgücü piyasasının niteliğini artırmak amacıyla başta araştırma alanında olmak üzere yurt dışından nitelikli işgücü göçünün hızlandırılması sağlanacaktır. [Bu madde ile, birinci madde de olduğu gibi ücretler genel düzeyinin düşürülmesi ve yedek iş gücü (işsizler ordusunun)havuzunun etkin bir şekilde kullanılacağı bir kez daha ifade edilmekte olup, bu çerçevede yurt dışından iş gücü göçünün de bu politika dâhilinde kullanılacağından kaçınılmayacağı söylenmektedir].

Görüldüğü üzere Orta Vadeli Program, yazının başında da ifade etmeye çalıştığımız üzere, verili koşullarda neo-liberal düzenlemelerden başkaca aracı olmayan sermaye düzeninin dünya çapında uygulayacağı politikalardan azade bir program değildir. Dolayısıyla, Türkiye’de de neo–liberal düzenlemelerin ve dolayısıyla işçi, emekçi ve yoksul halklara saldırıların derinleşeceğinden kimsenin kuşkusu olmasın!

AKP hükümetinin yasama, yürütme ve yargının birleştirilmesine yönelik hamleleri, HSYK seçimlerine asılmaları ve bu çerçevede ücret zammı adı altında rüşvet dağıtmaları, kazanamamaları halinde seçimleri gayri meşru ilan edeceklerini ifade etmeleri, Emniyet’in ve Adliye’nin cezai yetkilerini ve etkilerini arttırmayı amaçlayan ve dolayısıyla polis devletinin tesis edilmesine dönük yasaları gündeme getirmesinin tek nedeni; dünyadaki gelişmelere paralel olarak sermaye birikiminin önündeki engelleri kaldırmaktır! Bu engelleri kaldırmanın verili koşullardaki tek yolu da neo–liberal düzenlemeler ve dolayısıyla işçi, emekçi ve yoksul halklara yapılacak saldırılardır. Bu saldırılar; güvenceli esneklik, kıdem tazminatlarının gasp edilmesi ve özel istihdam bürolarıyla işçi ve emekçi cephesine, savaş ve çatışma ortamını derinleştirerek bölge halklarına, bölgesel ve sektörel asgari ücret uygulamalarıyla yoksul halklara, kentsel dönüşüm adı altında kent yoksullarına, hidroelektrik ve nükleer santraller ile ekosisteme yönelik olacaktır.

1980’lerden bu yana neo–liberal düzenlemeler adı altında ekmeğimiz, aşımız, kadınlarımız, çocuklarımız, kentlerimiz, yaşadığımız mekânlarımız, okullarımız ve ekosistemimiz saldırı altındadır. Orta Vadeli Programda da açık bir şekilde belirtildiği üzere, yaşanan bu süreç ve gelişmeler bu saldırıların daha da derinleşeceğini göstermektedir. Bu nedenle de hepimiz “makul şüpheliyiz”!